JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:00

GÜL YÜZE HASRET -2

Gül Yüze Hasret

Güzel Yüze Hasret -2 - Gönül Pınarından

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Güzel Yüze Hasret -2

 

Bizleri iman ve İslam nimetiyle şereflendiren Allah’a (cc) sonsuz hamd olsun. 

İman ve İslam davasında en büyük çileyi çe-ken ve Allah’ın lütfuyla âleme rahmet olan Efendimiz Hz. Muhammed’e (sas) en güzel, en bereketli salat ve selam olsun. 

Canlarını feda ederek iman ve İslam emanetini bizlere ulaştıran bütün sahabe ve sonraki nesillere yüce Allah en yüksek makamlar, en güzel dereceler nasip etsin. Bu ay da hasretle yola çıktık, adı üstünde: Gül Yüze Hasret. Peygamber Efendimiz’in pırlanta zincirinin sonunda yer alan bir halkayı tanımaya, O’nun hasretinin ne demek olduğunun ardına düşmeye hazır mıyız?

Gülzar-ı Hâcegân Dergisi’nin değerli okuyucuları, bir önceki yazımızda Gül Yüze Hasret konusunu işlemiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim inşallah... 

Gül yüze bakamamak Hz. Vahşi’yi günden güne bitiriyordu. İki gözü iki çeşme olan Vahşi’nin, boynu kırılmış gibi birden başı önüne düştü. Hıçkırıklara boğulurken zoraki konuşabildi. 

Olur Ey Allah’ın Rasulü! Gül yüzüne bakamam artık!

“Gül yüzünüze bakamam artık!” der demez oracığa yığılıp kaldı. Öyle fenalaştı ki orada bulunanları endişeye düşürdü. Sürekli “Gül yüzüne bakamam, gül yüzüne bakamam artık!” Sözünü tekrarlayıp duruyordu. Yığılıp kaldığı yerden zoraki kalktı. Ayakta zor duruyor, adım atmakta zorlanıyordu. Ama Hz. Vahşi artık İslamiyet’e girmiş Müslüman olmuştu… Müslüman olmanın verdiği hazzın yanında, gül yüzüne bakamamak çilesi, bütün bedenini yakıp kavuruyordu. 

“Gül yüzüne bakamam, bakamam arık.” Öyle bir çığlık attı ki bütün herkes ani bir refleksle ona baktılar. Aynı sözü tekrarlayıp duruyordu. Göz yaşları ile toza toprağa bulanmıştı.

Sahabeden iki kişi Hz. Vahşi’yi aralarına alıp adeta sürüklercesine eve götürdüler. İslam’a girip birinin ilk yapması gereken şeyler hakkında genel bilgiyi vererek, öncelikle gusül abdestini öğretip temizlediler Hz. Vahşi’yi. Vahşi, Hz. Vahşi olmuştu.

Yani sahabe olmuştu, gökteki yıldız olmuştu. O pırlanta zincirin halkasına Hz. Vahşi de dahil olmuştu. Her şeyi ile Hz. Vahşi adeta yeniden doğmuştu. Bir başka havaya girmiş, bir başka bakmaya başlamıştı etrafına. Bu yeni kardeşleri ne kadar samimi olsalar ne kadar içten davransalar da Hz. Vahşi mahcubiyetinden ezilip duruyordu.

Hz. Bilal’in gür sesi duyuldu. Ezan başlar başlamaz deli gibi yerinden fırlayan Hz. Vahşi “Allahu Ekber” diye çığlık attı. Evet, ezan okunuyordu. Haydi huzura, haydi felaha... Bu ifadeler adeta namazı tarif ediyordu. Hep birlikte mescidin yolunu tuttular. Hz. Vahşi’nin nefesi kesilecek gibi oldu. Yutkunup kendini kontrol etmeye çalıştı. Çünkü Mescid-i Nebi’ye giriyorlardı. Bir anda Hz. Vahşi belki girer girmez Peygamber Efendimiz (sav) ile karşılaşırım düşüncesi ile başını eğdi. Öyle ki başı göğsüne değiyordu. Sanki başını kalbinin ta derinliklerine gömüyordu. Çünkü gül yüzüne bakamam; bakmamalıyım diye hıçkırıp gözyaşı döküyordu. 

Gözyaşları ile bir kenara geçip bir direği siper alarak, Müslüman kardeşlerinin yanında ilk defa namazını kıldı. Namaz kıldıkça Hz. Vahşi huzur buluyordu. Aman Allahım! Bu ne güzel bir duygu. Bu duygu bütün benliğimi sarmıştı.

Gül yüze bakamıyordu ama O’nu çok sevmişti. Daha Müslüman olalı iki saat bile olmamıştı. Allah Rasulü’ne olan sevgisi bütün benliğini kaplamıştı. Hem de her şeyden çok sevmişti. Hatta canından bile çok. 

Mübarek yüzüne bakamamıştı, ama gönül gözü ile bakmıştı. Koşup sarılmak sımsıkı kucaklamak istiyor ama bu şiddetli sevgiye, isteğe karşı kendini tutmak zorundaydı. Kendini namaza vererek o sevgiyi, o isteği namazda O’nun huzurunda bulmak istiyordu. Hayatının ilk namazını, Efendimiz’e tabi olup, o canın arkasında hıçkırıklarla beraber ilk namazını kıldı. İlk namaz ilk arınmaydı onun için.

Vahşetin içindeki Vahşi, O’nu canın-dan çok severek Hz. Vahşi olmuştu ama O’nun en çok sevdiğini öldürme hatasını işlemişti. İşte bu hata can Efendimiz’i o mübarek gül yüzüne bakamamaya sebep olmuştu. Nur Efendimiz’in, nur yüzünden, nur alamıyordu. Yüz yüze gelemiyordu O’nunla! O canın yüzüne bakamadıktan sonra yaşamanın ne anlamı vardı? Ama imtihan bu ya…

Herkes O’na gidip geliyor, O’nun huzurunda bulunuyor, O’nu dinliyor, O’nunla konuşuyor, ama Hz. Vahşi, O’na bakamadığı gibi, yanına bile yaklaşamıyordu. 

Peygamber Efendimiz’e (sav) olan sevgisi, bütün benliğini sarmış; O’nsuz olamamanın üzüntüsü onu yiyip bitiriyordu. Fakat bunun için benliğinde tarifsiz bir ateşin içine düşmüş, yandıkça yanıyordu. 

Sevmişti O’nu hem de belki herkesten daha çok. Ama O’na, çok sevdiğini söyleyebilecek durumda değildi. 

Vahşi, Hz. Vahşi olarak çok iyi bir Müslüman olmuştu. Fakat en büyük derdine, en büyük sıkıntısına hâlâ çare bulamamıştı. Gül yüzüne bakamamanın ıstırabı! 

En büyük sahabeden eski kölelere kadar, herkes onunla konuşuyor, oturuyordu. Hz. Vahşi hürriyet aramıştı. Gerçek hürriyet neydi acaba?

Hz. Vahşi, bu hürriyete tamamıyla kavuşmuş muydu? Ama Müslüman olmanın, sahabe olmanın bulunduğu nimetin kıymetini biliyor, sürekli tevbe istiğfar ederek, o gül yüze bakmanın, o günün gelmesini bekliyordu. Bunun için geceli, gündüzlü çırpınıyor; sürekli o Gül yüze bakabilecek bir amelin peşinde koşuyordu. 

Ne zaman Hz. Bilal ile karşılaşsa, yüreğinin yağı eriyor, hıçkırıklar arasında; “Ben hala Peygamber Efendimiz’in (sav)o gül yüzüne bakamadım ey Bilal!” diye içini döküyordu.

Hz. Bilal de onu teselli ediyor; “Bir gün bakacaksın kardeşim; bakacaksın inşallah. Biraz daha sabır!” diyordu.

O günler gelecek mi acaba? Peygamber Efendimiz’in gül yüzüne bakabileceği günler; gelecek mi acaba?..

(Devam edecek)

 

Yazar: Gönül Pınarından

 

İnsan Hakk'a Yaklaştıkça Kulluk Mesuliyyeti Artar

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

İnsan Hakk'a Yaklaştıkça Kulluk Mesuliyyeti Artar

 

Yolumuzun büyüklerinden Ubeydullah Ahrar hazretleri silsilemizde Şahı Nakşibendi efendimizden sonra üçüncü kişidir. Alauddini Attar, Yakubi Çerhi, Ubeydullah Ahrar hazretleri… Buyuruyor ki; bir gün yolda yürürken fark etmedim, bir karıncayı ezdim. Karıncanın üstüne bastım, bir baktım ki benim bastığım yerde, o mıntıkada müthiş bir zelzele oluyor. Yer ha yarıldı ha yarılacak, beni yuttu yutacak. Öyle sallanıyor. Toprak çatlamaya, yarılmaya başladı, beni içine doğru çekiyor. Subhanallah, ne oluyor? Hemen Cenabı Hakk’a yöneldim, Allah’a sığındım dedim: “Ya Rabbi beni muhafaza eyle!” Ne yaptığımı da bilmiyorum, Allah’a yöneldim, Allah’a sığındım. Gaipten bir ses bana dedi ki:

-Sen bir karıncayı öldürdün, bir karıncaya bastın o karınca senden kısas istedi. Karınca Allah’a yöneldi, dedi ki: “Ya Rabbi benim intikamımı, hakkımı sen al.” Sen de o yüzden yere gömüleceksin. Dedim:

-Ya Rabbi senin öyle kulların gelmiş bu yeryüzünde sağ insan koymamışlar. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamışlar. Moğollar mesela; sen onlara böyle bir helak, böyle bir musibet vermedin. Bu kadar insanları katleden, insanlara zarar veren, asi olan insanlar geldi, sen böyle bir zarar, musibet vermedin. Ben bir karıncayı görmeden ezdim, bilsem ezmezdim; beni helak edeceksin. O ses bana dedi ki: 

-Sen de o insanlar gibi ol, hesabının görülmesi için kıyamete kadar mühletini bekle. Sen bizim dostumuzsun, Allah’a yakın olduğun için, seninle Allah arasında bir dostluk olduğu için Cenabı Hak sana böyle muamele ediyor, cezanı hemen veriyor. Sen de Allah’tan gafil olsan, uzak olsan kıyamete kadar beklersin… 

Ben hemen tevbe ettim, Allah’a yalvardım yakardım, Rasul-i Ekrem Efendimiz’den manevi yardım istedim, karınca beni helal etti, bu yakarışımı görünce davasından vazgeçti, Allahu Teâlâ beni bağışladı, yerin beni yutmasından kurtuldum...

Bu manen yaşanan bir hal, bir evliyanın manasında yaşadığı bir hal, ama ibretamiz bir hal… İbret alınması gereken bir hal… 

Demek ki müminlerin çok dikkat etmesi lazım. Allah’ın hudutlarına, hukuklarına, Peygamber’in hudut ve hukukuna, insanların hukukuna çok dikkat etmesi lazım... 

Bize büyüklerimiz öyle buyururlardı ki herhangi bir adam bir günah işlese ona bir ceza vardır, o günahının karşılığı ne ise ona onun cezası vardır. Ama bir derviş, ehli tarik olan, ehli zikir olan bir insan bir günah işlese onun günahı katlanır. Ona sadece bir ceza olmaz, onun günahı katlanır. Sıradan bir adam aklında olan nefsinin arzuladığı bir suçu-günahı işlemedikçe, fiiliyata dökmedikçe ona ceza yazılmaz. Ama bir derviş, bir ihvan bir suça niyet etse onu işlemiş gibi günah yazılır. O yanlışlığı gönlünden geçirse ona günah yazılır. Niye? Çünkü onun Allah ile bir farklı bir ilişkisi var, Allah’a söz vermiş; sakınmaya, kaçınmaya dikkat etmeye ahdetmiş, Allah’a söz vermiş. Bu sözünü bozduğundan dolayı onun günahı katlanıyor ve cezasını Cenabı Hak belki peşin peşin buradayken veriyor. 

O yüzden derviş kesiminin çok dikkat etmesi lazım. Niyetine dikkat edecek, gönlünden geçirdiklerine dikkat edecek, sözlerine dikkat edecek, muamelesine dikkat edecek, hâsılı karıncaya basmamaya dikkat edecek.

Düşünün şimdi karıncaya basmamak gerekirken biz, bir bir üstümüze basarsak, ihvanlar olarak, insanlar olarak birbirimizi ezmeye kalkarsak acaba bizim halimiz ne olur... Bir bir hukukumuzu hiçe sayarsak, birbirimizle olan alışverişlerimize dikkat etmezsek, kul hakkına özen göstermezsek… Ondan sonra sen otur sabaha kadar boncuk say. Fış fındık… İçi boş, kır kır içinden bir şey çıkmıyor. 

Hem şeriatın zahir ve batın edeplerine hem tarikatın adaplarına usul ve erkânına azami derecede riayet etmekliğimiz lazım ki zikrimiz, fikrimiz, hizmetimiz bize bir fayda versin, neticede bize bir şey kalsın. 

Bu sefer insanda ibadet şevki de olmuyor. Huzurlu namaz kılamıyor, şuurlu abdest alamıyor, her şeyden arınmış bir şekilde tespihe oturamıyor. Örtünün altına giriyor, hafakanlar basıyor. Bir türlü kendini verip de samimi bir şekilde Allah diyemiyor. Elinde sayı tespihi olmasına rağmen ne kadar yaptı unutuyor, karıştırıyor. Çok işitiyorum, gelip söylüyorlar: “Efendim beni uyku basıyor?” Peki, seni işin başında uyku basıyor mu? Yok. Para sayarken uyku basıyor mu, hiç karıştırdığın oluyor mu… Yok. İşte uyumuyorsun, televizyon seyrederken uyumuyorsun, maç seyrederken uyumuyorsun; tespih çekerken uyuyorsun. Çok uyku basıyor, bir türlü virdlerimi tamamlayamıyorum diyor. Bunun sebebini dönüp kendinde arayacaksın. Taharetinde, abdestinde, yiyip içtiğin gıdalarda, gözünde, gönlünde hal hareketinde arayacaksın. 

Biliyorsunuz Davud aleyhisselam hükümdar bir Peygamber, saltanat sahibi… Hizmetçileri, köleleri, marabaları var ve kendisi de aynı zamanda bir demirci ustası, demir işiyle uğraşıyor. Ateşten demiri eliyle alıyor, Allah ona öyle bir mucize vermiş, maşaya vesaireye ihtiyaç duymuyor eliyle korların içinden demirleri alıyor. 

Öyle rivayet ederler ki bir gün hanımı bir maslahat görürken hizmetçiye elini göstermiş. O gün Davud aleyhisselamın eli yanmış. Sarmışlar elini, eve gelmiş hanımı sormuş: 

-Ya Allah’ın Peygamberi senin eline ne oldu? Demiş,

-Bilmiyorum, ben bugün bir yanlış yaptım ama nedir bilmiyorum? Kendim çok düşündüm, araştırdım kendimi ben bir şey bulamadım. Benim yaptığım bir şey bulamadım ama bir şey var ki Allah elimi yaktı. Kadın o zaman demiş ki:

-Özür dilerim, kusura bakma senin elini ben yaktım. 

-Nasıl benim elimi sen yaktın? 

-Bugün ben elimi namahreme gösterdim, farkında olmadım dikkat edemedim gaflet anıma geldi, elimi gördüler. Senin elin ondan yandı. 

İkisi de tevbe etiler… 

Bir şeyler Allah’ın rızasına uygun gitmiyorsa, yolunda gitmiyorsa sebeplerin üstünde çok düşünelim, nerede yanlış yapıyoruz diye. Ali şöyle yapıyor, Veli böyle yapıyor, Ayşe böyle yapıyor, Fatma böyle yapıyor… Bırak bunları, sen ne yapıyorsun ona bak, sen ne yaptın onu düşün. Bir günah keçisi arama. Yaptığını düşün. Ne şeraitsizlik yaptın, nasıl bir bidat işledin, nasıl bir günaha bulaştın? 

Büyüklerimiz her gece yatmadan oturur kendilerini ciddi bir muhasebe ederlermiş; benim bugünüm nasıl geçti, ben bugün neler yaptım? Kendi düşüncelerimle dahi olsa Allah’ın hududunu aştım mı, incittim mi Cenabı Hakk’ı? Sağımdaki meleklere mi çok malzeme verdim, solumdaki meleklere mi? Bunu muhasebe etmiş düşünmüşler hep, bu muhasebeyi yapmadan yatmamışlar. Şükür gerektiren bir şeyler varsa Allah’a şükretmişler tevbe gerektiren bir şeyler varsa ondan dolayı istiğfar etmiş, gözyaşı dökmüşler. 

Ne muhasebemiz var, ne muhakememiz var… Eve geliyoruz yemeği yiyoruz bir yorgunluk basıyor hadi yatağa. Hesap kitap hak getire... Elbette dinlenmeye ihtiyacımız var ama önce hesabımızı bir görelim bakalım, zararda mıyız o gün kârda mıyız? Sabah kalkıyoruz zaten her şeyi unutuyoruz, hadi yine bir kahvaltı yap dünyanın yoğunluğuna gir. Daha nerede ki tevbe hatırımıza gelsin, pişmanlık duyalım, incittiğimiz, kırdığımız kişilerle gidip helalleşelim, özür dilenmesi gerekiyorsa özür dileyelim, hiç umurumuzda olmuyor. 

Bu yolda çift kanat olmaya dikkat etmeliyiz: hem şeri şerifin hududunu muhafaza edeceğiz; şeriatın emirlerine harfiyen riayet edeceğiz hem de bu yoldan istifade etmek istiyorsak tarikat-ı aliyyenin adabını yerine getireceğiz. Bakın Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) münafığın alâmetlerini zikrediyor, bununla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de de bazı ayetler var. Bunlar, Kur’an’ın hükümleri birer ikazdır, tehdittir, tembihtir. Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) buyuruyor ki: Münafık konuşunca yalan söyler. Onun konuşmalarında çok yalan vardır. Yani böyle olması nifak alametidir, münafıklık alametidir. Adam yalan söylemiyor misal çok hayal anlatıyor. Bu da bir çeşit yalandır muhteremler. Hayal ürünü şeyleri, kurgularını anlatıyor. Söyledikleri gerçek değil, bu da yalandır. 

Münafık emanete riayet etmez, buyuruyor Fahri Âlem. Üzerine aldığı emanetlerin hiçbirine riayet etmez; savsaklar durur. Emaneti kayırmaz, kollamaz, muhafaza etmez. Kaybolmuş zayi olmuş umurunda değil. 

Münafık ahdine riayet etmez. Söz verir sözün bir anlamı yoktur onun için. Söz verir, cayar vazgeçer. 

Münafık, dini meseleleri öğrenmek istemez. Fıkhı bilmez, ihtiyaç hissetmez; akaidi öğrenmek istemez. Ne helaldir ne haramdır, ne doğrudur ne yanlıştır bunu öğrenmek onun umurunda değildir. O işine geldiği gibi yapar. Doğru yanlış diye değil, hangisi işine geliyorsa onu yapar. Menfaati neyde ise onu yapar. Demez ki bu şeriatta nasıldır, İslam bu konuda ne diyor, incelemez sormaz. Dolayısıyla da böyle bir insanın pek hoca ile hacı ile işi olmaz. Dini bilgilenmeyi önemsemez münafık, yani cehalet vasfı vardır onun. 

Münafık kızdı mı kem söyler buyuruyor, Cenabı Peygamber. Belden aşağı konuşmaya başlar, kızınca ağzının ayarı yoktur. Ayeti kerimede de Cenabı Hak münafıkları tarif buyururken onlara namaz kıl desen, hadi namaza desen üşene üşene namaza kalkarlar buyuruyor, tembellik gösterirler, üşene üşene namaza kalkarlar. Utanmasalar belki namaza kalkmayacaklar. Hadi Allah’ı zikredelim desen az az zikrederler, buyuruyor Cenabı Hak. Dostlar iş başında görsün. Zikirde de yüzleri yoktur. 

Kuran-ı Kerim’de Münâfikûn Suresi var, Cenabı Hak onlara bir sure tahsis etmiş, onların alametlerini anlatıyor. O münafıklar aynen kesilmiş kütükler, tomruklar gibidir, buyuruyor. Yani onlardan bir yeşillik olmaz, dal budak salmaz, bir meyve vermez, bir şey bitmez onlardan, kereste olmaya layık tomruklar, kesilmiş kütükler gibidir, buyuruyor ayeti kerimede. 

İnsan bende bu alametlerden var mı diye sürekli düşünmeli... Hazreti Ömer kendini sürekli kontrol ediyormuş. Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) sahabeden Hz. Huzeyfe’ye münafıkların listesini vermişti. Ömer efendimiz de ikide bir gidip ona sorarmış: “Allah için bana söyle, bu listede ben var mıyım? Listede benim de ismim var mı?” 

Ömer yahu bu Ömer… Korkmuş ki ben münafık mıyım? Biz ne kadar da rahatız değil mi arkadaşlar? Sanki bize müjde vermişler. Ömer korkmuş, ben münafık olabilirim diye düşünmüş haşa ve kella. Bunlar cennetle müjdelenmiş sahabelerden ama korkmuşlar… 

Bizim üstümüzde kim bilir nice emanetler var… Allah’ın emanetleri var, Rasulullah’ın emanetleri var, büyüklerimizin emanetleri var, Müslümanların emanetleri var... Ne kadar riayet edebiliyoruz? Allah’a, Rasulullah’a ahdimiz var, tarikata biat etmişiz, ahdetmişiz. Ne kadar sözümüzde durabiliyoruz? 

Sultanu’l-Enbiyâ’nın dikkatini çekti bir kadın, çocuğuna sesleniyor… Çocuk avluda oynuyor bir sahabe annemiz onu eve almak için kapıdan sesleniyor: “Gel oğlum bak sana bir şey vereceğim?” Çocuk da bir şey verecek diye eve giriyor. 

Efendimiz de geliyor, selam veriyor kadına. 

-Buyur ya Rasulullah.

-Çocuğa ne vereceksin merak ettim, buyuruyorlar. Kadın avucunu açıyor, suda haşlanmış nohut var avucunda. Araplar nohutu leblebi gibi yerler, onların kültürlerinde var.

-Bunları vereceğim ya Rasulallah, diyor. Rasulullah dua ediyor kadına. Buyuruyor:

-Ben korktum ki avucunda bir şey yok, çocuğu kandırıyorsun. Gel bir şey vereceğim dediğinde çocuk gelse, sen de ona bir şey vermesen vallahi bu yalan olurdu, buyuruyor Peygamberimiz. Çocuğa yalan söylemiş olurdun. Şükrettim ki avucunda nohutun var, çocuğa bir şeyler vereceksin.

Rasulullah ümmetini böyle takip etmiş. O günküleri etmiş de biz başıboş muyuz? Vallahi bizi de takip ediyor. O manen hayatta, kıyamete kadar bütün ümmetini takip edecek. Ona göre davranmalıyız, ona göre hareket etmeliyiz. 

Kitaplarımız mahşeri tarif ediyor. Mahşerde anamız babamız bizden mesuliyet duygusundan dolayı kaçacak. Biz evladımızdan kaçacağız, tanıdıklarımızı hiç tanımıyor olacağız. Anamızın bizi tanımadığı, babamızın bizi tanımadığı bir noktada düşünün ki bir de Allah’ın Peygamberi bizden yüz çevirse, buyursa ki ben seni tanımıyorum… Buyur bakalım, kime gidelim o zaman, nereye gidelim? 

İşte cahd edip burada da kendimizi tanıtacağız. Amelimizle, ihlasımızla, muamelemizle, emanete riayetimizle, ahdimize vefamızla, kendimizi burada Cenabı Peygamber’e tanıtacağız. Yoksa orada işimiz zor. 

Misal akşam yemeğini biraz az yemiş olsak acımızdan gece uyuyamıyoruz, açlık bizi rahatsız ediyor, kalkıp mutfağa gidiyoruz hemen hazırda ne varsa atıştırıyoruz, eksik kalan yönümüzü tamamlıyoruz. Yoksa uyku tutmuyor, sağa dönüyoruz, sola dönüyoruz. Bizde derler, aç insanın üstüne dokuz yorgan örtmüşler uyuyamamış. Kalkıp yemeği yiyoruz. 

Misal yatsı namazını kılmadan yatmışız, gece kalkmak hiç aklımıza gelmiyor, rahatsız da etmiyor bizi. Yahu ben namazı kılmadım, kalkıp onu kılmam lazım, demiyoruz. Namazı kılmadan uyuyoruz. Hiçbir rahatsızlık, hiçbir sorumluluk hissetmiyoruz. 

O gün dersimizi çekmemişiz veya tamamlamamışız, bitmemiş dersimiz nefis şeytan bize diyor ki; çoğunu yaptın ya yeter, fazla bile yaptın bu kadar, yat. Gece kalkıp tamamlamıyoruz. 

Zikirsizlik bizi o açlık kadar rahatsız etmiyor, ruhumuz acıkmıyor. Demiyoruz ki; kalkayım virdimi tamamlayayım. Ben bunu bitirmedim, bu emanet. Bunu bana güvenip vermişler, ben de bunu yapacağım diye söz vermişim… Günlerce çekmiyoruz, bir rahatsızlık vermiyor. 

Hiç günlerce aç durduğunuz var mı; yok. Şöyle bir hesap edin günde kaç öğün yiyorsunuz. Sabah, öğle, akşam; bunlar garantidir. Arada yediklerimiz, aperatif, kooperatif neler yiyoruz? Peki, bir düşünün haftada kaç kez vird yapıyoruz? 

Öyle bir espri var, ayyaşın birine sormuşlar: 

-Tek atar mısın? Akşamdaaaan akşama, demiş. 

-Namazla aran nasıl, namaz kılar mısın, diye sormuşlar, 

-Bayramdan bayrama, bayramdan bayrama, demiş. Bunu çok çabuk kılıyor. Bayramdan bayrama hızlıca söyleyince güya hiç mesafe olmuyor arada. Ama teki akşamdan akşama atıyor yani. 

Şimdi bizim dersler de böyle. Haftada bir çekiyorsak zikrimizi şükürler olsun. Bazen öyle oluyor ki isimleri unutuyoruz değil mi? Fatiha okuyacağımız isimleri unutuyoruz, aradan o kadar zaman geçmiş. Virdi nasıl çekecektik onu unutuyoruz, dersimizin ne kadar olduğunu unutuyoruz. 

Kusura bakmayın ondan sonra da hadiseler böyle oluyor. Allah bize imdat eylesin, elimizden tutsun, önümüzü açsın inşallah. Bizi münafıklıktan, riyakârlıktan, hâsılı huzurunda bizi mahcup edecek, yüzümüzü yere düşürecek, rezil kepaze edecek her türlü ahlaktan, hal davranıştan bizi muhafaza eylesin. 

Bir gün bir arkadaşla otururken bir telefon geldi. Telefondaki kişi ders durumuyla ilgili bir şeyler soruyor. Derslerini izah ediyorum. Yanımda oturan arkadaş da beni dikkatle dinliyor. Telefonda ders meseleleri soran kişi bir bayan. Dersi artacak, seksen küsür bin ders ona tarif ettim. Bu arkadaş da konuşmalardan anlamış onun bir bayan olduğunu. Baktım birden onun rengi kızardı, ter basmaya başladı. Neyse telefonu kapattık. Dedi ki,

-Efendim o telefondaki bir hanımefendi miydi? 

-Evet. 

-Seksen küsür bin zikir mevzusu konuştunuz, o espri miydi? 

-Niye espri olsun, bayanın dersi arttı, ona dersini tarif ettim. 

-O bayan çok yaşlı mı? 

-Yok dedim genç, evli, çoluk çocuğu var, ev hanımı. 

-Bu bayan hem o çocuklara bakıyor, hem eşinin hizmetini yapıyor, hem ev hizmetini yapıyor, hem de seksen küsur bin zikir yapıyor… 

-Evet dedim, düzenli de yapıyor. Bak şimdi daha çok zikir arzulamış arttırdı. Öyle tez tez de arttırıyor dedim. 

Bunu afakanlar bastı “Ben müsaade isteyebilir miyim?” dedi, gitti. 

Arkadaşlardan birine demiş ki çok utandım, oturamadım. Bir bayan seksen küsur bin zikir yapıyor, ben on senelik ihvanım daha doğru dürüst beş bin yapmıyorum, kendimden çok utandım, demiş. O bayana imrendim, kalktım ki hemen gideyim dersimi yapayım. 

Hatta o akşam geldi tarikatını tazeledi, ben inşallah düzenli devam edeceğim, dedi.

Sonraları espri yapıyordu, o bayan benim mürşidim oldu, beni irşad etti; bayanın yaptığı zikir beni irşad etti, diyordu… 

Şimdi insan hakikaten üzülüyor on sene, on beş senelik ihvan ders çekmeyi unutmuş, bilmiyor. İlk dönemler biraz çektim; sonra olmadı, öyle kaldı, diyor. Habire borca yemiş. Misal on senelik ihvansa on seneden beri borca yemiş. Düşün ki Cenabı Hak bunun hesabını istese, hesabı nasıl verecek. İster mi, isteyebilir. Evet, Cenabı Hak merhamet sahibidir ama adaleti de var. Hiç kimse Allah’ın gadabından, kahrından emin olamaz. 

Allah Rasulü buyuruyor ki: “Yarım hurma ile bile olsa, yarım hurmayı Allah yolunda infak ederek ateşten kendinizi koruyun.” Allah’ın ateşinden, Allah’ın azabından kendinizi koruyun. 

Düşünün zikir nurdur. Nur, nârı söndürür, ateşi söndürür. Öyleyse zikirle Allah’ın azabından, Allah’ın ateşinden korunmalı. Zikredelim ki değişelim, zikredelim nurlanalım, aydınlanalım, bereketlenelim. İşleyen demir ışıldar, demiş büyüklerimiz. Zikredersek gönül pas tutmaz, gönül gaflete düşmez, mâsivaya bulaşmaz. Allah’ın zikrine say edelim inşallah. 

Allah hepimize salah hal versin ama biraz gaza basalım. Biz hep frene basmışız. Zikir noktasında biraz gaza basalım inşallah. Bir araba bile sürekli bir yerde dursa, motoru çalışmasa âtıl hale geliyor, bozuluyor. Kullanılmayınca bozuluyor. Kalp motorunu aradan çalıştırmak lazım… 

On sene önceki halimizi düşünelim, on senedir dünyalıklarımızın üzerine eklediklerimizi düşünelim, nelerimiz arttı, neler kazandık? On sene önce, on beş sene önce, yirmi sene önce belki birçok şeyimiz yoktu. Bugün arabamız var, evimiz var. Allah’ıma şükürler olsun, Cenabı Hak daha ziyade kılsın, helalinden lütfetsin inşallah. Birçok şeyimiz var elhamdülillah. Ama zikrimiz yerinde sayıyor, bilgimiz yerinde sayıyor. 

Hep bunu söylüyorum ilkokul dönemlerimizde camiye gittik hocadan ne öğrendikse o, üstüne bir şey koymadık. Tarikata girdiğimize belki o zamanki hevesle bir vird aldık, kazalarımızı ödemeye başladık, belli şeyleri yapmaya koyulduk ama aradan bir zaman geçti dünyaya daldık, onları bıraktık öyle kaldı orada. Kazalar da orada kaldı, tesbih de orada kaldı, Kur’an öğrenme de orada kaldı. Hayat orada kaldı. 

Bizim “yaptık” dediğimiz, şeyler dünyevi şeyler. Boş, hepsi burada kalacak. Hiçbiri bizimle ahirete gelmeyecek. Araban, evin, arsan hepsi burada kalacak. Ama tesbihler, okuduğun ilmihaller, okuduğun Kur’anlar ahirete gelecek. O noktada da bir kalkınma yapalım, ilerleme gösterelim, yerimizde saymayalım. Kazalarımızı hesap edip ödemeye gayret edelim. Namaz kazalarımıza, oruç kazalarımıza, kul haklarımıza virdlerimize gayret edelim. 

Belki çok vaktimiz olmayabilir; az da olsa zikrimiz devamlı olsun. Günlük düzenli Allah’ımızı zikredelim, teşekkür edelim Rabbimize. Ya Rabbi bize bu kadar nimetler veriyorsun, hayat veriyorsun, sıhhat veriyorsun, evlat veriyorsun; nankörlük etmeyelim. 

Bizim hayatımızda en samimi arkadaşımız iki şey olmalı: Biri kitap, biri tesbih. Kitabımızla ve tesbihimizle öyle samimi olmalıyız ki, öyle candan olmalıyız ki o kadar olur.

 

Ocak 2020

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin Ocak 2020 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “İNSANLARA FITRATI KOLAYLAŞTIRILMIŞTIR” Başlıklı sohbetlerinde:

Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Hâce Muhammed Parsâ (ksa) -2” ve Vahdettin ŞİMŞEK; “Tevhide Girişten Hacc'ın Hikmetleri” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Salik-i İrfan - ''...Mükâfatınız Cennettir.''

Veysel Özsalman - Gerçek Komşuluk

Tamer Doymuş - Öğüt ve Nasihatler

Yûsuf-i Kenân - Çocuklarımızla İletişim Kurarken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Şeb-i Vuslat - Süratle Amele Koşmak ve Ameli Tehirin Afeti

Mine Şimşek - Sohbetin Önemi

Gönül Pınarı - Aklın Dereceleri -2

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Aralık 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin Aralık 2019 sayısı çıktı.

 

Salı, 01 Ekim 2019 09:33

Ekim 2019 Mukaddime

Ekim 2019

Sayı: 142 - Ekim 2019

 

Muhterem kardeşlerim;

Şurası artık aşikâr olmuştur ki, dünya sistemini elinde bulunduran müstekbirlerin ele geçirmek istedikleri tek hedef Anadolu topraklarıdır. 

Geçtiğimiz günlerde Hâce Hazretlerinin (ksa) siyasi gündemle ilgili şöyle buyurduklarını arkadaşlarımız haber verdiler:

“Aslında İran diye bir düşmanı yok Amerika’nın, hepsi göstermelik, asıl hedefleri Türkiye; Türkiye’ye saldırmaya hazırlanıyorlar.

Türkiye güçlü görünüyor, onun için Türkiye’nin dostlarını, yardım gelecek yerleri Sudan, Fas, Yemen, Libya hepsini tasfiye ettiler. Ortadoğu’da güçlenmek ve Türkiye’yi vurmak için hazırlanıyorlar. Hedef yalnızca Türkiye... YPG, şu bu, İran, Suud-Yemen savaşı hepsi Türkiye’ye karşı hazırlık. Zamanı gelince Suud, İran kafiri ve Amerika birleşirler. Ortadoğu’da Türkiye ye karşı kullanmak için inanılmaz ağır silahlar getirdiler. Bu yığınakları ve gücü savaşla yenemezsin. Onların üstesinden biz geleceğiz inşallah. (Tespih göstererek) Bu gücümüzü engellemek için dine saldırdılar Türkiye’de, ahlâkımızı bozdular. Kanallara baktığında annesini öldürmüş, karısını öldürmüş, kadına yağ dökmüş, çocuk yaşlı komşu kadını bağlamış, maaşını almış, bilezikleri almış... Bir günde 5 vaka... İşte dinimize ahlâkımıza saldırmanın neticesi.”

Evet kardeşlerim, büyüklerimiz bizlerin hep aynı noktaya dikkat kesilmemizi istiyorlar. Biz ne kadar silah yapmaya, teknolojimizi geliştirmeye çalışırsak çalışalım, karşımızdaki güç teknoloji ve silah sanayisi açısından bizden en az yüzyıl ilerdedir. Bizler yirmi dört saat havada kalan insansız hava aracı üretmekle öğünürken, onlar üç yüz altmış beş gün kesintisiz dünyanın her noktasını izleyecek uydu teknolojisine sahipler. Son zamanlarda uzayda silahlandıklarını fakat henüz açıklamadıklarını duyuyoruz. Yani kafirler Amerika’da Rusya’da oturup istedikleri bölgeyi vuracak teknolojiye kavuştuklarını söylüyorlar. Bunları söylerken bizim yaptıklarımızı küçümseyip onların yaptıklarını büyültmek ve onları övmek için söylemiyoruz. Elbette ki bizdeki yapılanlar da kendi imkânlarımıza göre önemli yatırımlardır.

Anlatmak istediğimiz şu ki, bu saatten sonra teknolojide onları yakalamamız mümkün görünmüyor. Fakat bizler Müslümanız. Bizim elimizde Kur’an-ı Mübin gibi bir mucize var. Rabbimiz (cc) bizlere onlarla nasıl mücadele edeceğimizi apaçık beyan buyuruyorlar.

Nuh’un (as) tufanla desteklenmesi, İbrahim’in (as) ateşte yanmaması, Musa (as) için denizin yarılması ve Firavun’un Nil Nehri’nde helak olması, Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin fillerle donatılmış ordusunun küçücük kuşların attığı mercimek kadar taşlarla helak edilmesi, Bedir Savaşı’nda meleklerin yeryüzüne inip Kainatın Efendisi ve ashabına yardım etmeleri, Hendek Savaşı’nda koca müşrik ordusunun bir rüzgarla yenilmeleri onlarla nasıl mücadele edeceğimizin ip uçlarıdır. 

Çanakkale Savaşı’nda atılan bir merminin İngilizlerin en büyük gemisi olan Quin Elizabet’i tam bacasından vurup adeta savaşı noktalaması, kurtuluş savaşında İslam orduları dara düştüklerinde yeşil sarıklı ruhaniler tarafından korunmaları, Libya’da Yâ Latif esmasıyla kafirlerin kalbine korku salınıp mağlup olmalarının sağlanması... Bütün bu örnekler biz Müslümanları tek bir noktaya kilitlemelidir.

O da Allah’ın (cc) zikrine sarılmaktır. Her halimizle ve kâlimizle O her şeye kadir olan, “O’nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece ol demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin 82) ayeti kerimesinde buyrulduğu gibi ol dediğinde her şeyi olduran Halıkımıza (cc) yönelip, sadece O’nu razı etmeye çalıştığımızda O (cc) kafirlerin kalbine korku, müminlerin kalbine cesaret lütfedecek ve onların güvendikleri teknolojilerinin üzerinde bir güç ile onları mağlub edecektir. Çünkü her zaman ve zeminde Hak Teala (cc) daima galiptir ve Hakk’ın emirlerine yapışan ve yasaklarından kaçınan müminler de her daim galiptir. Yeter ki bizler Allah’ımıza güvenelim ve kafirlerin ellerindekinden korkmayalım. Bilelim ki, zafer inananlarındır ve zafer çok yakındır.

 

Sayfa 3 / 258

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort