JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Temmuz 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin TEMMUZ 2018 sayısı çıktı.

 

Perşembe, 05 Temmuz 2018 21:02

HIRS VE UZUN EMEL

 Hırs ve Uzun Emel

Hırs ve Uzun Emel - Şeb-i Vuslat

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Hırs ve Uzun Emel

 

Ebu Derda (ra) şöyle demiştir: “Ey insanlar, nedir başınıza gelenler? Görüyorum ki, bir şey bilenleriniz (âlimleriniz) bir bir gidiyor. Bir şey bilmeyen cahilleriniz ise, bir şey öğrenmek istemiyor. Âlimlerin gidişi ile ilim kalkmadan bir şeyler öğrenmeye çalışınız. Size ne oluyor ki: Allahu Teala’nın size kefil olduğu şeye hırsla sarılıyorsunuz. Sizi vekil eylediği şeyi de unutuyorsunuz. Ben, sizin kötü huylularınızı baytarın hasta atları ayırt etmesinden daha iyi ayırt ederim. Onlar, zekâtlarını ancak vacip olduğu zaman vermeye bakarlar. Namaz vaktini geçirerek kılarlar. Kur’an’ı isteksiz dinlerler. Hürleri köle gibi çalıştırırlar.”

Hırs iki türlüdür: Kötü olan hırs, kötü olmayan hırs. Ancak hırsın her türlüsünü terk, en iyisidir. Kötü olan hırs, Allah’ın emrini yerine getirmekten alıkoyar. Böbürlenmek için mal toplamaya sevk eder. Kötü olmayan hırs ise, Allah’ın emrettiği şeylerden birini dahi, mal toplamak ve böbürlenmek için terk ettirmeyen hırstır. Böylesine bir hırs kötü değildir. Çünkü Rasulullah’ın (sav) bazı ashabı da mal toplardı. Fakat Rasulullah (sav) malı lüzumsuz gösterip bıraktırmazdı. Ancak, terkinin daha iyi olduğunu görürse bunu açıktan anlatırdı. Nitekim bu konuda Ebu Derda’nın (ra) beyan ettiğine göre, hırsa dalınıp Allah’ın emri bırakılırsa, o kötüdür. Bu manada şöyle buyurdu: “Allah’ın size kefil olduğu (rızık) şeye hırsla sarılıyorsunuz.” Yani, rızık talebi için hırs gösteriyorsunuz. Devam etti: “Sizi vekil ettiği şeyi de unutuyorsunuz.” Yani; sizi görevlendirdiği taat işlerini yapmıyorsunuz. Devamla şöyle buyurdu: “Hür işçileri köle gibi çalıştırıyorsunuz.” Yani; çalıştırmak için tuttuğunuz hür işçileri fazla yoruyorsunuz. Zamanında bırakmıyorsunuz. Onları birer köle gibi çalıştırıyorsunuz.

Mus’ab b. Sa’d anlatıyor: Hafsa, bir gün babası Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Allahu Teala sana çok hayır ihsan eyledi, rızkını da bol verdi. Durum böyle olunca, güzel yemekler yesen; güzel elbiseler giysen ne olur?” Hz. Ömer (ra): “Senin bu sözüne, yine seni hakem yapacağım!” dedi. Rasulullah’ın (sav) durumunu anlattı. Rasulullah (sav) ile kendisinin durumunu da anlattı. Bu anlattıklarıyla onu ağlattı. Daha sonra şöyle dedi: “Benim iki arkadaşım vardı. Bir yola girmişlerdi. Eğer onların girdikleri yolun dışında bir başka yola girersem, yolum onlarınkinden başka bir yol olur. Allah adına yemin ederim ki, onların zor yollarına devamda sabredeceğim. Belki onların rahmet deryalarına bu sayede yetişirim.”

Mesruk (ra) şöyle anlatıyor: Hz. Aişe’ye sordum: “Anacığım! Rasulullah eve geldikten sonra en çok ne söylerdi?” Şöyle anlattı: “Rasulullah’ın eve geldikten sonra, en çok şöyle dediğini duyardım: Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun içini toprak doldurur. Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur. Allahu Teala bu malı onunla namaz kılınsın ve zekât verilsin diye verdi.”

Katâde, Enes b. Mâlik’ten (ra) naklen Rasulullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu anlattı: “İnsanoğlunda iki şey hariç her şey ihtiyarlar. Onlar da hırs ve uzun emelidir.”

Hz. Ali (ra) şöyle dediği anlatılır: “Sizin için en fazla iki şeyden korkuyorum: Uzun emel ve boş arzulara kapılmak. Uzun emel ahireti unutturur. Hevai (boş) arzulara uymak ise, Hak’tan alıkoyar. 

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Üç şeyin, üç kimseye geleceğini haber veriyorum. Üç kimse şunlardır: Dünyaya kapanan, dünyaya hırsla sarılan ve dünya malını, kendisi harcamayan, başkalarının da harcamasına üzülendir. Üç şey de şunlardır: Sonunda zenginlik olmayan bir fakirlik. Boş zamanı bulunmayan çalışma. Hiç ferahlık taşımayan kederdir.”

Ebu Derda (ra) Humuslular’ın yanına gitti. Onlara şöyle dedi: “Siz Allah’tan korkmaz mısınız ki, içinde oturamayacağınız evler yaparsınız. Kavuşmanıza imkân olmayan ümitler beslersiniz ve yiyemeyeceğiniz kadar mal toplarsınız. Sizden önce gelenlerden bazıları, çok sağlam binalar yaptılar. Çok mal topladılar. Çok uzun emellere kapıldılar. Ancak, bir sabah gördüler ki, evleri kabirler haline gelmiş, bütün ümitleri bir aldanıştan ibaret olmuş, topladıkları mallar ise, sırtlarına birer yük olmuş.

Hz. Ali (ra), bir gün Hz. Ömer’e (ra) şöyle dedi: “Eğer arkadaşın (Rasulullah) gibi yaşamak istersen, elbiseni kendin yama, ayakkabını kendin tamir et, emelini kıs. Tam doymayacak kadar ye.”

Ebu Zer (ra) şöyle anlattı: “Hataların kaynağı üçtür. Bunlar: Haset, hırs ve kibirdir. Hırs, Âdem’den kaldı. Kendisine şöyle dendi: ‘Cennettekilerin hepsi mubahtır. Yalnız şu ağaç müstesna, o, sana yasaktır.’ Hırs onu sürükledi, o ağaçtan da yedi ve cennetten çıkardı. Kibrin aslı ise, iblisten geldi. Allah, Âdem’e secde et, dedi. Secde etmedi. Büyüklük tasladı, lanete uğradı. Hasedin aslı ise, Âdem’in oğlu Kabil’e dayanır. O kardeşi Habil’i öldürdü, kâfir oldu. Yeri de ebedî cehennem oldu.”

Anlatılır ki: Âdem (as), oğlu Şit’e (as) beş tavsiyede bulundu: Ayrıca bu beş şeyi çocuklarına, kendisinden sonra tavsiye etmesini de emretti. Tavsiyeleri şunlardır:

Çocuklarına söyle; dünyaya dayanmasınlar. Ben baki cennete dayandım. Allah benden razı olmadı ve oradan çıkardı.

Onlara söyle; kadınlarınızın arzusuna göre iş yapmayınız. Ben, kadınımın emrine göre hareket ettim, pişman oldum.

Onlara söyle; işledikleri her işin sonunu gözetsinler. Eğer ben işin sonunu gözetseydim, başıma gelenler gelmezdi.

Onlara söyle; bir işte kalbiniz daralırsa, o işten vazgeçiniz. Ben o ağaçtan yedim. Kalbim sıkıldı, ama dönemedim. Pişman oldum.

Onlara söyle; bütün işlerde müşavere ediniz. Eğer ben, durumu meleklerle müşavere etseydim, bana isabet eden, etmezdi.

Mücâhid, Abdullah b. Ömer’in (ra) şöyle dediğini anlattı: Rasulullah (sav) bana şöyle buyurdu: “Dünyada bir garipmişsin ya da geçip giden bir yolcuymuşsun gibi ol. Nefsini ölülerden say!” ve Mücâhid, Abdullah b. Ömer’in (ra) şöyle dediğini anlattı: “Sabaha çıktığı zaman nefsine akşamın sözünü etme. Akşamı ettiğin zaman da, nefsine sabahın sözünü etme. Ölmeden evvel hayatından bir şeyler al. Sağlığından, hastalığın için bir şeyler ayır. Çünkü ismin yarın nasıl anılacak, bilemezsin.”

Bir kimse, uzun emeli bırakırsa Allahu Teala ona dört ikramda bulunur:

Taatında ona kuvvet verir. Bir kul yakında öleceğini bilirse, karşısına çıkacak güçlükleri önemsemez. Taata çaba harcar. Amelini çoğaltır.

Dertlerini azaltır. Bir kimse, yakında öleceğini bilirse, önüne gelen zorluklara önem vermez.

Aza razı kılar. Bir kimse, yakında öleceğini bilirse, çok şey istemez. Bütün gayretini ahirete yöneltir.

Kalbini nurlandırır.

Anlatıldığına göre, kalp dört şeyle nurlanır:

Midenin açlığı,
İyi arkadaş,
Geçmiş günahları düşünmek,
Uzun emeli terk etmek.

Bir kimsenin emeli uzun olursa, Allahu Teala (cc) onu dört şeyle cezalandırır:

Taata karşı tembellik verir.
Dünya dertlerini çoğaltır.
Dünya malı toplamaya karşı hırslı kılar.
Kalbini karartır.

Anlatıldığına göre kalp dört şeyden kararır:
Dolu mide,
Kötü arkadaş,
Geçmiş günahları unutmak,
Uzun emelli olmak.

Bir Müslümana yaraşan uzun emeli terk etmektir. Çünkü ne zaman öleceğini bilemez. Hangi nefes ömrünün sonudur, onu da bilemez. Nitekim bir ayeti kerimede Allahu Teala (cc) şöyle buyurdu: “Hiçbir nefis, hangi yerde öleceğini bilemez.” (Lokman 34) Bazı müfessirler bu ayeti şöyle tefsir ettiler: “Bir nefis, hangi adımda öleceğini bilemez.” Bir başka ayette ise şöyle buyuruldu: “Habibim, sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer 30) Bir başka ayette ise şöyle buyuruldu: “Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri bırakılırlar, ne ileri bir saate alınırlar.” (Araf 34) Bir Müslümana yakışan, ölümü çokça anmaktır.

İman sahibi için şu altı şeyden ayrı kalmak zordur:

Sonunu (ahiretini), kendisine anlatacak bir ilim.

Allah’a kulluk işinde, kendisine yardım edecek, Allah’a isyandan alıkoyacak iyi bir arkadaş.

Düşmanını bilmek ve ondan korunmak.

Allah’ın ayetlerinden, gecenin ve gündüzün değişmesinden ibret alacak bir göz.

Halktan kimsenin hakkını yememek, ta ki kıyamet günü, kendisine hasım olan çıkmasın.

Ölüm gelmeden evvel, ölüme hazırlık. Böyle yapacak olursa, kıyamet günü rüsvay olmaz.

Muhammed b. Fazl, Hasan Basri’nin şöyle dediğini anlattı: Bir gün, Rasulullah (sav) ashabına şöyle buyurdu: “Hepiniz cennete girmek istersiniz değil mi?” Bunu dinleyen ashab şöyle dedi: “Allah varlığımızı Sana feda kılsın, ya Rasulallah. Doğru söyledin!” Rasulullah (sav) şöyle devam etti: “O halde, emellerinizi azaltınız. Tam manası ile Allah’tan utanınız.” Ashab şöyle dedi: “Hepimiz Allah’tan (hayâ ederiz) utanırız, ya Rasulallah!” Şu cevabı aldılar: “Hayâ, bu sizin anladığınız manada değildir. Asıl hayâ; kalbi ve oradaki çürümeyi düşünmenizdir. İçinizi ve dışınızı kötü düşünceden korumaktır. Bir kimse, ahiretin iyiliğini ister, dünya süsünü bırakır. İşte, asıl Allah’tan tam manası ile utanmak budur. Böyle yapmakla, Allah’ın velayeti (dostluğu) bulunur.”

Bir gün Rasulullah (sav) şu ayeti okudu: “Sizi, çokluk helak etti. Hatta bu yüzden kabirlere gittiniz.” Sonra şöyle buyurdu: “Âdemoğlu, malım malım, der durur, malından sana kalan ne? Ancak, yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, sadaka verip bekâya ulaştırdığın kalır.”

Hasan Basri (ra) şöyle anlattı: Tevrat’ta şu beş cümle yazılı idi: Zenginlik, kanaattadır. Selâmet, uzlettedir. Hürriyet, şehveti bırakmaktadır. Muhabbet, rağbeti bırakmaktadır. Uzun günlere (ahirete) bir şeyler hazırlamak, kısa günlerde sabır iledir.

Urve b. Zübeyr’in anlattığına göre, Rasulullah (sav), Hz. Aişe’ye (ra) şöyle buyurdu: “Bana kavuşmak istiyorsan, dünya malından sana bir yolcuya yeteni yetsin. Zenginlerin meclislerine gitmekten sakın. Yenisini giyeceğin zaman, çıkardığın elbise yamalı olsun.”

Rasulullah (sav) şu duayı yapmıştır: “Allah’ım, beni sevene iffet ver. Yeteri kadar rızık ihsan eyle. Bana buğzedenin malını ve çocuğunu çoğalt.”

Hz. Hasan (ra), Rasulullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu anlattı: “Dünyaya rağbet etmek; kederi ve üzüntüyü artırır. Dünya malına tok davranmak, kalbi ve bedeni dinlendirir. Sizin için, fakirlikten korkmuyorum, sizin için asıl korktuğum zenginliktir. Çünkü sizden öncekilere açıldığı gibi, dünya size de açılır. Siz de ona yumulursunuz, birbirinize haset eder çekişirsiniz. İşte o zaman, dünya sizden önceki ümmetleri helak ettiği gibi sizi de helak eder.”

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Bu ümmetten öncekilere iyi gelen, zahidlik ve yakın hâlidir. Bu ümmetten son gelenlerin helaki ise, cimrilikten ve olmayacak ümitler peşinde koşmaktan olur.”

Rabbim (cc) anımızı muhafaza edebilmeyi cümlemize nasip eylesin,

Allah yar, kalpler beraber olsun inşaallah.

 

KAYNAKÇA:
Tenbihü’l-Gafilin ve Bostanü’l-Arifin. Ebu Leys Semerkandi, Bedir Yayınevi, 2016

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

Perşembe, 05 Temmuz 2018 20:45

STRES

Stres

Stres - Mine Şimşek

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Stres

 

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve beraketuhü. Bu ayki yazımızda stres ve sebeplerinden bahsedeceğiz inşaallah. Hayatımızda yoğun bir hareket var, sanki zaman hızla akıp gidiyor. Bu yoğunluğun içinde bizler, bazı imtihanlarımıza sabredemeyen olabiliyoruz. Bazılarımız ise hassas yaratılmışız. Bir olay, bir durum karşısında üzülen, kırılan olabiliyoruz. Veya da hayatımızı, Cenabı Hakk’ın (cc) bizlerden istediği gibi bir kulluk yapamıyorsak stres ve depresyon hastalıkları ortaya çıkıyor.

Kur’an-ı Kerim’de: “Kim benim zikrimden yüz çevirirse artık onun için dar geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.” (Taha 124),

“O (takva sahibi ola)nlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmran 134),

“Erkek olsun kadın olsun bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatta yaşatırız ve onların karşılığını yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl 97) buyrulmuştur.

Bilim adamları ise bu konu hakkındaki görüşleri ve strese sebep olan durumları şöyle açıklamışlardır: “Stres çağımızın vebası veya bir virüs hastalığıdır.

Strese Sebep Olan Durumlar

a) Gereksiz ve önemsiz olan durumlarda panik, heyecan vs. yapma.

b) Çok yorgunluk, uykusuzluk ve düzensiz beslenme.

c) Zengin ol-ma isteği, hırs ve kıskançlık her zaman kazananın kendisi ola-cağından çok emin olmak.

d) Her ne olursa olsun her konu her mevzu benim kontrolum altında olmalı, olacak arzusu.

e) Kendi ile alakalı durumlara çok çaba sarf ettiği, fakat neticesi iyi sonuçlanmaz ise.

f) Kafada sürekli geleceğe yönelik planlar ve kendini yetersiz, eksiz hissetme.

g) Güvendiği dostlarının sıkıntılı anında yanında olmaması.

h) Yapamayacağı sorumlulukları yüklenmek, “Yapabilirim!” gibi kendine özgüven.

I) Tartıştığında kendini haklı görme, fakat haksız çıktığında sonucu kabullenmeme. 

Bu şıklardaki sonuçları kendi isteğimize göre değil de yine Rabbimizin bizlere emir ve buyruklarını tefekkür ederek Kur’an ve sünnet içinde düşünür isek, sonucun stres değil de Hakk’a tevekkül ve sabır çıktığını görürüz inşaallah. Mesela, hayatımızın imtihanıdır, olur ya bir sıkıntıya düştüğümüzde Cenabı Hak (cc) ayeti kerimede: “Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır, elbette zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldığında yeni bir işe koyul, ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah 5-6-7) diye buyurarak bizlere sabrı tavsiye ediyor. Bazen de Allah (cc) bazılarımıza geçim sıkıntısı verebiliyor. Bizler ise Rabbimizin “Rezzak” sıfatına teslim olarak rızık endişesi için ileriye yönelik planlar yapmak yerine: “Ya Rabbi! Helalinden hayırlı rızık ver!” diye dua etmeliyiz. Veya hastalandığımızda derdin Allah’tan geldiğini doktorun, ilacın sadece sebep olduğunu bize sıhhat ve şifa verecek olanın yine “Şafi” ismi hürmetine Allah olacağını bilmek ve bu ismi zikrederek dua etmek en güzel olandır. Veya da birisi bizden yardım istediğin de, “Ben yaparım, başarırım, her şeyin üstesinden gelirim!” demek değil de, yine Kur’an-ı Kerim’de: “Hiçbir şey hakkında yarın bunu muhakkak yapacağım deme. Ancak Allah’ın dilemesiyle, inşaallah yaparım de! Ve unuttuğun zaman (yine inşaallah diyerek) Rabbi’ni zikret ve de ki: ”Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayra doğru olana ulaştırır.” (Kehf s23-24) buyruğuyla, adeta Rabbimiz, bizim iznimiz olmadan biz dilemedikçe, siz bir şey yapamazsınız diye hatırlatıyor.

Biraz latife olsun diye bir fıkrada şöyle anlatılmıştır: Hoca, sabah olunca hanımına, kızına gideceğini söyler. Hanımı ise “İnşaallah de, bey!” der. Hoca: Tatlı sert kızarak: “Çıktım gidiyorum işte, inşaallahı, maşallahı yok!” der ve gider. Aradan üç gün geçer hoca eve gelmez. Üçüncü gün kapı çalar, hanımı seslenir. “Kim o!” Hoca, hırsızlar tarafından soyulmuş ve biraz hırpalanmış bir şekilde cevap verir: “Aç! hanım aç! İnşallah ben geldim!” der. 

Sevgili Peygamberimiz (sav) öfke ile ilgili birkaç hadisi şerifte: “Güçlü kişi, pehlivan olan hasmını yenen kişi değildir. Asıl güçlü öfke anında sinirlerine hakim olandır.” 

“Bir kelime biliyorum eğer bunu söylerseniz öfkeniz diner: Bismillahir rahmanirrahim. Kovulmuş şeytanlardan Allah’a sığınırım.”

“Öfke şeytandandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateşi söndüren de sudur onun için biriniz öfkelenince hemen abdest alsın.” buyurmuştur.

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde: “Günümüzde yaygın olan, sinir ve stresten kurtulmanın yolları nelerdir?” sorusuna, şu sohbeti yapmışlardır: “Stres boş işlerle uğraşmaktan meydana geliyor. Sinir dediğimiz şey aslında ruhta olan sıkıntının bedene yansımasıdır. İnsanların kimi spor yaparak rahatlıyor. İnsan yaptığı spor esnasında kafasına taktığı şeyi çözmek istiyor, unutmak istiyor. Kimi ise yiyerek rahatlamak istiyor, canı sıkıldı mı sinirleri gergin oldu mu alıyor yanına çekirdek veya kuru yemiş ne yediğinin farkında da değil, dille ağız arasında gidip geliyor; rahatlama, kendini avutma için habire yiyor. Kimine bakıyorsun deniz kenarına gidiyor, orada taşları eline alıyor, halka halka sektirmeye çalışıyor. Kimisinin çenesine vuruyor, konuşmaya başlıyor, adam rahatlama adına saatlerce konuşuyor… Halbuki insan Allah’ın zikrine yönelmeli, güzel bir ilahi dinlese veya Abdussamed sesinden Kur’an dinlese, duyguları harekete geçer. Ondan sonra güzel bir kitap alsa anlayarak okumaya çalışsa, gönlü tamamen sürülmüş havalandırılmış olur, af edersiniz gübrelenmiş bir toprak gibi olur. Gönlü hallaç pamuğu gibi atılır, müsait bir hale gelir. Ondan sonra tesbihi eline alsa bu gönlü ekmeğe çalışsa huşu ile huzurla samimi istiğfarda bulunsa “Estağfirullah el azim” dese. “La ilahe illallah” dese. İçten göz yaşı ile birlikte: “Sen benim sahibimsin! Halîkımsın! Şimdi beni kime bırakıyorsun, ben düşmüşüm ben perişanım..! Benim sahibim sensin.” diyerek işte bu iştahla yalvararak “La ilahe illallah, La ilahe illallah…!” dese. Ondan sonra salatu selama devam etse. Böyle bir insan o zaman ne umar da erişemez, ne ister de alamaz, ne arzular da olmaz ki….

Yürüyüş yapmak gerekiyorsa kalbine doğru yürü, hakikat rahında yürü, ne güzel bir yürüyüş. Kanal be kanal gezeceğine gönlüne yönel onun hikmetini, sanatını, kudretini seyret. Bir şeyler tıkınacağına istiğfar ederek kendini temizle, arındır, bütün dertlerinden, sıkıntılardan kurtul, sana görünmezden kapılar açılır. Allah’tan uzak kaldığın sürece tehlikelerin, zorlukların ardı arkası kesilmez.” buyurmuştur.

Hâce Hazretleri’nin bu güzel sohbetlerini biraz açacak olursak kendimizi zikre vermemizi, canu gönülden dua etmeyi ve Hak’tan yardım istemeyi, O’na sığınmayı, çareyi O’nda bilmeyi her ne gelecekse hayrı da şerri de ondan bilmeyi ve teslim olmayı bildiriyor. Bir ayeti kerimede: “Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmeseniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara 216) buyrulmuştur. 

Zikir ve sohbet olmayınca kalp hasta oluyor; ruh huzursuz oluyor ve bedende stres oluyor. Allah dostları buyuruyor; “Asıl zengin, sarayı köşkü olan değildir, zikri olandır.” Çünkü zikir çekene sekinet iner, sakin olur, zikir hürmetine kalp huzurlu olur. Kimi insanlar çok zengindir, her şeyi vardır fakat huzuru yoktur. Bazıları şükreder, bazıları isyan eder. Haşa, “Beni mi buldun.” derler. Çünkü şükrü yoktur, duası yoktur. 

Rabbim tüm ümmeti sıkıntıda, sevinçte, darlıkta, bollukta, hastalıkta, sağlıkta, hakkıyla O’na yönelen kullarından olabilmeyi nasip etsin. Peygamberimiz (sav) üzüntülü sıkıntılı, durum olduğunda dua ve zikre sığınmamızı tavsiye buyurmuşlardır. 

Yazımızı sevgili Peygamberimiz’in üzüntü ve sıkıntıyı giderme duası ile bitirelim inşaallah: 

“Allah’tan başka ilah yoktur. O büyüktür, o hilm sahibidir. Allah’tan başka ilah yoktur, o büyük arşın sahibidir. Allah’tan başka ilah yoktur, o göklerin ve yerin ve büyük arşın Rabbidir. - La ilahe illlallahül alimül halim. La ilahe illallahül rabbül arşil azim. La ilahe illallahül rabbüssemavati ve rabbül arzi ve rabbül arşil azim.” (Buhari 27)

 

Yazar:  Mine Şimşek

 

Perşembe, 05 Temmuz 2018 20:30

TESLİMİYET VE GÜVEN: Hz. ASİYE (3)

Teslimiyet ve Güven

Teslimiyet ve Güven: Hz. Asiye (3) - Gönül Pınarından

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Teslimiyet ve Güven: Hz. Asiye (3)

 

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc)… Salat ve selam Hâtemü’l-Enbiya olan sevgili Peygamberimiz (sav) Efendimiz’e… O’nun âline ve ashabına olsun.

Teslimiyet ve güven konusunda bu ay Hz. Asiye annemizi işleyeceğiz inşaallah. Onlar teslimiyet ve güvende bizlere örnek şahsiyetlerdir. Onlar örnek bir hayat yaşadılar; birer iman ve ahlak abidesi oldular. Cennet kadınlarının önderleriydiler. Yaşadıkları hayatları derslerle ve ibretlerle doluydu. Aradan geçen binlerce senede, unutmak şöyle dursun, müminlerin gözlerinde ve gönüllerinde daha da büyüdüler; çünkü onlar Hakk’ın sevdiği örnek hanımlardır. Bunu bize Kur’an-ı Kerim haber vermektedir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Ta, Sin, Mim. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir. Mü’min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun’un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım, Firavun’a, Haman’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.

Musa’nın annesine: “Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız.” diye vahyettik (bildirdik). Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi.

Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’-minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

Ve onun kız kardeşine: “Onu izle.” dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi. Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) “Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?” dedi.

Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler. O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz. (Kasas Suresi 1-14)

Bu kıssada Hz. Musa’ya bebekken sahip çıkan Hz. Asiye validemiz, o zalim ve hain Firavun’un karısı olduğu halde, Allah’a iman etmiş bir kadındır. Allah’a imanı ve Hz. Musa’yı himayesi sebebiyle Allah (cc) ona yüksek dereceler vermiş, şehadet nasip etmiş, aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in de (sav) övgüsüne mahzar olmuştur. 

“Cennet kadınlarının en üstünleri Hatice binti Huveylid, Fatıma binti Muhammed, Meryem binti İmran, Firavun’un zevcesi Asiye binti Muzahimdir.” (Ahmed B. Hanbel, Müsned,c.1,s360)

Hâce Hazretleri buyururlar : “Kur’an-ı Kerim özellikle Hz. Asiye annemizden bahsediyor... Sülalesinde hiç peygamber yok. Asiye Allah’ın en azılı düşmanı Ramses’in, Firavun’un karısı... Ne bir peygamber annesi ne bir peygamber kızı ne bir peygamber torunu… Üstelik de saltanat sahibi bir kadın… Hz. Meryem çok masum, temiz… Masumiyeti var. İffet abidesi, tertemiz Allah’a adanmış biri. Kur’an bunları sayıyor, annesi Meryem’i götürdü Allah’a adadı. Peki Hz. Asiye... Zalim, despot bir diktatörün karısı... Bir sultan… Saray hanımı… Saltanat sahibi... Eli sıcak sudan soğuk suya değmeyen, istediği şeyi, istediği şekilde, istediği zamanda yaptırabilecek güce sahip bir kadın... Kur’an bundan bahsediyor.”

Hz. Asiye’nin eşi Firavun… Değerli mücevherler, incilerle bezenmiş tacı, büyük bir saltanatı var. Rivayetlere göre başına taktığı ihtişamlı tacı ve iri gövdesi ile insanlara heybetli bir izlenim vermektedir. Tahtı yerden dört basamak yukarıdadır. Tahtının her bir yanı, vezirlerinin oturması ve kendisini ziyarete gelenlerin ağırlanması için güzel minderlerle, yumuşak halılarla döşenmiştir.

Firavun herhangi birine seslendiği veya emir verdiği zaman, karşısındaki kişi başını ve gözlerini yere eğer, el pençe divan durur. Korku içinde söylediklerini dinlerlerdi. Bu korkuyla insanlar onu övmeye, kendisinde bulunmayan özellikleri ona atfetmeye başlamışlardı. Firavun, insanların kendisine böyle davrandıklarını gördükçe kendisini adeta bir ilah gibi hissetmiş ve buna onları inandırmaya başlamıştı...

Firavun bir gece uykusundan korku ve telaşla uyanır, yatağının kenarına oturur. Adeta ölüm sancısına tutulmuş gibi nefes alıp vermektedir. Firavun’un bu telaşlı hali Hz. Asiye’yi de uyandırır. Firavun derin düşüncelere dalmıştır; çünkü korkunç bir rüya görmüştür. Rüyasında bir ateşin ortaya çıktığını, Mısır’ın bütün evlerini, saraylarını yakıp yıktığını, Mısır halkının tamamının yok edildiğini görür. Onlardan geriye hiçbir şey kalmadığını görmüştür. Bunları eşi Asiye’ye anlatır. Hemen sabahı bir kahin bulup rüyasını anlatmaya karar verir.

“Ey kahin korkunç bir rüya gördüm. Hemen hemen her gece aynı rüyayı görüyorum, korku ve telaş içinde uyanıyorum.” deyince Kahin: “Efendim İsrailoğulları arasında bir çocuk dünyaya gelecek. Bu çocuk hem sizin hem de halkınızın ve ailenizin yok olmasına sebep olacak.” şeklinde yorumlar.

Bunun üzerine Firavun, İsrailoğulla-rı’nın yeni doğan çocuklarını kırıp geçirmeye kast eder. Bu arada gözlerden uzaklarda önemli bir olayın hazırlıkları sürmektedir. Hz. Musa’nın annesinin doğum vakti yaklaşmıştır; fakat anne ne yapacağını bilememektedir. O, bütün gayreti ile Firavun ve onun zalim askerlerinden bu durumu gizler. Nihayet bir erkek çocuk dünyaya gelir. Güzel mi güzel bir bebektir bu... Adını Musa koyarlar. Anne çok sevinmiştir. Ancak bu güzel çocuğu o zalimlerden nasıl koruyacaktır? Ne yapacağı hususunda kendisine doğruyu ilham etmesi için edep ve tevazuyla Allah Teala’ya yalvarmaya başlar. Yavrusunu Firavun’un zulmünden kurtarıp himaye etmesi için dua eder. Bir ara yoğunluktan uykuya yenik düşer. İçine düştüğü bu sıkıntılı hali ile uykuya dalar.

Hz. Musa’nın annesi (kaynaklar isminin Jakobet, Arapça telaffuzla Yakubet olduğunu bildirmektedir) uyandığında kalbinde büyük bir rahatlama hisseder. Sanki ne yapması gerektiğini artık bilmektedir. Kızına hemen bir sandık getirmesini söyler. Bebeğini sandığın içine koyar. Merhamet ve şefkatle yavrusunu bir kez daha kucaklar, öper. Sandığı Nil Nehri’nin sularına bırakır. O gün Firavun ve hanımı Asiye, Nil’in kenarında oturmuş kuşluk vakti güneşin göz alıcı güzelliğini seyrediyor, etraflarındaki bağ-bahçelerinden kopup gelen bahar serinliğinde dinleniyorlardı. Etraflarında hizmetçiler, cariyeler ve saray ahalisinden bazı kişiler de vardır. Asiye’nin gözü birden Nil’in kenarından yüzüp gelmekte olan bir nesneye ilişir. Giderek yaklaşan şeyin nihayet ne olduğu anlaşılır. Asiye sandığı açtığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaşır; daha süt emme yaşında nur topu gibi bir bebek! Güzel yüzlü, parlak gözlü... Asiye bebeği kucağına alır almaz, ona hemen kanı, canı ısınır. Zalim ve gaddar Firavun, Asiye’nin isteklerini geri çevirmezdi. Bu bebeği ne kadar çok istediğini görünce bebeği ona verir. Asiye kucağına aldığı bebeğe merhametle bakıp düşünmeye başlar. Şefkatle saçlarını okşar. Allah (cc) kalbine bu bebeğin muhabbetini yerleştirmiştir. Böylelikle Hz. Musa, Hz. Asiye’nin himayesi altında büyümeye başlar. Hz. Asiye’nin kalbi, hep Hz. Musa ile beraberdir. Zaman gelir ve Hz. Musa peygamberliğini ilan eder. Hz. Asiye de Hz. Musa’ya iman eder.

Hz. Asiye annemiz tam bir teslimiyet ve güven örneğidir. O saltanat sahibi insan, o şaşaanın içinde her türlü rahat, her türlü nimet olmasına rağmen bunları kaybederim korkusunu taşımaksızın, elinin tersiyle bir tarafa itip Hz. Musa’ya iman ediyor. Firavun, hanımı Hz. Asiye’nin de Allah’a iman edenlerden olduğunu öğrendiğinde öfkesinden neredeyse delirecektir. Bu dünyada kendisine en yakın olan birine ne yapacaktır? Dünyada hiç kimsenin aklına gelmedik işkenceleri Asiye’ye yapmaya başlar. O saltanatın hepsi gidiyor, sultan iken, kraliçe iken bir köle vasfı dahi kalmıyor. İnsan olmaktan adeta çıkarılmış bir vaziyette. En sonunda Firavun bunu getiriyor vücudunun her yerinden kazıklarla toprağa çakıyor. Vücudunun her yerinden… Üstten güneş Asiye’yi kavuruyor. Alttan kumun sıcaklığı Hz. Asiye’yi pişiriyor. Hz. Asiye’yi akrepler, karıncalar sarmış ama Asiye gülüyor. Asiye gayet mutlu… Niye mutlu, niye gülüyor? “Seninle beraber olmak için…” diyor Hz. Asiye: “Neticede bunlar beni Sana kavuşturacak. Bir an dahi olsa Seninle beraber olmak için bütün bunlara değer ya Rabbi! Bu kazıklara, bu çilelere, bu işkencelere değer ya Rabbi! Değil mi ki Sen benimlesin. O güneş gibi Sen bana nazar ediyorsun. Ben artık biliyorum ki benim döneceğim, gideceğim bir kapı kalmadı. Ben bir saray hanımıydım. Saltanat sahibi bir kraliçe iken, saraylarım varken, şimdi bir kümesim dahi yok ya Rabbi. Ben bundan çok mutluyum. Sana kaldım ya Rabbi. Ben Sana kaldım.”

Hz. Asiye beni kurtar, beni bağışla, nimetini benden esirgeme demiyor. Halbuki biz kadınlar dünyaya daha çok meyyaliz. Dünya evini çok sever, hep bir evimiz olsun deriz. Kendimizden hariç çoluk çocuğumuzun da evleri olsun deriz, apartmanım olsun, evim olsun. Halbuki Cenabı Hak Hz. Asiye’nin halini bize örnek olarak gösteriyor. Hz. Asiye böyle bir yaşamın içinden sıyrılıyor, Allah’ı istiyor. Şimdi bizim bugün yaşadığımız çok hafif imtihanlar karşısında, çok hafif sıkıntılar karşısında ne denli tahammülümüz var acaba? Ne denli Hak adına şüpheli, haram veya dünya muhabbetine insanı çeken şeylerden Hz. Asiye gibi elimizin tersi ile itip Allah’a güvenip ona teslim oluyoruz?

Hz. Asiye annemiz Allah’a güven ve teslimiyetinin sonucunda bize örnek olarak Kuran-ı Kerim’de bildiriliyor. Onun güzel sabrından dolayı mükafatlandırıldığını, gözünden perdelerin kaldırıldığını cennetteki sarayını gördüğünü Kur’an bildiriyor. Hz. Asiye validemiz işkenceler altında can verirken: “Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zalim milletten kurtar.” (Tahrim 11) diye yalvarmış, Allah (cc) onun bu seslenişine icabet etmiştir.

 

Yazar: Gönül Pınarından

 

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir

 

Sual: Efendim, Cenabı Hak insanların yalan söylediğini veya inkâr edebileceklerini, inkâr ettiklerini görüyor. Bazı ayeti kerimelere baktığımızda, mesela Secde Suresi’nde “ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ - Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın!”  veya Rahman Suresi’nde “Allah’ın hangi nimetlerini yalanlayacaksınız?” diye insanın bu yapısı hakkında bize bir bilgi de veriyor. 

Bir tarafta insanın diğer bir insana söylediği yalan var bir tarafta da insanın Cenabı Hak ile olan irtibatındaki yalanı ve o yalana kendini inandırması var. Acaba asıl zemmedilen, öncelikli olarak terk edilmesi gereken, “hakiki yalan” bu ikinci bahsettiğimiz mi, kulun yalanlamadaki inadı mı? 

Cevap: Yalan doğrunun, gerçeğin, maruf olanın, meşru olanın üstünü örtmek onu gizlemek anlamındadır. Dikkat buyurursanız küfrün de anlamı budur. Yani yalancıya kâfir demek için bunu söylemiyorum. Ama yalanla küfür arasındaki benzerliği ortaya koymak gerekir. Kâfir de mutlak doğru olan bir şeyin üstünü örtüyor. Maruf olan, bilinen, aleni, meşhur, varlığı birçok delillerle sübut bulmuş bir şeyin örtüyor. Küfür bu, buna kâfir diyoruz. 

Kezzab/yalancı da doğrunun; makul, maruf olanın üstünü örtüyor. İki sıfatta müthiş benzerlikler var.

Bu benzerlikten bakıldığında örnek verdiğiniz ayeti kerimede yalanla birlikte bir inkâr var, orada küfür var. Yani tadacakları şey ne? Ahiret azabı; Allah’ın vaadi… Onlar onu yalanlıyorlardı. Burada yalandan da öte inkâr ediyorlardı. Ahirette azabın olmayacağını söylüyor, ahiret hayatı diye bir hayatı kabul etmiyorlardı. Böyle bir hayat yok, diyorlardı. Böyle bir hayat olmayınca da o hayatın içeriği yok. Cenabı Hak onlara buyuruyor ki; işte size o hayat ve onun içeriği. Yok saydığınız şeyleri şimdi görün, yalanladığınız şeyleri şimdi tadın, azabı tadın. 

Daha önce de ifade edilmişti, yalanın gizli şirke kapı açabileceği… Bunu bir Müslüman açısından düşündüğümüzde Allah’ın mülkünde yaptığımız her hareket Allah’a karşı. O’na karşı bir nispeti, bir sorumluluğu var. Öyleyse söylediğimiz yalanın da Allah’a söylenmiş olma ihtimali var. Bu illa Allahu Teala’nın buyurduklarını yalanlama anlamında değil. Ahireti, azabı, haşrı vesair uhrevi değerleri, uhrevi erdemleri reddetme şeklinde olmasa da eğer biz dünyada Cenabı Hakk’ın es-Semi’, el-Basir, el-Alim, el-Habir olduğuna tereddütle kendimizi rahat hissedebiliyorsak zamanla bu virüs bizde büyük bir hastalığa dönüşebilir. Zamanla bizi belli uhrevi değerlerin de inkârına, üstünü örtmeye kadar götürebilir. 

Nitekim bugün bunu yaşıyoruz. Kabir azabını reddedenler, şefaati reddedenler… Temelde de belki bunların fikirleri bir yalanla başladı. Bu yalan zamanla bunların içinde büyüdü ve bunları belli değerleri inkâr etmeye götürdü. O kadar ileri gittiler ki Kur’an’ın sarih bir şekilde ifadelerini de tevil yoluyla yalanlamaya başladılar. Kur’an’da mevcut olan ifadeleri de yalanladılar. Misal, Allahu Teala’nın Hazreti İbrahim’e gösterdiği o rüyayı, İsmail’i kesmesi gibi bir emrin olmadığını söylüyorlar. Adam böyle bir emir yok, diyor. Saffat Suresi’nde çok açıkça bunu bildiriyor Cenabı Hak. Nerelere kadar götürdü bunları… 

Halbuki biz de dünyada, dünyevi bir meseleden dolayı söylediğimiz bir yalanı Allah’ın bildiğini biliyoruz. Yani Allah’ın her şeyi bildiğinin bilgisi bizde var. Ama buna rağmen yalan söyleyebiliyoruz. 

Bu bizde büyüdükçe sanki o hitap bize; “فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ - Hangi nimeti yalanlayacaksınız?” 

Şu anda konumuzla ilgili bölümünü düşünürsek, Allahu Teala bize kendisiyle ilgili belli bilgileri vermiş: İşitici, görücü, bilici, haberdar olduğunun bilgilerini bize vermiş. Bizim konumuzla alakalı adeta bu, bize ayet diyor ki: Siz bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? Veya şöyle diyor bize sanki -haşa- sizin Allahınız kör mü, Basir değil mi? Sizin Allahınız işitmiyor mu, Semi’ değil mi? Bilmiyor mu, Alim değil mi? Habir değil mi Allahınız? Bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? 

Biz fark etmesek de demek ki derunumuzda bu sıfatlara karşı tereddüdümüz var. Bu tereddüt yalanı doğuruyor. İsterse yalanımız dünyevi bir meselede olsun. Allah Rasulü yalanı tarif ederken: “Anne çocuğuna dese ki ‘Ağlama sana şunu vereceğim.’ vermese, bu yalandır.” buyuruyor. 

Cenabı Peygamber bir sahabe annemizi görüyor, avludan çocuğunu çağırıyor “İçeri gel sana bir şey vereceğim.” diyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam da o bayanı takip ediyor ve bayana selam veriyor ve soruyor: 

-Çocuk gelirse çocuğa ne vereceksin? Bayan elindeki hurmayı gösteriyor,

-Ona hurma vereceğim ya Rasulallah diyor. Efendimiz:

-Eğer elinde hurma olmasaydı Allah şahit ki sen çocuğa yalan söylemiş, onu kandırmış olacaktın ve bu senin için bir günah olacaktı, buyuruyor. 

Bakın kendi çocuğumuza bile bize göre çok basit, belki onun iyiliğine söylediğimiz bir şey ama yalan olabiliyor. Dolayısıyla Peygamber’in müdahalesini gerektiriyor. Demek ki Allah bundan razı değil. Allah razı olmadığı için Peygamber’i müdahale ediyor, ikaz ediyor. 

Kaldı ki bir de insanın kendi çocuğuna söylediği bir söz onu böyle vebal altında bırakabiliyorsa toplumda, toplumsal dengeleri sarsacak bir yalan söylemek… 

Yalan Allah’a karşı söylenmiştir. Kişinin illa haşrı, mizanı, azabı reddetmesine gerek yok. Çünkü bu insanın Allahu Teala’nın sıfatlarından şüphesi var. 

Eğer bu kişi müminse bu bir illet, bu bir rahatsızlık bu rahatsızlığına dönüp onun tedavisine uğraşmalıdır. Allah’ın hangi nimetini yalanlayabilirsin? Allah’ın hangi sıfatını yalanlayabilirsin? Bundan vazgeçmesi lazım. Çünkü iman yükümlülük ister. Zati, subuti bütün sıfatlarına, fiillerine inanması gerekir. Fail-i hakikinin O olduğuna inanması gerekir. Bunlar şüphe götürecek şeyler değil. 

Meseleye biz bu cepheden bakmayınca “Hadi bugün tadın o yalanladığınızı.” ayeti kerimesinde bahsedilen, evet bu ahiret azabıdır. Ama bazen öyle olur ki bu dünyada da felaketlere sebep olabilir. Adeta bunu dünya için de Cenabı Hak bize buyurabilir, illa ahret azabı olarak karşımıza çıkması şart değil. Dünyadaki ahlaksızlığın, düzenin bozulmasının, insanların birbirine güvensizliğinin, itimatsızlığının, birbir kuyusunu kazıyor olmasının ahiret azabından bir farkı var mı? Bu da sanki bize deniliyor ki: “Hadi tadın azabı…” 

Zaten dar bir geçim buyruluyor ya bunun dünyası, ahireti yok. Geçimin, maişetin daraltılması, hayatın zorlaştırılması… 

Bir başka emirde buyruluyor: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr, 19) Allah’ı unutanlara Cenabı Hak kendilerini unutturuyor. 

İşte bu insanın Hakk’ı unutarak -haşa- Hakk’ı kale almayarak yaptığı işlerden dolayı neticede kendini unutmasıdır. İnsan kendini unuttu mu demek ki her azaba müstahaktır. Onun geçimi daralmaya başlar, her şey bozulur. Çünkü insan bilmeli ki varlığın benimle irtibatı, benim Rabbimle olan irtibatım nispetindedir. Benim Allah’a olan yakınlığım, dürüstlüğüm sadakatim ne nispette ise varlığın bana sadakati, dürüstlüğü o nisbettedir. 

Maruf-i Kerhi için buyrulur ya kuşlar onun önünden geçerken kanatlarını kaldırır, yüzlerini örterlermiş. Bir yerde o oturduğunda kuşlar onun önünden uçarlarken veya yerde gezinirlerken kanatlarını kaldırır yüzlerini örterlermiş. Birisi merak etmiş bir başka büyüğe sormuş bu ne cilvedir? Demiş sen onu tanımıyorsun herhalde o Maruf-i Kerhi’dir, o Allah’tan öyle haya ediyor öyle utanıyor, Allah’a karşı öyle edeplidir ki o yüzden bütün mahlukat ona edeb gösteriyor, mahlukat da ondan utanıyor. Hayâ ediyorlar ondan, yüzlerini gizliyorlar. 

Allah’a hayâsından, edebinden dolayı Hz. Osman’a Kâinatın Efendisi edeb gösteriyor. Ebubekir efendimiz içeri giriyor, Ömer efendimiz içeri giriyor pek istifini bozmayan Cenabı Peygamber, Hazreti Osman geldi diye haber verilince durun, üstümü başımı düzelteyim buyuruyor hastalık döneminde. Üstünü başını düzeltiyor, sarığını düzeltiyor, toparlıyor… Aişe annemiz soruyor; 

-Babam Ebubekir geldi ya Rasulallah, sizde bir değişim olmadı. Kayınpederiniz Ömer geldi, sizde bir değişiklik olmadı da damadınız Osman gelince neden toparlandınız? Efendimiz buyuruyor ki: 

-Bütün sema ehli ondan hayâ ediyor, edeb ediyor Ben ondan edeb etsem az mı Ya Aişe!

Osman’dan bütün gök ehli edeb ediyor, ona hürmet ediyor. Çünkü o yaşayan, gezen bir Kur’an’dır, ben ona edeb etsem çok mu, buyuruyor. 

Şimdi bakın Hz. Osman’ın Allah ile olan ilişkisi Kâinatın Efendisi’ni -la teşbih- ayağa kaldırıyor. Tüm varlığın edeble sorumlu olduğu İnsan’ı edebe kaldırıyor. İnsan bunu düşünmeli…

Dünyada yaşadığımız her olumsuzluk da belki o ayetin kapsamı sadedinde değerlendirilebilir. “Bugün tadın o yalanladığınız şeyleri…”

Demek ki fütursuzca yalan söylüyor olmamız, bir şeyleri yalanlıyoruz anlamına gelebilir… Kiramen Kâtibîn’i yalanlıyoruz, sanki o kameralar kapanmış, onların kalemlerini ellerinden almışız sanki. Kiramen Kâtibîn’i Cenabı Hak bize bildiriyor: 

“كِرَاماً كَاتِب۪ينَۙ ، يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ“Onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.” (İnfitar, 11-12) buyuruyor. Bizim bilmediğimiz nice şeyleri onların bildiğini haber veriyor. Onların varlığını bize önden bildiriyor ki biz Cenabı Hakk’a şöyle demeyelim: “Ya Rabbi Sen bize tuzak kurdun!” Hani gizli radar olur ya yollarda, öyle değil. Devlet de şimdi öyle yapmıyor radarı da bildiriyor. Radarı bildiriyor, sen dikkatli olmazsan cezaya düşüyorsun. 

Allahu Teala Kiramen Kâtibîn’i bildiriyor. Senin buna rağmen o sınırı aşman, onları hiçe sayman tahfif etmen/hafife alman demektir. Bu azap tattırıcı bir şey değil mi? Bırak bunun bir karşılığının olmasını “inandım” diyen bir müminin böyle bir haleti ruhiye içinde olmasından daha büyük bir azap olamaz. İnandığı şeyi kendisinin örtmesi kadar sıkıntı verici bir şey olamaz. Züleyha’nın Hazreti Yusuf’la birlikte olmayı arzuladığında gidip putunu örtmesi gibi… Görmesin diye putunu örtüyor. Biz de anlayışımızla örtüyoruz. Acaba örtebiliyor muyuz?

Azap asıl bu. Bu mahrumiyeti getiriyor. Bu bize Allah’tan mahrumiyeti getiriyor. İnanmayana sözümüz yok, inanan bir insan için bundan büyük acı verici elem, bir azap olmaz. 

Sual: Efendim, Tebuk Seferi’ne katılmayan sahabelerden Ka’b b. Malik “Benim ağzım laf yapardı. Eğer gitseydim Rasulullah aleyhissalatu vesselama bir şeyler söyleyebilir O’nu ikna edebilirdim. Fakat ben gitmedim, gidip de yalan konuşamadım, diyor. 

Kıssa malumunuz, sonra Hz. Ka’b’a bir ceza geliyor, bir tecrid dönemi geçiriyor. Daha sonra da hakkında tevbesinin kabulüne dair ayeti kerime inzal oluyor. Burada yalan söylemediği için Cenabı Hakk’ın ona bir mükâfatı da var diyebilir miyiz?

Cevap: Doğruluğu, suçunu kabul etmesi, itiraf etmesi, yalan söyleyebilecekken yalan söylememesi Cenabı Hakk’ın huzurunda sadakat olarak değerlendiriliyor… Ve tabi samimi tevbe etmesi, pişmanlık duyması. Hatta bu pişmanlığı, sadakati o kadar üst boyuta varıyor ki, Allah Rasulü ailesine buyuruyor ki “Ona yanaşma, odasına girme!” O kendisi hanımını çağırıyor daha hanımı buna söylemeden hanımına diyor ki; sana Rasulullah nasıl talimat buyurduysa öyle yap. O selam vermeyin buyurdu, sen de bana selam verme ve bana hizmet etme. Evin bir odasında dur… 

Bu noktaya varıncaya kadar kabul ediyor. Demiyor ki misal, bu kadarı da fazla. Veya dışarıdaki selam vermiyor, sen gel git benim işlerimi gör, demiyor. Bu noktada da Allahu Teala’ya teslimiyet gösteriyor. Elli gün sürüyor bu mevzu. Daha sonra يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ - Allah’tan korkun ve sadıklarla, salihlerle beraber olun!” emri geliyor. Yani Cenabı Hak ona cemaate gel, diye buyuruyor. Cenabı Peygamber Ka’b’a dayısıyla haber gönderiyor. O da sürünerek geliyor, yüzünü yere sürüyerek geliyor Rabbim beni af buyurdu diye... 

Oradaki sıdkı, sadakati Allah’ın emrine teslimiyet gösterişi, yaptığı yanlışın farkında olması bunlar müthiş şeyler… Yalana müracaat etmiyor. Altı kişiler bunlar, üçünün tevbesi kabul ediliyor, üçünün ki de yalan söyledikleri için kabul edilmiyor. Dolayısıyla imanları da kabul edilmiyor. İşin bu boyutu da var, Allah esirgesin. 

Şimdi bize ayet gelmiyor da biz kendimizi bilemiyoruz. Ama kendimizi çok fazla da rahat hissetmemeliyiz. Şekavetin ıstırabını hissetmemiz lazım. Ğavsımız öyle buyuruyordu: “Şekavetin ızdırabını hissedemeyenler; saadetin, hidayetin lezzetini tadamazlar.” Günahın ızdırabını, çilesini iliklerimize kadar hissetmemiz lazım. O hisle birlikte yapılan samimi tevbe, tevbedir. O temizleyicidir. Nasuh tevbesi odur. 

Sufiyye hazeratı öyle buyurmuş; günahın küçüklüğü büyüklüğü değil, kime karşı yapıldığı meseledir. Allah büyükse -amenna- büyüğe karşı yapılan her suç büyüktür. Meseleye böyle bakmışlar ve böyle kendilerini sakındırmaya çalışmışlar. 

Biz başta “küçük” diyerek günahı küçültüyoruz. Belki bu bize ruhsat olarak söylenmiş, tamam, ama Hakk’ın büyüklüğünü, Hakk’ın incinmesini düşününce biz de Hazreti Ka’b gibi o çileyi adeta kendi bünyemizde çekmeliyiz ki “Ben Rabbimi incittim...” 

Necmeddin-i Kübra hazretlerinin yanına baştan aşağı siyah giymiş adamın biri geliyor. Hazret soruyor ona: 

-Nedir senin bu halin, niye sen hep siyah giyinmişsin? Adam, 

-Ben Rabbimi öldürdüm onun matemini tutuyorum, demiş. Hazret,

-Sen kâfir misin, defol. Sen kimsin ki Rabbini öldürüyorsun, demiş kovalamış.

On dakika sonra adam geri gelmiş. Sen yine mi geldin, demiş ve müridlerine, vurun buna, darbedin demiş. Müridler dövmüşler, kovmuşlar. 

Adamı yetmiş kere dövmüş, kovmuşlar; yetmiş kere geri gelmiş. 

Ondan sonra Necmeddin Kübra hazretleri adama iltifat etmiş, ona hürmet etmiş. Müridler demişler ki “O zaman niye dövdük adamı, niye eziyet ettik?” Buyurmuş ki: “O dedi ki ben Rabbimi öldürdüm. Yani demek istedi ki ‘Ben nefsime tapıyordum nefsimden kurtuldum.’ Ben de baktım ki sözünün eri mi, nefsi var mı, kalmış mı? O yüzden bunları ona yaptırdım. Baktım ki nefsi kalmamış, hakikaten öldürmüş.”

Şimdi tapındığımız -haşa- ilah konumuna getirdiğimiz bu nefsimizin ızdırabını hissedip ondan kurtulmalıyız. O zaman tevbe samimi olur, o zaman tevbe o sahabenin tevbesi, Nasuh tevbesi olur. “اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ - Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222) Allah’ın sevebileceği, Allah’ın sevgisine mazhar olabilecek bir tevbe olabilir. 

Bizim tevbelerimize de tevbe lazım. Biz tevbe ediyoruz dönüp aynı şeyi işliyoruz. Tevbe bize bir ikrah getirmiyor. Günahtan soğuma getirmiyor. Dil çabukluğuyla estağfirullah, estağfirullah diyoruz bitiyor. Şimdi biz namazlardan sonra yüz kere estağfirullah söylüyoruz. Acaba bunu söylerken gerçekten bunun ne kadar tevbe olduğunun farkındayız. Yoksa yolumuzun bir usulü diye, dil çabukluğu marifet, çabucak bitsin diye mi söylüyoruz. Hiç düşünmeden, gerçekten düşünmeden, gönlümüz sızlamadan estağfirullah diyoruz. Usul olduğu için diyoruz. 

Hayır, mesele bir usul değil. Kabul etmemiz gereken şey; aczimiz, günahımız. Bu bizim canımızı yakmalı ve bundan pişmanlık duymalıyız. Adeta bir yara bu, kanayan bir yara; bunu tedavi etmeliyiz. İstiğfar bunun için. Bu bir usul değil… Yok, Nakşibendi usulü veya misal Cenabı Peygamberin sünneti… 

Sünnetleri de sırf sünnet diye yapmayalım bu sünnetin de bir anlamı, bizden istenilmesinin bir sebebi var. Birebir bir menfaati, bir faydası var. Öyleyse bunu düşünerek yapalım. 

Namazdan sonra kelimei tevhid söylüyoruz, Cenabı Peygamber’e salatu selam getiriyoruz, ondan sonra Rabbimize istiğfar ediyoruz… Bunları düşünerek yapmalıyız. Bu da tesbihatın bir parçası deyip geçiyoruz. 

Allah tevbe edenleri seviyorsa adeta kendimizle yarışmalıyız; Allah’a sevimli olabilmek için. Ve bize Nasuh’u örnek gösteriyor Mevlamız, Nasuh gibi olmalıyız, her estağfirullah dedikçe Nasuhlaşmalıyız…

 

Sayfa 3 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort