JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

 

Sual: Efendim, bazı güruhlar tarafından özellikle dile getirilen “Kur’ânî Hayat”, “Kur’ân Merkezli Hayat” söylemlerini çokça işittiğimiz şu günlerde Efendimiz’in İslâm’daki, dini hayatımızdaki yerini, dini yaşantımıza olan etkisini net olarak ortaya koyabilmek için size “Nübüvvet”i sormak istiyoruz... Nübüvvet nasıl anlaşılmalıdır? Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderiliş sebebi -hâşâ- sadece bir postacılık mıydı? Bu bağlamda Efendimiz ile olan zahiri ve batıni irtibatımız nasıl olmalı?...

Cevap: Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda gerek Efendimiz’in (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm), gerek O’ndan evvelki Enbiya-ı İzam Hazeratı’nın belli özellikleri, sıfatları nazara verilmiş. Bunlardan az çok zahiri gönderiliş sebeplerini anlayabiliyoruz. Cenâbı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz’e buyurduğu sıfatları söylersek, Allahu Teâlâ buyuruyor: “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik...” Yani Sen bütün insanlığa; Sen’den evvelkilere, “Kâffeten li’n-nâsi” Âdem ile başlayan o silsilenin tamamıdır ve Sen’den sonrakilere de, ta ba’s gününe kadar gelecek bütün insanlığa hem müjdelemek için; Allah’ın nimetlerini insanlara anlatmak, o nimetlerle onların manevi iştahlarını galeyana getirmek, tahrik etmek üzere gönderildin. Hem de onları Allah’ın ikabıyla, azabıyla korkutmak, ihtarda, ikazda bulunmak için gönderildin...

Yine diğer bir ayeti kerimede “…Ve şahiden…”; onlara şahadette bulunmak, şahitlik etmek için gönderildin. Şahitlik edebilmesi için de insanlığın hallerini bilmesi gerekir. Bilmediği bir şeye şahitlik edemez. Dolayısıyla demek ki Cenâbı Hak bütün insanlığın hallerini O’na bildiriyor ve bildirecek. Bütün insanlığa, o insanlığın yaptıklarından dolayı yani insanların imanına ve inkârına; ihlâsına veya fıskına şahitlik edecek...

Başka ayette “Beşir ve Nezir” olarak zikrediliyor. “Ve Siracen Münir” olarak zikrediliyor... Demek ki nübüvvetin bir manası da insanlığı aydınlatmak… Bir nur kandili, nur meşalesi olmak. “Ve dâiyen ilallah” buyruluyor, Allah’a davetçi, bir elçi olması, bir çağırıcı, tebliğ memuru olması…  “Usve-i Hasene” olması, örnek, numune teşkil etmesi… “Rauf” ve “Rahim” olması, “Haris” olması... Yani ümmetlere karşı çok müşfik, merhametli, affedici, bağışlayıcı müthiş bir rahmet ve şefkat sahibi olması…  “Vema erselnake illa rahmetenlil âlemin....” buyurulduğu üzere âlemlere  rahmet olması, hidayet olması... Bütün bunları topladığımızda kulları Allah’a, Allah’ı insanlara sevdirici olması… Peygamberliğin ana görevi bu. İnsanları Allah’a ve Allah’ı da insanlara sevdiren, sevdirten bir vazife sahibi olması. Bütün peygamberlerin ana görevi bu…

Bu görev içinde onları değişik sıfatlarla  tesmiye edebiliriz. Allah adına adaleti temin etmeleri, hukuku yürütmeleri, ahkâmı muhafaza etmeleri, insanları eğitmeleri… Bunları çoğaltabiliriz.

Bunlarla birlikte Peygamberlerin ve özellikle de Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) çok daha farklı görevleri var. Bunlar zahir bilinen görevler. Bunların bir kısmı da Cenâbı Hakk’ın özellikleridir. Cenâbı Hak bu özelliklerini Peygamberleriyle paylaşmış. Misal Peygamberimizin “Rauf” ve “Rahim” olması Cenâbı Hakk’ın özelliği ama Efendimiz’e böyle hitap buyurmuş. “...bil mu'minine Raufu’r-Rahîm.” Sen müminlere çok merhametlisin, müşfiksin... Burada tabiri caizse -teşbihler anlaşılsın diye biraz basit olabilir, Allah’a sığınırız- Cenâbı Hak baba rolünde, Sultanu’l-Enbiya’yı ana rolünde yaratmış. Cenâbı Hak babanın ciddi otoriterliğini üstleniyor, Efendimize de buyuruyor ki ‘sen de bu insanlığa ana ol.’ Zaten manen insanlığın varlık sebebi O olduğuna göre doğurgaçtır Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem). Ana olmak O’na yakışır. Cenâbı Hak ayeti kerimede

“Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum...” buyurmuş.

Büyüklerimiz bu ayeti çok güzel mana ediyorlar. “O içinizden herhangi birinin babası değil, hepinizin babasıdır” diye tefsir etmişler. Sadece Zeyd b. Harise’nin veya sadece Kasım’ın, Abdullah’ın, İbrahim’in (aleyhi’s-selâm) babaları değildir. O hepinizin babasıdır, yani manevi babasıdır, şefkat/rahmet babasıdır. Mürebbisidir, terbiye babasıdır... Bu mana da güzel ama böyle yukarıdaki gibi farklı, belki biraz esprili mana da verilebilir. Babanız değilse sizin ananızdır,  manen siz O’ndan doğmuşsunuz...

Annelik rolünü Sultanu’l-Enbiya Efendimiz’e yüklemişler. Cenâbı Hak kendisi babalık otoritesini kullanmış yani daha sert, daha ilkeli, daha yaptırımcı, geri adım atmayan olarak kendisini bize tanıtmış. Peygamberleri de bir anne şefkatiyle, baba ile evlatları arasındaki bir arabulucu, köprü olucu, meseleleri yumuşatıcı, kolaylaştırıcı, ikna edici olarak; hem Mevla’yı, hem insanları ortada buluşturacak bir ara buluculuk görevi yüklemişler. Tabi bu kâinattaki düzenin, intizamın yürümesi açısından çok büyük bir görevdir. Evde annenin rolü belki anlaşılmaz ama anne gittikten sonra bu belli olur. Evde annenin rolü çok büyüktür. Evi  ikame ettiren, idame ettiren belki baba görülse de evi çekip çeviren annedir. Baba getirdiklerini bütün bütün anneye teslim eder. Herkesin ihtiyacını bilen annedir. O evin içinde toplanan şeyleri ihtiyaçlara göre dağıtan, taksimatı yapan annedir.

Sultanu’l-Enbiya’nın bir sıfatı, bir özelliği de Ebu’l-Kasım’dır, sadece oğlu Kasım’ın (aleyhi’s-selâm) babası değildir. Ebu’l-Kasım, bütün kısmetlerin, bütün taksimatın babasıdır, taksimat O’ndan geçer. Bunun için Allah Resûlü buyuruyor ki: “Benden başkasına Ebu’l-Kasım demeyin.” Benden başka Ebu’l-Kasım yoktur. Kısmete, taksime babalık yapabilecek kimse yoktur. Halbuki belki Ashabtan nice Kasımın babaları vardı ama Efendimiz tahdid koydu ki “Benden başka Ebu’l-Kasım yok...” Taksimatın babasıdır… Cenâbı Hak o görevi de Efendimiz’e vermiştir.

İnsanlar bunu anlasa kiminle daha ziyade irtibat halinde olacaklar, kime daha yakîn olacaklar, işlerini kiminle halledecekler bunu anlamış olurlar ve çok daha kolay yoldan meselelerini hallederler. Peygamberler böyle tanınmadığı için, sadece emirleri ve nehiyleri telkin eden, ilacın içindeki bir prospektüs gibi görülmüşler. “Din/Kur’ân birer ilaçtır. Bu ilacın faidelerini, yan etkilerini, tesir süresini, kullanım şeklini anlatan, gösteren bir tarifnamedir” şeklinde bakılınca Peygamberlikten ve Peygamberlerden gereği gibi istifade edilememiştir. Dolayısıyla da Allahu Teâlâ’ya şimdi olunandan, mevcuttan daha yakîn olunamamıştır. Bu sefer insanlar sanki çok soğuk bir inanç atmosferinde yaşamaya kendilerini mahkûm etmişler. Hâlbuki Efendimiz’i tanıyarak ve Efendimiz’in delaletiyle, O’nun vesilesiyle Cenâbı Hakk’a yaklaşsak Allah ile çok daha güzel yaşanmışlıklarımız olacak. Bunu ancak nübüvvetin üzerinden sağlayabiliriz. Biz hep Nebileri hayat maçı oynanırken saha ortasında veya saha kenarındaki hakemler gibi görmüşüz. İyilikleri hep biz yapmışız, hep kendimizden bilmişiz. Yanlış yaptığımızda onlar düdük çalacak, kırmızı veya sarı kart gösterecek. Hayatımızdaki peygamber anlayışı böyle... Hâlbuki peygamber bir hakemden ziyade maçı yöneten değil de, maçı seyreden gibidir aslında. Futbolcuyu yönlendiren maçı seyredendir. Moral veren, onu karakterize eden, kişiliğini şekillendiren, kazancını bile sağlayan taraftarlarıdır. Yani bir takımın  reytingi olmasa hiçbir kazancı olmaz, kulüp kazanamayınca futbolcu da kazanamaz…

“Şâhiden ve mübeşşiran ve nezirâ” ayetinde buyrulan “şahitlik”, “peygamberin müşahit olması” da öyledir. Bizi seyreden, tribünlerden bize bakan O…

Bunu böyle anladığımızda hayat maçı daha heyecanlı oluyor. Kazanmanın anlamı oluyor. O kadar insan seni seyrediyor, o kadar insan seni takdir edecek, alkışlayacak, seni omuzlarında gezdirecek… O zaman maçı kazanmanın, o yorgunluğun, o çilenin, sakatlanmanın... bir manası oluyor, hiç geliyor sana.

Toplumlarda nübüvvet anlayışı çok sıcak olmadığı için ibadet anlayışı da çok resmi oluyor. Kurumcu, kuralcı…  Belki gerçekte din bu kadar kurumcu ve kuralcı değil. Evet, dinin kurumları, kuralları var ama din sevgi ile birlikte gönderilmişse ve bu dinin temelindeki maksat sevgiyi elde etmek, Allah’ın sevgisini ve Allah tarafından sevilmeyi elde etmekse bazen bu sevgililer arasında kurumlar, kurallar esneyebilir diye düşünüyorum. Bununla ilgili bize çok müjdeler verilmiş. “İnne’l-hasenât yüzhibne’s-seyyiât” ayeti bu esnekliği gösteriyor. Bediüzzaman da buyurmuş ya; “Öyle olur ki bu bazen bir hasene bin seyyieye racihtir.” Bir iyiliğin, bir güzelliğin bin günahtan ağır gelebilir. Bir gram altının, bir kilo demirden ağır gelmesi gibi. Bu mizan-vezin meselesidir. Mizan ağırlık, vezin değer. Bir gram altın, bir kilo demirden değerlidir, kıymetlidir ve dolayısıyla ağırdır. Cenâbı Hak meseleye böyle bakıyor, her şeyi mizanla tartmıyor, vezinle tartıyor. Onun için  Bediüzzaman da buyuruyor ki: “Bir hasene bin seyyieye racihtir, tercih edilir.”

Yine başka bir ayeti kerimede “...Yübeddilullâhi seyyiâtihim hasenât.” buyurulmuş. Allah muktedirdir, bütün seyyieleri haseneye tebdil eder, değiştirir. “...İnnellâhe yağfiru’z-zunûbe cemîâ.” İstisnasız bütün günahları bağışlayabilir… Tevbe eden günah işlememiş gibi olabilir. “Et-tâibû mine’z-zenbike men lâ zenbeleh...” Tevbe eden hiç günah işlememiş gibi olabilir. “Hiçbir büyük günah tövbe ile büyük kalmaz.” buyrulmuştur. Tevbe onu küçültür. “Hiçbir küçük günah da tövbesiz küçük kalmaz, o da büyür…”

Kurallar da koymuş ama lehte veya aleyhte böyle esneklikler var. Cenâbı Hak hiçbir şeye mecbur olmadığından dolayı bazen sana o kuralın arkasından da muamele edebilir. Bunu sağlayacak şey nübüvvet anlayışındır. Peygamberle olan dostluğun, peygambere duyduğun ihtiyacın, peygambere olan bakışındır. “...Sana gelip  -Seni şahit tutup, Seni vesile edip- tövbe etselerdi, Allahu Teâlâ’yı kendilerine bağışlayıcı bulurlardı…”

“O Resûl göndermediği hiçbir kavme azap etmez.” buyuruyor ayeti kerimede. Mana-i muhalifle şöyle diyebiliriz: Demek ki Allah, Resûl gönderdiği kavme de o Resûl hürmetine azap etmeyebilir... Niye Resûl göndermediği kavme azap etmez? Çünkü onlar hakkı, batılı  bilmiyorlar; yanılabilirler. Doğruyu, yanlışı ayırdedemeyebilirler. Bunun için Resûl gönderiyor ve O Resûlle seni mesul tutuyor. Sana celp gönderdi kabul ediyor Cenâbı Hak. Celp sana gelmiş, seni mahkemeye davet ediyor.

“Sen onların içindeyken Allah onlara azap etmez.” Yani onları Sana bağışlar. Sen onlara yapılandan incinmeyesin diye; onların azabından, kahrından incinmeyesin diye Allah onlara azap etmez, sen onların içinde olduğun sürece. İşte bu Resûlle olan ilişkidir. Ama toplumumuzda bize öyle yansıtılmış ki Resûlle bile (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) aşırı ilişki neredeyse şirk denilecek konuma getirilmiş. Onun bile altında bir şeyler aramaya çalışılmış. “Niye siz bu kadar Peygamberi methediyorsunuz, niye bu kadar Peygamberi öne çıkarıyorsunuz?..” denilmiş.

Sual: Efendim, malumunuz bir hadisi şerifte “İbnu Ubey İbni Ka'b (radıyallâhu anh), Efendimiz’e (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) sordu: “Ey Allah'ın Resûlü! Ben sana çok salavât getiriyorum, buna vaktimin ne kadarını ayırayım?”

“Dilediğin kadarını” cevabını alınca tekrar sordu:

“Dörtte biri nasıl?”

“Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Üçte biri olsa?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Yarı olsa?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Üçte ikisi nasıl?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Bütün vakitlerimde sana salât okusam?”

“Bu takdirde yeter, günahın mağrifet olunur.” buyuruyor...

Cevap: Hadisin bazı metinlerinde şöyle ifadeler de var: “Sen ne kadar arttırırsan Allah azze ve celle de senin istihkakını, yani Allah’tan alacağını o kadar artırır.” buyuruyor Cenâbı Peygamber. Sen Resûle sevgini, O’nun zikrini, selâtu selamını ne kadar artırırsan Allah da sana vereceğini o kadar artırır. Selatu selam O’nun medhidir, O’nun bizde sevgisinin çoğalması için, O’na olan teslimiyetimizin artması için, O’na olan inancımızın kuvvetlenmesi içindir… Selatu selam buna vesiledir.

İşte Peygamberi bir postacı olarak görürsek mektubu alırız ama postacıyla diyalog kuramaz, dostluğu geliştiremeyiz. Hâlbuki bizden istenilen hem mektubu okumak veya mektubu postacıya okutmak; hem de postacı ile olan diyalogumuzu da kuvvetlendirmek, dostluğumuzu pekiştirmek. Evet, Resûlullah zahir manada belki bir postacı, bize Kur’ân-ı Kerim’i tebliğ etti, Kur’ân-ı Kerim’i bize getirdi ama onu getirenin hiç mi bir kıymeti yok...

Yani ben zaman zaman bu misali veriyorum, İbni Arabî buyuruyor ki: “Yeni doğan bebekler niye bu kadar seviliyor, sevimli oluyor biliyor musunuz? Allah’tan yeni geldikleri için bu kadar sevimliler.” Bakıyorum sanki fıkıh da bunu teyid ediyor. Çocuk Allah’tan yeni gelmiş, o çocuğun salyası, kusmuğu necaset sayılmıyor. Ta ki mama yemeye başlayıncaya kadar. Ne zaman dünyadan bir şeyler yemeye başlıyor, kusmuğu necaset oluyor. Mama yemeyen bir çocuğun, anne sütünden başka bir şey almayan bir çocuğun kusmuğu, salyası necaset değil, temiz. Müstağmel bile değil. Ama dünyadan bir şeyler yemeye başladı mı onun kusmuğu necaset, temiz değil onla namaz olmaz. Avuç ayasını geçerse yıkanması gerekiyor...

Ya Peygamber… Her an Allah ile beraber. Bir an gaflette değil, bir an unutmuş değil… O zaman insanın böyle bir varlıkla ilişkisi, irtibatı, alakası nasıl olmalı?.. Mektubu getirmiş, o mektupta kendisi ile ilgili, alakalı da hükümler var. Mektubu getirenin kendi şahsiyetiyle de ilgili haberler var mektupta.  Postacıyı anlatıyor o mektup. Postacıyla ilişki kurmamızı anlatıyor…

Cennet mekân Hacı Sami Efendi halifelerinden birine mektup yazmışlar da, ben de görmüştüm o mektubu, bir müridi ile birlikte göndermiş. Mektup bir halifeye gidiyor mektubu götüren bir mürit. Mektupta mektubu götürenle ilgili şöyle bir ibare düşülmüş: “Size bu mektubu getiren kişi Akbar-ı Arzda Allah’ın kutuplarından biridir” Yeryüzünde Allah'ın dostlarından birisidir. Demek ki getiren de kıymetli. Yani getirenle de ilgilen, orayı da kaçırma diye onu işaret ediyor. Halifelerinden birisi mektupta Sami Efendi Hazretleri’ne bir meselesini sormuş,  o da onun cevabını veriyor ama mektubu götüren kişiyi de önemse, daha fazla malumatı, daha özel/hususi malumatları mektubu getiren kişiden alacaksın, diyor. Onun kimliğini açıklıyor ona, diyor o getiren de kutuplardan biridir. Senin meselende sana yardımcı olur ama o mürid.

Şimdi bir postacı mektup getiriyor, mektubu önemsemiyorsun ama mektup o postacıyı anlatıyor ve diyor ki “Sana bütün hayatını o postacı talim edecek, hayatını postacıdan öğreneceksin.” Mektup sana bunu söylemek için gelmiş, asıl söylediği şey bu. Postacıyı kaçırma, postacıyı takip et. Sen bütün hayat tarzını, yaşam şeklini O’ndan öğreneceksin. Böyle olunca Resûlullah (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hem anamız hem babamız; hem öğretmenimiz hem mürşidimiz… Meşru sıfat olarak O’na dersek yakışır.

O’nun için sahabe kiram her şeylerini feda etmişler. Analarını, babalarını, varlıklarını O’na feda etmişler, hiç çekinmemişler. O’nu her şeylerinin üstünde bilmişler, inanmışlar ve öyle yaşamışlar. O’nsuz hiçbir şey istememişler…

Cenâbı Hak, sizin içinizden size hem kitabı hem hikmeti öğretecek, hem de sizi tezkiye edecek, temizleyecek Resûl gönderildi, buyuruyor. Size, içinizden nefislerinizi irşad edecek bir Resûl gönderdi…

Demek ki biz her yönüyle; “Kitabı” aklımızla fehmedeceğiz. “Hikmeti” kalbimizle idrak edeceğiz. Kalplerimizi tahliye ve tesviye edecek. Ve nefsimizi “Tezkiye” edecek; hem zahiri hem de batını kendisinde bulabileceğimiz, her yönden, tabiri caizse, bizi kuşatan ve kendisine ihtiyacımız olan bir peygamber bize gönderilmiştir (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm).

Biz şimdi maalesef öyle bakmıyoruz peygambere. Sadece bize kitabı öğretmiş, işi bitmiş. Allah selamet versin... Kitabı öğretti, bıraktı gitti bizi. Değil. “Harîsun aleykum” buyuruyor. Ümmetinin üstünde o hırsı halen devam etmekte. Sultanu’l-Enbiya (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) halen kabrinde “ümmeti ümmeti” diyor. Halen kabrinde ümmeti ile meşgul. Ümmetini müşahede halen devam ediyor. Bir ayette “Her ümmete bir şahit; Seni tüm ümmetlere, o şahitlere bir şahit olarak; şahitler üstü bir şahit olarak gönderdik.” buyruluyor. Öyleyse her an O’nun murakabesi, müşahedesi devam ediyor. Aklımızı da, kalbimizi de, nefsimizi de O’na teslim etmeliyiz…

Sual: Efendim, Peygamber Efendimiz’i bizim gibi  -hâşâ- sıradan bir beşer olarak gören insanlar iddialarını delillendirmek için şu ayetleri çok kullanılıyorlar: “Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir.... Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez.” Veya “Ve ma Muhammedun illa resûl-O sadece bir elçiydi…” manasında. Bu gibi ayetleri biz nasıl anlamalıyız?

Cevap: Aslında bu bir taltifdir. Yani Cenâbı Hak “Ve ma Muhammedun İlla Resûl” derken, “O mutlak bir Resûldür. O’nu hafife almayın” anlamında bunu söylüyor. Cenâbı Hak “Ve ma Muhammedun İlla Resûl” buyururken, O “Resûl” kimin Resûlü’dür, bu önemli, bunu düşün. Allah’ın Resûlü’dür ve sana Allah’ı bildirmeye, seni Allah'a götürmeye, Allah’ı sana tanıtmaya gelmiş... Bu basit bir görev değil ki… O zaman kâinatta her şey basittir. Zaten her şey basitleştiğinde kulla Allah’ın irtibatı kopmuş demektir. Sen sözde Allah’ı yücelteyim derken Allah’ın yücelttiklerini tahfif etmiş, onları hafife almış oluyorsun. “Bu bir elçidir, bunların pek bir özelliği yoktur(!)” diyemeyiz.  Cenâbı Hak diğer ayetlerde adeta bunun içini dolduruyor. O bir Resûl’dür ama özellikleri nelerdir, bunları bize bildiriyor. O’nsuz Allah’a sevginizi ispat edemez, Allah’a sevimli olamazsınız, buyuruyor. O zaman nasıl bir elçi ki bu kadar Allah ile benim arama girebiliyor?

Cenâbı Hak ayeti kerimede “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh!” buyuruyor. Allah’ı sevmek istiyorsanız, Allah tarafından sevilmek istiyorsanız: “Fettebi’ûnî” Tamamıyla O’na tabi olun, O’na uyun. Rabbimle bana bu kadar yakîn olmuş ve aradaki ilişkiyi O sağlamış. “Beni en çok sevdiğinizden çok sevmedikçe mü’min olamazsınız!” buyurmuş. O zaman nasıl ben bu cepheden bakayım yani “Sadece bir peygamberdi.” O’nu sevmedikçe Allah’ı sevmiş olamıyorum. O’nu sevmedikçe Allah’a sevimli olamıyor, O’na tabi olmadıkça Allah’a iman etmiş sayılmıyorum. Beni azaptan kurtaran O. Allah’ı bana bildiren O. Hz. Peygamber ibadetlerde de bana buyurmuş: “Beni nasıl gördüysen öyle ibadet et!” Mesela ashaba buyuruyor: “Namazda beni gördüğünüz gibi namaz kılın. Hacda ihrama girerken Benim niyetim üzere niyet edin!” Namazda O’nu selamlıyorum, tahiyyat okuyorum. Her şeyim de var: Dinimde var, imanımda var, amelimde var, ahlakımda var, sosyal hayatımda var… Kabir suallerinde var “Kimin ümmetisin?” diye sorulacak. Yaratılışımda, ölümden sonraki hayatımın tamamında O var. Şu halde bu kadar iç içe olduğum, bu anlamda bu kadar yüz göz olduğum birisi hakkında “Sıradan bir elçidir.” diyebilir miyim?

“Ve ma Muhammedun İlla Resûl” ayeti meselenin kıymetini bildiriyor. Yani “İlla Resûl” derken, “İyi gözünüzü açın, O’na kem gözle bakmayın. O Allah’ın Resûlü’dür” buyuruyor ve muhtelif ayetlerle o “Resûl” ifadesini açıyor Cenâbı Hak. “O’ndan evvel de çok Resûller geldi” derken, Cenâbı Hak bizi geçmişe götürüyor ve “İbret alın. Önceki ümmetler o Resûllere nasıl davrandılar, nasıl baktılar ve onlar için nasıl bir son hazırlandı. Buna bakın!” buyuruyor, adeta buraya dikkat çekiyor.

Sual: Efendim, diğer Peygamberler’in(aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hayatları, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı gibi ümmetlerine bir sünnet miydi?

Cevap: Tabi, bütün Peygamberlerin yaşantıları kendi ümmetleri için birer sünnetti.

Sual: Her şeyiyle mi?

Cevap: Her şeyiyle. Bunu şuradan anlıyoruz: O Peygamberlerin güzel adetleri ve sünnetleri halen bizde sünnet. Hatta bizde sünnetten de öte ibadet olmuş. Yani İbrahim Aleyhisselam’ın kurban kesmesi... Peygamber olmamasına rağmen Hacer’in sayyı, helvelesine varıncaya kadar bize sünnet olmuş. Kadim sünnetlerden, ibadetimizde vacip hükmünde. Yine onların daha birçok güzel adetlerinden “fıtrî sünnetler” dediğimiz, bütün peygamberlerin yaptığı adetler var. Tırnak kesme, saç traşı, koltuk ve etek traşı, misvak kullanmak… Önceki Peygamberlerin de sünnetleriymiş bize de sünnet olmuş. Daha geçmişten gelen sırf bizim Peygamberimize ait olmayıp geçmiş Peygamberlerden de devam edegelen böyle birçok adetler/güzellikler var. Bunlar bizim Peygamberimizin de sünneti. Bundan anlıyoruz ki o Peygamberlerin o güzel adetleri kendi ümmetlerine de birer sünnet idi.

Sual: Efendim Kur’ân-ı Kerim’de Cenâbı Hak diğer peygamberlerden çokça örnekler vermiş. Ama Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ait bir örnek ben hatırlamıyorum. Sanki şöyle bir metot var ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zaten bizim gözümüzün önünde. O’nu görüyorüz. Diğer peygamberlerden elimizde yazılı bir metin var ama Efendimiz’den bize yazılı bir metin yok...

Cevap: Efendimiz’in kendisi bir yazılı metin.  Zaten Cenâbı Hak bütün güzellikleri Efendimiz’e yazmış. Onun için İmam Efendi güzel buyuruyor: “İnsanla Kur’ân tev’emdir!” Bu “insan”dan kastı Sultanu’l-Enbiyadır (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm).

Bediuzzaman da buyuruyor ki kitap üçtür: “Kâinat kitabı, Kitabu’n-Natık yani insan, konuşan kitab ve vahyin meyvesi olan Mushaf.” Bunlar birbirini teyit eden, tamamlayan ve birbirini açan bir kitabın iç cüzleri gibidir. Bu cüzlerden birisi “insan” olduğuna göre ve en ekber, en mükemmel insan da Sultanu’l-Enbiya olduğuna göre; Kur’ân Hâtemu’l-Kütub, Efendimiz Hatemu’n-Nebi birbirini tamamlamışlar. Bunun için Efendimiz’in kendisi muazzam bir kitab. Biz Kur’ân’ı, Kur’ân ayetlerini bile en güzel şekilde Efendimiz’den okuyabiliriz, yoksa anlayamayız.

Sual: Aslında şunu demek istiyorum ki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetleri illa ki kitaplarda yazılı gelmiş fakat en sağlam nakil yolu insanlarla olmuş...

Cevap: Tabi, görerek onu almışlar. Bir de Efendimiz Kur’ân nazil olduğunda yaşadığı için, O’nunla ilgili daha bir şey anlatılmaya gerek görülmemiş. Cenâbı Hak bize diğer Peygamberlerin örneklerini gösterirken adeta bir kıyas imkânı da veriyor bize. Biz Efendimiz’i görüyoruz ama önceki Enbiya’ya yetişmedik. Efendimiz’e en yakın Peygamber Hz. İsa, aralarında altı yüz sene var. Ama Kur’ân sair Enbiyayı bize haber ediyor ki Hazreti Muhammed’in  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) Allah yanındaki kadri kıymetini anlayıp, mukayese edelim. Örnekleri biraz da bunun içinde veriyor. “Biz nasıl bir nimete sahibiz?” bunu anlamamız için de, o Peygamberleri bize tarif buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Hz. Ali (radiyallahu anh) Hariciler’e konuşsun, tebliğde bulunsun, onları ikna etsin diye, yanlışlarından vazgeçirmek için İbni Abbas’ı, amcasının oğlunu,  gönderiyor. Hz. Ali’nin çok veciz bir ifadesi var: “Yücadilhum fi’s-Sünen” buyuruyor. “Onlar ile mücadele ederken, tartışırken sünnet üzerinden tartış.” Yani sen onlara delilleri hep sünnetten getir. “Sakın Kur’ân’dan ayet okuma.” buyuruyor. Kur’ân’dan onlara delil getirme, onlara delili sünnetten getir. Niye? Kur’ân’dan delil getirirsen onlar Kur’ân’ı kendi istedikleri gibi yorumlayabilirler ve farklı mevzulara getirebilirler. Sünnetten onlara delil getirirsen kaçamazlar. Sünnet yaşanmıştır ve her şeyi, eni, boyu bellidir. Sünnetin içinde sağa sola kıvıramazlar, kaçamazlar. Onlara Kur’ân’dan değil de sünnetten delil getir.

Bu bir Müslümanın bakışını belirliyor. Bu “İlmin Kapısı”ndan gelen bir yorum. Şundan, bundan gelse belki üstünde tartışabiliriz. Hayır, o ilim şehrinin kapısı açılıyor, o şehirden böyle bir hakikat geliyor. Bu sünneti ve dolayısıyla bu sünneti anlayan Ashabın nasıl “yazılmışlığını” bize gösteriyor. Nasıl bir kitap olduğunu bize gösteriyor ve hadiseleri nerelerden okumamız lazım geldiğini görüyoruz.

Bu örneği benliğimizde tazelensin diye vereceğim. Malum yerin yaratılış hikmetleri var, Cenâbı Hak bir hikmete mebni yaratmış. Kur’ân’a bakmak ecirdir, ibadettir. Bir insan okumaksızın Kur’ân’a baksa ve onun üzerinde tefekkür etse ki, o Allahu Teâlâ’nın ahkâmını bildiriyor, hükümlerini bildiriyor. Bu aşkla, o şevkle Kur’ân’a baksa gözün hikmetlerindendir ve dolayısıyla bundan ecir alır.

Bir insan Allah’ın beytine, Kâbe-i Muazzama’ya baksa; Allah burayı mübarek, mukaddes kılmış, evim diye tesmiye buyurmuş, isimlendirmiş. Hiçbir şey yapmaksızın böyle bir tefekkürle, ihlâsla, aşkla Kâbe’yi seyretse ona yirmi rahmet var diyor Peygamberimiz. Kâbe’ye bakmak ibadet. Kur’ân’a bakmak ibadet.

Efendimiz buyuruyor ki: “Ali'nin yüzüne bakmak da ibadet!” Gerçek Âlimlerin yüzüne bakmak ibadet...

Bakın insanın değeri nelerle eş tutulmuş. Kur’ân’a, Kâbe’ye ve İnsan’a… Bunların yüzüne bakmak ibadet…

Aradaki rabıta anlaşılsın diye bu örneği veriyorum.  Düşün ki Resûl’e bakmak… Yani taştan bir yapıya bakmak ibadetse, yazılı bir kitaba bakmak bir ibadetse, o Resûl’ün varisine bakmak bir ibadetse, o Resûl’ün kendisine bakmak… Anlamak için bakmak, yaşamak için bakmak… Hafsala durur...

Bir gün Resûlullah namaz kılarken Cibril geliyor ve Efendimiz’e “Mestinde necaset var, temiz değil.” diye haber veriyor. Efendimiz namaz esnasında tahiyyata oturduklarında mestlerini ayağından çıkarıyor ve namazı bozmadan devam ediyor. Efendimiz imam olduğu için önde ya, O meshleri çıkarırken ashab da “Demek ki mestler hakkında yeni hüküm geldi.” diyerek mestlerini çıkarıyor, namaza devam ediyorlar. Efendimiz onların namazda mestlerini çıkardığını fark ediyor ve selamdan sonra soruyor: “Niye mestlerinizi çıkardınız?” Diyorlar: “Ya Resûlallah, Siz çıkardınız, biz de dedik ki herhalde Resûlullah'a böyle bir hüküm bildirildi ki mestsiz kılacağız. Siz çıkarınca biz de Size mutabaat ettik, Size uyduk.” Efendimiz buyuruyor ki: “Kardeşim Cebrail geldi, Bana dedi ki mestin temiz değil, Ben onun için çıkardım ama siz de Bana uyduğunuz için namazınızda bir şey yok. Niyetiniz halis, Peygambere uymak için siz de mestleri çıkardınız.” Çünkü Efendimiz daha önce öyle buyurmuştu: “Namazda beni nasıl gördünüzse öyle namaz kılın…”

O yaptıkları bile, yani basit bir hareket, mestlerini çıkarma ibadetten sayılıyor… Niyet Resûlullah'a uymak… O çıkardı diye çıkarmak...

Bir adam cemaatle namaz kılarken, imama uyduğu halde kendisi namazda sehiv secde gerektirecek bir şey yapsa sehiv secde yapmaz. Misal münferiden namaz kılarken farzda ilk tahiyyattan sonra salli-barik okusa bundan dolayı sehiv secde gerekir veya münferiden kılarken farzda ilk tahiyyattan üçüncü rekâta kalktığında “Subhaneke” okusa kıraati tehir ettiği, ertelediği için sehiv secde yapması gerekir. Ama bunu cemaatle kılarken yapsa, imamın arkasında üçüncü rekâta kalktığında “Subhaneke” okusa sehiv secde yapmaz. Niye? İmama uymuştur. İmamın namazı tamamsa onunki de tamamdır. Bu basit bir imama uyanın, bir me’munun hali… Bir Peygambere uyanın halini düşünün… O’na gerçekten gönlen uysa, iktida etse. Yanlış yapsa da yanlışı imamdan dolayı es geçiliyor. “Sen onların içindeyken Allah onlara azap etmez.”

Sual: Efendim bu ayeti “Sen onların gönüllerindeyken, onların yaşantılarındayken onlara azap etmem.” gibi anlayabilir miyiz?

Cevap: Tabi, Peygamberin içimizde olması sadece ceseden değil. O’nun ruhaniyeti, sünneti, ahlakı, şeriatı, tarikatı içimizde olduğu sürece inşaallah azaptan muafız. Önemli olan O’nu yaşatabilmek. Cenâbı Hak Kur’ânı’nda bunu bize öğretiyor. Efendimiz’e diğer Peygamberler hakkında buyuruyor: Onlardan bahset, onları an, onları zikret. Nuh’u an, Salih’i an, Zekeriya'yı unutma, Yahya'yı unutma, Onları yaşat… Bu bir örnek, bize buyuruyor ki siz de Sultanu’l-Enbiya’yı  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) yaşatın, unutmayın. O’nu yaşayarak, O’nu konuşarak, severek, düşünerek O’nu yaşatın…

 

Sual: Efendim bu sual bu sohbetin üzerine sorulur mu bilmiyorum ama Efendimiz’in  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) Kur’ân-ı Kerim’de ikaz edildiği yerler var. Beş yer diye hatırlıyorum -Abese Sûresi’ndeki gibi-. Bu ikazlar bazı kitaplarda da değişik maksatlarda yazılmış. “Hâşâ, Efendimiz’in yanlış yaptığı, hata yaptığı yerler var” diye yazılıyor.  Bu ikazları nasıl anlamamız gerekir?

Cevap: İslam’da bunlara ikaz değil de zelle denilmiş, Peygamberlerin zelleleri. Bu anlamda buna “ikaz” değil de “irşad” edilmişler desek daha uygun olur. Cenâbı Hak onları o konularda rüşde erdirmiş.

Bu maslahata binaendir. Bu Peygamberin hatasından dolayı değil, ümmetin bunu yanlış anlayacağından, farklı değerlendireceğinden dolayı Cenâbı Hak meseleyi başka bir yönde ele almasını istemiştir. Yoksa Peygamberin yanıldığı için değil. Ama insanlığın bunu yanlış anlayacağı ve Peygamber hakkında bildirilen sıfatlarla, o hadisenin bağlantısını kuramayacaklarını, bundan dolayı da yanılgıya düşeceklerini bildirerek Cenâbı Hak meseleyi farklı açıdan ele almasını emretmiştir. Bu bir irşaddır. Yoksa zaten Rabbimiz Peygamberin hevasından bir şey yapmadığını bize buyurmuş. O’nda heva olmadığına göre ve ciddi bir şekilde “Sakın Hak’tan gaflet etme, başkalarının arzularına uyma, dinleme!” gibi emirleri Cenâbı Hak O’na bildirmiş. Buna rağmen Peygamberin böyle bir yanılgıya düşebileceğini düşünmek yanlış olur. Cenâbı Hak bizim hadiseye yanlış bakacağımızdan dolayı, Efendimiz’e farklı bir cepheden bakmasını, farklı bir profili öne çıkarmasını emretmiş. Abese Sûresi’ndeki mesele anlatılırken de biraz farklı anlatılıyor. “Ümmü Mektum  Hazretleri’ne sanki Resûlullah Efendimiz hiç bakmadı, ilgilenmedi, onu horladı. O esnada yanında zenginler vardı...” gibi. Belki o anda Peygamber meşguldü. Ümmü Mektum’a bir mühlet verildi. Yani “Şu anda, meşgul biraz bekle!” der gibi. Ama Ümmü Mektum Hazretleri bunu göremediği, âmâ olduğu için gönlü incinmiş olabilir. Cenâbı Hakk’ın kullarına olan şefkatinden Ümmü Mektum Hazretleri’nin gönlünün incinmesini Efendimiz’e uyardı. O insanın gönlü inciniyor. O mazlum, mahcub ve fiziken nâkıs. Sen öbürlerini kazanayım derken onu incitme, onu ihmal etme. O belki öbürlerine nisbetle çok daha halis, daha temiz bir niyetle orada bulunuyor. Cenâbı Hak hadisi kudside buyuruyor: “Biz mahzun gönüllerdeyiz.” Bu Cenâbı Hakk’ın şefkatinin çokluğu. Tabiri caizse, teşbihde hata olmasın, Mevla sabretmiyor. Efendimiz’e buyuyor ki “Bak, adeta o çocuk gibi, şimdi ağlayacak, onunla ilgilen.” Bu bir cilveleşmedir. Bu bir ikaz değil, bir yanlış değil. Bu bir cilveleşmedir. Ama mesele anlatılırken Peygamber Efendimiz sanki Ümmü Mektum’un hatırını kırdı, gönlünü incitti, onunla ilgilenmedi, kaale almadı. Meseleye  ‘bu körün birisi’ gibi baktı, ilgilenmedi.  Düşünebilir misiniz, affedersiniz, aç hayvanları bile gördüğünde onlarla konuşan Peygamber, o hayvanları niçin doyurmuyorsunuz diye sahiplerine sitem eden Peygamber…

Bir gün Fatıma annemiz, Efendimiz’e çok eziyet ediyorlar, sırtına/başına çıkıp Efendimiz’i yoruyorlar diye Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz’i biraz sert tutmuşlar. O tutuşla da -ya Hasan Efendimiz ya Hüseyin Efendimiz- ağlamışlar. Çocuğun  ağlayışına dayanamayan Hz. Peygamber  de ağlamışlar ve Fatıma annemize biraz da sertçe buyurmuşlar ki: “O tutuşunuzla, çocuğu ağlatışınızla beni üzdüğünüzün farkında mısınız?..”

Böyle bir Peygamber, bir çocuğun dahi üzüntüsüne dayanamayan; hutbe okurken üstünde durduğu kütük ağlayınca gidip ona sarılan, o kütüğü kucaklayan Peygamber (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm)... Kaldı ki arkasına gelen âmâ bir insanı, sakat bir insanı böyle görmemezlikten gelip, onun hatırını saymayacak derecede, -hâşâ- bu denli kabalaşacağını düşünmek Peygamberi tanımamaktan kaynaklanan bir şey.

Bunda Cenâbı Hak sabırsızlık gösteriyor. Ona yönelmesini, onunla ilgilenmesini istiyor… Evet, bu ikaz, bu anlamda bir ikaz.

Sual: Peki, Efendimiz için “O da bir beşerdir.” ayeti var diye bazı kitaplar bunu delil göstererek diyor ki O da bizim gibi insandır, o da hata yapabilir...

Cevap: Hata yapabilir. Şimdi biz bunu hangi mantıkla izah edeceğiz: Hem diyeceğiz ki bir müctehid hata yapsa ona bir ecir var. İsabet etse iki ecir var. Müctehidin hatasında bile ecir göreceğiz, Peygamber’in hata yapabileceğini düşüneceğiz… Nasıl bir mantık, nasıl bir anlayış bu? Peygamber de bir beşerdi, O da hata yapabilir ama O’nun hatasında da hikmet var. Allah O’nun hatasına da ecir verecek, mükâfat verecek. O’nun hatası    Allah’ın yanında bizim bütün doğrularımızın fevkinde, bütün doğrularımızın üstündedir.

Niye burada illa zorla Peygamber’i kendi seviyemize indirmeye uğraşıyoruz ki? Bunda  biz ne büyüklük kazanacağız? Bu tamamen nefsimizin kibri.  Hazmedeyişimizden kaynaklanıyor bu. Nasıl olur bir insan bu kadar erişilmez olabilir?.. Bunu kabullenemiyoruz, zorumuza giden bu. Onun için oturmuşuz hep delil aramışız ki O da bir beşerdi, her beşer gibi O da bir hata yapabilir, yanlış yapabilir, O da dört dörtlük değil… Ne kârımız olacak bizim bundan. Kabul, Peygamber hata yaptı, yanlış yaptı. Bunda bizim ne kârımız var? Cenâbı Hak O’na buyurmadı mı ki: “Afallahi anke” Allah senin bütün yanlışlarından geçti. Çatla patla şimdi. Ebu Zer çatlasa da buyurmuş ya Efendimiz... Allah O’nun bütün hatalarından geçti, ne diyeceksin şimdi, ne diyeceksiniz?...

Sual: Efendimiz’in Ümmü Mektum ile aralarında geçen bu olay güzel bir hatıra olarak kalmış. Efendimiz, Ümmü Mektum’a “Kendi vesilesiyle Rabbimin bana uyarı verdiği kişi”  buyururlarmış, değil mi?

Cevap: Evet. Bizim dinimizin bize öğrettiği ahlak kuralları içinde şu var. Te’vili mümkün şeyleri hüsnü zan  üzere te’vil edin. Eğer biz Peygamberin bazı hallerini bu hüsnü zanla te’vil etmeyeceksek, yani sıradan insanların bile hallerini hüsnü zanla te’vil etmemiz gerekirken nasıl Peygamberimiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hakkında böyle kadredici düşünceye kapılabiliriz? “Hata yapmıştı O da beşerdi, şaşırmaya müsaitti, şaşırabilirdi…” Sanki O’nun şaşırması bizim başarımız. Niye? Bunu Hak ile bir cilveleşme olarak kabul edelim. Cenâbı Hakk’ın Habibi’ne tatlı bir cilvesi, Ümmü Mektum Hazretleri’ne Rabbimizin farklı bir ikramı…

Pazartesi, 02 Ocak 2012 09:56

TARİHÇE-İ HAYAT

Mevlâna Hâce Yâkub-i Sâniyyû'l-Üveysi El Hâşimi Hazretleri'nin Tarihçe-i Hayatı (kuddise sırruh)

 

Eûzubillâhiminişşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahirabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmu alâ resûlina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Evet, Cenâb-ı Hak bir Hadis-i Kudsi’de buyuruyorlar: “Benim dostlarım gök kubbemin altında mahfuz ve mâsun bir şekilde, bizim tarafımızdan adetleri malûm olmak kaydıyla hayatlarını devam ettirmektedirler.” Cenâb-ı Hak cümlemizi o mâsun ve mahfuz olan dostlarına bağışlayıp onlar ile hem dem kilsin.

Hoca efendi, 58’in soğuk bir mart ayinin ortalarında, İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya gözlerini açmışlar. Ecdatları aslen Bağdatlı olup, Osmanlı’nın son dönemlerine doğru Türkiye’de görevlendirilmişler ve Trabzon ilimizin Of ilçesine yerleşmişler. Oradan da daha sonra İstanbul’a hicret etmişler.

Her Müslüman genç gibi çocukluklarında onlar da dini bir terbiye üzerine yetişip mahallelerinde ki sibyan mekteplerinde dini eğitim almaya başlamışlar. Aileleri ilme intisab etmiş bir aile olduğundan o yolda sülûk etmeyi uygun görmüşler. Türkiye’mizin Güneydoğu vilayetlerinde; Mardin, Siirt, Bitlis, Diyarbakır, Adıyaman ve daha sonra İstanbul olmak üzere, önlerini aydınlatacak kadar, ilimde kendilerine takdir edilen nasibi almak için gayret sarf etmişler. Zamanın Sartlarına göre usul ve fürû ilimlerini değerli üstadlardan ahzedip, icazetlerini almışlar. Cizre ulemasından, meşhur Şeyh Seyda ve Nurullah Efendiden, Bitlis ulemasından Şeyh Maşuk ve Hoca Abdullah’tan, Siirt ulemasından Molla Yahya ve Molla Burhaneddin’den sarf, nahv, mantık, tefsir, hadis, fıkıh(fıkhı Hanefi ve Şafii), bedii, meani ve tasavvuf ilimlerini okumuşlar. Bilâhare, İstanbul’da Sadreddin Yüksel, Emin Saraç, Mehmet Savaş, Ahmet Çığman, Kürşat Yaren, Ahmet Davudoglu, Ali Yakup gibi Hoca efendilerden de usûl ilimlerini, kelâm ilmini, yine fıkıh, hadis, tefsir, siyer, tarih ilimlerini ahzetmişler. Fatih Sanki Yedim Camii imamı Mehmed Âşık Kutlu’dan ve Kasımpaşa’da Camii Kebir müezzini Kemal Hut Hoca efendilerden de  kıraat-i aşere talim etmişler.

Çocukluklarından beri fıtratlarında mevcut olan tasavvuf neşvesi yaşları kemâle geldikçe daha da belirginleşmiş, terbiyenin, manevi irşadın zorunluluğunu hissederek böyle bir eğitimden de müstağni kalamamışlar. Çocukluk yıllarında Kadiriyyül meşrep olarak başlayan tasavvufi hayatları daha ileriki safhalarda Nakşibendiliğe munkalip olmuş ve bilâhare Cenâb-ı Hak üzerlerinde cem’i turûk ederek; özellikle Nakşibendi, Kadiri, Şazili, Mevlevi ve Halveti tarikatlarında sulûk yapmayı nasib etmiş ve sâir bazı tarikatlerden de tefeyyüz etmişler.

İlk olarak, 1982 senesinde, Hind meşayihinin Müceddidiyye kolundan  Mevlâna Ahmed Said el Pûri’nin en meşhur halifelerinden, büyük âlim, fakih ve fâdil insan Es Seyyid Mevlâna Hüseyin Züvvâr el Karâçi (ks) hazretlerinden Naksibendiyye-i Müceddidiyye icazeti almışlar.

Bilâhare, 1984 yılında, Kadiri tarikatında Abdulkadir Geylani’den sonra ikinci pir olarak kabul edilen Seyyid Kasım Kadiri el Bağdadi (ks) hazretlerinin torunu ve yüksek hulefasi Es Seyyid Muhyiddin Geylani el Bağdadi (ks) hazretlerinden Kadiriyye-i Naciyye, Saziliyye-i Hassafiyye icazeti almışlar.

Bâdehu, zamanımızın büyük Gavslarindan Seyyid Abdülhakim Bilvanisi (ks) hazretlerinin meşhur hulefasindan, aslen Diyarbakırlı olup Medine-i Münevvere’de mücâvir bulunan, Mevlâna Abdussamed-i Ferhendi el Abbasi (ks) hazretlerinden de 1993 senesinde Nakşibendi’ye-i Halidiyye icazeti almışlar.

Gümüşhanevi silsilesinden Mehmed Zahid Kotku, Hacı Salih Bilgin hazretlerinden, Ihramcizade İsmail Efendi’nin halifelerinden İbrahim Yılmaz ve Avni Efendi hazretlerinden zâhiren; Murad-i Münzevi, Abdulfettah-i Akri, Küçük Hüseyin Efendi hazretlerinin ruhaniyetlerinden de mânen istifade etmişler.
Bu yoldan aldıkları feyzi aldıkları şekliyle El-Hac  Mustafa Hilmi Başar Efendi, El-Hac Vahdettin Şimşek Efendilere aktararak onları  hilafet şerefi ile şereflendirmişlerdir.

Hoca efendi zaman zaman buyururlar ki: “Biz, yolumuzun Rabbani bir yol, metodumuzun Nebevi bir metod olduğuna inanıyoruz ve biliyoruz ki, bütün Nebevi yolların bir Ebu Bekir’i vardır. Bizim Ebu Bekir’imiz ve ser halifemiz de Mustafa Hilmi Efendi’dir.” Kendisi, Hoca efendi’nin yaklaşık otuz yeldir beraber oldukları, can yoldaşları, dert ortakları, hasılı tutan eli, gören gözü, konuşan dilidir. Peygamber Efendimiz’e (sav) Hz. Ebu Bekir ne idiyse Hoca efendi içinde Mustafa Hilmi Efendi odur.

Yetmişli yıllarda Türkiye’nin muhtelif beldelerinde Akıncılar teşkilatlarını kurarak bilâhare genel başkanlığına getirilmişler. Daha sonra Milli Selamet Partisi’nde değişik görevlerde bulunmuşlar. Türkiye’de siyasetin Arapçadaki kelime anlamından çekip politize edilip, kirlenmesinden sonra hayatlarını tamamıyla tâlim, tatbik ve teblig hizmetlerine adamışlar.      

Bir müddet Diyânet kadrolarında imamlık, kurs öğretmenliği ve fahri vaazlık görevlerinde bulunmuşlar. Daha sonra, hürriyetlerini elde etme adına istifa ederek hizmetlerine fahri olarak devam etmişler.

Hizmet anlayışları bireysel kemâlata erip, cemaatleşme seklinde ve insan eksenli olsa da, yani kurumsal çalışmalara ihtiyatlı yaklaşsalar da, düşündükleri hizmetleri sürdürebilmeyi daha da kavilestirmek için 12.12.1995 yılında, Hacegan Yakup Sani Vakfını kurmuşlar. Hâlen, vakıf bünyesinde çeşitli eğitim düzeylerinde okuyan öğrencilere burslar ve eğitim yardımları yapılmaktadır. Toplumun hangi kesiminden olursa olsun ihtiyaç sahiplerine sosyal yardımlar gerçekleştirilip, kültürel ve fikri alanda, çeşitli güncel ve genel konularda toplumumuzu aydınlatmak için konferanslar tertip edilmektedir.  

Cenâb-i Hakk’ın yardımıyla, İstanbul, Sultanbeyli’de, 1997 yılında, 6 dönüm arazi üzerinde inşasına başlanan,  900 m2 oturum alanı olan; ilk katında üç bin kitaplı bir kütüphane, seminer, konferans, düğün ve her türlü kültür- eğitim ve sosyal faaliyetler için salonlar ve büyük bir aşevi; İkinci katinin tamamında mescit; üçüncü katında misafirhaneler ve bayanlara ait özel bölümler; Dördüncü katında ise tedris, tâlim ve terbiye amaçlı kullanılacak dershaneler, halvethaneler ve mutfağı bulunan, haftalık sohbet ve konferansların ardından yaklaşık 200 ilâ 300 kişiye yemek ikram edilen 4 katli Kültür Sitesi faaliyete geçirildi. Genel anlamda ulaşabildikleri herkese hayır getirecek projelerinin olmasına rağmen, (ihtisas eğitimlerinin yapılacağı; namaz, oruç, hac enstitüleri, klinik, doğum evi, kreş gibi…) 28 Şubat döneminin etkisi sonucu 2001 yılında Kültür Sitesi kapabilmiştir. Bunun üzerine hizmetlerine Maltepe Yüzevler’de kurdukları Nur Mescidi Derneği bünyesinde, 300 m2 oturum alanına sahip bir mescit inşası ile devam etmişler.

El’an da, ilim, amel ve ihlâs üçlüsünden oluşan bu terkib üzere, istikamet ve hizmete sa’y etmektedirler. Hakk’ı seven, hakikati arayan, Hak tarafından sevilmeye gayret eden dostlarıyla zaman zaman Hâcegân Konakları Mescidi’nde (Erzurum) bir araya gelerek sohbet-muhabbet, zikir-fikir ve hizmetten oluşan erkânlarını, usûllerini devam ettirmekteler. Ayrıca yurdumuzun çeşitli vilayetlerinde, yurt dışında ve mukaddes beldelerde dernekler, vakıflar, sohbet meclisleri, zikir halkaları kurarak irşad, tebliğ ve sosyal faaliyetlerini sürdürmeye gayret etmekteler. Hoca Efendi evli olup Hatice Sevda ve Mustafa Talha adında iki çocuk babasıdır.

Cenâb-i Hak cümlemizi rızasına, likasına mukârin eylesin, kendi rizâsi için yapılan bütün hizmetleri ve hizmetimizi şükre vesile kılıp müzdâd buyursun.

Ve âhiruddâvâna enilhamdülillahi rabbil âlemin. Ve sallallahu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

 

buy accutane online

Sual: Efendim, günümüz Müslümanlarının geçmişe nazaran cesaretlerinin azaldığını görüyoruz.Sanki cesaretin kaybedilmesinin sebebi biraz da Müslümanların isteklerinin değişmesinde gizli.

İnsanın istediği şeyler değişince cesareti de kayboluyor.Mesela geçen zikirde söylediğiniz bir ilahide:

İbrahim’im nâr et yerim,

Mûsâ gibi Tur et yerim,
İsa gibi dâr et yerim,
Tek bulayım Mevlâm seni.


buyurdunuz. Hakk’ı isteyenler ciddi bedeller vermişler ve geçmiş büyüklerimiz de bu bedelleri verebileceklerini söylemişler şiirlerinde. Bir nimetin külfeti büyüklüğüyle ölçülür. Cenâbı Hakk’ı da istemenin ciddi bir bedeli olmalı herhalde…

Cevap: Evet, Hakk’ı istemenin bir bedeli olmalı. Cesaret olsun, metanet olsun, fazilet olsun, iffet olsun… bütün bunlar imanın, iman ağacının meyvesi? Eğer müminde iman ağacı kurumaya başlamışsa, ağaç artık meyve vermeyecektir. Veya verdiği meyveler kaliteli olmayaca
k, küçülecek, kurtlanacak, olmadan dökülecektir. Ağaca iyi bakım yapılması lazım. Misal su gerekiyorsa suyu muntazam verilmeli, dibinin ayrık otları temizlenmeli,  aşırı çoğalan belli dalları budanmalı… Ağaca bir şekilde ciddi bakım yapılmalı ki ağaçtan kaliteli meyveler alınsın. Bugün müminlerin iman ağacı hastalıklı. İmanda zafiyet başlamış. İmandaki zafiyet bu güzel sıfatların birçoğunu döküyor. Müminde cesaret kalmıyor, metanet kalmıyor, iffet duygusu kalmıyor. Bütün faziletleri bozuk para gibi harcamaya kalkıyor. Bir hilkat garibesine döndürüyor kendini. O güne kadar inandığı, güya ‘uğrunda ölümü bile göze alırım’ diye düşündüğü bütün değerleriyle bir gün geliyor bakıyorsun ki tezata düşüyor. Cesaret örneği gösteren müminleri ya terörle ya tedhişle suçlamaya başlıyor. O Müslümanların mücadelelerini, hizmetlerini aşırılık olarak telakki ediyor. Başka bir konuyu taassub olarak nitelendiriyor. Kendince her şeye bir kılıf bulmaya çalışıyor… Bu, iman zaafiyetinden kaynaklanıyor.
İmanı kavi olan Allah adına gözünü hiçbir budaktan sakınmıyor. Yapması gereken ne ise, eğer o da doğruysa, o işten Allah razıy
sa, Cenâbı Hak o işin yapılmasına müsaade etmişse pazarlığa girmeden o işi yapıyor…


Bir insanı düşünün iyi beslenemezse, yiyip içmezse formunu koruyamıyor. Yüzünün takati, gözünün feri gidiyor. Zekâ bile çalışmıyor. İç organlar birçok fonksiyo-nunu kaybediyor ve insan iyi beslenemezse yavaş yavaş ölüme doğru gidiyor. İman da böyle... Kişi imanını muhafaza etmezse;  salih amelle, Allah’ı zikirle, tefekkürle, takvanın gerektirdikleriyle desteklemezse imanı zayıflayacaktır. Ziyası, nuru gidecektir. Dolayısıyla da insanın aklı zayıflayacak akl-ı maad olmaktan çıkıp akl-ı maaş olacak. Kalbi şehvetle, vesvese ile dolacak. Beden âzâları artık Allah’a itaat etmeksizin isyana başlayacak. Eli harama uzanacak. Gözü harama bakacak. Dili yalan söyleyecek. Her bir âzâ ona tayin edilen istikametten çıkacak. Ehli küfür bunu bildiği için bir yandan müminlerin imanını zayıflatma adına birçok faaliyetler yapıyorlar. Bir yandan da müminleri amelden alıkoymak için, amellerini ifsad için boş durmayıp ibadetlerin ruhunu bozmaya uğraşıyorlar. Oruçla, namazla, Cuma ile, abdestle oynuyorlar… Bunların içlerini boşaltmaya çalışıyorlar. Gerçekten, bin beş yüz sene evveli bu kadar tehlikeli değildi. Allah Resûlü’nün yaşadığı dönem belki zahir baskı, zulüm ayyuka çıkmıştı ama mümin için böyle bir tehlike yoktu. Bugün bedensel/fiziksel hiçbir sıkıntımız yok. Her türlü rahatımız yerinde ama buna rağmen müminlerin kalp huzuru yok. Müminlerin Allah ile bir hoşluğu, yakınlığı yok. Gerçek mânâda bir Allah korkusu, Allah sevgisi yok. Hayatı-mızda bunların çok fazla bir etkisini görmü-yoruz. Neye daralmışsak onu hemen atıyoruz. Bunları müminler için söylüyorum, karşı cephe zaten malum, tamamen yoldan kaymış. Ama mümine bakıyorsun sıkıştığı noktada çaresizlik edebiyatına dönüp rahat-lıkla günaha yönelebiliyor, harama meyledebiliyor. Kendince de bir ölçü alıyor: “Filanca hoca şöyle dedi, böyle d
edi...” İşler o hale geliyor ki dün sövdüğü adamdan bugün fetva alıyor. O da biliyor gerçeği ama işine aksi gelince her şey değişiyor. İman zafiyeti çok büyük bir tehlike... Abdulhakim Arvasi Hazretleri (ksa) yıllar önce buna işaret etmiş, merhum Üstad da bunu sürekli söylüyordu. Buyuruyor ki: “Asrımızdaki her türlü sıkıntının kaynağı iman zaafiyetidir…” Demek ki mümin imanla ve amelle imtihan ediliyor. Biz adım adım Hak’tan, hakikatten uzaklaştıkça çile ve meşakkatler de adım adım bize yaklaşıyor. Geçmiş Peygamberler (asm) ve Onlar’a iman eden ümmetler bu sıkıntıları baldan tatlı görmüşler. Yunus (as) balığın karnını bir halvethane olarak görmüş, kırk gün çile çıkarmış orada. Hz. İsa (as) darağacını vuslat merdiveni kabul etmiş, adeta koşarak çıkmış. Hz. Yakub (as) derdini zevk edinmiş. Neredeyse bir ömür ağlamış ama her an sevginin, muhabbetin, aşkın, ülfetin, yakınlığını, sıcaklığını hissetmiş... Bugün o halde değiliz. Ufak bir zahmet karşısında tavrımız, tutumumuz değişebiliyor. Allah’a daha çok yönelmemiz gerekirken, Allah’ın ipine daha sıkı sarılmamız gerekirken biz maalesef aksini yapıyoruz. Bunun Allah’tan geldiğini dahi anlayamıyoruz. Bunlar bizi dünyanın kucağına atıyorlar. Allah mümini tarif eder-ken buyuruyor ki:


“Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.’ derler.” (el-Bakara: 2/156)

Onun başına bir şey gelse, ona bir şey isabet etse, bir sıkıntıya uğrasa, bir derde dûçâr olsa o der ki, yani o müminde öyle bir anlayış oluşur ki (“…der ki…”den kasıt bu), “İnnâ lillah…” Biz Allah’a aidiz, Allah’tan gelmişiz. Bizim sahibimiz, bizi bizden iyi bilen O… Öyleyse bu gelen musibet, sıkıntı Allahu Teâlâ’nın bilgisi dâhilindedir. O’nun kudretindendir, O’nun lütfundandır. “… Ve innâ ileyhi râciûn…” Biz yine O’na döneceğiz. O’ndan geldik Onun’uz, yine O’na döneceğiz… Başımıza gelen şey O’ndan ise biz bunu hoş karşılayacağız. Mümin meseleye böyle bakmalı...


Bir önceki ayette ‘onlar’ı açıkça haber veriyor:


“Muhakkak biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve hâsılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (El-Bakara: 2/155)

Adeta Cenâbı Hak buyuruyor ki, size ne geliyorsa, gelen zarfın üstüne iyi bakın üstünde bizim adresimiz var. Kor-kutucu bir hadise olduğunda, nefsinize bir hastalık geldiğinde, ekininize-malı-nıza bir azalma, geçiminize bir daralma geldiğinde, şerefinize bir taarruz oldu-ğunda, iffetiniz, haysiyettiniz, nüfûzu-nuz zedelendiğinde zarfın üstünü iyi okuyun, buyuruyor Cenâbı Hak. “Ve beşşiri’s-Sâbirîn.” Sabredersen, “Biz Allah’tan geldik O’na dönücüleriz.” anlayışı sende yerleşirse sana bir müjde var buyuruyor Cenâbı Hak. Senin için güzel bir netice var. Ama istikamet değişirse, Allah’ı mahlûka şikâyet edersen ve Allah’ın sana lütfettiği şeyin neticesini mahlûkundan aramaya kalkarsan... Bu tabii ki tedbirsizlik anlamında değil. Tedbirin de neticesini takdire bağlamalı, o da Allah’ın bir emri olduğu için çaba sarf etmelisin. Hastalandın elbette ki doktora gitmelisin ama bilmelisin ki Allah şifa verirse doktor eliyle verir. Vermezse de Allah’tan. Doktor Şâfî (cc) değildir. Hukukî bir meselen olduğu zaman hukuka müracaat edersin ama Allah’ın Hak (cc) olduğunu bilirsin. Neticeyi Allah’ın Hakkaniyet’inden beklersin. Adalet O’nun sıfatıdır dersin. O adaleti ile tecelli ederse ne âlâ…

Bugün müminlerin imanın muhafazası için, imanın tekâmül etmesi için her an amele, ahlâka dört elle sarılıp gayret göstermeleri lazım.

Cenâbı Hak Kur’ân-ı Kerim’de öyle buyuruyor:


“Ve zulmedenlere meyletmeyin yoksa size ateş dokunur ve Allah’tan başka velîleriniz de yoktur; sonra kurtulamazsınız.” (El-Hud: 11/113)

Eğer siz zalimleri terk etmezseniz, nefsinize zulüm ederseniz, o zalimlere uyar-sanız ateş size zarar verir buyuruyor, Cenâbı Hak. Siz o zaman ateşe temessuk etmiş olursunuz. Kendinizi ateşten ve Allah’ın aza-bından koruyun. Ateş sadece cehennem değildir. Azabın her türlüsü ateştir. Hastalık da bir çeşit ateştir. Yokluk da bir çeşit ateştir. Haysiyetsizlik de bir çeşit ateştir… Hepsi azaptır, yakıcı şeylerdir. Bunlar insanın gönlünü yakar…

“…Zalimlere, zulme meylederseniz…” buyuruluyor. Zalim kim? Nefis. Zalim kim? Şeytan. Zalim kim? Kendini şeytana satmış, nefsine uymuş, nefsini ilah edinmiş insanlar…

Ama siz zalimlere değil de Allah’a meylederseniz, bir önceki ayette geçen (Festekim kema umirt…) “Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olursanız… Bu doğru yol

Allah’ın yoludur, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur. Bu yola tâbi olursanız, takib eden ayette (İnne’l-Hasenâti yüzhibne’s-Seyyiât.). “İyilikler, kötülükleri giderir.” buyuruyor Cenâbı Hak. O zaman Allahu Teâlâ sizin bütün yanlışlıklarınızdan geçer kusur ve küsûrlarınızı iyiliğe tebdil eder. Ufak tefek şeylerinizi görmez, es geçer. Müstakim olmaya gayret ederseniz, zulme, zalime meyletmezseniz, Hakk’ı zikredenlerden olursanız Cenâbı Hak beşeriyetinizin gereği bazı noksanlıklarınızı, kusurlarınızı görmezden gelir... Ne güzel bir ticaret öneriyor Cenâbı Hak. Bu bir ticaret... Öğretmenler de okulda öğrencileriyle bazen böyle pazarlık yapmı-yorlar mı? Misal, sen şu derse şu kadar çalışırsan, şu kitabı okursan ben de düşük notlarını düzeltip seni geçireceğim. Bunu niye yapıyorlar? Çocuğun menfaatine olsun diye. Onu kazanmak, onu kurtarmak için. Cenâbı Hak da bizimle, bizi kazanmak için pazarlık yapıyor. Şunları yapma, bunları yap, ben de hasbelbeşer, bilmeden yaptıklarını görmeyecek, onları örteceğim. Örtmek de değil değiştireceğim buyuruyor. Kötülüklerini iyiliklerle değiştireceğim…

Hz. Gavs (Kuddise Sırruh) buyurmuştu ki:

“Biz insanların mürit olmalarından vazgeçtik yeter kibu âli müesseseye münkir olmasınlar. Şeyhlik kapısını kapatın dostluk kapısını açın.”


Yani mürit yetiştirmeye uğraşmayın, dost kazanmaya çalışın. Misal, kırk senedir mürit yetiştirmeye uğraştın bir mürit yetiştiremedin. Belki dost kazanmaya uğraşsaydın yüzlerce dost kazanabilirdik.  Onun için Gavs Hazretleri (Kuddise Sırruh) buyuruyordu, mürit, o geçmiş büyüklerdi. Müritliği onlar yapmışlar. Rabbaniler, Gazaliler, Geylaniler... İrade hırkasını onlar çıkarmışlar...

Kendi iradelerinden bütün bütün vazgeçip Allah'ın muradına teslim ve tevekkül göstermişler... Bugün biz bunu yapamıyoruz. Biz filancanın müridiyiz demek yerine, en güzeli, 'biz sevenlerdeniz' demek. Ben nefsime söylüyorum gerçekten yalan olur, bunu kendim için yalan addediyorum. Ama şunu diyebilirim, kendi çapımda filan zatı seviyorum. Ben Abdulhakim (Kuddise Sırruh) Efendi'yi sevenlerdenim. Ben Nakşibendî yolunu sevenlerdenim. Nakşibendîleri sevenlerdenim. Böyle demek daha iyi olur. Allah o sevgiyi ziyadeleştirsin gönlümüzde dostlarına, Resûlüne sevgiyi ziyadeleştirsin. O sevgi kurtuluşumuza vesiledir inşallah.
Bugüne kadar bizdeki icazeti bir tek Mustafa Efendi görmüştür. Arkadaşlardan hiç kimseye göstermemişim. Ben de filanca zatın müridiydim, bana da böyle yazmış vermiş, diye kimseye göstermedim. Aklen düşündüğünüzde, benim çerçeveletip gelenlerin gözünün içine sokarcasına duvara asmam lazımdı çünkü üzerimde çok ihtilaf var. Çevremde bu kadar söylenti var kimden almış, nereden almış, o vermemiş, bu vermemiş, diye. Bu ihtilaflara göre çerçeve yapıp duvara asmam lazım, bakın vermiş mi vermemiş mi? Ona rağmen, bende de böyle bir senet var, yazmış vermişler bana diye hiç kimseye göstermemişim... Allah'a sığınırım. Gerek de görmemişim. Dedim ya bu sevgi yoludur. Muhabbet yoludur. Bağlılığımız, mensubiyetimiz, nisbetimiz sevgi iledir. Bu sevginin senedi-sepeti olmaz. Arkadaşım, beni seven, bana gönül veren benim halimi anlamayıp, o senedi benim yaşantımda, amelimde, ahlâkımda, huzurumda, sürurumda, sükûnumda görerek bana inanmayıp, bir kâğıt parçasına inanacaksa, itikadı bir kâğıda olacaksa, 'ben gördüm, bak buna vermişler,' diyecekse, onun inancı yine kendinedir, bana değildir. Yani kendi gözünedir inancı, o görmüş. Neyi görmüş? Bir senet görmüş...
Kime bağlısınız, nereye bağlısınız diye sorulduğunda, ne kadar rahatsız olsak da, artık usulden olmuş, cevap vermek zorunda kalıyoruz, şuraya bağlıyız buraya bağlıyız, diye. İnanın, çok fazla hoşuma gitmiyor bu tarz bir söylem, böyle bir anlayış, çok hoşuma gitmiyor.
Biz sevenlerdeniz ve en büyük bağım, en büyük nispetim, en büyük alâkam da sevgi... İman ve sevgi. Biz Allah'a bunlar ile bağlıyız değil mi? Bunun ötesinde bir şeyimiz var mı? Allah'a ulaşabileceğimiz başka bir senedimiz, başka bir varma şeklimiz var mı? İman edip, O'nu severek, kendi çapımızda, Allah'a bağlılığımızı göstermeye çalışıyoruz, kulluğa devamla. Öyleyse en alta kadar sistem budur. Yani biz Allah'a ayrı bir metotla, şeyhe ayrı bir metotla bağlı değiliz. Allah'a nasıl bağlıysam, şeyhe de öyle bağlıyım. Çünkü bunların hepsi benim için birhizada olan şeyler, farklı farklı yerlerde değil. Allah'a olan bağlılığım, Resûlü'ne olan bağlılığım, Salihlere olan bağlılığım, insanlara olan bağlılığım... Hepsi aynı düzlemde. Bu bağ nedir, Allah'a imanla, sevgi ile bağlıyızdır. İnsanlara hüsnü kabulle, sevgi ile bağlıyızdır. Yani fikrini beğenirim, tasvip ederim. Beğendiğim fikirlerinden dolayı bir arkadaşı severim, o arkadaşa bağlıyımdır. Yani aramızda bir bağ, bir alâka, bir nisbet vardır. Onun ötesinde bir şey yok.
Müritlik, apayrı bir şeydir. Müritlik, bir birimizde ifnah olmak demektir. Ben, misal Zeki olacağım, Zeki ben olacak. Zeki de benliğinden kurtulacak ben de benliğimden kurtulacağım. Sonra ne Zeki olacak ne ben olacağım. Bu güç bir iş, olmaz değil, Allah dilerse çok kolay, ama güç bir iş... Bu anlamda söyleniyorsa, böyle bir mürit yok. Ama bunun yokluğu da birincisi nakısiyet değil, ikincisi de mazeret değil. Kâmil için bir nakısiyet değil yine kamil için mazeret değil. Mürit olmayabilir ama Mürşit olmalı. Hiç mi kimseyle bir şey paylaşmadın, kimseye bir şey bulaştırmadın... İnsanlar yapamadı, beceremedi demek mazeret değil, böyle bir mazereti şahsım için kabul etmem. Mürit yoktur diyebiliriz, bunu kabul edebilirim değişik sebeplerden olmayabilir. Dediğim gibi bu halli, bu kemalli insanlar yetişmeyebilir. Çünkü bir şeyin sonuna doğru indiğinde, sizleri tenzih ederim, çeri çöpü kalır yani. Her zaman ahir zaman diyeceğiz, devir tamam olmuş diyeceğiz, oturup Mehdi gözleyeceğiz, hem de mürit arayacağız... Bunlar bir biri ile bağdaşmaz.
Onun için diyorum ki, mazeret değil nakısiyet de değil. Belli şeyleri Cenâb-ı Hak artık derleyip toparlıyor yani. Toparlanma var. Belli şeylerin adeta tedavülden kalkışı var. Bu yönüyle nakısiyet. Bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok. Benim derken, şahsımı kastederek söylemiyorum, insan olarak yapabileceğim bir şey yok. Ama muhabbet saridir, muhabbet bulaşıcıdır illaki birilerine bulaştırırım. Bilmeden de sevebilirim. Misal, insan, kemâli bilmez, kemâlatı bilmez, ârifi bilmez, irfanı bilmez ama sever. Sevgi onun vusulüne vesile olur.
Anlatılır ya, onca halife olmasına rağmen adam karpuzu getirdi, tuttu, dört saat bekledi hayrı o aldı. Mürşit, karpuzun içine koyduk, dedi. Bunu ona yaptıran, karpuz elindeyken dört saat bekleten şey neydi, Sevgi... Planlı bir şey değildi. Ben müridim, mürid böyle yapması lazım, diye bir planla yapmadı. Sevdiği için yaptı, bir hesabı yoktu.
Şeyh karpuz istemiş müridinden. O da gitmiş karpuzu almış, geri gelene kadar Şeyhin uykusu gelmiş, uyumuş. Adam gelmiş bakmış Şeyh uyuyor, uyandırıp da 'karpuz istedin, karpuzu getirdim.' dememiş, beklemiş. Onun da uykusu gelmeye başlamış. Gidip yüzünü yıkayıp, gelip, bekliyormuş. Dört-beş saat beklemiş. Dört-beş saat sonra Şeyh uyanmış bakmış ki adam bekliyor. Karpuzu kesmiş, dilimlemiş elinde. Kalkıp yemiş karpuzu. Sabah olmuş Şeyhin kemalli halifeleri gelmiş, hepsi kelli felli adamlar, bir şey gözlüyorlar. Şeyh demiş, geç kaldınız. Bütün bereket, bütün hayır bu gece bu karpuzun içine kondu, bu adam da lokantacıymış, buna verdim. Lokantacı, bir karpuza hepsini satın alıyor. Siz hepiniz uyuyordunuz, ne derse kalktınız ne teheccüde kalktınız ne bir şey yaptınız. Siz uyurken bu karpuz elinde, ayakta bekliyordu. Bunun ameli buydu, Muhabbet... O bekledi karpuzla satın aldı.
Bize bunu anlatan kişi o lokantacıyı tanıyor. Diyor ki, adamın şimdi Malezya'nın her yerinde, lokantaları var, lokanta açmış. Dağ taş onun...
Hiç unutmam, Mustafa Efendi ile birlikte bir gün Ankara'da Siteler'deki yazıhanesinde bir Şeyh Efendi'yi ziyaret ediyoruz. O da hararetli hararetli konuştu. İkide bir bize bakıyor, bizden çekiniyor. Tek yabancı ikimiziz. Terler boşalmaya başladı, ondan sonra bizi tanıyabilmek için sağ taraftan tanışalım, dedi. Bizim yanımızdaki adamlar da hep kendi adamları yani onları tanıyor. Neyse biz de ismimizi söyledik. Siz kimsiniz? Necisiniz? Nereye bağlısınız? dedi. Biz, sevenlerdeniz, bir yere bağlı değiliz, bağlıları sevenlerdeniz, o sevgiden dolayı buradayız, dedik. Olmaz öyle şey, çocuk mu kandırıyorsunuz siz, adam ya bağlıdır ya değildir, ya bir yere bağlısındır ya da değilsin, dedi. Böyle, biz sevenlerdeniz, şuyuz-buyuz, böyle şey olmaz, dedi. Biz de o zaman senin kastettiğin manada, bir yere bağlı değiliz, dedik ve izin istedik. Çünkü ondan sonra geleceği biliyoruz, bağlı değilsen gel bağlan diyecek, gelmişsin gel bağlan...
Bağın, bağlılığın ne olduğunu bilemeden bağlanmak çok acı bir şey. Buna acaba bağ denir mi? Bağlılık denir mi? Sevgi ile bağlı değilsen, anlayışla bağlı değilsen, huzurla bağlı değilsen, sohbetle bağlı değilsen, hizmetle bağlı değilsen... Bunun dışında bir bağlılık düşünebilir misiniz?
Ama misal gelmiş, ders almış, bağlanmış. Ben bunu bütün ders veren arkadaşlara bir rica mahiyetinde söylemiş olayım, bu Fakir'in anlayışına ters. Adam bir yerden kalkmış gelmiş, 'ben bağlanmak istiyorum' diyor. Kendince bağlanmış, ders alacak. Belki sürekli o dersi, ona verdiğimiz evradı-ezkarı sürekli yapacak ama hiç sohbete gelmeyecek, hiç ihvanla kaynaşmayacak, hiçbir hizmette bulunmayacak, bu yolun esası, adabı, erkânı ne bunları anlamayacak, anlamayacak derken içine girmediği için anlayamayacak... Böyle bir bağlılığı ben kabul etmiyorum. Böyle bir insan, fakirin gıyabında buraya bağlı olduğunu söylese de böyle bir bağlılık olmaz. Böyle bir bağlılık yok. Anladığımız bağlılık böyle değil.
Bu yolda olan insanda bu yolun emareleri, eserleri, güzellikleri bir şekilde yansımalı. Bu da ancak manevi alış-verişin sürekliliği ile olmalı. Virtlerini yaptığı gibi, zaman zaman fırsat buldukça, müsait dönemde sohbete gelmeli, ihvanla kaynaşmalı, ihvanla paylaşmalı, ihvanla sohbetleşmeli ve bu yola bir katkısı dokunabilecekse onu esirgememeli, bu yolun bir nimeti varsa ondan istifade etmeli, onu paylaşmalı... Bu sirkülasyon içinde bağlılık güçlenir, kuvvetlenir. Bu insan da değişir. Böyle kemâle erer. Sırf tesbihle bağlanma bağlılık değil.
Hatta bunu hep söylüyoruz, tesbih için insanın illa bir yerden bir izin almasına gerek yok. Veya şunu söyleyeyim; nefsimin şerrinden Allah'a sığınırım. Bizim büyüklerimiz zikir şeyhi değiller. Bu yolun meşayıhı, bu yolun sülehası zikir şeyhi değil, hırka şeyhi değil. Bu yolun büyükleri, hizmet şeyhidirler, sohbet şeyhidirler, muhabbet şeyhidirler, tasarruf şeyhidirler. Dolayısıyla da bu yolun sevenleri, bu yolun talipleri aynı hal üzeredir. Zikir müridi değildir bu yolun müritleri, tesbih müridi değildir bu yolun müritleri. Yoksa bu manada, Türkiye’nin her yöresinde, Allah'ın lütfü ile belki dışarıda da birçok yerde arkadaşlarımız olabilirdi. Meramımız tesbih vermek olsaydı sayı çok olurdu.
Onun için bizdeki nispet, bizdeki alâka, başta dediğim gibi, imanla ve sevgiyle. İnanarak ve severek... Bunun adına da dostluk diyoruz veya daha amiyane tabirle arkadaşlık diyoruz. Kardeş, arkadaş anlamına geldiği için ihvan kelimesini kullanıyoruz.
Benim şeyhim sûfi ifadesini tercih ediyordu, cemaatine sûfi diyordu. Sûfi daha terminolojik bir tabir, Anadolu tabiri ile sofi diyordu. Sofiler geldi, sofiler gitti. Ben bu kelimeyi de kendime yakıştıramıyorum. Sûfilik benim için içe giyilen bir elbisedir. Safiyettir, temizliktir, mahremiyettir. Onun dışa yansımasını hoş karşılamıyorum. Ama uhuvvet olması gereken, İlahi bir emirdir. Bu dışarıya yansımalı, kardeşliğimiz, bir birimize tutkunluğumuz, bir birimizle dayanışmamız... Görülmesi gereken şey bu. Sûfilik benimle Allah arasında olan bir ilişki, bir irtibat. Allah ile olan bir hususiyettir sûfilik. Şahsımla Rabbim arasında. Bunun dillenmesi, açığa çıkması, bu isimle çağrılmak... İnsanlara namazlı, oruçlu demediğimiz gibi sûfi kelimesini de kullanmayı hoş görmüyorum. Bazen esprisine sofi baba filan diyoruz ama bu espridir.
Uhuvvet farklı bir şey. Çünkü uhuvet muhabbete bağlıdır. O muhabbet olmadan kardeşlik olmaz. Bunun için bağlılığı böyle anlamanızı arzu ederim ve asıl olan insanları da böyle bir bağlanmaya davet etmektir. Yoksa herkesi bizim takıma transfer edelim diye bir çabada bulunmak... Ben Rabbime hep şöyle dua etmişimdir. Ya Rabbi bu yolda benim kendisinden, kendisinin de benden istifade edebileceği kişiler ile beni dost eyle, onlarla arkadaş eyle. Benim kendisine yük olacağım, maraz çıkartacağım; bana yük olup, maraz çıkartacak insanları benim etrafıma getirme ya Rabbi. Buna dua etmişimdir.
Yoksa siyasi partiler gibi ne kadar çok üyesi varsa o kadar çok hükumetten yardım alınıyor, meseleyi bu anlamda görmemeliyiz. Zaten böyle görüldüğü için şimdi bu yarış var. Gel ders verelim, gel ders al, bağlan... Bu manada da biz bir sivil toplum kuruluşuyuz, bir parti, bir resmi kurum değiliz. Öyle mecburi üyelik, kayıt vs. yok. Bu sebeple de Hiçbir zaman kaç müridimiz var diye bir hesap yapmadık. Demişler ya 'biz kaç kişiyiz' böyle bir hesaba girmedik. Acaba bize sorsalar kaç tane müridimiz çıkar, diye bir hesap yapmadım.
Misal Maltepe'de bir arkadaşımız var, Kartal'da bir arkadaşımız var, Konya'da bir arkadaşımız var, demek insanın hoşuna gidiyor. Orada bir dostunun, arkadaşının olduğunu bilmek insanın çok hoşuna gidiyor. Ama filan yerde kaç müridimiz var, fişman yerde kaç müridimiz var, gibi bir çetele tutmadık ve ben arkadaşlardan böyle düşünen de görmedim Allah'a şükür.
Biz bu işi dostluk olarak anlamışız. Her yerde arkadaşlarımız olmasını isteriz yani orada da Hak sohbeti olsun, orada da Rabbimizin İsm-i Şerif'i yad edilsin, zikredilsin, orada da bize dua edecek insanlar olsun. Bizim kendilerine dua edeceğimiz yani gönülden gönüle bir şeyleri paylaşabileceğimiz insanlar olsun. Bunu bir güzellik, bir zenginlik olarak görüyorum ve bu anlamda çoğalmayı istiyorum. Adana'da olsun, Yozgat'ta olsun Isparta'da olsun. Arkadaşlarımız olsun, bir birbirini seven insanlar olsun. Sevgi ta buradan oraya bir hat çeksin. Isparta'ya Yozgat'a Mardin'e... Birbirini seven insanlar, birbiriyle sevgi manasında rabıtalı insanlar olsun. Onlar Mardin’in nispetini buraya taşısınlar. Buradan İstanbul’un nispetini oraya taşısınlar. Böyle bir alış veriş olsun. Çok güzel bir şey bu, bir zenginlik.
O yazılı şey benim için bir şahit hükmündedir, bir vesikadır ve ben onu, Rabbim kabul etsin, O'na arz ettiğime inanıyorum. Onu Rabbime, Rabbimin lütuf ve kerem dergâhına, bir şahit olarak arz ettiğime inanıyorum. Bir şeyci olduğum için değil, bunu sizler de biliyorsunuz, Allah'a şükür ki, O'nun istediği gibi olmaktan başka hiçbir şey olmaya da talip olmadım. Oldurmasın da. O, Kendi istediği gibi yapsın. bunun sebeplerini bana halk etsin, yolunu bana bildirsin. O'nun kerem dergâhına, kabul dergâhına bir şahit olarak ki -elhamdulillah, elhamdulillah, zerreler adedince hamd ederim ki, ben müminim. Allah'a ve Resûlü'ne inanmış bir kişiyim. Allah'a, Resûlü'ne ve O Resûlun getirdiklerine, buyurduklarına inanmış bir kişiyim. Ve elhamdulillah, binlerce elhamdulillah ki, O'nu sevenleri ve O'nun sevdiklerini seven bir kişiyim,- bunun şahididir o vesika, o icazet. Benim için sadece bunun şahididir. Kendimce böyle diyeceğimi düşünüyorum, bunun için arz etmişim o dergaha. Ya Rabbi böyle olduğum için elhamdulillah -bu konuda tevazu yapamıyorum kusura bakmayın, çünkü bu meselenin tevazusu olmaz- bunu verdiler bana. Sen müminsin ve sevenlerdensin, bu kadar. Ben bunu Rabbime göstereceğim. Bunun sizlerle bir alakası yok ki size göstereyim. Bana bunun karşılığını verecek sizler değilsiniz.
Benim senedim, sizlersiniz. Benim asıl icazetim, siz buna icazetim deyin, mücazım deyin, mucizem deyin -mucize Peygamberlere has bir şey de o anlamda kullanmıyorum- Benim icazetim, benim senedim, benim arkadaşlarımdır, sizlersiniz. Ben sizi göstermek isterim. Meleklere, feleklere, semeklere... Bütün kâinata, bütün zerrata sizi göstermek isterim. Benim senedim arkadaşlarımdır.
Senet ne demektir? Senet, tabiri caizse, güvenilir, mutemet, itimat edilir, her yerde geçerli olan vesika demektir. Resmiyette onun bir karşılığı var. Eğer ben sizi bu hale getirebilmişsem, mutemet kılabilmişsem, güvenilir kılabilmişsem bu anlamdaki icazetim sizlersiniz. Yoksa ben size ciltlerle yazılmış icazet göstersem bir anlam ifade etmez.
Biz bir yere gitmiştik, Mustafa efendi hatırlayacaktır, beş metre boyunda icazet göstermişti bize. Çarşaf gibi, aç aç bitmiyor. Kâğıtları eklemişler eklemişler icazet beş metre. Yazdıkça yazmış. Bir de adama baktım, gıybetten Allah'a sığınırım, sonradan adamı gördük. Hani Timur'la Nasreddin Hoca'ya atfedilir, hamamda karşılaşmışlar. Timur demiş,
-Hocam beni satsalar kaç akçe ederim. Hoca demiş ki,
-Beş akçe edersin. Timur,
-Etme hocam insaf et, sırf üzerimdeki peştamal o kadar eder. Hoca da,
-Ben de zaten ona beş akçe vermişdim.
Baktım elinde beş metre icazet var ama adamda beş milimlik hal yok, beş milimlik kemâl yok ama beş metre icazet var.
Onun için diyorum ki benim icazetim, benim senedim, icazetten de öte senedim sizlersiniz. Sizi senetleştirememişsem zaten, size bir şey olmaz, yalan yine benim. Sahte senet düzenlemekten çileyi çekecek olan benim. Size yine bir şey yok. Yani sahte bir senet olduğunda senet kağıdına bir zeval vermiyorsunuz, senedin bir suçu yok. Sahte senet hazırlayan suçlu, resmi belgede sahtecilik yapan suçlu. Bunu derken cezasını da bilerek diyorum...

HACE-İ HACEGAN

Pazar, 25 Aralık 2011 01:19

ORUÇ - TAKVA İLİŞKİSİ

Dergimizin 9. sayısında Hâce Hazretleriyle (ks) yaptığımız
mülâkatı istifadelerinize sunuyoruz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Efendim, âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak oruçtan bahsederken takvaya erişesiniz diye, buyurmuş. Burada bahsedilen takvayı nasıl anlamamız gerekir? Takva; korunmak, sakınmak, himaye etmek gibi anlamlara geliyor. Bu ayette de bu anlamlar mı kastediliyor?

Hâce Hazretleri (ks): Oruç, çift yüzlü bir madalya gibidir. Birincisi, zahir dediğimiz, nefis cephesiyle meşru olan her şeyden- yeme/içme, cinsel mukarenet gibi- belli sınırlar içinde uzak durmak. Bu, orucun bir yönüdür. Bir de ayette bildirilen hikmet, takva yönü var. Bunların ikisi birbirinden farklı şeyler. Yani bizi, Hak’la ilişkilendirecek şey yeme/içmenin terki değil. Orucun zahirindeki yönü -yeme/içme terki, cinsel mukarenetten uzak durmak- bu işin imtihanı. Onlarla imtihan ediliyoruz. Bu imtihanlar sonucunda kendimizi tanıyoruz, irademizi deniyoruz, arzu ve isteklerimizin şiddetini, dehşetini, bizim üzerimizdeki tesirini görüyoruz. Sabrımızı, teslim ve tevekkülümüzü anlıyoruz. Dolayısıyla da nefsimizin bu arzularından, isteklerinden uzak durarak kedimizden bir şeyleri eksiltmiş oluyoruz, fedakârlıkta bulunmuş oluyoruz, Nereye kadar ve ne kadar fedakârlık yapabileceğimizi görüyoruz. Kendimizi tanıma neticesinde, takva ile de Allah’ı tanıyacağız. Onun için, ‘takvaya erişesiniz’ buyurulmuş. Yani bizi tanıyasınız... Demek ki takva çok kapsamlı bir kelime. Takva, bir açıdan sığınma, korunma, kaçınma olduğu gibi; bir açıdan da kavuşma, ulaşma, bulaşma, buluşma anlamlarına geliyor.

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” Orucun zahiriyle kendimizi tanıyıp, o hikmetiyle de Rabbimizi tanımış oluyoruz. Açlık ve susuzlukla,  bedenimiz ve bazı bedensel/süfli duygularımız zayıfladıkça, ruhaniyetimiz güçleniyor ve bilinçleniyor. İşte o bilinçle, o güçle Allah için bir şey yapmış olmanın zevkine, şevkine, huzuruna erişiyoruz. Takva bütün bunları içine alıyor, takvaya erişiyoruz. O zaman fiiliyattan daha çok manevi cephesiyle, hikmet cephesiyle, Allah için bir şey yapmış oluyoruz.


Yemeden/içmeden kesilmemiz namazın evvelindeki abdest gibidir. Rûhi bir perhizle ruhumuzu arındırıyoruz, kesafeti dağıtıyoruz. Bunun neticesinde bir nuraniyet ve dolayısıyla takva tecelli ediyor. Takva zahirde, korunma, sakınma, kaçınma anlamlarına gelir. Batınî yönüyle de Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celâluhu) asıl muradı husûle gelmiş oluyor. Ne idi O’nun muradı? Bizim terbiye olmamız. Mürebbimiz olması hasebiyle bizi terbiye ediyor, muhsinlerden kılarak ihsana hazırlıyor.


Ramazan ayı bir dershane gibidir. Bizi ciddi bir üniversiteye, takva üniversitesine hazırlıyor ve neticeye ulaşıyoruz. Rabbimizin muradı terbiye olmamız, müeddeb olmamız, tekâmül  etmemiz, O’na muhatablık seviyesine çıkabilmemiz...  Bütün ibadetlerin temelinde bu var. Hepsinin farklı hikmetleri de var ama temelde hepsindeki ortak nokta bu. Oruçta da bu, namazda da bu, hacda da bu… Karakterimiz, kişiliğimiz fıtrata dönüyor, asliyyetimize rücû ediyoruz. İbadetlerin temel özelliği bu. Oruçtaki takvadan kasıt bu. Sadece gönlünüzde Allah’ın korkusu -ittika duygusu- belirsin, denilemez. Evet, takva yalın manada bu karşılığa geliyor fakat dîn-i mübin’in geniş yelpazesi içinde baktığımızda ve ibadetlerdeki kastın sırf ikili ilişkimizi geliştirmek olduğuna baktığımızda, bu sadece korkuyla ol-maz. Demek ki bunun içinde sevgi var, itaat var, ibadet var, hizmet var…

Yaradılış gayene hizmet ediyorsun...
Bilinmekliği için yaradılmışsan eğer, oruçla o bi-linmekliğe hizmet etmiş oluyorsun. İçindeki hazinenin, esrâr-ı ilahi’nin, envâr-ı ilahi’nin açığa çıkmasına hizmet etmiş oluyorsun. Bu yönüyle bir hizmet. Emri ilahi’yi yerine getirdiğin için, O (Celle celâluhu) emrettiği için bunu yaptığından dolayı, ibadet; O’na ulaşma adına, takva adına bunu yaptığın için, bir kurbet... Neticede O’nun sana tenezzülü… Takvaya ulaştın mı, o ulaşmışlıkta buluşma var. Ulaştığın noktada bir şey var.

-Hâşâ- Seni bir boşa, bir boşluğa davet etmiyor Cenâb-ı Hak. Varacağın noktada bulacağını bulacaksın. Bu yönüyle vuslat var.
Bunların sana kalan zahir meyveleri ise olgun kişilik, dürüst karakter, güçlü irade, derin tefekkür. –Aşırı olmamak kaydıyla açlık, zihni açar.-  Bunlar sana mülk kalacak şeyler ve bunların hepsinin toplamında kâmil insan. Terbiye edilmiş, arınmış, fıtratına dönmüş; O’nun her şeyin- den hoşnut kalmış, O’nu da hoşnut etmiş, Râdiye ve Merdiyye sıfatlarıyla bezenmiş insan… Yoksa Allah Resûlü (Sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Nicesine gündüzün açlığından ve gecenin uykusuzluğundan başka bir kâr kalmaz.” Ama Cenâb-ı Hak (Celle celâluhu) bunu Kur’an’da buyurarak, yani mesajı umûmileştirerek herkesi takvaya, buluşma noktasına, davet etmiş. “Oruç sizden evvelkilere yazıldığı gibi..” buyurmuş. Yani onlar davet edildiği gibi, siz de bu hakikate davet edildiniz, buyuruyor Cenâb-ı Hak. Bütün insanlığı davet etmiş. Muazzam bir yarış. Ama bu yarışın neticesinde kimilerine yorgunluktan başka bir şey kalmaz diyor, yarışın hakemi, Kâinatın Efendisi. Kimisi de altın kupayı alıyor.

Gülzâr-ı Hâcegân: Birisi size sataştığında ben oruçluyum deyin, buyurulmuş. Bu hadis-i şerif’ten kastedilen ne acaba?

Hâce Hazretleri (ks): Evli bir insanı düşünün… Sokakta bir bayan ona takılsa, en basitinden ona ben evliyim, git, sen kendine başka yerde bir iş ara, der.
“Ben oruçluyum!” demek, ben bâkireyim, ben bu bekâretimi Rabbime saklıyorum. Sana çirkin cevaplar vererek, O’nun için kapadığım ağzımı kirletmem. O’nun zikriyle, şükrüyle, nimetiyle ağzımı açacağım. Ben oruçluyum, ben ahitliyim… Söz vermişim ben Allah’a… anlamlarına geliyor.
Orucun çok fazla bir önemi olmamasına rağmen, sırf bir imtihan, bir terbiye, bir kendimizi tanıma olmasına rağmen, yeme/içme orucu bozuyor, bir şeyler yiyip/içmiyoruz. Orucun asıl sebebi, hikmeti olan takva, kalpte oluşması gereken bir özellik, bir güzellik… Söyleyeceğim kötü sözlerle bedenime bir şey girmiyor ama kalbime bir şeyler giriyor. Dolayısıyla ben aslında orucun özünü bozmuş oluyorum. Kabuğuna dokunmuyorum, bedenime bir şey sokmuyorum, bir şey yiyip/içmiyorum ama asıl kastedilen ve belirtilen hedef olan, varılması gereken nokta olan takvayı, ihlâsı bozuyorum ve buna gereken itinayı göstermiyorum. Ondan sonra ben bir şey yiyip içmedim orucum bozulmadı, diyorum. Peki, böylelikle ulaştın mı takvaya?.. Yani sen bir yarıştasın… Bir hedef belirlenmiş, o hedefe elini vurup geri geleceksin. Ama sen yolun yarısından geri döndün geldin. Asıl belirlenen hedefe ulaşmadan geri geldin. Bir de gelip diyorsun ki, ben diğerlerinden önce geldim. Böyle bir hileyle, yarış kazanma olur mu?

Zaten bizi dışımızdakilerden ayıran özellik o takva… Yoksa Hint Fakirleri de sürekli oruç tutuyorlar. Nirvana’ya ulaşıyorlar… Bizi ulaştıran şey açlık değil. Takva bizi Allah’a ulaştırıyor. Bunu, Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem) sahuru teşvik ederek bize gösteriyor. Diyor, ‘sahurda öyle ye ki, patlarsan şehitsin...’ Oruçtan kasıt açlık olsa idi sahura teşvik edilmezdik. “İftarda acele edin.” Buyuruyor Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem). Bakın yemeye/içmeye teşvik var. Gündüz bir imtihan vardı, yani bir sır vardı, bize söylenmedi. Biz de sabahtan akşama kadar meraklandık.Tam meraktan çatlama noktasına gelince, oruçlunun iki bayramı var, biri iftarda, buyuruyor. Yemeyi bayram olarak bize gösteriyor. Bayramın biri iftarda, öbürü nerede? Kalbinde…Takvanın oluşmasıyla gerçekleşen gerçek bayram.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp bizim dahlimizin olmadığı bir alan. Kalp ameli çok daha değerli çünkü insanın ona pek bir müdahalesi yok. Onun için kalpte oluşan şeyler direkt Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla oluyor. Takva da böyle bir lütuf değil mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Tabii. Kalp -melekût âlemi müstesna- felekût âlemi diye bildiğimiz, arz/dünya dediğimiz, cisim âlemlerinin tamamında, -tabiri caizse- Cenâb-ı Hakk’ın geleceği, ineceği, nefesleneceği, kuluyla buluşacağı tek mekân. Bunun için kalp çok önemli. Bunun önemini anlayamayan insan Cenâb-ı Allah ile başka bir yerde buluşamaz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Herkesin kalbe bir yolu mu var yoksa herkeste kalp mi var?

Hâce Hazretleri (ks):  Herkeste kalp var… Kimisi bunu çöplüğe, harabeye, vira-neye, dünya çarşısına, bağa bahçeye çevirmiş; kimisi de orayı Kâbe’ye çevirmiş… Ama kalbi önemsemeyen bir insan neyi önemserse önemsesin. Önemsediği şeyleri sunabileceği başka bir zemin, başka bir pazar yok. Bu yüzden Cenâb-ı Hak kalbi önemsiyor. Bugün maalesef, akıl kal-bin önüne geçtiği için, kalbi de akıl yönlendirdiği için kalp ticaret merkezine dönüyor. Dünyanın en lüks, en görkemli mağazaları oluyor. Amerika’daki gökdelenler misali. Yani kalbi böyle de yapabiliyorsun. Ama ne kadar gökdelen yapıp büyütsen de arşa ulaştıramıyorsun...

Gülzâr-ı Hâcegân: O zaman kalpteki furkan gibi, ihlâs gibi Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyler bir buluşmanın adı gibi aslında…

Hâce Hazretleri (ks): Şöyle düşünün: Arabistan’ın, Afrika’nın bazı bölümlerine, görüntü olarak baktığınızda çöl. Kaktüsten başka bir şey bitmemiş. Ot yok, su yok, kumdan ibaret çöl. Ama Cenâb-ı Hak o çölün içinde öyle zenginlikler vermiş ki… Petrol, altın, elmas, doğalgaz... Çölde gizli. Bunların hepsini düşündüğünde farklı birer zenginlik. Ama yüzeysel baktığında hiçbir şey yok.

Kalp zahirde, yapı itibariyle böyle bir çöl.. Hiçbir değeri olmayan bir et parçası. Ama Cenâb-ı Hak bunun içine petrol gibi, doğalgaz gibi, altın, elmas, pırlanta gibi; takva, ihlâs, basiret, firaset, aşk, iman gibi kulun kendi gayretleriyle oraya yerleştiremeyeceği ama gayretleriyle bunları zenginleştirebileceği, kıymetini arttırabileceği cevherler koymuş. Senin bu zen-ginlikleri keşfetmeni ve bunları değerlendirmeni istiyor. Petrolünü, doğalgazını, altınını bul, işlet pazara getir, Biz satın alalım, diyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp ham madde mi? Hiç işlenmemiş mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, ham madde, hiç işlenmemiş. Sen işleyeceksin. İşle-diğini de hemen satın alıyor. Hiç pazarlık yapmıyor, ne ücret istiyorsan veriyor. Kalbini önemse, diyor. Yani vatanını sev, toprağını sev. Çöl diye bakma, satma, başka şeylere nazar etme. La teşbih, bölgeye gir, bölgede bir şirket kur. Elindekileri de o şirketle değerlendir.

Tasavvuf böyle güzel bir şirket. Rabıta ortaklığıyla, o bağlılıkla o değerleri işle, işlet. Yap-işlet-devret modeli gibi… Muazzam bir ticaret.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalpten kalbe akseden, inikâs dediğimiz hadise işlenmiş bir hal mi?

Hâce Hazretleri (ks):  İnikâs, işlenmiş haldir. Onun için müridin ilk hali mürşidin son halidir. Anne çocuğun çiğneyecek dişi yoktur veya çiğneyerek yorulmasın diye zeytini ağzıyla çiğner veya eliyle ezer, çocuğun ağzına öyle koyar…

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman Allah-u Teâlâ’nın insanlara verdiği ham maddenin, işlenmiş hali mi değerli?

Hâce Hazretleri (ks): Evet, kıymet eden işlenmiş şekli. Değer-i harbiyesi olan o.  Misal, kurşunsuz benzin var, süper benzin var, normal benzin var... Bunlar işlenişine göre farkediyor. Veya yirmi dört ayar altın var, yirmi iki ayar... altın var. İşlenişine göre farkediyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman himmet, nazar… gibi olgular da bu işlemeye yardım eden faktörler.

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, şöyle düşünün: Sen bir imalatçısın. Bir şeyler imal edeceksin ama çok fazla ham madde alacak gücün yok. Benimle bağlantı kurmuşsun, diyorsun ki bana biraz kaparo ver. Malda, kalitede anlaşmışız ama önden biraz kaparo ver ki işleyeyim, diyorsun. Bunlar, kendi ayaklarının üzerinde durana kadar önden verilen bir kaparo gibidir. Himmet, nazar bunun için. Ama adam bu kaparoyu alır da mala yatırmayıp başka bir şeye kullanırsa o zaman bedeli ağır olur.

Gülzâr-ı Hâcegân:  İnsana verilen gayret de Hakk’ın bir ikramı mı?

Hâce Hazretleri (ks): Elbette. İnsanlar himmeti devletin verdiği karşılıksız, teşvik kredileri gibi görüyor. Günümüz tarikatlarında himmet hep böyle anlatılmış, böyle algılanmış. Karşılıksız, geri dönüşü olmayan teşvik kredisi… Al, çar çur et. O himmetlerle, müridler kendilerini rezil kepaze etmişler.
Bana göre en büyük nitelikli dolandırıcılık bu. İlahi bir müesseseyi dolandırmışsın. Sen imanınla teslim olduğun bir insanı, ahdettiğin, söz verdiğin bir insanı, şeyhini dolandırmışsın. Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i değil; Allah’ın dostunu dolandırmışsın. Eğer dostsa o tabi.
Adam almış himmeti, misal rüyalara, hikâyelere, nârâ atmaya/cezbelenmeye harcamış. Biraz da kendine büyüklük vermiş, varlık vermiş. Kendilerini çok üstmakamlarda görenler de olmuş tabi...
Başa dönersek, zahirdeki ögeler öncülendiği için kalp önemsenmiyor. Kulluğun sadece, hakikat manasında, kalple olacağı anlaşılamamış. Oruç mu, tamam, yemeyiz/içmeyiz, sahurdan iftara kadar ailemize el sürmeyiz, bu kadar. İyi, Allah kabul etsin. Namaz mı, yem toplar gibi eğilir kalkarız bitti. Hac mı, biz de uyarız kalabalığa, bir taştan duvarı döner dururuz, sütçü beygiri gibi, önemli olan oraya gidip gelmek, hacı ismini almak.
Dikkat ederseniz Peygamber Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem),  ne Mekke-i  Mükerreme’nin içinde ne de Medine-i Münevvere’nin içinde hiç savaş yapmamıştır.
Mekke’nin fethinde de kan dökmemiş, herkes teslim olmuştur. Eman vermiştir Cenâb-ı Peygamber. Mekke halkı hemen hemen bütünüyle, bir kısmı önceden Müslüman olmuştu gizliyordu, kalanlar da fetih günü ve takip eden günlerde Müslüman oldular. Mekke’de de Medine’nin içinde de savaşmamıştır.

Bu iki mübarek mekânın etrafına bakın sanki bir çember çizmiş, Mekke ve Medine’nin etrafında hep savaşmıştır. Bedir’de, Uhud’da, Mute’de, Tebük’de savaşmıştır.

Buradan şunu anlıyoruz. Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere sanki bedenin içindeki ruh ve gönül gibibir. Buralara bir şey bulaştıramayız, bir şey karıştıramayız. Kudsiyetinden dolayı Cenâb-ı Hak oralarda kan dökmemiştir, cedel yapmamıştır. Hak ile buluşma yeridir oralar. Temiz kalmalıdır diye, oralarda bu mücadeleye girişilmemiştir. Allah-u Teâlâ da bunu harem bölgelerinde yasaklamıştır. Sözlü atışmayı bile men etmiştir Kur’an-ı Kerim.

Kalp de o ruh gibidir. İnsan bu iki şeye (kalp ve gönül) bir şey bulaştırmamalı. Bedenin her yerinde mücadele olur, nefiste olur, duygu/düşüncede olur... Ama kalbi sekînete erdirmeli. Kalbi fethe açmalı...

Oraya girerse Allah ve Resûlü oradaki bütün yaşanılacak hayata eman verecektir. Ve hayat, O’nun emanıyla kıymetli olacaktır.

Gülzâr-ı Hâcegân: Değerli vakitlerinizi bizimle paylaştğınız için Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi adına teşekkürlerimizi sunar, dualarınızı bekleriz.

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort