JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Sual: Efendim, günümüz Müslümanlarının geçmişe nazaran cesaretlerinin azaldığını görüyoruz.Sanki cesaretin kaybedilmesinin sebebi biraz da Müslümanların isteklerinin değişmesinde gizli.

İnsanın istediği şeyler değişince cesareti de kayboluyor.Mesela geçen zikirde söylediğiniz bir ilahide:

İbrahim’im nâr et yerim,

Mûsâ gibi Tur et yerim,
İsa gibi dâr et yerim,
Tek bulayım Mevlâm seni.


buyurdunuz. Hakk’ı isteyenler ciddi bedeller vermişler ve geçmiş büyüklerimiz de bu bedelleri verebileceklerini söylemişler şiirlerinde. Bir nimetin külfeti büyüklüğüyle ölçülür. Cenâbı Hakk’ı da istemenin ciddi bir bedeli olmalı herhalde…

Cevap: Evet, Hakk’ı istemenin bir bedeli olmalı. Cesaret olsun, metanet olsun, fazilet olsun, iffet olsun… bütün bunlar imanın, iman ağacının meyvesi? Eğer müminde iman ağacı kurumaya başlamışsa, ağaç artık meyve vermeyecektir. Veya verdiği meyveler kaliteli olmayaca
k, küçülecek, kurtlanacak, olmadan dökülecektir. Ağaca iyi bakım yapılması lazım. Misal su gerekiyorsa suyu muntazam verilmeli, dibinin ayrık otları temizlenmeli,  aşırı çoğalan belli dalları budanmalı… Ağaca bir şekilde ciddi bakım yapılmalı ki ağaçtan kaliteli meyveler alınsın. Bugün müminlerin iman ağacı hastalıklı. İmanda zafiyet başlamış. İmandaki zafiyet bu güzel sıfatların birçoğunu döküyor. Müminde cesaret kalmıyor, metanet kalmıyor, iffet duygusu kalmıyor. Bütün faziletleri bozuk para gibi harcamaya kalkıyor. Bir hilkat garibesine döndürüyor kendini. O güne kadar inandığı, güya ‘uğrunda ölümü bile göze alırım’ diye düşündüğü bütün değerleriyle bir gün geliyor bakıyorsun ki tezata düşüyor. Cesaret örneği gösteren müminleri ya terörle ya tedhişle suçlamaya başlıyor. O Müslümanların mücadelelerini, hizmetlerini aşırılık olarak telakki ediyor. Başka bir konuyu taassub olarak nitelendiriyor. Kendince her şeye bir kılıf bulmaya çalışıyor… Bu, iman zaafiyetinden kaynaklanıyor.
İmanı kavi olan Allah adına gözünü hiçbir budaktan sakınmıyor. Yapması gereken ne ise, eğer o da doğruysa, o işten Allah razıy
sa, Cenâbı Hak o işin yapılmasına müsaade etmişse pazarlığa girmeden o işi yapıyor…


Bir insanı düşünün iyi beslenemezse, yiyip içmezse formunu koruyamıyor. Yüzünün takati, gözünün feri gidiyor. Zekâ bile çalışmıyor. İç organlar birçok fonksiyo-nunu kaybediyor ve insan iyi beslenemezse yavaş yavaş ölüme doğru gidiyor. İman da böyle... Kişi imanını muhafaza etmezse;  salih amelle, Allah’ı zikirle, tefekkürle, takvanın gerektirdikleriyle desteklemezse imanı zayıflayacaktır. Ziyası, nuru gidecektir. Dolayısıyla da insanın aklı zayıflayacak akl-ı maad olmaktan çıkıp akl-ı maaş olacak. Kalbi şehvetle, vesvese ile dolacak. Beden âzâları artık Allah’a itaat etmeksizin isyana başlayacak. Eli harama uzanacak. Gözü harama bakacak. Dili yalan söyleyecek. Her bir âzâ ona tayin edilen istikametten çıkacak. Ehli küfür bunu bildiği için bir yandan müminlerin imanını zayıflatma adına birçok faaliyetler yapıyorlar. Bir yandan da müminleri amelden alıkoymak için, amellerini ifsad için boş durmayıp ibadetlerin ruhunu bozmaya uğraşıyorlar. Oruçla, namazla, Cuma ile, abdestle oynuyorlar… Bunların içlerini boşaltmaya çalışıyorlar. Gerçekten, bin beş yüz sene evveli bu kadar tehlikeli değildi. Allah Resûlü’nün yaşadığı dönem belki zahir baskı, zulüm ayyuka çıkmıştı ama mümin için böyle bir tehlike yoktu. Bugün bedensel/fiziksel hiçbir sıkıntımız yok. Her türlü rahatımız yerinde ama buna rağmen müminlerin kalp huzuru yok. Müminlerin Allah ile bir hoşluğu, yakınlığı yok. Gerçek mânâda bir Allah korkusu, Allah sevgisi yok. Hayatı-mızda bunların çok fazla bir etkisini görmü-yoruz. Neye daralmışsak onu hemen atıyoruz. Bunları müminler için söylüyorum, karşı cephe zaten malum, tamamen yoldan kaymış. Ama mümine bakıyorsun sıkıştığı noktada çaresizlik edebiyatına dönüp rahat-lıkla günaha yönelebiliyor, harama meyledebiliyor. Kendince de bir ölçü alıyor: “Filanca hoca şöyle dedi, böyle d
edi...” İşler o hale geliyor ki dün sövdüğü adamdan bugün fetva alıyor. O da biliyor gerçeği ama işine aksi gelince her şey değişiyor. İman zafiyeti çok büyük bir tehlike... Abdulhakim Arvasi Hazretleri (ksa) yıllar önce buna işaret etmiş, merhum Üstad da bunu sürekli söylüyordu. Buyuruyor ki: “Asrımızdaki her türlü sıkıntının kaynağı iman zaafiyetidir…” Demek ki mümin imanla ve amelle imtihan ediliyor. Biz adım adım Hak’tan, hakikatten uzaklaştıkça çile ve meşakkatler de adım adım bize yaklaşıyor. Geçmiş Peygamberler (asm) ve Onlar’a iman eden ümmetler bu sıkıntıları baldan tatlı görmüşler. Yunus (as) balığın karnını bir halvethane olarak görmüş, kırk gün çile çıkarmış orada. Hz. İsa (as) darağacını vuslat merdiveni kabul etmiş, adeta koşarak çıkmış. Hz. Yakub (as) derdini zevk edinmiş. Neredeyse bir ömür ağlamış ama her an sevginin, muhabbetin, aşkın, ülfetin, yakınlığını, sıcaklığını hissetmiş... Bugün o halde değiliz. Ufak bir zahmet karşısında tavrımız, tutumumuz değişebiliyor. Allah’a daha çok yönelmemiz gerekirken, Allah’ın ipine daha sıkı sarılmamız gerekirken biz maalesef aksini yapıyoruz. Bunun Allah’tan geldiğini dahi anlayamıyoruz. Bunlar bizi dünyanın kucağına atıyorlar. Allah mümini tarif eder-ken buyuruyor ki:


“Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.’ derler.” (el-Bakara: 2/156)

Onun başına bir şey gelse, ona bir şey isabet etse, bir sıkıntıya uğrasa, bir derde dûçâr olsa o der ki, yani o müminde öyle bir anlayış oluşur ki (“…der ki…”den kasıt bu), “İnnâ lillah…” Biz Allah’a aidiz, Allah’tan gelmişiz. Bizim sahibimiz, bizi bizden iyi bilen O… Öyleyse bu gelen musibet, sıkıntı Allahu Teâlâ’nın bilgisi dâhilindedir. O’nun kudretindendir, O’nun lütfundandır. “… Ve innâ ileyhi râciûn…” Biz yine O’na döneceğiz. O’ndan geldik Onun’uz, yine O’na döneceğiz… Başımıza gelen şey O’ndan ise biz bunu hoş karşılayacağız. Mümin meseleye böyle bakmalı...


Bir önceki ayette ‘onlar’ı açıkça haber veriyor:


“Muhakkak biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve hâsılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (El-Bakara: 2/155)

Adeta Cenâbı Hak buyuruyor ki, size ne geliyorsa, gelen zarfın üstüne iyi bakın üstünde bizim adresimiz var. Kor-kutucu bir hadise olduğunda, nefsinize bir hastalık geldiğinde, ekininize-malı-nıza bir azalma, geçiminize bir daralma geldiğinde, şerefinize bir taarruz oldu-ğunda, iffetiniz, haysiyettiniz, nüfûzu-nuz zedelendiğinde zarfın üstünü iyi okuyun, buyuruyor Cenâbı Hak. “Ve beşşiri’s-Sâbirîn.” Sabredersen, “Biz Allah’tan geldik O’na dönücüleriz.” anlayışı sende yerleşirse sana bir müjde var buyuruyor Cenâbı Hak. Senin için güzel bir netice var. Ama istikamet değişirse, Allah’ı mahlûka şikâyet edersen ve Allah’ın sana lütfettiği şeyin neticesini mahlûkundan aramaya kalkarsan... Bu tabii ki tedbirsizlik anlamında değil. Tedbirin de neticesini takdire bağlamalı, o da Allah’ın bir emri olduğu için çaba sarf etmelisin. Hastalandın elbette ki doktora gitmelisin ama bilmelisin ki Allah şifa verirse doktor eliyle verir. Vermezse de Allah’tan. Doktor Şâfî (cc) değildir. Hukukî bir meselen olduğu zaman hukuka müracaat edersin ama Allah’ın Hak (cc) olduğunu bilirsin. Neticeyi Allah’ın Hakkaniyet’inden beklersin. Adalet O’nun sıfatıdır dersin. O adaleti ile tecelli ederse ne âlâ…

Bugün müminlerin imanın muhafazası için, imanın tekâmül etmesi için her an amele, ahlâka dört elle sarılıp gayret göstermeleri lazım.

Cenâbı Hak Kur’ân-ı Kerim’de öyle buyuruyor:


“Ve zulmedenlere meyletmeyin yoksa size ateş dokunur ve Allah’tan başka velîleriniz de yoktur; sonra kurtulamazsınız.” (El-Hud: 11/113)

Eğer siz zalimleri terk etmezseniz, nefsinize zulüm ederseniz, o zalimlere uyar-sanız ateş size zarar verir buyuruyor, Cenâbı Hak. Siz o zaman ateşe temessuk etmiş olursunuz. Kendinizi ateşten ve Allah’ın aza-bından koruyun. Ateş sadece cehennem değildir. Azabın her türlüsü ateştir. Hastalık da bir çeşit ateştir. Yokluk da bir çeşit ateştir. Haysiyetsizlik de bir çeşit ateştir… Hepsi azaptır, yakıcı şeylerdir. Bunlar insanın gönlünü yakar…

“…Zalimlere, zulme meylederseniz…” buyuruluyor. Zalim kim? Nefis. Zalim kim? Şeytan. Zalim kim? Kendini şeytana satmış, nefsine uymuş, nefsini ilah edinmiş insanlar…

Ama siz zalimlere değil de Allah’a meylederseniz, bir önceki ayette geçen (Festekim kema umirt…) “Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olursanız… Bu doğru yol

Allah’ın yoludur, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur. Bu yola tâbi olursanız, takib eden ayette (İnne’l-Hasenâti yüzhibne’s-Seyyiât.). “İyilikler, kötülükleri giderir.” buyuruyor Cenâbı Hak. O zaman Allahu Teâlâ sizin bütün yanlışlıklarınızdan geçer kusur ve küsûrlarınızı iyiliğe tebdil eder. Ufak tefek şeylerinizi görmez, es geçer. Müstakim olmaya gayret ederseniz, zulme, zalime meyletmezseniz, Hakk’ı zikredenlerden olursanız Cenâbı Hak beşeriyetinizin gereği bazı noksanlıklarınızı, kusurlarınızı görmezden gelir... Ne güzel bir ticaret öneriyor Cenâbı Hak. Bu bir ticaret... Öğretmenler de okulda öğrencileriyle bazen böyle pazarlık yapmı-yorlar mı? Misal, sen şu derse şu kadar çalışırsan, şu kitabı okursan ben de düşük notlarını düzeltip seni geçireceğim. Bunu niye yapıyorlar? Çocuğun menfaatine olsun diye. Onu kazanmak, onu kurtarmak için. Cenâbı Hak da bizimle, bizi kazanmak için pazarlık yapıyor. Şunları yapma, bunları yap, ben de hasbelbeşer, bilmeden yaptıklarını görmeyecek, onları örteceğim. Örtmek de değil değiştireceğim buyuruyor. Kötülüklerini iyiliklerle değiştireceğim…

Hz. Gavs (Kuddise Sırruh) buyurmuştu ki:

“Biz insanların mürit olmalarından vazgeçtik yeter kibu âli müesseseye münkir olmasınlar. Şeyhlik kapısını kapatın dostluk kapısını açın.”


Yani mürit yetiştirmeye uğraşmayın, dost kazanmaya çalışın. Misal, kırk senedir mürit yetiştirmeye uğraştın bir mürit yetiştiremedin. Belki dost kazanmaya uğraşsaydın yüzlerce dost kazanabilirdik.  Onun için Gavs Hazretleri (Kuddise Sırruh) buyuruyordu, mürit, o geçmiş büyüklerdi. Müritliği onlar yapmışlar. Rabbaniler, Gazaliler, Geylaniler... İrade hırkasını onlar çıkarmışlar...

Kendi iradelerinden bütün bütün vazgeçip Allah'ın muradına teslim ve tevekkül göstermişler... Bugün biz bunu yapamıyoruz. Biz filancanın müridiyiz demek yerine, en güzeli, 'biz sevenlerdeniz' demek. Ben nefsime söylüyorum gerçekten yalan olur, bunu kendim için yalan addediyorum. Ama şunu diyebilirim, kendi çapımda filan zatı seviyorum. Ben Abdulhakim (Kuddise Sırruh) Efendi'yi sevenlerdenim. Ben Nakşibendî yolunu sevenlerdenim. Nakşibendîleri sevenlerdenim. Böyle demek daha iyi olur. Allah o sevgiyi ziyadeleştirsin gönlümüzde dostlarına, Resûlüne sevgiyi ziyadeleştirsin. O sevgi kurtuluşumuza vesiledir inşallah.
Bugüne kadar bizdeki icazeti bir tek Mustafa Efendi görmüştür. Arkadaşlardan hiç kimseye göstermemişim. Ben de filanca zatın müridiydim, bana da böyle yazmış vermiş, diye kimseye göstermedim. Aklen düşündüğünüzde, benim çerçeveletip gelenlerin gözünün içine sokarcasına duvara asmam lazımdı çünkü üzerimde çok ihtilaf var. Çevremde bu kadar söylenti var kimden almış, nereden almış, o vermemiş, bu vermemiş, diye. Bu ihtilaflara göre çerçeve yapıp duvara asmam lazım, bakın vermiş mi vermemiş mi? Ona rağmen, bende de böyle bir senet var, yazmış vermişler bana diye hiç kimseye göstermemişim... Allah'a sığınırım. Gerek de görmemişim. Dedim ya bu sevgi yoludur. Muhabbet yoludur. Bağlılığımız, mensubiyetimiz, nisbetimiz sevgi iledir. Bu sevginin senedi-sepeti olmaz. Arkadaşım, beni seven, bana gönül veren benim halimi anlamayıp, o senedi benim yaşantımda, amelimde, ahlâkımda, huzurumda, sürurumda, sükûnumda görerek bana inanmayıp, bir kâğıt parçasına inanacaksa, itikadı bir kâğıda olacaksa, 'ben gördüm, bak buna vermişler,' diyecekse, onun inancı yine kendinedir, bana değildir. Yani kendi gözünedir inancı, o görmüş. Neyi görmüş? Bir senet görmüş...
Kime bağlısınız, nereye bağlısınız diye sorulduğunda, ne kadar rahatsız olsak da, artık usulden olmuş, cevap vermek zorunda kalıyoruz, şuraya bağlıyız buraya bağlıyız, diye. İnanın, çok fazla hoşuma gitmiyor bu tarz bir söylem, böyle bir anlayış, çok hoşuma gitmiyor.
Biz sevenlerdeniz ve en büyük bağım, en büyük nispetim, en büyük alâkam da sevgi... İman ve sevgi. Biz Allah'a bunlar ile bağlıyız değil mi? Bunun ötesinde bir şeyimiz var mı? Allah'a ulaşabileceğimiz başka bir senedimiz, başka bir varma şeklimiz var mı? İman edip, O'nu severek, kendi çapımızda, Allah'a bağlılığımızı göstermeye çalışıyoruz, kulluğa devamla. Öyleyse en alta kadar sistem budur. Yani biz Allah'a ayrı bir metotla, şeyhe ayrı bir metotla bağlı değiliz. Allah'a nasıl bağlıysam, şeyhe de öyle bağlıyım. Çünkü bunların hepsi benim için birhizada olan şeyler, farklı farklı yerlerde değil. Allah'a olan bağlılığım, Resûlü'ne olan bağlılığım, Salihlere olan bağlılığım, insanlara olan bağlılığım... Hepsi aynı düzlemde. Bu bağ nedir, Allah'a imanla, sevgi ile bağlıyızdır. İnsanlara hüsnü kabulle, sevgi ile bağlıyızdır. Yani fikrini beğenirim, tasvip ederim. Beğendiğim fikirlerinden dolayı bir arkadaşı severim, o arkadaşa bağlıyımdır. Yani aramızda bir bağ, bir alâka, bir nisbet vardır. Onun ötesinde bir şey yok.
Müritlik, apayrı bir şeydir. Müritlik, bir birimizde ifnah olmak demektir. Ben, misal Zeki olacağım, Zeki ben olacak. Zeki de benliğinden kurtulacak ben de benliğimden kurtulacağım. Sonra ne Zeki olacak ne ben olacağım. Bu güç bir iş, olmaz değil, Allah dilerse çok kolay, ama güç bir iş... Bu anlamda söyleniyorsa, böyle bir mürit yok. Ama bunun yokluğu da birincisi nakısiyet değil, ikincisi de mazeret değil. Kâmil için bir nakısiyet değil yine kamil için mazeret değil. Mürit olmayabilir ama Mürşit olmalı. Hiç mi kimseyle bir şey paylaşmadın, kimseye bir şey bulaştırmadın... İnsanlar yapamadı, beceremedi demek mazeret değil, böyle bir mazereti şahsım için kabul etmem. Mürit yoktur diyebiliriz, bunu kabul edebilirim değişik sebeplerden olmayabilir. Dediğim gibi bu halli, bu kemalli insanlar yetişmeyebilir. Çünkü bir şeyin sonuna doğru indiğinde, sizleri tenzih ederim, çeri çöpü kalır yani. Her zaman ahir zaman diyeceğiz, devir tamam olmuş diyeceğiz, oturup Mehdi gözleyeceğiz, hem de mürit arayacağız... Bunlar bir biri ile bağdaşmaz.
Onun için diyorum ki, mazeret değil nakısiyet de değil. Belli şeyleri Cenâb-ı Hak artık derleyip toparlıyor yani. Toparlanma var. Belli şeylerin adeta tedavülden kalkışı var. Bu yönüyle nakısiyet. Bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok. Benim derken, şahsımı kastederek söylemiyorum, insan olarak yapabileceğim bir şey yok. Ama muhabbet saridir, muhabbet bulaşıcıdır illaki birilerine bulaştırırım. Bilmeden de sevebilirim. Misal, insan, kemâli bilmez, kemâlatı bilmez, ârifi bilmez, irfanı bilmez ama sever. Sevgi onun vusulüne vesile olur.
Anlatılır ya, onca halife olmasına rağmen adam karpuzu getirdi, tuttu, dört saat bekledi hayrı o aldı. Mürşit, karpuzun içine koyduk, dedi. Bunu ona yaptıran, karpuz elindeyken dört saat bekleten şey neydi, Sevgi... Planlı bir şey değildi. Ben müridim, mürid böyle yapması lazım, diye bir planla yapmadı. Sevdiği için yaptı, bir hesabı yoktu.
Şeyh karpuz istemiş müridinden. O da gitmiş karpuzu almış, geri gelene kadar Şeyhin uykusu gelmiş, uyumuş. Adam gelmiş bakmış Şeyh uyuyor, uyandırıp da 'karpuz istedin, karpuzu getirdim.' dememiş, beklemiş. Onun da uykusu gelmeye başlamış. Gidip yüzünü yıkayıp, gelip, bekliyormuş. Dört-beş saat beklemiş. Dört-beş saat sonra Şeyh uyanmış bakmış ki adam bekliyor. Karpuzu kesmiş, dilimlemiş elinde. Kalkıp yemiş karpuzu. Sabah olmuş Şeyhin kemalli halifeleri gelmiş, hepsi kelli felli adamlar, bir şey gözlüyorlar. Şeyh demiş, geç kaldınız. Bütün bereket, bütün hayır bu gece bu karpuzun içine kondu, bu adam da lokantacıymış, buna verdim. Lokantacı, bir karpuza hepsini satın alıyor. Siz hepiniz uyuyordunuz, ne derse kalktınız ne teheccüde kalktınız ne bir şey yaptınız. Siz uyurken bu karpuz elinde, ayakta bekliyordu. Bunun ameli buydu, Muhabbet... O bekledi karpuzla satın aldı.
Bize bunu anlatan kişi o lokantacıyı tanıyor. Diyor ki, adamın şimdi Malezya'nın her yerinde, lokantaları var, lokanta açmış. Dağ taş onun...
Hiç unutmam, Mustafa Efendi ile birlikte bir gün Ankara'da Siteler'deki yazıhanesinde bir Şeyh Efendi'yi ziyaret ediyoruz. O da hararetli hararetli konuştu. İkide bir bize bakıyor, bizden çekiniyor. Tek yabancı ikimiziz. Terler boşalmaya başladı, ondan sonra bizi tanıyabilmek için sağ taraftan tanışalım, dedi. Bizim yanımızdaki adamlar da hep kendi adamları yani onları tanıyor. Neyse biz de ismimizi söyledik. Siz kimsiniz? Necisiniz? Nereye bağlısınız? dedi. Biz, sevenlerdeniz, bir yere bağlı değiliz, bağlıları sevenlerdeniz, o sevgiden dolayı buradayız, dedik. Olmaz öyle şey, çocuk mu kandırıyorsunuz siz, adam ya bağlıdır ya değildir, ya bir yere bağlısındır ya da değilsin, dedi. Böyle, biz sevenlerdeniz, şuyuz-buyuz, böyle şey olmaz, dedi. Biz de o zaman senin kastettiğin manada, bir yere bağlı değiliz, dedik ve izin istedik. Çünkü ondan sonra geleceği biliyoruz, bağlı değilsen gel bağlan diyecek, gelmişsin gel bağlan...
Bağın, bağlılığın ne olduğunu bilemeden bağlanmak çok acı bir şey. Buna acaba bağ denir mi? Bağlılık denir mi? Sevgi ile bağlı değilsen, anlayışla bağlı değilsen, huzurla bağlı değilsen, sohbetle bağlı değilsen, hizmetle bağlı değilsen... Bunun dışında bir bağlılık düşünebilir misiniz?
Ama misal gelmiş, ders almış, bağlanmış. Ben bunu bütün ders veren arkadaşlara bir rica mahiyetinde söylemiş olayım, bu Fakir'in anlayışına ters. Adam bir yerden kalkmış gelmiş, 'ben bağlanmak istiyorum' diyor. Kendince bağlanmış, ders alacak. Belki sürekli o dersi, ona verdiğimiz evradı-ezkarı sürekli yapacak ama hiç sohbete gelmeyecek, hiç ihvanla kaynaşmayacak, hiçbir hizmette bulunmayacak, bu yolun esası, adabı, erkânı ne bunları anlamayacak, anlamayacak derken içine girmediği için anlayamayacak... Böyle bir bağlılığı ben kabul etmiyorum. Böyle bir insan, fakirin gıyabında buraya bağlı olduğunu söylese de böyle bir bağlılık olmaz. Böyle bir bağlılık yok. Anladığımız bağlılık böyle değil.
Bu yolda olan insanda bu yolun emareleri, eserleri, güzellikleri bir şekilde yansımalı. Bu da ancak manevi alış-verişin sürekliliği ile olmalı. Virtlerini yaptığı gibi, zaman zaman fırsat buldukça, müsait dönemde sohbete gelmeli, ihvanla kaynaşmalı, ihvanla paylaşmalı, ihvanla sohbetleşmeli ve bu yola bir katkısı dokunabilecekse onu esirgememeli, bu yolun bir nimeti varsa ondan istifade etmeli, onu paylaşmalı... Bu sirkülasyon içinde bağlılık güçlenir, kuvvetlenir. Bu insan da değişir. Böyle kemâle erer. Sırf tesbihle bağlanma bağlılık değil.
Hatta bunu hep söylüyoruz, tesbih için insanın illa bir yerden bir izin almasına gerek yok. Veya şunu söyleyeyim; nefsimin şerrinden Allah'a sığınırım. Bizim büyüklerimiz zikir şeyhi değiller. Bu yolun meşayıhı, bu yolun sülehası zikir şeyhi değil, hırka şeyhi değil. Bu yolun büyükleri, hizmet şeyhidirler, sohbet şeyhidirler, muhabbet şeyhidirler, tasarruf şeyhidirler. Dolayısıyla da bu yolun sevenleri, bu yolun talipleri aynı hal üzeredir. Zikir müridi değildir bu yolun müritleri, tesbih müridi değildir bu yolun müritleri. Yoksa bu manada, Türkiye’nin her yöresinde, Allah'ın lütfü ile belki dışarıda da birçok yerde arkadaşlarımız olabilirdi. Meramımız tesbih vermek olsaydı sayı çok olurdu.
Onun için bizdeki nispet, bizdeki alâka, başta dediğim gibi, imanla ve sevgiyle. İnanarak ve severek... Bunun adına da dostluk diyoruz veya daha amiyane tabirle arkadaşlık diyoruz. Kardeş, arkadaş anlamına geldiği için ihvan kelimesini kullanıyoruz.
Benim şeyhim sûfi ifadesini tercih ediyordu, cemaatine sûfi diyordu. Sûfi daha terminolojik bir tabir, Anadolu tabiri ile sofi diyordu. Sofiler geldi, sofiler gitti. Ben bu kelimeyi de kendime yakıştıramıyorum. Sûfilik benim için içe giyilen bir elbisedir. Safiyettir, temizliktir, mahremiyettir. Onun dışa yansımasını hoş karşılamıyorum. Ama uhuvvet olması gereken, İlahi bir emirdir. Bu dışarıya yansımalı, kardeşliğimiz, bir birimize tutkunluğumuz, bir birimizle dayanışmamız... Görülmesi gereken şey bu. Sûfilik benimle Allah arasında olan bir ilişki, bir irtibat. Allah ile olan bir hususiyettir sûfilik. Şahsımla Rabbim arasında. Bunun dillenmesi, açığa çıkması, bu isimle çağrılmak... İnsanlara namazlı, oruçlu demediğimiz gibi sûfi kelimesini de kullanmayı hoş görmüyorum. Bazen esprisine sofi baba filan diyoruz ama bu espridir.
Uhuvvet farklı bir şey. Çünkü uhuvet muhabbete bağlıdır. O muhabbet olmadan kardeşlik olmaz. Bunun için bağlılığı böyle anlamanızı arzu ederim ve asıl olan insanları da böyle bir bağlanmaya davet etmektir. Yoksa herkesi bizim takıma transfer edelim diye bir çabada bulunmak... Ben Rabbime hep şöyle dua etmişimdir. Ya Rabbi bu yolda benim kendisinden, kendisinin de benden istifade edebileceği kişiler ile beni dost eyle, onlarla arkadaş eyle. Benim kendisine yük olacağım, maraz çıkartacağım; bana yük olup, maraz çıkartacak insanları benim etrafıma getirme ya Rabbi. Buna dua etmişimdir.
Yoksa siyasi partiler gibi ne kadar çok üyesi varsa o kadar çok hükumetten yardım alınıyor, meseleyi bu anlamda görmemeliyiz. Zaten böyle görüldüğü için şimdi bu yarış var. Gel ders verelim, gel ders al, bağlan... Bu manada da biz bir sivil toplum kuruluşuyuz, bir parti, bir resmi kurum değiliz. Öyle mecburi üyelik, kayıt vs. yok. Bu sebeple de Hiçbir zaman kaç müridimiz var diye bir hesap yapmadık. Demişler ya 'biz kaç kişiyiz' böyle bir hesaba girmedik. Acaba bize sorsalar kaç tane müridimiz çıkar, diye bir hesap yapmadım.
Misal Maltepe'de bir arkadaşımız var, Kartal'da bir arkadaşımız var, Konya'da bir arkadaşımız var, demek insanın hoşuna gidiyor. Orada bir dostunun, arkadaşının olduğunu bilmek insanın çok hoşuna gidiyor. Ama filan yerde kaç müridimiz var, fişman yerde kaç müridimiz var, gibi bir çetele tutmadık ve ben arkadaşlardan böyle düşünen de görmedim Allah'a şükür.
Biz bu işi dostluk olarak anlamışız. Her yerde arkadaşlarımız olmasını isteriz yani orada da Hak sohbeti olsun, orada da Rabbimizin İsm-i Şerif'i yad edilsin, zikredilsin, orada da bize dua edecek insanlar olsun. Bizim kendilerine dua edeceğimiz yani gönülden gönüle bir şeyleri paylaşabileceğimiz insanlar olsun. Bunu bir güzellik, bir zenginlik olarak görüyorum ve bu anlamda çoğalmayı istiyorum. Adana'da olsun, Yozgat'ta olsun Isparta'da olsun. Arkadaşlarımız olsun, bir birbirini seven insanlar olsun. Sevgi ta buradan oraya bir hat çeksin. Isparta'ya Yozgat'a Mardin'e... Birbirini seven insanlar, birbiriyle sevgi manasında rabıtalı insanlar olsun. Onlar Mardin’in nispetini buraya taşısınlar. Buradan İstanbul’un nispetini oraya taşısınlar. Böyle bir alış veriş olsun. Çok güzel bir şey bu, bir zenginlik.
O yazılı şey benim için bir şahit hükmündedir, bir vesikadır ve ben onu, Rabbim kabul etsin, O'na arz ettiğime inanıyorum. Onu Rabbime, Rabbimin lütuf ve kerem dergâhına, bir şahit olarak arz ettiğime inanıyorum. Bir şeyci olduğum için değil, bunu sizler de biliyorsunuz, Allah'a şükür ki, O'nun istediği gibi olmaktan başka hiçbir şey olmaya da talip olmadım. Oldurmasın da. O, Kendi istediği gibi yapsın. bunun sebeplerini bana halk etsin, yolunu bana bildirsin. O'nun kerem dergâhına, kabul dergâhına bir şahit olarak ki -elhamdulillah, elhamdulillah, zerreler adedince hamd ederim ki, ben müminim. Allah'a ve Resûlü'ne inanmış bir kişiyim. Allah'a, Resûlü'ne ve O Resûlun getirdiklerine, buyurduklarına inanmış bir kişiyim. Ve elhamdulillah, binlerce elhamdulillah ki, O'nu sevenleri ve O'nun sevdiklerini seven bir kişiyim,- bunun şahididir o vesika, o icazet. Benim için sadece bunun şahididir. Kendimce böyle diyeceğimi düşünüyorum, bunun için arz etmişim o dergaha. Ya Rabbi böyle olduğum için elhamdulillah -bu konuda tevazu yapamıyorum kusura bakmayın, çünkü bu meselenin tevazusu olmaz- bunu verdiler bana. Sen müminsin ve sevenlerdensin, bu kadar. Ben bunu Rabbime göstereceğim. Bunun sizlerle bir alakası yok ki size göstereyim. Bana bunun karşılığını verecek sizler değilsiniz.
Benim senedim, sizlersiniz. Benim asıl icazetim, siz buna icazetim deyin, mücazım deyin, mucizem deyin -mucize Peygamberlere has bir şey de o anlamda kullanmıyorum- Benim icazetim, benim senedim, benim arkadaşlarımdır, sizlersiniz. Ben sizi göstermek isterim. Meleklere, feleklere, semeklere... Bütün kâinata, bütün zerrata sizi göstermek isterim. Benim senedim arkadaşlarımdır.
Senet ne demektir? Senet, tabiri caizse, güvenilir, mutemet, itimat edilir, her yerde geçerli olan vesika demektir. Resmiyette onun bir karşılığı var. Eğer ben sizi bu hale getirebilmişsem, mutemet kılabilmişsem, güvenilir kılabilmişsem bu anlamdaki icazetim sizlersiniz. Yoksa ben size ciltlerle yazılmış icazet göstersem bir anlam ifade etmez.
Biz bir yere gitmiştik, Mustafa efendi hatırlayacaktır, beş metre boyunda icazet göstermişti bize. Çarşaf gibi, aç aç bitmiyor. Kâğıtları eklemişler eklemişler icazet beş metre. Yazdıkça yazmış. Bir de adama baktım, gıybetten Allah'a sığınırım, sonradan adamı gördük. Hani Timur'la Nasreddin Hoca'ya atfedilir, hamamda karşılaşmışlar. Timur demiş,
-Hocam beni satsalar kaç akçe ederim. Hoca demiş ki,
-Beş akçe edersin. Timur,
-Etme hocam insaf et, sırf üzerimdeki peştamal o kadar eder. Hoca da,
-Ben de zaten ona beş akçe vermişdim.
Baktım elinde beş metre icazet var ama adamda beş milimlik hal yok, beş milimlik kemâl yok ama beş metre icazet var.
Onun için diyorum ki benim icazetim, benim senedim, icazetten de öte senedim sizlersiniz. Sizi senetleştirememişsem zaten, size bir şey olmaz, yalan yine benim. Sahte senet düzenlemekten çileyi çekecek olan benim. Size yine bir şey yok. Yani sahte bir senet olduğunda senet kağıdına bir zeval vermiyorsunuz, senedin bir suçu yok. Sahte senet hazırlayan suçlu, resmi belgede sahtecilik yapan suçlu. Bunu derken cezasını da bilerek diyorum...

HACE-İ HACEGAN

Pazar, 25 Aralık 2011 01:19

ORUÇ - TAKVA İLİŞKİSİ

Dergimizin 9. sayısında Hâce Hazretleriyle (ks) yaptığımız
mülâkatı istifadelerinize sunuyoruz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Efendim, âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak oruçtan bahsederken takvaya erişesiniz diye, buyurmuş. Burada bahsedilen takvayı nasıl anlamamız gerekir? Takva; korunmak, sakınmak, himaye etmek gibi anlamlara geliyor. Bu ayette de bu anlamlar mı kastediliyor?

Hâce Hazretleri (ks): Oruç, çift yüzlü bir madalya gibidir. Birincisi, zahir dediğimiz, nefis cephesiyle meşru olan her şeyden- yeme/içme, cinsel mukarenet gibi- belli sınırlar içinde uzak durmak. Bu, orucun bir yönüdür. Bir de ayette bildirilen hikmet, takva yönü var. Bunların ikisi birbirinden farklı şeyler. Yani bizi, Hak’la ilişkilendirecek şey yeme/içmenin terki değil. Orucun zahirindeki yönü -yeme/içme terki, cinsel mukarenetten uzak durmak- bu işin imtihanı. Onlarla imtihan ediliyoruz. Bu imtihanlar sonucunda kendimizi tanıyoruz, irademizi deniyoruz, arzu ve isteklerimizin şiddetini, dehşetini, bizim üzerimizdeki tesirini görüyoruz. Sabrımızı, teslim ve tevekkülümüzü anlıyoruz. Dolayısıyla da nefsimizin bu arzularından, isteklerinden uzak durarak kedimizden bir şeyleri eksiltmiş oluyoruz, fedakârlıkta bulunmuş oluyoruz, Nereye kadar ve ne kadar fedakârlık yapabileceğimizi görüyoruz. Kendimizi tanıma neticesinde, takva ile de Allah’ı tanıyacağız. Onun için, ‘takvaya erişesiniz’ buyurulmuş. Yani bizi tanıyasınız... Demek ki takva çok kapsamlı bir kelime. Takva, bir açıdan sığınma, korunma, kaçınma olduğu gibi; bir açıdan da kavuşma, ulaşma, bulaşma, buluşma anlamlarına geliyor.

“Nefsini bilen Rabbini bilir.” Orucun zahiriyle kendimizi tanıyıp, o hikmetiyle de Rabbimizi tanımış oluyoruz. Açlık ve susuzlukla,  bedenimiz ve bazı bedensel/süfli duygularımız zayıfladıkça, ruhaniyetimiz güçleniyor ve bilinçleniyor. İşte o bilinçle, o güçle Allah için bir şey yapmış olmanın zevkine, şevkine, huzuruna erişiyoruz. Takva bütün bunları içine alıyor, takvaya erişiyoruz. O zaman fiiliyattan daha çok manevi cephesiyle, hikmet cephesiyle, Allah için bir şey yapmış oluyoruz.


Yemeden/içmeden kesilmemiz namazın evvelindeki abdest gibidir. Rûhi bir perhizle ruhumuzu arındırıyoruz, kesafeti dağıtıyoruz. Bunun neticesinde bir nuraniyet ve dolayısıyla takva tecelli ediyor. Takva zahirde, korunma, sakınma, kaçınma anlamlarına gelir. Batınî yönüyle de Cenâb-ı Hakk’ın (Celle celâluhu) asıl muradı husûle gelmiş oluyor. Ne idi O’nun muradı? Bizim terbiye olmamız. Mürebbimiz olması hasebiyle bizi terbiye ediyor, muhsinlerden kılarak ihsana hazırlıyor.


Ramazan ayı bir dershane gibidir. Bizi ciddi bir üniversiteye, takva üniversitesine hazırlıyor ve neticeye ulaşıyoruz. Rabbimizin muradı terbiye olmamız, müeddeb olmamız, tekâmül  etmemiz, O’na muhatablık seviyesine çıkabilmemiz...  Bütün ibadetlerin temelinde bu var. Hepsinin farklı hikmetleri de var ama temelde hepsindeki ortak nokta bu. Oruçta da bu, namazda da bu, hacda da bu… Karakterimiz, kişiliğimiz fıtrata dönüyor, asliyyetimize rücû ediyoruz. İbadetlerin temel özelliği bu. Oruçtaki takvadan kasıt bu. Sadece gönlünüzde Allah’ın korkusu -ittika duygusu- belirsin, denilemez. Evet, takva yalın manada bu karşılığa geliyor fakat dîn-i mübin’in geniş yelpazesi içinde baktığımızda ve ibadetlerdeki kastın sırf ikili ilişkimizi geliştirmek olduğuna baktığımızda, bu sadece korkuyla ol-maz. Demek ki bunun içinde sevgi var, itaat var, ibadet var, hizmet var…

Yaradılış gayene hizmet ediyorsun...
Bilinmekliği için yaradılmışsan eğer, oruçla o bi-linmekliğe hizmet etmiş oluyorsun. İçindeki hazinenin, esrâr-ı ilahi’nin, envâr-ı ilahi’nin açığa çıkmasına hizmet etmiş oluyorsun. Bu yönüyle bir hizmet. Emri ilahi’yi yerine getirdiğin için, O (Celle celâluhu) emrettiği için bunu yaptığından dolayı, ibadet; O’na ulaşma adına, takva adına bunu yaptığın için, bir kurbet... Neticede O’nun sana tenezzülü… Takvaya ulaştın mı, o ulaşmışlıkta buluşma var. Ulaştığın noktada bir şey var.

-Hâşâ- Seni bir boşa, bir boşluğa davet etmiyor Cenâb-ı Hak. Varacağın noktada bulacağını bulacaksın. Bu yönüyle vuslat var.
Bunların sana kalan zahir meyveleri ise olgun kişilik, dürüst karakter, güçlü irade, derin tefekkür. –Aşırı olmamak kaydıyla açlık, zihni açar.-  Bunlar sana mülk kalacak şeyler ve bunların hepsinin toplamında kâmil insan. Terbiye edilmiş, arınmış, fıtratına dönmüş; O’nun her şeyin- den hoşnut kalmış, O’nu da hoşnut etmiş, Râdiye ve Merdiyye sıfatlarıyla bezenmiş insan… Yoksa Allah Resûlü (Sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Nicesine gündüzün açlığından ve gecenin uykusuzluğundan başka bir kâr kalmaz.” Ama Cenâb-ı Hak (Celle celâluhu) bunu Kur’an’da buyurarak, yani mesajı umûmileştirerek herkesi takvaya, buluşma noktasına, davet etmiş. “Oruç sizden evvelkilere yazıldığı gibi..” buyurmuş. Yani onlar davet edildiği gibi, siz de bu hakikate davet edildiniz, buyuruyor Cenâb-ı Hak. Bütün insanlığı davet etmiş. Muazzam bir yarış. Ama bu yarışın neticesinde kimilerine yorgunluktan başka bir şey kalmaz diyor, yarışın hakemi, Kâinatın Efendisi. Kimisi de altın kupayı alıyor.

Gülzâr-ı Hâcegân: Birisi size sataştığında ben oruçluyum deyin, buyurulmuş. Bu hadis-i şerif’ten kastedilen ne acaba?

Hâce Hazretleri (ks): Evli bir insanı düşünün… Sokakta bir bayan ona takılsa, en basitinden ona ben evliyim, git, sen kendine başka yerde bir iş ara, der.
“Ben oruçluyum!” demek, ben bâkireyim, ben bu bekâretimi Rabbime saklıyorum. Sana çirkin cevaplar vererek, O’nun için kapadığım ağzımı kirletmem. O’nun zikriyle, şükrüyle, nimetiyle ağzımı açacağım. Ben oruçluyum, ben ahitliyim… Söz vermişim ben Allah’a… anlamlarına geliyor.
Orucun çok fazla bir önemi olmamasına rağmen, sırf bir imtihan, bir terbiye, bir kendimizi tanıma olmasına rağmen, yeme/içme orucu bozuyor, bir şeyler yiyip/içmiyoruz. Orucun asıl sebebi, hikmeti olan takva, kalpte oluşması gereken bir özellik, bir güzellik… Söyleyeceğim kötü sözlerle bedenime bir şey girmiyor ama kalbime bir şeyler giriyor. Dolayısıyla ben aslında orucun özünü bozmuş oluyorum. Kabuğuna dokunmuyorum, bedenime bir şey sokmuyorum, bir şey yiyip/içmiyorum ama asıl kastedilen ve belirtilen hedef olan, varılması gereken nokta olan takvayı, ihlâsı bozuyorum ve buna gereken itinayı göstermiyorum. Ondan sonra ben bir şey yiyip içmedim orucum bozulmadı, diyorum. Peki, böylelikle ulaştın mı takvaya?.. Yani sen bir yarıştasın… Bir hedef belirlenmiş, o hedefe elini vurup geri geleceksin. Ama sen yolun yarısından geri döndün geldin. Asıl belirlenen hedefe ulaşmadan geri geldin. Bir de gelip diyorsun ki, ben diğerlerinden önce geldim. Böyle bir hileyle, yarış kazanma olur mu?

Zaten bizi dışımızdakilerden ayıran özellik o takva… Yoksa Hint Fakirleri de sürekli oruç tutuyorlar. Nirvana’ya ulaşıyorlar… Bizi ulaştıran şey açlık değil. Takva bizi Allah’a ulaştırıyor. Bunu, Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem) sahuru teşvik ederek bize gösteriyor. Diyor, ‘sahurda öyle ye ki, patlarsan şehitsin...’ Oruçtan kasıt açlık olsa idi sahura teşvik edilmezdik. “İftarda acele edin.” Buyuruyor Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem). Bakın yemeye/içmeye teşvik var. Gündüz bir imtihan vardı, yani bir sır vardı, bize söylenmedi. Biz de sabahtan akşama kadar meraklandık.Tam meraktan çatlama noktasına gelince, oruçlunun iki bayramı var, biri iftarda, buyuruyor. Yemeyi bayram olarak bize gösteriyor. Bayramın biri iftarda, öbürü nerede? Kalbinde…Takvanın oluşmasıyla gerçekleşen gerçek bayram.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp bizim dahlimizin olmadığı bir alan. Kalp ameli çok daha değerli çünkü insanın ona pek bir müdahalesi yok. Onun için kalpte oluşan şeyler direkt Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla oluyor. Takva da böyle bir lütuf değil mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Tabii. Kalp -melekût âlemi müstesna- felekût âlemi diye bildiğimiz, arz/dünya dediğimiz, cisim âlemlerinin tamamında, -tabiri caizse- Cenâb-ı Hakk’ın geleceği, ineceği, nefesleneceği, kuluyla buluşacağı tek mekân. Bunun için kalp çok önemli. Bunun önemini anlayamayan insan Cenâb-ı Allah ile başka bir yerde buluşamaz.

Gülzâr-ı Hâcegân: Herkesin kalbe bir yolu mu var yoksa herkeste kalp mi var?

Hâce Hazretleri (ks):  Herkeste kalp var… Kimisi bunu çöplüğe, harabeye, vira-neye, dünya çarşısına, bağa bahçeye çevirmiş; kimisi de orayı Kâbe’ye çevirmiş… Ama kalbi önemsemeyen bir insan neyi önemserse önemsesin. Önemsediği şeyleri sunabileceği başka bir zemin, başka bir pazar yok. Bu yüzden Cenâb-ı Hak kalbi önemsiyor. Bugün maalesef, akıl kal-bin önüne geçtiği için, kalbi de akıl yönlendirdiği için kalp ticaret merkezine dönüyor. Dünyanın en lüks, en görkemli mağazaları oluyor. Amerika’daki gökdelenler misali. Yani kalbi böyle de yapabiliyorsun. Ama ne kadar gökdelen yapıp büyütsen de arşa ulaştıramıyorsun...

Gülzâr-ı Hâcegân: O zaman kalpteki furkan gibi, ihlâs gibi Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyler bir buluşmanın adı gibi aslında…

Hâce Hazretleri (ks): Şöyle düşünün: Arabistan’ın, Afrika’nın bazı bölümlerine, görüntü olarak baktığınızda çöl. Kaktüsten başka bir şey bitmemiş. Ot yok, su yok, kumdan ibaret çöl. Ama Cenâb-ı Hak o çölün içinde öyle zenginlikler vermiş ki… Petrol, altın, elmas, doğalgaz... Çölde gizli. Bunların hepsini düşündüğünde farklı birer zenginlik. Ama yüzeysel baktığında hiçbir şey yok.

Kalp zahirde, yapı itibariyle böyle bir çöl.. Hiçbir değeri olmayan bir et parçası. Ama Cenâb-ı Hak bunun içine petrol gibi, doğalgaz gibi, altın, elmas, pırlanta gibi; takva, ihlâs, basiret, firaset, aşk, iman gibi kulun kendi gayretleriyle oraya yerleştiremeyeceği ama gayretleriyle bunları zenginleştirebileceği, kıymetini arttırabileceği cevherler koymuş. Senin bu zen-ginlikleri keşfetmeni ve bunları değerlendirmeni istiyor. Petrolünü, doğalgazını, altınını bul, işlet pazara getir, Biz satın alalım, diyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalp ham madde mi? Hiç işlenmemiş mi?

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, ham madde, hiç işlenmemiş. Sen işleyeceksin. İşle-diğini de hemen satın alıyor. Hiç pazarlık yapmıyor, ne ücret istiyorsan veriyor. Kalbini önemse, diyor. Yani vatanını sev, toprağını sev. Çöl diye bakma, satma, başka şeylere nazar etme. La teşbih, bölgeye gir, bölgede bir şirket kur. Elindekileri de o şirketle değerlendir.

Tasavvuf böyle güzel bir şirket. Rabıta ortaklığıyla, o bağlılıkla o değerleri işle, işlet. Yap-işlet-devret modeli gibi… Muazzam bir ticaret.

Gülzâr-ı Hâcegân:  Kalpten kalbe akseden, inikâs dediğimiz hadise işlenmiş bir hal mi?

Hâce Hazretleri (ks):  İnikâs, işlenmiş haldir. Onun için müridin ilk hali mürşidin son halidir. Anne çocuğun çiğneyecek dişi yoktur veya çiğneyerek yorulmasın diye zeytini ağzıyla çiğner veya eliyle ezer, çocuğun ağzına öyle koyar…

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman Allah-u Teâlâ’nın insanlara verdiği ham maddenin, işlenmiş hali mi değerli?

Hâce Hazretleri (ks): Evet, kıymet eden işlenmiş şekli. Değer-i harbiyesi olan o.  Misal, kurşunsuz benzin var, süper benzin var, normal benzin var... Bunlar işlenişine göre farkediyor. Veya yirmi dört ayar altın var, yirmi iki ayar... altın var. İşlenişine göre farkediyor.

Gülzâr-ı Hâcegân:  O zaman himmet, nazar… gibi olgular da bu işlemeye yardım eden faktörler.

Hâce Hazretleri (ks):  Evet, şöyle düşünün: Sen bir imalatçısın. Bir şeyler imal edeceksin ama çok fazla ham madde alacak gücün yok. Benimle bağlantı kurmuşsun, diyorsun ki bana biraz kaparo ver. Malda, kalitede anlaşmışız ama önden biraz kaparo ver ki işleyeyim, diyorsun. Bunlar, kendi ayaklarının üzerinde durana kadar önden verilen bir kaparo gibidir. Himmet, nazar bunun için. Ama adam bu kaparoyu alır da mala yatırmayıp başka bir şeye kullanırsa o zaman bedeli ağır olur.

Gülzâr-ı Hâcegân:  İnsana verilen gayret de Hakk’ın bir ikramı mı?

Hâce Hazretleri (ks): Elbette. İnsanlar himmeti devletin verdiği karşılıksız, teşvik kredileri gibi görüyor. Günümüz tarikatlarında himmet hep böyle anlatılmış, böyle algılanmış. Karşılıksız, geri dönüşü olmayan teşvik kredisi… Al, çar çur et. O himmetlerle, müridler kendilerini rezil kepaze etmişler.
Bana göre en büyük nitelikli dolandırıcılık bu. İlahi bir müesseseyi dolandırmışsın. Sen imanınla teslim olduğun bir insanı, ahdettiğin, söz verdiğin bir insanı, şeyhini dolandırmışsın. Ali’yi, Hasan’ı, Hüseyin’i değil; Allah’ın dostunu dolandırmışsın. Eğer dostsa o tabi.
Adam almış himmeti, misal rüyalara, hikâyelere, nârâ atmaya/cezbelenmeye harcamış. Biraz da kendine büyüklük vermiş, varlık vermiş. Kendilerini çok üstmakamlarda görenler de olmuş tabi...
Başa dönersek, zahirdeki ögeler öncülendiği için kalp önemsenmiyor. Kulluğun sadece, hakikat manasında, kalple olacağı anlaşılamamış. Oruç mu, tamam, yemeyiz/içmeyiz, sahurdan iftara kadar ailemize el sürmeyiz, bu kadar. İyi, Allah kabul etsin. Namaz mı, yem toplar gibi eğilir kalkarız bitti. Hac mı, biz de uyarız kalabalığa, bir taştan duvarı döner dururuz, sütçü beygiri gibi, önemli olan oraya gidip gelmek, hacı ismini almak.
Dikkat ederseniz Peygamber Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem),  ne Mekke-i  Mükerreme’nin içinde ne de Medine-i Münevvere’nin içinde hiç savaş yapmamıştır.
Mekke’nin fethinde de kan dökmemiş, herkes teslim olmuştur. Eman vermiştir Cenâb-ı Peygamber. Mekke halkı hemen hemen bütünüyle, bir kısmı önceden Müslüman olmuştu gizliyordu, kalanlar da fetih günü ve takip eden günlerde Müslüman oldular. Mekke’de de Medine’nin içinde de savaşmamıştır.

Bu iki mübarek mekânın etrafına bakın sanki bir çember çizmiş, Mekke ve Medine’nin etrafında hep savaşmıştır. Bedir’de, Uhud’da, Mute’de, Tebük’de savaşmıştır.

Buradan şunu anlıyoruz. Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere sanki bedenin içindeki ruh ve gönül gibibir. Buralara bir şey bulaştıramayız, bir şey karıştıramayız. Kudsiyetinden dolayı Cenâb-ı Hak oralarda kan dökmemiştir, cedel yapmamıştır. Hak ile buluşma yeridir oralar. Temiz kalmalıdır diye, oralarda bu mücadeleye girişilmemiştir. Allah-u Teâlâ da bunu harem bölgelerinde yasaklamıştır. Sözlü atışmayı bile men etmiştir Kur’an-ı Kerim.

Kalp de o ruh gibidir. İnsan bu iki şeye (kalp ve gönül) bir şey bulaştırmamalı. Bedenin her yerinde mücadele olur, nefiste olur, duygu/düşüncede olur... Ama kalbi sekînete erdirmeli. Kalbi fethe açmalı...

Oraya girerse Allah ve Resûlü oradaki bütün yaşanılacak hayata eman verecektir. Ve hayat, O’nun emanıyla kıymetli olacaktır.

Gülzâr-ı Hâcegân: Değerli vakitlerinizi bizimle paylaştğınız için Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi adına teşekkürlerimizi sunar, dualarınızı bekleriz.

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort