JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

*Sohbet, Yakub Haşimî Hocaefendi’nin “Ramazan ve Oruç” Hakkında Katılmış Olduğu Bir Panelden Derlenmiştir.

Euzubillahi mineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim

Programın başında okunan aşrı şerifteki ayeti kerimelerin açılımları üzerinde sizlerle mütalaada bulunmak istiyorum. Cenâbı Hak tesirini halk eylesin.


Malum her sanatkâr kendi sanatını icra etmelidir. Yakışan da bu olsa gerektir. Arkadaşlarımız araştırmacı olmaları hasebiyle orucun çok değişik boyutlarını araştırabilirler, araştırmışlar, Cenâbı Hak razı olsun. Cenâbı Hak Kur’an-ı Kerim’de: “Size az bir ilim verildi.” buyuruyor. O azlığın şükrü olması hasebiyle söylüyorum ki bir parça mürekkep yalamış bir arkadaşınız olarak ben de kendi sanatımı, anladığım kadarıyla, ifade etmeye çalışacağım…

Cenâbı Hak “Sizden evvelkilerin üzerine yazıldığı gibi…” ifadesiyle başlıyor ayeti kerimelerde... “Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı.” diyerek emrini buyurmakla birlikte, aynı ayetin hemen sonunda bunun hikmetini, sebebini, oruçtaki maslahatı açıklamış oluyor. Yani niçin oruç farz kılındı? Takvaya ulaşasınız diye... Bir tezkiyede, bir terbiyede bulunasınız diye; nefsinizi arındırıp, kalbinizi tasfiye edip, ihlâs ile takva ile süsleyip ruhunuzu “illiyyine” ulaştırasınız diye… Oruç size bir terbiye, bir eğitim metodu olarak emredildi, buyruluyor…

Malum İslam aynı zamanda bir hukuktur, bir prensipler manzumesidir. Her şeye bir ölçü getirmiştir. İslam’da ölçüsüzlük, alabildiğine bir başıboşluk veya anlayışta tamamen bir serbestlik yoktur. İslam beşerin duygularını, düşüncelerini, hislerini ve bunlara bağlı gelişecek olan bütün fiillerini ve hareketlerini yönlendirmiştir. Başıboş bırakmamıştır. Yani “Ben böyle anladım...” diyemeyiz...

Bunun için bir ayeti kerimede âlemlere rahmet gönderilen, geçmiş ve gelecek bütün günahları -ki hâşâ O’ndan günah sâdır olsun, zelleleri diyelim- bağışlanmış olan bir Zât’a; Habîbim diye taltif edilmiş, muhabbet makamının zirvesine ulaşmış bir insana, bu sevgi, muhabbet, yakınlık dilinin, olgusunun dışında adeta çok farklı, sert, emrivaki bir ifade ile “Sen ve sana tabi olanlar emr olunduğunuz gibi dosdoğru olun.” buyrulmakta. Yani bu sınırsızlığı kaldırmakta. Her şeyi sınırlandırmakta…

Şimdi Ramazan’la ilgili ayette de bakıyoruz. Yine bir sınırlandırma var. “Eyyamen ma’dudat…” buyuruyor. Günleri bile sınırlı. “Canım ben kırk gün oruç tutmak istiyorum…”Bunu bir kişi takva olarak algılasa, kültürümüzde de var ya “Fazla mal göz mü çıkarır?..” Senenin tamamını da oruç tutabilirsin ama Ramazan-ı Şerif kırk gün olmaz.

Biraz önce Ali kardeşimizin de ifade ettiği gibi “Gücün yetiyorsa sıyam-ı Dâvud tutabilirsin, visâl oruçlarını tutabilirsin, Muharrem, eyyam-ı biyz (her ayın on üç, on dört ve on beşi) diğer sünnet olan oruçları tutabilirsin. Ama Ramazan’a has, ben kırk gün tutacağım, diyemezsin, bunu yapamazsın.

“Ben namazı altı vakte çıkaracağım...” Bunu yapamazsın. Bu hakka sahip değilsin. İslam hukuku parmağınıza takacağınız süs eşyalarının madeninden, üzerinize giyeceğiniz elbiselerin kumaşına hatta teferruatında, o madenin üzerine koyacağınız kaştan, elbisenin rengine varıncaya kadar çizgileri belirtmiştir. Emir ve tavsiyeleri bildirmiştir.

Bu yüzden diyoruz ki hikmetini, sebebini bildirdiği gibi daha sonraki ayette buna ait hükümleri, ölçüleri, esasları bildirmiş. Biz bugün burada orucun diğer hükümleri ile ilgili mevzuları değil de asıl, ana hikmetiyle ilgili konuşmak istiyoruz. Çünkü diğer mevzuat hepimizin okuyabileceği ilmihal kitaplarımızda mevcuttur. Fıkıh eserlerimiz bunları bildirmiştir.

Ramazan münasebetiyle camilerimizdeki va’zu nasihatlerde hocaefendilerimiz veya görsel yayında izleyebileceğimiz kişiler konusunda ben muhterem dinleyicilerimin biraz daha dikkatli olmalarını tavsiye edeceğim. Görsel yayınlarda, televizyonda bugün hemen hemen bütün kanallarda iftar-sahur programları yapılmakta. Ramazanla ilgili değişik ölçüler getirilmekte. Hatta yanımda bir müftülüğümüzce bastırılmış, Müslüman halkımıza dağıtılmış bir broşür var. Bu broşürde oruçla ilgili birçok soruya verilen cevaplar var. Belki çok su kaldıran, tartışılabilinecek cevaplar, vakit kalırsa bunun üzerinde de tartışacağız…

Cenâbı Hak oruçla farklı bir hikmet belirtirken ayeti kerimenin sonunda “leallekum tettekûn” diye buyuruyor. Orucun hikmetinde takvayı yani sakınmak, kaçınmak, korunmak, sığınmak, olgunlaşmak… bunları esas alırken günümüzde bazı söylemlerde bakıyoruz ki, “Oruç bozan şeyler nelerdir?” Yeme, içme ve afedersiniz cinsel arzular. Eğer yeme içmeyi bir kabul edersek diğeri de cinsel arzular. İki şey orucu bozar. Eğer yapılacak bir şey bunlarla alakalı değilse oruç bozulmaz. Oruca zarar gelmez… Mesela soruluyor,

—Kulağa damlatılan damla orucu bozar mı?
—Bozmaz efendim.
—Niçin?
—Orta kulakta bir zar var. O zar boğaza giden yolu tıkar. Damlatılan ilaç boğaza ulaşmaz. Bu yüzden damla oruç bozmaz.
—Ya zar delikse… Kulak delikse, damla boğaza ulaştıysa?..

Muhteremler, zanlar ve varsayımlar üzerine fıkıh bina edilmez. Esas olarak mide alınmış. Yani vücudun neresinden içeriye bir giriş olsa mideye ulaşmıyorsa, direk mideyle bir bağlantısı yoksa oruç bozulmaz. Mesele adeta şuna indirgenmiş: Hastanenin kapısından girerseniz orucunuz bozulmaz, bir şey olmaz. Hastanede tüm yapılanlar meşrudur. Hastaneler orucu bozmaz.

Yine sorulmuş,
—Efendim dilaltı orucu bozar mı? Yüksek tansiyon hastaları ve kalp hastalarının kullandıkları dilaltı ilacı orucu bozar mı? Cevap:
—Ağızda eriyip mideye ulaşmadığı için orucu bozmaz... Peki, ağız-dudak tiryakisi olan sigara tiryakilerinin sigarası niçin orucu bozuyor? Bu da mideye ulaşmıyor. Dumanı dudaktan çekiyor ağzından bırakıyor. Hatta dumanı çekse bile duman mideye gitmiyor. Akciğerlere, karaciğere gidiyor. Mideyle bir alakası yok. O zaman bu mantıkla niçin sigara orucu bozuyor?

Ben bu konuları çok tartışmak istemiyorum ama Allah rızası için şunu söylüyorum: Ismarlama bir din anlayışından kurtulalım. Dinimizi birilerine ısmarlamayalım. İslam bütün konularında iki şeye önem veriyor: Bir, ihlâs ve samimiyet; iki, ehliyet ve liyakat. Bu önemli. Eğer din-i mübini öğreneceksek bunu ihlâslı, samimi, gerçekten ehliyetli, liyakatli insanlardan veya kurumlardan, eserlerden öğrenebiliriz. Gazete köşelerinden, mecmualardan televizyonlardan öğreneceğimiz din, kusura bakmayın, bizi şu ayette bildirilen “leallekum tettekûn” ifadesine; takvaya ulaştırmaz. Takvaya ulaşamayız…

İbadetlerin içini boşaltarak sanki sadece resimlerini, zahir suretlerini sergileyerek, katılımı daha fazlalaştırırız düşüncesiyle hareket etmek, sadece bizim mantığımızdır. Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Kâinatın Efendisi diye bize gösterilen, O’nların hüküm verdiği, açıkladığı bir meselede söz hakkınız olmayan, O’nların söyledikleri bir şeyin üzerine bir şey koyma hakkına sahip olmadığımız bir insana, Âlemlerin Efendisi’ne hitaba bakın; “Sen dilediğini, sevdiğini, istediğini hidayet edemezsin.” Sen davete, tebliğe memursun. Anlatırsın, çağırırsın, korkutursun, müjdelersin. Ama kalpler Allah’ın kudret parmakları arasındadır. Sen o kalbe müdahale edemezsin.

Şimdi bu anlayışın dışında katılım çok olsun,  hidayet olsun veya sûfi kültürüyle irşad olsun, tasarruf olsun… Olsun da gerçek mutasarrıfı unutarak olmaz. Bütün tasarrufların üstünde bir “Mutasarrıf” var. O’nun tasarrufunu göz ardı edemeyiz. Bunun için televizyonlara ve oradaki konuşmalara Allah için dikkat edelim.

Meseleye şöyle bakın: Bu tip bilgiler bir ilaç gibidir. İnsanı tedavi edecek ilaçtır bunlar. Eğer biz bu ilaçları hastalığımızın branşıyla ilgili hekimlerden almaz da “Hekim kim? –Başına gelen” hesabı her önümüze gelene ilaç sorarsak zehirlenme tehlikesinden kurtulamayız. Bilginin zehirlemesi, ilacın zehirlemesinden daha tehlikelidir.

Eğer bu dini kemaliyle yaşamak istiyorsak ve bizden sonraki nesle örnek olmak istiyorsak ısmarlamacılıktan kurtulacağız. Biraz araştırıcı olalım. “Mümin şüpheci olur.” buyuruyor Peygamber (as). Yani iyi araştırır, inceler, irdeler.

Evlerimizde, çiçek sevgisinden çeşit çeşit çiçekler var. Antika merakımız var. Antik vazolarımız, biblolarımız, sehpalarımız, sandalyelerimiz, tablolarımız olabilir. Bu bir zevktir, meraktır olabilir. Evimizde takım takım koltuklarımız, yemek takımlarımız, gümüşlüklerimiz var… Allah daha ziyade kılsın. Kusuruma bakmayın Amerikanvari, asıl kültürümüzden çok uzak evlerimiz var…

Ama ne acıdır ki bu evlerin içinde ciddi kütüphanelerimiz yok. Asıl ihtiyaç duyulacak, asıl gıdamız olan bir ilim köşesi, bir irfan köşesi, bir ibadet köşesi yok. Yaradılış gayemiz bu. Bu gayeyle alakalı evimizde hiçbir belirti, nişane, bir köşe, bir bucak yok. Belki bir Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihali evimizde var. O da senelerdir tozlanmış, hiç açıp okuduğumuz, baktığımız yok.

Ben bir tarih Malatya’nın bir kazasına bir dostumu ziyaret amacıyla gitmiştim. Orada müftü idi. “Hocam ne yapıyorsunuz? Çalışmalarınız nasıl? Birlikte ders arkadaşıydık. O gün bıraktığımız yerden üste bir şey koyabildiniz mi? Değişik açılımlara ulaşabildiniz mi?” diye sormuştum. Dediler ki, “O günden çok daha geri gittim.” “Niçin? Sen müftüsün.” dedim. Dedi ki “Burada takvim yapraklarıyla müftülük yapıyorum. Cuma günleri takvimin yaprağını koparıyorum. Hutbe diye okuyorum. Kimsenin de gelip bir şey sorduğu yok, bir şey öğrenmek istediği yok. İlmin açlığı yok. Bu yüzden ben de kitaplara ihtiyaç duymuyorum. Böyle yaşıyorum.”

Evet, hayatımız takvim yapraklarıyla, gazete köşeleriyle süslenmiş. Gerçek kaynaklardan faydalanma kalmamış. Bir hakikate ulaşmak için çaba sarfetmek, gayret etmek bizlere zor geliyor. Sonuçta da dinin kemaliyle yaşanması mümkün olmuyor.

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 AĞUSTOS SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Bunun için biz öncelikle kendimizi  burada muhafaza etmeliyiz. Hesabı öncelikle kendimiz tutmalıyız ki ibadetimizde samimi olalım, ihlâs olsun, tevbe ederken gözyaşı olsun...

Biz hiç ağlayamıyoruz. Erkekler ağlamaz diye bir söze, bir felsefeye inanarak ağlamayı hep kadınlara bırakmışız. Ne demek erkekler ağlamaz! Allah’ın Peygamberi ağladığında önündeki kum çamura dönüyordu. Elbiseleri ıslanıyordu. Hâşâ, erkek değil miydi o? Kâinatın Peygamberi ağlamış, hem de bizim için ağlamış. O’nun ağlamayı gerektiren bir şeyi yoktu, ümmetine ağlamıştı O. Bizde hiç ağlama yok, hiç gözyaşı yok. Niye? Çünkü içimizi yakan bir şey yok ki...

Biz dünyevi bir zarara uğradığımızda hiddetleniyoruz. Hışım, gadap, sinir, asabiyet geliyor bize. Peki bunlar nereden geliyor? Hani biz Müslümandık, Allah’a teslimdik! Hani biz Allah’a tevekkül etmiştik! Hani biz her şeyde Allah’ın rızasını arıyorduk, kadere inanmıştık! Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmiştik!.. İyi de bu fırtına niye şimdi?

Biz bir zarara uğradığımızda oturup pişmanlık duyup, gözyaşı dökeceğimize; “Ya Rabbi demek ki benim bir kusurum vardı, beni imtihan ediyorsun, böyle bir şekilde beni cezalandırıyorsun, ben pişmanım!” diyeceğimize hiddetleniyoruz. “Nasıl olur? Nasıl bana karşı böyle bir şey yapılır?” Veya “Ben şuna dikkat ettim, buna dikkat ettim, şunu yaptım, bunu yaptım… Nasıl benim başıma böyle bir şey gelir?” diyoruz. Allah Allah... Hâşâ, senin Allah ile bir pazarlığın mı var? Sen kimin oğlusun. Sen de bir beşersin, bir kulsun. İmtihan ediyor seni.

Kuyuya taş attığında içimizdeki hemen dışarı çıkıyor. Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz “Her kap içini terler.” buyuruyor. Eskiden kaplar çamurdandı, çömlektendi ve içindekini dışa sızdırıyordu… Terleme bu anlamda. Şimdi belki kaplarımız terlemiyor, hepsi çelik; ama kokusu yayılıyor ve kokusundan kabın içindekinin ekşi mi, tatlı mı olduğunu anlayabiliyorsunuz. İnsan kalbi de böyle... Hadiseler insanın kalbindekileri dışarı çıkarıyor.

İnsan nimetin karşılığında ibadetle, salih amelle şükrü ücret verip; günahın karşılığında tevbeyi ücret verirse Allahu Teâlâ buyuruyor ki; o bu salih amellerle şarabı sirkeye çevirmiş gibi olur. “...Ve amile amelen salihen feulaike yubeddilullahu seyyiatihim hasenat.” Muhakkak ki Allah onun işlediği bütün günahları, seyyiatı hasenata tebdil eder. Bakın ‘affedder’ de buyurmuyor. Misal bir insandan alacağınız var. Ona şöyle diyebilirsiniz; tamam ben bu alacağımdan vazgeçtim. Sana hibe ettim, geri istemiyorum. Bu bir büyüklük, bir güzellik. Ama ona bir de diyorsun ki alacağımı almıyorum, alacağım kadar da sana tekrar sermaye veriyorum. Al mağdur olma başka yerlere borcun varsa onları ver, işine devam et darda/zorda kalma. Bu nasıl bir ticaret, düşünün. Günahını affetmekle kalmıyor, sevaba tebdil ediyor. “Ve kanellahu ğafurerrahima.” Böyle yapmak Allah için zor değildir. Böyle yaparak Allah’ın bir şeyi eksilmez. O Ğafurdur, affetmeyi sever. Hakk’ın mizacında, Hakk’ın fıtratında var bu. O’nun sıfatlarında, Hakkaniyet’inde af duygusu var. Bunu icra ediyor Cenâbı Hak.

İnsan bunlarla birlikte aklını ve kalbini huzura kavuşturduğunda yaptığı her hareket kontrol altına girer. Ondan sonra insan bakışlarına dikkat eder çünkü o huzuru, dengeyi bozacak her şeyden sakınır. Hasta bir insanı düşünün. Kendimden örnek vereyim ben şeker hastasıyım, kalp hastasıyım bu yüzden azami dikkat etmem gerekiyor. Kalbime dokunacak, şekerimi yükseltecek her şeye, sıhhatli yaşamak istiyorsam dikkat edeceğim. Ecel Allah’ın takdiri, zahiren bilinmez ama ben uzun, sıhhatli yaşamak istiyorsam dikkat edeceğim. Vücudumun dengesi bozulmasın diye tatlı, tuzlu, yağlı yemeyeceğim.

Mânâ da böyle. Kalp huzurunu, o kurduğum dengeyi, kendimle barışıklık halini devam ettirebilmek için her şeyi kontrol eder duruma gelirim. Gözüme dikkat ederim, baktığım şeye niye bakıyorum? Hırsla mı bakıyorum, tamahla mı bakıyorum, şehvetle mi bakıyorum; yoksa ibretle mi, şefkatle mi bakıyorum? Bir mümin için göz zinası nasıl haramsa dünya nimetlerine de iştahla bakmak aynı göz zinası gibidir. Bu imanına, kalbine zarar verir. Bir apartmana bakar “Ah be! Benim olsa bu apartman..” der. Ne kârı  var? Bırakıp gideceksin. Başını sokacak bir yerin varsa şükret Mevlâ’ya. Bir araba görür “Araba tam benlik.” der. Güzel bir arazi görür, “Burası benim olsaydı ben burada neler yapmazdım ki. Şöyle villalar kondururdum, böyle saraylar yapardım.” Olabilir hakikaten  yapardın da sana kalan ne olurdu? İşte bunlar da bir mümin için gaflet nazardır. Belki fıkhen buna haram diyemeyiz. Bu söylediğim haramiyet fıkıh olarak değil. Kalbe zararlı olduğu için haram. Misal su helal bir maddedir, su içmek haram değildir. Ama ihtiyaçtan fazlasını içersen vücuda zararlıdır, haramdır. Su olduğu için değil, vücuda zarar verdiği için. Veya sigara, madde olarak haram değil. Tütün bir ottur. Allah’ın kudretiyle bitiyor, tarlada yetişen bir ot, bu otun bir haramiyeti yok. Ama bu vücuda zarar verdiği, kansere sebebiyet verdiği, ölümcül belli rahatsızlıklara sebebiyet verdiği için insana haramdır. Zarar verdiği için haram. Maddesel olarak değil. Çünkü nikotin ilaç olarak da kullanılabiliyor. Bazı ilaçlarda var. Nikotin, Kafein tıpta kullanılıyor. Hastalar bunlarla tedavi oluyor.

Bu anlamda insanın böyle bir gaflet nazarıyla kalbini karartacak şekilde dünyaya bakması da göz zinası gibidir. Şehvet kalbi karartıyor, bu yüzden haramdır. Dünya da gönlü karartıyor.

O mümin bakışlarına artık dikkat etmeye başlar. Ölçülü bakmaya çalıştığı gibi işittiği şeylere de dikkat eder. Duyduğu şey dinine dünyasına faideli ise onu kalbine indirir, muhafaza eder. Yoksa zaten bir kulaktan girer diğerinden çıkar. Onu saklamaz. Çakıl taşı kadar değeri yoktur, niye onu üstünde tutsun?... Gıybet, malayani işitmez. Kem sözü duymamazlıktan gelir. Söylediklerine dikkat eder. Ağzından girene ve çıkana çok dikkat eder. Konuştuklarına dikkat ettiği gibi yiyip içtiklerine de dikkat eder. Amandır, kalp huzurunu bozacak bir şey olmasın. Şüpheli bir şey yemez. Besmelesiz yemez. Temiz yapıldığını veya temiz insanlar tarafından yapılmadığını bildiği şeyleri yemez. Araştırır, bu nereden gelmiş, ne yağı konmuş, nasıl yapılmış, kim yapmış. Araştırmak zorunda. Biri sana bir ilaç getirdiğinde sormaz mısın ki, ne bu kardeşim niye içeceğim bunu, faydası ne? Sen bunu nereden getirdin?.. Ağzına giren çıkan şeylere dikkat eder. O huzur, o denge bozulmasın, çok hassas bir denge çünkü. Kendiyle barışık kaldığı sürece Allah’ın huzurundadır o insan. Allah’a yakındır.

Ağıza bilinçli veya bilinçsiz devamlı girip çıkan şey: Nefes… Uyanıkken teneffüs ettiğim, soluklandığım gibi, uyuduğumda da teneffüs ediyorum. Baygın olduğumda da teneffüs ediyorum. Sürekli içime girip çıkıyor. İşte Hâcegân Yolu’ndaki sekiz esas, bu giriş çıkışın bilinçli olduğum zamanlarda kontrollü olması... İçimdeki dengeyi bozmayacak şekilde girip çıkması... Dedik ya; Cenâbı Hak bir güneş gibi, her zerreye teması ile farklı tonlar, farklı nakışlar ortaya çıkıyor. Kul her nefes alış verişinde de o tecelliyi taşıyor. Nefes, Hakk’ın tecellisi ile girip çıkıyor. Öyle ise nefesle benim içime girip çıkan şeyler neler? Bunun için buyruluyor ki: “Mü’minin, âşığın her nefesinde iki bayram var.” Nedir bu? Nefesi aldığında içeriye hayat doluyor, yaşama sevinci oluyor. Bu nefes içeride umut oluyor, hayret oluyor, himmet oluyor... Niye? Ya Rabbi! Sen bana bir nefeslik dahi olsa bir hayat verdin, bir vakit verdin. Ola ki ben bu vakitte Senin rızanı kazanabilirim. Seni hoşnut edebilirim. Seni memnun edebilirim. Bu bir nefeslik zaman dilimi  beni ebedi idamdan kurtarabilir.

Efendimiz uzunca bir hadisi şeriflerinde buyuruyor: “Kıyamette bir insanı getirirler, amel defterine bakılır. Hakk’a yarayacak, tutunacak bir şeyi yok. Cehenneme götürülecek. Cenâbı Hak meleklerine iyi araştırın, buyurur. Bakın defterinin kıyısında köşesinde hiç mi bir şey yazmıyor? Araştırırlar, bakarlar ‘Ya Rabbi bir şey bulduk.’ derler. ‘Ne buldunuz?’ buyrulur. Melekler: “Ya Rabbi bu bir gece uykuda bir tarafından diğer tarafına dönerken belki uyku sersemliği ile ama o dönüşünde bir kere Ya Hennan Ya Mennan, dedi.” derler. Cenâbı Hak buyurur: “Demek bu bir Hennan Ve Mennan olan ilahın var olduğuna inanmış ve ona güvenmiş. O Hennan ve Mennan olan zat bugün bunu mahcup etmez. Bunun güvenini boşa çıkarmaz. Bunu Hennan ve Mennan’a bağışladım, affettim götürün.”

Bir kelime ve bu kelime bir nefeste çıkmış. Bir kelime ebedi idamdan kurtarabiliyor insanı. Tabiri caizse bir suçlu, deliller tamamen aleyhine. Aslında adam belki masum. Ama ortadaki deliller adamın tamamen aleyhine. Mahkeme idamına karar vermiş. Adamı ipe götürecekler. Kalemini kıracak hâkim. Tam o esnada kapıdan içeri biri girse, gerçek suçlu. Vicdanen rahatsızlık duymuş. Bakmış ki benim işlediğim suçtan dolayı bir adam ölüme gidiyor, idam edilecek. Vicdanı bunu kabul etmiyor. Geliyor mahkemeye “durun” diye bağırıyor. ‘Dur!’ Bir kelime. Mahkeme durur. “O suçlu değil, suçlu benim.” der. Adamın hayatı kurtulur.

İşte bu misaldeki gibi,  Ya Rabbi sen bana bir nefeslik hayat verdin. Bayramın birincisi bu. Ve bu bir nefeste ebedi idamdan kurtulabilirim. “Ya Hennan ya Mennan” derim, “Estağfirullah el azim” derim, samimiyetle “la ilahe illallah” derim.

Gönenli merhum buyurmuş ya “Anamın bana baktığı gibi bana bak Ya Rabbi.” Ey Allah’ım, senin san’atını, kudretini, nimetini çok gördüm ama zatını görmedim. Ben şefkati, sevgiyi, ilgiyi annemde gördüm. Sen de bana anamın baktığı gibi bak Ya Rabbi. Anama karşı belki çok suçlar işledim, çok yanlışlar yaptım, çok incittim, kalbini kırdım ama anam benden hiç geçmedi. Küsmedi. Belki zahiren sertlendi bana, ama özünde hiçbir şey duymadı bana karşı. Sevgisinden bir şey eksilmedi.

Bir hikâye anlatılır, adamın birisinin hanımı numaradan rahatsızlanmış. Eşine: “Doktora gittim doktorlar dediler ki şu tipte şu yaşta bir bayanın kalbini pişirir yersen hastalığın iyi olur.” demiş. Tarif ettiği kadın da kayınvalidesi. Adam da gitmiş annesini kesmiş, kalbini almış. Hikâye ama kıssadan hisse, bu önemli. Annesinin kalbini almış eşine getiriyor. Pişirip yedirecek ki tek eşim iyi olsun. Yolda gelirken ayağı taşa takılıyor düşüyor. Canı yanınca “of” diyor. Acısnı ifade edince o elindeki kalp: “Ah yavruuum!” diyor. Adam duruyor. Ben ne yaptım, diyor... Buna ana yüreğiderler. Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar.

Onun için Gönenli merhumun o duası beni çok derinden etkiliyor. Allah rahmet etsin. Cenâbı Hak hepimizi şefaatine nail etsin.

Evet, Cenâbı Hak öyle bakar. İşte insan o bir nefeste samimiyetle “Estağfirullah el azim” derse ve bunu Allah’tan talep ederse Cenâbı Hak anadan daha şefkatli, merhametli...

Nefesin kontrolü burada önemli. İçeri girişi öyle bir bayram. Bir hayat verdi sana. Bu kurtuluş ümidi, kurtuluş fermanı. Ebedi idamdan kurtaracak bir hayat verdi sana.

Nefesini dışarı vermen de ikinci bayram. Bu verişle de O’na kavuşma var. Arzuladığın, istediğin, âşık olduğun, başını secdelere koyduğun, ağladığın, sızladığın, zatını görmeyi dilediğin Allah’a kavuşursun. Bu da bayram. Bir nefeste iki bayram.

İnsan böyle önemli bir hadiseye dikkat etmez mi? Bunu es geçebilir mi? Mesela deseler ki yarın Kurban Bayramı ister istemez bir heyecan oluyor içimizde, geceden hazırlanıyoruz. Gusül alıyoruz, temiz elbiselerimizi giyiyoruz. Bazen heyecandan uyuyamıyoruz bile. Bu çocuklarda daha çok olur. Bayram namazına gidiyoruz. Sevinçle birbirimizi kucaklıyoruz. Tebrikleşiyoruz. Evimize geliyoruz, büyüklerimizin elini öpüyor, küçüklerimizle sarılıyoruz. Hediyeleşiyoruz. Bayram... “Canım, elin bayramı” demiyoruz, önemsiyoruz. İnsan alıp verdiği nefesi de bu anlamda, böyle bir bayram olduğu için çok önemsemeli, giriş ve çıkışını kontrol etmeli ki o bayram sevinci, bayram neşesi, kendinle barışıklık hali, Hak’la huzur hali bozulmasın. O manevi düzen bozulmasın. Çünkü o manevi düzen bozuldu mu her şey bozuluyor.  Ben insanlıktan çıkıyorum o zaman. O zaman Rabbim: “Ulaike kel en’am belhum edal.” buyuruyor bana. O denge bozuldu mu, Sen insanlık vasfını yitirdin -hâşâ huzurunuzdan- dört ayaklılardan da daha aşağı bir duruma geldin, buyuruyor. 

Misal bir insanda nefes darlığı olsa, astım hastası olsa ilacını hiç yanından ayırmaz. Tıkandığı yerde hemen spreyini püskürtür, hapı varsa hemen hapını alır. Niye? Ölümcül tehlike… Çünkü o bir nefes alamadı mı ölür. İşte Hak’la huzur hali de böyle. İnsan kalabilmek istiyorsan, İslam kalabilmek istiyorsan, alıp verdiğin nefesi çok kontrollü alıp vereceksin ki o denge bozulmasın. Yoksa Cenâbı Hak her an bana buyurur ki; “Le kad haleknel insane fi ahseni takvim.” Sen çok güzeldin, çok mükemmeldin, mükemmel bir gaye için yaratıldın. Denge bozuldu mu “Sümme redednahu esfele safilin.” buyurabilir. Şimdi sen kendini ıskartaya çıkardın, berbat ettin, hiçbir şeye yaramıyorsun, seni reddediyorum diyebilir.

Bu dengenin korunması “Sekiz Esas” ile başlıyor. Bu esaslar, İslam’ın beş şartı diye geçen beş temelin; namazının, orucunun, haccının sıhhati, kelimei şahadetin mânâsı bunlara bağlı. Bu ‘Esaslar’ takviye ediyor. Beş ana direk binanın duvarları, sekiz esas ve sair diğer esaslar iç bölmeleri gibi. İslam’ın beş ana şartı işin zahiri temelini ortaya koyuyor, diğerleri takva esaslarını belirterek içinin tefrişatını düzenliyor.

İnsan bunlarla insanı kâmil oluyor. Ve bu kemal noktası, kazancı, ilerlemesi devam ediyor. O kemale geldikten sonra Yunus Emre gibi: “Buğday mı istersin nefes mi”  diye sorulduğunda, Buğday ne, nefes ne onu o zaman ayırt edebiliyor. Ayırt ederek düşünüyor ki: “Âdem’i cennetten çıkaran şey bir buğdaydı. Ben bu huzur cennetinden çıkmam” Denizde balığın hayatına son veren şey oltanın ucuna takılan bir tane buğday, yem. Ben bu oyuna gelemem deyip nefesin kıymetini biliyor ve “Ben nefes isterim” diyor. Başta istiyor, sonra onun istediği yemeğin üreticisi oluyor. O nefesi kendisi üretiyor. Ondan nefes istiyorlar. Perakende alırken, imalatçı konumuna geliyor. Himmete muhtaç iken, himmet edebilecek konuma, duruma geliyor.

Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne sormuşlar; bu sıcakta her yerde sinekler göz çıkarıyor ama sana bir tane bile sinek konmuyor. Sen üstüne bir koku, bir ilaç mı sürüyorsun?  Mübarek buyuruyor ki: “Bende ne dünyanın şerbeti ne ahiretin balı var artık. Sinek bunlara gelir.” buyuruyor. Yani ahiret işlerini lezzet için yapmıyorum. Rabbimin rızası için yapıyorum. Dünya şerbetleri  de yok ahiret balı da yok… Bu yüzden sinek bana konmuyor, buyuruyor.

İşe insan o zaman bu hale geliyor...

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 HAZİRAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Bunun için biz öncelikle kendimizi  burada muhafaza etmeliyiz. Hesabı öncelikle kendimiz tutmalıyız ki ibadetimizde samimi olalım, ihlâs olsun, tevbe ederken gözyaşı olsun...

Biz hiç ağlayamıyoruz. Erkekler ağlamaz diye bir söze, bir felsefeye inanarak ağlamayı hep kadınlara bırakmışız. Ne demek erkekler ağlamaz! Allah’ın Peygamberi ağladığında önündeki kum çamura dönüyordu. Elbiseleri ıslanıyordu. Hâşâ, erkek değil miydi o? Kâinatın Peygamberi ağlamış, hem de bizim için ağlamış. O’nun ağlamayı gerektiren bir şeyi yoktu, ümmetine ağlamıştı O. Bizde hiç ağlama yok, hiç gözyaşı yok. Niye? Çünkü içimizi yakan bir şey yok ki...

Biz dünyevi bir zarara uğradığımızda hiddetleniyoruz. Hışım, gadap, sinir, asabiyet geliyor bize. Peki bunlar nereden geliyor? Hani biz Müslümandık, Allah’a teslimdik! Hani biz Allah’a tevekkül etmiştik! Hani biz her şeyde Allah’ın rızasını arıyorduk, kadere inanmıştık! Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmiştik!.. İyi de bu fırtına niye şimdi?

Biz bir zarara uğradığımızda oturup pişmanlık duyup, gözyaşı dökeceğimize; “Ya Rabbi demek ki benim bir kusurum vardı, beni imtihan ediyorsun, böyle bir şekilde beni cezalandırıyorsun, ben pişmanım!” diyeceğimize hiddetleniyoruz. “Nasıl olur? Nasıl bana karşı böyle bir şey yapılır?” Veya “Ben şuna dikkat ettim, buna dikkat ettim, şunu yaptım, bunu yaptım… Nasıl benim başıma böyle bir şey gelir?” diyoruz. Allah Allah... Hâşâ, senin Allah ile bir pazarlığın mı var? Sen kimin oğlusun. Sen de bir beşersin, bir kulsun. İmtihan ediyor seni.

Kuyuya taş attığında içimizdeki hemen dışarı çıkıyor. Hadisi şerifte Peygamber Efendimiz “Her kap içini terler.” buyuruyor. Eskiden kaplar çamurdandı, çömlektendi ve içindekini dışa sızdırıyordu… Terleme bu anlamda. Şimdi belki kaplarımız terlemiyor, hepsi çelik; ama kokusu yayılıyor ve kokusundan kabın içindekinin ekşi mi, tatlı mı olduğunu anlayabiliyorsunuz. İnsan kalbi de böyle... Hadiseler insanın kalbindekileri dışarı çıkarıyor.

İnsan nimetin karşılığında ibadetle, salih amelle şükrü ücret verip; günahın karşılığında tevbeyi ücret verirse Allahu Teâlâ buyuruyor ki; o bu salih amellerle şarabı sirkeye çevirmiş gibi olur. “...Ve amile amelen salihen feulaike yubeddilullahu seyyiatihim hasenat.” Muhakkak ki Allah onun işlediği bütün günahları, seyyiatı hasenata tebdil eder. Bakın ‘affedder’ de buyurmuyor. Misal bir insandan alacağınız var. Ona şöyle diyebilirsiniz; tamam ben bu alacağımdan vazgeçtim. Sana hibe ettim, geri istemiyorum. Bu bir büyüklük, bir güzellik. Ama ona bir de diyorsun ki alacağımı almıyorum, alacağım kadar da sana tekrar sermaye veriyorum. Al mağdur olma başka yerlere borcun varsa onları ver, işine devam et darda/zorda kalma. Bu nasıl bir ticaret, düşünün. Günahını affetmekle kalmıyor, seva-ba tebdil ediyor. “Ve kanellahu ğafurerrahima.” Böyle yapmak Allah için zor değildir. Böyle yaparak Allah’ın bir şeyi eksilmez. O Ğafurdur, affetmeyi sever. Hakk’ın mizacında, Hakk’ın fıtratında var bu. O’nun sıfatlarında, Hakkaniyet’inde af duygusu var. Bunu icra ediyor Cenâbı Hak.

İnsan bunlarla birlikte aklını ve kalbini huzura kavuşturduğunda yaptığı her hareket kontrol altına girer. Ondan sonra insan bakışlarına dikkat eder çünkü o huzuru, dengeyi bozacak her şeyden sakınır. Hasta bir insanı düşünün. Kendimden örnek vereyim ben şeker hastasıyım, kalp hastasıyım bu yüzden azami dikkat etmem gerekiyor. Kalbime dokunacak, şekerimi yükseltecek her şeye, sıhhatli yaşamak istiyorsam dikkat edeceğim. Ecel Allah’ın takdiri, zahiren bilinmez ama ben uzun, sıhhatli yaşamak istiyorsam dikkat edeceğim. Vücudumun dengesi bozulmasın diye tatlı, tuzlu, yağlı yemeyeceğim.

Mânâ da böyle. Kalp huzurunu, o kurduğum dengeyi, kendimle barışıklık halini devam ettirebilmek için her şeyi kontrol eder duruma gelirim. Gözüme dikkat ederim, baktığım şeye niye bakıyorum? Hırsla mı bakıyorum, tamahla mı bakıyorum, şehvetle mi bakıyorum; yoksa ibretle mi, şefkatle mi bakıyorum? Bir mümin için göz zinası nasıl haramsa dünya nimetlerine de iştahla bakmak aynı göz zinası gibidir. Bu imanına, kalbine zarar verir. Bir apartmana bakar “Ah be! Benim olsa bu apartman..” der. Ne kârı  var? Bırakıp gideceksin. Başını sokacak bir yerin varsa şükret Mevlâ’ya. Bir araba görür “Araba tam benlik.” der. Güzel bir arazi görür, “Burası benim olsaydı ben burada neler yapmazdım ki. Şöyle villalar kondururdum, böyle saraylar yapardım.” Olabilir hakikaten  yapardın da sana kalan ne olurdu? İşte bunlar da bir mümin için gaflet nazardır. Belki fıkhen buna haram diyemeyiz. Bu söylediğim haramiyet fıkıh olarak değil. Kalbe zararlı olduğu için haram. Misal su helal bir maddedir, su içmek haram değildir. Ama ihtiyaçtan fazlasını içersen vücuda zararlıdır, haramdır. Su olduğu için değil, vücuda zarar verdiği için. Veya sigara, madde olarak haram değil. Tütün bir ottur. Allah’ın kudretiyle bitiyor, tarlada yetişen bir ot, bu otun bir haramiyeti yok. Ama bu vücuda zarar verdiği, kansere sebebiyet verdiği, ölümcül belli rahatsızlıklara sebebiyet verdiği için insana haramdır. Zarar verdiği için haram. Maddesel olarak değil. Çünkü nikotin ilaç olarak da kullanılabiliyor. Bazı ilaçlarda var. Nikotin, Kafein tıpta kullanılıyor. Hastalar bunlarla tedavi oluyor.

Bu anlamda insanın böyle bir gaflet nazarıyla kalbini karartacak şekilde dünyaya bakması da göz zinası gibidir. Şehvet kalbi karartıyor, bu yüzden haramdır. Dünya da gönlü karartıyor.

O mümin bakışlarına artık dikkat etmeye başlar. Ölçülü bakmaya çalıştığı gibi işittiği şeylere de dikkat eder. Duyduğu şey dinine dünyasına faideli ise onu kalbine indirir, muhafaza eder. Yoksa zaten bir kulaktan girer diğerinden çıkar. Onu saklamaz. Çakıl taşı kadar değeri yoktur, niye onu üstünde tutsun?... Gıybet, malayani işitmez. Kem sözü duymamazlıktan gelir. Söylediklerine dikkat eder. Ağzından girene ve çıkana çok dikkat eder. Konuştuklarına dikkat ettiği gibi yiyip içtiklerine de dikkat eder. Amandır, kalp huzurunu bozacak bir şey olmasın. Şüpheli bir şey yemez. Besmelesiz yemez. Temiz yapıldığını veya temiz insanlar tarafından yapılmadığını bildiği şeyleri yemez. Araştırır, bu nereden gelmiş, ne yağı konmuş, nasıl yapılmış, kim yapmış. Araştırmak zorunda. Biri sana bir ilaç getirdiğinde sormaz mısın ki, ne bu kardeşim niye içeceğim bunu, faydası ne? Sen bunu nereden getirdin?.. Ağzına giren çıkan şeylere dikkat eder. O huzur, o denge bozulmasın, çok hassas bir denge çünkü. Kendiyle barışık kaldığı sürece Allah’ın huzurundadır o insan. Allah’a yakındır.

Ağıza bilinçli veya bilinçsiz devamlı girip çıkan şey: Nefes… Uyanıkken teneffüs ettiğim, soluklandığım gibi, uyuduğumda da teneffüs ediyorum. Baygın olduğumda da te-neffüs ediyorum. Sürekli içime girip çıkıyor. İşte Hâcegân Yolu’ndaki sekiz esas, bu giriş çıkışın bilinçli olduğum zamanlarda kontrollü olması... İçimdeki dengeyi bozmayacak şekilde girip çıkması... Dedik ya; Cenâbı Hak bir güneş gibi, her zerreye teması ile farklı tonlar, farklı nakışlar ortaya çıkıyor. Kul her nefes alış verişinde de o tecelliyi taşıyor. Nefes, Hakk’ın tecellisi ile girip çıkıyor. Öyle ise nefesle benim içime girip çıkan şeyler neler? Bunun için buyruluyor ki: “Mü’minin, âşığın her nefesinde iki bayram var.” Nedir bu? Nefesi aldığında içeriye hayat doluyor, yaşama sevinci oluyor. Bu nefes içeride umut oluyor, hayret oluyor, himmet oluyor... Niye? Ya Rabbi! Sen bana bir nefeslik dahi olsa bir hayat verdin, bir vakit verdin. Ola ki ben bu vakitte Senin rızanı kazanabilirim. Seni hoşnut edebilirim. Seni memnun edebilirim. Bu bir nefeslik zaman dilimi  beni ebedi idamdan kurtarabilir.

Efendimiz uzunca bir hadisi şeriflerinde buyuruyor: “Kıyamette bir insanı getirirler, amel defterine bakılır. Hakk’a yarayacak, tutunacak bir şeyi yok. Cehenneme götürülecek. Cenâbı Hak meleklerine iyi araştırın, buyurur. Bakın defterinin kıyısında köşesinde hiç mi bir şey yazmıyor? Araştırırlar, bakarlar ‘Ya Rabbi bir şey bulduk.’ derler. ‘Ne buldunuz?’ buyrulur. Melekler: “Ya Rabbi bu bir gece uykuda bir tarafından diğer tarafına dönerken belki uyku sersemliği ile ama o dönüşünde bir kere Ya Hennan Ya Mennan, dedi.” derler. Cenâbı Hak buyurur: “Demek bu bir Hennan Ve Mennan olan ilahın var olduğuna inanmış ve ona güvenmiş. O Hennan ve Mennan olan zat bugün bunu mahcup etmez. Bunun güvenini boşa çıkarmaz. Bunu Hennan ve Mennan’a bağışladım, affettim götürün.”

Bir kelime ve bu kelime bir nefeste çıkmış. Bir kelime ebedi idamdan kurtarabiliyor insanı. Tabiri caizse bir suçlu, deliller tamamen aleyhine. Aslında adam belki masum. Ama ortadaki deliller adamın tamamen aleyhine. Mahkeme idamına karar vermiş. Adamı ipe götürecekler. Kalemini kıracak hâkim. Tam o esnada kapıdan içeri biri girse, gerçek suçlu. Vicdanen rahatsızlık duymuş. Bakmış ki benim işlediğim suçtan dolayı bir adam ölüme gidiyor, idam edilecek. Vicdanı bunu kabul etmiyor. Geliyor mahkemeye “durun” diye bağırıyor. ‘Dur!’ Bir kelime. Mahkeme durur. “O suçlu değil, suçlu benim.” der. Adamın ha-yatı kurtulur.

İşte bu misaldeki gibi,  Ya Rabbi sen bana bir nefeslik hayat verdin. Bayramın birincisi bu. Ve bu bir nefeste ebedi idamdan kurtulabilirim. “Ya Hennan ya Mennan” derim, “Estağfirullah el azim” derim, samimiyetle “la ilahe illallah” derim.

Gönenli merhum buyurmuş ya “Anamın bana baktığı gibi bana bak Ya Rabbi.” Ey Allah’ım, senin san’atını, kudretini, nimetini çok gördüm ama zatını görmedim. Ben şef-kati, sevgiyi, ilgiyi annemde gördüm. Sen de bana anamın baktığı gibi bak Ya Rabbi. Anama karşı belki çok suçlar işledim, çok yanlışlar yaptım, çok incittim, kalbini kırdım ama anam benden hiç geçmedi. Küsmedi. Belki zahiren sertlendi bana, ama özünde hiçbir şey duymadı bana karşı. Sevgisinden bir şey eksilmedi.

Bir hikâye anlatılır, adamın birisinin hanımı numaradan rahatsızlanmış. Eşine: “Doktora gittim doktorlar dediler ki şu tipte şu yaşta bir bayanın kalbini pişirir yersen hastalığın iyi olur.” demiş. Tarif ettiği kadın da kayınvalidesi. Adam da gitmiş annesini kesmiş, kalbini almış. Hikâye ama kıssadan hisse, bu önemli. Annesinin kalbini almış eşine getiriyor. Pişirip yedirecek ki tek eşim iyi olsun. Yolda gelirken ayağı taşa takılıyor düşüyor. Canı yanınca “of” diyor. Acısnı ifade edince o elindeki kalp: “Ah yavruuum!” diyor. Adam duruyor. Ben ne yaptım, diyor... Buna ana yüreğiderler. Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar.

Onun için Gönenli merhumun o duası beni çok derinden etkiliyor. Allah rahmet etsin. Cenâbı Hak hepimizi şefaatine nail etsin.

Evet, Cenâbı Hak öyle bakar. İşte insan o bir nefeste samimiyetle “Estağfirullah el azim” derse ve bunu Allah’tan talep ederse Cenâbı Hak anadan daha şefkatli, merhametli...

Nefesin kontrolü burada önemli. İçeri gi-rişi öyle bir bayram. Bir hayat verdi sana. Bu kurtuluş ümidi, kurtuluş fermanı. Ebedi idamdan kurtaracak bir hayat verdi sana.

Nefesini dışarı vermen de ikinci bayram. Bu verişle de O’na kavuşma var. Arzuladığın, istediğin, âşık olduğun, başını secdelere koyduğun, ağladığın, sızladığın, zatını görmeyi dilediğin Allah’a kavuşursun. Bu da bayram. Bir nefeste iki bayram.

İnsan böyle önemli bir hadiseye dikkat etmez mi? Bunu es geçebilir mi? Mesela deseler ki yarın Kurban Bayramı ister istemez bir heyecan oluyor içimizde, geceden hazırlanı-yoruz. Gusül alıyoruz, temiz elbiselerimizi giyiyoruz. Bazen heyecandan uyuyamıyoruz bile. Bu çocuklarda daha çok olur. Bayram namazına gidiyoruz. Sevinçle birbirimizi kucaklıyoruz. Tebrikleşiyoruz. Evimize geliyoruz, büyüklerimizin elini öpüyor, küçüklerimizle sarılıyoruz. Hediyeleşiyoruz. Bayram... “Canım, elin bayramı” demiyoruz, önemsi-yoruz. İnsan alıp verdiği nefesi de bu anlamda, böyle bir bayram olduğu için çok önemsemeli, giriş ve çıkışını kontrol etmeli ki o bayram sevinci, bayram neşesi, kendinle barışıklık hali, Hak’la huzur hali bozulmasın. O manevi düzen bozulmasın. Çünkü o manevi düzen bozuldu mu her şey bozuluyor.  Ben insanlıktan çıkıyorum o zaman. O zaman Rabbim: “Ulaike kel en’am belhum edal.” buyuruyor bana. O denge bozuldu mu, Sen insanlık vasfını yitirdin -hâşâ huzurunuzdan- dört ayaklılardan da daha aşağı bir duruma geldin, buyuruyor.  

Misal bir insanda nefes darlığı olsa, astım hastası olsa ilacını hiç yanından ayırmaz. Tıkandığı yerde hemen spreyini püskürtür, hapı varsa hemen hapını alır. Niye? Ölümcül tehlike… Çünkü o bir nefes alamadı mı ölür. İşte Hak’la huzur hali de böyle. İnsan kalabilmek istiyorsan, İslam kalabilmek istiyorsan, alıp verdiğin nefesi çok kontrollü alıp vereceksin ki o denge bozulmasın. Yoksa Cenâbı Hak her an bana buyurur ki; “Le kad haleknel insane fi ahseni takvim.” Sen çok güzeldin, çok mükemmeldin, mükemmel bir gaye için yaratıldın. Denge bozuldu mu “Sümme redednahu esfele safilin.” buyurabilir. Şimdi sen kendini ıskartaya çıkardın, berbat ettin, hiçbir şeye yaramıyorsun, seni reddediyorum diyebilir.

Bu dengenin korunması “Sekiz Esas” ile başlıyor. Bu esaslar, İslam’ın beş şartı diye geçen beş temelin; namazının, orucunun, haccının sıhhati, kelimei şahadetin mânâsı bunlara bağlı. Bu ‘Esaslar’ takviye ediyor. Beş ana direk binanın duvarları, sekiz esas ve sair diğer esaslar iç bölmeleri gibi. İslam’ın beş ana şartı işin zahiri temelini ortaya koyuyor, diğerleri takva esaslarını belirterek içinin tefrişatını düzenliyor.

İnsan bunlarla insanı kâmil oluyor. Ve bu kemal noktası, kazancı, ilerlemesi devam ediyor. O kemale geldikten sonra Yunus Emre gibi: “Buğday mı istersin nefes mi”  diye sorulduğunda, Buğday ne, nefes ne onu o zaman ayırt edebiliyor. Ayırt ederek düşünüyor ki: “Âdem’i cennetten çıkaran şey bir buğdaydı. Ben bu huzur cennetinden çıkmam” Denizde balığın hayatına son veren şey oltanın ucuna takılan bir tane buğday, yem. Ben bu oyuna gelemem deyip nefesin kıymetini biliyor ve “Ben nefes isterim” diyor. Başta istiyor, sonra onun istediği yemeğin üreticisi oluyor. O nefesi kendisi üretiyor. Ondan nefes istiyorlar. Perakende alırken, imalatçı konumuna geliyor. Himmete muhtaç iken, himmet edebilecek konuma, duruma geliyor.

Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne sormuşlar; bu sıcakta her yerde sinekler göz çıkarıyor ama sana bir tane bile sinek konmuyor. Sen üstüne bir koku, bir ilaç mı sürü-yorsun?  Mübarek buyuruyor ki: “Bende ne dünyanın şerbeti ne ahiretin balı var artık. Sinek bunlara gelir.” buyuruyor. Yani ahiret işlerini lezzet için yapmıyorum. Rabbimin rızası için yapıyorum. Dünya şerbetleri  de yok ahiret balı da yok… Bu yüzden sinek bana konmuyor, buyuruyor.

İşe insan o zaman bu hale geliyor...

Sual: Efendim, günümüzde Müslümanlar olarak bu kadar çok ortak noktamız olmasına rağmen, bu ortak noktaları değil de teferruatta kalan farklılıklarımızı ön plana çıkararak birbirimizle irtibat kuruyoruz. Aramızdaki muamelat, azami müştereklerimizle değil de asgari farklılıklarımızla gerçekleşiyor. Sizce bu hastalıklı yönümüzü nasıl tedavi edebiliriz?

Cevap: Evet, problemin başlıca kaynağı şu ki; herkes bir şey satmaya uğraşıyor da hiç kimse satın almak için bir gayret sarf etmiyor.

Biraz önce konuştuğumuz meselenin önemi de burada ortaya çıkıyor: Toplumda ‘Sekiz Esas’tan önce ‘Beş Esas’ bilinmeyince nice böyle sekiz esaslar da buna feda oluyor.

İslam mefkûresi, İslam’ın öngördüğü sosyal hayat, düşünce sistemi, tefekkür prensibi, muamele ve muaşerete dair hukuk bilinmeyince, teferruat zaten hiçten yok, toplum bir kaos içinde yaşıyor. Tabi hep ifade edilmeye çalışılıyor: İslam bir eğitim, bir terbiye sistemidir. İnsanı eğitmek/terbiye etmek, olgunlaştırmak, kazanmak için va’z edilmiş, lütfedilmiş bir hakikattir. Meselelerin bu yönleri anlaşılmadan bu işin özüne, derununa inmek mümkün değil. İnsanlar bu sefer yukarıdan hayal kurmaya başlıyorlar. Bugün,  cemaatler içinde Kutupluk, Ğavslık gibi mefhumlar çokça bahsedilir olmuş. Bu tip konular çok daha derinde olan meseleler. Bizim gibi insanların konuşması/bahsetmesi gereken şeyler değil. Eğer bunlar bu kadar işporta tezgâhına düşmüşse, bu kadar güncelleşmişse bir bit yeniği aramak lazım. Bu anlamda Allah yardımcımız olsun...

İnsanın kendiyle barışık olması önemli bir şey. Kendiyle barışık olan insan, toplumla da barışıktır. Kendine dürüst olan, kendini kandırmayan insan dışa karşı da dürüst olmak zorundadır ve dürüsttür. İnsanın kendi ile barışık olması içsel huzuru elde etmesi ile mümkündür. Kalbin huzurlu ve mutmain, dimağın/kafanın sakin olması gerekir. Dün akşam da sohbette zikredilmişti kalbin mutmain olması, ancak Allahu Teâlâ’ya safiyane/katkısız bir şekilde yapılan bir ibadetle olur. Bir ikincilik, bir üçüncülük, yani farklı gövdeler karıştırmadan safiyane Allah’a ibadetle kalp huzur bulur. Dimağ da tefekkürle, Hakk’ın san’atını incelemekle, o san’atın üstünde düşünmekle sakin olur. Hakk’ın san’atı, Hakk’ın sıfatlarıdır. Malum o sıfatlar Hakk’ın ne aynı, ne gayrıdır. Aynada görülen görüntü ne senden başkası ama ne de sen. Sen o değilsin, senin görüntün. Hakk’ın sıfatları da bunun gibidir. Anlaşılsın diye bu ifadeleri kullanacağım Rabbimi tenzih ederim, sıfatları, Kâinat aynasında Cenâbı Hakk’ın değişik nakışlarda, değişik renklerde, tonlarda yansımasıdır.

Bakıyoruz misal güneş birdir. Aynı güneş toprağa vurduğunda onu taba rengine dönüştürüyor. Doğaya doğduğunda yeşil oluyor. Denize/suya vurduğunda mavimsi bir camgöbeği rengi alıyor. Gökyüzüne aksettiğinde farklı bir ton mavi şeklinde oluyor... Bütün bunlar güneşin rengidir. Bunların hakikatte, asliyette hepsi renksizdir. Yani kendilerine özgün bir renkleri yoktur. Çünkü misal su/deniz gündüz yeşilimsi görünürken, gece baktığında siyah görünüyor. Farklı bir renkte görünüyor.  Bunların hepsi renksizdir. Güneşin bunlara yansıması/teması ile güneşten kendilerine münasip bir renkle renkleniyorlar. Cenâbı Hakk’ın Zâtı da böyle… La teşbih ve la temsil, Cenâbı Hak güneş gibi insana, farklı mahlûkata, kâinata yani canlı cansız cisimlere tecelli ettikçe, farklı sıfatlar ortaya çıkıyor. Misal Cenâbı Hak bir doktora “Hay” sıfatıyla tecelli ediyor. İnsanlar onun marifetiyle, maharetiyle hayat buluyor. Hayat veren Allah’tır. Cenâbı Hak “Hay” sıfatıyla  veya “Şâfî” sıfatıyla doktordan tecelli ediyor, hasta şifa buluyor. Cenâbı Hak bir fırıncıda, “Rezzak” sıfatıyla tecelli ediyor, fırıncının elinden rızık çıkıyor. Onun elinden ekmek geliyor, ekmek yapmayı beceriyor. Misal bir devlet büyüğüne “el-Adl” sıfatıyla tecelli ediyor. O kişi de adaleti uyguluyor. Anneye “Rahim” ve “Rahman” sıfatlarıyla tecelli ediyor, anne evlatlarına şefkat, sevgi gösteriyor, bağrına basıyor... Bunların hepsi Cenâbı Hakk’ın tecellileri. Cenâbı Hakk’ın işleri...

Güneş misali farklı cisimlere vurdukça, farklı kırılmalar, yansımalar oluyor. İnsan aklı ile Hakk’ın bu farklı yansımalarını, tecellilerini düşünerek aklını huzura kavuşturur, şüpheden kurtarır. Kalbini de ibadetle, itaatle vesveseden kurtarır.

Kafada şüphe yok, gönülde vesvese yok, kalp de mutmain olunca insan Allah’a teslim olur. Ve samimiyetle, gerçekten inanarak “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah” diyebilir. Zaten insan bunu samimiyet üzere her söylediğinde gönlünde çok farklı hikmet pınarları fışkırır. “Allah’tan başka ilah yoktur.” derken  o insan adeta, ‘Ya Rabbi! Benim Sen’den başkasına ihtiyacım yoktur, Sen’den başkasıyla, manevi olarak, bir alışverişim yoktur.’ diyor. Yoksa toplumsal hayatta insanlar birbirine muhtaçtır. Misal şimdi buraya gelmişiz, kardeşlerimiz hizmet ediyorlar. Demek ki birbirimize muhtacız. Yani biz bu evde misafiriz, ihtiyaçlarımızı içeriden kendimiz gidip alamayız. Bu ihtiyaçları burada mukim olan birisinin getirmesi lazım. Bu noktada ihtiyaç var ama bunu yaptıran; kalbe misafir sevgisini, ikram arzusunu, cömertlik duygusunu veren Hz. Allah. Öyle ise bu ikram Allah’ın ikramı. Cenâbı Hak bu ikramı ulaştırmak için vesileler yaratıyor. Sebepler zincirini tesbih gibi birbirine bağlıyor. Sebepleri birbiriyle alakalandırıyor. Ama temelde edip eyleyen O… Biz sebepleri gördüğümüz için “Sebebe teşekkür etmeyen müsebbibe de şükretmiş olmaz.” buyruluyor. Biz bu hizmeti yapan arkadaşlarımıza teşekkür etmesek, onlara karşı bir minnetimiz olmasa Allah’a da şükretmiş olmayız. Yani tesbihini alıp otursan ‘Elhamdülillah Ya Rabbi! Bana böyle nimetler ikram ettin  sana zerreler adedince şükürler olsun.’ desen güzel ama bir sefer de arkadaşına ‘Sana da teşekkürler olsun.’ de. Bu kadar zahmet çekti, yoruldu, getirdi, götürdü. Yaptığın o binlerce şükrünü Cenâbı Hak es geçiyor. Ve buyuruyor ki; “Buna vesile olanlara da teşekkür et.” Meseleyi böyle anlamak şirk değil. Bunu böyle anlamamak -özür dilerim- kabalık, taassup, tutuculuk, insaniyetten, insanlık duygularından mahrumiyettir. Bundan Cenâbı Hak da razı değil. Kendisi de ayeti kerimede buyuruyor ki: “Allah’a şükrettiğin gibi ebeveynine de annene, babana da şükret…” Niye? Senin dünyaya gelmene onlar sebep olmuşlar. Onlar birbirlerini sevmişler, hayatlarını birleştirmişler, bir zürriyet yetiştirmeye niyet etmişler seni kazanmışlar. Yememişler yedirmişler, giymemişler giydirmişler, senin için uykusuz kalmışlar.  Kendilerine noksanlık yapıp sana harcamışlar… Bunlar hep teşekküre, şükre değer şeyler.  Cenâbı Hak seni nasıl yoktan var ettiyse, bir nevi onlar da seni, tabiri caizse, yoktan var ettiler. Sen yoktun seni dünyaya getirdiler. Büyütüp beslediler, yetiştirdiler, kemal buldun. Bunun karşılığını onlara ver.

Bu Cenâbı Hakk’ın kurduğu bir düzen. İşte bu yüzden insan her elde ettiğinin karşılığını vermeli. Bu nimetse, bir güzellik, bir faideyse şükretmeli, bunun karşılığı şükür. Bir masiyetse, bir gaflet, bir günahsa onun karşılığı istiğfar, tevbe, gözyaşı, pişmanlık, nedamet. Onun da bir ücreti var, insan karşılığını vermeli. Karşılığını verdiği şey ancak kendisine mülk olur.

Hayrın, güzelliğin, nimetin karşılığında şükredici oluyorsan o nimet sana kalıyor. Yani onun faidesi sana kalıyor. Nimetin zahiri bir posaya dönüşüyor. Misal bir böreği düşünün. Bu bir nimet bunu yediğinde senin vücudunda bir enerji bırakıyor, kuvvet oluyor, sıhhat oluyor, şifa oluyor. Asıl nimet bunlar. Yoksa unu, nişastası, yağı, tuzu vücuttan çıkıyor. Nimet olarak sana kalan, bütün olarak düşünürsek, ondan elde ettiğin enerji. Sen o enerji ile hem ibadete güç buluyor, Allah’a kulluk yapıyorsun hem de dünya maişetini devam ettirmek için kuvvet/sıhhat buluyorsun. Her iki tarafı da o nimet sayesinde yürütebiliyorsun.

Bir gün Cenâbı Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescidi Saadet’e geldiklerinde hiç uyumadan sabaha kadar ibadet eden bir sahabîyi görüyorlar. Efendimiz o sahabîyi dinlediklerinde uykusuzluktan dolayı, ezberinden okuduğu Kur’ân’ın bazı kelimelerini karıştırdığını farkediyorlar. Kafa bulanmış, karışmış bazı ayetleri yanlış okuyor, bazı kelimeleri farklı anlamlara gelecek şekilde söylüyor. Ve Cenâbı Peygamber  (sallallahu aleyhi ve sellem) ona buyuruyor ki: “Gecenin bir miktarını uyu ki daha güzel zikredesin. Daha huzurlu, daha düzenli, daha doğru ibadet edesin. Uykusuz kalınca yanlış yapıyorsun. Aklın karışıyor. Beden yoruluyor, takatsiz düşüyorsun.” Burada uyku da bir nimet, ibadet etmek için uyumak gerekiyor. Bu yüzden Cenâbı Hak,  ayeti kerimede Efendimiz’e teheccüdü emrederken, gecenin bir bölümünü istirahat et, buyuruyor. Hep ibadet et buyurmuyor. Gecenin bir bölümünü istirahat et. Üçte ikisini istirahatla geçir. Üçte birinde Cenâbı Hakk’a ibadet et. Hakk’ı tesbih et, tenzih et, zikret… İbadetle geçir. Ama üçte ikisi vücudun hakkı, ailenin hakkı, çoluk çocuğun hakkı...

Bizim nimet diye gördüğümüz şeylerin asıl kalan kısmı nimet. Bunun karşılığı da şükür... Bu sana şükürle mülk oluyor.

Günah da, ücretini verdiğinde Cenâbı Hak onu sevaba dönüştürüyor. Misal şaraba tuz attığında sirke oluyor. Haram olan bir madde, haram olan bir içecek, içine üç beş tane tuz attığında helale dönüşüyor. Ve sünnet bir içecek oluyor. Sirkeyi çok tavsiye ediyor Cenâbı Peygamber. Evlerde özellikle bulunmasını tavsiye ediyor. Ve sirke olan, sirke kokusu olan evlere cin taifesi pek sokulmaz, gelmez. Bunun için bayanlara da tembih edin, evde temizlik yaparken silme suyuna binbir türlü deterjan katıyorlar. O silme kovasına bir yemek kaşığı, yarım çay bardağı da sirke katsınlar, evde cinlerden eser kalmaz Allah’ın izniyle. Büyüden, sihirden, nazardan, gözden temizler. Sirkenin üstünde bu kadar durulmuş. İçmesi de faideli. Allah Resûlü çoğu zaman sirkeye ekmek doğrar yerlermiş. Bayat ekmekleri bir nevi tirit gibi sirkeye doğrar yerlermiş. Bu meselenin farklı bir yönü.

Şarap tuzla sirkeye dönüyor. Haram bir nesne iken helalleşiyor. Tevbe de böyle... Şarap gibi olan günahı, tevbe sirkeleştiriyor ve sevaba dönüştürüyor. Furkan Suresi’nde   Cenâbı Hak buyuruyor: “Kim tevbe ederek, samimiyetle, ihlâs ile gerçekten pişmanlık duyarak, iman ederse; yani Allah’a teslim olursa, affını umarak tevbe edip Allah’a teslim olur, güzel işler yapmaya gayret ederse Allah onların günahlarını iyiliklere tebdil eder.” Yani şarabı sirkeye dönüştürmüş olur.

Bu işler dini olabilir dünyevi olabilir. Güzel işlerde din ve dünya ayrımı yoktur. İnsanın ihlâslı namaz kılması, huzurlu namaz kılması ne ise, dürüst ticaret yapması da aynıdır. Zaten ticareti dürüst değilse namazı da ihlâslı olmaz. Kimseyi kandırmasın o adam. Ticareti dürüst değilse, muamelesi dürüst değilse ibadeti de dürüst değildir.

Cenâbı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de kastettiği ameli salih, hem dini ibadetlerde öze inebilme hem dünyevi ibadetlerde emredilen ölçüyü muhafaza edebilme, bu ölçüye göre hareket edebilmedir. Salih amel buna deniliyor. Adam dünyada kafasına göre yaşayacak, uhrevi ibadetlerinde samimiyet arayacak veya samimi görünmeye çalışacak. Özür dilerim bu yalancılıktır. İkisi dengede olmalı. Dünya ve ahiret rıza dengesinde olmalı.

Allah’ın rızası sadece ahiretle kazanılmıyor. Dünya hayatı da önemli. Çünkü biz ahirette, dünyada yapıp ettiklerimizden dolayı muhasebe ediliyoruz. Dünyadaki yaşantımızdan dolayı, ahirette hesaba çekiliyoruz...

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 MAYIS SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Günümüzde bu işler şöhret vesilesi olmuş. Şöhret ise afettir, buyuruyor Cenâbı Peygamber. Şöhret adamın başını yakar. Bu zamanda mürid olmak zor. Mürşid olmak çok kolay olmuş. Mevlânâ’ya Anadolu’nun bir yerinden bir ihvanı mektup yazmış: “Üstadım burada çok garibiz, yalnızız. Bize birkaç arkadaş gönderin de burada sema edelim, sohbet edelim, hizmet edelim.” Cevaben yazmışlar ki; “OğluOm mürid - arkadaş istersen ya Biz ya Hüsameddin  –ser halifesi Hüsameddin Çelebi- gelecek... Ama mürşid/şeyh istersen Allah’a şükür ondan bol bir şey yok.”

Bugün, bu kadar şeyh var; hakikat bilinmiyor, ortada tarikat yok. Olmayan bir şeyin bu kadar taliplisi var. Tarikat yamalı bohçaya dönmüş, bid’atler hücum etmiş, aslı görünmez olmuş. Hurafeler, bid’atler, yeni yeni usuller. ‘Şundan aldık bundan aldık’ la olmaz, alınacak tek şey gerçeklerdir, gerçekleri yaşatmamız lazım. Gerçek tarikat Allah Resûlü’nün ve O’nun ashabının yaşadığı hayattır. Bugünkü tarikatlara, istisnalar kaideyi bozmaz, bugün ‘ben şeyhim; ben müridim/sûfiyim’ diyen insanlara bakın. Ne kadar Allah Resûlü’nün ve O’nun ashabının yaşadığı hayat ile iç içeler? Ne kadar peygamberin yaşantısı ile bir bütünleşmişlik var?..

Bunun için rabıta, ehline olmazsa, günümüz de öldürücü bir zehir gibi olmuş. Ehline olmayan rabıta insanların nefislerini -hâşâ- ilahlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Mevlânâ Halidi Bağdadi gibi bir zat, dört yüz elli halife çıkarıyor, dört yüz elli tane veli yetiştiriyor ama hiçbirine rabıta izni vermiyor. “Tarikati neşredeceksiniz, şeriatı öğreteceksiniz, hakikati anlatacaksınız, kendinize rabıta vermeyeceksiniz” buyuruyor.

Sabah ve akşam namazlarından sonra elleri kaldırıp yedi sefer “Allahumme ecrini mine’n-nar.” demek sünnettir. -Efendimiz musibet dualarında ellerini ters çevirirlermiş, bu sünnettir- “Ya Rabbi! Bizi ateşin, cehennemin azabından muhafaza et, bizi koru, bu ateşi bizden uzaklaştır.” anlamında. Bazı rivayetlerde Efendimiz yedi sefer bunu söyledikten sonra: “Allahumme ecrini mine’n-nar ve edhilne’l-Cennete maa’l-Ebrar - Bizi ebrar sınıfına giren, aydınlanmış, nurlanmış, kemale gelmiş kullarınla birlikte cennete dâhil et Ya Rabbi!” diye dua ederlermiş. Malum eller açılıp dua edildiğinde duadan sonra elleri yüze sürmek sünnettir. El açılmadan dua edilirse yüze sürmek bid’at olur. Namazlardan sonrada bu böyledir. Namazdan sonra hocaefendi ‘el- Fatiha’ dediğinde, Fatiha’yı elini açıp okumuşsan, dua makamında yüzüne sürebilirsin. Ellerini açmadan okumuşsan ellerini yüzüne sürmen bid’at olur…

Efendimiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selam) musibet dualarından sonra yani “Allahumme ecrini mine’n-nar.” dedikten sonra ellerini geri çevirip yüzüne sürmemiş. Mevlânâ Halid Efendimiz’in halifelerinden birisi sünnet üzere -ellerini ters çevirip- “Allahumme ecrini mine’n-nar.” duasını yapıyor. Ondan sonra elini açıp “ve edhilne’l-Cennete maa’l-Ebrar” diyor ve yüzüne sürüyor. Yaptığı bu… Hz. Halidi Bağdadi çağırıyor onu. “Gel bakayım. Sen niye ‘Allahumme ecrini mine’n-nar.’ dedikten sonra ellerini yüzüne sürüyorsun? Bu sünnette yok. Âlemlerin Efendisi böyle bir şey yapmamış. Sen niye bunu yapıyorsun?..” Bakın düşündüğünüzde aslında ne kadar basit bir şey. O zat diyor ki: “Efendim ondan sonra hayırlı bir dua ediyor, ‘Ya Rabbi bizi cennete dâhil et’ diyoruz. Bu hayırlı duadan sonra da elimizi yüzümüze sürüyoruz. Hayırdır, ne var ki bunda? Mevlânâ Halid Efendimiz diyor ki: “Nefsin sana bugün bir bid’ati hayır gösterirse bu, tehlikeye kapı açar. Yarın bu delik büyür sana haramları, harama yakın mekruhları hayır gibi gösterir. Ve sen bu şeriate, bu tarikata birçok bid’at karıştırırsın. Her hayır gördüğünü işlemeye başlarsan kitaptan ve sünnetten uzaklaşırsın. Hayrı belirleyen kitap ve sünnettir. Sen kafana göre hayır belirleyemezsin. Seni bu tarikattan men ediyorum. Benimle bir irtibatın yok…” Buna tasavvuf dilinde tard denilir. Bu halifeyi tard ediyor, tarikattan atıyor. Yaptığı, dua ederken “Allahumme ecrini mine’n-nar.” derken ellerini yüzüne sürmek... Mevlânâ Halid, ‘bu sünnette yoktur.’ diyor.

Gerçek tarikatın sahipleri tarikata böyle sahip çıkmış ve dört yüz elli kişiye bu şartla izin vermiş. Sünnete böyle bağlı olacaksın, Allah Resûlü’nün yaşantısına böyle uyacaksın. Nefsini öne çıkarmayacaksın. Kendine rabıta vermeyeceksin.

Şimdi bu iş bayanlara kadar düşmüş. Sağdan soldan gelen Müslümanlarla tanışıyoruz, soruyorum, Bir yerden dersli misin? Dersliyim, diyor. Nereden diye sorduğumda bakıyorum bir ders kâğıdı çıkarıyor, rabıtayı tarif ediyor orada… “…Önümde Resûlullah (aleyhi’s-selâtu ve’s-selam) sağımda mürşidim filanca zat, solumda da Huriye anne…” Bir bayan... Kardeş bu anne kim? diye sorduğumda, “İşte bu kadın şeyhimizin dergâhında kemale ermiş, sulûkunu tamamlamış. Buna da izin/hilafet verilmiş, mezun olmuş. Bizim bu yola girmemize bu anne vesile oldu.” “Peki, bunu ne yapıyorsun?” “Gözümün önüne getirip ondan himmet istiyorum.” “Onun himmeti seni azdırır başka yollara kapı açar bu…”

Buraya kadar düşürmüşler meseleyi. Böyle bir rabıta… Allah esirgesin, tamamen bir surete tapınma. Evet, biz rabıtayı münkir değiliz ama aslına uygun olmayan bir rabıtayı da kabul etmiyoruz. Rabıtaya müstahak olmayan kişilere rabıta yapılmasını kabul etmiyoruz. Hayız ve nifastan kesilmemiş kadınların rabıta yapmasını kabul etmiyoruz. Çünkü düşüneceği kişi bir erkektir şehvetine kapı açar. Henüz o bayan şehvetten kesilmemiştir. Nasıl bir erkeği hayal edebilir?..

“Ben filancadan aldım.” Kimden alırsan al. Allah ve Resûlü’nun yolu bu… Şair öyle diyor, güzel bir beyittir:

Pirler söyler doğru lisan
Sakın deme buna noksan
Benim dersim tamam doksan
Dokuz esmadan almışım.

Ben doksan dokuz esmadan, Allah’ın zikrinden almışım…


Âşık cemalin cimdir
Okumuşum Elif, Mimdir [Elif, Allah (cc); Mim, Muhammed (sav)]
Şeyhimi sorarlar kimdir
Veren Mevlâ’dan almışım…

Mevlâ’dan aldınsa eyvallah. Bunun da alametleri var. Elinde elli tane icazet olsa hiç birine itibar etmem. Senin icazetin halindir, istikametindir, yaşantındır... Bu iş çelik bir bilya gibidir. Bunu yutmak güç iştir. Emin olun bugün ben Meşayıhım/Şeyhim diyen insanlar bu işin mesuliyetini bilmiş olsalar tevbe ederler. Böyle bir şeye talib olmazlar. Allah hepimize hidayet buyursun.

Geçen haftalarda bir ağabeyimiz geldi, Allah selamet versin, bir yere mensub imiş. Allah zayi etmesin uzun yıllar hizmet etmiş. Ona da hilafet vermişler, halife olmuş. Ve mürşidi vefat etmiş. Başka halifeler de var kalan halifeler birbirine düşmüşler, ‘sana verdi, bana verdi…’ diye. Bu zat da diyor ki: “Çok düşündüm taşındım, şeyhim geldi bana dedi ki ‘sen seyr-i sulûku bitirdin.’ Şeyhimin emrine karşı gelmek istemiyorum ama ben kendimi de biliyorum. Ben hiçbir şey yapmadım. Benim bitirdiğim bir şey yok. Ben kendimi idareden acizim. Nasıl gidip ümmeti Muhammed’e diyeyim ki bende böyle bir hal var? Benim önüme iki tane koyun versen güdemem. Ben tevbe ediyorum böyle bir şeyden vazgeçiyorum. Allah için ben bu cemaate devam etmek istiyorum, ben bu yolu yaşamak istiyorum.”

Başka bir arkadaş ben şeyhim diyor. Soruyorum Şeyh efendiye evradınız, ezkârınız nedir, ne yapıyorsunuz? Adam misal otuz sene çalışmış ama bugün giren müridin de dersi aynı şeyh makamında olan zatın da dersi aynı… “Bu nasıl oluyor, sen hiçbir sulûk takip etmedin mi? Bir usul, bir yöntem takip etmedin mi?” dediğimde, Biz öyle bir şey bilmiyoruz diyor. Peki, yanına gelenlere ne vereceksin, neyi yaşatacaksın? Ne bir sulûk var ne bir murakabe var... Ne huzuru biliyor ne murakabeyi biliyor ne müşahedeyi-mücahadeyi biliyor... Ne zikir değişmiş ne letaiften haberi var, ne haps-i nefes ne nefy-i isbat var. Hiçbir şey bilmiyor… Diyor ki “Girdim bana bu kadar ders verdiler. Herkes bunu yapıyor ama bana verdiler.” Peki nasıl sana verdiler? “Efendim rüyada gördüm… Bu zat benim hakkımda rüya görmüş…” Kardeşler kimsenin ayağımızın altına muz kabuğu koymasına izin vermeyelim. Evliyadan birisi öyle buyurmuş: “Rüyalara itibar etmeyin, rüya uyku dışkısıdır.” Çok güzel ifade. Rüyaya itibar edilmez. Bana her gece rüyamda bir sürü şeyler söylüyorlar. Allah’a sığınırım. İstikamet, ilim… Kitap ne söylüyor biz ona bakacağız. Kur’ân ne söylüyor, sünnet ne söylüyor, biz ona bakacağız. Takvanın esaslarına sarılacağız. Sen takvaya riayet et, velisin. İlla sana birisinin ‘sen şeyhsin’ demesine gerek yok. Senden ümmeti Muhammed nasibi kadar istifade eder. İlla tarikat vermen şart değil millete istikamet ver, hakikati anlat. Bu dini anlatmak için şeyh olmak lazım değil. Dini bilmek lazım, yaşamak lazım. Dedik ya: “Yolumuz öğrenmek ve öğretmekledir.” Bu yol bununla.

Bir tarih İstanbul’da bir dergâhta bir zat olduğunu işittim, dedim ziyaret edeyim. Gittim Şeyh efendi dedi ki: “Ben seni çok sevdim, halin güzel. Buraya bir çuval pirinç al dervişler pilav yapıp yesinler, sana bir icazet yazayım.” Bir çuval pirince icazet… Dedim kalsın, gel istediğin kadar icazeti ben sana yazayım. Bu iş yazıyla ise ben sana yazayım istediğin kadar. Bu hale dönmüş artık.

Şeyhim Hazretleri buyuruyor ki: “Büyük Şeyh Efendimiz (Ahmed Haznevi Hazretleri) beni tuttu. ‘İbriği al peşime gel.’ buyurdu. Ben de zannettim abdest alacak. İbriği aldım onunla yürüdüm. Ormana girdik, ormanda ilerledik. Bir açık alanda durduk. Şeyhim elimden tuttu dedi ki:

-Molla Abdulhakim! Şu anda bulunduğumuz bu mekânda, yerde ve gökte ne kadar melek varsa, böcek, kuş varsa; yani ne kadar yaratılmış mahlûkat varsa hepsi Rabbimin huzurunda şahit olsun, Sen de yemin et, sana soracağıma doğru cevap vereceksin. Üstadımız, “Korktum, titremeye başladım ve bayıldım.” buyuruyor. “Bu kadar şahit huzurunda ne soracak Ya Rabbi? Şeyhim yüzüme su serpti kendime geldim. Elimden tuttu dedi,

-Yemin et… Yemin et bana doğru söyleyeceksin… Ben yine bayıldım. Kaldırdı beni dedi ki,

-Ölsen kurtuluş yok. Doğru söyleyeceğine yemin et… Dedim ki bildiğim bir şeyse yemin ediyorum doğru söyleyeceğim. Bana buyurdu ki,

-Sen ilimde mükemmel bir âlimsin. -Şeyh Efendimiz tam otuz sene ilim okumuş, ilimle meşgul olmuş- Bunca senedir ders okuyor/okutuyorsun. Gerçekten ilimde rasih bir âlimsin, otoritesin. Bu kadar zamandır da benim yanıma gelip gidiyorsun. Allah için söyle, bu kadar zamanda benim şeriata uymayan, şeriata muhalif bir halimi gördün mü? Bana söyle…

Şeyhimiz buyuruyor, ben şaşırdım ve dedim elhamdulillah, rahatladım. Ne soracağını bilmediğim için korkuyordum ve bayılıyordum, şimdi gönül rahatlılığıyla “yemin ediyorum” dedim. Eğer Kitap kabul etse, Kur’ân demeseydi ki: “Ve hateme’n-Nebiyyin” Hazreti Muhammed son peygamberdir, vallahi ben diyecektim ki sen peygambersin. Sende değil ki hilafı şer, zayıf kavillerle bile amel görmedim… Sende zayıf hadislerle bile amel görmedim…

O büyük insanlar kendilerini böyle muhasebe/kontrol etmişler. Nefislerini böyle sigaya çekmişler. Şimdi ‘bize vermişler, almışlar…’ Nedir bunlar yahu? Ortada şeriat yok, tarikat yok… Diyorlar ki “Efendim hikmet var…” Ne hikmeti? Hangi hikmet ki şeriattan süzülüp gelmiyor? Hangi hakikat ki şeriatla mutabık değil?

Cenâbı Hak bu manada birbirimize yardım etmeyi, şefaatcı olmayı lütfeylesin. Birbirimize Hakk’ı/sabrı tavsiye edebilmeyi, Hakk’ı yaşayıp yaşatmayı sabredebilmeyi lütfeylesin. Âmin diyenleri Cenâbı Hak iki cihanda emin eylesin…

-Makâle, Hâce Hazretleri’nin (ks) yapmış olduğu bir cumartesi sohbetinden derlenmiştir...


GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 NİSAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Cenâbı Hakk’ın Rızası


İmam Efendi buyuruyor ki: “Mevla’mız Dünya’dan bu üç şeyden memnun olur, razı olur.” Mademki bunları Rabbimiz seviyor, bizi bunlarda muvaffak kılsın inşaallah. Nedir bu üç şey? Kalb-i zakir… Allahu Teâlâ zikreden bir kalbi seviyor. Kendi ile meşgul olan, Kendi muhabbetiyle, ülfetiyle, ünsiyetiyle, marifetiyle dolu olan bir kalbi seviyor.

İki: Lisan-ı şakir… Nimetlerini unutmaksızın, o nimetlerinin karşılığında Kendisine şükreden bir dil… Şükürle meşgul olan bir lisan…

Üç: Vücud-u sabir… Sabreden bir beden, sabreden bir insan… Demek ki Cenâbı Hak sabrı seviyor, şükrü seviyor, zikri seviyor. Kim bunlarla hemhal olursa onu da seviyor. Zakirleri yani dervişleri, şakirleri/şükredenleri ve sabirleri/sabredenleri seviyor ve zaten bunları birçok ayette de müjdeliyor. Cenâbı Hak Ahzab Suresinde:

Bismillah,

… Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (el-Ahzab: 33/35)
buyuruyor.

“Allah’ı çokça zikreden erkekleri ve kadınları müjdele.” buyuruyor. “Ve’z-Zakirinellahe - Allah’ı çok zikreden erkekler” , “Ve’z-Zakirat - Ve kadınlar.” buyuruyor.

Kadınlar da zikredermişler. Demek ki kadınlar hep dedikodu yapmazlarmış. İslam’ın kadınları, Allah’ın sevdiği kadınlar zikir ehli olurlarmış. Belki kadınlar da ehli zikir olacaklar da eşleri: “Sen kimsin, nesin? Nasıl zikir yapacaksın? Sen becerebilir misin?” diyerek mani oluyor. Ama Allah kadınları da bahsediyor: “Zikreden kadınlar - zikreden erkekler.” diye. Ve “…Eaddellahu lehum...” Allah onlara vaat ediyor, söz veriyor. Neyi? “…Ecran azima.” Onlara çok büyük bir ecir, gözlerin görmediği, göremeyeceği, akılların tahayyül edemeyeceği bir mükâfat vaat ediyor. Allah zikredene vaat ediyor, oyun oynayana değil arkadaşlar. Zikrediyorum diye oynayana değil; zikredene vaat ediyor…

Cenâbı Hak: “Şükredenler azdır.”  buyuruyor. (es-Sebe: 34/13) Şükür zor iş… Niye şükreden azdır? Şükür için Allah’tan razı olmak lazım da o yüzden.  Kimse Allah’tan razı değil. Şükretmek için “Bana bu kadar yeter; biraz da arkadaşımın, kardaşımın olsun.” diyen, böyle düşünen var mı? Yok. Biz diyoruz ki “Benim olsun kardaşıma da ben vereyim.” Ya Rabbi! Kimseyi kimseye muhtaç etme… Senin olsa, acaba verir misin? ‘Var olandan ver, ne kadar varsa’ dendiğinde, “Canım bu bana yetmiyor.” diyorsun. Diyelim ki Cenâbı Hak sana verdi, “Yeter” diyecek misin? Acaba sana ne kadar yeter? Ne kadarla kanaat edersin?.. Bu yüzden ‘şükreden az’  buyuruyor Mevlâmız.

Hz. Ömer dua edermiş: “Ya Rabbi! Beni o azlardan eyle…” Sahabi sormuşlar:

-Kim o azlar ya Hazreti Ömer? demiş,

-Allah buyuruyor ki: “O şükredenler azdır.” Ben de istiyorum ki beni o azlara katsın. Yani beni şükredenlerden etsin…

Yeter diyemiyoruz arkadaşlar. Geçmişi büyüklerimizden dinliyoruz da geçmişte öyle erler varmış ki, İstanbul’da adam sabah çarşıya çıkarmış. Bir dükkâna girdiğinde diyelim, pirinç, yağ, şeker… öteberi alacak. Pirinci alırmış, şeker de istediğinde o esnaf ona dermiş ki: “Kusura bakma kardaşım. Allah senden razı olsun pirinci benden aldın, ben rızkımı aldım, ben siftah ettim. Ama yandaki kardeşim henüz siftah etmedi. Oraya da gir bir selam ver, onda da şeker var şekeri de ondan al…” Yandaki dükkândan şekeri aldığında, o derviş de dermiş ki: “Yağı da öbür dükkândan al…” Şimdi sürekli alışveriş yaptığın bir esnaf bilse ki kendisini geçip öbür dükkândan bir şey aldın, Aman Allah’ım…

Geçmişteki erler böyle imiş. İstanbul böyle, bu erlerle fethedilmiş. Fetih kalplerde başlar arkadaşlar. Kalpler feth olunmadıkça, kalpler açılmadıkça... Fetih, açmak, açılmak demektir. F-T-H kökünden gelir. Onun için Arapça’da anahtara miftah derler. Önce gönülleri Allah’a, nuruna, emrine, zikrine açmak… Gönlünü fethet sonra her yeri fethedersin. Fatih olursun sen, sana “Feth-i Mübin” nasib olur. Büyük fetihler sana nasib olur. Şimdi bakın her yerde fetih için bir mücadele var ama hâlâ netice çıkmıyor. Açılmak yerine sanki her şey kilitleniyor. Kilit üzerine kilit... Çünkü gönüller fethedilmemiş. Gönülde zikir yok. İnsanda şükür yok, sabır yok; şikâyet var…

Sabredenlerle ilgili birçok ayeti kerime var: “Sabredenleri müjdele.”,“Allah sabredenlerle beraber.”, “Sabır ve namazla Allah’tan yardım dile.” , “Hakk’ı ve sabrı tavsiye edici ol…”

Kime Rabıta Yapılır


Hazret buyuruyor: “Biz rabıtayı münkir değiliz.” Biz manevi irtibatı inkâr edenlerden değiliz. Gerek Kur’ân-ı Azimüşşan da gerek Peygamber Efendimiz’in (sav) mübarek sözlerinde buna dair işaretler var. Yani sûfilerin hallerine, sûfilerin amellerine, sûfilerin muamelelerine dair sahih kaynaklarımızda, temel esaslarımızda işaretler, beşaretler vardır Elhamdulillah. Fakat kime rabıta yapılır, kim rabıtaya müstahaktır, kim rabıta yapılmaya ehliyetlidir, tasavvufta bu çok hassas bir konudur. Şeriatte tevhid meselesi nasıl hassas, önemli bir mevzuu ise tasavvufta da rabıta önemli bir mevzuudur. Rabıtaya müstahak olan, kendisine rabıta yapılan zat varlığından kurtulmuş olsun. Onda ‘ene’nin eseri kalmasın. Benlik, varlık, ego, heva, süfli arzu onda olmasın. Hak’la daim olarak, huzur-u daim ehlinden olsun. Kalpteki huzuru, Allah ile beraberliği o uyanıklığı sürekli muhafaza etsin. Ancak öyle bir insana rabıta olur. Üstadımız buyuruyordu ki: “Bu mânâda tekâmül etmeyen, bir olgunluğa erişmeden kendisine rabıta veren bir meşayıh/bir hulefanın davası kuru iddiadan ibarettir. Baykan yoluna çıksın, eşkıyalık yapsın, yol kessin, adam soysun… Kimsenin imanı ile oynamasın. Daha az günah alır...” İman hırsızlığı, imanı zayi etme bambaşka bir şey.

Arkadaşlar meşihetin alametleri vardır. ‘Bana filanca verdi, ben filancadan aldım’ demenin çok fazla bir anlamı yok. Evet, bir mânâda anlamı var ama çok fazla anlamı yok. Allah ve Peygamberi’nden bir şey aldın mı? Sende bunlardan bir şey varsa bunu göster. Bu da yaşantı ile görülecektir. İcazet kaidesini bu işin affedersiniz, şarlatanlarına, sahtekârlarına karşı bir delil, bir senet olsun diye gündeme getirmişlerdir.

Bu usul ilk Hz. Ali Efendimizle başlamıştır. Çünkü malum Ali Efendimiz’in döneminde bir tarafta harici fitnesi vardı bir tarafta da şia fitnesi vardı. Hariciler sözde hep Kur’ân’la konuşuyorlar, Allah’a iftira atıyorlar, Allah adına konuşuyorlar. Günümüz radikalleri gibi Kitap’tan başka bir şey tanımıyorlar. Şiiler de sözde hep hadisle konuşuyorlar, onlar da Peygamber’e iftira ediyorlar. Ortada iki tane büyük fitne var. Resûlullah Efendimiz (sav), Hz. Ali Efendimiz’e açıktan “Haricilerin boyunlarını vur.” emrini verdi. “Nerede görürsen onları öldür.” buyurdu. Hal böyle olunca gerçeklik için bir vesika gerekiyor. O dönemde bilhassa Basra, Kûfe gibi yeni oluşan şehirlerde etrafına bir kalabalık toplayan Allah, Peygamber adına ahkâm kesip konuşuyordu. Hz. Ali Efendimiz de bir gün Basra’ya gidiyor, Basra Mescidi’nde bir genci sohbet ederken görüyorlar. Hz. Ali Efendimiz meşlahıyla yüzünü örtüyor, bir köşeye oturup dinliyor ki acaba bu genç haricilerden mi, şiilerden mi? Bakıyor ki genç kitabın ortasından konuşuyor. Bu genç de Hasan Basri Hazretleri. Hz. Ali dinliyor mest oluyor ve “Elhamdulillah, demek ki ümmetin içinde böyle âlimler de var.” diyor. Genç Kur’ân ayetlerini tefsir ediyor, Resûlullah Efendimiz’in hadislerini yorumluyor. Allah Resûlü’nün ve ashabın hayatını en güzel şekilde anlatıyor. Hz. Ali Efendimiz genci yanına çağırıyor, yüzünü açıyor. Sahabîden, tâbiinden zatlar var tanıyorlar bakıyorlar ki Emire’l-Mü’minin… “Kardeşim konuşmanızı dinledim, çok memnun oldum, gönlüm şen oldu.” diyor ve ona orada bir icazet yazıyor. Diyor ki, “Artık sen Allah ve Resûl’ü adına konuşmaya yetkilisin. Bu dini güzel anlamışsın. Güzel biliyorsun, bunu anlatabilirsin, aktarabilirsin, hadis rivayet edebilirsin…” Hz. Ali Efendimiz’in mezunu oluyor. İlk icazeti Hasan Basri’ye veriyor. Ve ondan sonra bu kaide gelişiyor. Bu gerçek ilim/kemal sahiplerine böyle bir diploma veriliyor. Bu sonra Sûfiyye içerisinde usul, gelenek oluyor. İntikal böyle devam ediyor. Ama temeli fitneye karşı. Yani bu kişi harici değildir, bu kişi şii değildir. Gerçek ehlisünnettir, vel cemaattir. Bu dini mükemmel anlamıştır. Maalesef bugün bu gelenek devam ediyor ama içi boşaltılmış. “Ben şundan aldım, ben bundan aldım…” Herkes birbirinden alıyor ama o kemal var mı?

Bir gün Ankara’dayız Mürşidimizi (Abdulhakim Hüseyni Hazretleri) bazıları ziyarete geldiler. Üstadımız rahatsız,  geçmiş olsun için ziyarete gelmişler. Güzel, hoş zatlar... Üstadımız bize bunlara ikram edin, sofra koyun buyurdu. Bir yandan hizmete bakılırken bir yandan da Mübarek o zatlara sordu ki:

-Tanışalım. Siz kimsiniz, ben sizi ilk görüyorum. Nereden geliyorsunuz? Kendilerini tanıtırken dediler ki:

-Ben filanca tarikatten, ben fişmanca tarikattenim… İçlerinden bir tanesi işgüzarlık yaptı dedi ki: “Bunlar bahsettikleri tarikatın meşayıhlarıdır. Bu filan zatın halifesidir, bu başka bir zatın halifesidir.”

Adam böyle deyince biz de kulak kabarttık. Efendi Hazretleri’ne baktım bıyıkaltı gülüyor. “Mübarek olsun.” buyurdu. Ondan sonra bir menkıbe nakletti. Buyurdu ki,

-Bir gün Beyazıd-ı Bestami Hazretleri’nin huzuruna siyahlara bürünmüş bir zat geldi. Sarığı siyah, elbisesi siyah, poşusu siyah, cübbesi siyah, üstü hep siyah… Bestami Hazretleri ona buyurdu ki:

-Kardaşım, ne bu hal böyle simsiyah olmuşsun. Böyle karalar giymenin sebebi ne? O da dedi ki:

-Ya şeyh, matemdeyim. Hazret,

-Geçmiş olsun. Neyin matemini tutuyorsun? diye sorduğunda, adam

-Rabbimi öldürdüm onun matemini tutuyorum, diyor…

Evet, sûfi sözleri acayiptir. Bir deli kuyuya taş atar dokuz akıllı çıkaramaz derler. Sûfi sözlerini anlamak gerçekten güçtür… O misafir, siyah giyinen zat ‘Rabbimi öldürdüm, onun matemini tutuyorum.’ deyince Beyazıd-ı Bestami o zata hakaret etmeye başlıyor: -Hâşâ huzurunuzdan- Seni mel’un, seni iblis gibi, ona yetmiş kez dayanılmayacak hakaretler ederek onu imtihan ediyor ki sözünün eri mi? Rabbimi öldürdüm derken ‘ben nefsime tapıyordum, nefsimi öldürdüm’ demek istiyor. Hazret de onu imtihan ediyor ki doğru mu söylüyor. Adam hiç başını kaldırıp Hazret’e bakmıyor. Beyazıd-ı Bestami buyuruyor ki: “El hak, doğrusun sen. Sana mübarek olsun bu yol. Sen, dediğin gibisin…”

Efendi Hazretleri de rumuz olarak o zatlara soruyor ki, “Siz de meşayıhsınız, siz de nefsinizi öldürebildiniz mi?” Onlar birbirine bakıyorlar. Mübarek onlara buyuruyor ki:

-Sizin iki ihvanınız/talebeniz olsa, birisi şarkta birisi garpta olsa. İkisi de aynı anda sekerata/ölüm haline düşseler ve aynı anda sizden manevi bir yardım rica etseler, Allah da size lütuf buyursa/izin verse, siz onlara yardım etmeye muktedir misiniz? Dediler ki,

-Biz böyle şeyler ne işittik ne de biliyoruz. Mübarek onlara buyuruyor ki,

-Siz o zaman bu işi bırakın, halk partisine katılın. Gidin o partiye girin daha az günah alırsınız. Ankara’da halk partisine üye olun bırakın bu şeyhlik, halifelik iddiasını…

İmam Efendi de buyuruyor ki: “Onda ‘ene’den eser kalmayacak.” Ecdad da buyurur ya: “Himmete muhtaç dede nasıl gayriye himmet ede…”

Günümüzde bu iş çok cazip olmuş. İşitiyoruz filanca da halifelik almış, fişmanca da halifelik almış. Ellerinizden öper medreseye giden küçük bir kızım var. Allah hepinizin evladını bağışlasın, İslam’a hâdim kılsın. Medrese’de hocaları, sekiz yaşındaki bir kız çocuğuna, sormuşlar: “Bizim şeyhimiz falanca. Senin babanın şeyhi kim? Senin baban kime bağlı? Bizim kız bana anlatıyor: “Ben de dedim ki babamın şeyhi benim, babam bana bağlı. Hocalar kaldılar daha bir şey diyemediler.” Dedim “Kızım sana helal, doğrudur benim şeyhim sensin…” Bir ilim, irfan yuvasında nelerle uğraşıyoruz…

Evine, nefsine, kendine mürşit olamayan insan, bu mânâda rüşdünü isbat edemeyen insana bakıyoruz ‘ben filanca zattan aldım’ diyor. Bir tarih bir cenazeye katılmıştım, kabristana kadar gittik, Allah cümle geçmişlerimize rahmet etsin. Dua yaptırdılar bize geri dönerken baktım koluma birisi girdi. Kendince bana iltifat ediyor, hal hatır soruyor. Ben de,

-Tanışalım, dedim. Dedi ki,

-Bana gümüş hoca derler. Öldüyse Allah rahmet etsin duruyorsa, Allah hidayet etsin, selamet versin. Şöyle baktım sakalsız, ağzı komple altın dişli gülünce dişleri görünüyor, kravatlı, güzel temiz giyimli birisi… Cenaze imamıymış kalabalıktan fark edemedim.

-Memnun oldum hocam, dedim.

-Ne iş yapıyorsunuz, diye sordu bana,

-Ticaretle uğraşıyorum. Siz ne iş yaparsınız? diye sordum,

-Meslektaşız, dedi.

-Siz de mi ticaret yapıyorsunuz, dedim. Güldü,

-Yok, o mânâda değil, dedi. Dedim ki,

-Benim başka bir işim yok, bir de boş gezenlerin yevmiyelerini yazarım.

-Çok esprilisiniz, dedi. Ben de dedim ki,

-Kardeşim ticaret değilse ne iş yapıyorsunuz? Dedi ki,

-Bize de meydan verildi… Bunlar tasavvufî terimlerdir.

-Ne meydanı verdiler size? diye sordum,

-Âcizane irşadla uğraşıyoruz, dedi.

-Yani mürşidsiniz, dedim.

-Eh işte, Kadiri tarikatından bir meydan verdiler. O böyle konuşunca ben de dedim ki,

-Kardeş ben mürşid değilim, ben peygamberim.

-Hâşâ, dedi.

-Niye hâşâ diyorsun, sen şu halinle, ağzını altınla doldurmuşsun, boynundaki haçla, istavrozla mürşid olmuşsun, birazdan da kutup olduğunu iddia edeceksin. Müsaade et ben de şu halimle peygamber olayım, niye çok görüyorsun? dedim. Cenazedekiler de gülmeye başladılar. Adam kaçtı...

Evet, tasavvufun felsefesi “Her gördüğün Hızır bil, her geceyi Kadir bil.” mantığı ama bazen bu aşırı merhametten maraz doğuyor. Hızır bileceğiz de Hızır da haddini bilsin. Herkes böyle Hızırlığa soyunmamalı…

Bunun için diyorum ki bu iş ondan bundan aldım meselesi değil. Allah’tan ve Peygamber’den bir şeyin varsa; sende istikamet, hidayet, muhabbet, ilim ve bu ilimle amel varsa; sende mükemmel bir ahlak varsa, sen de Bestami’nin yanına gelen zat gibi nefsini öldürebilmişsen ayağını öperim senin, ilk müridin ben olurum…

Kâmil İnsan Kibriti Ahmer Gibidir


İmamı Rabbani Hazretleri bundan üç yüz sene önce diyor ki: “Zamanımızın şeyhleri bu meşiheti kılıkta kıyafette zannettiler. Başlarına iri sarıklar koydular, sakallarını uzattılar, oturunca boyunlarını büktüler, bol libaslar giydiler, derin derin inlemeye başladılar. Bu halleriyle karşıya ‘bizde bir şey var’ görüntüsü vermeye çalıştılar. Ellerinde şecereler çıkardılar, ‘biz şundan aldık biz bundan aldık, şu şuna verdi, bu bana verdi’ dediler. Bizim yolumuz ise öğrenmek ve öğretmekledir. Bizim yolumuz Allah’ın kitabını, Resûl’ün sünnetini ve ahlakını öğrenip öğretmektir. Başka bir şey yok bizde. Zamanımızda kâmil insan kibriti ahmer-kırmızı başlıklı kibrit gibidir. Meğerki Allah senin için onda bir nasip halkede, sen onu bulasın. Çünkü öyle bir durumdayız ki zamanımızda evliyayı tanımak Allah’ı tanımaktan zor olmuştur. Bütün kâinat Allah’a delalet eder, O’nu işaret eder, O’nun san’atını, kudretini, heybetini gösterir. Zamanımızda kâmil evliya hicabı beşere bürünmüştür. Tamamen beşeri sıfatları ile kendini örtmüş, ayân etmemektedir. Allah dilemedikçe sen onu tanıyamazsın.”

Şimdi ortada gezip bas bas bağırıyorlar ‘ben mürşidim.’ Şahit olan kardeşlerimiz vardır, bir tarih birisi bana icazetinin fotokopisini göndermişti. Bununla neyi ispat edeceksin? İşte bana da filanca verdi… Bir başka zatın ziyaretine sohbetleşelim, dertleşelim diye gittim, inanır mısınız tam beş metre uzunluğunda bir icazet çıkardı. Çocuklara bayramda yeni ayakkabı, elbise aldıklarında sokağa çıkar hemen arkadaşlarına gösterirler: “Bak bana ayakkabı aldılar.” derler. Bunun gibi icazet gösteriyorlar.

Üstadımız, Sultanımız hilafet ile vazifelendiriliyorlar, emanet kendilerine veriliyor ve memleketine gönderiliyorlar. Buyuruyor ki yolda giderken aklıma geldi ki: “Sen bu yörede tanınmış bir âlimdin, ilimde otoriteydin bölgende. Hem de seyyiddin. Zaten herkesin sana hürmeti, saygısı vardı. Efendimiz’in ilmine varistin şimdi de seni O’nun maneviyatına varis kıldılar, o silsilenin halifesi oldun. Şimdi üstüne yeşil bir cübbe giyersin, başına şeyhlik alameti bir sarık sararsın, altına da beyaz bir post koy, millet gelsin gitsin . Bu yöre artık sana inabe eder, intisab eder. Bunca sene uğraştın, bu senin hakkındı...” Üstadımız buyuruyor ki, “Geliyorum ama içimdeki düşünceler de bunlar. Gidemedim, dergâha geri döndüm.” Büyük Şeyh Efendimiz (Ahmed Haznevi Hazretleri ksa) Üstadımızı görüp sormuşlar: “Molla hayırdır, niye döndün, niye geldin?” Üstadımız da buyurmuş: “Kurban şeyh oldum ama adam olamadım. Ben daha Müslüman olamamışım. Bu benim nefsim hâlâ kılıkla kıyafetle, yeşille, sarıyla renklerle meşgul. Oyuncaklarla oynayıp duruyor, varlık peşinde... Adam olmadan gitmeyeceğim… İcazeti geri verdim, istemiyorum. Bu benim başıma dert olur, dedim, Şahı Hazne de ses çıkarmadı bana…” Üstadımız üç ay daha kalmışlar. Devamla buyuruyorlar ki: “O hadiseden sonra her gece dergâhın tuvaletlerine iniyorum. Tuvaletleri bir kanalın üstüne yapmışlar, eski elbiselerimi giyerek gece o kanala girip, temizliyorum. Kimse beni görmesin, riya olmasın diye de korkuyorum o yüzden hep geceyi bekliyorum. Üç ay lavabo temizliği yaptım. Bir gün baktım ki kanalın öbür tarafından da bir ışık geliyor. Korktum bu kim, beni görecek sonra gidip cemaatin içinde diyecek ki ‘yahu Seyyid Abdülhakim’e bak. Adam hem seyyid, hem âlim, hem halife oldu da bak hâlâ tuvaletleri temizliyor. Ne mütevazı, ne gayretli bir insan…’ Ben nefsimden kaçıyorum nefsim şöhrete düşecek. Şimdi nasıl geriye çıkayım bu adam geliyor. Kim bu ya Rabbi! diye içimden dua ediyorum. Işık yaklaşınca baktım ki gelen şeyhim… Üstadım geliyor, o da eski elbiselerini giymiş, eline bir süpürge almış geliyor. Bana buyurdu ki: ‘Molla Abdulhâkim! Üç aydır buradasın. Ben de dedim ki herhalde Molla burada bir hazine buldu. Gideyim ben de ortak olayım. Ben seni tuvaletleri temizleyesin diye vazifelendirmedim, insanların gönüllerini temizleyesin diye vazifelendirdim. Çık buradan artık, tamamdır...” Ve öyle Türkiye’ye geliyorlar... Sürekli bunun endişesini duyarlardı. Ve bunun için bize vasiyeti şu idi ki “Şeyhlik kapısını kapatın dostluk kapısını açın…”

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 MART SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort