JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Aralık 2017 00:04

DİL ve AFETLERİ 'ÖVMEK'

Dil ve Afetleri Övmek

Dil ve Afetleri 'Övmek' - Şeb-i Vuslat

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Dil ve Afetleri 'Övmek'

 

Övmek, bazı durumlarda yasaklanmıştır. Kötülemek ise gıybet yapmak ve aleyhte hareket etmektir. Övgüde bulunmanın altı afeti vardır. Bunlardan dört tanesi övende, iki tanesi de övülende meydana gelir.

 

Övenin Başına Gelen Afetler

1. Öven kişi bazen haddi aşıp yalana düşer. Bu konuda Halid b. Ma’dan şöyle demiştir: “Halkın huzurunda, bir idareciyi ya da herhangi birini, taşımadığı vasıflarla öven kişiyi Allah (cc), kıyamet gününde dilini sürçerek diriltir.”

2. Öven kişi bazen gösterişe girer. O bu övgü ile sevgisini ortaya koyar; fakat bazen içinde övdüğü kimseye karşı bir sevgi bulunmaz ve bütün söylediklerine inanmaz. Böylelikle hem gösterişe girmiş hem de münafıklık yapmış olur.

3. Öven kişi bazen tam manasıyla bilmediği şeylerden bahseder. Onları bilmesine imkân da yoktur; böylece bilmediği bir konuda konuşmuş olur. Rivayet edildiğine göre, adamın biri Allah Rasulü’nün (sav) huzurunda birini övdü. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem (sav), adamı şöyle uyardı: “Vay sana! Arkadaşının boynunu vurdun. Eğer bu söylediklerini işitseydi iflah olmazdı. Sizden biriniz kardeşini övmek istiyorsa, ‘Falan kişiyi (şöyle) zannediyorum. Allah katında kimseyi temize çıkarmam. Onu bilen Allah’tır.’ desin. Bunu da o kimseyi gerçekten bu halde düşünüyorsa söylesin.”

Bu afet, karşıdaki insanı ancak bir delille anlaşılabilecek olan sıfatlarla övmede meydana gelir. Mesela, o muttaki biridir, vera sahibidir, zâhiddir, hayırlı biridir şeklindeki övgüler böyledir. Zira bu ahlâklar kesin olarak bilinmeden o kişi övülmez.
“Ben onu gece namazı kılarken, sadaka verirken, hac yaparken gördüm...”gibi ifadeler kullanılabilir, çünkü bunlarda kesinlik vardır.

“O, adalet sahibidir, rıza ehlidir...”gibi ifadeler kullanmak da sakıncalıdır. Çünkü adalet ve rıza gizli kavramlardır, onların bir insanda bulunması konusunda kesin konuşmak doğru değildir. Ancak onlar tecrübe edilip görüldükten sonra söylenebilir.

Hz. Ömer (ra), bir adamın birini övdüğünü işitince ona, “Onunla yolculuk yaptın mı?” diye sordu. Adam, “Hayır, yapmadım” dedi. Hz. Ömer (ra), “Onunla alışveriş yaptın mı?” diye sordu. Adam, “Hayır, yapmadım” dedi. Hz. Ömer (ra), “Sabah akşam onun komşusu musun?” diye sordu. Adam, “Hayır değilim” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Vallahi! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki sen o adamı tanımıyorsun” dedi.

4. Bazen övülen şahıs zalim ya da fâsık olup bu övgüden dolayı sevinir, içi ferahlar. Bu caiz değildir. Bu konuda Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Fâsık övüldüğü zaman, Allah gazaplanır.”

Hasan-ı Basri (ra) şöyle demiştir: “Zalimin uzun yaşaması için dua eden, yeryüzünde Allah’a (cc) isyan edilmesini istiyor demektir.” Zalim, fâsık bir kimsedir; onu överek sevindirmek değil, kınayarak kederlendirmek lazımdır.

 

Övülenin Başına Gelen Afetler

1. Övgü, övülen şahsı kibre sokar, kendini beğendirir. Bunlar da insanı helak eden şeylerdir. Hasan-ı Basri (ra) şöyle anlatmıştır: Bir gün Hz. Ömer’in (ra) huzurunda insanlar toplanmış oturuyorlardı. Hz. Ömer’in yanında deriden yapılmış bir kamçısı vardı. O sırada Cârûd b. Münzir çıkageldi. Adamın biri onun hakkında, “Bu, Rebîa kabilesinin efendisidir” dedi. Bu övgüyü Hz. Ömer (ra), yanındakiler ve Cârûd b. Münzir’in kendisi işitti. Cârûd, Hz. Ömer’e (ra) yaklaştığı bir sırada, Hz. Ömer ona kamçısıyla hafiften vurdu. Cârûd b. Münzir, “Ey müminlerin emiri, ne oldu ki bana vurdun!” dedi. Hz. Ömer de (ra), “Aramızda bir şey yok. Adamın dediğini duymadın mı?” dedi. Cârûd b. Münzir, “Duydum” deyince, Hz. Ömer (ra), “Senin kalbinde bir gurur meydana gelmesinden korktum. Bunun için başını eğmek istedim” dedi.

2. Kişi hayırla övüldüğü zaman sevinir, tembelleşir ve kendi nefsinden memnun olur. Nefsinden memnun olanın çalışması azalır. Çalışıp gayret eden ancak nefsini noksan görendir. İnsanlar ona övgü yağdırdığında ise olgunlaştığını zanneder. Bundan dolayı Allah Rasulü (sav), övgüde bulunan birini gördüğünde, “Arkadaşının boynunu vurdun, eğer bu söylediklerini işitirse iflah olmaz” buyurarak adamı ikaz etmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Kardeşini yüzüne karşı övdüğün zaman sanki boğazına keskin bıçağı çalmış olursun.” Yine Allah Rasulü (sav), öven birini gördüğünde ona, “Adamı boğazladın; Allah da seni boğazlasın” buyurmuştur.

Mutarrif (ra) der ki: “Duyduğum her övgü ve sena neticesinde kendi nefsimi alçaltırdım (kendime pay biçmezdim)”

Ziyâd b. Ebu Müslim şöyle demiştir: “Kendisine yönelik övgü ve sena duyan kişiye şeytan görünür (onu aldatmaya çalışır), fakat mümin kendisini hesaba çekerek bu tehlikeden kurtulur.”

Mutarrif ve Ziyâd’ın açıklamalarını İbnü’l-Mübârek şöyle değerlendirir: “İkisinin de açıklaması yerindedir. Ziyad’ın anlattığı umum insanların kalbi durumudur. Mutarrif’ın anlattığı ise, seçilmiş kulların kalbi durumudur.”

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Bir adamın keskin bir bıçakla birinin üzerine yürümesi, onu yüzüne karşı övmesinden daha hayırlıdır.”

Hz. Ömer (ra) “Övmek, insanı boğazlamaktır” demiştir. Bu benzetmenin sebebi şudur: Boğazlanan kişi artık bir amel işleyemediği gibi, övülen kişi de övülmenin etkisiyle gevşer ve amel yapmaz.

Şöyle de denilebilir: Övmek, kibir ve kendini beğenmeyi meydana getirir. Boğazlamak, kişinin dünya hayatını bitirdiği gibi, övmek de onun manevi hayatını bitirir. Bu sebeplerden ötürü övmek, boğazlamaya benzetilmiştir.

 

Övgünün Caiz Olduğu Yerler

Öven ya da övülen kişi, buraya kadar anlattığımız tehlikelerden korunmuşsa o zaman övmenin bir sakıncası yoktur. Hatta bazen bu güzel karşılanır. Bundan dolayı Rasul-i Ekrem (sav), ashabını övmüş ve Hz. Ebu Bekir için şöyle buyurmuştur: “Ebu Bekir’in imanı bütün âlemin imanıyla tartılsaydı, onun imanı ağır gelirdi.”

Rasulullah Efendimiz (sav), Hz. Ömer hakkında da şöyle buyurmuştur: “Ey Ömer, eğer ben peygamber olarak gönderilmeseydim, sen gönderilirdin.”

Bunlardan daha büyük bir övgü olabilir mi? Rasul-i Ekrem (sav) bunları, doğru olarak ve basiretle söylemiştir. Bu övgüler onlara bir zarar vermemiştir; çünkü sahabeler bu övgülerle kibre, kendini beğenmeye ve tembelliğe düşmeyecek kadar yücedirler.

 

Kişinin Kendini Övmesi

Kişinin kendi nefsini övmesi de çirkin bir davranıştır. Çünkü onda kibir ve böbürlenmek vardır. Bu konuda Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben, bütün insanların efendisiyim. Bunda övünmek yok!” Yani ben bunu övünmek için söylemiyorum.

İnsanlar ise böbürlenmek için kendilerini överler. Hâlbuki Allah Rasulü’nün (sav) övünmesi, yüce Allah (cc) ile ve O’na olan yakınlığı iledir; yoksa bir insan olması ve bütün insanların önünde bulunması sebebiyle değildir. Bu aynen şuna benzer: Bir hükümdarın huzurunda güzel bir kabul gören kimse, padişahın onu huzuruna kabul etmesiyle övünür ve bununla sevinir; yoksa bu övünç padişahın onu halktan bazılarının önüne almasıyla değildir.

Artık sen bu anlatılanlara bakarak, övmenin kötülendiği yerlerle kötülenmediği yerleri ayırt edebilirsin. Allah Rasulü (sav), sahabelerin vefat eden birini hayırla andıklarını ve övdüklerini işitince, “(Ona cennet) vacip oldu” buyurmuştur.

Mücahid (ra) şöyle anlatır: “Âdemoğlundan hiçbir zaman ayrılmayan melekler vardır. Müslüman biri, müslüman kardeşini hayırla anınca melekler ona, “Sana da aynısı verildi” derler. Kötülükle andığı zaman ise melekler ona, “Ey ayıpları örtülü olan âdemoğlu! Nefsine acı, ayıplarını örten Allah’a hamd et” derler.

 

Övülenin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar

Şunu iyi bil ki, övülen kişi, kibirden, kendini beğenmişlikten ve tembellikten şiddetle kaçınma gayretinde olmalıdır. Bunlardan ancak, nefsini gerçek manada bilen kurtulur. İnsan son nefesin tehlikelerini, riyanın inceliklerini, amellerin afetini düşünmeli ve boş övgülere aldanmamalıdır. Biri kendisini övünce, öven kişinin bilmediği fakat kendisinde mevcut bütün eksiklerini hatırlamalı, eğer içinden ve aklından geçenleri öven kişi bilseydi övmeden vazgeçeceğini düşünmelidir. Ayrıca kendisini öven kişiye tepki göstererek engel olmalı, övgüden hoşlanmadığını açıkça belirtmelidir. Bu konuda Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: “Övenlerin yüzlerine toprak saçın.”

Süfyân b. Uyeyne (ra) der ki: “Nefsini bilene övgü zarar vermez.” Salih zatlardan biri övüldüğü zaman şöyle demiştir: “Allah’ım! Bunlar beni tanımıyorlar; beni gerçek olarak sen tanıyorsun.”

Hz. Ali (ra), övüldüğü zaman şöyle derdi: “Allah’ım! Bu kullarının bilmediği günahlarımı bağışla. Onların söyledikleriyle de beni cezalandırma. Beni, onların zannettiklerinden daha hayırlı eyle.”

Adamın biri Hz. Ömer’i (ra) övünce onu şöyle uyarmıştır: “Beni ve kendini helak etmek mi istiyorsun?”

Bir adam Hz. Ali’yi (ra) övmüştü. Sonra da bu adamın Hz. Ali’nin (ra) aleyhinde bulunduğu haberi ulaşınca ona, “Ben, övdüğünden daha düşük, içinden geçirdiklerinden daha üstünüm” demiştir.

Rabbim (cc) yar ve yardımcımız olsun, amin.

 

Kaynakça:
Dil Belâsı, Hüccetü’l İslam İmam Gazali, Semerkand Yayınları, 2011.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Peygamber Olup Olmadığından 2

Peygamber Olup Olmadığında İhtilaf Bulunan Kimseler -2 - Mine Şimşek

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Peygamber Olup Olmadığında İhtilaf Bulunan Kimseler -2

 

Lokman (as) ve Kısaca Hayatı:

Kuran’ı Kerim’in otuz birinci suresine kendi ismi verilmiştir. Arabistan’ın umman tarafında yaşadığı, kendisine hikmet verilip, Davud (as) ile görüşüp ondan ilim öğrendiğini, Davud’a (as) peygamberlik bildirilmeden önce kadı olduğu, İsrailoğullarına fetva verdiği Davud’a (as) peygamberlik bildirildikten sonra da fetva vermeyi bırakıp Davud peygamberin sohbetlerine devam ettiği rivayet edilmektedir.

Birkaç ayeti Kerime’de Cenabı Hak (cc): “Andolsun ki biz Lokmana (Allaha şükretmesi için) hikmet verdik. Şükrederse ancak kendi faidesi için şükretmiş olur. Kimde (isyan ve itaatsizlikle) nankörlük ederse şüphesiz ki Allah ganidir hem de övülmeye layıktır.” (Lokman 12)

“Hani Lokman oğluna öğüt vererek: “Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma çünkü ortak koşmak büyük bir zulümdür. Yavrucuğum! Şüphesiz ki yapılan iyilik ve kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olsa hem de kaya içinde veya göklerde yahut yer içinde bile olsa Allah onu getirir ve karşılığını verir. Çünkü Allah latiftir.” buyrulmaktadır. (Lokman 13-16)

Lokman hekime sen bu hale nasıl geldin dediklerinde: “Doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, lüzumsuz söz ve işi terk etmekle.“ cevabını vermiştir. Hikmetli sözleri arasında şunlar vardır: “Dört zaman da dört şeyi korumak gerekir.” 

1) Namazda, gönlü. 

2) Halk arasında, dili.

3) Yiyip içmede, boğazı.

4) Bir kimsenin evine girince, gözü.

“İki şey akıldan hiçbir zaman çıkarılmamalıdır. Allah’ü Teala ve ölüm.”

Oğluna nasihatları şunlardır:

“Ey oğlum! Dünya derin deniz gibidir çok insanlar onda boğulmuştur. Gemin takva, yükün iman, halin tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun.” 

“Ey oğlum! Âlimlere karşı öğünme. Akılsızlarla inatlaşma. Gösteriş yapmak için ilim öğrenme. İhtiyacım yok diyerek de ilmi terk etme.” “Ey oğlum! Allahü Teala’yı hatırlatan insanları görürsen onlarla otur. Âlim olsan da ilmin faydasını görürsün. Sen ehli isen sana öğretirler. Allahü Teala onlara olan rahmetinden seni de faydalandırır.” “Allahü Teala’yı zikretmeyenleri görürsen onlardan uzak dur. Ey oğul! Kötü huydan ve gönül dağınıklığından sakın.” “Sakın sabırsız olma yoksa arkadaş bulamazsın.” “Sıkıntılara katlan ve yalandan sakın bununla hayanı değerini ve makamını kaybedersin.” “Kazaya razı ol ve Allah’ü Teala’nın sana verdiği rızka kanaat et.” “Ey oğul! Tevbeyi yarına bırakma çünkü ölüm ansızın gelebilir.” “Sükut etmekle pişman olmazsın, söz gümüş ise sükut altındır.” “Ey oğul! Alimlerin meclisine devam et, bahar yağmuru ile yeryüzünü yeşillendiren Allah’ü Teala alimlerin meclisindeki hikmet nuru ile de müminlerin kalbini aydınlatır. Ey oğul! Merhamet eden merhamet bulur, sükut eden selamete erer, hayır söz söyleyen kâr eder, kötü konuşan günahkar olur, diline hakim olmayan pişman olur.“ buyurmuştur.

 

Zülkarneyn (as) ve Kısaca Hayatı:

Kur’an-ı Kerim’de Zülkar-neyn’den (as) Cenabı Hak (cc) övgüyle bahsetmiştir. Hazreti Zülkarneyn üstün yeteneklere geniş ve kudret imkanlara sahip, bilgili, dünya corafyasının bir kısmını bilen ve ilahi yardıma mazhar olan bir kişi olup ahiret gününe kesin iman eden iyi ahlaklı bir zâttır. Zülkarneyn ismi (perçem, tepe, zaman) manalarına gelen dünyayı çokça dolaşması ayrıca saçının iki yanında örgülü olması, nuru, şafaati dolayısıyla bu lakabı almıştır. Bazı âlimlerin rivayetlerine göre Yahudilerden birkaç kişi peygamberimizin yanına gelerek Zülkarneyn’in kim olduğunu sormuşlardır, bunun üzerine ayet nazil olmuştur.

Ayeti kerime’de: “Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: ‘Size ondan bir hatıra okuyacağım. Biz yeryüzünde onun için sağlam bir mekan ve orada istediği gibi hareket edeceği yönetim hürriyeti hazırladık. Ve kendisine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik. (Ulaşmak istediği her şeye ulaşmanın yolunu aracı verdik.) O da kendisini (batıl ülkelere ulaştıracak) bir yol tuttu...” (Kehf 18-83-98) buyrulmuştur.

İsimlerini bilip bilmediğimiz her ne kadar peygamberler dünyayı şereflendirmiş yaşamış ise Rabbim hepsinden razı olsun, zerreler adedince rahmet olsun.

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Cuma, 01 Aralık 2017 00:00

GÖNÜLLERİN NEŞESİ SOHBET

Gönüllerin Neşesi Sohbet

Gönüllerin Neşesi Sohbet - Gönül Pınarından

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Gönüllerin Neşesi Sohbet

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Allah’ın (cc) salat ve selamı Efendimiz Hz. Muhammed’e (sav), âline ve ashabına olsun 

Sahabe-i kiram (r.anhum), Allah Rasulü (sav) ile sohbet ve beraberlikleri ile öyle bir fazilet ele geçirmişler ki kendilerinden sonra gelen en büyük âlimleri, arifleri fazilette geçmişlerdir. Onlar bu fazileti çok amelleri ve yüksek ilimleri ile değil, alemlere rahmet olan Yüce Peygamberimiz’in (sav) saadetli sohbet ve nazarlarıyla şereflenerek elde etmişlerdir. Kendilerinden sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onların elde ettiği bu fazileti ele geçiremezler.  

Peki sohbet nedir? Sohbet dünyada insana verilen belki en büyük manevi nimettir . Sohbet, işlediği konuyu her yönüyle ele alıp ihtiyacı gideren bir gıdadır. Aklı ve kalbi doyurucu özellikte bir derlemenin bulunduğu hissiyat yoğunluğudur sohbet. Bir şeyin tadını alan kişi ondan asla vazgeçmez, adeta “Ab-ı hayat”tır sohbet. Tertemiz su, bir göze misalidir sohbet. Bu hayat suyunun müminin hayatında, benliğinde yer alması insana verilen belki en büyük zenginliktir; çünkü bir taraftan da içtikçe çoğalan artan bir zenginliktir. 

Her canlı sudan yaratılmıştır. İnsan damla damla bir deryaya dönüşmüş varlıktır. Su daima kendinden çok olana akar. Cenabı Hakk’ın insanı cennette yaratması, dünyaya göndermesi ve tekrar O’na dönüş macerası bir sohbetle başlar, bize sohbetle hissettirilir. O macera aslında bizi sevgiliye götüren bir akıştır. Dudaktan kalbe dökülen her söz, vücut dilinden başlayıp hal alemine yönelen özdür sohbet. O öz ki şimdiye kadar vücudun içinde okunmayı bekleyen ve gıdasını bekleyen öz… İnsanın yeme, içme gibi maddi yapısına ait rızık; el, ayak gibi görünen organların hareket ve çabasıyla sağlanır. İnsanın görünmeyen-manevi tarafına ait rızık ise, kalbin hareketi ve çabasıyla elde edilir. İşte bu da özün-sırrın rızkıdır. Bedenin içerisinde yer alıp elle tutamadığımız, gözle göremediğimiz ancak varlığını inkar edemediğimiz kısaca bizi biz yapan beden zarfının içinde okunmayı bekleyen bir mektuptur sohbet. Şimdiye kadar kendine yabancı hallerle sıkılan ruh rahat eder o sohbette hatta rahat ötesi o diyarın sakinleri içerisinde şendir, bahtiyardır artık. Bize kim olduğumuzu, kim tarafından bu aleme gönderildiğimizi ve görevlerimizin neler olduğunu anlatan büyük bir aşk deryasıdır sohbet. O deryanın sakinleri aşk deryasının kapısını çalmış, aşka garkolmuş. Ah o deryadan bir girebilsek içeri… Yüzlerce yıldır aşıkları besleyen aşk deryası sohbet için büyüklerimiz neler söylemişler:

 

Abdülkadir Geylânî (ks) (11. yy):

“Kişinin kardeşleriyle sohbeti, kardeşlerini kendine tercih etmek, cömertlik ve mertlik göstermek, onları bağışlamak ve hizmet şartıyla… Yani hiç kimse üzerinde hak iddia etmeden, hiç kimseden hak istemeden ve herkesin üzerinde hakkı olduğunu düşünerek onlarla bir arada bulunmak demektir.

Dedikleri ve yaptıkları şeylerde onlara uygun tavır göstermek, kendi aleyhine de olsa daima onlarla birlikte bulunmak, sufi kardeşleriyle sohbet etmenin edeplerindendir.

Onların lehinde mazeret gösterir, onları mazur görür. Onlara muhalefet etmeyi, onlardan uzaklaşmayı, onlarla mücadele etmeyi ve sert davranmayı terk eder. Ayıplarını görmezden gelir.

Kardeşlerinin kalplerindeki sevgiyi kaybetmemeli ve onların istemedikleri şeyleri yapmaktan daima kaçınmalıdır.

Kardeşlerden biri ona gücenecek olsa, dargınlığının sona ermesi için ona iyi davranmalı, dargınlığı bitmediği takdirde bu dargınlık sona erinceye kadar ona ihsanını artırmalı ve iyi davranışını devam ettirmelidir.”

 

Şehabeddin Sühreverdî (ks) (12. yy):

“Sohbet, insanın iç aleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar.

Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur.

Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükun bulur. Allah’a yönelmenin yolunu bulur ve O’na yönelir.

Bunun örneği seslerde görülür. Sesler bir araya gelip birleşince daha gür olarak çıkar ve etraftaki engelleri aşar ve yayılır.”

 

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî (ks) (19. yy):

“Sohbetin üç faydası vardır:

Birincisi; kişi, hayır ehli kişilerle sohbette bulunur, Hak yolcusunu eski haline dönmekten ve tembellikten alıkoyar, onu kötülük işlemekten uzaklaştırır. Kötülüklerden uzaklaşmak onu kötülük işlemekten kurtarır. İtaate yakın olmak ise nefse hakim olmaya götürür. Böylece, sohbetin bereketi ve ruhaniyetin kuvveti, Hak yolcusunun işlerini kolaylaştırır.

İkincisi; kalplerin anlaşılması sadece sohbetle mümkün olur. Sohbetin tadını alan ve sohbetle hallenen kimseye başkaları tesir edemez. Huy, farkına varmadan diğer huyun tesiri altında kalır. Kişi dostunun dini üzeredir, “Mümin müminin aynasıdır.” Aynada görülenler, o aynaya bakanların da görüntüsüdür. Bunun için Şazelî ve Nakşibendîler sohbete çok önem verirler. Biliniz ki, iki kişi arasında sohbeti çeken şey, ortak hisler ve mensubiyettir. İnsanların bazıları kendilerini bazı insanlara yakın hissederler. Yani her topluluk kendisine bir sohbet halkası kurar.

Üçüncüsü, Hak yolcusu kendi nefsiyle de imtihan edilmektedir. Kendi başına kaldığı zaman şeytanın bir takım hayal, kuruntu ve bâtıl itikatlarla onu kandırması çok kolay olur. Bu kandırma yolları bozuk düşünceler, tembellik, hile, kudret, din dışılık, istidraç türü şeyler de olabilir. Şeytan, bütün bunları kişinin önüne atarak, bunları ona doğruymuş gibi gösterebilir. Bunun içindir ki, Hak yolcusunun mutlaka bir mürşidi olmalıdır. Ancak o zaman bu düşük hallerden kurtulup doğruyu bulabilir.”Bugün aşk deryasından inciler-hikmetler dağıtan, akılları ve gönülleri doyuran Hace Hazretleri (ksa) de bir şiirinde bu durumu şöyle dile getirir:

 

Allah için davet eder,
Olman için himmet eder,
Bulman için gayret eder,
Davet eder, davet eder.

Ol yar ile yar olmaya,
Mahfice tenha durmaya,
Gönüle sultan olmaya,
Davet eder, davet eder.

 

Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor: “Beşikten mezara kadar ilmi taleb ediniz.” Siz bilgiye beşikten mezara kadar muhtaçsınız ona uyun; çünkü sonra ona aşık olacaksınız… 

İşte insan sohbetlere devam ede ede bilmediklerini öğreniyor, öğrendikçe Cenabı Hakk’ı tanımaya başlıyor. Yaşadığımız bir gerçek şudur: Sohbetlere gelirsek bütün sorunlarımız, dertlerimiz çözülecek. Sonra bu sohbetlere aşık olacağız. Bizi Allah’a yaklaştıracak şey ise aşktır. 

Hâce Hazretleri’nin (ksa) “Gönül Sohbetleri ve Saadet Vesileleri” adlı eserinin ön sözünde bulunan: “Asırlar önceki sohbetler Peygamber mektebinin kutlu dersleri… Yıllar, asırlar geçse de hikmetini kaybetmeyen pınar… Ab-ı hayat fışkırır sohbet pınarından. Bu öyle bir pınardır ki, içenleri nura gark eder. Akıllar, kalpler bu nurla aydınlanır. Sohbetin nurlandırdığı bu insanlar gökteki yıldız olurlar. Kendilerinden sonra gelecek olan kuşaklara ışık olur, yön olur, ufuk olurlar… Bunu en güzel ashabta görebiliyoruz. Ashab sohbetleşenler anlamında… Tüm çağların o en kutlu insanları bu isimle anıldılar… Onlar Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) sohbet arkadaşıydı. Sohbetle yetiştiler, kemal buldular… Kendilerinden sonra gelenleri de sohbetle yetiştirdiler… Önceleri ilim sadırdan sadıra (gönülden gönüle) nakledildi, sonra sadırdan satıra, gönülden satıra aktarıldı. İşte bugünde ab-ı hayat fışkıran sohbetler oradan beslenen ve kana kana içen bir gönülden aktarılmaktadır.” ifadeleri konuyu güzel özetler. 

Sohbetler insanda çok farklı pencereler açar. Bir yönüyle sohbet insana ezbere yaptığı şeyleri bozdurur… Bir müslüman için en büyük saadet güzel bir kul olabilmektir. Bu sohbetler insana nakış nakış işlenir. Aslında insan çok güzel bir eserdir. İşlene işlene bu eser/nakış ortaya çıkar, ama mutlaka bu işi bir öğreticiden öğrenmesi gerekir. Şimdi baktığımızda elimizde bir kanaviçe işlediğimizi düşünelim… Onu en ince ayrıntısına kadar ustasından öğreniyoruz değil mi? Ki bu bir fani olan şeydir. Sohbet ise gönüllerin anlayış ile idrak ile Hakk’a yönelmesidir, bu şuurun ortaya çıkarılmasıdır. Cenabı Hak bunu hepimize kolaylaştırsın.

 

Yazar:  Gönül Pınarından

 

Mahşerde Pişmanlık Duymayacağımız Kişilerle Dostluk Kurmalıyız - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 116 - Ağustos 2017

Mahşerde Pişmanlık Duymayacağımız Kişilerle Dostluk Kurmalıyız

 

Sual: Efendim, sadatı kiramın hesap gününde etbaının arkadaşı olacağı, onu birçok konuda koruyacağı ve biiznillah şefaat edeceği tasavvuf kaynaklarında ve sohbetlerimizde geçiyor. Sohbette buyurduğunuz ayeti kerimede “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün” (Abese,34-36) buyrulurken Cenabı Hak herkesi sayıyor ama kişinin mürşidini saymıyor... Siz bu içerikli sohbetleri pek yapmıyorsunuz. Bu açıdan şefaat ve kişinin gayreti bağlamında değerlendirdiğimizde bunun dengesini kişi nasıl ayarlamalı?

Cevap: Belki de bu tip şeyler son dönemler birileri tarafından biraz daha dillendirilir olmuş. Şefaatin, kabir azabının reddi, velayetin olmadığı dolayısıyla kimsenin kimseye bir faydasının olamayacağı... Akideyi tashihten öte sanki müminlerin canını acıtma adına yapılan reddiyeler… Değişik vilayetlerden gelen arkadaşlardan işitiyoruz bu tip kişilerin kafa bulandırmak için Müslümanlara gelip “Peygamberimiz hangi mezheptendi?” gibi saçmalık ifade eden sorular sorması… Tükürük mırdar değil mide bulandırır, derler. Peygamberin mezhebini sorarak insanı mezhepler hakkında şüpheye düşürmeye veya mezhebin olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Daha buna benzer günümüzde birçok konular işleniliyor ve dediğimiz gibi bunlar artık çok fazla konuşulur olmuş... Bu hatta o kadar ileri boyutlara gidiyor ki bazı Peygamberlerin bile reddine, inkârına kail olmuş o insanlar. Yani Âdem diye bir peygamberin olmadığını, Âdem ifadesinin insanlığın genel ismi olduğunu; Davud diye bir peygamberin, Zebur diye bir kitabın olmadığını, o gün Davud isimli bir şair olduğunu onun Zebur diye bir şiir kitabı yazdığını iddia ediyorlar. İş bu noktalara kadar vardırılmış. Böyle şimdi isim isim peygamberleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar… 

Kimilerine göre hiçbir kitabın kutsal bir metin olmadığını kimilerine göre de Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olmaktan ziyade bir meleğin kelamı olma ihtimalinin daha fazla olduğunu, daha önce de sizlerle konuşmuştuk. Çünkü Kur’an’ın içinde birçok tekrar var. Misal Kur’an’da ayet olarak bir tane besmelei şerif var ama her surenin başında besmele var. Bazı imamlara göre her surenin başındaki besmele ayetten. Bunları tekrar kabul ediyor ve diyor ki bunlar Cebrail’in ifadeleri Allah’ın ifadesi değildir. Allah’a ait olan ifade “ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ” (Neml, 30) diğerleri Cebrail’in ifadesidir. Misal Rahman suresinde “فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ - O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” bir tekrar var. Bunların Allah’a ait olamayacağını melek ifadesi olduklarını yani Cebrail’in ifadesi olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylüyorlar. Kimilerine göre böyle bir iddia var. 

Kimilerine göre vahyin elimizdeki bu mevcut kitap halinde olanın olmadığını, vahyin Peygamberin kalbine nazil olan hakikatin olduğunu bu Kitabımızda bulunan ifadelerin Peygamber’e ait olduğunu yani Peygamber kalbine gelen manaya kelime elbiseleri giydirerek zahire sunmuştur. Dolayısıyla bunlar vahyin kendisi değildir. Yani biz bunların üstünde yorum yapabiliriz, bunları değiştirebiliriz. O manaya sadık kalma -Peygamberin kalbindekini nasıl tespit edebileceksek- sadedinde bunları değiştirebiliriz. Kimilerine göre abdestsiz Kur’an okuyabiliriz çünkü abdestsiz Kur’an’a tutulmaz ayeti önce, abdest ayeti daha sonra gelmiştir, bunların birbiriyle alakası yoktur. Abdest ayeti hikmetini bildirmiştir; namaza kalkacağınız zaman elinizi, kolunuzu, yüzünüzü ayaklarınızı vesaire azalarınızı yıkayın emri vardır. Bu namaza aittir. Onun için de Kur’an okurken abdest almaya gerek yoktur. Veya farklı, büyük bir temizlik bayan ve erkek için şart değildir. Yani cünüp bir insanın da renkli olan bir bayanın da Kur’an’dan mahrum olamayacağı, Kur’an okuyabileceği… bu gibi yaklaşımlar var. 

Bir yandan İslam’a olan edebi ortadan kaldırarak ibadetlerin ruhunu bozmak; bir yandan şefaati, manevi yardımı, tasarrufu reddedip Müslümanların birbirine güvenlerini sarsmak, birbirlerinden itimatlarını bozmak… Bunlar şimdi çokça söyleniliyor. 

Bir taraftan da Kur’an-ı Kerim’i farklı bir şekilde tahrife çalışmak; mukaddes metin olmadığını, melek kelamı olduğunu, Peygamber tarafından söylenmiş olabileceğini… Böyle kılçıklarla yuvarlak hesap iki milyar insanın bu anlamdaki vahdetini, inanç birliğini sarsmak istiyorlar. Daha sonra bunları kendi istedikleri gibi yönlendirmek, şekillendirmek, yönetmek… bunu da görüyoruz. 

Bunu dini, ilmi sahada böyle yaptıkları gibi ekonomik ve siyasi sahada da Müslümanları kamplara bölmeye çalışıyorlar. Dün Suriye’yi kuşatmışlardı, bugün Katar’ın başına bela olmaya kalkıyorlar, yarın kim bile sırada kim var? İslam’ı savunan, İslam’a inanan bütün toplulukları bir bozguna uğratma gayretindeler. 

Buna artık Müslümanların inananların gerçekten inancını yaşamak isteyenlerin bir şekilde dur demesi lazım. Bize bin beş yüz seneden beri gelmiş, intikal etmiş hakikatlere bir şekilde sahip çıkmamız lazım. Mademki bize Rabbimiz buyuruyor ki “Ümidinizi yitirmeyin?” (Zümer,53), bu ümit bizde sadece uhraya yönelik olmamalıdır. Biz ahiret bazında nasıl ki Allah’tan ümitsiz olmamamız gerekiyorsa dünyada da bu zalimlere bunların zulümlerine, hilelerine karşı Allah’tan ümidimizi koparmamalıyız. Ve bilmeliyiz ki Allah-u Teâla bize dünyada da bunlara karşı yardım edecek. Bunların sayısının çokluğu bizi ürkütmemelidir. Mademki Rabbimiz buyurmuş nice azlar; samimi, doğru, Hakla birlikte azlar çoklara galiptirler, çokları alt edebilirler -Peygamberler tarihinde, İslam tarihinde bunun örneklerini çok net bir şekilde görüyoruz.- öyleyse biz bu azınlığımızdan dolayı çekinmemeliyiz, korkmamalıyız, ümitvar olmalıyız. Yapacağımız şey yeter ki biz Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Uçuruma düşecek bir adam tam düşeceği esnada bir kayaya yapışabilse, bir ağaç dalına tutunabilse o adam o dalı, o kaya parçasını nasıl ki bütün varlığıyla tutar -çünkü aşağısı uçurum düşse hiçbir parçası bulunmayacak- bugünün Müslümanı Kur’an’a, sünnete ve müslümanların birliğine böyle yapışmalı... 

Allah Rasulü gelecek fitnelerden bahsedince sahabe soruyor. Biz o güne yetişirsek ne yapalım ya Resulallah, nasıl davranalım, nasıl bir tavır içinde olalım? Efendimiz buyuruyor ki: “Siz o güne yetişirseniz Müslümanların birliğinden, Müslümanların cemaatinden, Müslümanların topluluğundan ayrılmayın. Çünkü kim o topluluktan ayrılırsa -yüzüğünü parmağından çıkararak- boynundan İslam halkasını bu şekilde çıkarmış olur.” buyuruyor. 

İşte bugün bu fitne zamanı. Afedersiniz bu kahpelik zamanı. Bizim yapmamız gereken şey azlığımıza çokluğumuza bakmaksızın Allah’a güvenerek, Allah’ın vaadinin Hak olduğuna inanarak; “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım edecek!” (Muhammed, 7) emrinden ümitle Allah’ın ipine sımsıkı sarılacağız. Kur’an’ın emirlerine sımsıkı sarılacağız, Rasul’ün yoluna, ashabın yoluna sımsıkı sarılacağız ve Allah için birbirimizi sevip dostluğu geliştireceğiz, pekiştireceğiz. İnanacağız ki bu dostluğun dünyada faydası olacağı gibi ahirette de faydası olacaktır. Mademki Cenabı Hak bu ümmeti hayırlı kılmış ve bu ümmete emri bil maruf görevi yüklemiş; yani dinin ihyasını bu ümmetten istemiş o gayretle bu ümmeti hayırlı kılmış. Emri bilmaruf nedir: Dini bilmeyenlere, bilemeyenlere, yaşamayan veya yaşayamayanlara anlatmak, ulaşmak, yaşamalarını sağlamak… Bu, dünyadaki dinin ihyasına sebeptir. Dinin ayakta durmasının en büyük sebeplerinden birisidir emri bilmarufun yapılması. Dünya nizamı buna bağlıdır, dünyadaki ilahi adalet bunu gerektirir. Biz bunun uhraya yansımasının da olduğuna inanıyoruz. Yani bu dünyada emri bilmaruf varsa bu birbirimize bir anlamda yardımdır. Bu yardımın farklı bir şekilde de ahirette de inşallah olacağına inanıyoruz. İşte bunun da şefaat olduğuna inanıyoruz. Madem ki Kâinatın Efendisi bütün insanlığa rahmettir; hem dünyada rahmettir hem ahirette rahmettir. İşte o rahmet dünyada hidayetidir, ümmetin hidayetine vesile olmasıdır. Ümmete olan sevgisi yakınlığıdır. Ahirette de şahitliği ile şefaatidir elhamdulillah. Buna biz böyle inanıyoruz. Dolayısıyla da Allah’ın müsaade ettiği -elbette ki biz O’nun izni olmaksızın, O’nun ilmi olmaksızın ağaçtaki bir yaprağın sallanabileceğine inanmayız. Her şeyin Allah’ın izniyle, her şeyin bir kader, bir takdir dairesinde olduğuna inanan insanlarız. 

İşte bu inancımızla birlikte biz Rabbimizin müsaade buyurduğu izin verdiği, dünyada kullarını irşada görevlendirdiği insanların ahirette de yardımlarının olacağına inanıyoruz. Çünkü ayetler bunun hiç olmayacağına işaret etmiyor. Allah’ın izin verdikleri tarafından olacağına işaret ediyor. “يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ”(Bakara, 255) buyuruyor. O’nun yanında şefaat vardır, ama kime vardır: O kime izin verirse... Biz böyle inanıyoruz, dolayısıyla da şefaatin var olduğuna inanıyoruz. 

Biz kabir sorgulamasının var olduğuna inanıyoruz. Yani dünyada bile Rabbimiz bize “Başıboş bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz.” (Kıyamet, 37) buyurmuşken, fani olan bir yerde bile bizi başıboş bırakmamışken edebi aleme gidişte bize hiçbir şey sormayacağını bir suale tabi tutmayacağını ve o suallerin neticesinde bize bir muamelede bulunmayacağını düşünemeyiz. Fani dünyaya gelirken bize bir sual sordu. Adeta ne için dünyaya geldiğimizi bize sordu Cenabı Hak. “Elestu birabbikum” emrini fakir böyle algılıyorum. Yani dünyaya niye gidiyorsun, ne için gidiyorsun?

Efendimiz bize buyurdu ki: “Hikmet bizim yitiğimiz.” Biz dünyaya onu aramaya geldik dolayısıyla dünyada bir nasibimiz var. Şimdi bize dünyadan giderken sormayacaklar mı? 

“Niye gidiyorsun?” diye sormuşlardı; “Ne yaptın, nasıl geri döndün?” diye de soracaklar. Bunlar da kabirde olması gereken şeyler. İnsanın ölümüyle olması gereken şeyler. İnsanın ölümünden ta mahşere dek insanın başıboş bırakılacağını nasıl düşünebiliriz? Mahşerin ne zaman olduğunu bilmiyoruz, dünyada biz başıboş bırakılmamışken kabir âleminde nasıl başıboş bırakılacağız? İnsanı hayalciliğe iter bunlar... 

Bu yüzden biz, yapmamız gerekenlere sıkı yönelmeliyiz. Biz önce Allahımıza güvenmeliyiz, sonra Rasulümüzün izini takip etmeliyiz, sonra birbirimizi çok sevip meselelerimizi güzelce talim edip paylaşmalıyız. Allah için olan dostluğu pekiştirmeliyiz. Çünkü Cenabı Hak bazı insanlarla olan dostluğumuzdan, birlikteliğimizden dolayı pişmanlık duyacağımızı, “Keşke onları dost edinmeseydik!” (Furkan, 28) onlarla birlikte olmasaydık diyeceğimizi; biraz önce sizin de bahsettiğiniz ayeti kerimede “Analarımızdan, babalarımızdan, çoluk çocuğumuzdan, eşlerimizden kaçacağımızı!” bize bildiriyor. Öyleyse bizim pişmanlık duymayacağımız ve kendilerinden kaçmayacağımız dostlar edinmemiz lazım. “Allah için olanlar müstesna!” (Zuhruf,67) buyuruyor ayette. Bizi takvaya teşvik edenler müstesna. Bunlardan kaçmayacağız. 

Biz misal Peygamberimizden kaçmayacağız. Cenabı Hak buyuruyor ki; “O gün her ümmet, her millet kendi imamlarıyla, önderleriyle mahşere gelecektir.” (İsra, 71) Biz bunu iyi anlamda, olumlu anlamda anlıyoruz. Biz bunu birinci dereceden anlıyoruz ki biz Peygamberlerimizle Allah’ın huzuruna çıkacağız, bakın bunlardan bir kaçış yok. Burada tabi olduğumuz amelde olsun, akaidde olsun mezahib imamlarımızla Allah’ın huzuruna çıkacağız. Takvada bize önder olan şahsiyetlerle, manevi imamlarımızla Allah’ın huzuruna çıkacağız. Olumsuz bir anlam yüklenilmemiş ayeti kerimede. Tevili mümkün şeyleri biz hüsnü zan ile tevil ediyoruz, olumlu bakıyoruz. Diyoruz ki biz bundan iftihar duyacağız ki İmamı Azam hazretleriyle mahşere çıksak, İmam Şafii ile İmam Eşari, İmam Maturidi ile çıksak rahimehumullah iftihar ediyoruz. Mademki Ali Efendimiz buyurmuş, bir harf öğretene kırk yıl köle olunuyor; bir harfi değil bize Hakk’ı öğretmiş bu insanlar. Bize ilmi, irfanı, ihsanı öğretmişler, Kur’an’ı öğretmişler, bize Allah Rasulü’nü sevdirmişler, dinimizi öğretmişler bize. Elbette ki biz bu insanlara köle olacağız… Bu muhabbet anlamında, bunlarla ülfet, dostluk anlamında. Yoksa gidip onların kölesi olalım anlamında değil. 

O yüzden bunları ümmetin artık bilmesi lazım ve bu insanlarla hemhal olması lazım ki dinini ehil noktalardan öğrenebilsin. İhlaslı kişilerden bu dini öğrensin ki ihlasla yaşasın. Kur’an’ı abdestsiz, taharetsiz okuyan bu insanlardan öğreneceğimiz ilim de temiz değil. Temiz bir kaba konmayan bir su, bir çay temiz olmaz. Bu insanlar temiz değil. Bu insanların gönül kabı temiz değil pis, abdest almıyorlar. Allah’ın kitabına abdestsiz yanaşıyorlar. Şimdi düşünün bunların kabındaki ilim nasıl bize feyiz versin, nasıl bize bereket versin…

Sual: Gönül kabı temiz olmak denilince bu sadece inanç noktasında mı yoksa fikir noktasında mı olur?

Cevap: Bu her şeyiyle olur. Yani gönül kabını temizlemek biraz önce de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın emirlerine sıkı sıkıya bağlanmak… Bunun için Cenabı Hak bize tevbeyi emrediyor. Bizim ancak tevbe ile temizleneceğimizi buyuruyor. Tevbe de söz ile yapılan bir şey değildir. Tevbe bir eylemdir, tevbe bir fiildir; günahtan kaçmaktır, sakınmaktır. Sadece estağfirullah demek tevbe değildir. 

Sual: Efendim meseleyi daha net anlayalım diye söylüyorum, yukarıda tenkit ederek ifade ettiğiniz fikirlerin sahipleri de alenen günah işlemiyorlar. Onların da belki her biri bir alim...

Cevap: Görünen günahları işlemiyorlar, görünmeyen belki bir sürü günah işliyorlar. Yani meseleyi eğer günah sevap noktasında değerlendirecek olursak bütün günahların anası gaflettir. Bu insanlar insanlığı gaflete sevk ediyorlar, gafleti körüklüyorlar. İnsanların Allah’a, Peygamber’e sevgileri itimatları azaldıkça, ibadete olan rağbetleri, hürmetleri azaldıkça bu insanlarda gaflet, zulmet çoğalacak. Nuraniyetin zıddı zulümattır; bu insanlarda zulmet çoğalacak. Zulmet farklı şekillerde çoğalabilir… Dünya sevgisi bunların gönüllerinde artacak, dünyaya meyledecekler. Afedersiniz şehevi arzular bunlarda olacak. Kalb bir karardı mı Allah Rasulü buyuruyor ya: “Beyaz bir sütün üstüne siyah lekeler kona kona gün gelir o sütte beyazlıktan eser kalmaz.” Kalp sürekli gafletlerden lekelene, lekelene kalp tamamen kararacak. “فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ” (Zümer, 22) buyruluyor, kalbin katılaşması… Bu sefer ölüm tefekküründen uzaklaşacak dolayısıyla ölüme hazırlanmayı bırakacak. Dünya hırsı, tamahı, arzusu artacak. Bunun temelinde o insanlar var. Bu insanların sevkiyatı var. 

Bunlarla da ilgili ayeti kerime var. O gün o insanlar kendilerini bu tip yanlışlara sevk eden insanlar için, o büyükler, sözde ilim sıfatında görünen o insanlar için diyecekler ki: “وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّـنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟ وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا ”

Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat.” (Ahzab,67-68)

Bizim büyüklerimize, sadat kabul ettiğimiz, saadetli kabul ettiğimiz; kibar, büyük kabul ettiğimiz bu insanlara iki katı azab ver Ya Rabbi diyecekler. 

Şimdi bundan büyük bir günah düşünülebilir mi? Rasulullah Hazreti Ali’ye buyuruyor ki: “Senin elinle bir kişinin hidayeti güneşin üzerine doğup battığı bütün emlakin infakından hayırlıdır.” Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki bütün varlıkları Allah yolunda infak etsen bir kişinin hidayetine tevbesine vesile olmak bundan daha hayırlıdır. 

Şimdi o zaman bunu zıddıyla düşündüğümüzde bir kişinin dalaletine vesile olmak bütün insanlığın dalaletine kapı açmak gibidir. Bir kişiyi kurtarmak alemi kurtarmak gibi; bir kişiyi öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir. Bu adam varsın içki içmesin, zina yapmasın, kumar oynamasın yani bilinen günahları yapmasın. Eğer ümmetin imanına, ihlasına zarar veriyorsa o en büyük günahtır. İnsanlığı gaflete sevk ediyor, insanlığı yanlışa yönlendiriyor bundan büyük hata düşünülemez ki… 

“Kim hayırlı bir çığır açıyorsa o çığır devam ettiği sürece o onun içindedir. Kim de şerli bir çığır açıyorsa, şerre bir yol açıyorsa o şer devam ettiği sürece o kişi o şerrin içindedir.” Sebep olan o… Bunların günahına böyle bakmak lazım. Bunlar zahiren günah işlemiyorlar ama günahlar sadece bu bilinenlerle sınırlı değil. Gaflet bütün günahların anası olması hasebiyle en büyük günahtır. Bunlar müminlerin Allah’tan olan itimadını kesiyorlar bundan daha büyük bir günah olabilir mi? Her şeyi güya pozitif bir ortamda millete göstermek isteyip manayı reddederek, metafiziği reddederek, mucizeleri, şefaati, kerameti reddederek insanlığı kurumuş, meyvesiz bir ağaç haline getirmek istiyorlar. Peki, Allah’ın yaradılıştaki gayesi bu muydu? Allah’ın muradı budur diyebilir miyiz? Kupkuru bir insan, hiçbir meyvesi olmayan bir insan… 

Bu nasıl bir mantık, Musa’nın mucizesini kabul edeceksin, İsa’nın mucizesini kabul edeceksin Rasuller Rasulü olan Peygamber’e bir tane mucize layık görmeyeceksin. Kime çalışıyorsun sen, bunu insana sorarlar? Sen hangi kiliseden, hangi havradan besleniyorsun? Eğer hakikatte bakarsan İsa da Muhammed’in (sav) mucizesidir, Musa da Muhammed’in mucizesidir. Çünkü O’nun hürmetine varlar, O’nun nurundan olmuşlar. Peygamberler dahi o Peygamberin nurudur, O’nun özündendirler. 

Bu yüzden bizler tevbe edeceğiz önce. Ama tevbeyi sadece dille değil. Biz onlara da aynı şeyi tavsiye ediyoruz; Allah’a tevbe edin. Çünkü Allah sizi ancak o zaman sevebilir. Temizleneni seviyor Allahu Teala. Tevbe temizleyici. 

Abdest temizleyici abdest alın. Bir elinizi yüzünüzü yıkayın, gözünüzün çapağını yıkayın ki doğruları göresiniz. Kanınız uyuşmuş bir gusledin ki bu uyuşukluğunuz açılsın. Yakında bunlar Bektaşiler gibi söylemeye başlarlarsa şaşmayın… Belki ileride gusle bile gerek görmeyecekler…

Tevbe edeceğiz, tevbeyi fiile indireceğiz. Hatadan kaçma, sakınma… Allah’a imanımız var, günahtan kaçınacağız. Hem dilde istiğfar edeceğiz sürekli tevbe edeceğiz hem de bunu fiilimizle gösterip yanlıştan sakınacağız. Yanlış nereden gelirse gelsin. Ayeti kerimelere baktığımızda Cenabı Hak: “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 23) buyuruyor. Sizi yanlışa sevk edenler analarınız olsa, babalarınız olsa, siyasi liderleriniz olsa… yanlış kimden gelirse gelsin yanlışa düşmeyin, buyuruyor bize. Eğer bunlar analarınız, babalarınız, eşleriniz, hısım akrabalarınız vs. imanın üzerine küfrü, hakkın üzerine batılı tercih ediyorlarsa onlar sizin bir şeyiniz değil buyuruyor. 

Öyleyse biz rahatlıkla bunu bu insanlara söyleyebiliriz: siz bizim bir şeyimiz değilsiniz… 

Tamam, insan olarak, insanlıkta bütün alem kardeşlerimizdir ama bizim iman kardeşlerimizi Allahu Teala belirliyor. Müminler kardeştir, tam inanmış, birbirine güvenmiş, tevbe eden “فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ - Tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.” (Tevbe, 11) Namaz kılan, zekat veren yani İslam’ı bir bütün kabul eden; tevbe eden günahtan sakınan… Sizin dindeki kardeşleriniz bunlardır, buyuruyor Cenabı Hak. 

Ben ebedi hayatım için müminle kardeşim, muvahhidle kardeşim. Ben kafir olan bir Rusla, bir Amerikalıyla, bir masonla, bir laikle, bir faşistle kardeş değilim. İnsanlık adına tamam, hepimiz hemcinsiz buna meşru ölçülerde saygı gösterebilirim, ama o benim kardeşim değil. Allah’a inanan ve bu inancını yaşantıya döken… Benim kardeşim bu… Yoksa ben yarın ahirette kendisinden kaçacağımı niye kardeş edeyim? Niye kendi öz kardeşimden kaçıyorum? Niye beni doğuran anamdan kaçırıyorum, babamdan kaçıyorum? 

Şimdi orada kaçacağım insanları veya pişman olacağım insanları, keşke filanı ben dost tutmasaydım diyeceğim insanlarla niye burada dost olayım, kardeş olayım? Ben kimi dost tutarım, Allah kiminle dost ise. “اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ - Allah iman edenlerin dostudur.” (Bakara, 257) buyuruyor. Allah kendine müminleri dost tutmuş. Ve vaat ediyor, onları karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak… Ben, kim karanlıklardan aydınlığa çıkmışsa, aydınlığı/nuru tercih ediyorsa onu dost edinirim. 

Öbürlerini tağutun dostları olarak gösteriyor Allahu Teâla. Niye beni zorla onlarla kardeş etmeye uğraşıyorlar. Çünkü onlar insanları aydınlıklardan karanlığa çıkarmak istiyorlar. İslam’ın nurlu hayatından küfrün sapık, batıl hayatına sevk etmek istiyorlar, çok açık. Ondan sonra da çıkıp bütün insanlık kardeştir diyorlar, bu nasıl bir mantık… Bu İslamî bir konuşma mı? 

Ayeti kerimede Allahu Teâla buyurmuyor mu sizin dostlarınız yalnız Allah’a, ahirete, Rasulü ne iman edenlerdir. Müminler birbirinin dostudur. O insanlar da birbirlerinin dostudur. Nitekim burada da görüyoruz onların birbirlerinin dostu olduklarını. 

Şimdi bütün insanlık kardeştir diyeceksin misal ondan sonra kalkıp Beşşar Esed’i eleştireceksin. Şöyle zulüm yapıyor, böyle zulüm yapıyor… Sövmedik kimsesini bırakmayacaksın. Bu ne lahana turşusu ne perhiz hani kardeşti bütün insanlık! 

O yüzden bu ayrımları müminler iyi bilecek. Dostumuzu düşmanımızı bilmek zorundayız. Kardeşimizi, karındaşımızı bilmek zorundayız

Allah’a tevbe edeceğiz, Allah’ın ipine yapışacağız. Bu dini talim edeceğiz. Ondan sonra en ince ayrıntısına kadar, gücümüz nispetinde, tatbik edeceğiz yaşayacağız. Şeriatını, tarikatını, hakikatini, marifetini yaşayacağız. Rabbimize güvenerek bu anlamda hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz… O zerresinden vazgeçmiyor, biz de Allahımızın üzerinde ne hakkımız varsa vazgeçmeyeceğiz. O yüzden bütün bu güzelliklere talip, rağıb olacağız inşallah. 

Dinimizi tatbik edeceğiz, onu sonra tebliğ edeceğiz. Korkmayacağız, usulüne uygun, seviyeyi gözeterek bu dini tebliğ edeceğiz. Bir sıkıntımız olduğunda korku eşiğini aşıyoruz. Herhangi dünyevi bir derdimiz olsa korkmuyoruz kimseden; internete yazıyoruz, Bimer’e yazıyoruz bilmem nereye yazıyoruz. Nerenin fırsatını yakalayabilirsek, çıkıyoruz anlatıyoruz. Dert bu, sıkıntı… Zor oyunu bozar derler. Dinimizi de biz böyle dert edinsek, imanımızı böyle dert edinsek aynı yapacağız, anlatacağız o zaman. Allahu Teâla en yakın akrabandan anlatmaya, tebliğe başla buyuruyor. Biz de artık başlamalıyız, eşimize, dostumuza anlatmalıyız. Biz bir yolun yolcusuyuz, eğer bir güzellik yaşadığımıza inanıyorsak anlatacağız. Ama ne hikmetse biz bunu kimseye söylemiyoruz. Niye, arkadaşımızla da paylaşalım. 

Başkalarının söylediği gibi söylemeyeyim ben, usule riayet edeyim ama söyleyeyim. Çünkü arkadaşıma ben söylemediğimde ona başkaları gelip bir şeyler söylüyor. Bakıyorum ki yarın arkadaşımı düzelmeyecek şekilde bozulmuş görüyorum. Bunun mesulü olarak da kendimi görmeliyim. Eğer ben arkadaşıma bir şey söyleseydim belki Allah’ın izniyle doğruyu bulacaktı. Yarın arkadaşım geliyor bana diyor ki: “Abdestsiz Kur’an okunuyormuş, ben okuyorum…” Bakıyorum ki arkadaşım elden gitti. Bugün abdestsiz Kur’an okuyan yarın namaz da kılacak...

Veya ben arkadaşıma hiçbir cemaatten bahsetmemişim, söylememişim, arkadaşım bakıyorum öyle bir cemaate gidiyor ki bütün akidesi sıfırlanmış, onunla arkadaşlık yapamayacak duruma gelmişim. Öyle haller oluyor onda… Bu yüzden anlatalım, başkalarını kötüleme adına değil biz Hakk’ı tebliğ adına yaşadığımız güzelliği paylaşalım…

 

Ocak 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin OCAK 2018 sayısı çıktı.

Sayfa 3 / 216

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort