JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 May 2019 00:00

BİR ANNENİN GÖNLÜNDE TAŞIDIĞI ÜMMET

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet - Burcu Kul

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

 

Ebedi hayat müjdecisi bir gün, Mescid-i Nebevi’de oturmaktaydı. En büyük sevdalıları da etrafında halka halka idi. Başta en büyük sıddıkiyet ve teslimiyet örneği Hz. Ebu Bekir. Hak ve adalet güneşi Hz. Ömer, hayâ madeni Hz. Osman, ilim hikmet kutbu Hz. Ali bulunuyordu. Müminlerin şefkatli annesi Hz. Aişe ile ince ve derin Fatıma (r.anhüma) da oradaydılar.

Bu, cihanın fazilet direkleri ve diyanetin billur çeşmeleri Allah’ın Sevgilisinin iman aynası berrak yüzüne bakıp saadetten uçuyorlardı. Bütün insanoğluna Allah ‘ın müjdesini getiren, Peygamberler Peygamberi (sav) bir ara ciddi şekilde ağlamaya başladı. Elmas elmas gözyaşı mukaddes sakalına doğru akıyordu. Bunu gören Hz. Ebu Bekir (ra) sordu:

-Ey Allah’ın Rasulü! Annam babam sana feda olsun, niçin ağlıyorsunuz?

-Ya Eba Bekir! Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Ümmetimin önünde çok uzun ve tehlikeli bir yol vardır, hem de ümmetim boyuna kadar masiyyete, günaha dalmıştır.

Rikkat ve merhamet madeni Hazreti Ebu Bekir’in gözleri dolu dolu, gönül ocağına bir ateş düştü:

-Ey Allah’ın Rasulü, dedi. Senin mukaddes canın müsterih olsun, sen üzülme. Emin ol ki, kıyamet gününde ümmetinin günahları yüzünden işlerin sıkıştığı zaman ben ümmetinin bütün günahlarının yarısını yükleneceğim ki onların yükü hafiflesin.

Allah’ın Rasulü tebessüm buyurdular ve Hazreti Ebu Bekir’in sırtını okşayıp, onu sena ettiler.

Sonra Hazreti Ömer’e dediler:

-Ya Ömer! Söyle bakalım, Hazreti Ebu Bekir’in sözlerini işittin. Sen ümmetimin isyankarları hakkında ne yapabilirsin?

-Ey Allah’ın Rasulü! Ben Ebu Bekir’in yaptığını yapacak kudret ve takatte değilim. Fakat ben de, ümmetinin günahlarının üçte birini yüklenebilirim!

Alemin Fahri, Hazreti Ömer’i de okşadı. Sonra mukaddes gözlerini Hazreti Osman’a dikti:

-Ya Osman, dedi, ümmetim hakkında sen ne yapabilirsin?

Hz. Osman cevap verdi:

-Ey Allah’ın Rasulü! Anam babam sana feda olsun. Ben Ömer’in yaptığını yapmağa muktedir değilim. Fakat ben de, ümmetinin günahlarından dörtte birini yüklenebilirim!

İnsanlığın ve kemalatın güneşi onu da okşayıp memnun olduğunu bildirdi. Sonra bilgi güneşi Hazreti Ali’ye döndü:

-Ya Ali dedi, ümmetim hakkında sen ne yapabileceksin?

Kevser sakisi cevap verdi:

-Ey Allah’ın Rasulü! Benim elimden ancak mürüvvet çıkar. Ben de yarın kıyamet gününde sırat tarafını tutacağım ve gelen isyankârları Cehennem ateşine düşmekten alıkoymaya çalışacağım. Şayet işler çok şiddetlenir de daralırsam onlara bedel kendimi nar’a atacağım. Onların her birini Cehennemden çıkarıp Cennete göndermeğe uğraşacağım!

Allah’ın sevgilisi, Hazreti Ali’nin bu cevabına da tebessüm ettiler ve Hazreti Aişe’ye buyurdular:

-Ya Aişe! Sen de söyle, ümmetimin isyankârları hakkında ne yapacaksın? Zira sen de onların annesi bulunuyorsun. Anneyeden evladı için fedakârlık istenir.

Dirayet ve zarafet timsali Hazreti Aişe dedi ki: 

-Ey Allah’ın Rasulü! Ben Fatıma’nın huzurunda ondan önce bir şey söyleyemem!

İnce ve derin Fatıma derhal cevap verdi:

-Sen anasın, ben evladım. Evlat anasının huzurunda, anadan evvel konuşamaz!

Hazreti Aişe mukabele etti:

-Ya Fatıma! Ne diyorsun sen? Ben nasıl konuşabilirim ki o kimsenin yanında, onun hakkında Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: “Fatıma benden bir parçadır!”

Peygamber kızı cevabı yetiştirdi:

-Ben nasıl konuşurum o kimsenin yanında ki, onun hakkında Kainatın Efendisi şöyle buyurmuştur: “Beni görmediğiniz zaman, dininizin yarısı, yahut üçte birini Humeyra’dan (yani Aişe’den) alınız, öğreniniz!”

Hazreti Aişe’nin ruhu bir kuş gibi çırpındı ve dedi ki:

-Allah’a yemin ederim ki, ben senden evvel konuşmam ya Fatıma!

Müslümanlık tarlasının saadet mahsulü olan derin ve ince Fatıma konuşmak zorunda kalınca şöyle dedi:

-Ey aziz babam! Ümmetin hesap vermek için hazırlandığı sırada, sen beni mizan başında göreceksin!

-Ey babasının ruhu, ey iki gözümün nuru, orada ne yapacaksın?

Ey aziz babam! Eğer ümmetinin günahları ağır basarsa, taatleri hafif gelirse, zehirlenerek şehit edilen ciğerparem evladım Hasan’ın zehire bulanmış gömleğini sevap kefesine koyacağım. (ki o sırada Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin daha çocuk idiler) Eğer kafi gelmezse, üstümde, başımda ne varsa hepsini mizana koyacağım. Ta ki, ümmetinin sevap ve taati üstün gelsin!

Allah’ın Sevgilisi bu cevaptan pek hoşlandılar ve buyurdular:

-Ey mü’minlerin annesi! Söyle artık, ümmetimin günahkarları hakkında sen ne yapacaksın?

-Ey Allah’ın Rasulü! O günde zannetmem ki, bu hale göre bana ihtiyaç kalsın!

-Şayet lüzum ve ihtiyaç hasıl olursa nasıl yapacaksın ya Aişe?

-Söylemek istemiyorum. Ey Allah’ın Rasulü!

-Ya Aişe! Baban Eba Bekir’in hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Ömer’in Hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Osman’ın Hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Ali’nin hatırı için söyle!

-Hayır, söylemeyeceğim!

-Öyleyse, Fatıma için söyle!

-Yine de söyleyemem!

-Ya Aişe kimin için söyleyeceksin?

-Ey Allah’ın Rasulü! Allah için söyleyeceğim!

Ve Hazreti Aişe, kendisine hayretle bakan gözler arasından süzülüp hücresine girdi. Ellerini ulvilik alemlerine kaldırdı. Öyle içten, öyle derinden yalvarıyordu ki, adeta kendisinden geçmişti. Diyordu ki:

-Ey sermayesizlere sermaye veren şanı yüce Mevlam! Zat-ı uluhiyetin hürmetine, nurun şerefine bana imdat et. Beni sen, bütün mü’minlerin anası kıldın. Kalbime hepsinin şevkatini koydun. Evet, beni mü’minlerin anası kıldın: da, kalbime hepsinin sevgisini yerleştirdin. Bir ana hiçbir zaman evladının yanmasına razı olamaz. Ya onları da benimle Cennetine koy, ya beni de onlarla beraber Cehennemine at!

Mü’minlerin temiz ve pak annesi Hazreti Aişe böyle diyerek dua ediyordu. Gözlerinden billur billur yaşlar akıyordu. O nur tanesi, mü’minlerin derdiyle bikarar olmuştu…

Bu esnada melekut aleminde bir şimşek çaktı ve Sultan Melek Cibril, Arş-ı Aladan yeryüzüne süzüldü ve bir anda yetişip Allah’ın Rasulüne hitap etti.

-Ey Allah’ın Rasulü! Cenab-ı Hak sana selam ediyor ve buyuruyor ki: “Aişe’ye söyle ey Habibim! Sen benim Rasulümün zevcesisin. Nasıl caiz olur ki, biz Azimüşşan seni cehenneme atalım? Ateşe nasıl gönderelim seni? Biz kulumuza karşı ananın evladın olan şefkatinden çok daha şefkatliyiz! Keza, evladı anasından ayırmak olmaz. Ya Aişe! Kalbin rahat olsun. Gönlünü hoş tut. Hiç şüphe etme ki, yarın kıyamet gününde bütün -mü’min- evladlarını sana kavuşturacağız! Ve seni onlarla beraber cennette koyacağız. Onların Rabbi onları tertemiz meşrubatla sulayacaktır. Altından nehirler akan cennetler onların olacaktır!”

Allah onlardan ebeden razı olsun. İnşallah bizlerde evladlarım dediği zümreden oluruz. 

Bu ümit ve dua ile yazımıza devam edelim.

Sahabe annelerimiz ve sahabe efendilerimiz Kainatın Güneşi Efendimiz’i (sav) öylesine derinden ve içten sevmişler ki! Kendi nefslerini ve tüm sevdiklerini O’nun sevgisine tercih etmişler. Feda etmişler. Adeta bu feda ediş onlar için yetmemiş. Dünyalarını değiştikten sonrada Efendimiz (sav) üzülmesin diye tüm varlıklarını feda edeceklerini bildirmişler. Kimlere?

Ümmeti ümmeti diyen Efendimiz’in (sav) ümmetine. 

Bizler bugün bu sevgiyi anlayamasak ta, yaşayanı görüyoruz. Ve aynı fedakârlıkları bu ümmet için yaptıklarına şahit oluyoruz. Yakın zaman da Hace Hazretlerinin acı ve tatlı gününe şahit olduk. Dört bir cihandan gelen ihvanlarını kendi duygu dolu buözel günlerine tercih ettiler. Ümmetin irşadı için, gece gündüz demeden sohbet ederek gönülleri ihya ettiler. Gönüllerinde taşıdıkları sevda bir babanın evladına olan sevgisinden çok daha ala. Biyolojik atamızın bize sevgisi damla ise onların bize karşı sevgileri derya misali oluyor.

Günümüzde her anne ve babanın evlatları için bir istikbal endişesi var. Çocuğum nerede okuyacak? Hangi mesleğe sahip olacak? Tüm insanlık için mutlak istikbal olan bir gerçek var ki, o da ölüm. Allah dostları ise bizim istikbalimizi anamızdan babamızdan daha çok düşünüyorlar. O güne bizi hazırlamak için kendilerini hizmete adıyorlar.

Bu duygu ve düşünce ile sahabe annelerimizin bize karşı şefkatlerini tefekkür edelim.

Hz. Fatıma annemizin: “Ey aziz babam! Eğer ümmetinin günahları ağır basarsa taatleri hafif gelirse zehirlenerek şehit edilen ciğerparem evladım Hasan’ın zehire bulanmış gömleğini sevap kefesine koyacağım. Eğer kâfi gelmezse üstümde, başımda ne varsa hepsini mizana koyacağım.” kelamı gönlümüzü dağlıyor.

Hz. Aişe annemizin “Bir ana hiçbir zaman evladının yanmasına razı olamaz. Ya onları da benimle Cennetine koy, ya beni de onlarla beraber Cehennemine at!” ifadesini duyunca içimiz yanıyor.

Onlar bizim bütün günahkârlığımıza, asiliklerimize rağmen evlat olarak görmüşler. Bizim bugünkü halimizi düşünüp üzülmüşler.Peki biz neler yapıyoruz? Biz aynı şiddetle onları sevebiliyor muyuz? 

Onlar bize evlat demişlerde, biz onlara annemizden önce Anne diyebiliyor muyuz?

Onlar bize evlat demişler de, biz birbirimize kardeşim diyebiliyor muyuz?

Acımız, derdimiz, sevincimiz bir mi? Allah teala’nın mümin kullarına buyurduğu “müminler ancak kardeştir.” fermanına ne kadar uyabildik? Aramızdaki hukuk Efendimiz’in (sav) belirlediği ölçüde mi? Ashabın yaşadığı kardeşlik duygusundan bizlerde ne kadar var?

Yazımıza gelecek sayıda devam edeceğiz.

 

Yazar: Burcu Kul

 

İnsan Merd-i Dâva Değil, Merd-i Mânâ Olmalıdır - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

İnsan Merd-i Dâva Değil, Merd-i Mânâ Olmalıdır

 

Sual: Efendim, İmam Efendi Hazretleri Sohbetname’de: “İnsan merd-i dâva değil, merd-i mânâ olmalıdır. Âlim olsun, şeyh olsun; nefsi diri, kalbi ölü olursa, o ne âlimdir, ne de şeyhdir.” buyuruyor. İnsanın mana cephesine yönelmesi, kalbini diriltmesi nasıl olacak?

Cevap: Her şeyden önce Cenabı Hak sonsuz lütfuyla önümüzü açsın. Hakikaten bu ahir zamanda merd-i mana olmak; mana yiğidi mana adamı olmak kolay bir mesele değil. 

Bu yolun yolcusu davanın gerekliliklerini kendinde tekâmül ettirecek; buna büyüklerimiz zahir edepler demişler. Şeriatın zahirindeki adaba riayet edecek. Şu da iyi anlaşılmalı ki edep-adap denilince sanki İslami literatürün son sıralarında kullanılan bir ifade gibi anlaşılıyor. Hani fıkhın bir sıralaması vardır: Farz, vacib, sünnet, müstehab diye. Bu sıralamadan bakıldığında edep de bunlardan sonra gelen bir usulmüş gibi anlaşılmasın. Bu anlamda edep tek başına kullanıldığında yani zahirin edepleri denildiğinde mesela farz da bir edeptir, sünnet de bir edeptir. Edepten kasıt o maddeler, yapılması gereken şeyler. Çünkü bütün bunlardaki; farzlardaki, vaciplerdeki murad insanı edeplendirmektir. İnsanı terbiye etmek için, olgunlaştırmak içindir. Bu yüzden sufiler direkt şerî terimler yerine kendi ifadeleriyle meseleleri izaha çalışmışlar, edep demişler. 

Biz edep denilince salt bir ahlak kuralını anlıyoruz. Bu anlamda değil. O yüzden zahir edepler her neyi gerektiriyorsa kul önce onları talim eder. Derken kendinde tatbik eder, bunları tekâmül ettirir. Yani namazını, orucunu, abdestini, neyse yapılması gerekenler, bunları mükemmelleştirir, bunlarla birlikte bâtının edebine de azami derecede riayet eder. 

Yoksa bu zahiri edeplerle büyüklerimiz de ifade etmişler, insan belki sırf cenneti kazanabilir, cennete nail olabilir ama tek nimet cennet değil. Cennetten de öte bir murad var. İnsanın cemale erişmesi ve rıza nimetine ulaşması, Allah’ın kendisinden razı olduğunu bilmesi… İşte bu noktada bâtıni edepler devreye giriyor. Zahiri edeplerle birlikte merdi mana olmak; mana adamı, mana eri olmak devreye giriyor. 

Mana eri olabilmenin yolu; zahir edeplere ne kadar önem veriyorsan ve ne kadar hassasiyet, dikkat gösteriyorsan bâtının edeplerine de öyle hassasiyet göstereceksin. Misal namazın seni ne kadar ilgilendiriyor ve düşündürtüyorsa rabıtan da seni o kadar ilgilendirip düşündürtmeli. Rabıta ile namazı ayırmamalısın. Çünkü namazının sıhhati rabıtaya bağlı. Sen buna zahirde tadili erkân diyorsun: rükûda belin düz olacak, rükûdan kalktın mı azaların itminan bulacak, yerleşecek; secdeye gittin mi elini şöyle koyacaksın, dizini böyle koyacaksın… Bunlar güzel de bunlarla da bitmiyor, namaz bunlarla kemal bulmuyor. Bunlar bazen insanı riyaya, ucba sevk edebiliyor. 

Öyleyse sendeki bütün bu duyguları izale edecek bir filtreye ihtiyacın var. Adeta namaza durduğunda, Allah’tan başka sana bir şey hatırlatmayacak, sana kendini, kendi varlığını dahi unutturacak bir filtreye ihtiyacın var. Adeta okuduğunu, düşündüğünü, hareketini o filtreden, o süzgeçten geçirip rızaya uygun hale getireceksin. İşte bu rabıtadır. Kıldığın her namazın ideali, olması gerekeni budur. Kendimizi buna hazırlamalıyız. Bâtıni edebin gereği budur. 

Allah bu namazı farz kılmış, kiminle bunu bildirmiş: Fahri Âlem’le. Bize namazın farz olduğunu söyleyen Âlemlerin Efendisi. Bize namazın farz olduğunu söylerken bu farzın cemaatle fazilet olduğunu da söylemiş. Farz ama bunu birlikte kılarsak fazilet buyurmuş. Bakın adeta cemaatten kasıt bu. Bunu kimle birlikte kılarsak fazilet; onu sana farz diyen, farzı öğretenle. O’nunla birlikte kılarsan faziletli. 

İşte rabıta o demek ki sen bu namazı kılarken Kâinatın Efendisi’ne iktida edeceksin. O’nun arkasında namaz kılacaksın. O imam olacak, sen cemaat olacaksın. Adeta her vaktinde Medine Mescidi’nde Ravza-i Mutahhara’da veya Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i Muazzama’da Âlemlerin Efendisi’yle, Hazreti Ebubekir, Ömer’le saf tutacaksın. İşte rabıta bunun için. 

Şimdi bu cepheden bak ki farz kadar önemli mi, değil. Senin farzının sıhhati buna bağlı mı, değil mi? 

Sen, dünya ile namaz kılıyorsun. Sen namaz kılarken -afedersiniz- dünyanın bütün şeytanlıkları senin aklında, dünyanın bütün tilkilikleri senin kalbinde. Hiçbirini bırakamıyorsun. Dünya ile namaz kılıyorsun. Dünya ile namaz kıldığın için de bazen çabukluyorsun, çabuk bitsin. İş var, müşteri var, abdestin daraldı… Böyle namaz kılıyorsun. Kurtulamıyorsun. Bazen aklın onlara gidiyor, ne okuduğunu, ne okuyacağını da bilmiyorsun. Kaç rekât kıldığını unutuyorsun, ezber kılıyorsun. Allah kabul etsin… 

Mesele kimsenin namazını değerlendirmek, yargılamak değil ama insaf et, sana göre bu namaz oldu mu? Böyle bir şeyi sana sunsalar sen kabul eder misin? 

Demek ki merdi mana olmak için yapacağın rabıta, işte o merdi dava olmanın sıhhatini sağlayacak. O zaman hiçbir güç, kuvvet namazı senin elinden alamayacak. Seni gaflete düşüremeyecek. Çünkü sen bileceksin ki -la teşbih- Kâinatın Efendisi misal ikindi namazında seni bekliyor. Öğleyi kıldı, ikindide seni bekliyor Medine Mescidi’nde. Hiçbir şey seni ondan alıkoyamaz, hiçbir iş. Hangi işin Peygamberin arkasında namaz kadar önemli? 

Hazret-i Norşin bir köye gitmiş. Köylüyü derse, Tarikat-ı Aliyye’ye davet etmiş. Köylü demişler ki: “Bizim köyümüzde hafız bir hoca var, o bizim imamımızdır. Eğer o tarikat alırsa biz hepimiz tarikat alırız. O çok muttaki biridir. Eğer o intisap ederse hepimiz intisap ederiz, etmezse demek ki edilmesi gerekmiyor biz de etmeyiz.” Hazret, peki, gidip o hocaefendiyi ziyaret edelim, buyurmuş. Evine gitmişler, hoca karşılamış, ağırlamış; izzet ikramdan sonra bu konu açılmış. Hoca demiş ki:

- Efendim, ben geceleri iki rekât namaz kılıyorum, Allah riyaya saymasın, bir rekâtta on beş cüz, öbür rekâtta on beş cüz okuyorum. Hazreti Kur’an’ı kâmilen hatmediyorum. Senelerdir bunu usul edinmişim, böyle namaz kılıyorum, Allah kabul etsin. Şimdi siz bana Kur’an’ın tilavetinden, kıraatinden, hatminden daha yüce nasıl bir vird vereceksiniz ki bunun yerini tutsun? Ben buna devam ediyorum, o yüzden de bir tarikata, bir şeyhe ihtiyaç duymuyorum. Hazret ona buyuruyor ki:

- Peki, namazın mübarek olsun, sen bu namaza devam et. Ama benim senden bir ricam olsun: Sen bu gece namaz kılarken Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık’ı düşün ki o imamdır sen onun arkasında cemaatsin. Namazını Hazreti Ebubekir’le kıl bakalım ki sen ne kadar Kur’ân tilavet edeceksin. 

O gece Hazreti Ebubekir’le cemaat olur. Yani hayalinde, gönlünde, muhabbetinde Hazreti Ebubekir’i imam yapar, bu arkasında cemaat olur. Gelir ertesi gün der ki, 

- Kur’an’ın üçte birini okuyabildim. Okuyamadım, ilerleyemedim, ağırlık bastı, feyiz bastı, aşk bastı; gidemedim. Hazret, 

- Sen bugün Sultanu’l-Enbiya’yı imam yap, buyurur. Bugün de Hazreti Peygamber imam olsun O’nun arkasında bir namaz kıl. 

Peygamberi düşünür, Peygamber ile cemaat olur gelir der ki,

- Ben sadece Kevser suresini okuyabildim. Daha hiçbir sure okuyamadım. Kevser suresi, Kur’an’ın en kısa suresi. 

- Peki, sen bu gece de Cenabı Hakk’ın cemaline yönel. Düşün ki sen Allah’ın cemaline karşı namaz kılıyorsun, O’nun huzurundasın, O’nun cemaline karşı namaz kılıyorsun. 

Hoca namaz durur; “اِيَّاكَ نَعْبُدُ” derken bütün letaifleri yanar, ayakta ölür, ruhunu teslim eder. 

Millet bakar ki hoca her gün namaza geldiği saatte gelmemiş. Evine gider bakarlar ki hoca ruhunu teslim etmiş… 

Kuran’ı hatmediyordu, Fatiha’da ruhunu teslim etti. 

İşte merdi mana olmak… Bâtının edeplerine riayet göstermek ki bu söylediğimiz o bâtıni edeplerden birisi... İnsan bütün hayatını bu rabıta süzgecinden geçirmelidir. Bu ne demektir: İnsan hayatının tamamını insanı kâmil ile birlikte, onun kontrolünde, onun muradına uygun yaşayacak. 

İnsan maliyede zor durumda kalmamak için bütün hesabını, kitabını muhasebecilere kontrol ettiriyor, muhasebeci tutuyor. Ufak bir yeri ağrıdığında, gribal rahatsızlığı olduğunda en yakın sağlık ocağına gidiyor, aile hekimine müracaat ediyor. Hukuksal bir problem olduğunda mahkemeye gidiyor, savcılığa müracaat ediyor, adalet istiyor. Hayatımızın her safhasına baktığımızda zahiren güzel yaşayabilme, kontrollü yaşayabilme adına, zarar etmeme adına bir sürü otokontrol noktaları var. Bu kontrollerle birlikte hayatımızı devam ettiriyoruz. 

Peki, düşünün şimdi, şu fani dünyanın her müessesesini, her meselesini bir noktadan kontrol ettirirken; bir insanın varlık sebebi, yegane gayesi, en yüce maksadı olan ukba, ahiret, Allah’a vasıl olma, Allah’ı razı etme ve ebedi âleme ait meselelerini kontrolsüz yaşaması ne kadar fütursuzluktur, ne kadar edepsizliktir, Allah’a nasıl bir başkaldırıdır… 

İnsan düşünse ki bunu ben nasıl izah ederim? Kendimize nasıl izah ederiz bunu? Ben muhasebecisiz, avukatsız, doktorsuz, savcısız yapamazken, hiç bilmediğim ahiret âlemine, o ebedi yolculuğa yalnız başıma yardımcısız, danışmansız, bilinçsiz, bilgisiz nasıl gidebilirim? 

Bunun için hayatımıza bir otokontrol gerekli. O otokontrolü sağlayacak olan şey rabıtadır. İnsanı kâmilin denetimidir rabıta. İnsanı kâmilin Allah adına senin hayatını denetlemesidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sana söylemesidir. 

Evet, zahir edepler; şeriat dediğimiz müessese sana doğruyu, yanlışı söylüyor ama bazen öyle meseleler var ki onlar şeriatte doğrudur mana yoluna girdiğinde senin için doğru değildir, olmayabilir. İşte bunu ayırt etmek için kontrol gereklidir. 

Bir şey doğrudur ama o doğru sende ters tepki yapabilir. Bunu sen bilemiyorsun. Misal antibiyotik bir ilaçtır, birçok hastalığı, özellikle iltihabik rahatsızlıkları antibiyotikle doktorlar tedavi ederler. Antibiyotik bu anlamda şifadır. Şeriat bunu men etmemiş, haram dememiş, hatta yönlendirmiş; kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın buyurmuş, tedaviyi emretmiş. Ama düşün ki senin antibiyotiğe karşı alerjin var, sen antibiyotik aldığında zehirleniyorsun. Sen bunu bilmiyorsun, iyileşme adına yaptığın çabaların ölümüne sebep oluyor senin. Sen antibiyotiği iyileşeyim diye kullanıyorsun ama iyileşme çabaların senin ölümüne sebep oluyor. 

Bunu sana kim söyleyecek; bir hekim. Senin üstünde antibiyotik testi yapacak, sana iyi geliyor mu, gelmiyor mu. Ona göre verecek, yoksa farklı bir ilaç verecek. 

Farz ibadetler müstesna, insan şer-i şerifin emirlerini yerine getireceğim diye bazen kafasına göre yaptığı belli şeyler ona fayda yerine zarar verebiliyor, onu riyaya, kibre düşürebiliyor, gösterişe saptırabiliyor, evini yıkıyor. Bu yüzden kontrol gerekiyor; ne sana faydalı, ne sana zararlı. 

Misal bakıyorsun adam şöhret olsun diye hacca gitmeye niyet ediyor. Ben hacca gideceğim diyor ama şöhret için, hacı ismini almak, hacı olarak meşhur olmak için. Gidiyor bir Allah dostuna soruyor o da ona buyuruyor ki: 

-Samimi misin bu sorgulamanda, denileni yapabilecek misin? 

- Evet, efendim diyor. 

- O zaman biriktirdiğin parayı şu şu fakirlere ve şu şu hayır kurumlarına infak et, sen bu sene hac yapma, buyuruyor.

- Ama efendim ben çok heveslenmiştim, ümitlenmiştim onun için birikim yapmıştım, diyor.

- Mesele Allah’ın rızasını kazanmak değil mi? Allah’ın rızasını kazanmaksa o fakirlere de infak ettiğinde belki hacdan daha çok ecir kazanacaksın. Ama yok sen bir isme talipsen bir şey diyemiyorum. Sen dedin ki ne dersen yapacağım. Ben de samimi olarak Allah’ın gönlüme ilham ettiğini sana söyledim. Sana dedim ki, hac paranı infakta bulun. Fukaraya tasadduk et. Çünkü senin gayen, hacdaki niyetin temiz değil. Niyetin Allah’ın Beyti’ni, Allah’ı ziyaret değil; sen sana hacı desinler diye gideceksin. Oradan üç beş kişiye de takke, tespih, seccade dağıtacaksın; “Bak ben hacı oldum!” Senin derdin bu… Ama rızayı kazanmak istiyorsan işte rıza orada, git fakirlere ver. Kimse de bilmesin, görmesin; hacdan daha çok ecir al, buyuruyor.

Mesnevi’de nakledilir, birisi gelmiş Bayezid-i Bestami’ye hacca gideceğim demiş. Hazreti Bestami de, gel paranı tekkeye masraf et, tekkedeki fukaraya ver, yedi sefer de beni dön, haccı ekber yapmış olursun, buyurmuş. Sen imtihana bak. Adam gitmiş parayı fukaraya infak etmiş, gelmiş; yedi sefer Hazreti Bayezid’i tavaf etmiş. 

Sana göre bilmem, ama bana göre haccı ekber oldu. Kimsenin yapmadığı bir hac yaptı o. O İbrahim’in yapısını değil, o arş-ı alada Allah’ın yapısını tavaf etti. Kâbe’nin hakikati arş-ı alada, Allah ona orayı tavaf ettirdi. Şeyhin gönlünde, arş-ı aladaki asıl beyt-i mamuru tavaf etti. 

Adam sesini çıkarmadı, demedi ki ya böyle de hac mı olur. Hadi tamam, parayı fukaraya verelim bu ibadet, tasadduk. Ama bu seni yedi sefer dönme de neyin nesi? Yedi sefer dön dediler, adam döndü. 

İşte merdi mana böyle olunur. İtirazsız, ivazsız, garazsız, ‘olur mu’ demeksizin. Allah oldurur, O’nun kudreti sonsuz. 

İnsan bu bâtıni edeplere de riayet edebildi mi gün be gün mana adamı olma yolunda ilerler. Bir bakmışsın ki nefsinin onun üzerindeki baskısı, tasallutu, şeytanın ona verdiği iğvaat, vesvese; dünyanın onu kuşatıcılığı, sekülerleşmesi ortadan kalkmış. Dilinde daima zikrullahın rutubeti, gönlünde daima hasret ateşi, aşk ateşi; özünde daima pişmanlık gözyaşı, nedamet gözyaşları son hedefine sürekli hazırlanma gayesiyle müthiş bir çaba içinde olur insan. 

Merdi mana olan insan o Refik-i Ala’ya ulaşmak için, o maksatların en yücesine kavuşmak için; “İlâhi ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” diye sürekli tekrarladığı, kendisine parola edindiği o şifreye ulaşmak için müthiş bir hazırlık, bir çaba, bir gayret içinde olur. İşte buna merdi mana diyorlar. 

Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı 

İçinde salınan yar olmayınca…

demiş ya âşık; gönül böyle bir saray, Cenabı Hak böyle yaratmış. Ama şimdi hepimiz kendi gönlümüze bir nazar edelim. Bizim gönlümüz de yaratılış itibariyle bir saray, Rabbimiz bizim gönlümüzü de kendisi için var etmiş. Ama gönlümüze baktığımızda bizim gönlümüz harabe, viran. Saray demeye yüz bin şahit lazım, harabe bir halde gönlümüz. Niye, içinde bir sultan yok da ondan. Metruk, terk edilmiş, örümcekler ağ bağlamış, kuşlar yuva yapmış kapılarında, kilitleri paslanmış, yıllar var belki kimse uğramamış... 

İşte mana ehli o sarayı ihya eder. O metruk halden onu kurtarır, imar eder yeniden, her yerini siler, temizler, paklar, kandillerini yakar, içeride yar salına salına dolanır. Onu var oluş hikmeti, yaratılış hikmeti üzerine; yani asli projesine, planına uygun şekilde imar eder.

Orada Rabbiyle buluşur, Peygamberiyle buluşur, ehlullah ile buluşur. İstediğini davet eder oraya, yüzü aktır. Çünkü endişesi yoktur. Çünkü sarayı pak, sarayı temiz. 

Şimdi bizde baykuşlar yuva yapmış, kimseyi davet edemiyoruz. Özümüze, içimize kimse gelip gitmiyor. Hiç bizi yoklayan yok. Bu yüzden de bizde endişe yok. Bizde hayat sevinci de yok, bunun endişesi de yok. Bir hırsa kapılmış gidiyoruz. Hırs yiyip bitiriyor bizi. 

Ama öbür türlü olsa, manaya değer versek, o manevi sarayı ihya etsek, dedik ya her namazda Peygamberimizle, ashabı kiramla birlikte cemaat oluruz. Orada her vakit ehlullah ile o ruhaniyetlerle sohbet ederiz… 

Cenabı Hak saniyede kırk sefer kalbinin kapısını çalıyor, hangi birini duydun sen? Hangi birine cevap verdin? Bu kadar sık geliyor… Şah damarından yakınım, ben seninleyim, sen kiminlesin, buyuruyor. Sor kendine bakalım, sor ki kiminlesin. Bir mazeret koy ortaya. Var mı meşru bir mazeretin? 

Misal Cenabı Hakk’a de ki; Peygamberinle beraberdim Ya Rabbi; makul. Dostlarınla beraberdim Ya Rabbi; makul… 

 

“وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ” buyuruyor Cenabı Hak. Siz nerede olursanız olun o sizinle. Sizi yokluyor, kapınızı çalıyor. Bu, “Siz kiminlesiniz?” demek. Siz nerede olursanız olun, kiminlesiniz. Namazda kiminlesiniz? Şimdi dergâhtasınız, kiminlesiniz? Hangi hayaldesiniz, neyi tefekkür ediyorsunuz? Hangi gündemden bahsediyorsunuz? İçinizi, dışınızı meşgul eden şey ne? Hikem-i Ataiyye’de buyurmuyor mu İbn Ataullah el-İskenderi; “Allah’ın yanındaki değerini öğrenmek istiyorsan bak ki Allah seni nelerle uğraştırıyor, nelerle meşgul ediyor?” Meşguliyetine bak. Özellikle içini, gönlünü, zihnini meşgul eden şeye bak. 

İşte bu merdi mana olmak, mana adamı olmak, mana ile meşgul olmak demek. Ehlullah olmak demek, Allah ehli olmak demektir. Allah ehli olan Allah ile meşguldür, başka bir şeyle meşgul olmaz. Allah ehli olabilmek için, Allah ile meşgul olacaksın. Allah’ın zikriyle, fikriyle, şükrüyle meşgul olacaksın. 

Bizim bin bir meşguliyetimiz var ve belki bu bin bir meşguliyetin içinden biri Allah ile meşgul olmak. İmanımız var: “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Rasûlullah!” bin bir meşguliyetten birisi bu. Peki diğerleri… Diğer meşguliyetler?

Ama hep bunu söylüyoruz: Her şey bir şey için var, biz Allah için varız. Peki, ne kadar? Ne kadar Allah için varız? Ne kadar Allah için vefakârız, fedakârız, cefakârız? 

Misal bir şeyden sebep canımız yanıyor “Ah! Of!” diye inliyoruz. Hasta olunca inliyoruz, bazen dayanılmaz oluyor; ağlıyoruz. Başımız ağrıyor, dişimiz ağrıyor ağlıyoruz. Anamız vefat ediyor, babamız vefat ediyor, yakınımız vefat ediyor -Allah cümlesine rahmet etsin- ağlıyoruz. Gözyaşı döküyoruz, acı veriyor içimize. 

Bazen sevinçten ağlıyoruz; çocuğumuz üniversiteyi kazanıyor, memuriyeti kazanıyor vs. sevinçten ağlıyoruz. Kurban adıyoruz; oğlum üniversiteyi bitirirse, askerden gelirse, evlenirse, sıhhat bulursa… bir kurban keseceğim… 

Peki, Allah’a vasıl olmak… 

Allah hiç canımızı yakıyor mu? Allah’ın hasreti, Allah’a karşı düştüğümüz gaflet hiç canımızı yakıyor mu? Ağladığımız oluyor mu hiç? Ya Rabbi sen beni hiç unutmazken, her an benimle iken, bana benden yakın iken; ben Sana niye bu kadar uzağım, diye hiç canımız yanıyor mu? Bu bizi ağlatıyor mu, inletiyor mu? 

Niye? Bu bir dert, bir hastalık değil mi? 

Allahsızlık bir dert değil mi? Bundan büyük bir dert, bir musibet var mı? Allah’tan gafil yaşamaktan, Allah’tan huzursuz yaşamaktan, Allah’tan uzak yaşamaktan daha büyük bir musibet var mı? Hangi depremle, hangi tsunami ile bunu kıyas edebilirsiniz. Hangi ananın babanın vefatıyla bunu mukayese edebilirsiniz? 

İçindeki, Allah’ın sana lütfettiği, o taptaze duygular, fıtrat duyguları bunlar. Seni Müslüman yarattı Cenabı Hak, Allah’a teslim bir vaziyette yarattı seni, seni kendisi için yarattı… Sen bütün bu duyguları kaybetmişsin. Bu bir dert değil mi? Merhameti, şefkati, huzuru kaybetmişsin. 

Allah denildiğinde bir şey hissetmiyorsun. Sıcak denilince hissediyorsun, soğuk denilince hissediyorsun, acı denilince, ekşi denilince hissediyorsun… Zahir âlemdeki her şeye karşı bir tepkin var. Veya birebir sana dokunan her şeye bir refleksin var. Soğuk sana vurduğunda üşüyorsun, gayri ihtiyari bir refleks, bir tepki gösteriyorsun. Soğuk suya birden girdiğinde nefesin kesiliyor, bir tepki veriyorsun. İçtiğin ilaç acı olduğunda yüzünün halini görmek lazım, tepki veriyorsun. Seni şaşırtıcı bir şey olduğunda ağzın açık kalıyor, tepki veriyorsun. 

Müslüman! Allah diyorsun… Kalbine balyoz gibi bunu vurman lazım. Allah diyorsun, buna bir tepki yok mu içeride? Bir ürperiş, bir titreyiş, bir uyanış, bir ah, iki damla gözyaşı yok mu… Ali, Veli, Hasan, Hüseyin demiyorsun; Allah diyorsun. 

İşte merdi mana olmak... 

Allah derken dahi o sözün altında binler kez ezilmek. Aman ya Rabbi, layık mıyım ben bunu söylemeye. Senin mübarek ismini söylemeye layık mıyım?.. Ölü kalpleri ihya edecek o şifreyi söylemeye layık mıyım ben? Belki onun her harfini söylerken, her harfine bir abdest alsam yetmez. Her harfine abdest alsam o kelime-i mübarekenin hukukuna riayet etmiş olamam. 

Ama bu lalettayin bir isim gibi hayatımızda. Misal çocuğumuza bir isim koyarken elli kez düşünüyoruz. Güzel bir isim olsun, herkesin beğeneceği bir isim olsun, sıradan, klasik, bilinen, modası geçmiş bir isim olmasın. Bak isim, senin için bu kadar önem arz ediyor. 

Sana kendini bu isimle tanıtıyor Cenabı Hak, Allah ismi şerifiyle sana kendini tanıtıyor. Öyleyse sen bunu söylerken başkaları gibi söylememelisin. Herhangi bir kelime gibi söylememelisin, dolayısıyla da herhangi bir kelimeye karşı takındığın tavrı takınmamalısın. 

Bu ismiyle böyle. Bunun diğer emirlerini, sıfatlarını düşün. 

Misal valiliğe gideceksin, vali ile buluşacaksın veya işadamlarının bulunduğu toplantıya gideceksin yıkanıyorsun, şampuanlanıyorsun, kokulanıyorsun, güzel elbiseler giyiyorsun… Değer veriyorsun o insanlara. 

Bir de aldığın abdeste bak. Namaz kılmadan önce aldığın abdeste bak. O abdestle Allah’ın arzına çıkacaksın. Allah ile bir toplantıya katılacaksın, peygamberler, melekler olacak o toplantıda. Yani kimseyle mukayese edemeyeceğin varlıklar olacak o toplantıda. Senin haline bak; abdestine, guslüne, üstüne başına, niyetine bak. Bak da bak… 

Çocuklarımız iyi bir insan olsun; ahlaklı, erdemli, faziletli olsun diye okul öncesi eğitime veriyoruz. Bakın üç-altı yaş arası çocuk kreşleri var, çocuklarımızı gönderiyoruz. Ondan sonra ilkokula gönderiyoruz; orta, lise, üniversite, dershane, yabancı dil kursu, ehliyet kursu, bilgisayar kursu… Hayatları kurslarda geçiyor. Ne için bunlar? Zahiri, dünyevi, fani olan bir hayatı güzel yaşama adına bu kadar kurs, bu kadar talim, bu kadar terbiye. 

Ebedi, sermedi olan bir hayatı yaşama için bir kurs yok mu, bir dershane yok mu, bir mektep yok mu, bir kreş yok mu ki çocuğumuzla birlikte gidelim. Tasavvuf, irfan mektebi. Rabıta dersi, sohbet dersi; gönül eğitimi bunlar, Hakk’ın dilini anlama eğitimi bunlar. Allah’ın kelim sıfatı var, yani Allahu Teâla konuşan bir ilah, konuşuyor. Ama sen ben dilini bilmiyoruz. Dedik ya, gönül kapımızı çaldığında duymadığımız gibi konuştuğunda da anlamıyoruz. 

Misal ezan-ı Muhammedî okunuyor saygımız var, hürmetimiz var, Allah onu da almasın bizden. Bu bir davet, Cenabı Hak bizi davet ediyor. Peki, içsel hazırlığımız ne kadar bu davette? Birazdan kalkıp kıbleye yöneleceğiz, namaz kılacağız… Kılmamız gerektiği için kılacağız, borcumuzdan kurtulmak için kılacağız, cehenneme düşmemek için kılacağız. Bakın kendimizce ürettiğimiz bahanelerden dolayı kılacağız. Allah’ın bizden istediği sebeplerden dolayı değil. Allah niçin bizim namaz kılmamızı istiyor, o sebeplerden dolayı değil, bizim kendi ürettiğimiz sebeplerden dolayı namaz kılacağız. 

Onun için sadatımız, “Namaz kılalım mı?” dediklerinde; “Sizin namazdan mı kılalım, bizim namazdan mı kılalım.” buyurmuşlar. 

Allah bize namaz kılmayı lütfetsin.

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 05:29

Haziran 2019 Mukaddime

Haziran 2019

Sayı: 138 - Haziran 2019

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları;

Bir rahmet mevsiminin daha sonuna geldik. Ramazan-ı şerifin son günlerinde Kadir gecesi arefesinde bu yazıyı yazmaya çalışırken, hüzünle sevinç arasında bir duygu atmosferinde bulunuyoruz.

Bir taraftan Ramazan-ı şerifi idrak ederek bayrama kavuşmanın coşkusu, diğer yandan gereği gibi ibadâtu taat yapamama halinin üzüntüsü ile rahmet mevsimine veda etmek. 

Fakat her hal ve karda merhametlilerin en merhametlisi Alemlerin Rabbine sığınarak O’ndan (cc) medetu inayet beklemekten başka bir çare de bulamamaktayız. Çünkü dünyevi arzu ve isteklerin kıskacında, nefsin heva ve heveslerine kapılmış insanların çoğunlukta olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Ramazan-ı şerifte oruç tuttuğunu söyleyen insanların, oruç ibadetiyle mazlumlaşacakları, hilm sahibi olacakları yerde gözlerini dahi kırpmadan ceviz kabuğunu doldurmayacak meselelerden birbirlerini kırdıklarını, hatta canlarına kıydıklarını üzülerek müşahede etmekteyiz.

Oruç ibadetiyle nefislerin terbiye edilmesi, Hak Teala hazretlerinin razı olmayacağı davranışlardan uzak kalmamız gerekirken, caddelerimizin sokaklarımızın fuhşiyatla kirlendiğini yine üzülerek izlemekteyiz. Sonuçta Fahri Kainat Efendimizin (sav): “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz!” buyurdukları gibi oluyoruz.

Denilebilir ki, bayrama yaklaştığımız bugünlerde bu karamsarlığın yeri midir? Elbette ki ümitle korku arasında fakat ümit kısmı biraz daha ağır basmalıdır. Fakat çevremizde olan isyankâr hallere şahit oldukça ümitlerimiz kırılıyor. Gençliğimizin yaşantısında her geçen gün ahlaksızlık yaygınlaşmaya devam ediyor. Önü alınamaz bir saygısızlık ve sevgisizlik var. Enaniyet ve kibrin adı kendine güven olmuş. Kızlarımız ve kadınlarımız özgürlük veya bağımsızlığını kazanma adına her türlü İslam dışılığı normal karşılıyorlar. Camide teravih kılıp, camiden dışarı çıktığında kolaylıkla günah işleyebilen bir toplulukla karşı karşıyayız. Kimse nasihat dinlemiyor. Herkes alim olmuş. Mezhepler birbirine karıştırılmış. Kim hangisini kendine kolay buluyorsa onu alıp tatbik etmeye başlıyor. 

Şimdi Allah için konuşalım. Bu atmosferde nasıl bir ümitlenme haline bürünelim. Kadir gecesi geliyor, yapılan programlara bakalım, acaba geceyi ihya etmek için mi, yoksa imha etmek için mi yapılıyor? Bir karar verelim. 

İşte böyle bir ortamda bayrama giriyoruz. Acaba bayram edecek yüzümüz var mı diye sormadan edemiyoruz.

Hani bayram demek Ramazan-ı şerifi en güzel şekilde ihya etmiş bir kulun Hak Teala hazretlerine kavuşması olacaktı. Günah kirlerinden tamamen arınmış, gönlünde Mahbubu Hakiki’nin (cc) sevgisinden başka her şeyi mahvetmiş bir kamil mümin olacaktık?

İşte böyle bir ahvalde her birimiz kendimizi muhasebe edelim. Acaba ben Ramazan-ı şerifi gerçekten ihya edip bayramı hak edenlerden miyim? Yoksa nefsimin arzu ve isteklerine ram olarak, ruhumu ızdırap içinde bırakanlardan mıyım? Bunun değerlendirmesini güzel bir şekilde yapıp, hangisine karar verirsek verelim, bizler yine de her durumda tevbeyi elden bırakmayalım. Bizler aciz ve nakıs varlıklarız. Bu halimizi de unutmadan Cenab-ı Hakk’a acziyetimizle iltica edelim. 

Bayramı sevinç ve mutlulukla Müslüman kardeşlerimizle, akraba, eş ve dostlarımızla birlikte geçirmeye gayret ederken, bu ahvalimizi de tefekkür etmeye gayret edelim. Bizler eksik olsak da kardeşlerimizle birbirimizi tamamlayabiliriz. Aramızdaki muhabbet, tesanüd ve yardımlaşma azmi Rabbimizin rahmetini coşturabilir. Bu güzelliklere de say ederek bayramın feyz ve bereketinden faydalanırız, inşallah. 

Rabbimiz (cc) hepimizi mağfiret eylesin. Ümmeti Muhammedin izzetine kavuştuğu nice bayramlar lütfeylesin. Bayramımız mübarek olsun. Amin, velhamdulillahirabbil alemin.

 

Haziran 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin HAZİRAN 2019 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “BAYRAM; BİRAZ SEVİNÇ, BİRAZ HÜZÜN...” Başlıklı sohbetlerinde:

''Bütün âlemi İslam’ın, Allah’a ve Rasulü’ne iman edenlerin, dünyada şehadeti arzulayıp cemale, visale kavuşmak isteyenlerin bayramları mübarek, makbul ve mebrur olsun inşallah. 

Müslümanların kültüründe, hayatlarında bayram sevinçtir, neşedir, huzurdur, şenliktir, hoşluktur… Müspet manada bu misalleri çoğaltabiliriz. Belki asrısaadetten bugüne böyle anlaşılmıştır bayramlar… 

Ama acaba bugün de böyle mi anlaşılmalı diye düşünmeden edemiyoruz. Hocamızın hutbenin nihayetinde ifade ettiği meseleler bir anda sanki bizdeki o alışageldiğimiz atmosferi dağıttı. Manzarayı net görmemizi sağladı, Allah razı olsun. Şartlar böyle olunca ister istemez insan hüzünleniyor... 

Bir yandan 30 gün Rabbimizin emri, rızası, aşkı için nefsimizle mücadele ettik. Gündüzleri helal olan şeylerden dahi belli bir saat uzak durduk. Helallerimizi de feda ettik. Üniversite imtihanlarına çalışan bir gencin veya KPSS imtihanlarına çalışan bir insanın durumunu düşünün… Belki o imtihanı için aylar öncesinden çok ciddi bir tempo ile çalışmaya başlıyor. Bu çalışma ile birlikte bu azimle, bu gayretle, biraz da bu çileyle-eziyetle belki o da birçok şeyini bırakıyor. Yani arkadaşları ile gezmeyi tozmayı, meşru ölçüler içinde eğlenmeyi bırakıyor, bütün vaktini o imtihana ayırıyor, ona hazırlanıyor. Onun bu gayreti, bu çabası nispetinde de içinde ümidi büyüyor, bir ümit besliyor. “Allah’ın izni ile imtihana gireceğim ve bunu kazanacağım.” diye bakıyor. Gerçekten de bu imtihanı başardığında, iyi bir puan aldığında o gencin, o insanın manevi halini, haleti ruhiyesini tahmin edebiliyorsunuz. Dünyalar onun oluyor… 

Şimdi Ramazanı Şerif de müminler için bir açıdan böyle, bir imtihana hazırlandık. Yemeyi içmeyi bıraktık, belki daha birçok meşru şeylerimizi bıraktık. Gündüzleri oruçla, gecelerimizi teravihtir, kazalardır, kıyamla ve sair ibadetlerimiz; Kur’an tilavetlerimizdir, evradı ezkarımızdır… Adeta bütün zerrelerimizle Cenabı Hakk’ın rızasına, likasına kilitlendik. Ve bayram geldi, imtihan günü… Ümidimiz de o nispette gelişti. O talebenin ümidi gibi ümidimiz de gelişti. İnşallah biz ramazanın şikâyetinden emin olup şefaatine kavuşacağız, hüsnü şahitliğine erişeceğiz. Bize müjdelenen “Başı rahmet, ortası mağfiret, ahiri-sonu cehennemden azad olma” sırrına ulaşacağız. Biz kendimiz için bir kibir adına değil Allah’a olan güven adına, Allah’a olan sevgi adına bunları hep üstlendik. Biz bu rahmetin taliplisiyiz, o rahmetten istifade edeceğiz. Biz mağfiret olmak için böyle yapıyoruz, mağfiret olacağız ve oruç vesilesiyle inşallah bedenimiz temizlenecek, ateşin bizde yakacağı bir unsur kalmayacak, cehennemden azad olacağız. Bu duygular ile bayrama kavuştuk, bayrama eriştik. 

Şimdi buna sevinelim mi? Evet, bu sevinmeyi gerektiren bir durum. Hazreti Pirimizin ifadesiyle, o bazen böyle sevinçli, memnuniyet verici hadiseler için öyle buyururdu… Bunun değerini, sürûrunu, manevi zevkini bilseniz mendil alır oynarsınız, buyururdu. Hakikaten mendil alıp oynamamız lazım. Bu sıkı tempodan sonra bayram. İnşallah imtihanı kazananlardan oluruz. Sevinçten, neşeden mendil alıp oynayasımız geliyor.

Bir taraftan da biraz hüzünleniyoruz… Bu imtihanı vermekle birlikte bu sezonu sanki kapatmış olacağız. Bu hızlı tempo böyle devam etmeyecek. Bu kadar yoğunluktan çıktıktan sonra, belki uzun bir zaman oruç tutmayacağız. Teravihleri bırakacağız. Belki böyle yoğun bir şekilde hatmi şeriftir, zikirdir, fikirdir… bunların peşine düşmeyeceğiz. Bu da biraz mahzunluk vermeli bize. Ben müminlere verdiğine inanıyorum, mahzun olduğunuza inanıyorum.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Ru'yetullah ve Cenabı Hakk'ın Rüyada Görülmesi -2” ve Andelib; “Dua Tadında Yaşamak” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Veysel Özsalman - Karne Heyecanı

Salik-i İrfan - ''Bütün Kureyş İftihar Etse Değer!''

Tamer Doymuş - İçinde Nice Derslerin Yer Aldığı Ahzab Gazası

Yûsuf-i Kenân - Mutlu Yetişen Çocuklar, Huzurlu Toplumun Anahtarıdır

Şeb-i Vuslat - Huzura Varmanın Üçüncü Kapısı: Tehzib Makamıdır -2

Burcu Kul - Hayâ İmandan Bir Şubedir

Mine Şimşek - Dostluk ve Kardeşlik

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı Allah Dostlarından Uzak Oluşumuz Neticesindedir - Abdülkadir VİSÂLÎ

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı Allah Dostlarından Uzak Oluşumuz Neticesindedir

 

Elbette her vaktin bir gereği vardır. Ancak öyle zaman dilimleri, öyle mekânlar vardır ki; o vakitler ve mekânlarda yapılan her şey daha kıymetli, ind-i İlâhî de daha makbul ve ahsendir. İnsanın şahsı için, şahsına ait de böyle zaman dilimleri mevcuttur. Yani eğer kıymetini bilebilirsek Cenabı Hakk’ın bizim irşadımız, imanımız, hayırlı akıbetimiz için bize sunduğu imkânlar çoktur. Bizler inanırız ki Rabbimiz’in ilm-i ezelisinde ehli hidayet de ehli dalalet de zaten bellidir. Hakkımızdaki takdirini kendi elimizle kazanmak için bu dünyada yaşıyoruz. Cenabı Hak,kudsihadisi şerifte; “Müjdeler olsun o kimseye ki hayrı onun elinde yarattım. Yazıklar olsun o kimseye ki şerri onun elinde yarattım.” buyurdu. Fakat ekser olarak insanlık ne bu takdirin, ne de takdir edicinin varlığının şuurunda değil. Bu şuur olmayınca, yani yapıp ettiklerimizi O’ndan bîhaber ve O’nsuz yapmaya çalışınca istikamet sahibi, Allah’ın muradını yine O’nun izni ve inayetiyle tahakkuk ettirecek bir kimse olamıyoruz.

Fakat Rabbi Rahimimiz, kulunu kendisinden daha çok sevip daha çok gözettiği; ona kefil ve vekil olduğu için bu kadar gafletine, isyanına rağmen ondan vaz geçmedi. Yüz yirmi dört bin peygamber, yüz dört kitap ile bizi tekrar tekrar Zatı’na davet kıldı. Belki isimlerini bilemediğimiz ama Kur’an’daki ilgili ayetlerin tefsirinden Asaf ibni Berhiya, Habibi Neccar, Talut, İmran, Mekselina gibi yiğitler olduğuna gönülden iman ettiğimiz nice süleha ile Zatı’na giden yolda bizi hayırlı arkadaşlarla destekledi. Onların rehberliğinde, peygamberlerin önderliğinde sıratı müstakim ismini verdiği mübarek, mutahhar bir yolla bize dareyn saadetinin yolunu gösterdi.

Hazreti Âdem (as) ile başlayan bu davet yukarıda da zikrettiğimiz gibi bazen nebiler ile bazen veliler ile insanlara ulaştı da nicelerinin vusül ve bahtiyarlığına vesile oldu.RasulullahEfendimiz’in(sav) dünyayı teşrifleri ile beraber bu davet En Sevgili’nin, En Mükemmel’infem-i saadetlerinden duyulmakla tabiri caizse en gür sada ile yapılmaya başlandı.Kâinat var edildi edileli en yetkili ağızlardan, en mahir ellerden, Allah’ın (cc) meleklere karşı övündüğü “halifeler”den yapılan bu kutlu davetFahri Kâinat Efendimiz’e kadar belli kavimlere, belli bölgelere has iken O’nun zuhuruyla cihanşümul bir hal aldı ve tüm insanlık Cenabı Hakk’ın ZâtıEhadiyyeti’nedavet edilmekle şereflendi. 

Hazreti Peygamberimiz’in nübüvvetini izhar etmesi ile birlikte hidayet güneşi âlemin üzerine doğdu. Bu güneşle öyle insanlar aydınlandı, nurlandı ki her biri semada yıldız oldu. Onlar peygamberlerden sonraki en hayırlı insanlar oldular. Rasulullah’ın rahlesinde öyle İlahi bir edeble edeblendiler, Rahmani bir nefha ile öyle ihya oldular ki “ikinin ikincisi” oldular da her şeylerini infak ettikten sonra sarıldıkları hasır sema ehlinin elbisesi oldu. Öyle bir kemâlâta eriştiler ki nübüvvete namzet gösterdiler. Öyle bir ahlaka sahip oldular ki melekler onlardan hayâ ettiler. Öyle bir ilim ve hikmete erdiler ki onları sevmek imanın en büyük alametlerinden sayıldı…

Belki de asıl büyüklükleri bu güzelliklerin hakiki sahibinin kim olduğunu en iyi şekilde idrak etmiş olmalarıydı. Kendilerine baktıklarında neticelerinden daima endişe edip zahirde ve batında taşıdıkları bütün nuraniyetin ve ruhaniyetin yegâne kaynağının Efendimiz’in şahsında, hakikati insaniyetinde zuhur eden İlahî sıfat ve tecelliler olduğuna imanları sonsuzdu. 

Onlar tevhid-i kıble ettiler. Bu Allah’tandır, bu Rasulullah’tandır diye gereksiz bir tasnife gitmediler. Sahi, nereden çıktı bu ayrım? Bizler din dairesine girerken söylediğimiz mübarek kelimeyi bile Hazreti Muhammed’den öğrenmedik mi? Söylediğim şu cümleler şu surenin falanca ayetidir, dediği vakit inanıp kabul etmedik mi? Şu söylediğim sözün manası Allah’a, lafzı bana aittir, buyurduğunda “âmennâ ve saddaknâ” demedik mi? Ne oldu da şimdi Allah ile Peygamberi’nin arasını açar olduk? Hâlbuki bizim dinimiz tevhid dini idi. Hâşâ, bu tevhid dininin içinde anlayışımızla, daha doğrusu anlayışsızlığımız yüzünden fikri ve kalbi bir şirke mi düştük? Niçin işlerimizi bu kadar zorlaştırdık? Meseleyi bunca farklı zeminde tasavvur edip bir de bunları güya toparlamak için şunu yapmamız lazım, bundan vaz geçmemiz lazım diye sağa sola koşturup dururken ömrümüzü zayi ettik. Rabbimiz; “Rasul’e itaat eden, Bana itaat etmiş olur.”, “Benim tarafımdan sevilmek isterseniz O’na (sav) uyun ki sizi seveyim.”, “O bizim vahyettiğimizden başka hevasından/kendiliğinden konuşmaz.” buyururken biz Allah’ın buyurdukları ve Peygamber’in söyledikleri diye bir tasnife nasıl gittik? Nasıl bir akıl tutulması yaşıyoruz? 

Ramazan günü karpuzu getirip kesiveren ve “Bize oruç tut diyen de Sen; karpuz isteyen de Sen’sin” diyen Ali’yi, “Bize denizi gösterir, oraya yürümemizi emredersen canla başla itaat ederiz.” diyen İbnMuaz’ı, “Sensiz cennet bize hicran olur Efendim!” diyen Sevban’ı nasıl anlıyoruz? Yoksa kendimizi daha doğrusu nefsimizin inkârını haklı çıkarmak için “Onlar da biraz fazla abartmışlar” ya da “dini bu kadar mistisizme boğmamak lazım” falan gibi zırvalarla başımıza gelecek musibeti mi bekliyoruz farkında olmadan? Bu hakikati ne güzel ifade etmiş Hasan-ı Basrî; “Siz onları görseydiniz ‘deli’ derdiniz, onlar sizi görseydi ‘bunlar müslüman mı’ diye sorarlardı…”

Evet, biz biraz fazla akıllıyız(!) galiba. Her şeyi anlayıp kavrayabileceğimiz uzay çağında(!)da yaşıyoruz üstelik. Daha ne olsun? Sonuç ortada… İnsanın hakikati anlaşılamadığı için zaten bu kadar bocalayıp duruyoruz. Ne dünyaya ne Mevla’ya yar olamıyoruz. Sahabe efendilerimiz, Allah ile irtibatına iman ettiği bir hazreti insanla muhataplığın zevkini, bereketini iliklerine kadar yaşadığı için Cenabı Peygamber’in irtihalinden sonra bu vasfa en layık kimseye, Hazreti Ebubekir’e biat ettiler. Adeta lisanı halleri ile “Allah tarafından sevilmek ve Allah’ı sevebilmek” için onun eline, eteğine yapıştılar. Ve bize yani kıyamete kadar gelecek ümmeti Muhammed’e her şeyden evvel bu hususta örnek oldular; “Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek” ise eğer derdiniz hazret olan insanla yani her daim Mevla’sı ile huzurlu olan, huzurda bulunan insanla hem dem olun.”

İşte bizler aradan geçen yıllarla bu anlayışı çok zayıflattık. Dini tek başına bir hakikat zannettik. Hâlbuki dini Mübin İnsanın izahına, tatbiki ile tafsilatlanmasına muhtaçtır. Yoksa güdük bir din anlayışımız olur. Din ve dünyasını hayatında cem etmiş, dünya ve ahiret ayrımını ortadan kaldırmış kâmil bir insanla muhatap olamayınca belki onlarca defa hacca umreye gitmiş ama din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması gereğine inanarak bu ziyaretlerinin öncesinde ve sonrasında çok kere faize bulaşmış kimseler görürüz. Kâmil müminin, rehberin olmadığı bir ortamda nefsimizle okuduğumuz, anladığımız(!) kitap ile irtibatımızın bizi getirdiği nokta budur işte. Allah ile irtibatı olmayan bir kulluğun, peygamberi tanımak istemeyen bir mensubiyetin, sadıkları, salihleri, şehidleri göz ardı eden bir yürüyüşün neticesinde insan tekmil bir münafık oluverir de farkına varmaz, buyrulmuş.

Peki, bu vartalardan kurtulmak, insanı kâmil ile mülaki olmak, dünyevi ve uhrevi tüm umurlarımızı onlar vesilesi ile Rabbimiz’den en bereketli şekilde ahzetmek için ne yapalım?

Rabbimiz’e nihayetsiz hamdü senalar olsun ki Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış büyüklerimiz bize olan düşkünlükleri, şefkatleri icabı yine bizi bizden iyi düşündükleri için yıllarca buyurmuş oldukları sohbetlerin satır aralarını tekrar tekrar gündeme getirmek suretiyle bizi ayeti kerimenin ifadesiyle “yeniden imana” davet ediyorlar.Özellikle son dönemde yapmış oldukları sohbetler ile belki bildiğimiz ama bir şekilde gözden kaçırdığımız esasa dair meseleleri yeniden işliyorlar. Ana eksenin insan olduğu, Cenabı Hakk’ın sünneti veçhiyle insana insan ile geldiği, insanın en büyük kitap en mükemmel ayet olarak anlaşıldığı, insanı kâmilin Hakk’a nispeti, Allahu Teâlâ’nın yanındaki kadru kıymeti, Rabbimizin hangi vesilelerle maddi ve manevi tasarrufta bulunduğu, özelde ihvanın genelde ümmetin bir binanın tuğlaları gibi evliyaya muhabbet harcı ile kaynaşması/dayanışması gerektiği, hepimizin özünde var olan hakikatin/hikmetin bizlere hatırlatıldığı sohbetler çokça yapılıyor.

Bize düşen bu bahsi geçen meseleleri kendi içimizde bir ehem mühim sırasına tabi tutmak, ama ne olursa olsun ilk adımı gözden kaçırmamak olmalı; hadisi kudsi de Rabbimiz; “İnsan bizim sırrımız, Biz de insanın sırrıyız.”, “Gizli biz hazine idim, bilinmekliğimimurad ettim; insanı halk ettim.” buyurmuş. Onun için gündemimize almamız gereken ilk mesele, belki de tek mesele (ki o hallolursa feth-i bab olacağına imanımız tamdır) murabıt olduğumuz Hazreti İnsan’ın hakikatinin anlaşılması, ona teslim olmak, ona katılmak olmalıdır. 

Büyüklerimiz meccanen bizim elimizden tutarak hakikatlerinin anlaşılması, kendilerine teslimiyetimiz ve şahsi manevilerine katılmamız hususunda bize, Allah’ın izniyle, büyük bir imkân sunmuş oldular. Cenabı Hak nasip ettiği güzellikleri yerli yerinde değerlendirebilmeyi nasip etsin. Bu tanımayı ayne’l-yakin, hakke’l-yakin sırlarına eriştirsin. Bu işi başa yetirmekte bizi muvaffak kılsın.

 

Yazar: Abdülkadir VİSÂLÎ

 

Sayfa 3 / 254

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort