JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:06

THESEUS'UN GEMİSİ

Theseusun Gemisi

Theseus'un Gemisi - Veysel Özsalman

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Theseus'un Gemisi

 

Bütün nedir? Parça neyi ifade eder? Peki ikisi arasında nasıl bir münasebet vardır? Bütün parçaların birleşmesinden mi oluşur yoksa daha fazlasını mıdır? Parça parça eksiltilen yahut bunun tamamen zıttı olarak artırılan bir varlık kendisi olmayı ne zaman terk eder? Herhangi bir şeyin “o şey” olarak kalabilmesinin hudutları ne kadar esnektir? Mesela bir ormandan ne kadar ağaç kesilirse ormanlıktan çıkar ya da kaç su damlası biriktiğinde bir denizi meydana getirir?

Bu gibi meselelerde kemiyet hesabında işin içerisinden çıkılamayacağı ortadayken keyfiyet planında da durum ondan farklı değildir. Bir ev düşünelim mesela, yapılan tadilatlar sonucunda birçok değişiklik meydana gelmiş olsun. Tabandaki tahtasından tavandaki ampulüne, boyasının renginden çatıdaki kiremitlerine kadar her unsuru değişen bir ev… Bu ev hala eski ev midir yoksa artık farklı bir ev mi olmuştur?

Bu ve benzeri meseleler tarih boyunca düşünürlere hep malzeme olmuştur. Bunların en meşhurlarından birisi de “Theseus’un Gemisi” adıyla bilinen paradokstur. Değişimi farklı bir şekilde ele alan ve içinden çıkılması imkânsız gibi görülen bu efsaneyi en kısa şekliyle olduğu gibi aktaralım:

“Bir Yunan efsanesine göre, Girit’ten muzaffer dönen Theseus‘un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre muhafaza edilir. Zamanla geminin tahtaları çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. Öyle ki, bir gün geminin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmaz. Bu durumda gemi hala Theseus‘un gemisi sayılır mı, yoksa başka bir gemi haline mi gelmiştir? Geminin hala Theseus’un gemisi olduğunu söyleyenlere karşı ikinci bir soru daha ortaya atılmıştır: Değiştirilen tüm parçalar bir tarafta saklansa ve bunlar kullanılarak ikinci bir gemi yapılsa, Theseus ‘un asıl gemisi hangisi olur? Bundan sonra gemi efsanesi, antik filozoflar için bir tartışma konusu olmuştur.”

Biz bu efsaneyi modern zamanların evvela parçalara ayırıp daha sonra her bir parçası üzerinde türlü oyunlar oynadığı, sürekli bir şeyler ekleyip çıkarttığı hayatlarımıza intibak ettirelim. Her defasında bizi bir şekilde yakalamayı beceren ve kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı değişimin, fert ve cemiyet şahsiyeti üzerindeki tesirine bir de bu açıdan bakmaya çalışalım. 

Hayatlarımız sürekli değişirken “kim” olduğumuz hususunda nasıl emin olabiliriz? İlk önce ve en basit ilgiyle farkına varılabilecek dış görünüşteki değişikleri bir tarafa bırakalım. Bunların da temelinde yatan duygu ve düşüncelerimizin sürekli değiştiği şu hayatta kendi saf halimizde kalmanın imkanını düşünelim. Son sürat değişirken muhafaza etmek istediklerimizin elimizden kayıp gitmesine nasıl engel olabileceğimizi soralım.

Her an bir şeylerin eklenip eksildiği yaşama şeklimiz, daima sahip olmayı arzuladığımız “Müslüman şahsiyeti” ile ne kadar mutabık kalabilmiştir? Şahsiyet mevzusunda ilelebet referans noktamız olan ve her fırsatta atıfta bulunduğumuz sahabe-i güzin efendilerimizi (ra) bir düşünün. Sorumuzun cevabı onlardan on dört asır sonrasın da değil, hemen tabiin döneminde, “Eğer onlar sizi görseydi…” diyen Hasan Basri (ra) hazretlerindedir. Değişimin şiddet ve istikamet bakımından şimdikiyle mukayese edilemeyecek kadar cılız olduğu bir devirde verilen bu cevabı alın siz günümüz şartlarına uyarlayın.

Bugün hayatımızın neredeyse hiçbir şubesi orijinalliğini koruyamamış parça parça sökülüp yerlerine en bayağı ve ucuz malzemeden müteşekkil sahteleri ikame edilmiştir. Gerek dış görünüşte, kılık kıyafette, yaşayışta gerekse iç dünyamızda inanışımızda hiçbir şey olduğu gibi kalmamıştır. Theseus‘un gemisi artık o eski gemi midir bilinmez ama fert ve cemiyet bazında her bir parçamız defalarca değiştiğinden bizim artık o eski biz olmadığımız aşikardır. 

Bizden değişmemizi isteyenlerin ve bizi buna mecbur bırakanların kılık, kıyafet, fikir ve hareket bir tarafa, bizi biz yapan bir zerreye dahi tahammülleri yoktur. Çünkü onların istedikleri bizim değişmemiz değil yok olmamızdır. Bu sebeple ki bu değişim hikayesi biz yok olana kadar sürüp gidecektir. Bu durumun en güncel örneği yurtdışında tertip edilen bir ses yarışmasına katılan Müslüman bir genç kızın, başı kapalı olması nedeniyle aldığı aşırı tepkiler yüzünden yarışmadan çekilmek zorunda kalmasıdır.

Başı kapalı olduğu için şarkı bile söyletilmeyen bir genç kız… Oysaki pantolonu, gömleği, makyajı ve hatta tepki toplamasına sebep olan baş örtüsü – bone tarzında- dahi olanlardan. Yine de kabul görmüyor, hakaretlere maruz kalıyor. Diğer taraftan kimse de sormuyor ki bu nasıl bir iştir? Bu kılık kıyafet, ses yarışması her şey tamam fakat tek sorun başı kapalı diye tepki gösterilmesinde mi? İşte bu değişimin sadece dış görünüşle sınırlı kalmadığının bununla birlikte zihinleri de etkisi altına aldığının en açık örneklerinden birisidir.

Ferdin yahut cemiyetin kim olduğunu unutmasının en kolay yolu milli ve manevi değerlerine uymayan yabancı fikir ve davranışlara alışmasıdır. O halde bırakın milli ve manevi değerlerde, fikir ve davranışlarda değişimi en ufak bir taviz dahi vermenin neticesinde geri dönülemez felaketlerle karşı karşıya kalınacağı ortadadır. Ne yazık ki bu hususta geç kalınmış, verilen tavizler yuvarlanan kar topu gibi büyüye büyüye bir çığ haline dönüşmüştür.

Her gün bin bir farklı kılık ve isimle karşımıza bir yenisi daha çıkan ve temelde amaçları bizi özümüzden koparmak olan bütün akım, hareket ve teşebbüslerin dikkatle takip edilmesi ve oyunlarının bozulması şarttır. Hadis ve sünnet düşmanları, mealcilik, modernlik, mezhepsizlik, radikallik ve daha adını sayamadığımız birçokları her gün her saniye “gemiden” bir tahta eksiltmenin, o da olmadı bir çivi sökmenin derdindedirler. Maalesef kısmen de başarıyorlar.

Maazallah bu faaliyetler amacına ulaşır, zihnimizdeki “Müslüman” algısının parçaları bir bir değişip sonunda ilk halinden eser kalmazsa, biz de antik filozofların Theseus’un gemisini ararken sordukları “Hangisi gerçek?” sorusunu soracak derman bile kalmaz.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:05

DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAK

Düştüğü Yerden Kalkmak

Düştüğü Yerden Kalkmak - İrfan Aydın

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Düştüğü Yerden Kalkmak

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in (sav), daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashab-ı kiramın, sadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun.

Afrin harekatı ile ülkemizin gündemi tamamen bu operasyona kilitlenmiş durumda. Dünyanın dört bir yanında zulüm altında kalan Müslümanların durumu biraz arkada kalmış, göz önünden çekilmiş gibi gözüküyor. Doğu Türkistan, Arakan, Filistin, Afrika Müslümanlarının durumu değişmeden aynı şekilde devam ediyor. Bütün bu zulümlere rağmen oralarda yaşayan Müslümanların gönülleri de duaları da bizimle beraber. Adeta lisanı halleriyle ‘’Başladığınız bu operasyonu bitirmeyin ve düşmanları yene yene balkanlara, Kafkaslara, Şam-ı Şerife, Mekke-i Mükerremeye, Medine-i Münevvereye, Afrika’ya, Orta Asya’ya, Semerkand’a, Buhara’ya, Doğu Türkistan’a, Arakan’a kadar devam edin’’ dediğini duyar gibiyiz. Mazlumlar başlayan bu operasyonla kurtulma sırasının ne zaman kendilerine geleceğini merakla ve iştiyakla bekler durumdadır… 

Evet bundan tam olarak yüz yıl önce 1918 yılında Mondros Mütarekesi ile resmen yenilmiş ve dağıtılmıştık. Bütün dünyadaki mazlumlara yardım eden onlara el uzatan Osmanlı artık resmen dağılmaya başlamıştı. Peşinden vahşi bir paylaşım yaşandı ve Anadoluda küçük bir coğrafyaya hapsedildik. Kurtuluş savaşı vererek düşmanı ülkemizden kovduk. Düşmanı kovduk kovmasına amma bu seferde Lozan’la başlayan siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri sömürge dönemi başladı. Zaman zaman sömürgeci değişse de sömürülen yani biz hiç değişmedik. 

Aradan yüz yıl geçti şartlar tamamen değişti. Sömürgecilerin mutlak hakimiyeti zayıflamaya başladı. Halkımız ise iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, hakkı batılı görmeye başladı. Yüz yıl önce aydınlarımızda ve halkımızda baş gösteren batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi azalmaya başladı. Artık kendine güvenen batıyı hayranlıkla değil rekabet edilecek ve geçilecek bir güç olarak gören bir milletten söz ediyoruz. Geçmişte medeni zannetiği batının vahşi, zalim yüzünü görmeye başlayan bir milletten söz ediyoruz.

Zihinlerde ve gönüllerde yaşanan bu diriliş sonrası milletimiz, artık siyasi, ekonomik, kültürel, askeri ve teknolojik çıkış noktası aramaya başlamıştır. Önce ekonomik sonra da askeri olarak bağımsızlığını arttırmaya başlamıştır. Şimdilerde kültürel ve teknolojik olarak bağımsızlığı elde etme zamanıdır… 

Tabi diriliş ve uyanış zamanında düştüğümüz yerden tekrar kalkarken hangi esaslar üzerine, hangi eksen üzerine, hangi düşünce manzumesi üzerine kalkacağımız cevaplamamız gereken en önemli sorudur. 

Tarihimize baktığımız zaman Selçuklu ve Osmanlı olarak Abbasilerden ve daha sonra da Memlüklüler’den aldığımız bayrağı Avrupa’nın ortalarına kadar taşımışız. Bunu yaparken öze bağlı kalarak yeni bir sentez oluşturmuşuz. Yeni bir dil, yeni bir kültür yeni bir yönetim anlayışı ortaya koymuşuz. Ehli beyti ,evliyayı baş tacı etmemiz ve sapık akımlara geçit vermeyip ehli sünnet üzere bir yaşam biçimi oluşturmamız bunda en büyük etken olmuş.

Evet bugün cevaplamamız gereken asıl sorulardan biriside budur. Biz düştüğümüz yerden kalkarken Osmanlı Selçuklu mirasını yeniden canlandırmak için mi kalkacağız, yoksa tarihten aldığımız mirası da unutmadan altın çağ ve nesil dönemi olan asrı saadetimi esas alacağız. Tabi ki asrı saadet ile birlikte tarihi tecrübe diyeceğiz. Fakat burada herkesin farklı bir asrı saadet bakışı olması meseleyi zorlaştırmaktadır. 

Bizim bu konuda ki kanaatimiz odur ki özellikle tasavvuf ve Allah adamlarının merkezde olduğu bir toplum biçimi dışlanırsa, istediğimiz hayal ettiğimiz döneme girmek bir yana asimetrik olarak merkezden uzaklaşma meydan gelebilir. Gerek Asrısaadetin gerekse bize miras olarak gelen İslam tarihinin merkezinde, ekseninde daima Allah adamları, evliyalar, Ehli beyt olmuştur. İslam tarihinin sorunlu dönemleri hep bu insanların merkezden uzaklaştırıldıkları dönemlerdir. Ne zamanki umera ve ulema, fudala ile birleşmişse o zaman parlak bir dönem yaşanmıştır. 

Önümüzde yeni başlayan ve parlak bir döneme doğru girdiğimiz hissini veren yüz yıl beklide bin yıl, ardımızda ise iyisiyle kötüsüyle yükselen ve alçalan evreler içeren bin beş yüzyıl var. Bizler öyle hissediyoruz ki Başlagıç ve sonun tam ortasındayız. Geçmişi iyi yorumlayabilirsek günahlarıyla sevaplarıyla iyi anlayabilirsek, Allah adamlarının İslam tarihi boyunca yerine getirdiği fonksiyonlarını iyi değerlendirebilirsek, bu çıkışımız, bu dirilişimiz doğru zemin ve eksen üzerinde olacaktır. Tabi ki Kur’an’ı ve Sünneti, Allah adamlarının bakışıyla anlayabilirsek, Nurun tamamlanacağı yeni döneme çok iyi bir pozisyonda çok iyi bir konumda girebiliriz. İnsanlığa yeniden İslamın o eşsiz ve üstün nizamını gösterme imkanını bulabiliriz. İnsanın ve Kuranın tevem-ikiz oluğunu gösterebiliriz. Kısacası Cenabı Hakk’ın halifem diye buyurduğu, Alemlere rahmet olarak gelen efendiler efendisi Hz. Muhammed Mustafa Efendimizin (sav) müjdelediği Hz. İnsanın ortaya çıkışını fevc fevc görebilir ve gösterebiliriz.

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:04

ÇOCUKLARIMIZI NASIL EĞİTMELİYİZ

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz - Yusuf-i Kenan

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz

 

Neslin devamı için hayatındaki en büyük mutluluk hayırlı evlat sahibi olmaktır. Evlilik ile birlikte eşler, fıtraten vakti saati geldiğinde doğal olarak çocukları olsun isterler. Hepimiz için geçerli olan bu sorumluluğu önceden içimizde hissederek hem madden hem de manen gerekli hazırlıkları eksiksiz yapmaya çalışırız. Allah bizlere insan emanetini çeşitli vesilelerle çocuk olarak verdiğinde de erişilmez bir mutluluğun içerisinde kendimizi buluruz. En büyük endişemiz ise biz Müslüman aileler olarak çocuklarımızı mevcut dünya hayatının tehlikeleri karşısında iyi bir ahlak ile yetiştirip yetiştiremeyeceğimizdir. Hiç şüphe yok ki hepimiz hayırlı bir evlat yetiştirmek isteriz kısacası evlendiğimizde hayırlı bir çocuk dünyaya getirmek için dua ederiz veya bizim için böyle dua edilir. Bir çocuk dünyaya getirdiğimiz zaman ise bu sefer onun hayırlı bir evlat olması için dua ederiz veya onun, bizim için hayırlı bir evlat olması için dua ederler. Hayırlı evlada insan olan herkesin ihtiyacı vardır. 

Peki bu hayırlı evladı neye göre belirleriz yani çocuk neye göre hayırlı evlat vasfını neye göre de hayırsız evlat vasfını alır? Bazı kimselere göre insan yaşlandığı zaman kötürüm olup elden ayaktan düşünce ona bakan yediren içiren ihtiyaçlarını gideren öldüğü zamanda onları mezarlarına gömmeyi son vazife bilen varislerdir hayırlı evlat. Kimisine göre de eve ekmek parası getirendir, yaşlanınca huzur evine girince aidat parasını ödeyendir, öldüğü zamanda toplumumuzda çağdaş bir ritüel haline gelmiş siyah gözlükleri takıp saygı duruşunda bekleyendir hayırlı evlat.

Herkesin niyetine, beklentisine, hayattan anladığı mana kadarınca göreceli pek çok farklı şekillerde hayırlı ya da hayırsız evlat tanımlamaları vardır. Peki ya bu kadar kavram kargaşasına uğramış hayırlı evladın göreceli olmayan nesnel yani genel, herkese hitap eden insanın yaradılış sebebine, onuruna yaraşır hayırlı evlat tanımı nasıldır. Bunun sıfatları nelerdir?

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra 23. ayet)

Bu ayeti kerimede Rabbimiz Allah (cc) dünyadayken anne babaya iyilikte bulunmayı emreder. Ama bu her şeyiyle hayırlı evlat demek değildir çünkü burada verilen tanım tamamıyla henüz tahakkuk etmiş değil tanımın kalan kısmı da; “öldüğü zamanda arkasından hayır dua edendir” bu tanıma işaret eden ise şu hadisi şeriftir: “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar:

1-Sadaka-i Cariye, (hayrı devam eden iyilikler) “cami yaptırmak, kur’an kursu, çeşme, vs. var olduğu müddetçe işleyen…”

2-Yararlanılan ilim. “bir kitap telif edip insanlara bırakmak, talebe yetiştirip insanların yararına bırakmak gibi…”

3-Kendisine dua eden salih evlat (Müslim, Sahih, “Vasıyye) 

İşte hayırlı evlat tanımı şimdi tahakkuk etmiştir demek ki hayırlı evlat olması için dünyadayken kendisine iyilik yapacak yukarıdaki ayeti kerimenin dediği gibi sonra Salih bir çocuk olacak ve öldüğü zamanda anne babasının arkasından dua edecek. Böyle bir vasıfta evlat yetiştirmek asıl niyet ve gayret olmalıdır. Elbette ki çocuklarımızın iyi bir tahsil almasını isteyebiliriz. Mühendis olsunlar, doktor, hakim, kaymakam, öğretmen. Ama önce insan olma şurunu ve yolunu öğretmek için gayret göstermeliyiz. Bunun için de çocuk için doğru ve kalıcı eğitimin alınabileceği ilk mektep ailedir. Şefkatli ve merhametli anne babaların sevgi yumağıyla çocuklarını büyüttükleri aile ocağı en temel sosyal müessesedir. Çocuğun birey olarak kişiliğinin ve ahlakının şekillendirildiği en önemli sosyal kurum ailedir. Çocuğun ilk öğretmenleri anne babalarıdır. Bunun için anne babalar çocuklarını dengeli, doğru ve faydalı sevmenin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü çocuk yetiştirirken sevgi adına yapılan hatalar çok tehlikelidir. Günümüzde ben merkezci, egoist, enaniyeti ayyuka çıkmış, sınırlarını ve haddini bilmeyen, terbiye edilmesi zor bir nesil ile karşı karşıyayız. Bunun sebebi ise maalesef anne babaların sevgi adına yaptığı hatalardan kaynaklıdır.

Her şeyden önce anne ve babalar, sınırlarını bilen, arkadaşlarının hakkını gözeten, okuyan, dinleyen, soru sorabilen, kendine güveni olan, anlayan ve anladığını ifade edebilen çocuklar yetiştirmelidirler. Çocuk yetiştirme konusunda doğru yöntemlere geçmeden önce, yapılan hatalar hakkında kısaca bilgi vermek istedik. Çünkü öncelikle doğru bildiğiniz yanlışların farkına varmalı, bunları yapmaktan vazgeçmeli ve daha sonra, doğru davranışlara yönelmeliyiz. İşte çocuk büyütürken yapılan başlıca yanlış davranışlar;

*Çocuklarımız başarısız olsa bile, bizim evladınız olduğu için çok sevdiğimizi belli etmeliyiz. Çocukları yetiştirirken her şeyin mükemmel olacağı düşüncesinden uzaklaşarak, onun elinden geldiği kadar iyi olmasına destek olmalıyız. Anne babalar çocukları için her şeyin mükemmelini hayal ederken bu mükemmeliyetçilik çocukların psikolojisi üzende baskı oluşturur.

*Çocuklarımızın yaşadıkları karşısında hissettikleri duygulara engel olmamalıyız. Kızdıysa ya da sevindiyse bunu özgürce yaşamasına izin vermeliyiz.

*Ebeveynleri olarak istediğimiz bir şeyi çocuklarımıza yaptıramıyorsak, onu yapması için zorlamadan, daha farklı alternatifler sunarak uzlaşma yoluna gitmeliyiz. Böylelikle sürekli olarak isyan eden, her şeye karşı çıkan bir çocuk olmak yerine daha ılımlı bir çocuk olacaktır.

*Çocuklarımıza karşı çok fazla koruyucu olmamalıyız. Parkta veya başka bir yerde oynarken uzaktan gözlemleyelim ama, her düştüğünde ya da ters bir durumda yanına koşmamalıyız. Evvela sorunları kendisinin çözmesine izin vermeliyiz.

*Ebeveynler olarak çocuklarımızın öğrenmesinde ve zeka gelişiminde en büyük etken olan merak duygusunu törpülememeliyiz. Çocuklarımız herhangi bir şeyi merak ediyorsa, öğrenmesi için ona yardım etmek en önemli sorumluluğumuzdur. Bir konu hakkında bizi soru yağmuruna tutuyorsa sabırla cevap vermeliyiz.

*Bizimle oyun oynamak istediğinde, oyunu biz değil onun yönetmesini sağlamalıyız.

Çocuklarımızın toplumda başarılı ve güzel ahlak sahibi bir birey olmasını istiyorsak, davranışlarınıza hemen çeki düzen vermemiz gerekiyor. Çünkü ancak, anne babanın desteğini alarak doğru bir şekilde yetiştirilmiş, çocuklar toplumda saygın ve başarılı fertler olabilir. Çocuklarımızın kreş zamanı geldiğinde imkan oluşturarak yollayalım. Çünkü bizim evde öğreteceğimiz şeyler sınırlıdır. Ayrıca okullarda yapılan faaliyetler sayesinde, çocukların becerileri keşfedilir. Hangi alana ilgisi ve yeteneği olduğu tespit edilen çocuk, doğru şekilde yönlendirilme imkanı bulur. Çocuk yetiştirirken faydalı olduğu düşünülen uzmanlarca tavsiye edilen başlıca davranış ve yaklaşımlar ise kısaca şöyledir;

*Çocuk başarılı olduğu zaman, daha çok sevildiğini hissetmemelidir. Eğer çocukta daha çok başarılı olunca daha çok sevileceği gibi yanlış bir düşünce oluşur ise ileride çok büyük problemler ile karşılaşabilir.

*Çocuk yetiştirilirken ona hayatı boyunca hatanın, en doğal unsurlardan biri olduğunu benimsetmek önemlidir. Basit bir hata yaptığında hayal kırıklığına uğramaması, yaptıkları hatalardan dersler çıkarması gerektiğini aşılamak çok önemlidir. Asıl olan hata yapmamayı değil, hatada ısrarcı olmamayı öğretebilmektir.

*Çocuklarımızın ne istediğini anlamak için onları dikkatli bir şekilde dinlemeliyiz. Eğer biz anne babaları olarak çocuklarımızı dinlemezsek, çocuğunuz da en başta bizi ve diğer kimseleri de dinlemeyecektir. Önemli bir işimiz var ise ya da hiç vaktimiz olmasa bile yine de çocuğumuzu dinlemek için vakit ayırmalıyız.

*Çocuğu yetiştiren anne ve babalar bu konu hakkında tam olarak düzenli bir yol izlemelidirler. Çocuk yetiştirmede tutarlı davranan anne babalar topluma daha iyi bir birey kazandırmış olacaklardır. 

*Eğer ortada bir sorun varsa bunu çözmek aslında anne babaya düşer. Ama çocuğumuzun problem çözme kabiliyetinin gelişmesini istiyorsak, birlikte problem çözmeye çalışmalıyız. Böylelikle çocuk yanında ebeveynleri olmadığınız zamanlarda da ortada olan problemler için çözüm arayışına girecektir. Bu da kişilik gelişimi için oldukça olumlu bir yaklaşımdır.

*Eğer çocuklarımız bir hata yaptıysa, ceza vermekten kaçınmamalıyız. Koyduğumuz kurallara karşı yaptığı hatalarda hiçbir ceza almazlarsa yaptıklarının yanlış olduğunun bilincinde olamazlar. Onlara altından kalkabilecekleri cezalar vermekten kaçınmayalım. Fakat şu da önemlidir ki; çocuklar için uygulanması zor olan cezalar vermemiz halinde ise nasıl olsa bana böyle bir şey yaptırmazlar düşüncesi ile bizi pek de ciddiye almayabilirler.

*Çocuklarımızı yetiştirirken dikkat edeceğimiz en önemli şeylerden biri de tutarlı olmaktır. Çocuğa yapma dediğimiz bir şeyi kendimiz yapıyorsak, çocuk için söylediğimiz hiçbir şey etkili olmayacaktır.

Sonuç olarak; Bu hayatta herkes üniversite okuyup kariyer yapacak diye bir kaide yok. Çocuğumuzun yeteneklerini keşfedip, onu en doğru şekilde anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki çocuklarımız belki bizim zorlamamızla dünyalık kariyer olarak en üst noktalara gelebilir, çok iyi bir işi, çok iyi bir maaşı olabilir. Ama insan yaptığı işten mutlu değilse başarılı olması hiçbir işe yaramaz. Asıl olan güzel ahlak ile sırat-ı müstakim üzere istikrarlı bir hayat sürdürebilmektir.

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:03

LA İLAHE İLLALLAH

La İlahe İllallah Muhammedur Rasulullah

La İlahe İllallah - Yusuf Kenan Kartal

Sayı : 123 - Mart 2018

 

La İlahe İllallah

 

Hayatımızın anlam ve amacı “La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah”

İmana girişin temel taşı, serlevhası, kalp ile tasdik dil ile ikrar. Cenabı hak ile kulun sözleşmesi anlaşması ve kaynaşması…

La ilahe illallah...

Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden başka her şey yalan aslolan bir olan tek olan sensin. Senden başka ilah, mabud, ibadet edilecek yoktur.

Her şeyi ve herkesi bir kenara atarak bütün kusur ve eksikliklerimizle haykırdığımız tek gerçek La ilahe illallah...

Gönüllerin cilası
Dört kitabın manası
Zikrullahın alası
La ilahe illallah

Red ile başlar “la” yani “yok” ne yok? Senden başka ilah yok senden başkası yok. Nefsimizin sıkıştırdığı zorladığı yerde kalbimizde beliren reddediş “hayır”, “olmaz”, ”yapamam”, “yapmamalıyım”…. Çünkü O “la ilahe illallah”. Ondan başkası yalan, yanlış ve eksik 

la ilahe illallah

Yani Allah’ı uluhiyette, rububiyette, varlıkta, egemenlikte belirlemek. Onu yapılan ibadette, günlük hayatta uygulanan şeriatte, alınan her nefeste bilmek, anlamak, hissetmek, yaşamak…

Muhammedu’r-Rasulullah

Bize gerçeği anlatan hakikati tanıtan yaşamıyla gösteren ve yaşatan iman dairesinin ikinci kısmı birinci kısmın olmazsa olmazı, onun ne aynısı ne de gayrısı “muhammedün Rasullullah”

Birinci kısım “La ilahe illallah” reddediş ve tanıyış ikinci kısım “Muhammedu’r-Rasulullah” anlayış ve yaşayıştır. Yani muhammedün Rasulullahsız bir iman düşünülemez anlaşılamaz ve asla yaşanılamaz.

Muhammedu’r-Rasulullah

Anlatılan tevhidin, imanın, dostluğun peygamber ve ashap arasında uygulanışı ve sergilenişi…

Kelime-i tevhid insanın tek gayesi…

Yoğunlaşması gereken tek şey. 

Namazında orucunda hasılı bütün ibadet ve taatlarında anlayabileceği tek gerçek.

Cenabı Hakk’ın kulu yaratmasına sebeb olan tek hedef: “Bilinmekliğini istemesi”.

İmanı şeriat, tarikat, hakikat, marifeet diye bölümlendirirsek; bunların hepsini içeren kapsayan kuşatan bunlarla ilerlemek için yol açan kilit “la ilahe illallah mumahmmedün Rasullah”.

Şeriatin; gayesi insanda La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah’ı oturtmaktır. 

Tarikatın; gayesi muhammedi bir anlayış ve yaşayışla La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah’ı perçinlemektir.

Hakikat; bu ismin sırrına vakıf olmak “La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah”da ki hakikati bulmaktır. Bunu Hâce Hazretlerinin ifadesiyle, seni seviyorum Allahım’a dönüştürebilmektir.

Marifet; bütünleşmektir. İmanın içini doldurabilmek, haykırabilmektir. Duruşuyla, oturuşuyla insanlarla muamelesinde amacı hakkı bilip bildirmek “La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah”ı yaşayabilmektir.

Cenabı Hak hepimizi bu dört mertebeyi anlayan yaşayan ve yaşatan bu mertebelerde ilerleyen kullarından eylesin.

“La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasulullah”ı hayatımızın tek anlam ve amacı edinip haykırabilmeyi cümlemize nasip eylesin.

 

Yazar:  Yusuf Kenan Kartal

 

Abdülkadir Geylani ksa Hazretleri

Abdülkadir Geylani (ksa) Hazretleri'nden İnciler - Şeb-i Vuslat

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Abdülkadir Geylani (ksa) Hazretleri'nden İnciler

 

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur:

“Allah bir kulu hakkında hayır dilerse, onu din ilimlerinde anlayışlı kılar. Nefsinde mevcut ayıpları görmeyi kendisine nasip eder.”

Din işlerinde derin bilgiye sahip olmak, nefsin bilinmesini sağlar. Dolayısıyla Yaratan’ın (cc) kuvvet ve kudretini, O’nun (cc) yaratıcı ve besleyici kuvvetini bilen, bütün eşyayı olduğu gibi görür ve bilir. Kulluk bu bilgi ile olur. Başkalarının boyunduruğu altından bu bilgi ile çıkılır. Senin için ne kurtuluş, ne bir felah çaresi düşünülebilir.Ancak yukarıda anlatılan bilgi ve görgüye sahip olup Hak Teala’yı (cc) diğer var görünen cümle eşyaya tercih ettikten sonra...

Şehvet duygularını, din işlerinden sonraya bırak. Ahiret işlerini dünyadan önce düşün. Yaratılmışları, Yaratan’ın (cc) emrinden sonra düşün. Yıkılışın, şehevi duygularını din işlerine tercihle başlar, dünyayı ahiret işlerinden üstün tutunca ve Yaratan’ı (cc) yaratılmışlardan sonra anmanla olur. Sözlerimiz büyüktür. Bunlarla amel edersen, sana yeter.

Önce gözünü kapayan perdeyi arala, sonra yalvar. Sen Hak’tan (cc) böyle perdeli kaldıkça yaptığın duaya icabet olmaz. İcabet ancak yalvarana olur.

Hak Teala’nın (cc) emrine uyarak iş görürsen, O (cc) da yaptığın duayı kabul eder, arzunu yerine getirir. Harman, ancak ekim işi yapıldıktan sonra beklenir. Ekini biçebilmek için bunu yapman gerekir. Bu durumu, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle beyan eder: “Dünya ahiretin ekeneğidir.”

Bu dünyada bütün varlığınla ekim işine çalış. İman tohumunu kalbine ve bütün varlığına saç. Ona iyi işler suyunu dök, büyüt. Bu kalp yumuşak, merhamet ve şefkat dolu olursa bitki biter. Sert, haşin ve kuraksa, ondan bitki bitmez. Kayaların üstüne saçılan tohum, yokluğa daha yaklaşır. Bu ekim ilmini öğren, kendi reyinle yetinme. Peygamber Efendimiz (sav) buyurur ki: “Her sanatı ehlinden öğreniniz.”

Sen yalnız dünya işleri ile meşgul olmaktasın, öbür âlemin işlerini bir yana atmaktasın. Ahiret işlerini istiyorsan, bu dünyanın işlerini kalbine sokma. Hak Teala’yı (cc) arzu ediyorsan, ahireti kalbinden at. İyi sayılmayan bütün kötü hazları benliğinden çıkar. Bunları yapabilirsen dünya ve ahiret sana gelir. Çünkü esas seninledir. Gelecekler ise ona uyar.

Akıllı ol. Aklına ve zekâna sahip çık. Aklın bir şeye ermiyor, seçme kabiliyetin çok az. Bütün hâlin halka yanaşık; onları Hak Teala’ya (cc) ortak kabul etmektesin. Bu hâline tövbe edip dönmediğin takdirde ölürsün; manevî yönden çürür, Allah (cc) yoluna girenlerden ayrılmış olursun. İçinde bulunduğun boş heves onlara ayan olur. Kalp ve sır halinle onlara gidersen iyi olur. Faydayı kalbinle alabilirsin. O zatların kapısı tevekkül ve sabırlı kişileri içeri alır. Onların kapısı kısmetine razı olanlara açılır.

Ey evlat! Şeklini değiştirme. Hakk’ı sev. Üzerine çeşitli belâ okları bile yağsa sesini çıkarma, sevgi ve muhabbet hâline devam et. Fırtına seni yerinden kaydırmasın. Yağan yağmur seni kaçırmasın. Atılan oklar seni incitmesin. İçini ve dışını halkın giremediği bir makama çıkar. Orada dünya olmasın... Orada ahiret olmasın... Mevhum hakları orada aramaya kalkma. Kötü hazları o yerde isteme, orda üzüntü duyma, şekil arama. Hak’tan (cc) başka şeyin olacağını umma. Eline dünya malı az geçince üzülme, şeklini değiştirme. Çok olursa hâlini çirkin etme. O makam büyüktür. Sakın o makama çıkarsan övülme bekleme. Kötüleyenlere darılma. Hepsini boş gör. Zaten oraya yerli olursan bu işler kendiliğinden olur ve sen tam bir yokluğa gömülürsün. Eğer elde edersen bulunduğun o hâle, insan ve cin, cümle yaratılmışlar içinden bir tanesi bile akıl erdiremez. Zaten akıl bunları idrakten acizdir.

Bazı büyükler şöyle der: “Doğruluğun tamsa bize yanaş, yoksa uzak ol.” Bu söz ne kadar güzeldir. Sabır, ihlâs, doğruluk, anlattığım makam için esastır.

Beni isteyip geliyorsun. Ben de sessiz duruyorum. Hâlini anlamaz gibi tavır takınıyorum. Bir nevi ikiyüzlülük yapıyorum. Bütün çirkinliğine rağmen yumuşak konuşuyorum. Sen de kendini bir şey sanıp ferahlıyorsun. Nefsini büyütüyor, kendini beğeniyorsun. Yazık, anladığın gibi değil. Ben ateşim; bende yalnız ateşe dayanabilenler kalabilir. Ateş içinde dönen böcekler, varlığımda yaşayabilir. Sen de onun gibi ol. Mücahede ve ufak sıkıntı ateşlerine dayan. Sıkıntıyı görmeyen, genişliğe pek alışamaz. Başını kader ve keder çekici altına koy. Korkma, bir şey olmaz. Sadece sabrı öğrenirsin. Sözüme, ancak öyle dayanmayı öğrenirsin. Sabra alışırsan sert sözlerimi dinlersin. Onlarla amel etmeyi, sana sabır öğretebilir. İçin ve dışın sabırla temizlenir. Gizli halin onunla temizlenir. O temizliğin tesiri ile dış halin güzelleşir. Sonrası öyle bir güzellik olur ki, çirkin yerin kalmaz. Bakanlar nuruna boğulur, hayran olur. Felah, böylelikle gelir. Ahiret ve dünyanın iyiliği, ruh temizliğinden sonra başlar. Bunların hepsi, Allah-u Teala’nın (cc) takdiri ve dileği ile olur.

İlahi kuvvet ve kudret elinin uzandığı hiçbir şeyi kendim için kılamam ve sevemem, O’nun (cc) zatına has olan her şeyden ayrılırım. Kulları için yapacağı şeye karışmam. Ben de onlar arasına girmeye gayret ederim. Kendi benliğimi de O’na vermeye bakarım. Hangi hakla bir şeye sahip olmayı arzulayabilirim ki, kendi özüm bile benim değildir. Bu yüzden ölüme de dirime de dokunamam; sahibine bırakırım, kadere uyarım.

Bazı büyükler şöyle der: “Kulların Hakk’a uymasını sağla. Hak Teala kullara uymaz; buna çalışma. Hakk’a kafa tutanları ez. O’a cebir kullanmak isteyenlere sert ol.”

Ben sana kıymet vermem. Çünkü Hak Teala’ya (cc) karşı çirkin tavır takınmaktasın. Emirlerini küçük görüyorsun. Verdiği her hükme itiraz ediyorsun. O’nun (cc) varlığı bütün haline sinmişken düşmanlık etmek sevdasındasın. Gecen ve gündüzün iyi olmayan şeylerle geçer. Bu hâlinle Hak (cc) katından kovuldun. Hakkında lanet hükmü çıktı. Sana yazık oldu. Hak Teala (cc) geçmiş peygamberlerin bazısına şöyle vahyetti: “Bana itaat edersen, razı olurum. Razı olursam üzerine bereket yağdırırım. Bereketimin sonu yoktur. Bana isyan edersen, öfkelenirim, öfkemin sonu lanetle biter. Ben bir kimseye lanet edersem, yedinci çocuğuna kadar ulaşır.”

Zamanımız öyle bir hâl aldı ki, dini şeyler, adi dünyalığa değiştirilir oldu. Ümitlerin ardı arkası kesilmiyor. Hırslar kuvvet yarışında... Yapmakta oldukları hiçbir kötü işi bırakmadan yaptılar. Fakat sonunda hepsi heba oldu. Toz yığını gibi dağıldı, gitti. Sen sakın bu zümreden olmayasın. Allah (cc) rızası için yapılmayan her şey boştur.

Acırım sana. İçini belki cahil kişilere saklı tutabilirsin. Fakat ilim ve tecrübe sahibi kimselere karşı nasıl saklayacaksın? Onlar her hâlini olduğu gibi görebilirler. Sarraf cahil değildir, ona hâlinden saklı şey olmaz. Hele ilâhî bilginin verdiği kuvvete sahip olanlara asla saklı şey olmaz. Beyaz perde üzerine konan siyah lekeler gibi her şeyi bütün inceliği ile seyrederler.

Çalış, ihlâs sahibi ol. Hak Teala’nın (cc) emirlerini yerine getirmeye çabala. Dünya ve ahirette sana faydası dokunmayacak şeyleri bir yana at. Kendi işine yaramayacak şeyler boştur. Sana, iç âlemini iyiye götürecek şeyleri aramak gerek. Nefsine tesir edebilmek için onun terbiye yollarını ara. Nefsine tesir etmen önemli şeydir. Onu binek yap. Dünya boşluklarını aş. Ahiret âlemine ulaş. O uçakla halkı geç. Hakk’a (cc) ulaş. Bunlar kolay olmaz. Ancak nefis yola geldikten sonra olur ki, o da, ancak Allah-u Teala’nın (cc) emrine tâbi olduktan sonra yola gelir.

Nefsini yola getir, halkı arkaya at. Dünyalık kötü işleri bir yana it. Mevlâyı (cc) her şeyden önce an. Hikmet lokmalarını ye. Bunları yapmaya muvaffak olduğun zaman ağzından çıkan şeylere dikkat et, tevilli konuşma. Tevilli konuşman tecavüz olur. Halktan korkma, onlardan bir şey ümit etme. Aksi hâller iman zayıflığından doğar.

Himmetini yüce tut; yükselirsin, korkma. Hak Teala (cc) himmetin kadar sana kıymet verir. Doğruluğun ve İhlasın kadar bu yolda derece alabilirsin.

Çalış, çabala; yapış, bırakma. Sana lâzım olan şey kendiliğinden gelmez. Rızkını kazanmak için nasıl çabalıyorsan, manevi çöküntüden kurtulmak için de öyle çabala. Kendini iyi işler yapmaya zorla. Kendini şeytandan koru. O, insanları elindeki oyuncak gibi oynatır. Evinizde bulunan bir binek hayvanına nasıl hâkimseniz o da size öyle hâkim olur. Kalplere yalandan vurulan kilidi sökebilir. Arzu ettiği hizmetini yaptırır. Birçok âbidleri mabedinden çıkarttı, harap âlemlere çekti. Bu hâllerde nefs de şeytana yardımcı olur. Şeytanın arzu ettiği şeyleri yapabilmesi için sebepler hazırlar. O şeytan nefsi de kendine yardımcı aldı mı, cenk meydanından çekip emrine tahsis edemeyeceği mücahidi sağ bırakmaz.

Ey evlat! Nefsini şehvetten kes. Yersiz lezzeti ona tattırma; bunlardan yana onu aç ve susuz bırak. Bunlar, nefsi yıldıran birer kamçıdır, elinden bırakma. Nefsin boynuna vur. Kalbini Allah (cc) korkusu ile ayık tut. Daima Hak Teala’yı (cc) gözet.

Her hâlinde günahların örtülmesini iste; âdetin bu olsun. İç âlemini istiğfarla pak eyle. İstiğfar her tarafı yıkar. Her hâlinde Cenâbı Mevlâya (cc) uy, peygamber âdetlerine uymak senin için en büyük gaye olmalı.

Ey anlayışı kıt adam, mademki, kader hükümlerini itmek elinde değil, değiştirmeyi ve yok etmeyi yapmaya güçlü değilsin, niçin çırpınırsın? Muhalefet hâlinde elinden iş gelmediğine göre, boşa yorulmanın manası nedir? Bu hâlde sana düşen, onun arzusu dışında bir talepte bulunmamak olmalı değil mi? Ancak, onun arzu ettiği şey sana geldiğine göre senin herhangi bir şeyi dilemen lüzumsuzdur. Bir şeyi arzu ettiğin zaman, yola gelmezse nefsini o yolda fazla yorma. Kalbini tazyik altına alma. Hâline bırak; her şeyi Rabbine (cc) ısmarla. O’nun (cc)rahmet eteğine yapış. Tevbe elinle O’nun (cc) rahmet kapısını çal. O’nun (cc) rahmetini istediğin müddet, dünyalık şeyler için telâşa kapılmazsın. Kalp gözün, sır gözün açılır. Dış gözün de onlarla olur. Dünya sıkıntısı senin için şekva konusu olmaz. Varlığın belâ anında, Firavun’un hanımı Asiye Hatun gibi olur. O iman etmişti. Hep varlığını Yaratan’ına teslim etmişti. Eline demir bukağılar vurmuşlar, ayrıca ayaklarını da sarmışlardı. Durmadan kamçı vuruyorlardı. O bu arada Hakk’a (cc) teslim olmuştu. Manevi köşkünü gördü. Ölüm meleği ona müjde ile geldi. O hiç birinin farkında değilmiş gibi gözlerini ötelere dikmiş, sessiz yatıyordu. Bir ara şu duayı okuduğu işitildi:

“Rabbim, bana yanında, cennetin içinde bir ev yap, beni firavundan ve onun kötü işlerinden kurtar. Beni şu zalim toplumdan kurtar.” (Tahrim, 11) 

Sen de onun gibi olabilirsin. Yalnız belâ ve sıkıntılara sabır gerek. Yılmadan usanmadan çalışmak icap eder. Kalbini ve bütün varlığını Hak (cc) yolda kullanman lâzımdır. Bütün kuvvetini Allah (cc) yoluna harca, bütün gücünü O’na ver, teslim ol. O’nun kuvvet eli altında uyu ve emirlerine uy. Kendin ve diğer kullar için yaptığı işlere hata yükleme. O’nun yaptığı tedbirde ikinci işi düşünme. O’nun emri ile yetin. O’nun hükmü dışında hüküm vermeye kalkma. O’nun seçmiş olduğu şeyi bir yana itip keyfince şeyler seçme. Bu hâli benliğin de duyan başka hâl arayamaz. Onun İçin Hak Teala’ya sığınmaktan başka çare bulunmaz.

Aklı başında olduğunu İddia eden, bu hâli nasıl aramaz? Hak (cc) sohbetini nasıl dilemez? Çünkü O’nsuz (cc) hiçbir işin sonu bulunmaz ve yapılan işlerden tat alınmaz.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun, selam ve dua ile,

 

Kaynakça: İlahi Armağan, Abdülkadir Geylani, Bedir Yayınevi, İstanbul, 2017

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

Sayfa 3 / 236

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort