JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Mart 2019 00:00

ALLAH'IN VELİ KULLARI -7

Allahın Veli Kulları 7

Allah'ın Veli Kulları -7 - Mine Şimşek

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Allah'ın Veli Kulları -7

 

En güzel övgüler hamdler ve şükürler; Cenabı Hakk’a (cc), salat ve selamlar ise sevgili Peygamberimize (sav) olsun. Cenabı Hak dünya ve ahiret yalnız kendi Zatı’nın, Rasulü’nün ve dostlarının muhabbetine kavuşmak için yaşamayı tüm ümmete lütfeylesin. Allah dostlarının kısa hayatlarını yazmaya devam edeceğiz inşallah.

Ayeti kerimede Cenabı Hak (cc): “Biliniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.” (Yunus 62)

İmamı Gazali Hazretleri ve Kısa Hayatı:

İsmi, Muhammed. Künyesi Ebu Hamid el-Gazali, lakabı ise Hüccetü’l-İslam’dır. Tus şehrinde H. 450 senesinde doğduğu kaynaklarda kaydedilmiştir. Babası kendi dükkanında yün büker ve satarak geçinirdi. Ölüm döşeğinde iken samimi dostu olan bir zata oğulları, Muhammed ile Ahmed’i teslim ederek şöyle rica etti: “Hattatlığa (yazı yazmaya) çok merak ettiğim halde maalesef bunu öğrenemedim, fakat benim yapamadığım bu işi, şu iki yavruma yaptırmak azminde idim. Ne yazık ki Allah’ın ebedi fermanı çatmış ve benim için ona icabet etmekten başka çıkar yol kalmamıştır. Artık Allah yolunda dostum ve kardeşim olarak yavrularımı ilim yolunda yetiştirmen için sana emanet ediyorum.” Babalarının ölümünden sonra, baba dostu olan zat, onları büyütür, yazı öğretir ve ilim öğrenmelerine azami derecede dikkat sarf eder.

Onu sevenler şöyle anlatmışlardır: “Gazali ilmin çeşitli dallarında söz sahibi olan, bidatçıları yerle yeksan edecek dereceye yükselen bir alim idi. O, İslam dininin insanoğlunu darü’s-selam olan cennete götüren bir delil ve burhanı idi. O on dördünde parlayan bir ay idi. O da herkes gibi bir beşer fakat bütün Müslümanların imdadına yetişmiş, kocaman dağ gibi bir beşer, o halktan bir parça fakat dizilmiş inci taşlarının parçası idi… 

Hayatı boyunca İslam dininin hakikatlerini bildirmiş, o mübarek kalemi sayesinde dinin hakikatlerini öğretmeye çalışan, şüphecilik bulutlarını dağıtan, gönülleri rahatlatan, kalbi takva dolu halvethanesinde tevhid denizine dalıp taatten başka hiçbir şeyi kendisine arkadaş edinmemiştir. O semalardan daha yüce bir alemde idi, onun kalbindeki ilim dünyanın bütün bağlarından üstün bir ilim bahçesi idi. O ilimlerin engin denizlerine dalıp ince çalışmalarından dolayı ortaya döktüğü deliller sayesinde, bidatçılar kendisinden korkar, perişan olurlardı. O huzurunda başka aslanlara yer bulunmayan bir aslan idi… Gazali her sahada imamlara önder ve ümmetin Rabbanisidir. Bütün hayatını sünneti seniyye ve dine yardımdan başka bir hedefi olmayan, güzellik ve manevi cemal de kitapları ile güneş ışınının arza yayılışı gibi yayılmıştır.”

İlme Başlaması:

İmam Gazali (ks) çocukluğunda memleketin alimlerinden çeşitli ilim dallarında dersler almıştır. Daha sonra Cür-can şehrinde bulunan alimlerden okuyup kitabının kenarlarına hocasına notlarını yazdırmış ve memleketine dönmüştür. Kendi dilinden bizzat anlattığı bir hadiseyi şöyle nakledilir: Cürcan’dan memleketime dönerken yolda haramiler yolumuzu kesmişti. Birlikte bulunduğumuz kafilede ne varsa hepsini aldılar. Aldıkları kitaplarımı almak için arkalarından yürüdüm, başları bana dönerek: Geriye dön yoksa canına kıyarız, dedi. Reise yalvardım, Allah rızası için benim mallarını geri vermesini rica ettim: “Onlar sizin işinize yaramaz.” dedim. Reis: “Malların nedir?” dedi. “Şu torbada bulunan kitaplardır, o kitapları dinlemek, öğrenmek ve yazmak için diyarı gurbete gittim.” deyince. Reis bu sözler üzerine: “Sen nasıl oluyor da bu kitaplarda bulunanı öğrendim, diyebiliyorsun. Kitaplarını aldığımız için bütün bilgilerin kayboluyor, kitapların yok olduğu için de ilminde yok oluyor!” Bunları söyledikten sonra arkadaşlarına kitaplarımı vermeleri için emir verdi. Reisin bu sözlerinden sonra üç sene durmadan çalışıp hocamın anlattıklarını, öğrendiklerimi, hocamın kitaplarımın kenarlarına yazdığı notları tamamen hıfz ettim, ezberledim.”

Gazali (ks) Allah’ın izni ile Rahman’ın rıza yoluna ve imanın merkezine vardıracak bir rehber oldu. Hacca giderken Şam’a uğradı, orada on seneye yakın bir zaman ikamet etti. “İhyâu Ulûmi’d-Din” gibi emsali görülmemiş bir eseri yazdı. Nefsinin temizlenmesine, ahlakının gelişmesine bütün zamanını sarf etti. Dünyanın geçici zevklerini terk edip zühd ve takvaya daldı… Arada evine kapanarak düşünce deryasına dalar, vakitlerini ibadet ile değerlendirerek bir müddet böyle devam ederdi. Hac vazifesini eda edip Bağdad’a döndüğü zaman vaaz ve nasihate koyuldu. İmam Gazali hazretleri kısa zamanda aklı ve zekasıyla tüm alimler tarafından takdirle karşılandı.

Gazali’nin Allahu Teala’nın kendisine ihsan buyurduğu mübarek sohbetleri, yüksel ilminin faideleri, feyizleri ve nasihatleri kısa zamanda dünyanın her tarafına yayılır. Çoğu kişiler Gazali’nin huzuruna giderek mübarek nefeslerinden ve sohbetlerinden bereketlenerek vaazu nasihatlerini dinlerlerdi. Bahsini bütün bir memleket yapmış, fazileti halk arasında gayet geniş çapta haklı olarak yayılmış, zekası son derece parlak, idraki ve sezgisi son derece gelişmiş ileride idi.

Kendisi anlatır: “Gençliğimden, henüz yirmi yaşıma varmadan yani buluğ çağına yaklaşan bir zamandan, beri daima bu derin denizin dalgalarıyla mücadele etmekten korkmadım, cesaretle derinliklere daldım, her türlü meseleleri çözmeye çalıştım. Her müşküle göğüs gererek atlatmaya çalıştım… Abidin ibadetinin kendisine ne kazandırdığını inceledim. Ta küçük yaşımdan beri hakikatlerin derinliklerine vakıf olmaya susamış olmak, Allahu Teala’nın (cc) bana bahşetmiş olduğu bir lütfu ilahisidir. Bunda benim arzu ve ihtiyarımın hiçbir rolü yoktur.”

Gazali Hazretlerinin Mübarek Sözleri:

Kalp takva ile iyi amellerle süslenip kötü sıfatlardan arınmadıkça o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise havanın o kaba girmesine imkan yoktur. Kalp de masiva ile dolu oldukça Allah’ın Celal marifeti oraya giremez.

İlimlerin içinde en şerefli olan Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemale ulaşır, kamil olmanın saadetini duyar…

Allahu Teala hakkındaki zannı kötü ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mümin kişi ise bütün halk nazarında kalbi kavi olan kimsedir.

Uyku kalbi öldürür ve kurutur, ancak bundan zaruri olan miktarı hariçtir... Fazla doymak ibadetten alıkoyar, çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi çok yemek ve karnı karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.

Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yolculuk değildir. Ölüm sevdiğinin huzuruna varman için geçmek zorunda kaldığın zorluktan kurtulmaktır.

İhya Kitabından Mübarek Öğütleri:

“İmam Gazali buyurmuştur ki; Kitabımızın (İhyâu Ulûmi’d-Din) bu son kısmını hayırlara vesile olması, bereket ve feyiz getirmesi temennisiyle Allah’ın rahmetinin enginliğini anlatan bir konu ile tamamlamayı umut ediyoruz: 

Rasulullah (sav) işittiği şeyleri hayra ve uğura yormayı severdi. Bizi kurtarmaya yetecek kadar amelimiz olmadığından hiç olmasa bu hususta Rasulullah’a (sav) tabi olmalıyız. İşte bu sebeple kitabımızı Allah’ın rahmetini işleyen bir konu ile bitiriyoruz. Dünyada ve ahirette de akıbetimizin hayırla son bulmasını ümit ediyoruz:

Ayeti kerimede: ‘Rasulüm de ki: Ey nefislerine kötülük ederek haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.’ (Zümer 53) buyuruyor. 

Cehennem ehli için hazırlanan dehşet ve felaketleri düşünerek kalbine o korkuları yerleştir ve cennet ehli için vaat olunan o nimetleri düşünerek ümit bağlarını kuvvetlendir. Korku kamçısını nefsine tattır ve ümit yularıyla kendini doğru yola çek. Ancak böylelikle o büyük ve ebedi nimete kavuşur ve acıklı olan azaptan kurtulabilirsin. Cennet ehlini düşün, yüzlerinde parlayan cennet nimetlerinin verdiği parıltıyı, misk kokan içeceklerden içtiklerini, nefis beyaz incilerden yapılmış konutlar içinde kırmızı yakuttan yapılma minberlerde oturduklarını tefekkür et. Onlar cennette harikulade güzellikteki yeşil halılar üzerinde yastıklarına yaslanarak şarap ve bal akan ırmakları seyrederler…

Bu ve yazdığımız diğer bütün kitaplarımızda dilimizin sürçtüğü, kalemi-mizin kaydığı her şey için Allah’tan af ve mağfiret diliyoruz. O’nun rızasını elde etmek uğruna kazandığımız ilmin ve yaptığımız amelin içinde, rızasının olmadığı şeyler karışmışsa bu kusurumuzdan dolayı da af ve mağfiret diliyoruz. 

Esasen sahip olduğumuz her türlü noksanlık, kusur, açık ve gizli hatalarımızdan bağışlanmayı istiyoruz. Bizi tehlikeye götüren her türlü yapmacık davranıştan ve insanlara süslü göstermek için kitaba yazdığımız her kelimeden, konuştuğumuz her sözden ve bu türden faydalandığımız veya faydalandıramadığımız her ilimden Allah’a sığınıyoruz. Bu kitabı ibret ve istifade üzere okuyanlara, onu yazanlara ve onda olanları dinleyenlere Allah’ın rahmet ve mağfiretini ihsan edeceğini, görünen ve görünmeyen tüm günahlarımızı affedeceğini ümit ediyoruz. Çünkü onun engin ihsan ve merhameti geniş, rahmeti ve cömertliği yağmur gibi akmaktadır.”

Vefatı

İmamı Gazali’nin kardeşi Ahmed anlatmıştır: “Sabah namazına bir abdest aldı ve namazını eda ettikten sonra, kefen istedi. Kefen gelince öptü başına ve gözünün üzerine koydu ve şunları söyledi: ‘Allahım! Emrin başımın üzerine gelsin.’ Bunu söyledikten sonra mübarek yüzünü kıbleye çevirerek ayaklarını uzattı sabahın karanlığında Hakk›ın rahmetine kavuştu.”

Yazımızı İmamı Gazali hazretlerinin güzel duaları ile bitirelim: “Ey Allahım! Muhammed’e ve O’nun âline öyle bir salat gönder ki Senin için rıza, Muhammed’in hakkı için eda olsun. Kendisine vad ettiğin Makam-ı Mahmud’a O’nu gönder, O’nun müstehak olduğu mükafatı bizden taraf O’na ihsan eyle. O’nun kardeşleri olan bütün peygamberleri ve salih kullarını rahmet deryalarında coştur.” 

İmamı Gazali hazretlerine zerreler adedince rahmet olsun, himmetleri ve şefaatleri bol olsun. 

(Devam edeceğiz inşallah…)

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 12:25

OLANA AŞK OLSUN, ÖLENE YAZIKLAR OLSUN

Olana Aşk Olsun, Ölene Yazıklar Olsun - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 130 - Ekim 2018

Olana Aşk Olsun, Ölene Yazıklar Olsun

 

Çevremizden işitiyoruz adam işleri karıştırıyor, bir çıkış yolu bulamıyor ölümü tercih ediyor, canına kıyıyor, intihar ediyor. Yunus diyor ki -sizleri tenzih ederim- 

Ölen hayvan imiş
Âşık, sadık, derviş ölmez...

Cenabı Hak da buyuruyor:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ 

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara, 154)

Ölü demeyin, öldü demeyin... Allah’ın yolunda olanlar, Allah için olanlar ölmezler. Allah için olan illa şehit anlamında değil, kim Allah içinse... Biz adeta bu manayı kastederek yine ayetin ifadesiyle, işaretiyle: 

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ 

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 154) demiyor muyuz? Biz Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz, yine O’na gideceğiz… 

Peki, şimdi düşünebilir misiniz ki Allah gönderdiği bir varlığı başıboş, sebepsiz, manasız göndersin? Teşbihte hata olmasın, Anadolu’da bu tip şeyler çok olur; adamın bir karakaçanı vardır yıllarca onunla yük taşımıştır, işinde gücünde kullanmıştır. Artık yük taşıyamayacak hale gelmiştir, ona boşuna saman, arpa yedirmemek için kışın yazıya salıverir ki kurt, kuş yesin. Veya afedersiniz, çoban köpeği vardır artık yaşlanmıştır, kurtlarla mücadele edecek durumu yoktur, adam bırakır. 

Haşa ki insan böyle olsun. “اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ - İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyâmet, 36) buyuruyor Cenabı Hak. Öyle başıboş, anlamsız, manasız, gayesiz, terk edileceğinizi mi zannediyorsunuz. 

Mademki Allah’tan geldik; “اِنَّا لِلّٰهِ” öyleyse bir vazifeye mebni geldik, bir memuriyetimiz var, bir görev üstlendik. Dönüş; “وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ” O’na (cc) ise bu görevin, bu memuriyetin raporunu sunmaya döneceğiz. Bu işi nasıl yaptık, bunun hesabını vereceğiz. Ya Rabbi sen bizi şu şu vazifelerle yeryüzüne gönderdin, bizi memur kıldın, bizi halife yaptın, temsil yetkisi, tasarruf hakkı verdin; irade verdin, ihtiyar verdin… İhtiyaç olduğunda her neyi senden istedikse verdin: “وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ - Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim.” (Mü’min, 60) İhtiyaç duyduğumuz her şeyi bize verdin…

Şimdi sizin böyle bir imkânınız olsa, böyle bir durum sizin elinizde, bünyenizde gerçekleşse yani birini bir yere vazifelendirseniz sonra da onun dönüp size rapor vermesini bekleseniz… Ölsün diye mi beklersiniz? Hadi sen git orda öl, öl de gel… Böyle mi anlamalıyız? Sizce bu mantıklı mı? 

Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz. Niye geldik, niye dönüyoruz, bunun üstünde derin derin düşünmemiz lazım. “Öldü demeyin!” buyuruyor Cenabı Hak. Yani biz sizi ölmeye göndermedik. Peki, neye geldik; olmaya geldik, bulmaya geldik. 

Onun için geri döneceğiz ki olduk mu, bulduk mu; bize bu sorulacak. Öldük mü diye sorulmayacak. 

O yüzden diyorum ki ölmek kolay; olmak mesele. Ölen hayvan imiş, diyor Yunus. Ölene yazıklar olsun… Argo bir tabirdir; pilavdan dönenin kaşığı kırılsın… 

Olana aşk olsun, ölene yazıklar olsun… Olmak için buradayız, olmaya çalışacağız. Sahibimizi bulmaya çalışacağız. Bulana ne mutlu! Olan, bulan oynaya oynaya gidiyor. Koca Mevlana Şeb-i Arus, düğün gecem diyor. Visal gecesi, kavuşum gecesi, hasretin bittiği gece… Bakın “olanlar” nasıl bakmış. 

Ölüm bizi korkutuyor. “Efendim ölümün yüzü soğuk!” Niye soğuk ki? Korktuğumuz şey acaba gerçekten ölüm mü yoksa ihmallerimiz mi, eksiklerimiz mi? Ölümü belki en yakın şartlarda hissediyoruz; yakınlarımız, annemiz, babamız, kardeşimiz vefat ediyor ama ölüm yokmuş gibi yaşıyoruz, kâle almıyoruz. “Babam öldü, annem öldü!” Bu kadar basit… Toprağa sırladık, çıktık geldik, iki gün sonra da unutacağız. Sepeti kolunda herkes yolunda… Annemiz, babamız ölüyor, Allah rahmet etsin, ama hayat devam ediyor. Hemen bakın o moddan, bu frekanstan çıkıyoruz. Hemen dünyaya dalıyoruz, gaflete düşüyoruz. Hemen yine ne yiyelim ne içelim, bunun derdine düşüyoruz. Misal dün ağlıyorduk, acı günümüzdü yeme içme aklımıza gelmiyordu, bugün unuttuk. Şimdi bu, meseleye verdiğimiz önemi, değeri göstermiyor mu? 

Asıl bizi korkutan şey bu: Allah’a döneceğiz de dönüp ne diyeceğiz? “Ne yaptın, niye gittin, şimdi hangi sermaye ile geldin.” dediğinde ortaya koyacak neyimiz var, bundan korkuyoruz. Rabbim bu korkuları aşabilmeyi, hazırlıklı olabilmeyi lütfeylesin. 

Misal Ramazan geliyor, Ramazan hazırlığı yapıyoruz. Bayram geliyor, bayram hazırlığı yapıyoruz. Kış geliyor, kış hazırlığı yapıyoruz. Yaza gireceğiz, yaz hazırlığı yapıyoruz. Misafir gelecek, misafir hazırlığı yapıyoruz. Çoluk çocuk evlendireceğiz, düğün yapacağız, düğün hazırlığı yapıyoruz... Bakın dostlar, bir ömür adeta hazırlıklarla geçiyor. Bütün bunlardan çok daha ciddi olmasına rağmen ve bizim bunu yakin derecesinde bilmemize rağmen ahiret hazırlığımız yok… Ahiret var, haşr, mizan hak ama hiçbir hazırlığımız yok. Yaza var, kışa var, Ramazana var, bayrama var, düğüne var, misafire var… Ama ahirete bir hazırlık yok. 

“Hocam namaz kılıyoruz ya, daha ne yapacağız! Allah kabul etsin, yem toplar gibi olsa da bir namaz kılıyoruz. Daha ne yapalım?” Sen sırf su içerek durabilir misin? Misal sadece su içeceksin, başka bir şeye dokunmayacak ete, ekmeğe el uzatmayacaksın, su içerek hayatını devam ettireceksin. Ne kadar devam ettirebilirsin? Maksimum üç gün, devam etmez. 

İşte sırf bir namaz kılman, o sırf su içmen gibi. Sırf su içmeyle nasıl bu hayatı devam ettiremiyorsan, tek namaz kılmayla da bu hayatı devam ettiremezsin. Zahiren hayatı devam ettirmen için birçok şeye ihtiyacın var; suya, ete, ekmeğe, ısıya, havaya… bunlara ihtiyacın var. 

İşte biz bu ihtiyaçların bütününü kapsayan pakete İslam diyoruz. Bu böyle bütün bir paket. Yaratılışla birlikte bu paket sana verilmiş. Sen dünyaya bu emanetle birlikte geldin. “كل مولود يولد على الفطرة - Allah seni Müslüman olarak yarattı.” başka bir şey olarak değil. Sen sonradan başka isimler buldun, aldın bunlar senin meselen. Allah seni Müslüman yarattı. 

Sonra sana buyurdu ki; “اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ - Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19) Bak gözünü aç, bizim yanımızda tek bir yol var. Bize gelinebilecek bir yol var: İslam. Sen Müslüman olarak yaratıldın, yürümen gereken yol İslam…

“هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ” İşte sana kimlik, senin tek ismin var; Müslümansın… Bu kimliği taşıyacaksın, bu yoldan yürüyeceksin. “يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ” Müslüman olarak ölmek zorundasın. Müslüman olmadan ölme yoksa adının, kimliğinin, sıfatının, şanının, şöhretinin ne olduğunun bir önemi yok. Sakın Müslüman olmadan ölme, sakın o kimliği kaybetme, sakın o yoldan çıkma, sakın bu paketi zayi etme. 

Bunu yaparsan olacaksın, ölümden kurtulacaksın. Yoksa öleceksin. Hem de belki -Allah esirgesin- aşağıların en aşağısı şeklinde öleceksin. Nerede öleceğin belli değil, ne hal üzere olacağın belli değil. Allah bir adamın elini bıraktı mı, Allah bir adamdan hidayeti kaldırdı mı, nimetini aldı mı o artık nasıl yaşarsa yaşasın, nasıl ölürse ölsün. “اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ” buyuruyor Allah onun için. Hayvan gibi biri, buyuruyor. “بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ” belki ondan da beter. Afedersiniz, hayvandan bile beter, buyuruyor. 

Bu halde mi ölmek istiyorsun, yoksa bir davet alarak mı? “اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ” Hadi bak, Rabbin seni bekliyor, buyur gel. Yol belli, yordam belli, kimlik belli, davet de var… “وَادْخُلِي جَنَّتِي” Hadi gel buyur, misafir odamıza buyur, şeref odamıza, şeref tribünümüze, cennetimize buyur. “فَادْخُلِي فِي عِبَادِي” O şeref odamızda, o şeref tribününde senin gibi misafirlerimiz var. Kulluğun bilincinde olan, İslamca yaşamış, imanla hicret etmiş olan; olmuş olan, bulmuş olan başka misafirler var. Sen de o misafirlerle, o şeref konuklarıyla birlikte o misafir odasında huzura buyur… “وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ” Allah sizi selam evine davet ediyor. Selametli bir yere davet ediyor sizi. Saadetli bir yere, Firdevs’e davet ediyor sizi. “وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ” O, uygun gördüğünü, sevdiğini, seçtiğini selamet yurduna, Darusselam’a ulaştırır. 

Kimi sever, kimi seçer? Elbette gayret edeni, çabalayanı, azimkâr, sebatkâr olanı, himmetini yüce tutanı… Dedik ya yolu tarif etti: “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” Kimlik de verdi: “Sizi Müslüman olarak isimlendirdi.” Zaten ezelden Müslüman’dın, seni Müslüman yaratmıştı. Ve sana vazifeni de bildirdi: Müslüman olmadan gelme, buyurdu. 

Buraya kadar tamam mı, tamam. Peki, sen ben nerelerde dolaşıyoruz? Her şey ortada, adres belli… Biz Allah’ı nerede arıyoruz? Biz Peygamberi nerede arıyoruz? “Efendim, ölünce göreceğiz…” Ölünce gözünü toprak dolduracak. Burada güya sen uyanıktın, açıkgözdün, burada göremedin, orada nasıl göreceksin? Üstünde o kadar toprak, ağırlık var… 

Cenazeyi defnederken tahta koydunuz, yetmedi bir de üstüne hasır örttünüz, yetmedi toprak attınız... Sanki görmeyelim diye ellerinden geleni yapıyorlar. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Burada kör olan orada da kör.” Sen burada eğer göremiyorsan orada da göreceğin bir şey yok. Onun için büyüklerimiz buyururlardı: “Görenedir görene, köre nedir köre ne?..” Kim görürse ona. Görmeyene bir şey yok.

Allah bizi oldursun inşallah, olgunlaştırsın. Bize Zatı’nı, Zatı’nın muhabbetini, Zatı’na varan istikameti buldursun inşallah. 

İnsan bilemeyince, göremeyince bulamaz. Bulamayınca mahrum kalır. Biz dünyada birbirimize konum atıyoruz, adres bildiriyoruz, arabalarımıza navigasyon koyuyoruz, çareler var. Cenabı Hak bize adeta konum atıyor; dostlarını bize gösteriyor… “Sen bilemeyebilirsin, onlara sor.” buyuruyor. Küçük bir çocuğun annesinin babasının elinden tutup gideceği yere gittiği gibi Rabbim bizi Allah dostlarının eline tutturuyor, hadi bize gel diyor. “فَادْخُلِي فِي عِبَادِي” Kullarımın elini tut; Allah’a ibad olmuş, bu şerefi, bu izzeti elde etmiş, hakikati fehmetmiş bu insanların arasına karış, buyuruyor. Onların elini tut, izini takip et. Onlar cennete, cemale, rızaya götürsün… Ama ellerini tut, eteklerini tut, sağlam tut. 

Rabbim elimizi büyüklerimizin eteğinden kesmesin.

 

Çarşamba, 01 May 2019 22:18

Mayıs 2019 Mukaddime

Mayıs 2019

Sayı: 137 - Mayıs 2019

 

Sâye saldı ehl-i îmân üstüne
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân
Doğdu ol nûr ehl-i irfân üstüne
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân
 
Bağlayıp şeytânı bende vurdular
Cümleten ağyar-ı Hakk’ı sürdüler
Ehl-i Hakk ol ayda Hakk’ı gördüler
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân
 
Ehl-i cürmün Hakk gözü yaşın siler
Ağlayanlar şâd olur dâim güler
Şerbet-i gufrân içerler âsîler
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân
 
Kıl terâvihi safâlar bulagör
Et tesâbihi vefâlar bulagör
Zikr ü tâ’at nûru ile dolagör
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân
 
Kalb-i jengi mâsivâdan eyle ağ
Bu vücûdun zenbin andan kıl ferâğ
Hakkıyâ nûr-i Hudâ'dan yak çerâğ
Hamdülillah geldi mâh-ı Ramazân

              İsmâil Hakkı Bursevî (ra)
 
 
Rabbimiz (cc) Hazretlerine nihayetsiz şükürler olsun ki, Recep-i Şerif, Şaban-ı Şerif derken bizleri Ramazan-ı Şerife ulaştırdı. Yeniden Kur'an ayının ikliminden bizlere feyizyâb olma fırsatını bahşetti. Gönüllerimize sürûr ve sükûn verecek oruç ve diğer ibadetü taat ile bizleri bahtiyar kıldı.
 
Şurası muhakkaktır ki, Cenabu Rabbül Alemin Hazretleri biz müminler için her zaman hayrı murad etmiştir. Ramazan-ı Şerif ayı gibi, diğer mübarek gün ve geceler gibi zamanlar bizlere Rabbimiz katından birer hediyedir. Âdeta affımız için birer bahanedir. Önemli olan şeksiz ve şüphesiz olarak bu zaman dilimlerine ihya etmeye gayret etmemizdir.
 
Bir diğer husus ise manevi yoğunluğun fazla olduğu ve kalp uyanıklığının ziyade olduğu bu mübarek zamanlarda tefekkür ufkumuzunda gelişmesi için neler yapmamız gerektiği hususunda da düşünmemiz gerekmektedir.
 
Rahmeti gazabına galip gelmiş bir ilahımız varken neden halen daha ümmet-i Muhammed baskı, zulüm, fakirlik ve istilar altında inlemektedirler. Bu manada öncelikle fert olarak yapmamız gereken fedakarlıklar nelerdir? Kendi şahsımız olarak üzerimize düşen vazifelerimizi ifa edebildik mi? Dünyevi arzularımız açısından nefsimizi mi önceliyoruz, yoksa din kardeşlerimizi mi önceliyoruz? Nefsimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz içinde isteyebiliyor muyuz?
 
İslam coğrafyalarında olan-bitenlerin gönlümüzde açtığı yaranın derinliği ne kadardır? Doğu Türkistan'da olanlara elimiz yetmiyor, kabul. Fakat acaba onlar aklımıza geldiğinde ağzımızdaki lokma boğazımıza düğümleniyor mu? Geceleri uykumuzdan fedakarlık yapıp, kalkıp iki rekat namaz kılıp onlara da dua edebiliyor muyuz?
 
Bu nevi soruları çoğaltabiliriz.
 
İşte özellikle Ramazan-ı Şerif'i idrak ederken, Rabbimizi razı edecek halis ameller yapma azmiyle beraber Müslümanların halleri ile alakalı da kafa yormak değil, belki de kafa patlatacak kadar kendimizi zorlamamız gerekir. Çünki İslam cemaat dinidir. Fakat cemaatte fertlerden oluşur. Salaha ermemiş nefislerden oluşan bir cemaat sonuçta ifsad doğuracaktır. Bunun içindir ki birbirimize kenetlenmeye azmederken, birbirimize gönüllerimizi açmaya gayret ederken kendimizi asla ihmal etmemeliyiz.
 
Bu duygularla Ramazan-ı Şerif'in fert fert her müslümana hayır getirmesi dileğiyle Allah'a (cc) emanet olunuz. Allah yâr, kalpler beraber olsun.
 
Cuma, 01 Şubat 2019 00:09

AHLAKİ EĞİTİMİN YUVASI OKULLAR

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar - Veysel Özsalman

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar

 

Eğitim, gelecek nesillerin cemiyet kültürünü benimsemesi ve içtimai hayat içerisinde buna uygun hareket ederek sıkıntı yaşamalarını engelleyecek bilgilerin kazandırılması sürecidir. Bu manada eğitim, hiç bitmeyen, ferdin hayatında doğumdan ölüme kadar değişen rollerle var olan bir süreçtir. Eğitim denildiğinde genellikle dar manasıyla aklımıza şunlar gelir: okul, öğrenci, öğretmen ve ders. Aslında en geniş manada düşünüldüğünde ve eğitimin hayatın kendisi olduğu kabul edildiğinde de durum bundan farklı değildir. Zira ferdin bütün hayatı bazen bir şeyler öğrenmek bazen de öğrendiklerini başkalarına öğretmekle geçer. Bu manada yeryüzünün tamamı fert için bir okul ve öğrenilmesi gereken her mevzu da bir ders niteliğindedir.

Bugün öğretmen, öğrenci, okul ve ders gibi eğitime ait kavramların sınırları çizilmiş ve üç aşağı beş yukarı ifade ettikleri anlamlar cemiyetin aklında sabitlenmiştir. Bu haliyle eğitimin sadece öğretmen ve öğrencilere mahsus, okul adı verilen dört duvar arasında gerçekleşen bir faaliyet olarak anlaşılmasını tabii karşılamak gerekir. Ancak eğitimi hayat boyu devam eden bir mücadele olarak görmek, kültürün yani cemiyetin ruhunu gelecek nesillere kazandıracak bir uğraş olarak ele almak, eğitimi sıkıştırdığımız dar çerçeveden kurtarıp hayatın geneline nasıl yayıldığını fark etmemizi sağlayacaktır.

Eğitim, fertleri “terbiye” etmek ve hareketlerine istikamet vermek için yapılan uğraşın adıysa hayatın her şubesi eğitim faaliyetleriyle doludur. Evvela bu iş ailede başlar. Tartışmasız herkesin kabul edeceği üzere her türlü öğrenme ve eğitimin temelinin atıldığı yer ailedir. Ferdin cemiyet hayatına hazırlandığı, kültürün ve genel kaidelerin öğretildiği ilk yer olarak ailenin eğitimdeki yeri çok mühimdir. Ailenin çocuğun eğitimi hususunda yapacağı hataları ileriki yıllarda telafi etmek çok zor hatta neredeyse imkânsız olacaktır. Aileden sonra ferdin eğitiminde en önemli ve neredeyse aile kadar kuvvetli tesirleri olan bir diğer müessese ise okuldur. Fert burada aileden aldığı eğitiminde yardımıyla cemiyet hayatına giriş yapar ve bu manada var olan kabiliyetlerine yenilerini ekler. Daha sonra meslek hayatındaki yeni öğrenmelerle birlikte ferdin eğitimi farklı bir merhaleye ulaşır.

Hayatın her şubesi eğitim için fırsatlarla dolu olsa da bunlar içerisinde okullarda verilen eğitim çeşitli yönleriyle diğerlerinden bir adım daha öne çıkmıştır. Belli bir amaca yönelmiş, planlı, programlı, disiplinli ve tesadüfleri ortadan kaldırmaya yönelik çabasıyla okullar, eğitim denilince beklentilerin en yoğun olduğu ve akla gelen ilk müessese konumuna yerleşmiştir. Ferdin cemiyet hayatı içerisindeki davranışlarında sergilediği çarpıklıklar yahut ahlaki zafiyetlerinin ilk önce okuduğu okul ve onu okutan öğretmenle ilişkilendirilmesi de bu sebepledir. 

Fertlerin eğitiminden ve ahlaki olgunluğa erişiminden birinci derecede sorumlu olan devlet için bunu sağlamanın en kestirme ve kontrol edilebilir yolu da yine okullardır. Devlet geleceğini şekillendirmek ve güvence altına almak için okullarda planlı, programlı ve disiplinli bir eğitim faaliyeti yürüterek hem vatandaşların ahlaki olarak olgunlaşmasına katkıda bulunmuş hem de bu sayede kendi devamlılığını garanti altına almış olur. Bu sebeple hem fertlerin eğitim alıp ahlaki tekamüle erişmeleri hem de devletin bekası için okullarda devam eden eğitim faaliyetlerinin önemi büyüktür.

Okullar devletin ihtiyacı olan ahlaki şuura sahip fertleri eğitmenin en pratik vasıtasıdır. Milli ve manevi değerlerin yanında tarih şuurunun da kazandırılması ayrıca ecdadın ruhi mirasının da gelecek nesillere aktarılması öncelikle okulun vazifesidir. Bu manada her bir fert devletin kontrolündedir ve okullarda onun belirlediği hedefler ve usuller doğrultusunda eğitimine devam eder. Dolayısıyla devletin eğitim politikaları hem fertlerin hayatında hem de devletin kendi geleceği hususunda belirleyici rol oynamaktadır.

Bugün için yukarıda bahsettiğimiz hususları gözden geçirdiğimizde, okulların eğitim vazifesinden ziyade türlü türlü alanlara ilişkin bilgilerin bir hafızadan diğerine aktarıldığı, ahlaki tekâmül için yeterli gayretin gösterilmediği, mevzunun bütün tarafları için maddi şartların öncelikli olduğu müesseselerle karşı karşıya geliriz. Elbette ki bir genelleme yaparak üzerine düşen vazifeyi layıkıyla icra edenleri diğerleriyle aynı kefeye koyamayız; bununla birlikte genel itibariyle öğrencinin beklentisinin diploma, ebeveynlerin beklentisinin çocukları için dolgun maaşlı meslekler ve öğretmenlerin beklentisinin devlet güvencesi olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Eğitim kurumlarının ruhi terbiyeyi ikinci plana itip sadece akademik başarıyı hedefler hale gelmesi mevzuyla alakalı kişilerin arzularını ve dolayısıyla eğitim kurumlarından beklentilerini de menfi manada etkilemiştir. Bu durum fark edildikten sonra ruhi ve ahlaki tahribatı azaltmak için yapılan çalışmalar ise cılız ve yetersiz kalmıştır. Cemiyetin yaslandığı değerlerin okul ikliminden silindiği birçoğunun da silinmeye yüz tuttuğu sırada çeşitli faaliyetlerle yeniden kazanılmaya çalışılması, “bir binayı ayakta tutan direklerin içeriden sökülüp sonra yıkılmasın diye dışardan destek olarak kullanılmasına” benzemektedir.Yapılması gereken işlerden ilki ve belki de en hayati olanı okulu salt akademik çalışmalara indirgeyip ardından “değerler eğitimi” ile desteklemek yerine, okulu değerler temeli üzerine yeniden inşa etmektir.

Ruh terbiyesini öncelemeyen, çocuğun ve gencin manevi ihtiyaçlarına karşılık veremeyen, ecdadın mirası olan değerleri yeniden canlandıramayan okulların cemiyet hayatına kazandıracağı pek fazla bir şey bulunmamaktadır. Buna rağmen üretilen “projeler” açılan okullar, daima akademik başarıyı artırmaya, fertleri fen ve matematik becerisini yücelten sınavlardan daha fazla puan almaya yöneltmektedir.

Bugün için okullarda ferdin maneviyatını yükseltici, ahlaki cepheden terbiye edici ve ruhi kuvvetlerini sergilemesine fırsat verici bir eğitim ne yazık ki mevcut değildir. Ailelerin büyük çoğunluğunun ipin ucunu kaçırdıkları şu dönemde okullarda meydana gelen ahlaki eğitim zafiyeti ve öğrenciye tanınan sınırsız hareket imkânı telafi edilemez sorunlara davetiye çıkartmaktadır. Öğrencinin sa-hip olduğunu zannettiği özgürlük, esasen onun manevi cepheden inkişafının önündeki en büyük mâni olarak dikkat çekmektedir. 

Cemiyet haya-tının şimdikinden daha huzurlu bir hal almasını istiyorsak insana yatırım yapmanın ehemmiyetini de peşinen kabul etmek zorundayız.

Bu manada kapsamlı bir hareket için okulun “insanı eğitme” vazifesini yeniden üstlenmesi gerektiği tartışılmaz bir gerçek olarak karşımızdadır. Okulun yeniden canlanması için öncelikle “insanı eğiten insan”, “insana uygun program” ve “insana uygun çevre” ihtiyaçlarının önemi kabul edilmeli ve bu şartlar acilen okul bünyesinde toplanmalıdır.

Okulun hedefi ahlaki ve manevi eğitime yöneldikçe öğretmen, öğrenci ve ebeveynlerinde beklentileri bu doğrultuda değişecektir. Topyekûn ahlaki seferberliğe öncülük edebilecek yegâne müessese olan okul, asrın yıkıcı rüzgarlarının önüne katıp sürüklediği bir enkaz olarak kendi kaderine terk edilemeyecek kadar kıymetlidir.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Cuma, 01 Şubat 2019 00:08

İNSANA YAZI YAZMAK

İnsana Yazı Yazmak

İnsana Yazı Yazmak - Andelib

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

İnsana Yazı Yazmak

 

Müslümanı diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerinden biri hayata bakışıdır. Müslümanın bedeni bu alemde, kalbi ahiret alemindedir. O Rabbine kavuşmayı çok arzular. Kendini ahiret için hazırlar. Müslüman bu dünyaya ahiretin tarlası olarak bakar. Burada güzel ürünler yetiştirip ahirette hasadını güzel yapanlardan olmaya sa’y eder. 

Ahirete hazırlanabilmek için bu dünyada güzel şeyler yapmak gerekir. Güzel işleri güzel insanlar yapar ancak. 

Dünyanın en büyük hazinesi insandır. İnsanın yetiştirilmesi, eğitilmesi çok önemli, aynı zamanda da çok hassas bir iştir. Bugünkü eğitimciler bu lakabı hak etmese de milletimiz öğretmenlik mesleğine hep peygamber mesleği olarak bakmıştır. 

Dünyanın en güzel ahlaklı insanları peygamberler ve onların yanındakiler olmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) ve onun ashabı insanların en değerlisiydi. 

Mürşidi kamiller, peygamber vazifesini en güzel şekilde devam ettirdiler. Nebevi zühdü kendine metod alan tasavvuf, kaliteli insan yetiştirme mektebi oldu. Bu mektepten çok güzel insanlar yetişip mezun oldu. 

Binlerce evliya bu topraklarda yetişti. İstanbul’dan Erzurum’a Anadolu, “Evliyalar Diyarı” olmuştur. Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bayram Veliler… meşhur olanları. İsmi duyulmayan nice güzel insan geldi geçti bu diyarlardan… Anadolu’nun nice dağ köylerinde dünyanın en medeni insanları yetişti. 

Asırlarca dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nde tasavvufun büyük etkisini görmekteyiz. Osman Gazi’yi Şeyh Edebalisiz anlatamazsınız. Fatih’in Akşemseddin’i vardır. Padişahların birçoğu bir Allah dostu ile irtibatlıydılar.

Anadolu’nun esprileriyle meşhur evliyası Nasreddin Hoca’dan bir olay nakledelim:

Akşehir’in çarşısında dolaşırken, Hoca’nın canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok. İlk dükkâna girip sormuş:
– Un var mı?
– Var.
– Şeker?
– Var!
– Yağ?
– O da var.
– Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!

Helva yapmak kolay. Un, şeker, yağ varsa aşçınız da kaliteliyse çok güzel helva yapabilirsiniz. Peki kaliteli insanı nasıl yetiştireceğiz? Paramız var, teknolojimiz var, okulumuz var, öğretmenimiz var. Ama ortada kaliteli insan yok.

 

İyi doktorlarımız, iyi mühendislerimiz var diyenlerle eğitimden anladığımız şey aynı değil. Gün gelecek iyi bir doktorun, iyi bir mühendisin yaptığını bir robot da yapabilecek. O zaman ne yapacağız? İnsan olarak kendimizi değersiz mi göreceğiz? Bir robot kadar bile olamıyorum mu diyeceğiz? 

Batı tarzı düşünce dünyası insanı her geçen gün değersizleştirmektedir. İnsan değerini yaratıcısından, Yüce Mevla’dan alır. Allah (cc) insanı eşrefi mahlukat olarak yaratmıştır. İnsanın yaratılışında sevgi var. Bizler sevilip yaratılanlarız. İnsan kalbiyle insandır. Duygusuyla, düşüncesiyle insandır. Robotlaşacak bir hayat süreceksek ne değerimiz kalır? Eğitimimiz bizleri robotlarla yarıştırmak yerine ulvi değerleri bize kazandırmayı gaye edinmelidir. 

Eğitimimizin en büyük sorunlarından biri nasıl insan yetiştirilmek istendiğinin bilinmemesidir. Bugünkü eğitim sistemimiz %10’luk bir öğrenci grubuna göre hazırlanmış ve uygulanmaktadır. Sınava dayalı bir eğitimde daha baştan yüzde doksanlık grup heba edilmektedir. Onlar okulların sadece kalabalığıdır. Peki yüzde on nasıl yetişiyor? İstenilen hedefe ulaşılıyor mu? Okullar bitirilir, diplomalar alınır, cahillik yine devam eder. Eskiden lise diplomalı cahil diyorduk, şimdi üniversite diplomalı cahil diyoruz. Ortaya çıkan fark, cehaletin kalitesi arttı. 

Hz. Ömer’in (ra) meşhur bir sözü vardır: “Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!” Biz de Hz. Ömer’in hassasiyetini yöneticilerimizden bekliyoruz.

Milyonlarca gencin güzel yetişememesinin hesabını kimler verecek? Herkes suçu bir başkasının üzerine atabilir. Öğrenci ve veli öğretmeni suçlar, öğretmen aileyi ve sistemi suçlar… Bu böyle devam eder gider. Sonu gelmez suçlamaların. 

“Genc” Farsça bir kelime… Hazine anlamında. Ülkemizin en değerli hazinesi olan gençler, nefslerinin ve dünyanın geçici hevesleri peşinde dört nala koşarken onların uçuruma sürüklenişini sadece seyredecek miyiz? Gençlere güzel idealler kazandırıp bu uğurda yaşamaları için yardım etmek en önemli meselelerimizden bir olmalı. 

Gençlerin örnek aldığı kişilere bakın. Ya bir futbolcu ya da sanat adı altında her türlü ahlaksızlığı yapan kişiler oluyor. “Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz.” diye bir atasözümüz var. Gençler kargaların peşine düşerken biz nerelerdeyiz? 

Tasavvuf mektebinin kaliteli insan yetiştirmesini iyi incelemek ve dersler çıkarmak zorundayız. Tasavvuf, insanı sevgiyle eğitir. Sevgisi olmayanı dergahın eşiğinden içeri almamışlar. Mürşidi kamiller kendilerine bende olan müridlerine Allah’ın (cc) emaneti diye bakarlar. Onları güzel yetiştirmenin derdini ziyadesiyle hissederler. Bir insanın güzel yetişmesi dünyadaki her şeyden değerlidir onlar için. Hâce Hazretleri (ksa): “Bilsem ki, bir insan benim elimle hidayet bulacak. Ona yetişinceye kadar sürünerek de olsa yaşamak isterim.” buyurmuşlardı. 

Dergahlarda hiçbir insan değersiz değildir. Her biri birbirinden kıymetli hazinedir. “Birbirinize Allah’ın (cc) hediyesi gibi bakın.” buyurmuştu Hâce Hazretleri. İnsanın kıymetini anlamayan zaten tasavvuftan bir nasib de alamaz.

Sevgiyle beraber tasavvuftaki en büyük terbiye metotlarından biri de her yönüyle örnek alınacak bir rehberin olmasıdır. Mürid mürşidini sevdikçe ve onun ahlakıyla ahlaklandıkça kemale gelmeye başlar. İnsanlar arasında bir etkileşim enerjisi var. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” boşuna dememiş atalar. Mürid mürşidine rabıta yaptıkça ondaki enerjiyle beslenip olgunlaşır.

Dergahlardaki en önemli eğitim metotlarından biri de edebdir. Edeb tasavvufun olmazsa olmazıdır. “Edeb Ya Hu” tabelası dergahların kapılarına asılır ve orada okutulan ilk ders de edeb olur. Edeb dersini geçemeyen zaten tekkede eğitimine devam edemez. Okullardaki öğretmenlere sorulsa öğrencilerinden en çok yakındıkları durum edebin azalmasıdır. 

Dergahlarda herkes yeteneğine göre değerlendirilir. Herkes aynı müfredatı okumaz. Derviş anlayışı ölçüsünde gayreti ölçüsünde yol alıp kemale gelir. Seyri ilAllahın sonu yoktur. Anlayış ve muhabbetle gidilebildiği kadar gidilir. En ileriye giden en kemalli insandır. 

Dergahlarda boşta adam kalmaz. Herkes bir işin ucundan tutar ve hizmet eder. Hizmet ettikçe tekke derslerini bir bir geçer. İnsan boşluk kabul etmez. Hayırla dolmazsa şerle dolar. 

 

Muhyiddin Şekûr “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı eserinde tasavvufa giriş öyküsünü anlatıyor. Şekûr, şeyhinin rehberliğinde geçirdiği dervişlik eğitimini bizimle paylaşıyor. Su üstüne yazı yazmak nasıl olur bilmiyoruz. Ama mürşidi kamillerin en büyük eserinin insan olduğunu biliyoruz. Onlar insana yazdılar. “İnsan nasıl yazılır?” örnekleriyle gösterdiler. Dünyaya sayısız eser bıraktılar. Tasavvuf matbaası ahirete kadar sayısız eser çıkarmaya devam edecek inşAllah.

Ya Rabbi! Seyyid Abdulhakim ne büyük mürşid imiş,
Ölü kalbi dirilten bir tabib yetiştirmiş

                                                 Hâce Hazretleri (ksa)

Ya Rabbi, bizleri kaliteli müminlerden eyle. Mürşidimizin elinde sevgiyle yetişip Sana güzel kulluk yapabilmeyi bizlere nasib eyle… Ya Rabbi; bizleri mümin, muttaki, muhlis, muhsin yazılanlardan eyle…

 

Yazar: Andelib

 

Sayfa 3 / 252

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort