JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 28 May 2014 15:08

İBADET HAYATIN GAYESİDİR

Sual: Efendim, kendini eksik gören, eksikliklerini gidermek isteyen bir Müslüman bu eksiklerini tespit ederken de bazen yanlış çıkarımlarda bulunup aksi yöne meyledebiliyor veyahut da “Ben bu eksikleri nasıl olsa tamamlayamayacağım.” deyip meşguliyetlerinden dolayı kimi kendini futbola vermiş, kimisi televizyona vermiş… Bazen de bu eksikleri tamamlayayım derken çok yorucu bir program belirliyor kendisine. Misal Kur’ân ezberlemeye başlıyor veya belki ilk sırada yapması gereken şeyleri atlayıp başka şeylere yönelebiliyor ve sonunda yoruluyor. Bu da neyi en başta yapacağını, neyi en başta durduracağını tespit edemediğinden… İnsan bunu nasıl tespit etmeli, ya da nereden başlamalı?
Cevap: Hakikat, ilk başta bir bilgi olarak bize bildirilmiştir. Hakikat, madde diyebileceğimiz anlamda mücessem bir varlık değildir. Bilgi olarak sunulmuş ve bizim bu bilgiye önce inanmamız, sonra öğrenmemiz, sonra yaşamamız istenilmiş. İnsan başta bu sıralamayı bozamayacağını bilecek. Bu sıralamayı bozduğunda hiçbir şey öğrenemez, öğrenemediği gibi inanamaz, dolayısıyla da yaşayamaz.

Bu bilgi de kişinin tek başına elde edebileceği bir şey değil. Hakikat dediğimiz bu bilgiyi biraz daha güncelleştirerek buna “hayat” diyebiliriz. Bu bilgiyi insan kendi başına öğrenemez. Mutlak bunun için kendi dışında farklı insanlara ve bir sürü yardımcı araç, gerece ihtiyaç vardır.

Bu girizgahtan sonra, sen eksik-fazla bir şeyler tespit etmişsin. Bir, senin bu tespitteki kriterlerin neler, neye göre tespit ettin? İki, kendi başına bir uygulamaya girdin bu uygulamadaki referansın, ölçün, bilgin, verin ne idi? Eksik tespitinden daha önce bunları bilmeli…

Misal bir insanın başı ağrıyor ama bu ağrının neden olduğunu bilmiyor. Şöyle diyebilir misiniz; “Ya benim tansiyonum çıkmıştır. Bu ağrı ondan oluyor, hemen tansiyon ilacı alayım.” Düşüncesiz bir şekilde baktığımızda bu bir çare gibi görünebilir, adamın başı ağrıyor, ilaç alıyor. Peki, senin baş ağrıları veya bu ağrının nedenleri hakkında bir bilgin var mı? Bu ağrı tansiyondan mı, migrenden mi? Aç adamın da başı ağrır, açlıktan olabilir, uykusuzluktan… çok farklı sebepleri olabilir. Sen bunu neye göre tespit ettin?

Böyle bir tespit ne kadar yanlışsa ve bu insanın yaptığı şey, çok özür dilerim, ne kadar aptalca bir şeyse bir insanın da kendi adına, kendi başına dini eksiklikler tespit edip “Ben bunları tamamlayacağım.” demesi ayniyle aptalca bir şey. Başı ağıran insana doktor tomografi, beyin grafiği çekecek, belli tahliller yapacak, ağrının sebebini tespit edecek ve ona diyecek ki; “Sendeki ağrı bundan. Sen şunları yeme, içme veya misal, güneşte durma,  şu ilaçları iç…”  İşte bu tamam.

Eğer insan da hem belli eksikliklerinin olduğuna inanıyor, bu eksiklikleri tamamlamak istiyor ve hem de kendi başına tespitler yapıyor sonra da boş vermişliğe düşüyor, ifade ettiğiniz futbola, televizyona vs. düşüyorsa bu insanın tespiti samimi değil demektir. İşin lafını yapan ortamda, mecliste, toplumda “Ben şunları yapamıyorum, benim noksanlarım bu.” diye sürekli gündeme getirip bu eksiklerin giderilmesi noktasında ciddi bir adım atmayan insan bu tip konularda lüks içinde bir insandır…

Kapıya bir kovan eşek arısı koyup milletin kovanından balları çalan o adamın misali…  Dostlar işbaşında görsün, arılar vın vın diyorlar, o yine gidiyor milletin kovanından balları çalıyor, getiriyor. Gelip kovana vuruyor ve “Siz vın vın deyin bal benden.” diyor…

Yukarıda bahsettiğimiz adamınki vın vın. İslâmî ıstılahlara göre başka şey de söyleriz de uygun olmaz diye endişe ediyorum, üzerine alan arkadaşlar olur, bu yüzden onu söylemiyorum. Bu bir samimiyet değil. Bu eksik tespiti değil, bu lüks. Bu adam lüks konuşuyor.

Öbürü de kendince tespit etmiş, hummalı bir çalışmaya girmiş. O da usül bilmiyor. Kaldıramayacağı bir yükün altına girmiş. O doktora gitmeyen adam gibi.

Çocukların bir şarkısı vardır,

Açmış bakmış dolabı
Şeker de sanmış ilacı
Yemiş yemiş bitirmiş
Akşama sancı başlamış

Bu hikâye o adamınki gibi… Doz bilmiyor, hastalık bilmiyor… “Eksiğim ne benim?” deyip kendince de tespit edip “Ben hemen Kur’ân-ı Kerim ezberlemeye başlayayım. Ben şu kadar hadis ezberleyeyim.” Veya yığmış önüne kitapları “Ben bunları okuyayım.” Ne kadar okursa okusun, o okuduğundan hiçbir şey anlamayacak. İki gün sonra sıkılacak, onların içinde boğulacak.

Bu adamın yapacağı, bir bilene, âlime, fâdıla gidecek. Kendini önce ona ifade edecek. Ben kendimde şu şu eksiklikleri görüyorum. Benim böyle noksanlarım var. Ben bu noksanları nasıl telafi edebilirim, nereden, nasıl başlayabilirim? O âlim/fâdıl ona bir program çıkaracak ve bu program dâhilinde hazmede ede devam edecek. Ve zaten antrenman yapan bir insan gibi eksikliklerin giderildiğini gördükçe gayrete gelecek. Ufaktan başlayıp her gün doz arttırılarak samimiyetinin, ihlasının, bilgisinin arttığını görecek. Ama bu bir program dâhilinde olursa ona fâideli olacak. Yoksa onda bir maymun iştahlılık başlar, bir sürüye saldıran kurt gibi olur. Kurdun yiyeceği belki bir tanedir ama aç olduğu için sürünün hepsine saldırır. Hiçbirini de yiyemez, boğar, bırakır. İnsan bir tefsire saldırır, bir ezbere saldırır, bir hadise saldırır… Bakarsın ki geride alabildiği hiçbir şey yok. Misal süratle giden bir arabayı düşünün, bu araba bir anda bir çakıla vursa adam da çıkayım diye habire gaza basar, bastıkça batar. Belki motoru yakar.

Bunun için insan eksik tespit ederken ve bu eksikleri giderme noktasında bir gayret içerisine girecekse mutlak program, yardım, rehberlik hizmeti diyelim biz buna, bu gerekli.

İnsanlar dünyada zarar ederim korkusuyla bütün dünyevi meselelerini ehil gördükleri insanlara danışıyorlar, istişare ediyorlar, soruyorlar. Ticaret için muhasebeci tutuyor, ekonomistlerle konuşuyor, ekonomik programlara katılıyor; hukukla alakalı ise şirketine avukat tutuyor; sağlığından endişe ediyorsa zaman zaman gidiyor check-up yaptırıyor, kendini kontrol ettiriyor; zaman zaman bakıyorsunuz sabahları kalkıyor sıhhatte, zinde kalmak için spor/antrenman yapıyor, saunaya gidiyor, vesaire… Sürekli yardım alıyor. Ama ne hikmetse insanlar dine gereken değeri vermedikleri için dini meselelerde yardım almayı düşünmüyor. Zannediyor ki bu din benim dinim, ben bunu iyi biliyorum. Hâlbuki bugünün insanının en çok cahil olduğu konu din konusu.

Biraz önce de bir arkadaşla konuşuyorduk, misal finans kurumundaki bir memura -ekonomiyle alakalı bir iş yapacak- bir şey söylüyorsun, hemen “Yok, bu İslâmî prensiplerde yok.” Yahu sen kimsin, İslâmî prensipleri ne biliyorsun sen? Senin şurada yaptığın iş hangi İslâmî prensibe uyuyor. De ki bu bizim stilimizde, çalışma programımızda yok, eyvallah, tamam. Öbür tarafta yaptıklarına bakıyorsun, “Peki, bunlar İslâmî prensibe uyuyor mu?” diye soruyorsun, o zaman “Üstler böyle emrediyorlar, yukarıdan böyle istiyorlar.” diyor. Demin niye bunu söylemiyordun? Demin de de ki; “Yukarıdan böyle istiyorlar.” İslam’ı, dini çok iyi bildiğini zannediyor. Bir şey söylediğinde de “Biz de namaz kılıyoruz hacım.” diyorlar. Sanki namaz kıldı mı her şey bitiyor, her şeyi bilmiş oluyor. “Benim de babam hacı, sakallı; annem örtülü…” diyor. Bunu niye söylüyorsun, bunun anlamı ne? Babanın sakallı olması, annenin örtülü, hacı olması veya senin namaz kılıyor olman İslam’ı çok iyi bildiğin anlamına mı geliyor?

En cahil olduğumuz konu din konusu ama en çok ahkâm kestiğimiz, hiç danışma ihtiyacı hissetmediğimiz konu da din konusu. Öyle olunca din sahasında bir arpa yolu boy alamıyoruz ve hiçbir eksiğimizi de gideremiyoruz. O çakılda saran araba gibi sarıp duruyoruz, eksiklerimizi tamamlayamıyoruz.

Geçmişte ilginçtir, bir gün Ğavs (ksa) müridandan birine şiddetle kızıyor. Niye kızıyor diye ben de merak ettim, kulak kabarttım. Adam kürt, kürtçe ona sayıyor ve ona buyuruyor ki, “Sadece farz namazlarını kılacaksın.” Namazlardan sonraki tesbihatı bile ondan men ediyor. “Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber demeyecek, tesbih eline almayacak, hiçbir zikir, salavat söylemeyeceksin.”

Çok ilginç geldi bana. Ğavs, bir tarikat şeyhi, adama diyor ki, hiçbir zikir, salavat, hiçbir tilavet yapmayacaksın, sadece sünnetleriyle farz namazları kılacaksın. Herhangi bir nevafil ibadet yapmayacaksın. Sertçe kızdı, bağırdı. Adam mahcup. Ğavs Hazretleri bir kaç sefer de “Anladın mı?” diye sordu. Adam, “Anladım kurban.” dedi, kalktı, gitti. O anda Ğavs’a bir şey soramadım ama bir keyifli zamanında dedim,

-Kurban o adam neciydi, kimdi, ona buyurdunuz ki; “Sade farz namazı kılacaksın, başka bir şey yapmayacaksın.”

Dedi ki; “O şeytanın maskarasıydı. Şeytan onu ibadetle kandırmış. O yüzden o ibadetleri yapma dedim. Şeytan ona ibadet yaptırıyor, adeta o şeytana ibadet ediyor.”

Şeytan ona gelip diyormuş; “Sen kalk, gece teheccüd kıl.” Bu kalkıyor gece sabahlara kadar namaz kılıyor, yatıyor sabah namazını kılamıyor. Ona diyormuş ki; “Kalk, yüz elli bin, iki yüz bin zikir çek, seni Allah yatmak için mi yarattı?” Bu tesbihi alıyor, örtünün altından çıkamıyor. Bu sefer evdir, tarladır her şey kalıyor. Buna gelip diyormuş ki; “Oruç tut.” Yazın o sıcaklarda oruç tutuyor. Geliyor; “Visal orucu tut.” diyor, bu tutuyor, yemiyor, açlıktan takatsiz düşüyor. Şeytan buna gelip diyormuş ki; “Senin hanımın senin bu hallerine itiraz ediyor. Allah’a zikrin, ibadetin münkiridir, onu cezalandır.” Sen niye bu hallere itiraz ediyorsun diye, hanımını dövüyor.

Ğavs buyurdu ki onun imanını zikir yaptırarak, nafile namazlar kıldırarak, oruç tutturarak alacak. Bu kadar tuttum, daha tutmayayım deyip farz oruçtan soğutacak, Ramazan’ı tutmayacak. Farz namazı kılmayacak. Yuvası yıkılacak, çaresiz kalınca haramlara bulaşacak.

İnsan düşünse bu adam ibadet yapıyor, namaz kılıyor, zikir çekiyor bundan daha makul bir şey olabilir mi? Şeyh de ona diyor ki kılma, çekme, yapma. Bu adam böyle haller onda başladığında gelse, bu rüyalarını paylaşsa, anlatsa bu sıkıntılara düşmeyecek.

Bunun için insanın dini meselelerde rehberlik hizmeti, gerçekten en çok ihtiyacı olan konu. Çünkü dini bilmiyor. Evet, bu toplum inandım diyen ama neye inandığını bilmeyen bir toplum. Geleneksel bir inanç var; neye, nasıl inanacak bilmiyor. Eksiğini tespit eden insan o eksikliklerini giderebilmek için dershaneye giden bir çocuk misali yardım almalı, bir program dâhilinde eksikliklerini telafi etmeli.

Sual: Günümüzdeki usül yanlışlığından kaynaklanan eksiklikler var. İnsanların meselelerde öncelik verdikleri hususlar farklılaşmış. Bazen televizyondaki programlarda büyük bir insandan bahsederken şu kadar namaz kılardı, şöyle ibadet ederdi gibi söylemler işitiyoruz. İnsanlar da sanki buna heves ediyor ve ne olacaksa böyle olacak diye zannediyor. Bu mevzuun hakikati hususunda ne buyurursunuz?

Cevap: Bu tip şeyler bir nostalji olarak anlatılıyor. İbadetin/kulluğun, hayatın maksadı, gayesi olduğu anlatılmıyor. İbadetler/kulluk hayatın gayesi olarak değil, sanki hayatın aksesuarı olarak anlatılıyor, sıkıntı burada. Nostalji, bunları yapın. Bunları da Kadir gecesi gibi gecelerde, Ramazan geceleri, cuma gecelerinde yapın. Hastanız varsa yapın.

Şimdi televizyonlardaki bütün dini programlara bakın, istisnalar kaideleri bozmaz, hep tarotçuluk. Cinlere karşı, çocuğum imtihanı kazansın diye, uyumayan çocuğa hangi dua okunmalı, geceleri uyuyamazsan şu duayı oku… İşler bunlara dönmüş, uğur abbas duaları. Asıl dertler unutturulmuş millete. İhlassızlığın, irfansızlığın, iz’ansızlığın, nifağın, fıskın, fücurun… reçeteleri sunulmuyor. Mesela koskoca profesör oturmuş program yapıyor, canlı yayın bağlantısı, kadın açıyor, rüya anlatıyor; kaynana gelin ilişkilerini anlatıyorlar, kaynanam bana şöyle yaptı, ben gelinime böyle yaptım. Ne bu? Bunları soruyorlar. Profesör de bir şeyler söylüyor. Bir profesörün anlatacağı şeyler bunlar mı? O kadın sesim televizyonda duyulsun, ben de programa katılmış olayım diye arıyor, soracağı bir şey yok. Hoca da onu kale alıp cevap veriyor. Hadi on sorudan biri böyle olsun tamam diyeyim de on soru da öyle. Dini programlar dedikodu yeri olmuş.

Programı sunan hocaefendiler her programa bir şarkıcı, türkücü alıyor, onunla konuşuyor. Niye canım, bir tane ilahiyatçı al karşına. Bir sefer de bir fıkıhçı, bir tefsirci çıkar, kelamcıyla çık. Ciddi bir konu koy ortaya, onunla müzakere et, millet dinlesin, öğrensin. Kelama dair konuları konuşmak veya fıkhın gerçekten günümüzde ihtiyaç olan meselelerini konuşmak prim yapmıyor; ama rüyalardan konuşmak, kaynana gelin ilişkilerinden konuşmak, eften püften şeylerden konuşmak, bunlar reyting yapıyor.

Günümüzde insan kime güveneceğini de bilemiyor. Şimdi Diyanet’in uygulamasına göre imamlar cuma namazlarında hutbede Türkçe dua ediyor, cemaat de âmin diyor. Arkadaşın birisi işyerinin yakınındaki camiye cumaya gidiyor ve orada da imam efendi dua ediyor, cemaat de âmin diyor. Bu arkadaş kendi imkânlarıyla araştıyor ve bu uygulamanın bid’at olduğunu öğreniyor. Gidiyor, imama söylüyor, bu yaptığın doğru bir iş değil, bu bid’at, bunu yapma. İmam da demek ki emir almış. Bir de bakıyor adam memur, diyor; “Bu senin işin mi, senin sahan mı?” Diyanet, Türkiye’de dinin sorumlusu kurum, dini kurum. Sen gelmiş bana bid’atten bahsediyorsun. İmamın tercihi belli. İmam devam ediyor. Arkadaş da bunun arkasında cuma namazı olmaz, kılınmaz diyor, gitmiyor. Bunu açıyor yine bir hocaya, resmi hoca değil ama okumuş, fıkıhla çok iştigal etmiş birisine soruyor. Camilerde cuma namazlarında dua edip âmin demek caiz mi? O da diyor ki caiz değil, bid’at. “Peki, ben bid’at işliyorlar diye cumaya gitmiyorum doğru mu yapıyorum?” diye soruyor. Arkadaş, “Çok doğru yapıyorsun, cuma kılınmaz, cumaya gitme.” diyor. Şimdi bunu nereye sığdırırsın? Öbürü hadi bilmiyor, aklınca bir bid’ate kafayı takmış, pire uğruna yorganı yakmak derler ya bir bid’at uğruna cumayı, farz olan bir ibadeti terk ediyor, haram işlemiş oluyor. Haramda ısrar küfre kapı açar, bunu düşünemiyor, Allah ile arayı bozuyor, bu cahil bir adam. Bu sana soruyor, güya sen bilen birisin, hangi akılla diyorsun ki cumaya gitme. Buna bari de ki başka bir camiye git. Orada bid’at işleniyorsa sünnetin işlendiği bir camiye git. Cuma terkedilmez, sen o bid’ate katılma, onlar sesli âmin diyorsa sen deme, sessiz kal, cumanı kıl. Ama cuma farz, cumayı terk edebilmen için çok ciddi özrün olması gerekiyor.

Şimdi insan düşünüyor bu hoca…  Bu okumuş, öbürü cahil. Cumayı neyin adına terk ettiriyor veya o hoca cumanın farziyyetini, farz oluş hikmetlerini nasıl anlamış; cumayı sakıt kılan sebeplerin neler olduğunu gerçekten biliyor mu? Sen eğer basit bir bid’at yüzünden farz olan büyük bir ibadeti terk edebiliyorsan demek ki yarın çok başka şeyleri terk eder, dinden çıkarırsın.

İnsan üzülüyor, bu yüzden diyorum ki gerçek bir rehberin elinde, mutlak bir rehberlik gerekli…

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2012 EKİM SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Sual: Efendim, hadisi şeriflerde Efendimiz bir toplumun ameli ne kadar çok, hatta çöller dolusu kadar bile olsa haramlardan sakınmadığı müddetçe cehennemden kurtulamayacağını buyuruyor. Bu tip hadisi şerifleri nasıl anlamamız gerekir?

Cevap: Resûlullah Efendimiz’in (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) ifadeleri çok farklı zaviyelerden değerlendirilebilir. İfade ettiğiniz gibi bir tarafta çöller dolusu bir amel var ama öbür tarafta da sanki ne kadar büyük olursa olsun ağacın içini yiyen bir kurtçuk… Buna misal olarak Hz. Süleyman’ın asasını gösterirler. Bir güve Hz. Süleyman’ın asasının içine giriyor, yüz senede o asayı yiyor. Süleyman (aleyhi’s-selâm) Mescid-i Aksa’yı yaptırırken cinlerin başında yüz sene vefat etmiş bir şekilde asasına dayalı duruyor. Cinler onu başımızda bizi gözetliyor, bize bakıyor diye zannediyor ve çalışıyorlar. Güve yüz sene sonra artık asanın başına yani Hz. Süleyman’ın çene altına gelince, asa kırılıp Hz. Süleyman yere düşüyor, o zaman vefat ettiğini anlıyorlar.

Bu misal, ağaç ne kadar büyük olursa olsun içine bir kurt, bir güve girerse ama üç senede ama beş senede, neticede onu yer bitirir. Haram yani bir mâsiyet devam ettiği sürece amel ne kadar büyük olursa olsun masiyet ameli tüketebilir. İşin bir cephesi böyle.

Bunun için, İslâm’da iki esas var: Emr-i maruf, iyilikleri yapmak, ziyadeleştirmek; nehy-i münker, o iyiliklere zarar verebilecek her türlü muhalefeti, kötülüğü terk etmek. Eğer kişi bunu kendi akidesinde, amelinde, ahlâkında tatbik etmezse marufu muhafaza edemez. Emr-i maruf, nehy-i münker sadece topluma karşı olacak bir şey değil. Kişinin nefsine karşı da bu iki esas çok mühim.

Hadisi şerifte bahsedilen bu kişiler demek ki marufu bir yandan işlerken münkere dikkat etmemiş, ondan sakınmamışlar...

Bir başka cephe, demek ki bu insanlarda ameller ibadet olmaktan çıkıp âdete dönüşmüş. Namazlarını, oruçlarını ve sair zikru fikirlerini âdet kabilinden yerine getirmişler. Bir yanda belki Allah sevgisi var ama öbür tarafa baktığımızda haramlara engel olacak olan Allah’ın korkusu yok. Allah korkusunun olmayışı bir iman zafiyetine sebebiyet verebilir. İşte bu iman zafiyeti de ibadetlerin âdetleşmesine yol açar. Bu sefer o ibadetler Allah için değil de sanki o insanların kendi günlük yaşantılarındaki örfleri olmuş olur.

Bir başka cephesi, bu insanlar ibadetleri Allah için değil de kendilerini tatmin için, “Bakın bizi ibadet edicileriz, namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz.” desinler diye yapmışlar. Cenâbı Hak Sûre-i Bakara’da bunlara örnek veriyor da: “Hem onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ denildiğinde: ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler. İyi bilin ki bunlar yeryüzünü ifsat edenlerdir…” (el-Bakara: 2/11-12) buyuruyor.

Bunların da hallerine baktığında bir ıslahat görünüyor; namaz var, oruç var ama helâle harama riayet, Hak korkusu, Hak için fedakârlık, helâli muhafaza için harama karşı tedbir yok… O zaman bunların Allah’ı tanımalarında, sevmelerinde, kulluk anlayışlarında ciddi eksiklik var.

Hatta İslâmî mevzularda bazen münker maruftan daha önem arz eder. Münkeri terk etmezsen marufu tahakkuk ettiremezsin. Marufu öncülesen de sana bir menfaat sağlamaz. Mesela bir insan necaseti gidermeden abdest alsa bununla namaz kılamaz. “Ya ben abdest aldım, abdest taharete kâfidir.” diyemez. Bir necaset varsa, bu insan da abdestli olmaz. Dolayısıyla ibadeti de olmaz.  Yine bir insan sarhoş olsa o sarhoşluğu ondan izale oluncaya, aklı başına gelinceye kadar namaz kılamaz. “Ben içtim ama şimdi abdest alıp namaz kılarım.” diyemez, bu olmaz. Münker de bunun gibi bazen, duruma göre marufun önüne geçebilir.

Hadisi şerifte de adeta bu işaret var, o insanlar haramı terk etmedikçe, haramdan sakınmadıkça... Haramın çok farklı şekilleri var. Haramı biz sadece ekelde, şurupta düşünmemeliyiz. Yeme içmede değil sadece haram. Yalan haramdır, gıybet haramdır, yanlış düşünce, bozuk niyet, ters bakış, sû-i zan haramdır… Haramın kapsamı geniş. Sultanu’l-Enbiya’nın (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) haber vermiş olduğu o toplum ya bunların belki hepsini, belki bir kısmını yapıyor, bunu bilemiyoruz hadis bunları izah etmiyor, “Haramdan uzak durmuyorlar.” buyuruyor. Ya yiyorlar ya haram fiiller işliyorlar ama bunların hepsi haram kapsamında. Bunlar o ibadetleri iptal ediyor. Allah Resûlü buyuruyor ya kişinin imanı, ihlâsı, kalbi bembeyaz bir örtü gibidir. Günahlar, haramlar onun üstünde leke bıraka bıraka o lekeler tamamen örtüye galib olur, örtünün beyazlığından gün gelir ki hiçbir eser kalmaz.

İşte o haramlar, mâsiyetler, günahlar insanın imanı, ihlâsı üstünde bu tip etkiler bıraktıkça o takva bozuluyor, ihlâs zayi oluyor. İnsan istikametten ayrılıyor. Ama varsın bir tarafta da çöl büyüklüğünde namazı olsun… Büyük bir depo dolusu tertemiz su olsa, afedersiniz onun içine bir damla necaset damlatsanız koskoca depoyu pis hale getirir. Fütursuzca harama bulaşan bir insanı, Allah esirgesin, o mâsiyetler şirke, küfre kadar da götürebilir. Varlıklar hakkında yalan söyleyen bir insan, Allah esirgesin, Allah hakkında da yalan söyleyebilir, Allah’a iftira edebilir. İnsanda bir korku, yani bir fren olmayınca ne yapacağı belli olmaz…

Sadece İslâm’ın güzelliklerini anlatmak yetmez bir Müslüman için; varta, hatar olabilecek tehlikeli noktalar da anlatılmalı. Aslında akaid bunun içindir. Akaid sadece Allah’a imanı tarif eden bir ilim değildir. Allah’a imanı, Cenâbı Hakk’ın zâtî, subûtî sıfatlarını tarif etmekle birlikte insanın imanını tehlikeye sokacak beyanları da akaid tarif eder. Şirki, küfrü, fıskı, nifakı tarif eder… Akaid bunun için önemlidir. Allah’a muhalefet sayılan her ameli de mümin bilmekle yükümlüdür. İnsan bunları bilmezse yanılabilir. İnsanlara sürekli cenneti anlatıp iştahlarını kabartmak, onları cehennemden habersiz bir hale getirmek, tehlikeyi onlara haber vermemek zarar olur. Misal evde çocuğunu eğitirken gösteriyorsun; “Bak, bu cama, balkona çıkma aşağı düşersin.” Bunları söylüyorsun ama tehlikeler hep evin dışına açılan cephelerde değil ki. Çocuğa evin içindeki tehlikeleri de göstermeli ve demelisin ki; “Bak, elektrik prizlerine bir şey sokma. Elektrikli aletlerle oynama, mutfağa girme, aygaza yanaşma, çakmakla, kibritle oynama…” Bunlar da tehlike. Evin içindeki tehlikeleri haber vermemek yeterli bir eğitim değildir. Tehlikelerin bütününü çocuğa göstermek ve çocuğu bunlardan uzak tutmaya çalışmak gerekir.

İnsan eğitimi de böyle. Sürekli ona cenneti anlatıp cehenneme yaklaştıracak vesileleri anlatmamak iyilik etmek değildir. Kur’ân’ın irşadına bakın, hemen hemen Kur’ân’ın tamamı bu minval üzere devam eder; sayfanın birinde iman, takva, cennet, mümin anlatılır, sayfanın öbüründe cehennem, kâfir, münafık, küfre sebep şeyler, cehenneme giden yol anlatılır. Misal “Elif-Lâm-Mîm” diye başlar müminlerin vasıfları anlatılır hemen karşı sayfaya bakarsın “İnnellezine keferû sevâun aleyhim…” diye devam eder, kâfirleri anlatır.

İnsanlara İslâm’ı anlatırken Kur’ân’ın metodunu kullanmak lazım. Belki belli bir noktada o kişinin palazlanmasını, kalbinde bir muhabbetin uyanmasını, istikametin belirmesini bekleyebiliriz, bu ayrı. Bu bir süreç meselesidir; hidayet yolu, istikamet yolu gösterilir, belli bir dönemden sonra da ona butlan yollar gösterilir, bu yolları da bilsin. Çünkü bakarsın ki bu insandır, nefis taşıyor, merak edip o yola girebilir. İnsan o yolu bilmeyince haram da işleyebiliyor. Günümüzün Müslümanlarına bakın namaz var, oruç var hatta belki sûfiler, zikir var ama faizle iştigal var, israf var, aşırı lüks var, tesettüre riayetsizlik var hatta bu o kadar ileri gidebiliyor iffetsizliğe kadar varabiliyor. Müslümanlar, hatta cemaatler haremliğe, selamlığa riayet etmiyor. Bugün bakın bütün İslâmî cemaatlerin artık televizyon kanallarında konferansları, seminerleri görebiliyorsunuz, kadın erkek iç içe oturuyor. Hatta konferans verilen platformda, kürsüde kadın hatibelerle erkek konuşmacılar yan yana oturuyorlar ve bunda bir mahzurat görmüyorlar. Bunlar melekleşmişler demek ki bir şey hissetmiyorlar, musafahalaşmada bir mahzurat görmüyorlar. O hale gelinmiş. İnsan bunu nefsinin bir oyunu kabul etse, Allah’a tevbe etse “Ben yapıyorum ama hoş değil.” dese belki bir derece, bir de bunu helâlleştirmiş, haram olduğunu da kabul etmiyor. Buna haram desen sana elli tane delil getirmeye uğraşıyor, “Sen neredesin?” diyor. Artık bugün haramlar helâl itikad edilerek işlenmeye başlanmış. Şüpheli şeylerden kaçınma kalmamış. Ama dediğim gibi bak adam öyle İslâmcı ki, mangalda kül bırakmıyor. Adı da Müslüman aydın, İslâmcı profesör vesaire ama bakıyorsun İslâmî yaşantı adına hiçbir şey yok. Ailelerine bakıyorsun cıscıbıl, Allah’a sığınır insan. Bahsettiğin hadisi şerifte bin beş yüz sene önce Fahri Âlem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tarif etmiş olduğu insanlar bugün aynen var.

İstanbul’da İslâmî bir yayınevinden bir kitap sipariş ettik. Sözde selefiler, oldukça muttaki sayılan, ehli hadis insanlar. Bize gönderdikleri ödeme usullerine göre parayı yatıracağız. Hesapları faizle çalışan bir   bankada… Sen bir yayınevisin etin ne budun ne? Niye sen bir finans kurumuyla değil de faizle iştigal eden bir banka ile çalışıyorsun? Şimdi senin her yerin selefi olsa bana ne yazarsın.

Olmasa tamam, çaresizlik ayrı bir şey ama bugün Türkiye’nin her yerinde finans kurumları var. Niye sen bunlardan birini tercih etmiyorsun? Finans kurumları da çok meşru olduğu için söylemiyorum ama mesela bir mevduat bankasıyla bir finans kurumunu mukayese ettiğinde elbette ki bu ehven. Müslümana yakışan bunla çalışmak.

Bakıyoruz da Müslümanların belli konularda çok fazla bir endişeleri yok. Dünyaları tam yerinde olsun istiyorlar, dünyevi meseleler dünya usullerine göre devam etsin ama namaz da kılalım, oruç da tutalım, hacca da gidelim, bunlar da olsun…

Sual: O halde  şöyle söyleyebilir miyiz; Allahu Teâlâ ya hep ya hiç mi, kabul ediyor. İslâm ya hep ya hiç mi?

Cevap: İslâm ya hep ya hiç. İslâm’da insanın yapabildiği veya yapabileceği meselelerde tolerans yok. İnsanın münferiden gücünü aşan konular olabilir. Bir mesele vardır ki cemiyet, cemaat, ümmet işidir. Bunu siz tek olarak uygulayamazsınız. Misal olsun diye söylüyorum bugün hiçbir Müslüman fert İslâm’ın ukubat bölümünü, cezalarını münferiden uygulayamaz. Ben Müslümanım, diyelim sen benim telefonumu çaldın ben senin elini keseceğim. Hayır, buna hakkın yok, bunu sen yapamazsın. Muamelata dair yine belli meseleler vardır ki bunlar da ferdi aşan şeylerdir münferiden biz yapamayız. İslâm bunlarda ya hep ya hiç anlayışını bozar. O zaman şunu sana tavsiye eder, bir şeyin kemaline, tamamına ulaşamıyorsan onun azını terk etmen gerekmez.

Ama İslâm senin gücünün dâhilinde olan, senin yapabileceğin şeylerde bu anlayışla sana yaklaşmaz. Sen sabah namazını evinde kıl çık, yatsıyı da dön evinde kıl, öğleni, ikindiyi, akşamı kılmasan da olur gibi bir yaklaşımla İslâm sana gelmez. Sen iki vakti kılıyorsun diye senin işin tamam, demez.

Veya sen cumalık Müslümansın, cumadan cumaya kılıyorsun, hiç olmazsa cuma kılıyorsun ya beş vakit sana bağışlandı, demez. Bu noktada İslâm ya heptir ya hiçtir. Çünkü sen namazı yapabilecek kuvvette ve kudrettesin. Beş vakit namazı kılabilecek sıhhatte, idrakte, imkândasın. Sıhhatin elvermedi oturarak kıl, ima ile kıl. İslâm bütün bu ruhsatları, sen de bunları kullan diye, senin için kullanmış. Ama sıhhatli, âkil, bâliğ olan, imkânı olan bir insandan cebir/ikrah olmadığı sürece namazı kaldırmaz. Bu anlamda ya heptir, ya hiçtir. Ya beş vakit namazı beş vakitte kılarsın ya da sabahı, yatsıyı kıldın diye seni öbürlerini kılmış kabul etmez ve seni yargılar. Sana Ku’rân diliyle “Feveylu’l-lil musallîn” der. Kılmadığın için sana sünnet diliyle: “Men terekes-salâte müteammiden fekad kefere” der. Kasıtlı namazı terk edersen kâfir olursun der. Bu noktada sen kimseyi suçlayamazsın.

İnsangücünün, çerçevesinin içinde olan bütün konularda İslâm ya heptir ya hiçtir. Bunu biz sünnette de görüyoruz. Mesela kurbanla ilgili Cenâbı Peygamber buyuruyor:  “Kurban kesmeye muktedir olduğu halde kesmeyen bizim musallamıza yanaşmasın.” Hac ile ilgili, “Hac yapmaya sıhhaten ve malen müsait olduğu halde bunu yapmayan musallamıza yanaşmasın. İster yahudi olarak ölsün, ister nasara olarak ölsün.” Bu tip uygulamaları görüyoruz. Şimdi bu hadisleri böyle bilip dururken, bunlar bizim gözümüzün önündeyken ben size karşı çıkıp diyebilir miyim ki “Hayır canım, sen meseleyi çok daraltıyorsun, çok yokuşa sürüyorsun. İslâm’da böyle ya heplik ya hiçlik yok.”

Ameli boyut ikinci plan, evvel imanî boyut var. Daha imanî boyutun başlangıcında Cenâbı Hak ya hep ya hiç, buyuruyor: “...Fe men şâe fel yu’min ve men şâe fel yekfur...” Bizim bu şartlarımızı kabul ediyorsan, bunlara uyum sağlayabileceksen, bunlarla bütünleşeceksen buyur iman et. Yoksa bunlar sana uymuyor, zoruna gidiyorsa, ben bunları yapamam diye düşünüyorsan var inkâr et, buyuruyor Cenâbı Hak. Ki bu daha hemen iman boyutunda, isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin buyuruyor. Biz böyle bir kapıdan içeri giriyoruz.
Bu kapıdan girdikten sonra ameli boyuta gelince “Canım hiç olmazsa bir cuma kılıyor.” diyemeyiz. Şimdi Ramazan geliyor, beş vakit namaz kılmayanlar bakın teravihte camileri dolduracaklar. Ne lahana turşusu ne perhiz? Günlük beş vakit namaz farz, sen bunu kılmıyorsun, eğlence anlamında teravih kılıyorsun. Ben bunu nasıl değerlendireyim? Sen belki cuma namazı da kılmıyorsun ama bayram namazına geliyorsun. “Ya hiç olmazsa bu kadarını kılıyor. Bak bayramda camiye gelmiş. Bu adam Müslüman(!)”  Bayram namazı kılması neyi değiştiriyor?

Başa dönersek, dedik ya İslâm’ı anlatırken insanlara hep marufu anlattık, münkeri anlatmadık. Biz insanlara hep namaz kılmanın faziletini anlattık; namaz terkinin ziyanını, namaz kılmamanın iman üstündeki, insan üstündeki etkilerine hiç girmedik. İnsan işte bu yüzden vakit namazını, cuma namazını rahatlıkla terk edebilirken örfen bayram namazına gelmekte.

Biz selefe, ashaba baktığımızda onlarda şunu görüyoruz, namazın terkini ittifakla küfür saymışlar. Kaynaklarımız böyle söylüyor. Onlar namazın terkinin dışında, ısrarcı olmamak kaydıyla, hiçbir kebairi küfür addetmemişler. Bu, insanlara anlatılmıyor. İnsanlar bu yüzden rahatlar. Korku yok, fren sistemi yok. En basit bir işten, bir meşguliyetten dolayı namazı terk edebiliyorlar. Misal, insan ne kadar uykusuz olsa oturduğunda başını koltuğa koyup uyuklayabiliyor, uykudan fedakârlık yapmıyor. Belki düzenli yemeğe gidemiyor ama çayın yanında bir simit, bir bisküvi alıyor işinin, masasının başında midesine bir şey vuruyor, açlığını yatıştırıyor, fedakârlık yapmıyor, aç durayım, demiyor.

Ama aynı uygulamayı namaz için yapmıyor. Hiç değilse hemen kalkıp farzını kılayım, demiyor. İşim yoğun, ola ki bu yoğunlukta abdest alacak zaman bulamayabilirim, abdestimi koruyayım, namaz vakit girdi mi hemen namazımı kılayım, demiyor. İnsan acilen, çok afedersiniz, idrara rahatsız olsa ne kadar önemli bir toplantıda olursa olsun, izin isteyebiliyor, “Müsaadenizle benim lavaboya kadar gitmem gerekiyor.” deyip kalkıp gidiyor, fıtri bir hadise bu, sorun değil. Bu insanın Müslüman olduğunu düşünün, aynı insan; “Benim namazım dara girdi hemen ben iki dakikada namaz kılayım.” diyemiyor. Veya illa ben namaz kılacağım deme, ben lavaboya gideceğim de, bunu söylemiyor. Neden? Medeni cesareti yok diye mi? Hayır, afedersin tuvaleti, en pis yeri söylüyor ama Allah’ın huzuruna gitmeyi söyleyemiyor. Medeni cesareti olmadığından değil, imanın tadına varmadığından, İslâm’ın şuuruna ulaşmadığından, Allah’ın azametini müdrik olmadığından… Sorunlar burada…

Böyle bir insanı biz hangi ölçülerde değerlendirebiliriz? Bu insana hangi zaviyeden bakabiliriz? Bu insana İslâm verilerinin/ölçülerinin, Kur’ân ve sünnetin MR’ında,  ultrasonunda bakmayan ulema; tahlil, tahkik, tetkik etmeksizin sırf yüzeysel bir bakışla hastaya bakan bir doktor misalidir. Söyleyeceği şeyler ne denli sıhhatli olabilir?

İşte bu anlamda “heplik ve hiçlik” çok önemli. Bu dengeyi de ulema sağlar. Âlim toplumun gidişatına bakar, insanların imanî, ahlâki, irfanî durumlarına bakarak gerektiği/zaruret olan yerde ipi salıverir, gerektiği yerde çok sıkı tutmak zorundadır. Aslında İslâm’ın öngördüğü siyaset budur, siyaset bunu gerektirir. Siyaset maslahatlara göre menfaatleri ayarlamaktır. Bunun asliyyeti fıkıh üstünde, fıkhî kaidelerin uygulanışı üstündedir. Bugün İslâm’ın siyaseti de kalmamış, uygulamadan o da kaldırılmış. Ulemamız siyaset de bilmiyor, bilmediği için uygulayamıyor. Böyle olunca millet biraz keşmekeş, ortada.

Diyelim memurların işi varsa tanış bir doktordan gidip rahatlıkla rapor alıyor. Artık fıkhî ölçüler böyle olmuş. Tanış bir hocası, kendi kafasında bir âlimi, bilgini varsa adam gidiyor, kendi düzüyor, kuruyor, anlattığı şekliyle de istediği fetvayı alıp, eyvallah, tamam, diyor devam ediyor. Hâlbuki buna emin olun, o insanın kendi de bundan mutmain değil. Ama nefsinin zebunu olduğu, nefsinin hoşuna gittiği için öyle devam ediyor.

Bu bahsettiğimiz “heplik ve hiçlik” anlayışını çok delmişler. Buna çok geniş bir çerçevede bakıldığında, insanı aşan konularda “Ya hep ya hiç” diyemeyiz. Ama imkân dâhilinde olan meselelerde ya hep ya hiç. Bir adama diyebilir misiniz ki siz “Tamam on gün oruç tutsan yeter, otuz gün tutmana gerek yok”. Veya önemli olan adamın zekât vermesidir, deyip “Sen kırk da bir değil de seksen de bir zekât ver.” diyebilir misiniz? Bunu değiştirebilir misiniz? Veyahut hac farz olan bir adama desen ki “Ya bak şurada fukara var, sen hac değil de fukaraya yardım et, hac paranı bunlara dağıt… Önemli olan Allah’ın rızasını almak, İslâm’dan bir şey yapıyorsun ya tamam...” Bunlar yapılabilecek şeyler değil…

Adam gelip soruyor,
-Ben bir işte çalışıyorum, iş yerinde patronum namaz kılmama izin vermiyor, namaz kılabilecek bir yer de yok, ben ne yapayım? Çalışmak zorundayım, çocuklarımın maişeti de bu işe bağlı. Ne yapayım? Hoca da buna,

-Çalışmak da ibadettir. Sen orada dürüst çalış, Allah senin niyetini biliyor. Ortam müsait olsa kılacaktın değil mi?

-Evet, kılacaktım.

-Eve geldiğinde kılamadıklarını kaza edersin, diyor…

Bu tip insanlar bazen Kitab’tan, Sünnet’ten delil getiriyorlar. Bu delillerin de çok iyi incelenmesi lazım. Getirdiği deliller İslâm dini tamamlanmadan, önceki uygulamalara ait. O günün şartları bunu gerektirebilir, din henüz tamamlanmamış. Daha sonra belki o kaide neshedilmiş ki nitekim İslâm’da yerine gönderilen farklı hükümlerle ya değiştirilmiş ya kavileştirilmiş, statülerinde değişiklik olmuş birçok hüküm var. Biz o tamamlanıştan sonraki uygulamalara bakmak durumundayız. Ondan sonra bizim söylediğimiz gibi bir şeyler olmuş mu, biz bunlara bakacağız.

Misal bir dönem muta nikâhı uygulanmış, Resûlullah buna müsaade buyurmuş ama daha sonra Hz. Ömer döneminde bu neshedilmiş, muta nikâhı kaldırılmış. Resûlullah (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) döneminde, İslâm’ın ilk dönemlerinde bir maslahata binaen atlardan zekât alınmamış. Hz. Ömer döneminde bütün atlardan zekât alınmış. Sana vahiy mi geldi, Peygamber bunları zekâttan muaf tutmuştu. Sen niye bunlardan zekât alıyorsun, diye Ömer’e karşı çıkmışlar. Ama o dönemde herkes bu sefer malını, parasını zekât vermeyelim diye ata yatırmış.

Resûlullah muellefe-i kulûba zekât vermiş. Almak şöyle dursun onlara vermiş ve cizye de almamış onlardan. Hz. Ebubekir gelmiş onlara savaş ilan etmiş, siz zekâtlarınızı verinceye kadar ben sizinle savaşmaya emrolundum, buyurmuş. Daha bunun gibi birçok uygulama Resûlullah’ta yok ama din tamamlandıktan sonra Hulefa-i Raşidin döneminde var. Hüküm de ona göre veriliyor. Bakmamız gereken uygulamalar bunlar. Böyle el çabukluğu marifet hesabı ben Kitab’tan, Sünnet’ten delil getiriyorum, sorun yok, Kitab, Sünnet deyince akan sular durur, diyemeyiz. Hayır, karşındaki belki bunu bilmiyor, sen ona Kur’ân’dan, Sünnet’ten bir şey söylesen başım üstüne diyor ama bu uygulamanın geçerliliği, uygulanılırlığı ne kadar?

Misal para var ki hakikaten paradır ama tedavülden kalkmıştır. Sen şimdi illa esnafa getirip diyebilir misin ki bu para ile ben alışveriş yapacağım. Esnaf sana dese ki bu para, önceden geçiyordu ama şimdi tedavülde yok, kullanılmıyor,  ben bunu almam, sen ısrar edemezsin ki illa ben sana bunu vereceğim... Mantık biraz buna benziyor.

Böyle tedavülden kalkmış hükümler olabilir bunları kullanmak, insanlığa biz Kitab’tan, Sünnet’ten delil getiriyoruz demek çok fazla insaf işi değil…

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2012 EYLÜL SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Sual: Efendim, bizim bu dünyaya gönderiliş maksadımız Allah’a kulluk… Ayeti kerimede de Cenâbı Hak meâlen: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuruyor. Hakk’ın memnun olacağı, yaratılış gayesine uygun bir kulluk nasıl olmalı?..

Cevab: Yaratılış gayesi hepimizin malumu. Kâinattaki her zerre illa ve illa Allah için vardır. Allah için olmanın dışındaki bütün anlayışlar ya bire bir şirktir ya şirke kapı açmaktadır. Allah esirgesin, neticesi oraya gidecektir. Bunun için insan bu gayeyi mutlak anlamda, hem inanç olarak hem anlayış olarak içine oturtmalı…

Bunun amelî boyutunda, ifade ettiğiniz “nasıl bir kulluk” için de Cenâbı Hak tek kelime ile Sultanu’l-Enbiyâ’yı gösteriyor. Biz kulluğun bütün safhalarını, kul olmanın gerekliliklerini, icabatını Sultanu’l-Enbiyâ Aleyhi’s-Selâtu Ve’s-Selâm’ın yaşayışından öğreniyoruz. Bu yaşayış birebir kendi yaşantısı… O’nun ifa ettiği veya yaşanılmasını istediği her türlü şey…

Biz sünneti üçe ayırıyor, üç bölümde ele alabiliyoruz: Fiili sünnet, kavli sünnet, takriri sünnet. Fakir, bu “sünnet” ifadesinin üstünde çok durmaya çalışıyorum. Sünnet deyince toplumumuzun aklında farklı anlayışlar oluşuyor.

Misal, “Sünnet nedir?” diye sorulduğunda; sarık, sakal, misvak, taşlı yüzük kullanmak, Anadolu tabiriyle entari veyahut şalvar giymek sünnettir, denilebiliyor… Bunlar münferit sünnetler, Peygamber’den bize intikal eden güzelliklerdir.

Ama İslâm ıstılahında, İslâm’ın özünde sünnet kavramının ifade ettiği şey bunlar değil. Biz sünnete sadece çıplak gözle, belli eşyalar, kullandığımız belli araç, gereçler olarak bakarsak hayatımızda müthiş bir boşluğa düşeriz. Ve bu sefer bu boşluğu başka yerlerden, tabirimi mazur görün, sokakta bulacağımız şeylerle doldurmaya kalkar, o boşluğu tamamlamaya uğraşırız. Bulduğumuz şeyler ya bid’at, ya dalâlet, Allah esirgesin ya ric’at ya da farklı şeyler olur ve hayatımız felç olur. Farkında olmadan İslâm âdâbından, ahkâmından, ahlâkından uzaklaşırız. Bugün dünya Müslümanlarının hayatı böyle dumura uğramış, bozulmuştur.

İslâm ıstılahındaki sünnet kavramı, ferdi meselelerin dışında dinin yaşanmış hâli, yaşanılmış şeklidir. Dinin tafsilidir. Dinin tafsilatlı haline sünnet denilir. Biz ahkâm-ı Kur’âniyye’nin bütün açılımlarını sünnet sergisinde görebiliriz. Yoksa İslâm’ı anlayamayız.

Meseleye böyle bakmaz, biraz önce de dediğimiz gibi sadece belli şeyleri sünnet kabul eder, böyle algılarsak sünneti çok basite indirmiş oluruz. Ve bu bizim Allah Resûlü’nü hiç tanımadığımızı gösterir. Bu sefer; “Sakal sünnet. Bıraksan da olur, bırakmasan da olur…” anlayışı gelir. Sarık sünnettir ama kimi de çıkar der ki; “Bu Arap örfüdür. O günün şartlarında güneşten korunmak, sıcaktan sakınmak veya esen kum fırtınalarına karşı vücudu muhafaza etmek için bu tip şeylere ihtiyaç olmuş, bunlar kullanılmış. Bugün bizim memleketimizde böyle durumlar yok; böyle aşırı sıcaklar, öyle kum fırtınaları yok. Veya bunun vazifesini görecek farklı kıyafetler var, onları kullanırız.” Böyle bir mantık üretilebilir. Bu mantığı doğru olduğu için söylemiyorum, mesele basitleşince elimizden gidiverir.

Ama sünneti bir bütün olarak algıladığımızda ve sünneti dinin yaşanmışlığı, dinin tefsiri, dinin tafsilatı olarak gördüğümüzde o bütünlüğün içinde bunların olmazsa olmaz yerleri olur. O bütünlüğün içinde sarığın, sakalın, misvağın bir yeri vardır… Diyelim ki sen bir makinada bir civatayı oynatsan, bir somunu söksen; “Ya buna da ne gerek var?” desen, o makinada arızaya sebep olursun. Bir somunun, bir civatanın bile o makine, o motor üstünde çok ciddi bir önemi, vazifesi olabilir. Bütün bakacağız. Bu anlamda diyoruz ki sünnet, dinin yaşanmış halidir…

Sünneti üçe ayırıyoruz dedik; fiili, kavli ve takriri. Sultanu’l-Enbiyâ tarafından bizzat yaşanılmış şeyler “fiili sünnetler”; yaşanılmasını istediği, tavsiye buyurdukları “kavli sünnetler”; yaşanılanı beğenmesi, kendi yapmamış, “Yapın!” diye buyurmamış ama misal seni yaparken görmüş engel/mani olmamış ve hoşnut da olmuş, “Ne güzel yapıyorsun.” buyurmuş, bu da “takriri sünnet”…

Biz kulluğu bu üç bölümde görüyoruz, bu üç pencereden seyrediyoruz. Ve Cenâbı Hak bize bu pencereleri ardına kadar açıp bunlardan kulluğu öğrenmemiz, talim etmemiz için Kâinatın Efendisi’ne bakmamızı emrediyor ve ayeti kerimede buyuruyor:

“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız Bana ittibâ edin ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (el-Âl-i İmrân: 2/31)

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun…” (el-Haşr: 59/7)

“Andolsun ki, sizin için Resûlullah’ta bir güzel nûmune-i imtisal vardır, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikreden zât için.” (el-Ahzab: 33/21)

İşte biz “Nasıl bir kulluk?” dediğimizde, tek kelime ile muşahhaslaştırdığımızda veya şekilleştirdiğimizde ortaya Hazreti Muhammed çıkar (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm). A’sından Z’sine biz kulluğu O’ndan öğreneceğiz.

Biz kulluk deyince de meselenin sadece uhrevî yönünü ele alıyoruz. Biz Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) ne öğrenebiliriz? Biz O’ndan namazı, abdesti, orucu, zikri… öğreniriz. Tamam da sade bunlar mı? Hayır… Biz O’ndan ticaretin, ziraatın, zanaatın ölçülerini öğreniriz, öğrenmek zorundayız. Korunmuş, sevilmiş, methedilmiş bir ticareti, aynen namaz gibi, O’ndan öğreneceğiz. O’nun ticari öğütlerinin, anlayışının, uygulayışının dışındaki bütün ticaretlerden elde edeceğimiz kazançlar haramdır. Çünkü o kazançların içinde mutlak fâiz vardır, şüpheli vardır.

Biz, bugün gündemimizde olan aile hukukunu; çocuklarımıza baba ve saygın bir ev reisi olmayı, bir eş ve itaatkâr bir hanımefendi olmayı, evlat olmayı, etrafımızla komşuluk ilişkilerini, edip bir talebe, müşfik bir muallim olmayı hâsılı İslâm olmayı ve insan olmayı O’ndan öğreneceğiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm).

Biz buna sünnet diyoruz, buna kulluk diyoruz. İşte bu anlamda, hayatın bütün alanlarında, yönlerinde “Biz’den yüz çeviren, Bizim usulümüzü uygulamayan, Bizim âdetimize, âdâbımıza, ölçülerimize uymayan Biz’den değildir.” buyuruyor Cenâbı Peygamber. “Bu bizden değildir”in Türkçe’si “Müslüman değildir!” demektir. Muhammedî bir hayatın dışında kendisine bir hayat oluşturan, bir hayat felsefesi geliştiren ve bunu arzulayan, kendisine göre kulluk belirleyen Müslüman değildir.

Üç sahabî, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) evde gizlice yaptığı ibadetleri öğrenmek amacıyla Efendimiz’in hanımlarının yanına gittiler. Efendimiz’in evde yaptığı ibâdetleri öğrenince bunu azımsadılar ve:

-Biz, Allâh’ın Rasûlü gibi miyiz? Allah, O’nun olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlamıştır, dediler.

İçlerinden biri:
-Ben yaşadığım müddetçe, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım, dedi.

Bir diğeri:
-Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, dedi.

Üçüncü sahabî ise:
-Ben de kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim, dedi.

Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz, onların yanına geldi ve kendilerine şunları buyurdu:
-Bu sözleri söyleyen sizler misiniz? Bakınız, Allâh’a yemin ederim ki, içinizde Allah’tan en çok korkan ve en çok takvâlı olanınız bulunuyorum. Fakat Ben bazı günler oruç tutar, bazen de tutmam. Gece hem namaz kılar hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Her kim Benim bu sünnetimden (hayât yolumdan) yüz çevirirse, o Ben’den değildir…

Bunlar sahabi. Sözde Efendimiz’in hayatına bakarak kendilerine bir usul belirliyorlar. Birisi diyor ki: “Ben hiç gece yatmayacağım.” Öbürü diyor; “Ben gündüz hiç yemeyeceğim.” Öbürü diyor; “Ben dünyaya bulaşmayacağım…”

Hayır, Allah Resûlü her şeyin ölçüsünü belirliyor. Ölçülü olduktan sonra dünya da Allah’ın mülkü, ahiret de Allah’ın mülkü. Biz hepsinden bize ne nasip düşüyorsa onu almakla yükümlüyüz. Ve Efendimiz buyuruyor ki: “Ben gecenin bir kısmını uyurum, bir kısmında ibadet ederim. Yani bir kısmını da istirahatle geçiririm. Ben sürekli oruç tutmam; kâh yerim, kâh oruç tutarım. Ben evlenirim, çoluk çocuğum var ve eşlerimin de hukukuna riayet ediyorum…”

Zühd, takva anlayışı insanın kendisine bırakılmamış. Gerçek takva olmak demek ölçülere riayet etmek demektir, muhteremler. Takva, Hazreti Kur’ân’ın ve Hazreti Peygamber’in (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) belirlemiş olduğu ölçülere göre yaşamaktır. Bunun dışına çıktığınızda bu ifrattır, tefrittir. İslâm’da bunun yeri yoktur.

Misal bir insan ben takva olacağım diye üç rekât emredilen akşam namazını dört rekât kılsa, iade etmesi gerekir. Bazı Müslümanlarda bu anlayış var, görüyoruz, adam diyor ki: “Şimdi hayat o kadar kolay, niye ben seferi namaz kılayım ki?” Namazı kasretmiyor, dört kılıyor. Sözde bunu takva olduğu için yapıyor. Bu takva değil aşırı gitme, ileri gitmedir. Niye? Allah “kasredin” buyuruyor. Takva, emre riayettir.

Sen şimdi mantıken düşünüp “Ya o günün şartlarına göre bugün şartlar kolaylaştı, altımda araba, keyfe keder seyahate çıkmışım, istediğim yerde dururum, her yerde abdest şartları mükemmel, rahat abdest alabiliyorum, vakit de benim elimde, acelem de yok, ben dört kılacağım…” diyemezsin. Bu takva değil, bu ifrat…

Veya bunun zıddı, tefrit… “İslâm seferde, zor durumlarda cem’e müsaade etmiş, ben namazları cem edeceğim.” Bu anlayış da var günümüzde. Ben yolculukta namazları birleştireceğim. Yok… O şartlar da oluşmadan İslâm buna izin vermiyor. İslâm bize kendi kafamıza, kendi reyimize göre ölçü koyma yetkisi vermemiş.

Biz bu yüzden diyoruz ki, “Nasıl bir kulluk?” denilince Hazreti Muhammed (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) ve O’nun hayatı, ahlâkı, sünneti, adabı, şeriatı, tarikatı diyoruz… Her şeyimiz O’nunla ilintili olacak. Bizim bütün yollarımız, kurgularımız, planlarımız, projelerimiz mutlak Hazreti Muhammed’e (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) sunulacak, adeta onay alınacak, O imzalayacak. O zaman o şeyin tatbik hükmü, tatbik hakkı, hayati bir değeri olur. Uygulamaya layık olur ve o ibadet, ameli salih olur, kulluk olur… O’na imzaya çıkarmadığımız, O’nun onayına sunmadığımız her şey reddedilmiştir. Sen bunun adına ne dersen de; buna kulluk de, hizmet de, cihad de, dava de... dilin kemiği yok. İstediğini söyleyebilirsin ama dediğim gibi adeta onu anlamlandıran şey altındaki Muhammedî imza (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm)…

Kulluk böyle bir kulluk…

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2012 AĞUSTOS SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Sual: Efendim, bir sohbette “Cehri zikri kabul etmeyen Allahu Teâlâ’yı tanıyamaz!” buyurmuştunuz. Bizler, her ne kadar gafletle yapmış olsak dahi, cehri zikir sonucunda tabiri caizse kabuğumuzda bir incelme hissediyoruz. İnsanın üzerindeki kirlerin temizlenmesi, kabuğunun kırılmasıyla biraz daha içindeki özü ortaya çıkabiliyor. Cehri zikrin bu gibi tezkiye edici özellikleri olmasına rağmen bunun kabul edilmemesi hususunda ne buyurursunuz?

Cevab: Tezkiyenin/temizlenmenin çok farklı yolları var. Ama bakıyoruz ki o yolların başında Cenâbı Hak buna tevhid kelimesi ile imkân lütfediyor. “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’n-Rasûlullah…” Bu mübarek kelime insanı küfürden, nifaktan, şikaktan temizliyor. Mü’min olmasını sağlıyor. Buradan anlıyoruz ki zikrullahın tezkiye üstünde çok büyük etkisi var.
Yine bakıyoruz ki bir farklı temizlik/tezkiye metodu olarak Cenâbı Hak;
“İnne’s-salâte tenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunker. Veleżikrullâhi ekber...” (el-Ankebut: 29/45) buyuruyor.

Namaz bir zikirdir, tezekkürün en büyüklerindendir. “Veleżikrullâhi ekber” buyuruluyor ayette namaz için. Muhakkak ki namaz çok büyük bir zikirdir. Allah’ı namazla zikretmek çok yücedir, çok büyüktür.

Cenâbı Hak yine Cuma Sûresi’nde de namazı zikir olarak gösteriyor;
“Fes’av ilâ zikrillah” (el-Cum’â: 62/9) “Allah’ın zikrine koşun.” buyuruyor. Yani namaza, Allah’ı zikretmek için koşun.

Burada da görüyoruz ki Cenâbı Hak bizi namazla münkerden ve fahşadan temizliyor. Cuma ayetinde Cenâbı Hak bu zikrin/namazın her şeyin üstünde olduğunu, “Sizin için bu çok hayırlıdır.” buyurarak bilirsek bizim için çok hayırlı olduğunu buyuruyor.

Cenâbı Peygamber oruç hakkında: “Oruç tutun, beyazlayın!” yani temizlenin, buyuruyor. Oruç da bir zikir…

Demek ki zikrullahın bütün nev’ileriyle, ister namazla olsun, ister oruçla olsun tezkiye üstünde çok büyük etkisi var. İnsanın iç âleminin temizlenmesi zikrullah ile. Bu tevhid/şehadet ile başlayıp namazla, oruçla, abdestle devam eder. Bütün bunlardaki kasıt temizliktir. Ve insan böylelikle tertemiz olur.

Demek ki zikretmeyen bir insan temizlenemez. Temiz olmayan bir insanın da Hakk’ı tanıması, anlaması mümkün değil. “Lâ ilâhe illallah” demeyen bir insan Müslüman olabilir mi? Hayır. Müslüman olmak ne demek; Allah’ı bilmek, Allah’ı tanımak demektir. Ama bu harekete bir kelimeyle, bir ifade ile başlıyoruz. Bunun için zikrullah temizleyici, erdirici, ulaştırıcı, olgunlaştırıcı.

Zikrin cehri veya hafi olması konuma, duruma, şartlara göre… Cehri zikir zamanın konumuna göre önem arz etmekte. Cenâbı Peygamber bazı hadisi şeriflerde hafi/gizli zikrin, cehri zikirden yetmiş derece daha âlâ, daha efdal olduğunu buyurmuş. Muhaddisler/hadisçiler ile fukaha/fıkıhçılar ihtilaf etmişler. Muhaddislere göre cehri zikir üstün, evlâ. Fakihlere göre hafi zikir evla. Âlimler arasında bu ihtilaf olmuş. Ama günümüz şartlarına baktığımızda, bütün masiyet, isyanlar, tuğyanlar, gafletler, haksızlıklar yani nahoş şeylerin hepsi günümüzde cehridir. Aleni ve yüksek perdeden yapılmakta. Bunları bastırmak, izale etmek için mü’minin silahı, enerjisi de onların fevkinde olmalı. Mü’minin ibadeti, zikri, İslâmî yaşantısı da aleni olmalı, ses getirmeli.

Cenâbı Hak hac ile ilgili Sûre-i Bakara’da öyle buyuruyor. Kâbe-i Muazzama’ya, Makam-ı İbrahim’e müşrikler gelir orada putlarının isimlerini ve kendi asaletlerini, neseplerini, soy/soplarını yüksek sesle sayarak övünürlermiş. Cenâbı Hak bunların o fiillerine, o hareketlerine bir nazire bir misilleme olsun diye hac farz olduktan sonra Cenâbı Peygamber’e buyuruyor ki hac menasiklerini, hac vazifelerini yaptıktan sonra Makam-ı İbrahim’e gel, Allah’ın ismini yüksek ses ile orada an, Allah’ı yücelt. Öyle yüksek sesle ki o müşriklerin kendi babalarını, putlarını andıkları sesten daha yüksek bir sesle. Sen de Allah’ın ismini onların o şen’iliklerini bastırmak için daha yüksek bir sesle zikret. (el-Bakara:2/200)

Şimdi bugün bakın aynı durum… Bugün onlar putlarını, vesairelerini öyle yüksek seslerle, en üst perdeden dillendiriyorlar. Ve adeta her şeylerine onu katmışlar, her şey de onların ismini zikrediyorlar. Ârife tarif gerekmiyor. Öyle ise mü’minler bunlara nazire/misilleme olsun diye Allah’ın ismini yüceltmeliler ve Allah’ın razı olduğu işleri alenileştirmeliler. Bunların hepsi zikirden...

İşte bunun için deniliyor ki “Bunu anlayamayan Allah’ı anlayamaz.” Bugün ne acıdır ki bütün Müslümanlar bütün güçleri ile Allah’ın ismini, emrini, işlerini gizlemek için sanki söz birliği yapmışlar, her şey gizli. Hani böyle de bir söz var ya halk arasında “İbadet de gizli, kabahat de gizli.” Tamam, kabahat gizli ise ibadet de gizli olsun eyvallah da, kabahat gizli mi? Hangi kabahat gizli bugün?.. Bir kürtaj meselesidir gidiyor… Bu bir insanın en mahrem meselesi. Bu mahrem yerin ismine varıncaya kadar levhalara yazmışlar, sokaklarda dolandırıyorlar. Çok afedersiniz, binler kez sizlerden özür diliyorum, pankartlara yazmışlar; “Vajinamız bize aittir, dokunmayın!” Bu ne demek… Bugün hangi kabahat gizli ki sen, ben ibadeti gizleyelim.

Bunun için zamanımızda cehri zikir, zulmeti, kasveti dağıtmakta bir tiryaktır. Bir kibrit nasıl ki bir oda karanlığı boğabiliyorsa yüksek sesle söylenilen Allahu Teâlâ’nın ism-i şerifi gafleti izale eder inşaallah. Ehli küfrün kalbine korku verir. Bu sebepledir ki savaşlarda Allah Allah nidalarıyla İslâm askeri düşman askeri üzerine yürür. Bayramlarda teşrik tekbirlerinin yüksek sesle getirilmesi bu yüzden vacib olmuştur. Hatta ne kadar yüksek sesle getirilirse o kadar faziletli. Allah’ın isminin ilanıdır bu. Adeta bir pankart açmaktır. Bir şem’adır cehri zikir, bir çıradır.

Meseleye “Bizim yolumuz gizli, biz de usûl böyle…” diyerek sadece bir tasavvufî anlayış olarak bakmamak lazım. Mesele usûl meselesi değil, mesele dini muhafaza, Allah’ın nurunun yayılması meselesi…

Dedik ya bu bilinç var elhamdulillah, hafi zikir yetmiş derece evla ama bu ortamına göre. Misal az ileride caddenin karşısında bir düğün salonu var, düğün oluyor. Orkestranın sesini hoparlöre veriyorlar, bangır bangır bütün Erzurum dinliyor. Bu bir zulmet, bir manevi radyasyon yayıyor. Bu radyasyonu neyle engelleyebiliriz? Biz de ona karşı bir tedbir, bir temkin geliştirmeliyiz… Bu zikrullahtır, ezanlardır…

Kabukta incelme dediniz ya, zikrullah insana bu yönüyle bir manevi temizlik, bir olgunlaşma, incelik, letafet, nezaket getirir inşaallah.

Sual: Efendim, ehli küfür bu tip meselelerde hemen birleşebiliyor da biz Müslümanlar bir türlü tevhidi oluşturamıyoruz. Her cemaat kendi bağlı bulunduğu yer için; “Kaynak bizde, gel sen de suyu kaynağından iç.” diyor. Ama kaynaktan beslendiğini iddia eden kişilerin yaşantılarına baktığımızda ciddi mânâda şer-i şerifin belirlediği ölçülerden sapmalar olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Hatta bu taassupla kendilerinden olmayan kişileri ötekileştiren davranışlarla karşılaşabiliyoruz. Bunun sebebi ne olabilir?..

Cevab: Bunun sebebi herkes dinin merkezine kendisini koyup diğerlerini adeta Müslüman kabul etmiyor. Problem burada. Bunu hep vurgulamaya çalışıyoruz biz, Türkiye’de imanın ve küfrün tarifi net değil. Müslümanlar bu iki kavramın tarifi üstünde müttefik değiller. İttifakla hepsi küfür şudur, iman şudur, diyemiyorlar. Böyle olunca bunlar sanki onların elinde bir red-kabul mührü gibi oluyor. Kimi seviyor, hoşlanıyorsa ona kabul mührü vuruyor diğer hiçbir ameline, fiiline, itikadına, anlayışına bakmıyor. Öbürünü sevmedi, ondan hoşlanmadıysa red mührünü vuruyor. “Bu filancaların uşağı,  filancalara hizmet ediyor, şuradan alıyor, buradan geliyor.” diyor… Kendisini merkeze koyuyor. Müslümanlar bu kavramlarda ittifak etmeli.

Ehl-i küfür yıllardır Türkiye’de nasıl ki tevhid-i tedrisat adı altında bir birlik yaptı ve bütün beyinleri aynı klişeleşmiş mevzularla donattı. Bugün ehl-i iman da tevhid-i tebliğat yapmak zorunda. Ehem mühim sırasına göre tebliğde vahdet etmeliler. Bizim toplumumuzun hepsi üç aşağı beş yukarı aynı. Kültürümüz, yetişme şekillerimiz belli. Öyle ise bu topluma öncelikli neler verilmeli, bunda tevhid etmeliyiz. Her cemaat bundan başlayıp insanlığı kazanma adına askerlerin adımlarını aynı anda atması misali birlikte ilerlemeli.

Bu yapılamıyor. Bu olmayınca da size göre iman olan bir şey karşıdakine göre nifak olabiliyor. Misal Filistin’de ve sair yerlerde yapılan intihar saldırıları… Bir kısım Müslümanlara göre bu cihad iken, bir kısım Müslümanlara göre bu intihar, küfür. Haberlerde bazı sözde İslâmî duyarlılığı olan cemaatlerin kanallarında bunları dinliyoruz. Birileri bu insanları direnişçi/mücahid diye gösterirken, birileri terörist diye gösteriyor. İşte bu imanın ve küfrün tariflerinin net olmayışından. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor.

Bugün Türkiye’de cemaat liderliği mevzuu da çok karışık. Bu işin bir standardı Türkiye’de yok. Misal devlet memurluğunda devlet bir standart getirmiş, KPSS diyor. KPSS’ye gir, kazanırsan memur olursun. Bugün Türkiye’de lider olmanın böyle bir kriteri yok. Ve bu liderleri araştırdığımızda nasıl yetişmiş, nereden gelmişler bunlar meçhul. Böyle olunca herkes kendini göze/kaynak olarak kabul edip başkalarını uzantı olarak kabul ediyor. Olsun, herkes kaynak olsun. Öbürü kolsa da yine o kaynağın kolu. O da yine o kaynaktan geliyor.

Daha önce de yine belki nakletmişizdir. Biz geçmişte bir Kâdirî Sultanı’na mensuptuk. Bizim ilk tasavvufa intisabımız, yönelişimiz Kâdirî yoluyla oldu. O zaman da çevremizde Nakşibendîler vardı. “Biz deniziz siz deresiniz, bize gelin Nakşî olun.” diye bizi zorlarlardı. Tabi bu bizim de zorumuza giderdi. Bizi böyle küçümsediklerini, bir gün üstadımıza aktardık. Mübarek buyurdu ki: “Oğlum niye zorunuza gidiyor? Olsun, onlar deniz olsun. Dereler de akar denize gider. Denizde biriz bundan zorlanmayın.” Çok farklı bir bakıştı bu. Bugün herkes birbirine böyle baksa sorun olmayacak. Elbette herkes kaynak olamaz, biri kaynak olur ama önemli olan o kaynaktan beslenebilmek. Öbürleri de o kaynaktan besleniyordur. İnsaf etmek lazım.

Hucurât Sûresi’nin 11. ayetinde Cenâbı Hak lakap takma anlamında, sizden biriniz diğer bir kişiye veyahut bir kavme/topluluğa/cemaate isim takmasın, küçümsemesin, alay etmesin. Ola ki o kişi veya o topluluk/cemaat sizden daha hayırlı, daha mükemmel, daha olgun olabilir. Bunu siz bilemezsiniz, Allah bilir, buyuruyor. Mü’minler bu ayeti şiar edinmeli. Açıktan akidede, itikadi meselelerde bozukluk, sorun yoksa hüsn-i zan edilmeli. Ama itikatta bir rahatsızlık varsa, hak ile batıl birbirine karıştırılıyorsa o konuşulmalı, tartışılmalı…

Böyle bir sorun yoksa o ayetin ışığında hareket edilmeli kimseye küçümseyerek istihza/alay maksadıyla, onu yok sayma amacıyla bakılmamalı. Dere de olsa, bir pınar da olsa, bir çeşme suyu da olsa neticede yol bulup denize gidecektir inşaallah. Sorun yok o zaman…

Sual: Efendim günümüzde bazı cemaat mensubu kişilere bağlı bulundukları cemaatin irşad metodu hakkında sorulduğunda doyurucu bir cevap alınamıyor. Mürşidinizle, hocanızla bir araya geldiğinizde nelerden konuşuyorsunuz, size hangi konuları anlatıyor, öğretiyor diye sorduğumuzda; “Şeyhimizin, hocamızın bize bir şey anlatmasına gerek yok, o zaten baktı mı bizim içimizdekini görüyor, o bize lazım olanı verir.” gibi cevaplar alabiliyoruz. Bunlar hakkında ne buyurursunuz, böyle bir şey olabilir mi?

Cevab: Eğer Allahu Teâlâ dilerse, o kişinin kalp gözünü, gönül gözünü açmışsa olur. Misal şurada bir arkadaşımız olsa, hafif rengi sarı olsa, halsiz olsa, gözleri bayık bayık baksa onun hasta olduğunu anlamak için doktor olmaya gerek yok. Hâli, durumunu ortaya koyuyor. Firaset sahibi, Allah Resûlü’nün de ifadesiyle “Allah’ın nuru ile bakabilen” insanlara Allah belli şeyler bildirebilir.

Ama bu, bizim halimizi anlıyor, bir şey söylemiyor demek değildir. Allah söylememizi emrediyor. Cenâbı Peygamber bize dinin nasihat olduğunu buyuruyor. Ve hiçbir hâl ve kârda nasihatin terkedilemeyeceğini, afedersiniz bir çöpçüden tutun devlet başkanına kadar nasihatin gerekli olduğunu çünkü herkesin konumuyla ilgili yanlışlar yapabileceğini, yapmaya müsait olduğunu bize Aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm Efendimiz buyuruyor. Kur’ân-ı Kerim de ma’rufun anlatılması üstünde ciddiyetle duruyor ve bizi sürekli bunda ikaz ediyor.

Tasavvuf sadece sukût yolu değildir. Sukût da vardır bu yolda ama bu nasıl olur? Bütün dervişler o kemalâta gelir; harfsiz, hecesiz, sözsüz, gönülden gönüle bir iletişim kurabilecek kadar kâmil olurlarsa, onlar için konuşmaya gerek kalmaz. Buna murakabe denir. Evliyaullahın huzurunda hepsi murakabeye geçer, sanki bir online sistem gibi, kalpten kalbe iletişim olur. Ama bu, geneli karma olan meclislerde mümkün değil. Bunun için nasihat gerekli, dinin anlatılması gerekli.

Misal şuraya toplumun her kesiminden insanlar geliyor. Belki bilmediği nice şeyler oluyor. Bu insanların akidesini, fıkhını, ahlâkını, bu insanlara hakkı bâtılı, helâli haramı anlatmak lazım. Yüzümüze bakıyor halimizi anlıyor da bize ne veriyor peki? Bir şey yok. “O manen biliyor!” O biliyor da ben bir şey bilmiyorum, ben bir şey öğrenemedikten sonra… Bu vebal olur…

Hazreti Peygamber’in ashabının Peygamber’e sorduğu soruları, Peygamber meclisini düşünelim. Kim insanların hâlini Peygamber kadar bilebilir? Öyle iken O’na her şeyi soruyorlardı. Hatta sahabi diyor; “Biz ayakkabımızın bağının rengini, ayağımıza bağlayacağımız ipin rengini dahi Hz. Peygamber’e sorardık.”

Cenâbı Hak da ayette bizlere sormayı emrediyor:
“...Fes-elû ehle’ż-żikri in kuntum lâ ta’lemûn” (el-Enbiyâ: 21/7)
Siz ehlini, ehil insanları bulunca o bilmediklerinizi sorun. Bu bize Kur’ân’ın öğretisi. Bunun dışına çıkamayız. Halk arasında da bu yaygındır; “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.” derler. Sohbetleşeceğiz, söyleşeceğiz. Çünkü bu din günümüze kadar böyle gelmiş. Nakille, konuşularak, aktarılarak gelmiş. Eğer o büyüklerimizin hepsi bugün bu insanların dediği gibi yapsaydı, halden anladık, konuşmaya gerek yok, deyip konuşmasalardı bugün bu dinin bilgisi elimizde olmazdı.

Tasavvuf sadece susma değil. Tasavvuf büyükleri “Yolumuz sohbet yoludur.” buyuruyor. Bütün büyük evliyalar sohbeti önemsemişler ve yolun sohbet yolu olduğunu buyurmuşlar. Şâh-ı Nakşibend efendimiz “Hayır cemaatte, cemaat de sohbettedir.” buyuruyor. Yolumuz sohbet yoludur. Sohbet bir ta’limdir, bir tebliğdir, bir tedavidir.

Bu bir menkıbe diye çok nakledilir… Şeyhin birinin yolu kitapçılar çarşısına düşmüş de orada bir müridini görmüş. Bakmış müridi kitaplara bakıyor, kitap alıyor. Ona sormuş,

-Oğlum sen burada ne arıyorsun? Mürid:

-Bir kitaba bakıyorum, demiş. Şeyh de:

-Sen kitapsız mısın? demiş…

Bu sözde bir menkıbe gibi kalmış ve anlatılır. Ne demek bu, ne anlıyoruz bundan? Mürid öyle çok okumaz, kitaba bakmaz. Kitapla, defterle müridin işi olmaz. Peki, ne olacak? Şeyhi onun halini biliyor, ona lazım olanı söyleyecek… Otuz sene gidiyorum, geliyorum bana hiçbir şey söylemiyorlar. Nasıl olacak peki bu iş?

Geçen de dedim, camide ön safta kılan adamlara sorun, namaza kaç şeyle girilir, bilmez. Şimdi dergâhlara gidin, emin olun sözde eski, yakın, ileride olan müride sorun bir şeyler. Maalesef… Adamlar rüya tüccarı, rüyalarda mükemmeller. Hikâye esnafı adamlar, bol menkıbe biliyorlar. Sorun ona kaç tane hadis biliyorsun. Yok. Çünkü hiç hadis mevzu olmamış ki sohbette. Fıkıhtan, akaidden, siyerden sor bilmez. Peki, sen bu dergâhta ne alıp satıyorsun birader?.. Ama onlar deniz. Niyazi güzel diyor;

Topuğuna çıkmayan suyu deniz sanırsın
Sen katreyi geçmedin, ummanı arzularsın

Hayal âleminde, hayalde yaşıyoruz. Hayalle bu yol başa gitmiyor…

Bırakın müridi ben kendi tarikatının, lideri olduğu tarikatın dersini veremeyen şeyh gördüm. Dersi tarif edemiyor ama etrafındaki insanlar diyor ki bu kutub… Kutub, dersini tarif edemiyor. Vitirde okuyacağı “Kunut Duaları”nı bilmiyor şeyh efendi. Diyorlar ki Allah buna ledün ilmi vermiş.

Allah rahmet etsin. Burada Âşık Gülhani diye birisi vardı. Zaman zaman muhabbetleşirdik onunla. O dönemlerde de burada Çiftlik köyünden birisi kendine bir varlık vermiş, “Bana verdiler.” diyor. Ne verdiler sana, diye sorulduğunda mânâda bana bir saz verdiler, diyor. Sözde âşık olmuş. Başına yeşil sarık bağlıyor, yüzünde sünnet var, elinde saz. Bu adam Gülhani’yi gel atışalım diye sıkıştırmış. Gülhani demiş ki, benim edebim buna müsait değil. Ben senin gibi biriyle atışmam. Bu sarığın hürmeti var, onu çıkar. Şu yüzündekini kes, ondan sonra gel karşıma seni rezil edeyim. Ama şu haldeyken sana söz söyleyemem. Bu adam “Bana bu sazı mânâda verdiler.” deyince, Gülhani daralmış demiş ki; “Bu nasıl mânâ ya! Niye sana elif suparası, amme cüzü vermediler de eline saz verdiler. Nasıl bir mânâ bu? Sen Sübhaneke’yi bilmiyorsun, bana bade içirdiler diyorsun. Bana ledün ilmi verdiler. Senin eline elif cüzü verelerdi, Kur’ân’ı öğreneydin. Madem bu büyükler böyle veriyorlar, onların vermesi gereken şey bu. Sen tutturdun ki bana saz verdiler...”

Şimdi bugün adamlar böyle. Denizler, deryalar, ledün ilmi verilmiş… Eyvallah, başım üstüne ama “Kunut Duası”nı bilmiyor. Bana anlatsana bakayım şu ledün ilmi nedir? Otuz senedir ilimle uğraşıyorum, ledün ilmi ne? Evet, böyle bir ilim var. Hâşâ bunu reddedemeyiz. Bu Allah’ın bir lütfu. Kur’ân bundan bahsediyor. Ama sana ne vermişler şunu bir söyle. Sen Kunut’u, namazı bozan şeyleri bilmiyorsun. Güya tarikatım dediğin yolun dersini birine öğretemiyorsun ama bana baktın mı benim halimden anlıyorsun, benim içimi, dışımı biliyorsun. Bu çocukların oyun oynaması gibi...

Bugün maalesef tasavvufun gerçeği -istisnalar kaideyi bozmaz- ortada yok. Bugün tarikatçılık oynayan insanlar var ortada. Bunu bir rant kapısı haline getiren, nüfuz elde eden, el öptüren, insanların elindekini almaya çalışan veya bunu siyasi amaçla, değişik maksatlarla kullanan insanlar var. Böyle bir oyundur devam ediyor.

Cenâbı Hak bunların şerlerinden bizleri muhafaza eylesin. Bunlara kutta-i tarik denilir. Bunlar yol kesen eşkıya gibidir. Çünkü insanların imanıyla oynuyorlar, imanlarına zarar veriyorlar…
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2012 TEMMUZ SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Sûfîlik, benlik elbisesini çıkarmak demektir. Sûfilerde “Biz” vardır. Kemâle erdiğinde bizlik de gider. Arabî ifadeyle ne “ene” kalır ne “ente” kalır; “huve”ye dönersin. Her zerrede O görünür, artık her şeyden Hakk’ı, hakikati görmeye başlarsın. Bizliği de aşarsın. Ama biz şimdi orta direk misali bizlik konumunda olmalıyız. Bizliği yaygınlaştırmalıyız. Kim “Lâ ilâhe illallah    Muhammedu’r-Resûlullah” diyor ve buna inanıyorsa bizdendir. Biziz, yani biriz. Hani bir söz var ya; “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz”. Buna özen gösterelim, çevremize bunu anlatmaya çalışalım. Mesela şu cemaatten olur, bu teşkilattan olur, bu vakıftan olur… Bakın burada arkadaşlar Kırşehirli, Aksaraylı, Düzceli şuralı buralı... Ama bakın şu mabedin içinde bir araya gelmişiz, huzurla oturuyoruz. Onlarla da böyleyiz, böyle olmalıyız. Ama dediğim gibi yanlış varsa eğer, onu söylemek de imanımızın gereği. Bismillah,
(Âl-i İmran: 2/110)

Bu Allah’ımızın emri bize. Sizin içinizde öyle topluluklar, öyle insanlar, öyle cemiyetler-cemaatler olsun ki… Siz bunun için seçilmişsiniz, buyuruyor Cenâbı Hak. Diğer ümmetlerin içinden yahudilerden, hristiyanlardan, Muhammedî olmayan (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) bütün insanlığın içinden siz seçilmişsiniz.

Siz hayırlı bir ümmetsiniz. Neden geliyor bu hayrınız? Siz ümmet-i davetsiniz, siz davetçisiniz, siz dâi-yi ilallah, Allah’a davet edenlersiniz. Siz İslâm’a davet edenlersiniz.

Sizi Allah insanların içinden adeta seçti, çıkardı. Size lütufta, keremde bulundu, sizi Müslüman olarak halketti. Sizi Muhammedî kıldı, size Kur’ân’ı gönderdi.

Peki, bu hediyeler, bu ikramlar bize geldi, ne yapacağız bunlarla? Bu insanlığa karşı bir sorumluluğumuz, bir görevimiz var:

Siz niye böyle hayırlı kılındınız, niye seçildiniz? Allah’ın emrini tebliğ edeceksiniz. Siz Allah ile insanlığı buluşturacaksınız. İnsanlığı Allah’a kavuşturacaksınız.

Bugün Müslümanların farklı farklı ilah anlayışları var. Bu farklılıkları sileceksiniz. Ma’ruf olan yani mutlak iyi olan, doğru olan, hak olan, müstakim olanı siz kendinizde yaşayarak ve çevrenize anlatarak tebliğde bulunacaksınız.

Yaşamadığınız şeyi anlatırsanız bir hakikatin yalancısı olursunuz arkadaşlar. Yaşayarak anlatacağız. Yeryüzünde vahyin/Kur’ân’ın dışında en sahih bilgi yani en kaliteli, en gerçek bilgi tecrübe edilmiş olan bilgidir. Tecrübeye dayanmayan bir bilgi çok fazla netice vermez. Tecrübe de yaşayarak elde edilir. O hakikatleri tatbik ederek elde edebiliriz. Yaşamadığımız bir şeyin yalancısı olmayacağız. İslâm’ı gücümüz nispetinde, zaten gücümüzü aşandan Allah bizi mes’ul tutmuyor, neye muktedirsek onu yaşamaya gayret edeceğiz. Bir hakikati öğrendik onu hemen amel safhasına koyacağız. Onunla amel etmeye başlayacağız.

Bakın sahabe-i kiram, ki her biri gökteki yıldızlar gibi bunlara inanıyoruz, Allah Resûlü’nün ifadesi çünkü bu. Arkadaşlar, Kur’ân o insanlara gelmesine, Kur’ân’ın birinci muhatabı olmalarına rağmen sahabinin hepsi hafız değildi, Kur’ân’ı ezberleyememişlerdi. Hâşâ geri zekâlı oldukları, akıllı olmadıkları için mi? Hâşâ değil… Allah’tan korktukları için. Hakikatin yalancısı olmaktan korktukları için. Onlar bir ayeti kerimeyi ezberliyorlar ondan sonra onu yaşamaya başlıyorlar. O ayetin mânâsı, irfanı, hikmeti, hakikati hayatlarında kemâl noktasına gelince diğer bir ayeti kerimeyi ezberliyorlar. Bu yüzden ömürleri kifayet etmedi Kur’ân’ı ezberlemeye. Yoksa onlar da bugün bizim gibi ezberleyebilirlerdi.

Bizde bakıyoruz hafızlarımız çok. Acaba bu hafızlarımızın hepsi Kur’ân’ın muhafızı mı? Kur’ân ezbere dayanmamalı arkadaşlar. Evet, ezberlemeliyiz bu da bir sorumluluk ama ezberlemiş olmak için, hafız olmak için Kur’ân’ı ezberlememeliyiz. Kur’ân’ın muhafızı olmak için Kur’ân’a sarılmalıyız… Bir, onu korumak onun muhkemini, onun müteşabihini, onun zahirini, batınını korumak için Kur’ân’a yapışmalıyız.

İki, onu yaşamak için… Bir insanı düşünün Sina Çölü’nde uzun bir yolculuğu var. Bir kırba suyu var, Anadolulusunuz kırbayı az çok bilirsiniz. O suyu susadığında bir seferde de içebilir. Ama o yolun sonu gelmez. Adam o suya nasıl sarılır, çünkü o çölde onun için hayat kırbadaki su. Oradaki hayatı o suya bağlı. O suyu çaldırmamak, o kırbayı deldirmemek, suyu zayi etmemek için her türlü fedakârlığı yapar. İşte bugün Kur’ân-ı Kerim bizim hayat suyumuz arkadaşlar. Biz ancak Kur’ân’a göre yaşarsak huzurlu, sıhhatli, edepli, muhabbetli, ülfetli, ünsiyetli yaşayabiliriz. Kur’ân kırbasını deldirdik mi hayat böyle albur altüst oluyor. Neye göre yaşayacağımızı bilemiyoruz. Ölçüyü şarktan mı alalım, garptan mı alalım? Bizim Karadeniz tabiriyle salahana bir vaziyette bu âlemin içinde sarhoş gibi dolanıyoruz.

Kur’ân’ı yaşamak için Kur’ân’a sarılacağız. Ruhumuzun gıdası, zihnimizin kıblesi, gönlümüzün sevgisi, aşkı, dilimizin zikri olacak… Kur’ân ile böyle hemhal olacağız. Sahabi böyle yapmışlar. Ma’rufun emrini böyle anlamışlar. Zaten hayatlarının belli bir döneminden sonra İslâm ile şereflenmişler. Ömürleri yetmemiş. O yüzden hafız olamamışlar.

Ve sizler, iyiliği emretmekle, onu yaşayıp göstermekle, yaşanmasını yaygınlaştırmakla zaten aynı zamanda “nehyi ani’l-münker” yapmış oluyorsunuz. İyilikleri yaşayıp çoğaltarak kötülüklerin önüne geçmeye çalışıyor, kötülükleri engellemiş oluyorsunuz.

İşin bir bu yönü var. Bir de yine fiili olarak tebliğle, uygun bir dille yanlışları bildireceksin, bu babamız dahi olsa. Biz hep söylüyoruz tebliğ, “Selamun aleyküm kör kadı!” usulünce olmaz. Seviye tespiti önemli. Karşındaki insanın seviyesi ne ve ben ona nasıl bunu sevdirebilirim, onu incitmeden  nasıl anlatabilirim, nasıl onun seviyesine inebilirim? Benim gayretim böyle olacak ama karşımdaki adam inatçı, muannit, şuursuz, ne desen kırılıyor ayrı, o kadar incesine de eleyemem. Ama bir mümin olarak bana yakışan; karşımdakini incitmeksizin, doğrudan da taviz vermeksizin ona doğruyu nasıl anlatabilirim bunu düşüneceğim, bu seviyeyi tespit edeceğim ve ona göre konuşmaya başlayacağım. Delilerle, örneklerle, onun algılayabileceği surette ona kötülüğü anlatacağım. Bir yandan dilimle ona tebliğde bulunurken bir yandan kalbimle Allah’a dua edeceğim: “Ya Rabbi, benim hayatımdaki bütün kötülükleri hayatımdan temizle. Benim hayatımda en kötü olan şey nefsim. Beni nefsimin eline bırakma, beni nefsimle baş başa bırakma, şeytanı benden uzaklaştır, şeytanî vesveselerden gönlümü temizle ve bu arkadaşıma tesir halk eyle. Bunun gönlünü İslâm’a aç. İman nurlarıyla bunun kalbini nurlandır. Ya Rabbi! Kur’ân’ın nurlarıyla bunun kalbini nurlandır. Bunu Sana döndür. Buna Senin aşkını nasip et Ya Rabbi!” Kalbimden de Allah ile böyle bir irtibatım/rabıtam olacak ve Allahu Teâlâ’ya o insan için dua edeceğim. Bunu bir yapacağım, iki yapacağım bunda sınır yok. İcap ederse o arkadaşımı kazanana kadar…

Bakınız geçmiş büyüklerimiz bir arkadaşlarında veya bir ihvanında, cemaatinden de olsa birinde bir kötü huy, kötü ahlak, bir kötü iş görseler o arkadaş için geceleri kalkar, sabaha kadar seccade üstünde Allah’a ağlarlarmış; “Ya Rabbi, onu iyilere bağışla! Arkadaşımı bu kötülükten, bu yanlıştan kurtar…”

Vazgeçmiyorlar, sohbetlerde ona sohbet, nasihat ediyorlar, onun gıyabında da dua ediyorlar… İşte himmet bu… Şimdi dervişler bu himmet üstüne çok düşünürler, mürşidin himmeti bu arkadaşlar, mürşidin müridine, ihvanına tasarrufu bu… Geceleri sabahlara kadar onun için Allah’a yalvarır. Misal, aşamadığı meşru bir müşkülü olsa bile onun için yalvarır. Bir kötü hali var, kurtulamıyor, onun için yalvarır.

Naklederler, bir gün bir ihvanı, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin (kuddise sırruh) ziyaretine gelmiş. Bakmış Şeyh Efendi hüngür hüngür ağlıyor. Adam da üzülmüş, acaba ne oldu, efendi neye bu kadar üzüldü. Sormuş,

-Üstadım, sultanım sizi bu kadar üzen şey ne? Sizi bu kadar çok ağlatan ne? Böyle çok coşkun ağlıyorsunuz içim parçalandı… Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri espriyle bir tokat yapıştırmış ona,

-Sana ağlıyorum kerata herif, demiş.

-Efendim, ben şimdi geldim. Bana ağlayın da neyime ağlıyorsunuz?

-Sen şimdi yolda gelirken –afedersiniz- bir bayana baktın, göz zinası yaptın ve bununla zevklendin. Hiç tevbe etmek aklına gelmedi. Bunu Cenâbı Hak bana bildirdi, hissettim. Senin ruhunun karardığını gördüm. Senin için ağlıyorum ki belki gözyaşım senin o kararan ruhunu yıkar, o günahını temizler. Allah’a yalvarıyorum ki; “Bu bilmeden bu işi yaptı ya Rabbi! Sen bunun bu günahını affet hem de bu hastalıktan, bu nefsi marazdan bunu kurtar.” diye ağlıyorum…

Çok mahcup olmuş o ihvan, o da ağlamaya başlamış. Sen gelirken gözün ele baktı. Ruhun karardı. Ben gözyaşımla seni yıkamaya çalışıyorum. Aman ya Rabbi…

Bu kıssadan bu tip yerlerde niye varız, niçin buralardayız biraz da bunu anlatıyorlar bize. Bu büyük bir menfaat değil mi? İnsanın kendi gıyabında kendisine böyle dua eden, kendisi için böyle gayret çeken, kendisi için böyle ağlayan bir dostun olması… Hani halk arasında bir söz vardır “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.” derler. Kâmil insanlar bize anamızdan daha çok ağlıyorlar. Analarımız o kadar ağlamaz. Onların bize ağladıkları kadar analarımız bize ağlamaz. Cenâbı Hak bizi onlardan mahrum etmesin…

İşte bunun için biz hayırlı bir ümmetiz. Müslümanlar olarak insanlığın içinden seçilmiş bir ümmetiz. Özelliğimiz Allah’ın emirlerini ikame etmek, ayakta tutmaya çalışmak, yasakladığı şeylerden ortamı, içimizi, dışımızı, çevremizi temizlemek. Ecdat buyurmuş ya; “Herkes kapısının önünü süpürse mahalle tertemiz olur.” Herkes kendi çapında düzenli bir şekilde ma’rufu emredip münkeri nehyetse bugünkü sorunlarımız azami derecede azalır Allah’ın izniyle. Bunların bir kısmı da imtihandır, zaten istesek de değiştiremeyiz ama azami derecede azalmalar olur arkadaşlar. Bunun için bizliği yaygınlaştıracağız.

Arkadaşlar bir beyin cerrahı beyin ameliyatı yapıyor. Çok hassas bir ameliyat. O doktor o ameliyat esnasında bir anlık dalgınlıkta bulunsa, kafayı başka bir şeye taksa, dikkatini hastanın üzerinden anlık uzaklaştırmış olsa, zihnen yaptığı işten ayrılsa... Ufak bir ihmali, dalgınlığı hastanın ölümüne de sebep olabilir, ömür boyu sakat kalmasına da sebep olabilir… Çünkü yanlış bir işlem yapabilir orada. Çok hassas, vücudun bütün önemli damarları orada toplanıyor, merkez orada. Doktor bilahare bunu düşünse ömür boyu vicdan azabı çeker. Vicdanen ömür boyu huzur bulmaz. Ben adamın ölümüne veya sakat kalmasına sebep oldum.

Arkadaşlar bir Müslüman ve özellikle bir Hâcegân ihvanı aynen o beyin cerrahı gibidir. Evet, işimiz çok hassas. Allah ile irtibatımız,    Resûlullah ile irtibatımız çok hassas… Bir anlık ihmal, gaflet bizi hakikat yolundan uzaklaştırır. Bizi nefsimizin eline bırakır. Allah Resûlü buyurmuyor mu: “Ya Rabbi! Beni gözümü açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsime bırakma...”

Buna lahza denilir. Lahza bir andır, göz kırpıştırma vaktidir. Bir gözünü kırpıştıracak kadar bir vakit dahi beni nefsime bırakma ya Rabbi, diye Âlemlerin Efendisi yalvarıyor.

Düşün ki bir anlık gafletinden; amelinde, ihlasında, takvanda, zikrinde, fikrinde göstereceğin ihmalden dolayı seni Allah nefsine bırakırsa… Ki biz kendimize baktığımızda bu ne bir anlık, belki haftalar geçiyor hiç tesbihi elimize almadığımız oluyor. Aylar geçiyor Kur’ân’ı hiç elimize almadığımız oluyor, bir kitap elimize almadığımız oluyor. Günler geçiyor sohbete-muhabbete, ihvanın yanına gitmediğimiz oluyor.

İnsan düşünse ki bu boşluğu ben neyle doldururum? Nefsimiz dolduruyor. Bize başka tatlar tattırıyor o zaman. Biz zikrin, sohbetin-muhabbetin, kardaşlığın tadını unuttukça bize nefsimiz sûni tatlar tattırıyor ve biz o tatlarla tatlanmaya başlıyoruz. Bu sefer yavaş yavaş İslâm’ın hakikatlerinden uzaklaşmaya, taviz vermeye başlıyoruz. Bu çok acı… Kendimizi ya manen öldürüyoruz, bütün bütün terk ediyoruz ya da adeta sakat kalıyoruz. Kalbimiz kararıyor, zihnimiz tefekkürden uzaklaşıyor, gönlümüze şehvet, dünya sevgisi gelmeye başlıyor. Bunlar ciddi zararlar değil mi? İşte bunun sebebinde kendi ihmalimiz var. Buna çok dikkat edelim, özen gösterelim.

Bu iş ihmal kabul etmez. Bu belki an meselesi. Bir anda sana Cenâbı Hakk’ın ihsan edeceği lütfu belki sen bir ömür uğraşsan elde edemezsin. Hani buyruluyor ya cuma günü içinde bir saat vardır, o bir demdir. Allah onu cumanın içine saklamış. O gün uyanık ol. O hangi zamandır belli değil. Kadir Gecesi… Yılın içinde gizlenmiş, o hangi gecedir aslında belli değil. Belli işaretler/beşaretler/yorumlamalarla Ramazan-ı Şerif’in 27. gecesi denilmiş. Bu Allah-u âlemdir, ihtimaldir, kesinliği yoktur. Yıl içinde Cenâbı Hak bunu gizlemiştir.

Senin Kadir Gecen de senin cumanın içindeki o eşref saatin de öyle belki bir anlık… O anı sen gafletle geçirirsen kaybedeceğin şey ömrünle karşılayamayacağın bir şeydir. Bunun için Üftade Hazretleri buyurmuş;

İhmali koy iş bitir,
Ömrünü bine yetir,
Sıdk ile iman getir,
Tevhide gel tevhide…

İhmali koy iş bitir/Ömrünü bine yetir… Sanki bin yıl yaşamış gibi ol. Nasıl yapacaksın bunu; ihmali koy, iş bitir diyor. İhmalkâr davranmazsan, zamanını iyi değerlendirirsen sanki bin yıl yaşamış olursun. Bin yıllık bir işi yapmış olursun…

Sıdk ile iman getir… Sen bütün sıdkınla, bütün ihlasınla, bütün varlığınla bu hakikate,   Allah’a, Resûlü’ne, Kitabullah’a iman et, imanını böyle koru, sağlamlaştır.

Tevhide gel tevhide… O zaman sen gerçek mümin olur, vahdete erişebilir, huzuru yakalayabilirsin…

İhmali koyacağız. Yolumuzda ihmale çok fazla müsamaha yok arkadaşlar. Hele hele özellikle bir insanın dini sorumlulukları varsa; hoca, hafız olan arkadaşlara altını kırmızı kalemlerle çizerek söylüyorum. Bizler cemaatiz, yanlışlarımız olabilir, Allah bağışlasın ama önümüzdeki öncülerimizin, hocalarımızın, imamlarımızın, müftülerimizin, müezzinlerimizin ihmali o doktor gibi.

Bir arkadaş anlatıyordu dedi ki: “Ben intisab ettikten, bu yola girdikten sonra vazifelerime, amellerime, istikametime çok özen gösteriyor, dikkat etmeye çalışıyordum. Bir gün eski, tecrübeli ihvandan iki kişi kendi aralarında muhabbet ediyorlardı ben de kulak misafiri oldum. Baktım dersten bahsediyorlar. Biri ben bugün yapamadım diyor, öbürü de ben de bir kaç gündür yapmıyorum, diyor… Derslerini yapamadıklarını söylüyorlar. Ben bunu işitince içim çok karıştı. Dedim, ya bunlar eski, tecrübeli adamlar, demek ki ders zaman zaman bırakılabiliyor, yapılmıyormuş.  Ben de bıraktım. Bana kötü örnek oldular. Ben onları dinleyene kadar farz gibi biliyordum. Onları işittim, baktım demek terk edilebiliyormuş ben de yapmadım, sonra başıma gelen geldi.”

Bunun için diyoruz, o arkadaşlarımızın bölümlerini, sınıflarını, konumlarını belirgin olsun diye kırmızı kalemle çiziyorum.

Örnek olacağız. İhmale müsamaha göstermeyeceğiz. Hem kendi vazifelerimize riayet edeceğiz hem ihvanımıza, kardaşlarımıza, çevremizde bize bakan arkadaşlarımıza da duacı olacağız. “Ya Rabbi! Beni ne Sana, ne çevreme mahcup etme, diye dua edeceğiz. Mademki çevrem bana bakıyor, benden bir şey öğrenmek istiyor, ya Rabbi beni daima hayır üzere, iyi işlerde kullan, istikamet üzere beni sabit kıl! Arkadaşlarıma kötü örnek olmaktan, onları yanlış bir şeye sevk etmekten beni muhafaza et ya Rabbi!” diye dertleneceğiz hep.

Bu yolda sorumluluk böyle bir rütbe, makam, mevkii değil. Sorumluluk hizmettir. Hizmetin de kendine göre bir zahmeti, bir külfeti olur. Ücretimiz Allah’a aittir. Eğer o külfete biz tahammül edebilirsek ücret Allah’a aittir…

Zaman zaman anlatırım. Farklı meşgaleler bazen insanı oyalıyor… Bir dönem şoförlüğe ilgim olmuştu. Şoförlük öğreneyim dedim. Şoförlüğüne güvendiğim, iyi şoförlük bildiğine emin olduğum bir arkadaşa dedim ki zaman zaman gel, burada bir yerde müsait bir saha var orada seninle çalışalım. O da gelip bana bir şeyler gösteriyordu. Biraz çalıştım, bir şeyler de öğrendim ama baktım beni böyle içine çekiyor, meşgul ediyor. Kendimi de kandırmaya başladım. İşte şoförlük öğrenirsem hizmetlere daha rahat giderim, bir araba alır şuraya buraya giderim, kimseye yük olmam, kimseyi beklemem vesaire… Minareyi çalan kılıfını hazırlar, diye bir söz var ya, böyle de kendime kılıflar hazırlıyorum. Ama kaptırmışım kendimi. Hatta gece rüyalarımda bile araba kullanıyorum. Öyle virajlar alıyorum ki hiçbir yere sürtünmeden, pilot gibi… Baktım rüyalarımda şoför oluyorum ben. Tabi rüyada öyle görünce zahirde de öyle olsun istiyorum. Bu sefer bütün dikkatimi, himmetimi oraya veriyorum. Baktım ki şoförlük öğreneceğim diye bir araba kullanma merakı, sevdası beni belli şeylerden alıkoyuyor…

Bir gece rüyada mürşidimiz hazretlerini gördüm… Mükemmel bir kadillak arabaya yaslanmış. Mübarek, elini koymuş, arabaya yaslanmış… Ben de gördüm, geldim ziyaret etmek istiyorum, elini öpeceğim. Elini vermedi bana.

Talebeliğimizde biz ders okurken bir Arapça ibare okumuştuk. Mübarek onu diline bir tespih gibi vird edinmişti adeta, zaman zaman bize bunu hatırlatırdı Sultanımız. Rüyada da onu söylüyor bana. O şu idi: “Süslü minarelerin, büyük kâşanelerin, uçsuz bucaksız çarşıların Allah’ın yanında saman çöpü kadar değeri yoktur…” Böyle bir Farisî deyim. Okurken bu geçmişti. Bunu okumuştu ve üstüne de bize bir sohbet buyurmuştu. Ama sonradan bunu zaman zaman kendisi mırıldanırdı, adeta bize hatırlatırdı.

“Süslü minarelerin, büyük kâşanelerin, uçsuz bucaksız çarşıların Allah’ın yanında saman çöpü kadar değeri yoktur…”

Arabaya yaslanmış, ben eline gidiyorum elini vermiyor ve bunu buyuruyor.

Yani bu arabanın, şoförlüğün Allah’ın yanında ne değeri var, diye soruyor adeta. Ve bana: “Oğlum, Sen iyi bir hoca olursan, yani sen dikkatini ilme ver, irfana ver istikamete ver, Sen iyi bir hoca olursan Allah arabaları kapına dizer.” buyuruyor ve gidiyor. Korkuyla uyanıyorum. Sabahleyin arkadaş geldi. Hocam çalışalım mı, dedi? Dedim yok, ben ehliyetimi aldım kardaş sağ olasın! O sevda bitti…

Böyle aslı astarı olmayan sevdaları bitirelim arkadaşlar. Bu tip sevdaların sonu yok. Bu sevdaların sonu gelmez… Gencine-i Esrar’da geçer:

Dalma derin deryalara,
Girme bitmez kavgalara,
Dalma sonsuz hülyalara,
Gel Allah’a dönelim gel…

Biz Allah’a dönelim kardaş. Dünyanın hülyası bitmez. Sen bu derin deryaların dibini bulamazsın… Sen topuğuna çıkmayan bir suyu deniz zannediyorsun. Fani gördüklerin seni aldatmasın. Allah’a dönelim. Kalbimizle, ruhumuzla, sırrımızla Allah’a dönelim. O, o zaman bize dilediğini ihsan eder. Arabaları kapımıza dizer...

İşte o duanın icabeti sizlersiniz arkadaşlar. O gün buyurmuş olduğu “Arabalar kapına dizilir.” arabalar diziliyor… Allah’a hamd olsun. Bu bizim büyüklüğümüz değil, o devletlinin duası, sultanımızın himmeti, onun padişahlığı elhamdülillah… Yoksa Allah’ın bizi tanıdığı gibi tanısanız taşa tutarsınız bizi. Ama o, arabalar dizilsin diyor, arabalar diziliyor.

Arkadaşlar gönlümüzü Mevlâ’ya çevirelim. Yunus buyurmuş ya:

Anca bundadır felâh,
Lâ ilâhe illallah…                        

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2012 HAZİRAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort