JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 25 Aralık 2011 01:19

ORUÇ - TAKVA İLİŞKİSİ

Dergimizin 9. sayısında Hâce Hazretleriyle (ks) yaptığımız
mülâkatı istifadelerinize sunuyoruz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Efendim, âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak oruçtan bahsederken takvaya erişesiniz diye, buyurmuş. Burada bahsedilen takvayı nasıl anlamamız gerekir? Takva; korunmak, sakınmak, himaye etmek gibi anlamlara geliyor. Bu ayette de bu anlamlar mı kastediliyor?

Hâce Hazretleri (ks): Oruç, çift yüzlü bir madalya gibidir. Birincisi, zahir dediğimiz, nefis cephesiyle meşru olan her şeyden- yeme/içme, cinsel mukarenet gibi- belli sınırlar içinde uzak durmak. Bu, orucun bir yönüdür. Bir de ayette bildirilen hikmet, takva yönü var. Bunların ikisi birbirinden farklı şeyler. Yani bizi, Hak’la ilişkilendirecek şey yeme/içmenin terki değil. Orucun zahirindeki yönü -yeme/içme terki, cinsel mukarenetten uzak durmak- bu işin imtihanı. Onlarla imtihan ediliyoruz. Bu imtihanlar sonucunda kendimizi tanıyoruz, irademizi deniyoruz, arzu ve isteklerimizin şiddetini, dehşetini, bizim üzerimizdeki tesirini görüyoruz. Sabrımızı, teslim ve tevekkülümüzü anlıyoruz. Dolayısıyla da nefsimizin bu arzularından, isteklerinden uzak durarak kedimizden bir şeyleri eksiltmiş oluyoruz, fedakârlıkta bulunmuş oluyoruz, Nereye kadar ve ne kadar fedakârlık yapabileceğimizi görüyoruz. Kendimizi tanıma neticesinde, takva ile de Allah’ı tanıyacağız. Onun için, ‘takvaya erişesiniz’ buyurulmuş. Yani bizi tanıyasınız... Demek ki takva çok kapsamlı bir kelime. Takva, bir açıdan sığınma, korunma, kaçınma olduğu gibi; bir açıdan da kavuşma, ulaşma, bulaşma, buluşma anlamlarına geliyor.

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” Orucun zahiriyle kendimizi tanıyıp, o hikmetiyle de Rabbimizi tanımış oluyoruz. Açlık ve susuzlukla,  bedenimiz ve bazı bedensel/süfli duygularımız zayıfladıkça, ruhaniyetimiz güçleniyor ve bilinçleniyor. İşte o bilinçle, o güçle Allah için bir şey yapmış olmanın zevkine, şevkine, huzuruna erişiyoruz. Takva bütün bunları içine alıyor, takvaya erişiyoruz. O zaman fiiliyattan daha çok manevi cephesiyle, hikmet cephesiyle, Allah için bir şey yapmış oluyoruz.


Yemeden/içmeden kesilmemiz namazın evvelindeki abdest gibidir. Rûhi bir perhizle ruhumuzu arındırıyoruz, kesafeti dağıtıyoruz. Bunun neticesinde bir nuraniyet ve dolayısıyla takva tecelli ediyor. Takva zahirde, korunma, sakınma, kaçınma anlamlarına gelir. Batınî yönüyle de Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celâluhu) asıl muradı husûle gelmiş oluyor. Ne idi O’nun muradı? Bizim terbiye olmamız. Mürebbimiz olması hasebiyle bizi terbiye ediyor, muhsinlerden kılarak ihsana hazırlıyor.


Ramazan ayı bir dershane gibidir. Bizi ciddi bir üniversiteye, takva üniversitesine hazırlıyor ve neticeye ulaşıyoruz. Rabbimizin muradı terbiye olmamız, müeddeb olmamız, tekâmül  etmemiz, O’na muhatablık seviyesine çıkabilmemiz...  Bütün ibadetlerin temelinde bu var. Hepsinin farklı hikmetleri de var ama temelde hepsindeki ortak nokta bu. Oruçta da bu, namazda da bu, hacda da bu… Karakterimiz, kişiliğimiz fıtrata dönüyor, asliyyetimize rücû ediyoruz. İbadetlerin temel özelliği bu. Oruçtaki takvadan kasıt bu. Sadece gönlünüzde Allah’ın korkusu -ittika duygusu- belirsin, denilemez. Evet, takva yalın manada bu karşılığa geliyor fakat dîn-i mübin’in geniş yelpazesi içinde baktığımızda ve ibadetlerdeki kastın sırf ikili ilişkimizi geliştirmek olduğuna baktığımızda, bu sadece korkuyla ol-maz. Demek ki bunun içinde sevgi var, itaat var, ibadet var, hizmet var…

Yaradılış gayene hizmet ediyorsun...
Bilinmekliği için yaradılmışsan eğer, oruçla o bi-linmekliğe hizmet etmiş oluyorsun. İçindeki hazinenin, esrâr-ı ilahi’nin, envâr-ı ilahi’nin açığa çıkmasına hizmet etmiş oluyorsun. Bu yönüyle bir hizmet. Emri ilahi’yi yerine getirdiğin için, O (Celle celâluhu) emrettiği için bunu yaptığından dolayı, ibadet; O’na ulaşma adına, takva adına bunu yaptığın için, bir kurbet... Neticede O’nun sana tenezzülü… Takvaya ulaştın mı, o ulaşmışlıkta buluşma var. Ulaştığın noktada bir şey var.

-Hâşâ- Seni bir boşa, bir boşluğa davet etmiyor Cenâb-ı Hak. Varacağın noktada bulacağını bulacaksın. Bu yönüyle vuslat var.
Bunların sana kalan zahir meyveleri ise olgun kişilik, dürüst karakter, güçlü irade, derin tefekkür. –Aşırı olmamak kaydıyla açlık, zihni açar.-  Bunlar sana mülk kalacak şeyler ve bunların hepsinin toplamında kâmil insan. Terbiye edilmiş, arınmış, fıtratına dönmüş; O’nun her şeyin- den hoşnut kalmış, O’nu da hoşnut etmiş, Râdiye ve Merdiyye sıfatlarıyla bezenmiş insan… Yoksa Allah Resûlü (Sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Nicesine gündüzün açlığından ve gecenin uykusuzluğundan başka bir kâr kalmaz.” Ama Cenâb-ı Hak (Celle celâluhu) bunu Kur’an’da buyurarak, yani mesajı umûmileştirerek herkesi takvaya, buluşma noktasına, davet etmiş. “Oruç sizden evvelkilere yazıldığı gibi..” buyurmuş. Yani onlar davet edildiği gibi, siz de bu hakikate davet edildiniz, buyuruyor Cenâb-ı Hak. Bütün insanlığı davet etmiş. Muazzam bir yarış. Ama bu yarışın neticesinde kimilerine yorgunluktan başka bir şey kalmaz diyor, yarışın hakemi, Kâinatın Efendisi. Kimisi de altın kupayı alıyor.

Gülzâr-ı Hâcegân: Birisi size sataştığında ben oruçluyum deyin, buyurulmuş. Bu hadis-i şerif’ten kastedilen ne acaba?

Hâce Hazretleri (ks): Evli bir insanı düşünün… Sokakta bir bayan ona takılsa, en basitinden ona ben evliyim, git, sen kendine başka yerde bir iş ara, der.
“Ben oruçluyum!” demek, ben bâkireyim, ben bu bekâretimi Rabbime saklıyorum. Sana çirkin cevaplar vererek, O’nun için kapadığım ağzımı kirletmem. O’nun zikriyle, şükrüyle, nimetiyle ağzımı açacağım. Ben oruçluyum, ben ahitliyim… Söz vermişim ben Allah’a… anlamlarına geliyor.
Orucun çok fazla bir önemi olmamasına rağmen, sırf bir imtihan, bir terbiye, bir kendimizi tanıma olmasına rağmen, yeme/içme orucu bozuyor, bir şeyler yiyip/içmiyoruz. Orucun asıl sebebi, hikmeti olan takva, kalpte oluşması gereken bir özellik, bir güzellik… Söyleyeceğim kötü sözlerle bedenime bir şey girmiyor ama kalbime bir şeyler giriyor. Dolayısıyla ben aslında orucun özünü bozmuş oluyorum. Kabuğuna dokunmuyorum, bedenime bir şey sokmuyorum, bir şey yiyip/içmiyorum ama asıl kastedilen ve belirtilen hedef olan, varılması gereken nokta olan takvayı, ihlâsı bozuyorum ve buna gereken itinayı göstermiyorum. Ondan sonra ben bir şey yiyip içmedim orucum bozulmadı, diyorum. Peki, böylelikle ulaştın mı takvaya?.. Yani sen bir yarıştasın… Bir hedef belirlenmiş, o hedefe elini vurup geri geleceksin. Ama sen yolun yarısından geri döndün geldin. Asıl belirlenen hedefe ulaşmadan geri geldin. Bir de gelip diyorsun ki, ben diğerlerinden önce geldim. Böyle bir hileyle, yarış kazanma olur mu?

Zaten bizi dışımızdakilerden ayıran özellik o takva… Yoksa Hint Fakirleri de sürekli oruç tutuyorlar. Nirvana’ya ulaşıyorlar… Bizi ulaştıran şey açlık değil. Takva bizi Allah’a ulaştırıyor. Bunu, Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem) sahuru teşvik ederek bize gösteriyor. Diyor, ‘sahurda öyle ye ki, patlarsan şehitsin...’ Oruçtan kasıt açlık olsa idi sahura teşvik edilmezdik. “İftarda acele edin.” Buyuruyor Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem). Bakın yemeye/içmeye teşvik var. Gündüz bir imtihan vardı, yani bir sır vardı, bize söylenmedi. Biz de sabahtan akşama kadar meraklandık.Tam meraktan çatlama noktasına gelince, oruçlunun iki bayramı var, biri iftarda, buyuruyor. Yemeyi bayram olarak bize gösteriyor. Bayramın biri iftarda, öbürü nerede? Kalbinde…Takvanın oluşmasıyla gerçekleşen gerçek bayram.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp bizim dahlimizin olmadığı bir alan. Kalp ameli çok daha değerli çünkü insanın ona pek bir müdahalesi yok. Onun için kalpte oluşan şeyler direkt Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla oluyor. Takva da böyle bir lütuf değil mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Tabii. Kalp -melekût âlemi müstesna- felekût âlemi diye bildiğimiz, arz/dünya dediğimiz, cisim âlemlerinin tamamında, -tabiri caizse- Cenâb-ı Hakk’ın geleceği, ineceği, nefesleneceği, kuluyla buluşacağı tek mekân. Bunun için kalp çok önemli. Bunun önemini anlayamayan insan Cenâb-ı Allah ile başka bir yerde buluşamaz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Herkesin kalbe bir yolu mu var yoksa herkeste kalp mi var?

Hâce Hazretleri (ks):  Herkeste kalp var… Kimisi bunu çöplüğe, harabeye, vira-neye, dünya çarşısına, bağa bahçeye çevirmiş; kimisi de orayı Kâbe’ye çevirmiş… Ama kalbi önemsemeyen bir insan neyi önemserse önemsesin. Önemsediği şeyleri sunabileceği başka bir zemin, başka bir pazar yok. Bu yüzden Cenâb-ı Hak kalbi önemsiyor. Bugün maalesef, akıl kal-bin önüne geçtiği için, kalbi de akıl yönlendirdiği için kalp ticaret merkezine dönüyor. Dünyanın en lüks, en görkemli mağazaları oluyor. Amerika’daki gökdelenler misali. Yani kalbi böyle de yapabiliyorsun. Ama ne kadar gökdelen yapıp büyütsen de arşa ulaştıramıyorsun...

Gülzâr-ı Hâcegân: O zaman kalpteki furkan gibi, ihlâs gibi Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyler bir buluşmanın adı gibi aslında…

Hâce Hazretleri (ks): Şöyle düşünün: Arabistan’ın, Afrika’nın bazı bölümlerine, görüntü olarak baktığınızda çöl. Kaktüsten başka bir şey bitmemiş. Ot yok, su yok, kumdan ibaret çöl. Ama Cenâb-ı Hak o çölün içinde öyle zenginlikler vermiş ki… Petrol, altın, elmas, doğalgaz... Çölde gizli. Bunların hepsini düşündüğünde farklı birer zenginlik. Ama yüzeysel baktığında hiçbir şey yok.

Kalp zahirde, yapı itibariyle böyle bir çöl.. Hiçbir değeri olmayan bir et parçası. Ama Cenâb-ı Hak bunun içine petrol gibi, doğalgaz gibi, altın, elmas, pırlanta gibi; takva, ihlâs, basiret, firaset, aşk, iman gibi kulun kendi gayretleriyle oraya yerleştiremeyeceği ama gayretleriyle bunları zenginleştirebileceği, kıymetini arttırabileceği cevherler koymuş. Senin bu zen-ginlikleri keşfetmeni ve bunları değerlendirmeni istiyor. Petrolünü, doğalgazını, altınını bul, işlet pazara getir, Biz satın alalım, diyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp ham madde mi? Hiç işlenmemiş mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, ham madde, hiç işlenmemiş. Sen işleyeceksin. İşle-diğini de hemen satın alıyor. Hiç pazarlık yapmıyor, ne ücret istiyorsan veriyor. Kalbini önemse, diyor. Yani vatanını sev, toprağını sev. Çöl diye bakma, satma, başka şeylere nazar etme. La teşbih, bölgeye gir, bölgede bir şirket kur. Elindekileri de o şirketle değerlendir.

Tasavvuf böyle güzel bir şirket. Rabıta ortaklığıyla, o bağlılıkla o değerleri işle, işlet. Yap-işlet-devret modeli gibi… Muazzam bir ticaret.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalpten kalbe akseden, inikâs dediğimiz hadise işlenmiş bir hal mi?

Hâce Hazretleri (ks):  İnikâs, işlenmiş haldir. Onun için müridin ilk hali mürşidin son halidir. Anne çocuğun çiğneyecek dişi yoktur veya çiğneyerek yorulmasın diye zeytini ağzıyla çiğner veya eliyle ezer, çocuğun ağzına öyle koyar…

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman Allah-u Teâlâ’nın insanlara verdiği ham maddenin, işlenmiş hali mi değerli?

Hâce Hazretleri (ks): Evet, kıymet eden işlenmiş şekli. Değer-i harbiyesi olan o.  Misal, kurşunsuz benzin var, süper benzin var, normal benzin var... Bunlar işlenişine göre farkediyor. Veya yirmi dört ayar altın var, yirmi iki ayar... altın var. İşlenişine göre farkediyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman himmet, nazar… gibi olgular da bu işlemeye yardım eden faktörler.

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, şöyle düşünün: Sen bir imalatçısın. Bir şeyler imal edeceksin ama çok fazla ham madde alacak gücün yok. Benimle bağlantı kurmuşsun, diyorsun ki bana biraz kaparo ver. Malda, kalitede anlaşmışız ama önden biraz kaparo ver ki işleyeyim, diyorsun. Bunlar, kendi ayaklarının üzerinde durana kadar önden verilen bir kaparo gibidir. Himmet, nazar bunun için. Ama adam bu kaparoyu alır da mala yatırmayıp başka bir şeye kullanırsa o zaman bedeli ağır olur.

Gülzâr-ı Hâcegân:  İnsana verilen gayret de Hakk’ın bir ikramı mı?

Hâce Hazretleri (ks): Elbette. İnsanlar himmeti devletin verdiği karşılıksız, teşvik kredileri gibi görüyor. Günümüz tarikatlarında himmet hep böyle anlatılmış, böyle algılanmış. Karşılıksız, geri dönüşü olmayan teşvik kredisi… Al, çar çur et. O himmetlerle, müridler kendilerini rezil kepaze etmişler.
Bana göre en büyük nitelikli dolandırıcılık bu. İlahi bir müesseseyi dolandırmışsın. Sen imanınla teslim olduğun bir insanı, ahdettiğin, söz verdiğin bir insanı, şeyhini dolandırmışsın. Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i değil; Allah’ın dostunu dolandırmışsın. Eğer dostsa o tabi.
Adam almış himmeti, misal rüyalara, hikâyelere, nârâ atmaya/cezbelenmeye harcamış. Biraz da kendine büyüklük vermiş, varlık vermiş. Kendilerini çok üstmakamlarda görenler de olmuş tabi...
Başa dönersek, zahirdeki ögeler öncülendiği için kalp önemsenmiyor. Kulluğun sadece, hakikat manasında, kalple olacağı anlaşılamamış. Oruç mu, tamam, yemeyiz/içmeyiz, sahurdan iftara kadar ailemize el sürmeyiz, bu kadar. İyi, Allah kabul etsin. Namaz mı, yem toplar gibi eğilir kalkarız bitti. Hac mı, biz de uyarız kalabalığa, bir taştan duvarı döner dururuz, sütçü beygiri gibi, önemli olan oraya gidip gelmek, hacı ismini almak.
Dikkat ederseniz Peygamber Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem),  ne Mekke-i  Mükerreme’nin içinde ne de Medine-i Münevvere’nin içinde hiç savaş yapmamıştır.
Mekke’nin fethinde de kan dökmemiş, herkes teslim olmuştur. Eman vermiştir Cenâb-ı Peygamber. Mekke halkı hemen hemen bütünüyle, bir kısmı önceden Müslüman olmuştu gizliyordu, kalanlar da fetih günü ve takip eden günlerde Müslüman oldular. Mekke’de de Medine’nin içinde de savaşmamıştır.

Bu iki mübarek mekânın etrafına bakın sanki bir çember çizmiş, Mekke ve Medine’nin etrafında hep savaşmıştır. Bedir’de, Uhud’da, Mute’de, Tebük’de savaşmıştır.

Buradan şunu anlıyoruz. Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere sanki bedenin içindeki ruh ve gönül gibibir. Buralara bir şey bulaştıramayız, bir şey karıştıramayız. Kudsiyetinden dolayı Cenâb-ı Hak oralarda kan dökmemiştir, cedel yapmamıştır. Hak ile buluşma yeridir oralar. Temiz kalmalıdır diye, oralarda bu mücadeleye girişilmemiştir. Allah-u Teâlâ da bunu harem bölgelerinde yasaklamıştır. Sözlü atışmayı bile men etmiştir Kur’an-ı Kerim.

Kalp de o ruh gibidir. İnsan bu iki şeye (kalp ve gönül) bir şey bulaştırmamalı. Bedenin her yerinde mücadele olur, nefiste olur, duygu/düşüncede olur... Ama kalbi sekînete erdirmeli. Kalbi fethe açmalı...

Oraya girerse Allah ve Resûlü oradaki bütün yaşanılacak hayata eman verecektir. Ve hayat, O’nun emanıyla kıymetli olacaktır.

Gülzâr-ı Hâcegân: Değerli vakitlerinizi bizimle paylaştğınız için Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi adına teşekkürlerimizi sunar, dualarınızı bekleriz.

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort