JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 May 2019 00:06

CEHALET, ZARURET, TAASUB

Cehalet Zaruret Taasub

Cehalet, Zaruret, Taasub - İrfan Aydın

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Cehalet, Zaruret, Taasub

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehli beytin, ashab-ı kiramın, saadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. 

İslam dünyası yüzlerce yıldır Batı ile bir hesaplaşma içerisindedir. Batının fenni sanatı ve yaşam tarzı arasında bocalayıp durmaktadır. İlk başlarda fennini bilimini mi alalım yoksa sanatını ve kültürünü mü alalım tartışması hala net bir şekilde neticelenmiş değildir. Hala kendi özümüzü bulup bu özden herkesin gönlüne su serpici inandırıcı ve doyurucu bir ilim bilim ve fikir üretebilmiş değiliz. Zaman zaman çıkan fikir adamları bir anafor oluştursa da tüm toplumu etkileyecek, ona yön verecek bir seviyeye gelmekten uzak kalmaktadır.

Dönem dönem inişler ve çıkışlar yaşansa da topyekün bir çıkış yaşanmamıştır. İçinde bulunduğumuz dönem geçmiş dönemlere nazaran büyük bir ümide ve öz güvene vesile olduysa da gelinen nokta itibariyle istenen ve beklenen topyekün çıkışı sağlamaktan uzak kalmıştır. Basit günü birlik meseleler ulaşmamız gereken idealleri sürekli boğmakta ve dumanlı bulanık bir atmosfer oluşmaktadır.

Yüzelli yıldır içine düştüğümüz sığlık hastalığından bir türlü kurtulamamaktayız. Her şeyin ismi var kendi yok. Milli eğitim sistemi var içinde bir şey yok, milli kültür var içi bom boş (şimdilerde tamamen kültür deyince turizm anlaşılıyor), din işleri ve eğitimi var içinde dinden diyanetten başka her şey var, bir hukuk sistemi var her şeyiyle yabancı, milli ekonomi var içinde bir tek biz yokuz, milli finans sektörü var içinde neredeyse tamamen yabancılar var. 

Bu bir hastalık olsa gerek her şeyin adını koyup içine başka bir şey koymak, içini başka bir şeyle doldurmak.

Bütün kavramlarımız böyle. Laiklik diyoruz herkes başka bir şey anlıyor, din diyoruz herkes başka bir şey anlıyor. Medeniyet diyoruz herkes başka bir şey anlıyor. Bir musibet gibi üzerimize çöreklenmiş bu kavram kargaşasını bir türlü üzerimizden atamıyoruz. Dini bir film veya dizi yapıyoruz içine biraz da modernlik katalım diyoruz. Birazda milliyetçilik, az da Alevilik katalım diyoruz. Her şeyimiz çorba olmuş durumda. Oranları karıştırmış, kıvamları unutmuş olduğumuz için hiç kimse de memnun değil. 

Elbette ki niyette halislik, amelde katışıksızlık gerektir. Fakat döneme göre oranlar değişebilir. Burada sorun oranları tabiblerin değilde ehli olmayan na ehil kişilerin yapmasıdır. Bu da dönem dönem değişme arzetmektedir. Kimi dönemde katı laik bir anlayışa göre oranlar ayarlanmakta kimi dönem masonik ve liberal bir anlayışla biraz ondan biraz bundan denmekte. Kimi zamanda muhafazakar bir anlayışla birazda bundan denmekte.Her dönemin anlayışı değişse de çorba değişmemekte. Sadece oranları değişmektedir. 

Bizim ihtiyaç duydumuz şey bizi nereye götüreceği belli olmayan çorba bir anlayış değildir. Bizim ihtiyaç duyduğumu Allah’ın ve Rasülünün hoşnut olacağı zamanın aklını da dışlamayan fakat özüne yüzde yüz bağlı her konuda fikirleri net olan ve bu fikirlerin gerçekleşmesi için aşk ile şevk ile gece gündüz gayret eden, neticeyi de yalnız ve yalnız Allah’tan bilen insanlardır. 

Bu insanların kafası karışık değildir niyetleri sözleri ve amelleri yalnızca Allah rızasıdır. Bu insanlar kim ne der diye hareket etmez, Allah ve Rasulü ne der diye hareket ederler. Bu insanlar günü birlik hareket etmezler mahşeri düşünerek hareket ederler. 

Bu insanlar inandıkları dava için ölmeyi baştan zaten göze almışlardır. Bu insanları ne bir korku ne bir endişe sarar, yalnızca Allah korkusu ve endişesi, başka gaye ve düşünceleri yoktur.

Bu insanların işleri Mevla iledir. Mevla’dan alıp Mevla’ya verirler. Halkı Hakk’ın kapısı görürler. Kemalatın ahlakta olduğunu bilip halkı Hakk’a doğru sevkedecek amel ve projeler üretirler. Halkın Hakk’a ulaşmasını engelleyecek her türlü düşünce ve projenin önünde set olurlar. 

Evet bu düşüncede bir ömür vermiş ve bu uğurda her türlü işkenceye maruz kalmış insanlardan biri Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri de bu konuda bir teşhiste bulunmuş ve tedavisini, de söylemiştir. Düşüncesinde bulanıklık yoktur. Düşüncesi gayet nettir. Sorunları ve çözümleri içinde bulunduğu çağa göre net bir şekilde teşhis etmiş ve tedavisini de aynı netlikle söylemiştir.

Buyuruyor ki ümmetin üç temel sorunu vardır cehalet, zaruret ve taassup üç temel sorun, üç ejderha, üç problem...Çözümü de üç temel çözüm 

Cehaletin çözümü bilgi;

Müslümanlar olarak bizler ileri gittiğimiz dönemlerde bilginin kaynağını Allah ve Resülü ve ona indirilen kitabı kerimde gördüğümüz zamanlarda, yaşanan çağa uyarlanmasını da Allah adamları yani mürşidi kamiller üzerinden yaptığımız zamanlarda hep ileri gitmişiz. Ne zaman ki inandığımız değerlerden, gittiğimiz yoldan şüphe etmişiz o zaman inanç değerlerimizde ve fikir dünyamızda çorbacılığa başlamışız. Tevhidden uzaklaşmaya başlamışız. Çatal kazık yere batmaz misali kök salamayıp köklerimizden yani özümüzden uzaklaşmışız. Kök salamayan ağacında en ufak bir rüzgarda yıkılması mukadder olmuş.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey bilgiyi kaynağından öğrenmektir. Birkaç yüzyıldır batının peşine takılmış onların maddede gerçekleştirdiği ilerlemeyi keramet saymışız. Kendi özümüzü kaybettiğimiz gibi batılıda olamamışız. Üstü Şişhane altı Kasımpaşa pozisyonundan bir türlü kurtulamamışız. Mimar Sinan’ı, Fuzuli’yi, Yunus emre’yi, Mevlanayı, Fatih’i, Aşemseddin’i, Molla Gürani’yi, Yavuz’u, Abdülhamid’i….. çıkartmak bir yana ne idüğü belirsiz köksüz ve soysuz bir sürü, bir güruh ortaya çıkarmışız. 

Zaruretin çözümü zanaat ve kanaat;

Büyüklerimiz insanın bir zanaat sahibi olmasını önemsemişlerdir. Her kes ister ilim talebesi olsun isterse ehli tasavvuf olsun mutlaka bir sanatı olsun. 

Her meselenin olduğu gibi bu meselenin de bir ferdi bir de toplumsal yönü vardır. Bizler ferden bir sanat öğrenmemiz bir meslek sahibi olmamız ve kanaati ilke edinmemiz zaruret hastalığına karşı bir kalkan olacaktır. Fakat meseleye toplumsal açıdan bakarsak bu işe stk’lar, meslek liseleri, çıraklık okulları, üniversiteler, meslek birlikleri, ve bakanlıklar dahil olur. 

Geçmişte bütün bu işi neredeyse tek başına Ahi Evran teşkilatı üslenmişken bu gün o kadar okul, o kadar meslek birliği, odalar, borsalar, bakanlıklar, bu işi deruhte edememekte yerine geçmemektedir. Geçmediği gibi, Ahilik sadece bir mesleki örgütlenme de değildi aynı zamanda bir ilim ve ahlak eğitimi yuvasıydı. Gündüz bir ustanın elinde yetişen yamak, çırak ve kalfalar gece tasvvufi bir eğitinmden geçerek ahlakta kemale gelirlerdi. Aynı zamanda zahiri ilimlri öğrenerek ilimde belli bir noktaya gelmeleride istenişrdi. Her meslek dalının bir piri vardı manen hepsi ondan el alırdı. Ticaretin temelinde dürüst tüccar ahlaklı usta yatardı. Bundan dolayı bütünb dünyada Osmanlı ile ticaret yapmak bir üstünlük sayılırdı. Hollanda da ticaret odası seçimlerinde başkan seçilirken oylar eşit çıkarsa Osmanlı ile ticaret yapan var mı diye sorulur ve onun oyu iki oy sayılarak seçim sonuçlandırılırdı. Çünkü merkezinde ahilik yani kardeşlik anlayışının olduğu Osmanlı herkesle ticaret yapmazdı. Kimseye senet vermezdi karşı taraftan senet alırdı çünkü Osmanlının sözü senetti.

Bu gün ihtiyaç duyduğumuz, ahiliğinde özünü aldığı Kuran’a ve sünnete uygun ahlak anlayışı ile yetişmiş, dürüst tüccar ve ahlak sahibi ustalardır. Yalanı aklından bile geçirmeyen yalan söylememek için gerekirse bir çok müşteri kaybeden, gerçek kazancın Allah katında olduğunu bilen zanaat ehlidir. Bu da başka türlü olmaz. Ancak ahlakta kamil olmuş bir velinin terbiyesine girmekle ve onun terbiyesinde kemal kesbetmekle olur. 

Taasubun çözümü birlik beraberlik fütüvvet;

Taassub çağımız Müslümanlarının en büyük hastalığıdır. Cenabı Hak birkik olammızı toptan Allah’ın ipine sarılmamızı, eğer ayrılığa düşersek kuvvetimizin gideceğini buyurduğu halde, biz Müslümanlar olarak sürekli bir ayrılık içerisindeyiz. Bazıları sahabeyi kiramında ayrılığa düştüğünü hatta birbirlri ile savaştıklarını söyleyerek bu günkü durumu mazur göstermeye çalışmaktadır. Büyüğümüz bu konuda: “Halbuki sahabeyi kiramın ayrılığı ve mücadelesi daha iyi hizmet etmek içindi, bu günün Müslümanları ise aralarında ayrılığa düştüklerinde bu mesele itikadi oluyor, bir taraf kafir oluyor bir taraf Müslüman kalıyor.” Bu ise izzetimizin ve kuvvetimizin gitmesine vesile olmakta. Yaklaşık yüz elli yıldır bundan başka bir şey yaşamıyoruz. Müslümanlar sürekli daha çok zillete düşmekte ve kuvvetleri azalıp dağılıp gitmekte. 

Burada zamanımız Müslümanlarımızın üzerinde durmaları gereken en önemli nokta fütüvvet olmalıdır. Müslüman egoist bir düşünce içerisinde olamaz. Müslüman diğergamdır. Sahabeyi kiramın savaşta ölmek üzere iken diğer kardeşine suyu göndermesi ve böylece altı sahabeyi dolaşıp hepsinin şehid olası bir hikaye değildir. Yine medinenin kenar mahallesinde çok fakir bir sahabeye gelen hayvan kellesine komşum benden fakir ona götürün demesi ve diğerinin de aynı sözü söylemesi böylece altı ev dolaşıp ilk eve tekrar gelmesi de bir hikaye değildir. Bütün bunlar ve daha binlercesi yaşanmış bir gerçekliktir. 

Bu günün Müslümanları olarak kabuk tan öze geçerek inandığımız bildiğimiz degerlerin içselleştirmemiz gereklidir. Tabi bu da ancak daha önce bunu kendinde başarmış bir kamil mürşid sayesinde olabilir. Bu gün tasdavvufa ve mürşide saldırıların sebebi de budur. İnsanları kabuk ta bırakıp özüne dönmelerini engellemek. Herkes çok şey bilecek fakat nasıl tatbik edeceğini bilemeyecek. Herkes bir çok konuya vakıf olacak ama hikmet olmayacak. Bilgi hikmetsiz kalacak. Kuranı kerimde ayetlerin yanında hikmetin anılmasından murad sünnettir yani peygamber efendimizdir. Bu gün hikmet insanı kamil ile temsil edilmektedir. İnsanları evliyadan uzak tutmak için yapılan çabaların maksadı insanları hikmetten yani peygamberimizden dolayısı ile Allah’tan (cc) uzak tutma gayretidir. 

İnanıyoruz ki muaffak olamayacaklar, başaramayacaklar. Hayatımızdan ehli sünnet anlayışını, tasavvufi yaşantıyı silemeyecekler. Kur’an’ı peygamberimizden, Allah’ı Rasulü’nden, Rasulü’nü evliyasından ayıramayacaklar. Çünkü Allah Rasulü’nden, Rasulü evliyasından ayrılmaz…

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Çarşamba, 01 May 2019 00:05

BİZ, BİZİZ...

Biz Biziz

Biz, Biziz... - Sâlik-i İrfan

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Biz, Biziz...

 

Hamd ve senalar âlemlerin Rabbi olan, Kâdir-i Mutlak olan, Halim ama Seriyy-ul Hisâb olan Mevlamıza… Cenabı Mevlamız mutlak kudret sahibi fakat aynı zamanda Halîm/cezalandırmayı erteleyen ve nihayetinde Seriyy-ul Hisâb/hesabı çabuk görendir… 

Binler salat ve selam ise sahibimiz, şefaatçimiz, Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Elhamdulillah ümmetine çok düşkün bir Efendimiz var. O’na ne kadar salatu selam getirsek az. 

Kış soğuklarının kendini hissettirdiği şu günlerde, dışımızdan daha çok içimizde esen soğuk bir rüzgar var. Bu rüzgâr kalbimizi, gönlümüzü üşütüyor. Bu milletin siyasi hayatına yön verenler arasında belli ki İslam’a bakışta modernist-reformist düşünüşlü olanlar var. Dinin güncellenmesi tartışmalarında, kadın ve aile politikalarında, Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlere bakışında sıkıntılı tutumlar görmekteyiz. 

Sayın Cumhurbaşkanımızın iktidarı döneminde adımları atılan devlet-millet kaynaşmasının adeta köküne kibrit suyu dökecek yaklaşımlar gözlemekteyiz. Bütün bu sorunları sınırlı bir yazıda ele almak mümkün değilse de yaklaşık bir senedir Hz. Aişe (ra) annemizin hayatından aktarımlarda bulunurken bu yazımızda günümüzde aile ve kadının konumu bağlamında bazı gerçekleri dile getirmek durumundayız.

Bugün, aile hukuku-evlilik-boşanma konularında, kadının korunması adına toplumda ifsada yol açacak kanunlar-kararlar öne çıkmakta. En son kadınların camiye davet edilmesi çağrısı da ayrı bir garabet olarak ortada duruyor. Düşünüyoruz ki sayın Erdoğan’ın etrafında, dini alanlarda kendisine danışmanlık yapacak, ehli Sünnet vel-cemaat anlayışı çerçevesinde ona bilgi verecek, yol gösterecek ilim ehli insanlar var mı? Vahyin ve sünnetin verileri ışığında, bugünkü sorunları çözmede bilgi sunacak, aktarımda bulunacak makul insanlar var mı? Bu bir, ikincisi bu alanlarda uygulanan kararların yol açtığı inlemeler, sızlanmalar, feryatlar Cumhurbaşkanına ulaşıyor mu? 

Bir yaşlı kadın demiş ya Halife Hz. Ömer’e: “Bizden haberin olmayacaktı ise ne diye Halife oldun, ey Ömer?” Çok şey mi bekliyoruz bilmiyoruz ama halkın içinden bir fert olarak, bu seslere kulak verilmezse bu sızıların yaraya, kangrene dönüşeceğini görüyoruz ve dua ediyoruz sayın Erdoğan’a ki Hakk’ın ona yardımı devam etsin, şu milletin ve ümmeti Muhammed’in duaları, evliyaların himmeti-tasarrufu devam etsin. Batı ile, bâtıl ile mücadele eden Reisimiz bu savaştan yüzünün akıyla çıksın. Fakat dost acı söyler kâbilinden eğer sadece ekonomik kalkınma önemsenir, dini-ahlâki alanlarda Peygamber Efendimizi (sav) üzecek-incitecek işler yapılırsa Hakk’ın yardımı kesilir diye korkuyoruz. Umuyoruz ki bu milletin lideri ve İslam dünyasının umudu olan Erdoğan, kalbinin sesini duyar ve yüzüne karşı eksiğini-yanlışını söyleyebilenlere kulak verir.

Kadın ve aile hukuku konularındaki mâkul seslerden bir iki aktarım yapmadan Sultan Abdulhamit Han dönemi paşalarından Yedi Sekiz Hasan Paşa ile ilgili ilginç bir rivayeti paylaşmak istiyoruz: 

Hasan Paşa; okuma yazması olmadığı için Arapça 7-8 imzası atan, erlikten paşalığa kadar yükselmiş, padişahına-devletine bağlı bir askerdir. Çırağan Vakası’nda, 150 çapulcuyla saraya saldıran baş ihtilalci Ali Suavi’nin kafasına sopayla vurup öldürerek kalkışmayı akamete uğratan cesur bir vatansever olan Hasan Paşa’yı saraydaki yağcı-iki yüzlü kimseler değişik ayak oyunlarıyla bezdirirler. Bunun üzerine paşa saraydan uzaklaşır. İzmit’te bir çiftliğe giderek bahçıvan olarak kendini gizler. Beş-altı ay kadar sonra konağın subay oğlu diplomatik bir dille yazılması gereken bir mektup üzerinde çalışırken Hasanpaşa “Şu kelime daha uygun olur, şöyle söylense daha etkili olur.” gibi yönlendirmelerle mektubu şekillendirir. Mektup taslağı padişahın önüne gelince padişah Hasan Paşa’nın üslubunu sezer. Hasan Paşa saraya davet edilir fakat bir şartı vardır: Padişah bir tabağa insan pisliği koyacak ve ileri gelen yöneticilere: “Bu benimdir, bundan birer parmak yiyin!” diyecektir. Görülür ki ikiyüzlü-yağcı tayfa hemen atılıp birer parmak yerler. Birkaç kişi: “Sultanım bizim mazur görün, yiyemeyiz!” derler. İşte o zaman Hasan Paşa ortaya çıkarak: “Padişahım, sizin aleyhinize bile olsa doğruyu söyleyecek şu yemeyen birkaç kişidir. Çünkü padişah emri bile olsa b.. yenmez!” der. 

Bu rivayet doğrudur-yanlıştır bilmiyoruz ama ibretlik bir hikâye olduğu kesindir. Bugün sayın Cumhurbaşkanımıza da doğruları söyleyecek birilerinin olması gerekmektedir. İşte bu seslerden iki alıntı yapmak istiyoruz. Birincisi Eğitimci-Yazar Ahmet Maraşlı Bey’in eşi Sema Maraşlı hanım tam bir Müslüman hanımefendi duyarlılığı ile aile hukuku-evlilik-boşanma gibi hususlarda Cumhurbaşkanına bir açık mektup yazdılar ve hepimize tercüman oldular: 

“Sayın Cumhurbaşkanım… Güzel ülkemizde maalesef ki çok kötü şeyler oluyor. Büyük zulümler var ve insanların sizden umudu var. ‘Cumhurbaşkanımız bilseydi bunlara izin vermezdi, haberi olmuyor, danışmanları haber vermiyor!’ diye düşünüp size ulaşamamanın ıstırabını yaşıyorlar. Hem onların sesi olmak hem de tarihe bir not düşülmesi için size bu mektubu yazıyorum.

Ana problem şu ki kanunlar vasıtası ile (halka) zulmediliyor. Bu kanunlar adalet temeli üzerine kurulmuş değil, bir avuç din ve devlet düşmanı insanın kışkırtması ile medyanın algı operasyonu yapması üzerine onları susturmak için yapılmış kanunlar.

Bir kısmı da biricik dostumuz görünen Avrupa Birliği’ne girebilmek için yapılmış kanunlar.

Biz, aile kurumu bitmiş, eşcinsel evliliklerin yaygınlaştığı, intiharların normal sayıldığı bunalıma girmiş Avrupa ülkelerinden biri olmak istemiyoruz.

‘Bu kanunlar onun döneminde çıkmış ve imzası olan bir lider bunun hesabını Allah’a nasıl verir?’ diye muhasebe yapmanızı istirham ediyorum.” diyen Maraşlı;evlilik, boşanma, nafaka, çocuk haczi, taciz, cinsel istismar, tek taraflı kadın beyanı ve bunun yasal cezaları gibi hususlarda görüş beyan ederek şu cümlelerle çağrıda bulunuyor: 

“Sayın Cumhurbaşkanım!

Seçim döneminde özgürlük ve adalet vaat etmiştiniz. Özgürlük hakkımı kullanarak size bu mektubu yazdım. Şimdi de mağdurlar adına adalet bekliyorum.”

Sema Maraşlı hanımefendinin Cumhurbaşkanına açık mektubunu büyüğümüz Hâce Hazretleri de çok beğendiler ve okumayı herkese tavsiye ettiler.

İkinci olarak Haber 7’nin değerli yazarı Ferman Karaçam Bey “Anneyi kaybediyoruz!”başlıklı yazısında “Aileyi, ailenin her şeyi olan anneyi kaybediyoruz. Aile bakanımız (da) hala (bu) çözülmeyi teşvik etme yolundalar.” diyerek yazısına giriyor.

Yazısının devamında çalışan anneler, kreş çocukları, kadınların çalışmaya özendirilmesi, evde bakım için para alan anneanne-babaanne çatışmaları, kadının evden-çocuktan-mahalleden-komşu ve akrabadan koparılıp kapitalizmin azgın dişleri arasına bırakılışı, dede ve ninelerin evden kovuluşundan sonra anne-babanın çalışmaya, çocukların ise bakıcıya-kreşe veya okula gönderilip evlerin otelleşmesi, çalışan kadın lehine sürekli yasa-yönetmelik çıkarılırken fedakâr ev hanımı annelerin görmezden gelinmesi… gibi tutumları tespit edip hepimizin altına imza atacağımız şu sözleri söylüyor: 

“Evvela genç kızlarımızı, yani anneyi, yani aileyi kurtarmalıyız.

Vakit geç olmadan, Batılılar gibi iyice uyuşturucu bataklığına saplanmadan, aileler dağılmadan, cinnet ve cinayetler çoğalmadan kadın, aile, çocuk ve gençlik üzerine dini, ahlâki, ilmi çalışmalar yapmalı, uygulamalıyız.

Biz, biziz.

Bizim aile yapımızı, Batılıların uyguladığı ve aileyi iyice çözdüğü gibi yasa ve yönetmeliklerle koruyamazsınız.

Bizi, Peygamberi metodlar ve öğretim kurtarır.

Şu anda gidilen bu yol, yol değildir.

Bu yol ve yöntemlerle aileyi iyice çözüyor ve parçalıyoruz.

Biz bize, kendimize dönmeliyiz.

Geç kalıyoruz.”

Cenabı Mevlamız şu topluma merhamet eylesin… Başta Cumhurbaşkanımıza ve tüm idarecilerimize basiret, firaset, hidayet ve istikâmet lütfeylesin… Şu milletin ve ümmetin liderliğini hakkıyla yapabilmeyi nasip eylesin… Cümlemize, ahirete razı olunmuş halde göçebilmeyi lütfeylesin. (Amin velhamdu lillahi Rabbil âlemin.)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Biz Seni Ancak Âlemlere rahmet olarak gönderdik

Biz Seni, Âncak Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Biz Seni, Ancak Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik

 

“Andolsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Al-i İmran, 164)

Alemlerin Sultanının, Canımız Cananımız Efendimiz’in (sav) dünyayı teşriflerini, mevlid kandilinin idarki içinde olmanın sevincini yaşıyoruz elhamdulillah. Bizlere bu sevinci yaşatan mevlamıza ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü insanlığın onca isyanına tuğyanına rağmen yine onlara merhamet ederek habibi edibini emanet etmiştir.Bugün insanlık bu emanetin neresinde duruyor? Bu vesileyle Alemlerin Sultanı Efendimiz’in inşa ettiği insanın ayeti kerimelerde ifade buyrulan vasıflarını müzakere edeceğiz inşallah. Rabbim tesirini halk buyursun.

Müminin dostları:

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah O’nun elçisi rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.” (Maide, 55)

“Allah Teala inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 257)

“Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.Onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.” (Ra’d,20-21)

“Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır.” (Al-i İmran,28)

“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. (Rasulüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın). De ki: Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.” (Al-i İmran,73)

“İşte bu şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın eğer mü’minlerseniz Ben’den korkun.” (Al-i İmran,175)

Mümin herhangi bir nimete nail olduğu zaman ki tavrı nasıl olmalı:

“Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hacc,41)

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasulü’ne iman edenler onunla birlikte toplu(mu ilgilendiren) bir iş üzerinde iken ondan izin alıncaya kadar bırakıp-gitmeyenlerdir. Gerçekten senden izin alanlar işte onlar Allah‘a ve elçisine iman edenlerdir. Böylelikle senden kendi bazı işleri için izin istedikleri zaman dilediklerine izin ver ve onlar için Allah‘tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır esirgeyendir.“ (Nur,62)

Müminin ahiretteki vasfı:

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınları, önlerinden ve sağlarından nurları koşarken gördüğün günde, (onlara), bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte büyük kurtuluş budur.” (Hadid,12)

Mümin geçmişini nasıl hatırlar:

“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr, 10)

Mümin Hakkın emirleri karşısındaki durumu:

“Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” (Secde,15)

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (Secde,16)

“O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.” (Lokman,4)

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran,160)

Mümin her durumda Allaha güvenir ve Onun emirlerine itatt eder:

“Ey Peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter.” (Enfal,64)

“Allah’ın (verdiği) rengiyle boyanın. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).” (Bakara,138)

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü: “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.” (Nur,51)

“Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkülde sebat etsinler.” (İbrahim,12)

Mümin Allah için harcar:

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara,274)

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size Allah rızası için yemek yediriyoruz; dolayısıyla, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız. (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (İnsan,8-11)

Mümin batılın karşısındaki feraseti:

“Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.” (Bakara,75)

“(Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara:) Yahudi ya da Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” (Bakara,135)

“İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi olmayın. Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal,21-22)

“Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Tevbe,8)

Batıl zaten Hakkı kabulden kaçınır:

“(Rasulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.” (Rum,52)

“Körleri de sapıklıklarından (vazgeçirip) doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.” (Rum,53)

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?” (Kasas,60)

“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.” (Neml,81)

Devam edecek...

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir

 

Toplumların gelecekteki huzur ve sürekliliği çocuklarını yetiştirebildiği sürece var olur. Aile içerisinde çocuk ne denli terbiye edilebilirse toplumda da edep, ahlak, saygı, sevgi, vatanperverlik gibi kavramlar yerini bulur. Bunlar büyükleri tarafından alt kuşaklara örnek davranışlar ile anlatılıp aşılanabilir. Bu kavramlar söz ile değil, pratik olarak görerek, yaşayıp, yaşatılarak öğretilebilecek kavramlardır. Fakat ne var ki bilindiği halde hala eğitim sistemimiz sloganik olmaktan öteye gidemediği için, bu değerler davranış olarak işlevsel hale dönüşememiştir. Okul eğitim yuvası olması gerekirken ne yazık ki olumsuz davranış ve ahlak dışı münasebetlerin kol gezdiği bir müessese görünümü almıştır. Bu yüzdendir ki artık bilinçli ve hassas aileler artık eğitim sistemine haklı olarak güvenememektedirler. İmkanı olanlar özel okul arayışları ile bu boşluğu kontrollü bir şekilde doldurmaya çalışırken, maddi imkanı olmayan aileler ise çocuklarını sıkı kontroller ile okulun yol açtığı ahlaki tahribatlara karşı önlem almaktadırlar.

Burada ayan beyan ortaya çıkan manzara şudur; çocuk ailede eğitilir, aile çocuğun ahlaki değer yargılarının oluşmasında en önemli müessesedir. Aile de bilinçli ve usul çerçevesinde gerçekleştirilecek bu temel vazifeyi daha iyi yapabilecek ikinci bir müessese yoktur. Temel iskelet aile içerisinde şekillendiğinde artık dışarıdan ne tür olumsuz müdahale gelirse gelsin asla bu oluşumu yıkamaz. 

Aile çocuk için, en önemli ilk sosyalleşme sürecinin gerçekleştirildiği yerdir. Çocuk ailede şekillenir. Kişiliği aile de oluşur. Hayatı aile de tanır. Yaşadığı toplumun kültürünü, değerlerini, önceliklerini ailesinden öğrenir. Bu yüzden emperyalist, devletler artık toplumları top ile tüfek ile değil, aile üzerine oynadıkları stratejik dejenerasyonlarla tahrip yoluna giderek işgal etmeye çalışmaktadırlar. Birbirinden iğrenç batı kaynaklı televizyon yayınları, internet siteleri, bilgisayar oyunları, sevgi saygıdan uzak şiddet içerikli programlar, hep türk toplumunu kültürel olarak işgal etme taktikleridir.

Bizim kültürel olarak var oluşumuz, kendimizi bu dünyada devam ettirebilmemiz, değerlerimizi yeni nesiller ile yaşatabilmemize bağlıdır. Yoksa globalleşme denilen tek kültür, tek millet akımı bizi de içine alıp darmadağınık duruma getirecektir. Eleştirdiğimiz, batı kaynaklı ahlak dışı ne varsa günümüzde bizde de hızla yayılmasının sebebi, kendi değerlerimizi çocuklarımıza aktaramadığımız içindir. Artık çocuklarımız bizi eski kafalı olarak görmektedir. Bunu sebebi kültürel güzelliklerimizi sevdiremediğimiz içindir. 

Çocuklarımızı yetiştirirken her şeyde olduğu gibi burada da temel kaynak iki cihan güneşi peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) usulü ve tavsiyeleri olmalıdır. Peygamberimiz Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Çocuklarınızın hayatta çalışkan ve başarılı olabilmeleri için onları üç şeyle yetiştiriniz.”

Önceliğimiz, “Peygamber sevgisi’ olmalıdır. Çocuklarımıza Peygamber sevgisi aşılamalıyız. Çünkü insanlığın bir peygambere muhakkak ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı anlamayanlar kendilerini bilmezler. Çocuklar peygamber sevgisini ancak yaşadığımız çağda O’nu (sav) yaşantısıyla anlatan kamil bir peygamber varisi evliyaullah ile öğrenir. İnsanı kamiller yöntemleri ile insana aşk muhabbet içerisinde çocuklarımıza en güzel ahlak olan peygamber ahlakını yaşayarak öğretir. 

Bir diğer husus ise: “Peygamber’in Ehl-i Beytini çocuklarınıza sevdiriniz.”dir. Yani, Peygamber’in mübarek hanımları, çocukları, torunları, köle ve cariyeleri, kadın-erkek bütün akrabasının hepsine saygı ve sevgi ve onların haklarına riayet telkin ederek iyi hal ve güzel amellerini benimseyip güzel adetlerini takib ettirmektir.

Son olarak: “Çocuklarınızı Kur’ân okumakla mükellef tutunuz.”. Yani, onlara Kur’ân okutunuz. Zira çocuklarına Allah (cc) Kelamını okutmak veya okutturmak anaya ve babaya vaciptir. Okutmayanlar veya okutturmayanlar, Allah (cc) katında sorumludurlar. Kur’an-ı Kerim insanları aydınlatan, itikatlarını sağlamlaştıran, imanlarını tamamlayan, amellerini düzelten, ahlaklarını güzelleştiren ve derecelerini yükselten apaçık bir mukaddes kitaptır, insanlığın dünyasını mesut, hiretlerini mamur eder.

Bir toplumu oluşturan maddi ve manevi bütün değerler kültür olarak açıklanır. Bu kültürü sürekli kılmak için kuşaktan kuşağa aktarmak ve korumak gerekir. Bunu yapma görevi ise ailelere, toplumsal kurumlara, eğitim ve eğitim kurumlarına düşmektedir. Özellikle eğitim kurumları kültürümüzü yeni nesillere aktarırken, ortaya çıkan ihtiyaç ve şartlara göre yeni kültürel değerler oluşturmalıdır. Bu da kültürümüzü zenginleştirecektir.

Geçmişten günümüze kadar gelenek, görenek, töre, örf ve adetlerimizi taşımamız, bunlara yeni değerlerin ilave edilmesi kültürü korumak ve zenginleştirmek adına yapılan en önemli icraattır. Toplumları millet yapan kültür ve kültürel değerlerdir. Çünkü kültürel değerler insanları birbirine yakınlaştırır ve kaynaştırır. Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle bu necip milletin de en önemli özelliği budur. Yani bizi diğer milletlerden ayıran en önemli özelliklerin başında, kendi kültürümüze ve değerlerimize bağlı kalmamız gelir. Bağlı kaldığımız değerlere örnek vermek gerekirse; edebiyat, sanat, mimari, dil, folklör, kıyafet, gelenek, görenek vb.

Şehirleşmenin artması nedeniyle insanların yaşam tarzları değişime uğramıştır. Bu nedenle kültürel değerlerin bir çoğu yavaş yavaş unutulmuş, bozulmuş ve yok olmaya başlamıştır. Büyük şehirlerde aile yapısı geniş aileden çekirdek aileye doğru dönüşmesi kültürel değerlerin kaybolmasındaki en önemli etkendir. Toplumu oluşturan ailenin değişmesi ise yavaş yavaş toplumun değişmesi anlamına gelmektedir. Artık çekirdek ailede dede, nine gibi kavramlar anlamını yitirmekle büyüğe saygı, hürmet, neredeyse yok olmuştur. Artık batı ülkelerinde olduğu gibi ihtiyarların yeri evin baş köşesi değil, huzur evleridir. Dikkat edersek toplumsal ulaşım araçlarında yaşlıya, kadına yer vermek diye bir şey neredeyse kalmamıştır.

Kültürel değerlerimiz maddi ve maddi olmayan değerler olarak ikiye ayrılır. Maddi olmayan değerlerimiz bizim davranışlarımızı düzenler. İnsanlarla ilişkiler kurmak ve paylaşımlarda bulunmak maddi olmayan değerlerimizi ortaya çıkarır. Maddi olan kültürel değerlerimiz ise çeşitli araç, gereç ve eşyalardan oluşur. Bu iki değer için verilecek en güzel örnek; manevi olan kültürel değerlerimizden olan misafirperverlik değeri için maddi olan misafir odası düzmek, çeşitli eşyalar ile evlerimizde ayrı bir bölüm oluşturmak gibi davranış şekillerini uyarlamaktır. Önemli olan misafiri rahat ettirmek, hürmet ve güleryüz göstermektir. Yoksa gösteriş içerisinde son moda oturma grupları ile misafirimizi televizyon programları ile ağırlamak bizim kültürümüzde yoktur. Kültürümüz; sevgi, saygı, güler yüz, hoş sohbet üzerine kuruludur.

Toplum tarafından milli kültürü gelecek nesillere aktarmak ve korumak görevi eğitim kurumlarına da verilmiştir. Ancak daha öncede bahsettiğimiz gibi eğitim kurumları bu görevi tam anlamıyla yerine getiremediği için güvenini kaybetmiştir. Maalesef toplumsal yapıyı koruyarak milli bilinci oluşturmak ve geliştirmek de eğitim kurumlarının sorumlulukları arasında iken bu konu boşta askıda kalmıştır.

Gelişmiş toplumlar eğitimi bir devlet politikası haline getirmiştir ancak Türkiye’de böyle bir devlet politikası söz konusu değildir. Her ne kadar bazı düzenlemeler yapılsa da her yıl değişen eğitim sistemi bunun en büyük örneğidir. İktidara gelen her siyasi parti kendi anlayışını eğitim sistemine yerleştirmeye çalışır. Oysa eğitimde bir milli modelin oluşturulması gerekiyor. Eğitim kurumlarında milli kültürü genç kuşaklara aktaracak ve öğretecek dersler ve konular yeterince bulunmuyor. İlk yapılması gereken kültürümüzü koruyup geliştirecek derslerin müfredata eklenmesidir.

Okullarda Türkçe’mizin kullanılması ve korunması yönünde gerekli bilinç oluşturulmuyor. Hatta gençler arasında yabancı kelimeler kullanarak konuşmak bir ayrıcalık olarak görülüyor. Sokaklarda Türkçe tabelaların yanında yabancı isimli tabelaları da görebiliyor. İnsan bazı yerlerde kendisini yabancı bir ülkedeymiş gibi hissedebiliyor. Bu konulara eğitim kurumlarında önem verilmeli ve özellikle öğretmenlerin buna fazlasıyla dikkat edip öğrencileri bilinçlendirmesi gerekiyor.

Öncelikle milli kültürü korumak ve geliştirmek bu ülkede yaşayan her vatandaşın görevidir. Her birey kendi bulunduğu eğitim kurumlarında bu sorumluluklarını yerine getirmelidir. Aileler de okullarla işbirliği yaparak bilinçli bir şekilde çocuklarını yetiştirmelidir. Aileler bireysel olarak gördükleri eksikliklerin giderilmesi için ilgili kurumları uyarmalı ve iş birliği içinde olmalıdır.

 

Yazar: Yûsuf-i Kenân

 

Çarşamba, 01 May 2019 00:01

ŞEYTANIN KALBE MÜDAHALE YOLLARI -3

Şeytanın Kalbe Müdahale Yollarıı 3

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3

 

Şeytanın definde çare nedir ve yalnız zikrullah kâfi midir? “La havle ve la kuvvete illâ billâh” demek yeter mi, dersen, bilmiş ol ki; kalbi korumanın çaresi bu yolları kapamaktır. Bu da kalbi bu kötü huylardan temizlemekle mümkündür. Bunları anlatmak ise, sözü çok uzatır. Hâlbuki bizim maksadımız, bu kısmında tehlikeli sıfatların ilaç ve çarelerini anlatmaktır. Her sıfat müstakil bir kitaba muhtaçtır. Evet, bu sıfatların kökleri kalpten kesilip kapıları kapandığı zaman da yine şeytanın kalbe giden bir takım tehlikeli yolları vardır fakat istikrarlı değildir. Allah’ı (cc) anmak, onu kalbe uğramaktan alıkoyar. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takva ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalpte yerleşir Yoksa böyle olmazsa zikir, hadis-i nefisten ibaret kalır, kalp üzerinde bir sultası olamaz ve şeytanın sultasını önleyemez. Bunun için Allahu Teala: “Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir bile.” (A’râf: 201) buyurdu. Bu hali muttakilere tahsis etmiştir. Şeytan, aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır, şayet et ekmek gibi yiyecek bir madde önünde yoksa köpeğe “defol git” demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek maddesi varsa, o yalnız kovalamakla oradan uzaklaşmaz. Şeytan da böyledir. Şayet kalpte bir kuvveti yoksa yalnız zikir ile oradan uzaklaşır. Şayet, şehvet kalbe galebe çaldı ise, zikrin hakikati kalbin kenarlarına doğru iner ve fakat ortasında yerleşemez. Bu suretle yine şeytan, kalbin merkezine hâkim olur. Fakat hevâ ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan muttakilerin kalbi ise, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden hâli olması bakımındandır. Bu kalp, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir. Bunun delili ise, “Racim olan şeytândan Allah’a sığın.” (Nahl, 98) ayet-i celilesidir.

Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Bir gün bir mü’minin şeytanı ile bir kâfirin şeytanı karşılaşırlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Mü’minin şeytanı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı mü’minin şeytanına:

-Bu ne hâl, diye sorar. Mü’minin şeytanı:

-Ne yapayım, bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman besmeleyi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman elbiseyi besmele ile giyer, ben çıplak kalırım. Temizlendiği zaman besmele ile temizlenir ben de pis kalırım, dedi. Bunun üzerine kâfirin şeytanı da:

-Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki, bunlardan hiç birine besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giymesinde ben kendisine ortak olurum, dedi.

Muhammed b. Vasi her sabah namazını müteakip şöyle dua ederdi: “Allahım, sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve maiyeti bizi ve kusurlarımızı görür, fakat biz onu göremeyiz. Allah’ım, onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de mahrum et; affından ümidini kestirdiğin gibi, bizden de ümidini kestir, rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zira muhakkak ki, senin gücün her şeye yeter, sen her şeye kadirsin.”

Bu zât bir gün mescide giderken şeytan karşısına çıktı ve:

-Beni tanıdınız mı? diye sordu. Muhammed:

-Hayır, bilemedim, kimsiniz? dedi. İblis:

-Ben İblisim, deyince, Muhammed :

-Ne istiyorsun? diye sordu. İblis:

-Senden ricam şu, istiazeni başkasına öğretme, ben de bunun karşılığı olarak sana dokunmam, dedi. Muhammed b. Vasi:

-Ant olsun ben bunu herkese öğretirim, sen de elinden geleni yap, dedi.

Hasan-ı Basri mürsel olarak şöyle rivayet ediyor: “Bana haber verildi ki: Bir gün Cebrail aleyhisselâm Rasul-i Ekrem’e geldi ve dedi ki: “Cinlerden bir ifrit sana hile etmek istiyor. Yatağına girdiğin zaman Ayetel-Kürsi’yi oku.” Yine Rasul-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Ömer bir yola girdi mi, şeytan o yolu bırakır başka yola gider.” Çünkü şeytanın otlağı olacak ve şeytana kuvvet verecek şehvetten kalbi temizlenmişti.

Hz. Ömer’in (ra) zikri ile şeytan kendisinden uzaklaştığı gibi, senin de mücerret zikir ile iblisin senden uzaklaşmasını istemen muhal kabildendir. Bu tıpkı, gerekli diyeti yapıp midesini temizlemeden, içtiği ilaçtan; gerekli diyeti yapıp midesini temizledikten sonra ilâç içenin bulduğu şifayı beklemesine benzer. Elbette o, onun gibi olamaz. Zikir ilâç, takva ise diyettir, yani kalbi şehvetlerden temizlemektir. Her şeyden temizlenmiş olan kalbe zikir indiği zaman, şeytan oradan uzaklaşır. Temizlenmiş olan mideye indirilmiş ilaç ile midenin şifa bulması gibi. Nitekim Allahu Teala: “Şüphesiz ki, bunda aklı olan yahut kendisi huzur içinde olarak, kulak veren kimseler için elbette bir öğüt ve vardır.” (Kâf: 37) buyurmuştur. Yine Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “(Öyle şeytan ki) aleyhinde şu (ilahi) hüküm yazılmıştır: Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu onu saptırır, onu o alevli ateşin (cehennemin) azabına götürür.” (Hac: 4) Kim işi ile şeytanın peşinden giderse, dili ile Allah’ı zikretse de, o, onun dostudur.

Şayet, hadis mutlaktır, yani Allah’ı (cc) zikir şeytanı uzaklaştırır, kim olursa olsun Allah (cc) zikredilince şeytan uzaklaşır der de, bu gibi mutlak olarak zikredilen umumi hükümlerin mukayyede bağlı olup, mukayyed ile meşrut olduğuna dair âlimlerin söylediklerini bilmezsen, kendine bak. Zira haber, muayene gibi değildir, yani duyduğun gördüğün gibi olamaz. Şöyle bir düşün; senin ibadetin ve zikrinin son haddi namazdır. Kalbini murakabe et, bak, nasıl sen namazda iken şeytan kalbini sokaklara götürür, âlemin hesaplarını gördürür, inatçılara cevaplar hatırlatır ve nasıl seninle ovaları, dağları dolaştırır. O dereceye kadar ki, namaz dışında unuttuklarını sana namaz kılarken hatırlatır. Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbine hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır. Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalplerden gelen namaz kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor belki senin vesveselerini arttırıyor. Tıpkı, gerekli diyeti yapmadan içilen bazı ilaçların verdiği zarar gibi. Şayet şeytandan kurtulmak istersen her şeyden önce takva ile diyet et. İşte o zaman Ömer’den (ra) kaçtığı gibi, şeytan senden de kaçar. Bunun için Veheb b. Münebbih (ra): “Allah’tan kork. Gizlice itaat ve dostluk ettiğin şeytanın aleyhine aşikâre atıp tutma” demiştir. Başka bir zât da: “İyilik ve ihsanda bulunan kimsenin iyilik ve ihsanını bildikten sonra mel’una itaat etmek kadar şaşılacak ne vardır” demiştir. Allahu Teala: “Bana dua edin ben size icabet edeyim” diye buyurduğu halde, duanın şartları bulunmadığı için bazı kimselerin duaları kabul olmadığı gibi, şartları bulunmadığı için birçok kimselerin Allah’ı zikretmelerinden de şeytan kaçmaz.

İbrahim b. Ethem’e: Allahu Teala “Bana dua edin ben size icabet eder ve dualarınızı kabul ederim” buyurduğu hâlde, nasıl olur da bizim yaptığımız dualar kabul olmuyor?” diye sorarlar. İbrahim b. Ethem: “Çünkü sizin kalpleriniz sekiz haslet üzerinde ölmüştür, onun için dualarınız kabul olmaz, demiş ve bu sekiz hasleti şöyle anlatmıştır:

-Allah’ı bildiniz, fakat emirlerine itaat etmemekle, hakkını yerine getirmediniz,

-Kur’ân’ı okudunuz, fakat mucibiyle amel etmediniz,

-Peygamberi (sav) sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat sünneti ile amel etmediniz,

-Ölümden korktuğunuzu söylediniz, fakat ölüm için hazırlanmadınız,

-Allahu Teala: “Şeytan sizin için büyük bir düşmandır, onu düşman tanıyınız” (Fâtır: 6) buyurdu, siz ise dilinizle düşman tanıdığınız hâlde işinizle tamamen ona uydunuz ve isyan ettiniz,

-Cehennemden korktuğunuzu iddia ettiğiniz hâlde bütün kuvvetinizle, işinizle kendinizi cehenneme attınız.

-Cenneti sevdi-ğinizi iddia ettiğiniz hâlde, cennet için hazırlanmadınız.

-Sabahleyin kal-kınca kendi kusurlarınızı arkaya attınız ve başkalarının kusurları ile meşgul oldunuz. Bu suretle Rabbinizi kızdırdınız, nasıl duanız kabul olsun? dedi.

Şayet, kötülüğe davet eden bir mi, bir kaç şeytan mıdır dersen, bilmiş ol ki; bu muamele kısmında onu bilmeğe pek lüzum yoktur. Senin vazifen, düşmanın sıfatını araştırmadan onu uzaklaştırmaktır. Nereden gelirse gelsin, üzümü ye, bağını sorma, fakat basiret nuru ile haber ve müşahedelerden anlaşıldığına ve açıklandığına göre, onlar birbirine yardımcı birçok askerlerdir. Her kötülüğün kendine mahsus ve o kötülüğe davet eden bir şeytanı vardır. Sebeplerin ihtilafı, müsebbiplerin ihtilafına delildir.

Allah’a (cc) emanet olun.

Selam ve dua ile…

 

Kaynak: İhyâu Ulûmi’d-Din, Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî, Bedir Yayınları, 3. Cilt.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Sayfa 3 / 255

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort