JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Eylül 2019 00:02

KİM OKUYACAK, KİM DİNLEYECEK?

Kim Okuyacak Kim Dinleyecek

Kim Okuyacak, Kim Dinleyecek - Murat Han Atay

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Kim Okuyacak, Kim Dinleyecek

 

Elhamdulillâhi Rabbü’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu ‘alâ Resûlina Muhammedin ve ‘alâ ‘âlihi ve ashâbihi ve ezvâcihi ve etbâ’ihi ecma’în. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Rabbu’l-Felak Hazretleri; kerem ve ‘inâyetiyle, lütuf ve merhametiyle cümlemize medet u ‘inâyet buyurup tevfîkini refîk eylesin. Hepimizi umduklarımıza nâil, korktuklarımızdan emîn eylesin. Âhir âkıbetlerimizi hayr eylesin. Evvelâ bu satırları yazana, yazdıkları ile; okuyanlara okudukları ile âlim, ârif ve âmil olabilmeyi nasîb, müyesser ve muvaffâk eylesin.

انسان der Sâdi-i Şirâzî, یک قطره خونست و حزار اندیشه (İnsân, yek katre-i hûnest ve hezâr endîşe) yani, “İnsan bir damla kan ve binlerce düşünceden ibarettir.” Îranlı büyük mutasavvıf şâir Sâdî-i Şirâzî; insanı, güzel bir ifade ile tek bir cümlede özetlemiştir. Fakat, buradaki düşünceden kasıt neyi düşünmektir? Düşünmek سرسری (ser-serî) yani, kendi başına buyruk bir hareket mi; yoksa سربست (ser-beste) yani, başı (bir yere) bağlı bir fiil midir? Bu yazımızda da düşüncenin bu denli kendi başına buyruk hareket kabiliyeti dolayısıyla Rabbimiz’in Efendimiz’e (as) gösterdiği usulü ve büyüklerin bunu nasıl anladıklarını mütalaa etmeye çalışacağız. Rabbim yazana da dinleyene de anlamayı ve yaşayabilmeyi nasîb etsin.

إِقْرَأْ buyuruyor Rabbimiz ilk emrinde, yani “(Sen) Oku!”. Bir bahr-i bî-pâyân (sonsuz bir deniz) olan bu emirdeki bağlamı ve zemini anlayamadığımız zaman meseleyi tamamiyle kendi şahsımıza hasretmek gibi bir hataya düşebiliriz. Meseleyi sadece Arap dilinin sunduğu imkânlar dahilinde ele almak gerekirse إِقْرَأْ emrinin arapça fiil çekimlerinde emr-i hâzır ve muhatab çekiminde gelmiş olduğunu görüyoruz. Fillerin emir çekimlerinde iki farklı çekim olup, bunlar emr-i hâzır ve emr-i gâib’dir. Yani birici çekim, ikinci tekil şahıs (sen) zamiri olup karşımızda muhatab aldığımız ve bizzat kendisine söylediğimiz bir çekim iken; ikincisi ise, üçüncü tekil şahıs (o) zamirine, muhattabı belli olmayan genel bir hitab şeklinde yapılan bir çekimdir. Başta da ifade ettiğimiz üzere, arapçanın dilbilgisi kuralları dahilinde konuşursak Cenâb-ı Mevlâmız لِيَقْرَأْ yani “(O) Oku(sun)!” da buyurabilirdi. Kur’an-ı Kerîm; her kelimesi, her harfi ve her noktası Rabbimizin tasarrufu ve takdiri üzere inzâl buyurulmuş bir mucizu’l-beyân olması hasebiyle ilk emirdeki bu hitab Rabbimizin bir tercihi olup, bizlere yönelik de bir usûl ve irşad levhâsıdır. Eğer Efendimiz’in (as) şahs-ı pâk-i mânevîlerine inzâl olunan ilk emri Rabbimizin bu tercihi bağlamında düşünecek olursak, ayeti şu şekilde anlayabiliriz: “(Ey tüm yaratılanları sana olan muhabbetim hürmetine yarattığım ve yaratılmışların en güzeli, en şereflisi olan Muhammed! Bizzât Zât-ı Kibriyâm ile yalnız seni muhattab alarak emrediyorum ki sen) Oku!” 

İlk emrin bizzat Efendimizin şahsı muhattab alınarak inzal edilmiş olması tabî ki onun ümmeti olmak şerefi ile şerefyâb olmuş bizlere de teşmil edilebilir fakat ilk adımda böyle bir hükme varmadan önce Efendimiz’in (as) kölesi ve hâdimi olmakla müşerref olmuş büyüklerden Mevlânâ Celâddin Rûmî Hazretleri’nin (ks) bu ayeti nasıl anladıklarını ve nasıl tefsir buyurduklarını görmek meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. 

Hz. Mevlânâ (ks) meşhûr eseri Mesnevî-i Mânevî-i Şerîf’ine şöyle başlar: “بِشْنَوْ” yani “Dinle!/Duy!/İşit!”. Farsçada شَنِيدَنْ (dinlemek) masdarından türetilen kelime şimdiki zaman çekiminde “شَنَوْ” (dinler) halini alır. Fiili, emir haline getirmek için de şimdiki zaman çekiminin başına “ب” harfi eklenir. Hz. Mevlânâ da eserine “بِشْنَوْ” ile başlayarak bizlere yapmamız gereken şeyi emir sigası (çekimi) ile buyuruyor, tıpkı Rabbimizin ilk emrinde olduğu gibi. Döneminde “Sultânu’l-‘ulemâ” lakabı ile anılan Bahâuddin Veled Hazretlerinin oğlu olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî genç yaşından itibaren, döneminin meşhur hocalarından şer’î ilimleri tahsil etmeye başlamış ve sonrasında diğer ilimlerle birlikte özel olarak tefsir ilminde ihtisas sahibi bir müderris olmuştur. Kendisini ham olarak tarif ettiği döneminde Hz. Şems-i Tebrîzî ile tanışmış ve bu ilmini irfan suyu ile yoğurarak Hz. Mevlânâ olmuştur. Dolayısıyla Kur’ân’ın bâtınına muttalî olduğu kadar zâhirine de vâkıf olan Hz. Mevlânâ bir vechile Kur’ân’ın mânevi tefsiri olarak yazdığı Mesnevî-i Şerîf’inde bizlere Kur’ân-ı Mübîn’in satır aralarını okuyor. 

Hz. Mevlânâ, Cenâb-ı Mevlâmızın ilk emrini, zahiri delaletler ile nasıl inzal buyurduğunu ve kendisine muhattab olarak kimi seçtiğinin ziyadesiyle farkında olarak, eserine إِقْرَأْ ([Sen] Oku!) emrinin beyânı olarak بِشْنَوْ (Dinle!/Duy!/İşit!) diyerek başlamıştır. Böyle bir tercihin tesâdüf ve tevâfuk eseri olmadığı muhakkak olacak ki Hz. Mevlânâ’nın bu ifadesiyle bizlere söylemek istediğini şöyle anlayabiliriz: “Ey ümmet-i Muhammed! Sakın bu ilk emrin zahirine bakarak kendinizi böyle bir lutfun muhattabı olarak düşünmeyin. Rabbimiz bu emri kâinâtın güneşi, iki cihân serveri Hz. Muhammed Mustafâ (sav) şahs-ı pâkini bizzat muhattab alarak söylemiştir. Yani Rabbimiz; ‘Ey Muhammed! Ben yalnız seni bilirim ve yalnız seni tanırım. Beni de en iyi tanıyan ve bilen sen olduğun için ‘Sen oku!’ buyuruyor. Eğer bu kâinât meclisinde bir kişiye “Oku!” emri verildiyse geri kalanlara düşen tek şey “Dinle!”mektir. Dolayısıyla bu ayetin zahirine bakıp mekre düşmeyin ve Rabbimizin kulağa başka, gönle başka buyurduğu “Oku!” emrinin kime ve niye buyurulduğunu iyi düşünün ve iyi anlayın!”. Dolayısıyla Efendimiz (as) “ القارئ” yani, yegâne okuyucu olup, esasında kendi zât-ı pâkleri de “ اَدَّبَني ربّي و اَحْسَنَ تأدِيبي” (Beni Rabbim terbiye etti/edeplendirdi ve o ne güzel terbiye edici/edep öğreticidir.) buyurdukları üzere Cenâb-ı Kibriyâ’dan en güzel bir şekilde dinlemişler ve bize de ondan dinlediklerini ‘oku’muşlardır. Bu âdetin, sünnetin ve usûlün farkında olan ve bizzat bunu kendi zatında tatbik ile müşahede eden Hz. Mevlânâ da yapmamız gereken tek şeyin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in (sav) rahle-i tedrisinde diz çöküp dikkatli bir şekilde O’nu dinlememiz/duymamız/işitmemiz olduğunu emir buyuruyor. Ümmet olarak üzerimize düşen tek ve yegâne vazifenin; Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’tan dinlediklerini okurken O’nu dinlememiz olduğunu, dolayısıyla inzal olunan ilk emirde ümmetin payına düşenin bu olduğunu ifade ediyor. 

Bugün bu ayetin, zahir manasıyla salt bir okuma, hatta ‘okumlama’ yani ‘boş küfeyi doldurma’ olarak anlaşılması, bizi sevâd-ı âzamdan ayrı olarak ferdî ve indî anlayışlara sürüklemektedir. Dolayısıyla Kur’an, her dimağda farklı anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. Kadîm gelenekte ‘okumak’ tek başına yapılan ferdî bir eylem değildir. Kitap/metin hoca ile talebe arasındaki iletişim ve aktarım için bir vesiledir. Bu yüzdendir ki ferdî ve farklı anlayış ve yorumlarıyla ehl-i sünnet ve sevâd-ı âzamın dışına çıkan Mu’tezîle, ulemâ tarafından “اَعْزَمُ الْبَلِيَّ تَشَيَّخُ الصَّحِيفَة” (Onlar hocalarını bırakıp, kitaplarını şeyh/rehber edindiler) şeklinde eleştirilmiştir. Hz. Mevlânâ’nın irfânı ile söyleyecek olursak: “Onlar dinlemeyi bıraktılar ve kendi başlarına buyruk okumaya başladılar.” Dinlemeden okumak, sözü dinlenilecek biri olmadan okumaya kalkışmak ve hepsiden tehlikeli olan okuduğu şeyi anladığını iddia etmek, sünnetullaha aykırı olduğu gibi kudemâ tarafından da bir helâk sebebi olarak görülmüştür. Bir diğer taraftan ayetin bağlamını yakalayan fakat satır aralarını okumadan meseleye dahil olanlar ise ‘okuma’ eylemini ‘araştırma, sorgulama ilh.’ olarak yorumlamaları yanlış olmamakla birlikte asıl olan murâd-ı ilâhîye nazaran ikinci hatta üçüncü planda kalmaktadır. Burada Hz. Mevlânâ’nın emrini aynı zamanda bir îkâz olarak da düşünürsek, “Okumadan önce dinle!” şeklinde de anlayabiliriz. Yani, ilk yapılacak şey evvelâ ‘dinlemek’, dinledikten sonra okuyucunun izni ve rızası ile ‘dinlediklerini okumak’tır. Dolayısıyla okumak hiçbir zaman tek başına yeterli bir faaliyyet olmayıp, sözü dinlenilen bir okuyucu, rehber olmadığı müddetçe insanı anlayış ve tanıyış olarak hep eksik bırakır.

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardı: “Anlayabilen insan öğrenebilir, okuyan insan öğrenemez. Ashâb-ı kirâm hiç kitap okumadılar. Onlar anlayış sahibi idiler, anlatılanı güzel anladılar ve bu anladıklarını da birbirlerinden çok farklı yorumladılar. Bu farklı yorumlar da fıkhımızın ve hak mezheplerin oluşmasına sebep oldu. Allah Rasulü bütün bu yorumları âdeta kabullendiler ve ‘hepsi hidayet üzeredir, hepsi yıldızdır, ışıktır, nurdur, kandildir, müctehiddir, fakihtir.” ‘Ârife târif gerekmez’ demişler. Hâce Hazretleri’nin buyurdukları üzere, biz Cenâb-ı Hakk ile Efendimiz arasındaki eğitim usûlüne, aynı ile Efendimiz ile Ashâb-ı Kirâm’ın birlikteliğinde şâhit oluyoruz. İlk emir, İslam’ın ilk nesli olarak ashâb-ı kirâmı bizden çok daha fazla ilgilendiriyordu. Fakat hayatlarına baktığımızda onların ‘Oku!’ emrini, maddi ve mânevi tüm varlıklarını Efendimiz’e fedâ ederek anladıklarını ve îfâ ettiklerini görüyoruz. Yine Hâce Hazretleri’nin “Cenâb-ı Hakk’ın âdetine baktığımızda Hz. Şuayb gibi amâ peygamber göndermiş fakat sağır peygamber göndermemiştir.” buyurmaları da bu hikmeti pekiştiren delaletlerden biridir. 

Devam edecek...

 

Yazar: Murat Han Atay

 

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamı 2

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamı -2 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamı -2

 

İslam dininin temeli iki noktadadır:

1-İman, ihlas ve teslimden ibaret ilm-i Tevhid,

2-Ona göre hareket ve amel etmek, amel-i Tevhid.

İlm-i Tevhid kalb ve dimağda olduğu için özdür, amel-i Tevhid bedeni hareketten ibaret olduğu için o özün dış kabuğudur. Her ikisi de kemal buldu mu istikamet olur. Özü, hareket ve sözü şeriate göre olana “müstakim”, olmayana da “sakim” adı verilir. Allah müstakim olanlara akl-ı selimi ihsan eder. Tevbeden sonra istikamet yoluna girenin kalbine melekleri gönderir. O melekler müstakim olanı Hakk’ın yoluna teşvik eder; sekerat anında açıktan üzerine gelir, onu cennetle müjdeler; korkma, artık tekliflerin sonu geldi, cennetliksin hiç endişe etme, bundan sonra istikametinin semeresini alırsın, diye müstakim olanı müjdeler.

“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır deyip sonra sağlam itikad, ihlas ve teslimle doğruluğu kendine prensip edenler üzerine: ‘Korkmayın, tasalanmayın, va’dolunduğunuz cennetle sevinin’ diye melekler inecektir.” buyrulmuştur. (Fussilet Suresi 30)

Yani, ey istikamet sahipleri, eğer siz istikametinizin semeresini görmez iseniz de şüphesiz ölüm anında melekler tarafından cennetle müjdeleneceksiniz, demektir. Bunun için hadis-i şerifte: “Gizli ve aşikârede taat ve ibadeti iltizam ve menhiyattan içtinapla dosdoğru olun ve elbette birçoğunuz buna güç getiremezsiniz. Biliniz ki amelinizin en hayırlısı namazdır. Müminden başkası da abdest üzerine muhafazakâr olmaz.” buyrulmaktadır. Yani bihakkın istikamette sebat etmezseniz, bari hiç değilse ta’dil-i erkanla namazı dosdoğru yerli yerinde kılın, zahiri ve batıni temizliğe muhafazakâr olun. Bu da zayıflarınız için bir istikamet sayılır. Anlaşıldığı üzere salikin istikamette sebat etmeye devamlı bir surette çalışması gerekir. Bu çalışmayla bir an nefs ve şeytanına galip, bir an mağlup olur, bir an zâkir, bir an gafil, bir an mücahid, bir an münafık olur. Fakat daima müstakim olmaya çalışır. Yukarıda tarif edilen bihakkın istikamette sebat edince salik, artık yolu bitmiş demektir.

Hülâsa, itikadda istikamet tevhid ilminde; ibadet ve muamelede istikamet fıkıh kitaplarında; ahlakta istikamet tasavvuf kitaplarında beyan olunmuştur. Her birisinin bir kitabını kâmil zatın nezaretinde okumak ve kâmil mürşidin nezaretinde onunla amel etmek umum Müslümanlara düşen bir vazifedir. Bir müminin böylece üç kitap okuması hem kolay olur, hem de sapık fikir ve amelden kurtulmuş olur.

İstikameti Devam Ettirebilmek İçin Mühim Tavsiyeler

Şuurumuzda iman ve ihlasın yerleşmesi nisbetinde bedenimizin azaları müstakim olur. Her bir salik itikadı ve ihlası nisbetinde dinini tatbik eder, takva sahibi olur, müstakim olmaya çalışır. Esas maksat, Hakk’ın huzuruna layıkıyla girmektir. İstikametten başkasıyla da bu huzura giriş imkânsızdır. Onun için şuurumuzu murakabeyle, azalarımızı şer’i tatbikatla çalıştırmalıyız ki Allah Azze ve Celle’nin bizden istediği hakiki istikamete sahip olalım. İşte bu oluş için hadis-i şerifte şöyle buyruldu: “Gizli ve aşikârede taat ve ibadeti iltizam ve menhiyattan içtinapla dosdoğru olun ve elbette birçoğunuz buna güç getiremezsiniz. Biliniz ki amelinizin en hayırlısı namazdır. Müminden başkası da abdest üzerine muhafazakâr olmaz.” Yani gücünüz yettiği kadar itikadda, taat ve ibadeti devam etmekte, büyük ve küçük günahlardan sakınmakta sebat edin. Elbette bu hususta sebat etmek çok zordur, çok büyük bir gayreti ister, çok büyük bir sabır ve tahammülü ister, ümmetten zayıf olanlar, elbette bunda sebat etmekten aciz kalırlar. O halde acizliği bertaraf edebilmek için salik başlangıçta ciddi bir tevbe ile dine sarılır. Bidayette tevbeye muvaffak olmak kolaydır. Lakin tevbenin üzerinde devam etmek, müstakim olabilmek için şartlar vardır. Bu şartları yerine getiren, Allah’ın izniyle muvaffak ve müstakim olur.

1-Cenâb-ı Hakk’ın âdetinden birisi de tecelli-i iradi’dir; kulun hiçbir şeyden haberi olmadığı halde aniden kalbe Hakk’a davetçi ilham gelir; hadi tevbeye git diye kalbe icbar eder. Bazen o ilhamla beraber titreme, ağlama da gelir. Ekser itibarıyla bu tecelli, kâmil meşâyıhın huzurundan, bakışından ve sözünden olur. Bu tecelliyeye, tecelli-i irade denilir. Kalbe geldi ise mühlet vermeksizin ona teslim olmak ve derhal emrine itaat etmek lazımdır. Bu ilham seriu’z-zeval olduğu için fırsatı kaçırmamak gerektir. Fırsatın kaçırılmamasının manası, kâmil zevatı bulmak, samimiyetle onlarla sohbet etmek, kâmil mürşidin emrine girmek demektir. Hiçbir zaman insan tek başına kendine yolu tayin edemez.

2-Tevbenin akabinde eski günahlardan vazgeçmek, fena niyetlerden sıyrılmak ve iyiliği yapmanın devamına azimli olmaktır. Çünkü tevbeden sonra işret meclisinin arkadaşları insana dışta musallat olurlar. Çoğu zaman tekrar yoldan çıkarırlar; buna dikkat lazımdır.

Gavs-ı Hizâni, münkir ve ehli bid’atin zararlarının kilisede bulunanların zararlarından daha ziyade olduğunu kaydetmiştir. Hatta bir şeyhe teslim olan kimsenin ilimde hocası olan münkir olsa, onu bile terk etmesi gerekir. “Sende ilimde yeri olmadık herhangi bir şeyi anan baban emrederlerse onlara uyma; Benim yoluma inâbe edenlerin yoluna uy.” (Lokman 15) ayet-i kerimesinin emrine binaen, kişiyi istikamet yolundan geri bırakmak isteyen ana baba, hatta ilimde hocası da olsa terk edilir ve ahirette dereceyi almaya sebep olan mürşide uyulur. Kaldı ki günah işlettiren kimselerden yüz çevirmek farzdır.

3-Başlangıçta imkân derecesinde tarikatın adabını, usulünü güzelce öğrenmektir. Bir binanın temeli muhkem olmaz ise o bina yıkılmaya mahkûm olduğu gibi, tarikate intisap ettikten sonra temel olan itikad ve niyet, o temelin üzerinde olacak adap ve usul dosdoğru olmaz ise kısa bir zamandan sonra o tarikat de yıkılır.

Mezheb İmamına fıkıhta, tarikat imamına tarikatte ittibâ lazımdır. İtikad Ehli Sünnet ve’l-Cemaatin itikadı; niyet ve amelde fıkıh kitaplarını kendine kanat yapıp o kanatla şeyhe ittibâ edilir. Şeyh Cüneyd El-Bağdadi: “Tarikatlerden faydalanmak için sebep: edep ve usuldür. Mahrum olanlar edebi öğrenmediklerindendir. Ant olsun ki bizim yolumuz edepten başkası değildir!” demiştir. Hatta bir gün müntesiplerinden birisi meclisine sol ayakla girerken hiddetlenmiş; “Siz sünnete riayet etmediğiniz için meclisimizden çıkın. Zira hayr meclislerine sağ ayakla, kaza-i hacet yerine sol ayakla girilir. Çıkışta zıddı yapılır. Kendi evine ise sağ ayakla girilir sağ ayakla çıkılır.” buyurmuştur.

4-Allah’ın kahrından rahmetine sığınmaktır. Buna Firar-i ilallah denilir. Yani şahıslardan nefret etmeksizin, gıybet, haber dolaştırmak gibi fısktan ibadete kaçmak demektir. Daha doğrusu halktan Hakk’a sığınmaktır. Şâh-ı Nakşibend: “Halkı kalbten çıkarmak, fiilen sıfatlarını terk etmek, Rasul-i Ekrem’in ahlakıyla ahlaklanmak, firar-i ilallah diye tabir olunur, yoksa halkı terk etmenin manası cuma ve cemaati terk etmek, uzlete çekilmek demek değildir.” buyurmuştur.

Mevlânâ-i Cami: “Başlangıçta muvakkat olarak uzlete çekilmek, halkı terk etmek sünnettir. Nitekim Peygamber de vahyin başlangıcında uzlete çekilmiştir. Şer meclisleri terk etmek farzdır, zira şerlileri terk etmeyen hayr yapmaya muvaffak olamaz. Hatta kalben şerlilere temayül, insanları şer işlemeye sevk eder. Bu hususta ayet de emretmiştir: “Zulmedenlerin meclislerinden sakının, zira onların ateşi size de çarpar.” (Hud 113) Müfessirler kalben temayülü yasaklamıştır diye tasrih etmişlerdir.” buyurmuştur. Sultanu’l-cazibin, bu ayeti şöyle beyan eder: “Bu tarikatı inkâr edenlerin meclisi ve diğer fısk meclisleri, demircilerin dükkânına benzer. Demirci demirini çıkarıp iki kişi o demiri dövdüğünde ondan ateş fışkırır; oturanlara isabet etti mi onları yakar. Fakat onların önünde önlük olduğu için yanmazlar. Münkirlerin sözleri gıybet, müstehcen söz söylemek, lâkırdıları ateş gibidir; söz, demir gibidir; iki çene, onunla demir dövülen çekiç gibidir. Artık âlem-i misalde bunlar hep cisimlidir; kalbi yakar parlak olan ruhu kül haline getirir.” 

Şeyh Ebû Medyen: Tarikati inkâr edenlerin meclisleri, müridi öldürücü zehirdir. Bu zehirden korunmayan şeyhinden faydalanamaz.

5-Mürid şeyhine intisap ettikten sonra, şeyhi hakkında son derece itikad etmelidir. Burada mürid şöyle inanır: Şeyhim buluttur, umum nimetler yağmur gibidir. Allah Teala bulutu yağmurun yağmasına sebep kılmıştır. Bulutsuz yağmur yağdırmaması âdetindendir. Şeyhimi hidayetime sebep kılmıştır. Hakikatte hidayet edici Allahu Teala’dır. Yağmur verici de Allahu Teala’dır.

Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Muhakkak Allah azze ve cellenin yeryüzünde feyz ve bereketleri almaya elverişli kapları vardır. Allah azze ve cellenin kendisine en sevimli kapları da yumuşak ve saf olan kaplardır. Allah’ın yeryüzündeki kapları, salih kullarının kalpleridir.”

Allah (cc) yar ve yardımcımız olsun.

Selam ve dua ile

Kaynak: İsmail Çetin, Edeple Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, 2007

 

Yazar : Şeb-i Vuslat

 

Temmuz 2020

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi'nin Temmuz 2020 sayısı çıktı.

 

 

Haziran 2020

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi'nin Haziran 2020 sayısı çıktı.

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:00

HUZURLU BİR ANNE HUZURLU BİR TOPLUM

Huzurlu Bir Anne Huzurlu Bir Toplum

Huzurlu Bir Anne Huzurlu Bir Toplum - Burcu Kul

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Huzurlu Bir Anne Huzurlu Bir Toplum

 

Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a (cc), salat ve selam, Kainatın Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa’ya, onun ehli beytine, ashabına, etbaına, kıyamette kadar devam edecek olan varisi ekmelerine ve ümmetine olsun.

Erkek ve kadınlar bir hikmet üzere yaratıldı. Allahu Teala hazretlerinin kadına yaratılışta verdiği bir nezaket, bir zerafet, bir letafet var. Kadınlar bu naif özelliklerinden dolayı daha hassastırlar ve daha çabuk yorulurlar. Kadın şefkat yumağı, merhamet odağıdır. Evinin eğitimcisi, yuvasını koruyup kollayan sevgiyle bir arada tutandır. Çünkü o bir «anne» dir. 

Feminist düşünce yapısıyla bu ulvi hal bozmaya çalışılıyor. Kadının aile içerisindeki konumunu aşağılayarak fıtratını bozmaya çalışıyorlar. Kafası bulanık, imanı zayıf kimseler ne yazık ki bu akıma kapılıp gidiyor. Hâlbuki kadın, kraliçe arı gibidir. İşçi arı dışarıdan çiçek tozu getirir, kovanda o tozlar bala dönüşür. Kraliçe arı kovanda olmazsa o bal olmaz. İşçi arılar onu arı sütü ile beslerler. Kraliçe arı çıkıp çiçek toplamaya gitse, kovan içindeki görevini yapmasa o kovan harap olur. Arılar arasında hiyerarşi bozulur ortada kovan diye bir şey kalmaz. 

İşte bugün Müslüman aileleri ortan kaldırmak için anneliği basitleştiriyorlar. Topluma kazandırma adı altında toplumsal yapıyı bozuyorlar. Annelik sadece çocuk dünyaya getirmek değildir. O çocuğa gereken her şeyi özgüvenle verebilmektir. Ona yaratılış gayesini, sevgiyi, merhameti ve daha nice kabiliyetleri kazandırmaktır. Yoksa anne yerine bakıcı kelimesi daha uygun olurdu. 

Baba maişeti kazanmak için günün çoğunu dışarı geçirir. Çocuğun yetiştirilmesi anneye kalır. Bir çocuğu en iyi annesi yetiştirebilir. Çalışan kadınlar maalesef fikrini dahi bilmediği kurumlara çocuklarını bırakıyorlar. O körpecik beyinlere ne felaket tohumları atılıyor. Çocukların rol modelini yetiştiği kurumlar belirliyor. Oysa müslüman bir çocuğun ilk öğreneceği şey Allah sevgisidir. Peygamber sevgisidir. Diğer bütün sevgiler süflidir. Anneye babaya duyulan sevgi Allah’ın kalplere nakşettiği sevgiden gelir. Bu denge iyi anlatılamazsa çocuk sevgiyi dışarda aramaya başlar. 

Kadın bir yönüyle anne olduğu gibi hakikat yönü ile Allah’a kuldur. Hayatını yaratılış gayesine uygun şekilde yaşaması lazımdır. Bu şuur ile dünyaya bakabilirse yaptığı bütün işler ona yük değil sermaye olur. Kazanç kapısı olur. 

Birgün, Efendimiz (sav) kalkıyor ve kızı Hz. Fatıma’nın evine geliyor. Eve girdiğinde görüyor ki, Hz. Fatıma oturmuş, elinde beyinin elbisenin söküğünü dikiyor. Ayağıyla da, Hz. Hasan’ın beşiğini sallıyor, ağzıyla da Kur’an-ı Kerim okuyor. Bu haldeyken Efendimiz (sav) içeri girince, Hz. Fatıma: “Buyur babacığım!” diye ayağa kalkıyor. Ama Efendimiz: “Kalkma kızım, otur otur!” diye ısrar ediyor, ama Hz. Fatıma ayağa kalkıyor. Efendimiz buna rağmen: “Keşke otursaydın.” diye ısrar edince Hz. Fatıma merak ediyor: “Babacığım sen gelirsin de, ben ayağa kalkmaz olur muyum? Niye otursaydım ki?” Efendimiz (sav) Fatıma’nın oturma sebebini şöyle anlatır: “Kızım, hanımlar çok bahtiyardırlar, mesutturlar, kazançlıdırlar. Ben kapıdan içeri girdiğim zaman, buranın meleklerle dolu olduğunu gördüm.”

“Babacığım, bu kadar melek niçin gelmiş buraya?”

“Her birisi, bir başka sebepten gelmişti. Sen elinle kocanın elbisesinin yırtığını dikiyorsun, hizmet ediyorsun, işte meleklerin bir kısmı, senin kocana hizmet edişinden dolayı gelmişlerdi. Bir hanımın gönül rızasıyla kocasına hizmet etmesi, meleklerin tebrik edeceği bir ibadettir. Diğer bir kısmı da elinle kocanın elbisesini dikerken, ayağınla da oğlunun beşiğini sallıyordun, bir hanımın çocuğuna bakması, isteyerek, severek, şefkatle, sevgiyle hizmet etmesi, meleklerin gelip seyredebileceği bir hizmettir. Meleklerin bir kısmı da, oğlun Hasan’ın beşiğini salladığın için gelmişlerdi. Sen ağzınla da boş durmuyor, Kur’an-ı Kerim okuyordun, işte büyük bir kısmı da senin okuduğun Kur’an-ı Kerim’i dinlemek için gelmişlerdi. Kızım, hanımlar çok bahtiyardırlar, eğer niyetlerini düzeltirlerse, eğer duygularını düzeltirlerse, eğer bu saydığım hizmetleri şuurla, ibadet kastıyla yaparlarsa, onların yaptığı bütün işler, ibadet yerine geçer.”

Bir hanımefendi, İslam şuuruyla hayatına bakarsa, zengin bir din kültürüyle hayatını zinetlendirirse, kendi dünyasını İslâmî ölçülerle böyle güzelleştirirse, bu hanımın ev hizmeti de ibadettir. Daha doğrusu, hanımların cennete gitmeleri, beylere nisbetle daha öncelikli, daha kolaydır. Bu da hanımlar için çok sevindirici, memnuniyet verici bir müjdedir. Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, iffetini korur, bir de kocasına itaat ederse, ona “haydi, cennetin hangi kapısından istersen gir” denilir.

İki cihan güneşi Efendimiz (sav) hazretlerinin buyurduğu gibi: “Eğer niyetlerini düzeltirlerse, eğer duygularını düzeltirlerse, eğer bu saydığım hizmetleri şuurla yaparlarsa onların yaptığı bütün işler ibadet yerine geçer.”

Allah’ın yakınlığını arzulayarak ne iş yaparsak ve o yaptığımız işi kuralına uygun yaparsak o yaptığımız işler bizlere hasene olur. İşin neticesi ameli salih olur. Hadisi şerifte buyrulduğu gibi: “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır.”

Misal bir bayan evinde yemek yaparken bütün gayretini kullanarak o yemeği lezzetli hale getirmeli. Tadına dikkat ettiği gibi enerjisine de dikkat etmeli. Salih bir niyetle, eli abdestli, dili dualı, gönlünü katarak o yemeği pişirse ve niyetinde Allah’tan başka bir şey yoksa o yemek kadının amelidir. Çünkü o yemek Hakk’ın huzuruna çıkacak. Orada değerlendirilecek. Eşi, çocukları o yemekten yiyip sevdiklerinde, memnun olduklarında, karınları doyduğu gibi kalpleri de doyduğunda, huzur bulduklarında ve o memnuniyetle kadına dua ettiklerinde, o yemek adeta cennet nimeti olur. İşte bu hal bayan için ibadettir. 

Hazreti Peygamber (sav) bayanların işini adeta kolaylaştırıyor. Müminlerin annesi Cüveyriye Binti’l-Hâris’den (r.anha) rivayet edildiğine göre, Rasul-i Ekrem (sav) bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, Hazreti Cüveyriye namaz kıldığı yerde oturmakta iken erkenden evden çıktı. Kuşluk vakti tekrar eve döndü. Cüveyriye’nin hala yerinde oturmakta olduğunu görünce:

“Yanından ayrıldığımdan beri hep burada oturup zikirle mi meşgul oldun?” diye sordu. O da:

Evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Senin yanından ayrıldıktan sonra üç defa söylediğim şu dört cümle, senin sabahtan beri söylediğin zikirlerle tartılacak olsa, sevap bakımından onlara eşit olur: Yarattıkları sayısınca, kendisinin hoşnut olduğunca, arşının ağırlığınca ve bitip tükenmeyen kelimeleri adedince ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve ona hamdederim.”

Evin hanımı Hz Fatıma (ra) gibi ev işleri yaparken, eşine hizmet ederken, çocukları ile ilgilenirken dilde hafif mizanda ağır olan bu zikri söylese, ezber bildiği duaları okusa, tefekkür etse vaktini Allah’tan uzak geçirmemiş olur. Niyet frekanslarımızı o mübareklerinkine çevirelim ki o zaman annelik nedir iyi anlamış oluruz. 

O zaman evde yapılan ev işlerinin, çocuklarla ilgilenmenin boş olmadığını anlamış oluruz. Eşe hizmet etmek kölelik değil saadet olur. Mutfak bir bayan için mabede, mescide döner. Eğer biz bu işleri kendi bozuk anlayışımızla boş görürsek, o boşlukları süfli şeylerle doldurmaya çalışırız. Tam da feministlerin istediği gibi hemen iş sahasına atılmak isteriz. Annelik gibi kutsal bir vazifeyi Allah korusun cehalet gibi görebiliriz. Bize ebedi saadeti kazandıracak bu ulviyeti bırakıp dışardaki kötülükleri tercih ederiz. Oysa o boşluk Hak için dolarsa insan hayatında iğne ucu sokacak kadar bile boşluk bulamaz. Allahu Teala o hayatı kuşatır. Allah›ın sevgisi, muhabbeti, iştiyakı o hayatı öyle doldurur hiç boş yer kalmaz. 

Annenin gönlü huzur bulursa, aile huzur bulur. Aile huzur bulursa, toplum huzura kavuşur. Üzerimizde dolaşan bela yağmurları gider ve Hakkın bizi rahmet yağmurları kuşatır.

Dualarımızda hep deriz ya; Allahım ahirette bizlere cemalini lütfeyle, Peygamber Efendimiz’e komşu eyle, dostlarınla haşreyle, onlarla eyle. Rabbim dualarımızı kabul eylesin inşallah. 

Dünyada da dostları gibi yaşamayı, dostlarından olmayı lütfeylesin. Onların ahlakına bürünebilmeyi nasip eylesin. Bizi sevdiklerine sevdirsin. Sevdiklerini bizlere sevdirsin. Sevdiği şeylerin sevgisini bizlere lütfeylesin.

 

Yazar: Burcu Kul

 

Sayfa 3 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort