JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Günümüzde bu işler şöhret vesilesi olmuş. Şöhret ise afettir, buyuruyor Cenâbı Peygamber. Şöhret adamın başını yakar. Bu zamanda mürid olmak zor. Mürşid olmak çok kolay olmuş. Mevlânâ’ya Anadolu’nun bir yerinden bir ihvanı mektup yazmış: “Üstadım burada çok garibiz, yalnızız. Bize birkaç arkadaş gönderin de burada sema edelim, sohbet edelim, hizmet edelim.” Cevaben yazmışlar ki; “OğluOm mürid - arkadaş istersen ya Biz ya Hüsameddin  –ser halifesi Hüsameddin Çelebi- gelecek... Ama mürşid/şeyh istersen Allah’a şükür ondan bol bir şey yok.”

Bugün, bu kadar şeyh var; hakikat bilinmiyor, ortada tarikat yok. Olmayan bir şeyin bu kadar taliplisi var. Tarikat yamalı bohçaya dönmüş, bid’atler hücum etmiş, aslı görünmez olmuş. Hurafeler, bid’atler, yeni yeni usuller. ‘Şundan aldık bundan aldık’ la olmaz, alınacak tek şey gerçeklerdir, gerçekleri yaşatmamız lazım. Gerçek tarikat Allah Resûlü’nün ve O’nun ashabının yaşadığı hayattır. Bugünkü tarikatlara, istisnalar kaideyi bozmaz, bugün ‘ben şeyhim; ben müridim/sûfiyim’ diyen insanlara bakın. Ne kadar Allah Resûlü’nün ve O’nun ashabının yaşadığı hayat ile iç içeler? Ne kadar peygamberin yaşantısı ile bir bütünleşmişlik var?..

Bunun için rabıta, ehline olmazsa, günümüz de öldürücü bir zehir gibi olmuş. Ehline olmayan rabıta insanların nefislerini -hâşâ- ilahlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Mevlânâ Halidi Bağdadi gibi bir zat, dört yüz elli halife çıkarıyor, dört yüz elli tane veli yetiştiriyor ama hiçbirine rabıta izni vermiyor. “Tarikati neşredeceksiniz, şeriatı öğreteceksiniz, hakikati anlatacaksınız, kendinize rabıta vermeyeceksiniz” buyuruyor.

Sabah ve akşam namazlarından sonra elleri kaldırıp yedi sefer “Allahumme ecrini mine’n-nar.” demek sünnettir. -Efendimiz musibet dualarında ellerini ters çevirirlermiş, bu sünnettir- “Ya Rabbi! Bizi ateşin, cehennemin azabından muhafaza et, bizi koru, bu ateşi bizden uzaklaştır.” anlamında. Bazı rivayetlerde Efendimiz yedi sefer bunu söyledikten sonra: “Allahumme ecrini mine’n-nar ve edhilne’l-Cennete maa’l-Ebrar - Bizi ebrar sınıfına giren, aydınlanmış, nurlanmış, kemale gelmiş kullarınla birlikte cennete dâhil et Ya Rabbi!” diye dua ederlermiş. Malum eller açılıp dua edildiğinde duadan sonra elleri yüze sürmek sünnettir. El açılmadan dua edilirse yüze sürmek bid’at olur. Namazlardan sonrada bu böyledir. Namazdan sonra hocaefendi ‘el- Fatiha’ dediğinde, Fatiha’yı elini açıp okumuşsan, dua makamında yüzüne sürebilirsin. Ellerini açmadan okumuşsan ellerini yüzüne sürmen bid’at olur…

Efendimiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selam) musibet dualarından sonra yani “Allahumme ecrini mine’n-nar.” dedikten sonra ellerini geri çevirip yüzüne sürmemiş. Mevlânâ Halid Efendimiz’in halifelerinden birisi sünnet üzere -ellerini ters çevirip- “Allahumme ecrini mine’n-nar.” duasını yapıyor. Ondan sonra elini açıp “ve edhilne’l-Cennete maa’l-Ebrar” diyor ve yüzüne sürüyor. Yaptığı bu… Hz. Halidi Bağdadi çağırıyor onu. “Gel bakayım. Sen niye ‘Allahumme ecrini mine’n-nar.’ dedikten sonra ellerini yüzüne sürüyorsun? Bu sünnette yok. Âlemlerin Efendisi böyle bir şey yapmamış. Sen niye bunu yapıyorsun?..” Bakın düşündüğünüzde aslında ne kadar basit bir şey. O zat diyor ki: “Efendim ondan sonra hayırlı bir dua ediyor, ‘Ya Rabbi bizi cennete dâhil et’ diyoruz. Bu hayırlı duadan sonra da elimizi yüzümüze sürüyoruz. Hayırdır, ne var ki bunda? Mevlânâ Halid Efendimiz diyor ki: “Nefsin sana bugün bir bid’ati hayır gösterirse bu, tehlikeye kapı açar. Yarın bu delik büyür sana haramları, harama yakın mekruhları hayır gibi gösterir. Ve sen bu şeriate, bu tarikata birçok bid’at karıştırırsın. Her hayır gördüğünü işlemeye başlarsan kitaptan ve sünnetten uzaklaşırsın. Hayrı belirleyen kitap ve sünnettir. Sen kafana göre hayır belirleyemezsin. Seni bu tarikattan men ediyorum. Benimle bir irtibatın yok…” Buna tasavvuf dilinde tard denilir. Bu halifeyi tard ediyor, tarikattan atıyor. Yaptığı, dua ederken “Allahumme ecrini mine’n-nar.” derken ellerini yüzüne sürmek... Mevlânâ Halid, ‘bu sünnette yoktur.’ diyor.

Gerçek tarikatın sahipleri tarikata böyle sahip çıkmış ve dört yüz elli kişiye bu şartla izin vermiş. Sünnete böyle bağlı olacaksın, Allah Resûlü’nün yaşantısına böyle uyacaksın. Nefsini öne çıkarmayacaksın. Kendine rabıta vermeyeceksin.

Şimdi bu iş bayanlara kadar düşmüş. Sağdan soldan gelen Müslümanlarla tanışıyoruz, soruyorum, Bir yerden dersli misin? Dersliyim, diyor. Nereden diye sorduğumda bakıyorum bir ders kâğıdı çıkarıyor, rabıtayı tarif ediyor orada… “…Önümde Resûlullah (aleyhi’s-selâtu ve’s-selam) sağımda mürşidim filanca zat, solumda da Huriye anne…” Bir bayan... Kardeş bu anne kim? diye sorduğumda, “İşte bu kadın şeyhimizin dergâhında kemale ermiş, sulûkunu tamamlamış. Buna da izin/hilafet verilmiş, mezun olmuş. Bizim bu yola girmemize bu anne vesile oldu.” “Peki, bunu ne yapıyorsun?” “Gözümün önüne getirip ondan himmet istiyorum.” “Onun himmeti seni azdırır başka yollara kapı açar bu…”

Buraya kadar düşürmüşler meseleyi. Böyle bir rabıta… Allah esirgesin, tamamen bir surete tapınma. Evet, biz rabıtayı münkir değiliz ama aslına uygun olmayan bir rabıtayı da kabul etmiyoruz. Rabıtaya müstahak olmayan kişilere rabıta yapılmasını kabul etmiyoruz. Hayız ve nifastan kesilmemiş kadınların rabıta yapmasını kabul etmiyoruz. Çünkü düşüneceği kişi bir erkektir şehvetine kapı açar. Henüz o bayan şehvetten kesilmemiştir. Nasıl bir erkeği hayal edebilir?..

“Ben filancadan aldım.” Kimden alırsan al. Allah ve Resûlü’nun yolu bu… Şair öyle diyor, güzel bir beyittir:

Pirler söyler doğru lisan
Sakın deme buna noksan
Benim dersim tamam doksan
Dokuz esmadan almışım.

Ben doksan dokuz esmadan, Allah’ın zikrinden almışım…


Âşık cemalin cimdir
Okumuşum Elif, Mimdir [Elif, Allah (cc); Mim, Muhammed (sav)]
Şeyhimi sorarlar kimdir
Veren Mevlâ’dan almışım…

Mevlâ’dan aldınsa eyvallah. Bunun da alametleri var. Elinde elli tane icazet olsa hiç birine itibar etmem. Senin icazetin halindir, istikametindir, yaşantındır... Bu iş çelik bir bilya gibidir. Bunu yutmak güç iştir. Emin olun bugün ben Meşayıhım/Şeyhim diyen insanlar bu işin mesuliyetini bilmiş olsalar tevbe ederler. Böyle bir şeye talib olmazlar. Allah hepimize hidayet buyursun.

Geçen haftalarda bir ağabeyimiz geldi, Allah selamet versin, bir yere mensub imiş. Allah zayi etmesin uzun yıllar hizmet etmiş. Ona da hilafet vermişler, halife olmuş. Ve mürşidi vefat etmiş. Başka halifeler de var kalan halifeler birbirine düşmüşler, ‘sana verdi, bana verdi…’ diye. Bu zat da diyor ki: “Çok düşündüm taşındım, şeyhim geldi bana dedi ki ‘sen seyr-i sulûku bitirdin.’ Şeyhimin emrine karşı gelmek istemiyorum ama ben kendimi de biliyorum. Ben hiçbir şey yapmadım. Benim bitirdiğim bir şey yok. Ben kendimi idareden acizim. Nasıl gidip ümmeti Muhammed’e diyeyim ki bende böyle bir hal var? Benim önüme iki tane koyun versen güdemem. Ben tevbe ediyorum böyle bir şeyden vazgeçiyorum. Allah için ben bu cemaate devam etmek istiyorum, ben bu yolu yaşamak istiyorum.”

Başka bir arkadaş ben şeyhim diyor. Soruyorum Şeyh efendiye evradınız, ezkârınız nedir, ne yapıyorsunuz? Adam misal otuz sene çalışmış ama bugün giren müridin de dersi aynı şeyh makamında olan zatın da dersi aynı… “Bu nasıl oluyor, sen hiçbir sulûk takip etmedin mi? Bir usul, bir yöntem takip etmedin mi?” dediğimde, Biz öyle bir şey bilmiyoruz diyor. Peki, yanına gelenlere ne vereceksin, neyi yaşatacaksın? Ne bir sulûk var ne bir murakabe var... Ne huzuru biliyor ne murakabeyi biliyor ne müşahedeyi-mücahadeyi biliyor... Ne zikir değişmiş ne letaiften haberi var, ne haps-i nefes ne nefy-i isbat var. Hiçbir şey bilmiyor… Diyor ki “Girdim bana bu kadar ders verdiler. Herkes bunu yapıyor ama bana verdiler.” Peki nasıl sana verdiler? “Efendim rüyada gördüm… Bu zat benim hakkımda rüya görmüş…” Kardeşler kimsenin ayağımızın altına muz kabuğu koymasına izin vermeyelim. Evliyadan birisi öyle buyurmuş: “Rüyalara itibar etmeyin, rüya uyku dışkısıdır.” Çok güzel ifade. Rüyaya itibar edilmez. Bana her gece rüyamda bir sürü şeyler söylüyorlar. Allah’a sığınırım. İstikamet, ilim… Kitap ne söylüyor biz ona bakacağız. Kur’ân ne söylüyor, sünnet ne söylüyor, biz ona bakacağız. Takvanın esaslarına sarılacağız. Sen takvaya riayet et, velisin. İlla sana birisinin ‘sen şeyhsin’ demesine gerek yok. Senden ümmeti Muhammed nasibi kadar istifade eder. İlla tarikat vermen şart değil millete istikamet ver, hakikati anlat. Bu dini anlatmak için şeyh olmak lazım değil. Dini bilmek lazım, yaşamak lazım. Dedik ya: “Yolumuz öğrenmek ve öğretmekledir.” Bu yol bununla.

Bir tarih İstanbul’da bir dergâhta bir zat olduğunu işittim, dedim ziyaret edeyim. Gittim Şeyh efendi dedi ki: “Ben seni çok sevdim, halin güzel. Buraya bir çuval pirinç al dervişler pilav yapıp yesinler, sana bir icazet yazayım.” Bir çuval pirince icazet… Dedim kalsın, gel istediğin kadar icazeti ben sana yazayım. Bu iş yazıyla ise ben sana yazayım istediğin kadar. Bu hale dönmüş artık.

Şeyhim Hazretleri buyuruyor ki: “Büyük Şeyh Efendimiz (Ahmed Haznevi Hazretleri) beni tuttu. ‘İbriği al peşime gel.’ buyurdu. Ben de zannettim abdest alacak. İbriği aldım onunla yürüdüm. Ormana girdik, ormanda ilerledik. Bir açık alanda durduk. Şeyhim elimden tuttu dedi ki:

-Molla Abdulhakim! Şu anda bulunduğumuz bu mekânda, yerde ve gökte ne kadar melek varsa, böcek, kuş varsa; yani ne kadar yaratılmış mahlûkat varsa hepsi Rabbimin huzurunda şahit olsun, Sen de yemin et, sana soracağıma doğru cevap vereceksin. Üstadımız, “Korktum, titremeye başladım ve bayıldım.” buyuruyor. “Bu kadar şahit huzurunda ne soracak Ya Rabbi? Şeyhim yüzüme su serpti kendime geldim. Elimden tuttu dedi,

-Yemin et… Yemin et bana doğru söyleyeceksin… Ben yine bayıldım. Kaldırdı beni dedi ki,

-Ölsen kurtuluş yok. Doğru söyleyeceğine yemin et… Dedim ki bildiğim bir şeyse yemin ediyorum doğru söyleyeceğim. Bana buyurdu ki,

-Sen ilimde mükemmel bir âlimsin. -Şeyh Efendimiz tam otuz sene ilim okumuş, ilimle meşgul olmuş- Bunca senedir ders okuyor/okutuyorsun. Gerçekten ilimde rasih bir âlimsin, otoritesin. Bu kadar zamandır da benim yanıma gelip gidiyorsun. Allah için söyle, bu kadar zamanda benim şeriata uymayan, şeriata muhalif bir halimi gördün mü? Bana söyle…

Şeyhimiz buyuruyor, ben şaşırdım ve dedim elhamdulillah, rahatladım. Ne soracağını bilmediğim için korkuyordum ve bayılıyordum, şimdi gönül rahatlılığıyla “yemin ediyorum” dedim. Eğer Kitap kabul etse, Kur’ân demeseydi ki: “Ve hateme’n-Nebiyyin” Hazreti Muhammed son peygamberdir, vallahi ben diyecektim ki sen peygambersin. Sende değil ki hilafı şer, zayıf kavillerle bile amel görmedim… Sende zayıf hadislerle bile amel görmedim…

O büyük insanlar kendilerini böyle muhasebe/kontrol etmişler. Nefislerini böyle sigaya çekmişler. Şimdi ‘bize vermişler, almışlar…’ Nedir bunlar yahu? Ortada şeriat yok, tarikat yok… Diyorlar ki “Efendim hikmet var…” Ne hikmeti? Hangi hikmet ki şeriattan süzülüp gelmiyor? Hangi hakikat ki şeriatla mutabık değil?

Cenâbı Hak bu manada birbirimize yardım etmeyi, şefaatcı olmayı lütfeylesin. Birbirimize Hakk’ı/sabrı tavsiye edebilmeyi, Hakk’ı yaşayıp yaşatmayı sabredebilmeyi lütfeylesin. Âmin diyenleri Cenâbı Hak iki cihanda emin eylesin…

-Makâle, Hâce Hazretleri’nin (ks) yapmış olduğu bir cumartesi sohbetinden derlenmiştir...


GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 NİSAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Cenâbı Hakk’ın Rızası


İmam Efendi buyuruyor ki: “Mevla’mız Dünya’dan bu üç şeyden memnun olur, razı olur.” Mademki bunları Rabbimiz seviyor, bizi bunlarda muvaffak kılsın inşaallah. Nedir bu üç şey? Kalb-i zakir… Allahu Teâlâ zikreden bir kalbi seviyor. Kendi ile meşgul olan, Kendi muhabbetiyle, ülfetiyle, ünsiyetiyle, marifetiyle dolu olan bir kalbi seviyor.

İki: Lisan-ı şakir… Nimetlerini unutmaksızın, o nimetlerinin karşılığında Kendisine şükreden bir dil… Şükürle meşgul olan bir lisan…

Üç: Vücud-u sabir… Sabreden bir beden, sabreden bir insan… Demek ki Cenâbı Hak sabrı seviyor, şükrü seviyor, zikri seviyor. Kim bunlarla hemhal olursa onu da seviyor. Zakirleri yani dervişleri, şakirleri/şükredenleri ve sabirleri/sabredenleri seviyor ve zaten bunları birçok ayette de müjdeliyor. Cenâbı Hak Ahzab Suresinde:

Bismillah,

… Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (el-Ahzab: 33/35)
buyuruyor.

“Allah’ı çokça zikreden erkekleri ve kadınları müjdele.” buyuruyor. “Ve’z-Zakirinellahe - Allah’ı çok zikreden erkekler” , “Ve’z-Zakirat - Ve kadınlar.” buyuruyor.

Kadınlar da zikredermişler. Demek ki kadınlar hep dedikodu yapmazlarmış. İslam’ın kadınları, Allah’ın sevdiği kadınlar zikir ehli olurlarmış. Belki kadınlar da ehli zikir olacaklar da eşleri: “Sen kimsin, nesin? Nasıl zikir yapacaksın? Sen becerebilir misin?” diyerek mani oluyor. Ama Allah kadınları da bahsediyor: “Zikreden kadınlar - zikreden erkekler.” diye. Ve “…Eaddellahu lehum...” Allah onlara vaat ediyor, söz veriyor. Neyi? “…Ecran azima.” Onlara çok büyük bir ecir, gözlerin görmediği, göremeyeceği, akılların tahayyül edemeyeceği bir mükâfat vaat ediyor. Allah zikredene vaat ediyor, oyun oynayana değil arkadaşlar. Zikrediyorum diye oynayana değil; zikredene vaat ediyor…

Cenâbı Hak: “Şükredenler azdır.”  buyuruyor. (es-Sebe: 34/13) Şükür zor iş… Niye şükreden azdır? Şükür için Allah’tan razı olmak lazım da o yüzden.  Kimse Allah’tan razı değil. Şükretmek için “Bana bu kadar yeter; biraz da arkadaşımın, kardaşımın olsun.” diyen, böyle düşünen var mı? Yok. Biz diyoruz ki “Benim olsun kardaşıma da ben vereyim.” Ya Rabbi! Kimseyi kimseye muhtaç etme… Senin olsa, acaba verir misin? ‘Var olandan ver, ne kadar varsa’ dendiğinde, “Canım bu bana yetmiyor.” diyorsun. Diyelim ki Cenâbı Hak sana verdi, “Yeter” diyecek misin? Acaba sana ne kadar yeter? Ne kadarla kanaat edersin?.. Bu yüzden ‘şükreden az’  buyuruyor Mevlâmız.

Hz. Ömer dua edermiş: “Ya Rabbi! Beni o azlardan eyle…” Sahabi sormuşlar:

-Kim o azlar ya Hazreti Ömer? demiş,

-Allah buyuruyor ki: “O şükredenler azdır.” Ben de istiyorum ki beni o azlara katsın. Yani beni şükredenlerden etsin…

Yeter diyemiyoruz arkadaşlar. Geçmişi büyüklerimizden dinliyoruz da geçmişte öyle erler varmış ki, İstanbul’da adam sabah çarşıya çıkarmış. Bir dükkâna girdiğinde diyelim, pirinç, yağ, şeker… öteberi alacak. Pirinci alırmış, şeker de istediğinde o esnaf ona dermiş ki: “Kusura bakma kardaşım. Allah senden razı olsun pirinci benden aldın, ben rızkımı aldım, ben siftah ettim. Ama yandaki kardeşim henüz siftah etmedi. Oraya da gir bir selam ver, onda da şeker var şekeri de ondan al…” Yandaki dükkândan şekeri aldığında, o derviş de dermiş ki: “Yağı da öbür dükkândan al…” Şimdi sürekli alışveriş yaptığın bir esnaf bilse ki kendisini geçip öbür dükkândan bir şey aldın, Aman Allah’ım…

Geçmişteki erler böyle imiş. İstanbul böyle, bu erlerle fethedilmiş. Fetih kalplerde başlar arkadaşlar. Kalpler feth olunmadıkça, kalpler açılmadıkça... Fetih, açmak, açılmak demektir. F-T-H kökünden gelir. Onun için Arapça’da anahtara miftah derler. Önce gönülleri Allah’a, nuruna, emrine, zikrine açmak… Gönlünü fethet sonra her yeri fethedersin. Fatih olursun sen, sana “Feth-i Mübin” nasib olur. Büyük fetihler sana nasib olur. Şimdi bakın her yerde fetih için bir mücadele var ama hâlâ netice çıkmıyor. Açılmak yerine sanki her şey kilitleniyor. Kilit üzerine kilit... Çünkü gönüller fethedilmemiş. Gönülde zikir yok. İnsanda şükür yok, sabır yok; şikâyet var…

Sabredenlerle ilgili birçok ayeti kerime var: “Sabredenleri müjdele.”,“Allah sabredenlerle beraber.”, “Sabır ve namazla Allah’tan yardım dile.” , “Hakk’ı ve sabrı tavsiye edici ol…”

Kime Rabıta Yapılır


Hazret buyuruyor: “Biz rabıtayı münkir değiliz.” Biz manevi irtibatı inkâr edenlerden değiliz. Gerek Kur’ân-ı Azimüşşan da gerek Peygamber Efendimiz’in (sav) mübarek sözlerinde buna dair işaretler var. Yani sûfilerin hallerine, sûfilerin amellerine, sûfilerin muamelelerine dair sahih kaynaklarımızda, temel esaslarımızda işaretler, beşaretler vardır Elhamdulillah. Fakat kime rabıta yapılır, kim rabıtaya müstahaktır, kim rabıta yapılmaya ehliyetlidir, tasavvufta bu çok hassas bir konudur. Şeriatte tevhid meselesi nasıl hassas, önemli bir mevzuu ise tasavvufta da rabıta önemli bir mevzuudur. Rabıtaya müstahak olan, kendisine rabıta yapılan zat varlığından kurtulmuş olsun. Onda ‘ene’nin eseri kalmasın. Benlik, varlık, ego, heva, süfli arzu onda olmasın. Hak’la daim olarak, huzur-u daim ehlinden olsun. Kalpteki huzuru, Allah ile beraberliği o uyanıklığı sürekli muhafaza etsin. Ancak öyle bir insana rabıta olur. Üstadımız buyuruyordu ki: “Bu mânâda tekâmül etmeyen, bir olgunluğa erişmeden kendisine rabıta veren bir meşayıh/bir hulefanın davası kuru iddiadan ibarettir. Baykan yoluna çıksın, eşkıyalık yapsın, yol kessin, adam soysun… Kimsenin imanı ile oynamasın. Daha az günah alır...” İman hırsızlığı, imanı zayi etme bambaşka bir şey.

Arkadaşlar meşihetin alametleri vardır. ‘Bana filanca verdi, ben filancadan aldım’ demenin çok fazla bir anlamı yok. Evet, bir mânâda anlamı var ama çok fazla anlamı yok. Allah ve Peygamberi’nden bir şey aldın mı? Sende bunlardan bir şey varsa bunu göster. Bu da yaşantı ile görülecektir. İcazet kaidesini bu işin affedersiniz, şarlatanlarına, sahtekârlarına karşı bir delil, bir senet olsun diye gündeme getirmişlerdir.

Bu usul ilk Hz. Ali Efendimizle başlamıştır. Çünkü malum Ali Efendimiz’in döneminde bir tarafta harici fitnesi vardı bir tarafta da şia fitnesi vardı. Hariciler sözde hep Kur’ân’la konuşuyorlar, Allah’a iftira atıyorlar, Allah adına konuşuyorlar. Günümüz radikalleri gibi Kitap’tan başka bir şey tanımıyorlar. Şiiler de sözde hep hadisle konuşuyorlar, onlar da Peygamber’e iftira ediyorlar. Ortada iki tane büyük fitne var. Resûlullah Efendimiz (sav), Hz. Ali Efendimiz’e açıktan “Haricilerin boyunlarını vur.” emrini verdi. “Nerede görürsen onları öldür.” buyurdu. Hal böyle olunca gerçeklik için bir vesika gerekiyor. O dönemde bilhassa Basra, Kûfe gibi yeni oluşan şehirlerde etrafına bir kalabalık toplayan Allah, Peygamber adına ahkâm kesip konuşuyordu. Hz. Ali Efendimiz de bir gün Basra’ya gidiyor, Basra Mescidi’nde bir genci sohbet ederken görüyorlar. Hz. Ali Efendimiz meşlahıyla yüzünü örtüyor, bir köşeye oturup dinliyor ki acaba bu genç haricilerden mi, şiilerden mi? Bakıyor ki genç kitabın ortasından konuşuyor. Bu genç de Hasan Basri Hazretleri. Hz. Ali dinliyor mest oluyor ve “Elhamdulillah, demek ki ümmetin içinde böyle âlimler de var.” diyor. Genç Kur’ân ayetlerini tefsir ediyor, Resûlullah Efendimiz’in hadislerini yorumluyor. Allah Resûlü’nün ve ashabın hayatını en güzel şekilde anlatıyor. Hz. Ali Efendimiz genci yanına çağırıyor, yüzünü açıyor. Sahabîden, tâbiinden zatlar var tanıyorlar bakıyorlar ki Emire’l-Mü’minin… “Kardeşim konuşmanızı dinledim, çok memnun oldum, gönlüm şen oldu.” diyor ve ona orada bir icazet yazıyor. Diyor ki, “Artık sen Allah ve Resûl’ü adına konuşmaya yetkilisin. Bu dini güzel anlamışsın. Güzel biliyorsun, bunu anlatabilirsin, aktarabilirsin, hadis rivayet edebilirsin…” Hz. Ali Efendimiz’in mezunu oluyor. İlk icazeti Hasan Basri’ye veriyor. Ve ondan sonra bu kaide gelişiyor. Bu gerçek ilim/kemal sahiplerine böyle bir diploma veriliyor. Bu sonra Sûfiyye içerisinde usul, gelenek oluyor. İntikal böyle devam ediyor. Ama temeli fitneye karşı. Yani bu kişi harici değildir, bu kişi şii değildir. Gerçek ehlisünnettir, vel cemaattir. Bu dini mükemmel anlamıştır. Maalesef bugün bu gelenek devam ediyor ama içi boşaltılmış. “Ben şundan aldım, ben bundan aldım…” Herkes birbirinden alıyor ama o kemal var mı?

Bir gün Ankara’dayız Mürşidimizi (Abdulhakim Hüseyni Hazretleri) bazıları ziyarete geldiler. Üstadımız rahatsız,  geçmiş olsun için ziyarete gelmişler. Güzel, hoş zatlar... Üstadımız bize bunlara ikram edin, sofra koyun buyurdu. Bir yandan hizmete bakılırken bir yandan da Mübarek o zatlara sordu ki:

-Tanışalım. Siz kimsiniz, ben sizi ilk görüyorum. Nereden geliyorsunuz? Kendilerini tanıtırken dediler ki:

-Ben filanca tarikatten, ben fişmanca tarikattenim… İçlerinden bir tanesi işgüzarlık yaptı dedi ki: “Bunlar bahsettikleri tarikatın meşayıhlarıdır. Bu filan zatın halifesidir, bu başka bir zatın halifesidir.”

Adam böyle deyince biz de kulak kabarttık. Efendi Hazretleri’ne baktım bıyıkaltı gülüyor. “Mübarek olsun.” buyurdu. Ondan sonra bir menkıbe nakletti. Buyurdu ki,

-Bir gün Beyazıd-ı Bestami Hazretleri’nin huzuruna siyahlara bürünmüş bir zat geldi. Sarığı siyah, elbisesi siyah, poşusu siyah, cübbesi siyah, üstü hep siyah… Bestami Hazretleri ona buyurdu ki:

-Kardaşım, ne bu hal böyle simsiyah olmuşsun. Böyle karalar giymenin sebebi ne? O da dedi ki:

-Ya şeyh, matemdeyim. Hazret,

-Geçmiş olsun. Neyin matemini tutuyorsun? diye sorduğunda, adam

-Rabbimi öldürdüm onun matemini tutuyorum, diyor…

Evet, sûfi sözleri acayiptir. Bir deli kuyuya taş atar dokuz akıllı çıkaramaz derler. Sûfi sözlerini anlamak gerçekten güçtür… O misafir, siyah giyinen zat ‘Rabbimi öldürdüm, onun matemini tutuyorum.’ deyince Beyazıd-ı Bestami o zata hakaret etmeye başlıyor: -Hâşâ huzurunuzdan- Seni mel’un, seni iblis gibi, ona yetmiş kez dayanılmayacak hakaretler ederek onu imtihan ediyor ki sözünün eri mi? Rabbimi öldürdüm derken ‘ben nefsime tapıyordum, nefsimi öldürdüm’ demek istiyor. Hazret de onu imtihan ediyor ki doğru mu söylüyor. Adam hiç başını kaldırıp Hazret’e bakmıyor. Beyazıd-ı Bestami buyuruyor ki: “El hak, doğrusun sen. Sana mübarek olsun bu yol. Sen, dediğin gibisin…”

Efendi Hazretleri de rumuz olarak o zatlara soruyor ki, “Siz de meşayıhsınız, siz de nefsinizi öldürebildiniz mi?” Onlar birbirine bakıyorlar. Mübarek onlara buyuruyor ki:

-Sizin iki ihvanınız/talebeniz olsa, birisi şarkta birisi garpta olsa. İkisi de aynı anda sekerata/ölüm haline düşseler ve aynı anda sizden manevi bir yardım rica etseler, Allah da size lütuf buyursa/izin verse, siz onlara yardım etmeye muktedir misiniz? Dediler ki,

-Biz böyle şeyler ne işittik ne de biliyoruz. Mübarek onlara buyuruyor ki,

-Siz o zaman bu işi bırakın, halk partisine katılın. Gidin o partiye girin daha az günah alırsınız. Ankara’da halk partisine üye olun bırakın bu şeyhlik, halifelik iddiasını…

İmam Efendi de buyuruyor ki: “Onda ‘ene’den eser kalmayacak.” Ecdad da buyurur ya: “Himmete muhtaç dede nasıl gayriye himmet ede…”

Günümüzde bu iş çok cazip olmuş. İşitiyoruz filanca da halifelik almış, fişmanca da halifelik almış. Ellerinizden öper medreseye giden küçük bir kızım var. Allah hepinizin evladını bağışlasın, İslam’a hâdim kılsın. Medrese’de hocaları, sekiz yaşındaki bir kız çocuğuna, sormuşlar: “Bizim şeyhimiz falanca. Senin babanın şeyhi kim? Senin baban kime bağlı? Bizim kız bana anlatıyor: “Ben de dedim ki babamın şeyhi benim, babam bana bağlı. Hocalar kaldılar daha bir şey diyemediler.” Dedim “Kızım sana helal, doğrudur benim şeyhim sensin…” Bir ilim, irfan yuvasında nelerle uğraşıyoruz…

Evine, nefsine, kendine mürşit olamayan insan, bu mânâda rüşdünü isbat edemeyen insana bakıyoruz ‘ben filanca zattan aldım’ diyor. Bir tarih bir cenazeye katılmıştım, kabristana kadar gittik, Allah cümle geçmişlerimize rahmet etsin. Dua yaptırdılar bize geri dönerken baktım koluma birisi girdi. Kendince bana iltifat ediyor, hal hatır soruyor. Ben de,

-Tanışalım, dedim. Dedi ki,

-Bana gümüş hoca derler. Öldüyse Allah rahmet etsin duruyorsa, Allah hidayet etsin, selamet versin. Şöyle baktım sakalsız, ağzı komple altın dişli gülünce dişleri görünüyor, kravatlı, güzel temiz giyimli birisi… Cenaze imamıymış kalabalıktan fark edemedim.

-Memnun oldum hocam, dedim.

-Ne iş yapıyorsunuz, diye sordu bana,

-Ticaretle uğraşıyorum. Siz ne iş yaparsınız? diye sordum,

-Meslektaşız, dedi.

-Siz de mi ticaret yapıyorsunuz, dedim. Güldü,

-Yok, o mânâda değil, dedi. Dedim ki,

-Benim başka bir işim yok, bir de boş gezenlerin yevmiyelerini yazarım.

-Çok esprilisiniz, dedi. Ben de dedim ki,

-Kardeşim ticaret değilse ne iş yapıyorsunuz? Dedi ki,

-Bize de meydan verildi… Bunlar tasavvufî terimlerdir.

-Ne meydanı verdiler size? diye sordum,

-Âcizane irşadla uğraşıyoruz, dedi.

-Yani mürşidsiniz, dedim.

-Eh işte, Kadiri tarikatından bir meydan verdiler. O böyle konuşunca ben de dedim ki,

-Kardeş ben mürşid değilim, ben peygamberim.

-Hâşâ, dedi.

-Niye hâşâ diyorsun, sen şu halinle, ağzını altınla doldurmuşsun, boynundaki haçla, istavrozla mürşid olmuşsun, birazdan da kutup olduğunu iddia edeceksin. Müsaade et ben de şu halimle peygamber olayım, niye çok görüyorsun? dedim. Cenazedekiler de gülmeye başladılar. Adam kaçtı...

Evet, tasavvufun felsefesi “Her gördüğün Hızır bil, her geceyi Kadir bil.” mantığı ama bazen bu aşırı merhametten maraz doğuyor. Hızır bileceğiz de Hızır da haddini bilsin. Herkes böyle Hızırlığa soyunmamalı…

Bunun için diyorum ki bu iş ondan bundan aldım meselesi değil. Allah’tan ve Peygamber’den bir şeyin varsa; sende istikamet, hidayet, muhabbet, ilim ve bu ilimle amel varsa; sende mükemmel bir ahlak varsa, sen de Bestami’nin yanına gelen zat gibi nefsini öldürebilmişsen ayağını öperim senin, ilk müridin ben olurum…

Kâmil İnsan Kibriti Ahmer Gibidir


İmamı Rabbani Hazretleri bundan üç yüz sene önce diyor ki: “Zamanımızın şeyhleri bu meşiheti kılıkta kıyafette zannettiler. Başlarına iri sarıklar koydular, sakallarını uzattılar, oturunca boyunlarını büktüler, bol libaslar giydiler, derin derin inlemeye başladılar. Bu halleriyle karşıya ‘bizde bir şey var’ görüntüsü vermeye çalıştılar. Ellerinde şecereler çıkardılar, ‘biz şundan aldık biz bundan aldık, şu şuna verdi, bu bana verdi’ dediler. Bizim yolumuz ise öğrenmek ve öğretmekledir. Bizim yolumuz Allah’ın kitabını, Resûl’ün sünnetini ve ahlakını öğrenip öğretmektir. Başka bir şey yok bizde. Zamanımızda kâmil insan kibriti ahmer-kırmızı başlıklı kibrit gibidir. Meğerki Allah senin için onda bir nasip halkede, sen onu bulasın. Çünkü öyle bir durumdayız ki zamanımızda evliyayı tanımak Allah’ı tanımaktan zor olmuştur. Bütün kâinat Allah’a delalet eder, O’nu işaret eder, O’nun san’atını, kudretini, heybetini gösterir. Zamanımızda kâmil evliya hicabı beşere bürünmüştür. Tamamen beşeri sıfatları ile kendini örtmüş, ayân etmemektedir. Allah dilemedikçe sen onu tanıyamazsın.”

Şimdi ortada gezip bas bas bağırıyorlar ‘ben mürşidim.’ Şahit olan kardeşlerimiz vardır, bir tarih birisi bana icazetinin fotokopisini göndermişti. Bununla neyi ispat edeceksin? İşte bana da filanca verdi… Bir başka zatın ziyaretine sohbetleşelim, dertleşelim diye gittim, inanır mısınız tam beş metre uzunluğunda bir icazet çıkardı. Çocuklara bayramda yeni ayakkabı, elbise aldıklarında sokağa çıkar hemen arkadaşlarına gösterirler: “Bak bana ayakkabı aldılar.” derler. Bunun gibi icazet gösteriyorlar.

Üstadımız, Sultanımız hilafet ile vazifelendiriliyorlar, emanet kendilerine veriliyor ve memleketine gönderiliyorlar. Buyuruyor ki yolda giderken aklıma geldi ki: “Sen bu yörede tanınmış bir âlimdin, ilimde otoriteydin bölgende. Hem de seyyiddin. Zaten herkesin sana hürmeti, saygısı vardı. Efendimiz’in ilmine varistin şimdi de seni O’nun maneviyatına varis kıldılar, o silsilenin halifesi oldun. Şimdi üstüne yeşil bir cübbe giyersin, başına şeyhlik alameti bir sarık sararsın, altına da beyaz bir post koy, millet gelsin gitsin . Bu yöre artık sana inabe eder, intisab eder. Bunca sene uğraştın, bu senin hakkındı...” Üstadımız buyuruyor ki, “Geliyorum ama içimdeki düşünceler de bunlar. Gidemedim, dergâha geri döndüm.” Büyük Şeyh Efendimiz (Ahmed Haznevi Hazretleri ksa) Üstadımızı görüp sormuşlar: “Molla hayırdır, niye döndün, niye geldin?” Üstadımız da buyurmuş: “Kurban şeyh oldum ama adam olamadım. Ben daha Müslüman olamamışım. Bu benim nefsim hâlâ kılıkla kıyafetle, yeşille, sarıyla renklerle meşgul. Oyuncaklarla oynayıp duruyor, varlık peşinde... Adam olmadan gitmeyeceğim… İcazeti geri verdim, istemiyorum. Bu benim başıma dert olur, dedim, Şahı Hazne de ses çıkarmadı bana…” Üstadımız üç ay daha kalmışlar. Devamla buyuruyorlar ki: “O hadiseden sonra her gece dergâhın tuvaletlerine iniyorum. Tuvaletleri bir kanalın üstüne yapmışlar, eski elbiselerimi giyerek gece o kanala girip, temizliyorum. Kimse beni görmesin, riya olmasın diye de korkuyorum o yüzden hep geceyi bekliyorum. Üç ay lavabo temizliği yaptım. Bir gün baktım ki kanalın öbür tarafından da bir ışık geliyor. Korktum bu kim, beni görecek sonra gidip cemaatin içinde diyecek ki ‘yahu Seyyid Abdülhakim’e bak. Adam hem seyyid, hem âlim, hem halife oldu da bak hâlâ tuvaletleri temizliyor. Ne mütevazı, ne gayretli bir insan…’ Ben nefsimden kaçıyorum nefsim şöhrete düşecek. Şimdi nasıl geriye çıkayım bu adam geliyor. Kim bu ya Rabbi! diye içimden dua ediyorum. Işık yaklaşınca baktım ki gelen şeyhim… Üstadım geliyor, o da eski elbiselerini giymiş, eline bir süpürge almış geliyor. Bana buyurdu ki: ‘Molla Abdulhâkim! Üç aydır buradasın. Ben de dedim ki herhalde Molla burada bir hazine buldu. Gideyim ben de ortak olayım. Ben seni tuvaletleri temizleyesin diye vazifelendirmedim, insanların gönüllerini temizleyesin diye vazifelendirdim. Çık buradan artık, tamamdır...” Ve öyle Türkiye’ye geliyorlar... Sürekli bunun endişesini duyarlardı. Ve bunun için bize vasiyeti şu idi ki “Şeyhlik kapısını kapatın dostluk kapısını açın…”

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 MART SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Pazar, 17 Haziran 2012 21:23

İRFANIN MERÂTİBİ

İmam Efendi Osman Bedruddin Erzurûmî Hazretleri buyuruyor ki: “İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı ehli masiyettir.” Yani dünyada ot gibi bitmiş, saman gibi gidecek olanlardır. Bunlar Hak’la batılı birbirinden tefrik edecek firasete, basirete, anlayışa sahip değillerdir. Yerler, içerler bu dünyadan göçerler. Varlıkları ile yoklukları çok fazla bir anlam ifade etmez. Zaten Kur’ân-ı Kerim onlara insan da demiyor. “Onlar dört ayaklılardan daha aşağıdırlar.” buyuruyor. Allah bizi bunlardan etmesin. Bu halde olanlara da hidayet buyursun. Toplumumuzda, yaşadığımız zamanda bunlar çoğunluktadır.

İmam Efendi ikinci grup için: “Müslümanların avamıdır.” diyor. Yani sadece ibadetlerin zahirleri ile iktifa ederler; namazın, orucun, haccın, zekâtın zahirini ifa ederler... Bunları sûretâ yerine getirirler ve akılları sıra Allahu Teâlâ’ya pahalı bir şekilde satmak isterler. Yani biz bunları yaptık, şimdi Sen de ne yapacaksan yap, Sen de uluhiyyetini bize göster...

Bunların karşılığı, Allah için yapılmış ibadetlerin karşılığı vadedilmiş cennettir. Ama Hazret bunlar için: “Bu insanlar cennete gitse de bunların nâr-ı fîrakları bitmez.” buyuruyor.  Bunlar ayrılık ateşinden, hasret ateşinden kurtulamazlar. Cennete gidecek olan her insan Allah’ın cemâlini görmeyecektir. Cennetin köşklerine, nimetlerine, lezzetlerine ulaşabilirler ama cennete gidenlerin hepsi Rabbimizin cemâline mazhar olmayacaklardır.

Üçüncü sınıf; bunlar da kendi aralarında derece derece olan,  Kur’ân-ı Kerim’in de “…Haberiniz olsun ki Allah yanında ekreminiz en takvalınızdır.” (el-Hucurat: 49/13) buyurduğu; hatta Cenâbı Hakk’ın müba-lağa ile takvadan da öte ‘etka olanınızdır.’ diye taltif buyurduğu, medhu senâ buyurduğu insanlardır. İhsan sırına ermiş, kendini bilmiş, varlık gayesini anlayıp oradan Rabbini tanımış, sevmiş; İbrahim (as) misali her şeyini; hayatını, vefatını, ibadetini, hizmet ve himmetini Âlemlerin Rabbi’ne tahsis etmiş olan kişi… Bunlar da kendi aralarında sınıflanıyorlar. Bunların da havasları var, ehassul havasları var… Mertebe mertebe dereceleniyorlar…

İmam Gazali bu noktada imanı altı dereceye ayırıyor. İmanda altı derece kemalat vardır buyurmuş İhya’da. Bunları, avamın imanı, âlimin imanı, havasın imanı, ehassul havasın imanı ve marifetullaha erişmiş, muhabbetullahı elde etmiş, sıddıkiyet makamına, sâfiyye makamına erişmiş insanların imanı... diye sınıflandırıyor.

İmam Gazali diyor ki: “Avamın imanı taklitten ibarettir, mukallittir o.” Şuuruna varmadan gördüğü şeyleri taklit eder. Mukallitler çocuklara benzer. Bir çocuk da ayna gibidir. Gördüğü her şey onda yansır yani onu taklit eder. Mukallitler de böyledir. Meselelerin illetini-hikmetini bilmeden, bilinçsizce yaparlar. Günümüzde birçok anlayış Müslümanlara böyle yerleşmiştir. Sorsan ki niye Müslümansın? Cevabı, Müslüman bir toplumda dünyaya geldim, annem babam Müslüman, ben de bu yüzden Müslümanım. İslam’ın ne olduğunu bilmez. Niye Müslüman olduğunu bilmez. Anasının babasının Müslümanıdır, onlar Müslüman olduğu için o da Müslüman. Demek ki onlar başka bir dinde olsa o da o dine inanacak. Bir şey demiyoruz, Allah ile kendi ara-larında olan Müslümanlığı tartışmıyoruz. Ama bu makbul bir şey değil. Çünkü Kur’ân-ı Kerim bu tipleri haber verirken; geçmiş ümmetleri veya Resûlullah zamanındaki inançsızları haber verirken, onların en büyük gerekçeleri olarak: “Biz anamızı babamızı, atamızı bu iş üzere gördük. Onlar bu yoldaydı. Bu hal, bu inanç, bu anlayış üze-reydi. Biz de o yüzden böyleyiz derler.” buyuruyor…

Bu din bize babamızın atamızın mirası değil, Rabbimizin emaneti. Meselelere önce böyle bakacağız. Bu din bize Allah’ın emaneti. Bize O’nun ta-limi-terbiyesi. Rububiyet sıfatı ile bizi Müslüman olarak yarattı.

Bunun için “Avamın imanı taklitten ibarettir.” diyor Gazali. Tükürükle yapışmış gibidir. Ufak bir rüzgâr o imanı kuruttuğunda toz gibi dağılır. Nitekim görüyoruz, basit bir imtihan, bir musibet karşısında insanlarımız Allah’ı bırakıp farklı şeylere yönelebiliyor. Farklı şeyleri tesirci zannedebilip onların etkisine girebiliyor. Biraz ikrah görse, biraz baskı görse farklılaşabiliyor. Taklit olduğu için… İstikbali ile gerçek mânâda bir istiklal arasında tercihe zorlandığında dünyevî istikbali tercih edebiliyor. Bu, mukallit olduğundan...

“Âlimin imanı deliledir, hüccete iman etmiştir.” diyor İmam Gazali. Delili elinden aldığın, delili çürüttüğün an imanı biter, diyor. İmanı şuhuta ve yakîne erişmediği için, iman onda tam mânâsı ile keml bulmadığı için, imanla bütünleşmediği için bir dayanağa dayandırmıştır imanını. O dayanağı çektiğinde imanı yıkılır. Şekke/şüpheye düşer. Allah esirgesin oradan öteye ayak kayarsa daha onu tutmak güç olur. Bu da bugün çok açık ve barizdir. İsminin önünde birçok eklemeler, uzatmalar olan, ilim adına belli sıfatlar almış insanlara bakın… Delilleri de azalta azalta parmakla sayılacak sevi-yeye indirmişlerdir. Onları da elinden alsan ortada kalacaklar.

Geçen gazetede okuyorduk bir profesör, gerçi Müslümanlardan değil, biri kuyruğuna basınca tepki göstermiş: “Efendim, Kur’ân-ı Kerim’de namazın ne şekli ile, ne vakti ile, ne yeri ile ilgili bir ifade/ibare vardır. Namaz sadece vicdanî/rûhi bir bağlılık, bir sevgiden ibarettir. Bunu her hal üzere yerine getirebilirsin. Arabada gider-ken de, bir vesâit içindeyken de namaz kılabilirsin. Namaz tanrıya bir yakarıştır, yöneliştir. Bunun için bir vakte, bir mabede, bir mekâna, bir düzeneğe ihtiyaç yoktur.” demiş. Bu profesör güya ‘Müslümanım’ diyor. Aynı gazetenin bir başka sayfasına baktım, Filistin’de bir yahudi topluluğundan bahsediyor. Filistin’de bir dağda yaşayan sayıları yedi yüze varan bir yahudi topluluğu... Vakit gazetesinin muhabiri gidip onların dini merasimlerinde de bulunmuş. Muhabir diyor ki, namaz kılıyorlar. Yahudiler, rükûlu ve secdeli namaz kılı-yorlar. Namazdan evvel abdest alıyorlar. Namazda Tevrat’ın ana dilinden, İbranice dualar okuyorlar. Kıble olarak da Mescid-i Aksa’ya değil üzerinde yaşadıkları dağa doğru namaz kılıyorlar. O dağın mukaddes Tur-u Eymen/Tur Dağı olduğuna inanıyorlar ve Cenâbı Hakk’ın Musa’ya buradan tecelli ettiği, buradan konuştuğu için kıble burasıdır diyorlar. Namaz kılan yahudiler; namazın şeklini, vaktini; namaz kılınacak mekânları inkâr eden Müslüman profesörler…  Şimdi bu profesörün belli bilgilerini çürütseniz neye ina-nacağını bilemez, şaşırır. İmtihanı kaybeder. Tah-kike ulaşmamış, hakikata dönüşmemiş bir iman…

Havas ve ehassül havas, bunlar zaten nefsin itminana ermiş halinden ötesidir. “Yâ eyyetuhe’n- Nefsu’l-Mutmeinneh.” (el-Fecr: 89/27) sırrına maz-har olmuş, ondan sonra “…Râdiyeten merdiyyeh.” (el-Fecr: 89/28) şerefi ile şereflenmiştir. Allah’ın kendisinden razı olduğunu biliyor bunda hiç şüphesi/tereddüdü yok, kendisi de Allah’ın her türlü cilvesine, kaderine, kazasına, emrine rıza göstermiş, teslim olmuş, tevekkül kılmış, Râdiye ve Merdiye mertebelerine erişmiş, havas ve ehassül havas olmuş… Artık oradan öteye de ârif olmuş, Allah hakkında gerçek bir bilgiye kavuşup ‘perde kalksa yakını değişmeyecek’ derecede bir bilgiye, bir anlayışa sahib olmuş; nefs-i sâfiyye ve kamiliyye mertebelerine gelip sıddıkiyet makamına ulaşmış insanların imanı. “…Ve’s-Sıddikîne…” diye ayeti kerimede müjdelenmiş insanların imanı… Bunlar için Peygamberimiz  (sav) buyuruyor ki: “Bunlar bir konuda yemin etseler Allah onları yalancı çıkartmaz. Yemin etseler o yeminleri hiç olmayacak, olmayan bir şey üze-rine olsa Allah onu halk eder.” Bu kemale gelmiş insanların imanı. Ehli masiyet birinci sınıf, ehli zahir ikinci sınıf, ehli irfan insanlar da üçüncü sınıf.  Yani emirlerin -namazın, orucun, abdestin, zekâtın, haccın ve sair evâmir-i diniyye ve evâmir-i şeriyye-nin- hem zahirlerine riayet ettikleri gibi; kalp huzuruyla, dimağ dinginliği ile gönül zenginliği ile bu ibadetleri yapan insanlardır. Adeta ibadetinden zevk alan, hûşû bulan insanlar…

Misal bir insan yüksek, güzel, ferah, ağaçlık, püfür püfür esen, güzel su akan bir tepeye çıksa, orada insanın içi uçuyor gibi olur değil mi? Orada kendini öyle hisseder. O havayı ciğerlerine çektiğinde acayip bir hoşluk hisseder. Kendini bıraksa o çimenlere veya o akan suyun üstüne sonsuza kadar o su onu götürse… Bir gücü/kudreti olsa havanın üstüne yatıp havada kalabilse sonsuza kadar… İnsanın içinde böyle bir his, bir arzu olur. O tabiat güzelliği ile karşılaştığında duyguları çok değişik olur. İşte insan namaza durduğunda adeta o duyguları yaşar. Anlayasınız diye bu örneği verdim. Çünkü insan namazda yükseldiği kadar hiçbir şeyde yükselemez. Namazda Mirac’a yükselirsin, o noktadan daha yukarıda bir hedef, bir nokta yok. Mirac’ın ulaştığı zirveden daha zirve bir nokta yok. Namazda oraya ulaşırsın. O hiç bitmesin istersin çünkü orada seni müthiş bir ümit, bir umut kaplar, bir heyecan kaplar… Nedir o? Cemâl-i Bâkemal’i görmek ümidi… Kapıyı açarsa, tecelli ederse, ‘buyur kulum’ derse… Onun heyecanı sarar seni. Orada sonsuza kadar beklemek istersin. Kapının sana açılacağını bildiğin için sonsuza kadar sürse o huzurda beklemek istersin. Elinden gelse “Elhamdulillahi Rabbi’l-Âlemin.” ifadesini öyle uzatırsın ki O’na olan hamdin, O’nu yüceltmen/övmen hiç bitmesin istersin. Çünkü O’nu medhetmeye, O’nu zikretmeye, O’nu anmaya doyamazsın. İnsan kâinatta her şeyden bıkar arkadaşlar. Sana dünyevi olarak en lezzetli gelen şey neyse şimdi hayalinde onu düşün. Bir gün, iki gün, üçüncü gün bıkarsın, gına gelir. Kurt bile bir-iki koyunu boğduktan sonra daha yiyemez, bıkar. Affedersiniz kedi, iki-üç fare tutsun daha dördüncünün peşinden koşmaz. Kedi için bu kadar zevkli olan bir şey ama üç-dört fare ile usanır. Ama orada bıkma yok…  Eğer o noktaya erişebilirsen bıkma yok? Bitsin isteme yok… Çünkü orada sen yoksun. Senin bir ağırlığın yok. Uzaydaki bir cisim misali. Nasıl ki o cismin kendisinin uzayda bizâtihi ağırlığı olmuyor, yerçekimi olmadığı için bıraksan savruluyor, o sâfiyye makamına erdiğinde de sende benlik olmuyor. Sende varlık duygusu olmuyor. O yüzden de beşerî zaaflar/arzular orada olmuyor. İbadeti böyle yapan insanlar var.

Başa dönersek, insanlık bu üç sınıftan birindedir. Hepimiz şimdi kendimizi bu mânâda mütalaa edip muhasebe edip biz hangi gruptayız diye düşünmeliyiz. Dünyada, memleketimizden misal İzmit’e geldik. İlk geldiğimizde belki bir gecekonduda oturuyorduk. Orada kalmadık, gecekonduyu değiştik, bir daire aldık. Daha sonra çalıştık, çocuklarımız da çalıştı, kazançlarımızı birleştirdik bir arsa aldık, kendimiz bina yaptık. Her oğlumuza/kızımıza birer daire yaptık. Kendimizi sürekli yeniledik, işimizi büyüttük, değişik şubeler açtık. Bunlar güzel gelişmeler, Allah daha ziyade kılsın, şükrünü eda edebilmeyi nasib etsin. Aynı şekil-de de hayvaniyetten nâs sınıfına, nâs sınıfından insaniyete, oradan ekmeliyete terakki etmeliyiz. Hep bu nefsin gecekondusunda, bu nefsin gaflet maranı içinde oturmamalıyız. Bu marandan çıkıp izzet sarayına doğru yol almalıyız. Cenâbı Hakk’ın izzet sarayı var. O padişahlar padişahına misafir olmalıyız. Sonra orada hizmetlenmeliyiz, misafireten gittiğimiz yerde mukim olmalı, bir hizmet üslenmeliyiz. O’nun dîn-i mübini için, O’nun şeriatı/tarikatı için bir hizmeti üstlenip O’nun memuru olmalıyız. Varlık gayemizi idrak edip onunla bütünleşmeliyiz. Biz o zaman insan oluruz, samimi/olgun Müslüman oluruz. Böyle insanlar çoğaldıkça ve o insanlar Allah’ı zikrettikçe, o insanlar Allah dedikçe kıyamet kopmayacak buyuruyor Cenâbı Peygamber (sav). Cenâbı Hak onlara olan dostluğunu kolay kolay bitirmeyecek. Misal senin bir evin var ve sen de bu evi satmaya karar verdin. Ama bu evde bir kiracın var, o kiracı ile de iyi bir dostluğunuz var,  birbirinizle güzel sevişiyorsunuz, muhabbetiniz/arkadaşlığınız var. Dostluğundan geçip de ona çık diyemiyorsun. O oturduğu için, o içinde oturan arkadaşın hatırına, dostluğun hatırına,  evi de satmıyorsun, duruyor… Sen bunu yapıyorsun da hâşâ ve kella, Hazreti Allah’ın himmeti senden düşük mü? O dostlarının mekânını yıkar mı? Allah diyenler var oldukça; Allah için Allah diyenler, Allah ile beraber Allah diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır buyuruyor Peygamberimiz (sav).

Var gücümüzle uğraşıyoruz ki kıyameti koparalım. Ne kârımız olacak?.. Kâr yeri bizim için burası arkadaşlar. Dua edin Allah hayırlı uzun ömür versin hepimize de günahlarımızı, zararlarımızı temizleyelim. Bu borç yükü ile, bu gaflet yükü ile oraya gidersek işimiz zor. Ahiret çok güzel, ahiret ebedi ama bizim halimiz, orada bize ayrılan yer neresi orada, bu çok önemli. Misal biz şimdi Maşukiye’de oturanlara bakmayalım, gözümüzü onlara dikmeyelim. Onların villaları var, her birinin oturduğu yer sanki cennet bahçelerinden bir bahçe. Denize, Sapanca Gölü’ne nâzır mükemmel villaları var, oturuyorlar. Biz de hayal kurup onlara bakmak yerine, kendi yerimize bakmalıyız. Kendi oturduğumuz yer nasıl ahirette gideceğimiz yer nasıl, bu önemli… İmtihanımızı başarabilirsek dünya hayatı bizim için büyük bir avantaj. Yoksa kıyameti koparsak toprak bizim başımıza, işimiz zor o zaman…

Bunun için terakki etmeliyiz arkadaşlar, yeri-mizde saymaktan vazgeçmeliyiz. Gaflet çukurundan çıkmaya çalışmalıyız, kendimizi bırakma- malıyız, ‘Ya işte bu kadar yapabiliyoruz’ deme-meliyiz. Daha iyisini, daha güzelini yapabiliriz. İstediğimizde dünyevi olarak çok güzel şeyler yapa- biliyoruz. Cehdettiğimizde, Allah’ın yardımı ile olmaz gibi görünen nice şeyleri yapabiliyoruz. Bu gücümüzü ahiret için kullansak güzel şeyler yaparız…

Hazreti Feridüddin Attar ticaretle uğraşıyor. İsmi üzerinde Attar, attariye işi yapıyor baharat ve saire satıyor. Mübareğin âdetiymiş biri bir şey getirse onun değerini düşürüp kül fiyatına alırmış; onu satarken de öyle yaldızlar, şişirir kaşıkçı elması gibi satarmış. Hazreti Hızır bir gün bunu imtihan için geliyor diyor ki,
-Bende bir baharat, bir ot var. Hz. Feridüddin bakıyor kıymetli bir şey. Diyor ki,
-Bundan çok var, bu değersiz bir şey. Hızır,
-Sen bak, ederi neyse ver. Buna ihtiyacım var, diyor.
Hz. Feridüddin tartıyor, misal beş kilo gelmiş diyor ki,
-Bu on lira eder. Beş kilosu bir şey değil de sana acıdım da o yüzden bu on lirayı veriyorum. Hızır,
-Peki, diyor on lirayı alıp bir köşeye çekiliyor. Hazret, Hızır’ı gitti zannederken o sırada içeri bir müşteri daha geliyor. Müşteri diyor ki,
-Filan baharat var mı?
-Var abla, yeni geldi. Bu baharat, bu şehirde buradan başka kimsede yok. Bende de yoktu şimdi bir derviş baba getirdi verdi. Bu baharat şöyle şifa böyle çare diyerek baharatı medhediyor. Müşteri diyor ki,
-Peki, bunun fiyatı ne kadar?
-Gramı on lira, diyor Feridüddin Attar... Beş kiloyu on liraya almıştı, şimdi gramı on lira diyor. Kadın,
-Peki, madem bu kadar çare veren bir baharat, buna ihtiyacım var almam lazım, diyor. Gramını on liraya satıyor.
Hz. Hızır tezgâha yanaşıarak diyor ki:
-Ey Feridüddin, beni de şu kavanoza koysana.
-Niye? diyor Hazret.
-Yahu demin benden aldığın o adi, hiçbir işe yaramayan baharat o kavanoza girdi nasıl bir kimya oldu ki gramı on liraya çıktı. Beni de o kavanoza koy da belki benim de şu perişanlığım değişir, Hakk’a yarar bir kul olurum. Şu gaflet halim, şu huzursuzluğum biter de adam olurum, diyor Hz. Hızır.
Feridüddin Attar bakıyor ki bu kimya başka bir kimya. Kendisinin sattığı kimyalara benzemiyor. Dükkânının kapısını açıyor başlıyor bağırmaya: “Ey ümmeti Muhammed! Dükkân yağmadır, gelin…” Dükkânda bir şey bırakmıyor. Hızır’a:
-Oldu mu, tamam mı? diyor. Hızır,
-Gönül dükkânını yağmalatmadan olmaz, diyor.
Feridüddin Attar,
-Onu da sen yapacaksın, diyor.
-Öyleyse üstündekileri de çıkar, diyor Hızır.

Affedersiniz bir don bir gömlek Hoca-ı Hızır’a takılıyor devam ediyor. Hızır onu irşad ediyor, zamanın büyüklerinden oluyor Hazreti Feridüddin Attar. Öyle bir kimya oluyor ki nice insanın derdine çare oluyor ve hâlâ da çare olmaya devam ediyor eserleriyle. Tavsiye ederim Tezkîretu’l-Evliya’sını, Mantıku’t-Tayr diye felsefeye dair bir eseri vardır okuyun. Kimyası devam ediyor…

Biz de Feridüddin gibi gönlümüzü yağmalatamazsak gerçek kimyaya erişemeyiz. İçerideki hava karışık olursa ve yardım istemezsek hiç bilmediğimiz bir konuda nasıl başarılı olacağımızı düşünüyoruz ki? Biz daha evvel Allah’ı gördük mü? Hayır… Ahireti gördük mü? Hayır… Gerçekten, tam olarak inancımız bütünleşmiş mi? Hayır… Bütünleşse her şeyi terk ederiz. Nasıl ki kedi farenin delikte olduğunu bilirse gözünü oradan ayırmaz, eğer biz de ahirete gerçekten inansak oraya kilitleniriz. Gönlümüzü rıza eşiğinden, lika eşiğinden ayıramayız. Hiçbir şey bize cazip gelmez. Hasta bir adamı düşünün, pirzola getirsen lezzet almaz, takâti yoktur ki yesin, iştahı çekmez… Aç bir adam da pirzola istemez. Ama eğer gerçekten açsa kuru ekmeği ver, öyle bir yer ki...

Biz eğer ahiretin hastası olsak ahirete aç olsak dünya nimetlerinin hiçbiri bize cazip gelmez. Hiçbirine meyletmeyiz. Hz. Feridüddin gibi ‘yağma’ diye bağırırız. Alvarlı Efe Hazretleri buyurmuş:

Yağmaya versen varımı
Namus u kibr u ârımı
Her gün görsem dîdarını
N’olur ya Rab, N’olur ya Rab…

Bütün varlığımı, hem zahirde hem batında benliğimi de yağmalatsan ya Rab!.. O’nun yağmalama usulleri çok farklı. Diler seni rezil eder. Yaşadığın toplum içinde seni kepaze eder, milletin ayağına paspas eder. Servet u sâmânını elinden alıp bir dilim ekmeğe muhtaç eder. İzzetini, şerefini iki paralık eder. Tükürttürür insanlığı sana. Var mı yiğitliğin ki bunlara sabredip ‘eyvallah’ diyesin?..

Bir türkü var da benim hoşuma gidiyor:

Ana sana, baba sana, yar bana…
Elma sana, ayva sana, nar bana…

Sen de ‘Yar bana’ diyebilecek misin? Her şey, kim istiyorsa onların olsun. Yar bana… Hak yağmalattırır, neticede Kendini sana verir... Sabredersen, tahammül gösterebilirsen, meyletmezsen, iştahın onları çekmezse yar sana olur o zaman... Ayvaya, elmaya sulanırsan hiçbir şeyin olmaz.  

Efe Hazretleri  ‘Varını yağmaya versen’ diyor. Bu mânâda bütün benliğimden alsan; ‘Namus u kibr u arımı alsan’ yani gururumdan, kibrimden, her şeyimden beni soyundursan ama bir şeyi bana versen: Seni görsem… Bütün bunlara razıyım, Sen’siz yaşamaya razı değilim. Seni görsem ya Rab! Sana ait olsam ve Sana ait olduğumu bilsem… Ne olur ki? Senin neyin eksilir ki? Mülkünden ne kaybolur ki?...

Allah’a ait olmak, Allah için olmak, gözünü, gönlünü O’ndan ayırmamak, O’na karşı nefsini kayırmamak… İşte o zaman değil sadece namazın, her anın Mirac olur arkadaş.  
Penc vakt fi’s-salâti zahirun
Aşıkanda fi’s-salâti daimun…

O zaman senin bu aşk halinle her anın her vaktin namaz… Sürekli namazdasın sen. Namazın tükenmek bilmez senin, ayrılamazsın, geri gelemezsin oradan…

Çocukluğumuzda büyüklere inancımız, muhabbetimiz artsın diye onların kerametlerinden bize bahsederlerdi. İşte adamın birisinin yanına bir pîr-i fâni, beyaz sarıklı, sakallı nurâni biri gelmiş. Onun elinden tutup ‘yum gözünü’ demiş.  Adam da yummuş. Sonra ‘aç gözünü’ deyince adam tekrar açmış. Ama açtığında Kâbe-i Muazzama’yı görmüş. O zat onu Mekke-i Mükerreme’ye götürmüş. Buna ‘tayyi mekân’ denilir. Mekân içinde mekân, zaman içinde zamanla, Hakk’ın kudretiyle bir anda bir yerden başka bir yere götürülme hadisesi. Şimdi bilim-kurgu filmlerinde gösterilen ışınlama gibi.  Çocukken böyle menkıbeler çok hoşumuza giderdi, dinlerdik.

Bu anlatılanlar da bir nevi öyle. Masivaya karşı gözünü yum, Allah için gözünü/gönlünü aç, bambaşka bir âlemdesin, Kâbe’nin içindesin… Daha da ötesi, sen Kâbe’sin… Ama nerede gözünü kapatıp nerede açacaksın onu bilmen lazım. Zamansız gözünü açarsan, yarı gözünle masiva tarafına bakarsan bu iş olmaz. Gözünü yumdun mu tam yumacaksın, açtın mı da tam açacaksın...

Allah bunu bize lütfetsin, kolaylaştırsın. Gerçekten Kendi yolunda, Kendi işlerini yapabilmek için yardım istemeyi, yardıma kavuşmayı ve muvaffak olmayı bize nasip etsin. Feridüddin Attar misali varlığımızı yağmalatabilmeyi, Allah yolunda feda edebilmeyi bize lütfeylesin. Mirac diye tarif edilen o zirveye ulaşabilmeyi hepimize lütfeylesin.

*Hâce Hazretleri’nin (kuddise sırruh) İzmit’te yapmış olduğu bir sohbetten derlenmiştir.

 

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2010 ŞUBAT SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Cuma, 15 Haziran 2012 01:00

MİRAC VE NAMAZ

Sual: Hadis-i Şerif’te “Namaz müminin miracıdır.” buyurulmuş. Burada geçen Mirac’tan kastedilen her müminin aynı şekilde o hadiseyi yaşaması mı, yoksa namaz Mirac’a teşbih mi edilmiş. Bu Hadis-i Şerif’i nasıl anlamamız gerekir.


Cevap: İslâm’da, hadiselerin oluşumu önemli olduğu gibi, hadiselerin neticesi oluşumundan daha önemlidir. Miracın gerçekleşmesi, Cenâb-ı Peygamberin, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gidişleri, oradan Arş-ı âlâya yükselişi ve Hz. Allah'ımız ile mülâki olması, görüşmesi, konuşması… Hadiseye bu yönleriyle asla hiçbir şey değil benzerlik yakınlık dahi arzedemez. Neden? Mirac, tamamen hususi bir hadise… Bir ikili ilişki… Âşık ile mâşuk arasında ki bir davet ve icabet. Buraya kimse giremez, müdahale edemez, taklit edemez… Zaten bu yönüyle Mirac bir mucize. Eğer taklit edilebilse mucize olmaktan çıkar.

Peki, bahsedilen Hadis-i Şerif, kulun miracı namaz... O zaman namazın Mirac’la ne tür bir yakınlığı, alâkası var? Mirac’la namazın netice itibariyle bir yakınlığı, ilintisi, rabıtası var, hem de ciddi bir şekilde. Bu yönüyle bir benzerlik olur...

Mirac’ta âşık ile maşuğun bir buluşması var, dedik. İki sevgilinin karşılaşması, bir manevi alış-verişte bulunması var. İşte namazda da bu var. Namaz bu yönüyle Mirac’a benzetilmiş. Namazda da kul âşık, Mevlâ, Mâşuk konumunda. Kul eğer namazını o noktaya götürebilirse, namazda kul ile Mevlâ’sı arasında, huzur denilen halin en kemâl noktası, en üst perdeden bir beraberlik yaşayabilir.

Cenâb-ı Peygamber (Sallallâhu aleyhi ve sellem) gördü. Tabi namazda böyle görme gibi bir hal bize olmaz. Ama öyle bir mutmainlik, bir kalp sekîneti, kalp huzuru oluşur ki bizde, adeta biz de görmüş gibi oluruz. Bizi mutmain eden sebeplerden birisi de şahidimizdir. Hz. Muhammed (Aleyhisselâm) bizim şahidimizdir. Hâşâ yanlış söylemesi, yalan söylemesi hiç mümkün olmayan bir şahid… Ben Allah'ı gördüm buyurmuş, O'nun görmesi bize yetiyor. İnanıyoruz ki görmüş ve hepimizin adına bakmış. Hepimiz için görmüş. O'nun gözlerine kurban olayım. O görmüş ya biz de görmüş gibiyiz. Böyle inanmışız ve biz de görmesek de, la teşbih vela temsil, o havanın, o atmosferin kokusunu, esintisini, güzelliğini, huzurunu, şuurunu, yakınlığını namazda hissedebiliriz.

Dolayısıyla namazın Mirac’la bütünleşmesi, benzetilmesi bu yüzdendir.

Namazda da bir seyir vardır. Resûlullah’ın (Aleyhissalâtu ve'sselâm) Mekke’den Kudüs’e hicreti var… Biz de Namazda Mekke’ye karşı duruyoruz. Kâbe’ye yöneliyoruz. Yolculuğa oradan başlıyoruz yani. İstikbâli Kıble diyoruz ya, namazın on iki şartından birisi istikbâli kıble. Kıbleye yönelmek. Yani bu manevi seyre Mekke’den başlamak... Biz de Mirac’ımıza Mekke’den başlıyoruz. Kâbe’nin şahsında biz mukaddes bir mekâna yöneliyoruz. Asıl hedefimiz taş yapı değil. Onu mübarek, mukaddes kılan bir alana yöneliyoruz. Seyirde benzerlik var.


Sonra niyet ediyoruz... Neveytü en usalli. Yani diyoruz ki, Ben sırf Rabbim için, la teşbih, Rabbimi görmek, Rabbime kavuşmak, Rabbimin huzurunda bulunmak için cahdediyorum, azmediyorum, gayret ediyorum, niyyet ediyorum. Namazımı buna vesile kılıyorum.

Usalli, ben namaz kılacağım ama namazımı buna vesile kılıyorum. Allah'ıma, bu manevi Mirac’a namazımı vesile kılıyorum. O mukaddes alana yöneliyorum. Lillâhi Teâla müstakbilel kıble. Ben bu yüzden, hedefim olarak, başlangıç noktam olarak kıbleyi belirliyorum, Kâbe’yi belirliyorum. Allah'ın evim dediği mekânı belirleyip oraya yöneliyorum. Oradan bu seyir başlıyor. Subhaneke’ye başlıyorum. O’nu meth etmeye, zikre başlıyorum ki o zikrin sayesinde yani belli şifreleri kodlayarak belli yerlerin açılımını gerçekleştireceğim. O'nun azametini yüceltiyorum, sonsuzluğunu ifade ediyorum, hamde layık olduğunu, şükre layık olduğunu, nimet sahibi olduğunu, isminin çok mübarek olduğunu, isminin sürekli anılmaya layık, müstehâk olduğunu, hiçbir ismin O'nun ismi şerîfi kadar anılamayacağını, anılması gerekmediğini, O'nun isminin her anılışında bir anahtar gibi manevi kapıların açıldığını, O'nun şanının, şerefinin yüceliğine hiç hudud, sınır olmadığını hiçbir şeyin o kadar şerefli, o kadar şöhretli olmadığını, hiçbir şeyin yeryüzünde O'nun kadar senâ edilmediğini, methedilmediğini, çünkü O'ndan başka kulluğa müstehak varlık olmadığını… söylüyorum.

Başka bir ilâh olmadığı için mi ben O’na yöneliyorum? Hayır, değil. Yeryüzü -hâşâ ve kella- ilâhlara dolu olsa ben yine O'na yönelirim. Benim için O'ndan başka bir ilah yok. “Ve lâ ilâhe gayruk...” Bu illa bir şeye Allah diyerek, mabud diyerek, rab diyerek yönelme anlamında değil. “Ve lâ ilâhe gayruk” ten maksat ben hiçbir şeyi Allah kadar sevmem. Bana hiçbir şey O'nun kadar sevimli değildir.


Çünkü sevdiğim şey benim ilahım olabilir. Yani belki ilâhımın etkisinden çıkıp sevdiğim şeyin etkisine girebilirim. Hiçbir şey benim imanımı Allah'tan ziyade etkileyecek güçte değildir. Burada bir girizgâh yapıyorum. Yükseliş bunlar…Fatiha’ya başlıyorum. Mirac’daki burak, refref hadiseleri, semanın katmanlarına uğrayışlar... hep bu evrelerden geçiyorum. Fatiha yedi ayettir. Sanki her bir ayet bir kapıya bağlı. Sema yedi kattır. Fatiha’da, yedi kat semaya uğrayış var her ayette. Her ayet bir kat semayı açmakta. Ve ben burada bunları okuyup, Allah'ın huzurunda olduğumu düşünürken, kendimi yalnız düşünmemeliyim. Faziletli bir cemaatte düşünmeliyim; çünkü ben, manen, öyle bir cemaatin içindeyim ki peygamberlerle, şehitlerle, meleklerle, salihlerle ve O'nu zikreden, O'nu tesbih eden, O'nu takdis eden zerrelerle O'na secde etmeye, O'na boyun eğmeye geldim. O'na itaat etmeye geldim. Tek ben değil, bütün kâinat olarak, bütün varlık olarak O'nun kudretine teslim olmaya, eman bulmaya geldim, eman dilemeye geldim…

Bu düşüncelerle semanın katmanlarında ki Efendimiz’in görüştüğü Enbiya’nın ruhaniyetlerini, meleklerin konumlarını, durumlarını müşahede ederim Fatiha’da. Okuduğum zammi sûrede, cennetten cehennemden bahseden ayetler olur. Onlarla da Cenâb-ı Peygamber’e gösterilen hakikatleri müşahede ederim. Cennetleri, cehennemleri gördü, sıratı gördü, haşrı gördü, mizanı gördü, muhasebeyi, hesap kitabı gördü... İşte o okuduğum ayetler bende bunları çağrıştırır. Bütün bu hengâmeden, bütün gördüğüm korkulması gereken şeylerden sonra –çünkü mahşerin dehşetini gördüm, cehennemin konumunu gördüm, cennetin nimetlerini gördüm ola ki gönlüm o cennet nimetlerine takılır ve beni Allah'ın zatından alıkor, diye bütün bu alâyişten kaçarcasına secdeye giderim. İşte orası kâbe kavseyndir. Buluşma noktasıdır…


Secdeye giderim, aman ya Rabbi bunlar benim aklımı karıştırabilir, benim kalbimi karıştırabilir, ben âciz bir varlığım, ben Sen’den başka bir şey istemiyorum diyerek “Subhane rabbiyel âlâ...” derim. Sen yüceler yücesisin, Sen cennetlerden yücesin, Sen cehennemlerin padişahısın, hakimisin, bütün her şey senin elinde… Ben sana geldim... Buluşma noktamız...

Secdeye gidersin huzurun kemâl noktasına varırsın, itminanın kemâl noktasına varırsın. samimi isen, ihlasın nisbetinde orada sana bir şey koklatırlar. Ağzına bir parmak bal çalıverirler. Kalkarsın balın tadını aldığın için, aldığın o koku artık içine işlediğinden kalkınca vazgeçemezsin bir daha gidersin secdeye… Tekrar secde edersin…Çünkü bir şeyi tattın, orada bir şeyler gördün, dayanamaz yeniden secdeye gidersin… Bu hal ila nihaye devam eder. Bu sefer senin bütün fiillerin namazlaşır.Vakitten vakiti iple çekersin. Oraya gideceksin…

Her fiilini namaz ruhuyla, öyle dakik, dikkatli, temkinli, tedbirli yapmaya başlarsın. İşte bu netice yönleriyle Mirac’a benzerlik var namazda. Yoksa biz bedenen bu âlemden çıkamayız. Cenâb-ı Peygamber, bu konuda ihtilaflar olsa da, biz bedenen de gittiğine kaniiyiz. Beden ve ruhuyla birlikte gördü. Bazı âlimler kalp gözüyle gördü demiş, bazı âlimler de baş gözüyle de gördü demişler. Biz hem kalbiyle hem başıyla gördüğüne inanıyoruz. Çünkü ayetlerde ki işaret bunları gösteriyor. Bu bizim için mümkün olan bir şey değil. Ama netice itbariyle kulun kemâl noktasına varış, Mevlâ ile buluşma, Mevlâ'da fani olma şuuru açısından, huzur açısından, tanıma açısından, irfan açısından namaz miraçtır.

Bir de miraçtan gelmesi hasebiyle Mirac’ı anımsatan bir hediyedir namaz. Mirac’ta farz olmuştur. Cenâb-ı Peygamber namazı Mirac’la birlikte getirmiştir. Önceden de namaz vardı. Peygamberimiz ve ashabı namaz kılıyorlardı Mekke’de ama yükümlülük değildi. Zevkti, şevkti, teşekkürdü. Miraç’la birlikte yükümlülük arzetti, farz oldu yani.

Bu yönleriyle namaz Mirac’a benzer, Mirac’ı çağrıştırır. Mirac’taki neticeyi insana getiren bir ibadettir. Bu yönüyle de hiç bir ibadette olmayan fazilet, bereket namazda vardır. Ne hacda ne zekâtta ne zikirde ne oruçta, namazda olan şeyler yoktur. Belki bunların hepsini toplasan, haccı, zekâtı, orucu, zikri fikri, şükrü... ve sair bütün güzel ibadetleri toplasan hepsinin mecmuu namaz da var. Ama hepsini toplasan da namazı karşılamaz. Hepsinden birer özellik namazda var ama hepsi birleşse namazı karşılamaz.

Hanefi'lere göre dille niyet farz değildir sünnete muhalif olduğu için. İmam-ı Azam'a göre niyet kalbin amelidir, kalbinle namaz kılmaya kastedip hemen iftitah tekbirini alır, Allah-u Ekber der, namaza girersin. Kişinin işleyeceği fiilin kendisi, niyet hükmündedir, Maksat, namaz kılmaktır bu yüzden yerine getirilecek fiil, niyet yerine geçer. Niyet, özde edilen düşünce, duygu ve azimdir, Hanefî'lere göre. Bu çok derûni bir mana.

Ama İmam-ı Şafii buyurmuş ki, dille niyet farzdır. Namaz kılan kişi ben namaz kılacağım, diye diliyle söyleyecek, kastını ikrar edecek yani ve kişi bu ikrarında, “Lillâhi Teâlâ” demese, Allah için ben bu namazı kılıyorum, demezse namazı batıl olur. Dese ki, “Ben öğle namazını kılmaya niyet ettim dese namaza başlasa namazı batıl olur, İmam Şafi’ye göre...

Bu -İmam Şafii’nin içtihadı- benim çok hoşuma gidiyor. Eğer sen Allah'ın adını vererek, Allah’ı kastederek namaza durmazsan, namazın batıl olur. Namazını Allah için kılacağını söyleyeceksin. Söylemezsen namazın batıl olur.


Mesela Hanefî’lere göre, İmam Maturidi’ye göre, bir insan, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammederresûlullah” dese şahadeti tamamdır. İtimat ediyor. Fakat Şafi’ye göre, “Abduhû ve Resûluhû” demese Müslüman olmaz. Eş’âri’ye göre Muhammed Allah'ın hem kulu hem Resûlüdür.

Bu çok üzücü bir olay, şöyle ki, Müslümanlar kendi kıldıkları namaza itinasız, özensiz, dikkatsiz davranıyorlar. Her namaz da miraç gecesi. Böyle binlerce Mirac’ı zâyi edip, senenin sadece bir gecesini ihya etmeye çalışmak... Tamam, bu gece miraç gecesi, bu geceye hürmet gerekli. Dedik ya o gece husûsi bir hal, husûsi bir rahmet, husûsi bir bereket olmuş. Âlemlerin Efendisi, Maşûğuna kavuşmuş. O gidiş gelişle yeryüzünde bir çok şey değişmiş. Ama bu hadiselerin mikroçipi namaza yüklenmiş. Adam namazı es geçiyor, günlük namazlara, farz olan namazlara dikkat etmiyor, gafletle geçiriyor ama o gece misal sabaha kadar namaz kılıyor. Miraç gecesinde bir sürü nafile namaz kılıyor. Güzel, Allah kabul etsin bu eleştirilmez ama ah ne olaydı farz olanlara da böyle itina gösterse, özen gösterse... Sabahı, öğleyi, ikindiyi böyle dikkatli kılsa, coşkuyla kılsa, severek kılsa.


Yani Mirac gecesindeki halini bütün günlük namazlarını kılarken de takınsa çok daha farklı şeyler olur. Bu anlayışı Müslümanlığın aşması lazım. Dinlerini belli gecelere tahsis etmemeli Müslümanlar. Mirac gecesi, Kadir gecesi, Berat gecesi, Regaip gecesi... Bunlar için Cenâb-ı Hak “Leylen mübâreken” diyor. Mübarek gecelerdir, tamam. Bir husûsiyeti vardır. Ama sana bir ömür verilmiş. Senin her namazın böyle mübarek. Her namazın o gece gibi. Mirac gecesi gibi, Kadir gecesi gibi, Berat gecesi gibi... Dikkat etsene namazına, huşû ile, huzur ile kılsana... Abdestine, taharetine, tâdili erkânına, kıraatine dikkat etsene.


Peygamber Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gün mescide giriyorlar, bakıyorlar ki sahabenin birisi namaz kılıyor. Ama çok hızlı, rükunlar arasında hiç beklemeden kılıyor. Sahabi secdeye gittiğinde Sultan-ul Enbiya (Sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sarığını çıkarıyor o sahabinin ensesine koyuyor. Sahabi hissediyor, Cenâb-ı Peygamber kendisine ait bir şey koydu enseme ve secdeden kalkmaya korkuyor. Kalkarsam Peygamber’in koyduğu şey yere düşebilir. O da secdedeki tesbihini uzatıyor. Efendimiz’in koyduğu şeyi almasını bekliyor. Kendisi almaya da korkuyor... “Subhâne Rabbiyel âlâ, Subhâne rabbiyel âlâ...” Tesbihi uzatıyor, Efendimiz de almıyorlar sarıklarını. O durdukça, o huzur, o aşk secdeden kalkamıyor sahabi. Diğer sahabiler soruyorlar:

-Kalkmayacak mı ya Resûllallah?

-Hayır. buyuruyor, Âlemlerin Efendisi. Sahabe ruhunu teslim ediyor.

Şimdi insan namazı bu şuurla kılsa, başına neler konduğunu bilse, onu bekleyin şeyin neler olduğunu bilse... Vallahi hiç kalkmaz secdeden. Yem toplar gibi, tavuğun yeme vuruşu gibi başımızı yere koyuyoruz, hemen kalkıyoruz. İnsan her geceyi bu ruhla, bu şuurla geçirmeli. Hilal TV’de namazla ilgili programlar yapıyorlar, Namaz Platformu adı altında. “Biz namazımızı kılalım namaz da bizi kılsın.” diye bir ifadeleri var... Karşılıklı bir örtüşme var, bir bütünleşme var yani.


Sual: Mirac’ın nasıl gerçekleştiğini kaynaklarımızdan öğrenebiliyoruz. Fakat asıl önemli olan, Mirac’ın nasıl gerçekleştiğinden ziyade niçin gerçekleştiğini anlamak olmalı herhalde? Mirac’ın niçin gerçekleştiğini biraz anlatabilir misiniz?


Cevap: Biraz önce de ifade edildiği gibi Mirac’ın bi hususi yönü var, bir de umûmi yönü var. Yani Allah (Celle celâluhu) ile Efendimiz (Sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında gerçekleşmiş bir hadise olması vesilesiyle tamamen husûsi. Bu husûsiliğe bir açıdan şöyle de bakabiliriz: Malûm Mekke-i Mükerrem’e dönemi Efendimiz için gerçekten çok sıkıntılı çileli geçti. Efendimiz nübüvvetini izhar etmeden önce şan/şeref sahibi bir kişiydi. -burada da belirtmek isterim, ‘Nübüvvetten önce’ ifadesi çok galat bir ifadedir. Nübüvvetten önce bir şey yok. Efendimiz Nebî olarak yaratılmıştır. Doğumunda Peygamberdir. O’nun peygamberliğinden evvel bir şey yok. Peygamberliğini izhar edişi var, açışı var, ilan edişi var. İlan etmeden önce, ilan ettikten sonra. Nübüvvetini zahir etmeden önce, zahir ettikten sonra. Bütün peygamberler, peygamber olarak yaratılmışlardır, sonradan peygamber olmamışlardır. Bunun için bütün hatiplerimizin bu galat ifadeyi değiştirmeleri lazım. Cenâb-ı Hak kâinatı hiçbir zaman diliminde Nebî’siz bırakmamıştır, Peygambersiz kalmamıştır kâinat.-


Efendimiz nübüvvetini izhar etmeden önce şan/şeref sahibi, emin, güvenilir, hatırlı bir kişiydi. İçinde yaşadığı toplumun efendisiydi, eşrefiydi. İçinde bulunduğu toplumun ezberini bozunca bir anda O’na karşı cephe alındı. -Hâşâ- Sanki toplumun en şerlisiymiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Birçok sıkıntıya maruz kaldı. Yakın gibi görünen arkadaşları, akrabaları yüz çevirdiler. Kur’an’ın âyetlerine baktığımızda, amcası Ebu leheb yengesiyle birlikte yapmadıkları eza u cefayı koymadılar. Taif’de akrabalarının verdikleri eziyet, O’nu taşlamaları. Taif’dekiler akrabaları idi Efendimizin. Hüzün senesi diye bilinen Hatice annemizin ahireti şereflendirmesi, arkasından amcası Ebu Talib’in vefatı, vahyin üç sene kadar sırlanması/kesilmesi, Müslümanlar’a ekonomik ambargo uygulanması gibi birçok sıkıntılar yaşadılar. Bunların hepi o günlere rastlar. Adeta bütün bu sıkıntıların, çilelerin, meşakkatlerin sonuna doğru Cenâb-ı Hak Efendimiz’e -la teşbih ve la temsil, teşbihte hata olmaz- “Sen iyi bir tatili hak ettin. Güzel bir hediyeyi hak ettin,” dercesine o mahzun gönlünü, o hüzünlü gönlünü mesrur etmek/sevince boğmak için Mirac’ı nasip etmiştir. Mirac’ın bir sebebi bu. Resûlullah’ı teselli için. Çok özel bir teselli. Hiç kimseye, hiçbir peygambere nasip olmamış bir hediye vermiştir Cenâb-ı Hak. Bu da Efendimizin kıymetini gösterir. Bu Mirac’ın husûsi yönüdür.


Ama Cenâb-ı Hak bu hadiseyi, iki varlığın arasında yaşanmış bu hadiseyi, döndükten sonra anlatmasını emrederek ve Kur’an’da bunu zikrederek alenileştirmiştir. Sanki ifşa etmiştir bu sırrı. Mevlâ'mız İsra Suresi’nin ilk ayetiyle ve Mirac’la ilgili Kur’an-ı Kerim’deki diğer ayetlerle bunu Cenâb-ı Hak bu sırrı ifşa etmiştir. Öyleyse bu hadisenin Efendimiz’in şahsıyla olduğu kadar ümmetle de alâkalı yönleri vardır. İşte niçini burada. Mirac’ın niçin olduğu burada. Nasıl olduğu malum, niçin olduğu önem arz ediyor bizim için, İnsanlık için.


Bu bütün insanlığa bir çığrın, bir yolun açılması. Şimdi -bazı misaller vereceğim. Meselenin basitleşmesinden de korkuyorum. Allah'a sığınırım.- Aralarında alış-veriş olan, birbirleriyle ticari ilişkileri olan veya özel bir ilişkileri olan, olan insanların bu meseleleri telefonda görüşerek halletmeleri farklı olur yüz yüze gelip, birebir konuşmaları, dertleşmeleri, halleşmeleri, pazarlıklaşmaları daha farklı olur. Cenâb-ı Peygamber, sürekli ümmeti için dua eden, yalvaran bir insandı. Dua bir nevi telefon görüşmesi gibi. Ama bir de gidip yüz yüze görüşerek, ümmeti için daha fazla avantajlar alması, imkânları genişletmesi, çok daha farklı olmuştur. Bunu belki Cenâb-ı Hak da biliyor. Bahane/vesile halk ediyor. Deniliyor ya, ‘Allah'ımız bahane Allah'ıdır.’ Sebeplere bakar. Mirac’ı da buna bir sebep halk ediyor ve bütün insanlığa adeta bu kapı açılıyor. Bunun için ayeti kerimede de bize buyuruyor ki, ‘siz de bu namaz yolunu deneyin.’ Allah’tan namazla ve sabırla yardım isteyin. İsteklerinizi, Allah ile olan meselelerinizi, alış-verişlerinizi namazla yani miraçla halledin siz de. Namazda Cenâb-ı Hak ile yüz yüze gelirsiniz. Pazarlığınızı orada yapın. Çünkü namaz bir yönüyle dua, bir yönüyle zikir, bir yönüyle hizmet, bir yönüyle vuslat, bir yönüyle gurbet bir yönüyle hicret. Bütün değerler var. Cenâb-ı Hak bunun için diyor ki ‘namazı kullan.’ Sanki bu çok özel bir hat. Ben askerde santralciydim. Yıldız hattı diye bi hat vadı, Tugay komutanına aitti. O hatta kimse giremezdi. Sürekli açık saklardık çünkü Genelkurmay’dan çok özel emirler, özel haberler gelebilirdi. Namaz da böyle bir yıldız hat. Allah'ımızın bizimle görüştüğü özel hat. Siz, ‘bunu kullanın’ buyuruyor. Bu hattı kullarına ayırmış. Namazla dua edin. Misal iki rekât hacet namazı kılın, dua edin. İki rekât istiğfar namazı kılın. Meseleye göre. Eğer bir müşkülünden dolayı yalvaracaksan, irtibat kuracaksan hacet namazı. Günahından dolayı yalvaracaksan, istiğfar namazı kıl. Nimetlerine teşekkür etmek içinse, şükür namazı kıl. Güneş tutuldu, ay tutuldu küsuf namazı kıl. Yağmur için rahmet talep edeceksin istiska namazı kıl. Bir müşkülünü danışacaksın, istihare namazı kıl... Her şey için bir namaz belirlemiş. Namaz bir hat, Allah ile sürekli açık durması gereken bir hat. Sürekli açık durması, başka bir şeyin karıştırılmaması gereken bir hat. Mirac bunun için gerçekleşmiş sanki. Cenâb-ı Hak özel telefonunu, özel hattını, Resûl-i Ekrem vasıtasıyla bizlere bildirmiş ve o yol bize açılmış. O yol bize namazla açılmış. Yani onun kodlanacak şifresi, giriş kartı namaz. Mirac bize bunu sağlamış.


Bunun için insan nerede ne yapacağını da bilmesi gerek. Bu namazlar, yani farzlar ve nafileler kulu Allah'a yaklaştıracak. ‘Nafileler yaklaşır, farzlar vasıl olur’ buyrulmuş. Allah’a yaklaşınca tutan eli, gören gözü, işiten kulağı olacak Cenâb-ı Hak. Kulun Cenâb-ı Hak’tan namaz karşılığında alamayacağı bir şey yok. ‘Ud’unî isteciblekum.’ Dua edin. Zaten namazın/salâtın kelime anlamı dua demek. Namaz da bir dua. Hem de belki birçok duanın özü. Bu ayetle vaat ediliyor, namaz kılın, icabet edeceğiz, buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yani isteğinizi verecez. Namaz kılın, namazla isteyin. Belki sabır da gerekebilir, onun için de sabrı tavsiye ediyor. ‘İsteînu’ Allah’tan isteyin, ‘bissabri’ sabırla, neticeyi bekleyin yani. Geç yapar güç yapmaz lihikmetin. ‘vessalâh’ namaza devam edin, netice gelecek. Ne kadar? İhlâsın kadar, samimiyetin kadar, yakınlığın kadar, isabetin kadar cevap gelecek. Mirac bize bunları getiriyor. ‘Niçin’inde bunları görüyoruz. Yoksa biz hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir şeyi ne yapabiliriz ne isteyebiliriz. Mirac’la bunu bize göstermiş Cenâb-ı Hak. Mirac’ın nasılına baktığımızda, Kâinat’ın Efendisi böyle anlatıyor. Âdem (Aleyhisselâm) O’na diyor ki, bu kadar teklifi benim ümmetim yerine getiremedi, zor gelir. Efedimiz tekrar gidiyor. Geri geliyor. Nuh (Aleyhisselâm), İbrahim (Aleyhisselâm), Musa (Aleyhisselâm), Davud (Aleyhisselâm), İsa (Aleyhisselâm) müdahalede bulunuyorlar. Bir gidiş/geliş var. Namaz ilk farz olduğunda, Efendimiz’in Mirac’tan getirdiği namaz iki rekattır, dört rekât değildir. Namazın farziyyeti ikidir. Zammi sûresiz kıldığımız iki rekât, Resûlullah’ın farzıdır. Onları, Resûlullah (Sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ilave etmiştir. O rekâtlerdeki tekerrür de gidiş/gelişlerdir yani. Hacetimizi teyit ettirir. Her rekâte kalkışta baştan, Fatiha’dan başlıyoruz. Eğiliyoruz kalkıyoruz Fatiha’dan başlıyoruz. Tekerrür var. Sema katmanlarından Sitretü’l Müntehâ’ya gidiş/geliş var. Bu hem şevkten dolayı ayılamama, arzunun şiddetinden gitme hem de adeta her gidişte farklı hacetlerin hallolması var. Demek ki bir mümin her rekâtte bir makam alabilir. Namazda, her rekâtinde farklı bir halle hallenebilir. Farklı bir müşkülü halleder. Namazını tam ikame ederse ama. Namazda Cenâb-ı Hak’la çok sıkı pazarlıklara girişebilir. Farzla Rabbi’ne yalvarır, secdede ağlar, sızlar isteğini koparır.


Biz, namaza borç diye baktığımızdan sanki bir borçlunun alacaklısına hemen parayı ödeyip kaçmak istemesi gibi namazımızı kılıyoruz. Şükür bitti, bir an evvel uzaklaşayım, diye bakıyoruz. Böyle olmamalı. Borç öderken bile nezaket gerekir. Misal borç aldığın kişiye dua edersin. Arkadaş paranı kullandım, müşkülümü hallettim, Allah razı olsun senden. Bana büyük yardımın oldu. Cenâb-ı Hak keseni bereketlendirsin gibi, teşekkür etmemiz gerekir. Bu nezaket icabıdır, insanlık gereğidir. Adam sana yardım etmiş. ‘Al paranı haydi bana eyvallah.’ demek görgüsüzlüktür, saygısızlıktır.


Şimdi Cenâb-ı Hakk'a karşı da sanki böyle yapıyoruz. Bir an evvel kılıp borçtan kurtulduğumuzu, borcumuzu bitirdiğimizi zannediyoruz. Acaba bitiyor mu? Belki borcu kesiyoruz ama, oluyor mu?


GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2008 AĞUSTOS SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Pazar, 03 Haziran 2012 01:17

MÜ’MİN HAKK’IN HİKMET AYNASIDIR -1

Evet, arkadaşlar bugün sizlerle yine mutad olduğu üzere imamımız, sultanımız Osman Bedruddîn Hazretleri’nin, “İnsan mir’at-i Hüda olmak üzere yaratılmıştır.” başlığıyla işlemiş olduğu sohbetini müzakere edeceğiz. Cenâbı Hak tesirini halk eylesin, mana-i münîfince amel edebilmeyi bizlere lütfeylesin.
Ne buyruluyor, “İnsan mir’at-i Hüda olmak için yaratılmıştır.” Yani insan Allahu Teâlâ’nın kudretlerini, hikmetlerini, sanatlarını, sıfat ve ef’alindeki tecellileri yansıtacak bir ayna olarak yaratılmış. Daha da özetleyecek olursak insan Hakk’ı, hakikati gösterecek bir aynadır. Hadisi şerifte de Sultanu’l-Enbiya (sallallahu aleyhi ve sellem): “El mü’minu mir’atu’l-mü’min.” buyurmuşlardır. Hadisin zahir manasında "Mümin müminin aynasıdır”. Yani inanan, imanlı bir insan imanlı bir insanın aynasıdır. Müminler birbirlerine baktıkça kendilerini görürler.


Genel mana bu ama bir hususi manada da “Mümin müminin aynasıdır” derken hadisi şerifte zikredilen birinci mümin insandır, inanan, teslim olmuş, nefsini itminana erdirmiş, hulus ile Allah Azze ve Celle’ye teslim olmuş, İslam ahlakı ile ahlaklanmış bir insan…


Hadisi şerifte zikredilen ikinci mümin de “el-Mü’min” (cc), Hz. Allahımız’dır. O, müminin aynasıdır. Hakk’ın hikmet aynasıdır, O’nun güzelliklerini yansıtır.
Demek ki insan bir ayinedir. Güzellikleri gösteren, yansıtan, yaygınlaştıran bir ayinedir insan. Bu cepheden, bir yandan sohbet devam ederken bir yandan da biz kendi muhasebemizi yapalım ki biz ne kadar ayîneleştik? Hakikatle ne kadar örtüşüyoruz?


Hiçbir şey tarifsiz değildir arkadaşlar, kâinatta zerreden kürreye her şeyin formülü ve miktarı/miyarı belirlenmiştir. Hiçbir şey kendi başına bırakılmamış, başıboş terk edilmemiştir. Hele hele eşref olan, ekmel olan ve Cenâbı Hakk’ı temsile memur ve mezun olan insan; Halifetullah olan Zillullah olan insan; varlığın temel sebebi, varoluşun ana unsuru olan insan nasıl olur da kendi başına bırakılabilir? Nasıl olur ki onun hayatı tarif edilmemiş, onun yaşam şekli belirlenmemiş olur? Böyle bir şeyi düşünemeyiz bile.


İnsana verilen her şey adeta sayıyla verilmiştir. Belirli bir şekilde verilmiştir. Ömür öyle, akıl öyle, sıhhat öyle, rızık öyle… Hepsinin miktarı ezelde belirlenmiş ve sana tahsis edilmiş. Sonra bu sebepten dolayı bunların hepsinden muhasebe edileceğiz. Bu tahsisatı nerelere ve nasıl kullandık, bundan dolayı muhasebe edileceğiz. Ömür sermayesini nerede harcadık; rızkı nasıl ve niçin kullandık; aklı nasıl değerlendirdik; sıhhatin şükrünü eda edebildik mi, sıhhat bize niye verilmişti bunu anladık mı? Bu beden niye?.. Bütün bunları ince ince düşünmek zorundayız. Yoksa afedersiniz, hoyratlıktan kurtulamayız, hoyratça yaşarız. Hazret buyuruyor ki, “Nasıl ki bir aynanın sırlı olan kesif ciheti vardır vücud-i insânî de böyledir.” Aynaların bir arkası bir de önü vardır. Siyaha boyanan, yoğunluk olan arka cephesine “sır” denilir. Bir de mücella tarafı, parlak olan, yansıtan, gösteren tarafı vardır. Arkası siyah ziftli bir kâğıt ile sırlanmış, önü de adeta cilalanmış, parlatılmış, yansıtıcı hale getirilmiştir.


Hazret bunu bir misal veriyor ki bu insan vücudu/bedeni, insanın mevcudiyeti aynen bu şekildedir. İnsanın bir nefsi vardır, nefs dediğimiz kesafet vardır, insana imtihan için verilmiştir. Bu nefis insanın siyah tarafıdır ve oldukça yoğundur. Dünya ile zevk ile… birçok kayıtlarla mukayyettir. Bunun kesafeti vardır, birçok şeyle kayıtlıdır, bağımlıdır. İnsanın, aynanın mücella kısmı gibi bir de parlak kısmı, ruh cephesi vardır. Nefsani yönü tamamen süfli âleme ait, ruhani yönü ulvi âleme ait. Melekût âleminden, emir âleminden…


“Sana ruhtan sorarlar.” buyuruyor Rabbimiz, Efendimiz’e hitaben. Sana ruhun mahiyetini, ruhun ne olduğunu sorarlar. “Sen onlara de ki: ‘Ruh Rabbim’in emrindedir.” Emir âleminden, arş âlemindendir. Ulvi/yüce bir âlemdendir. O’nun emrindedir. Yani onun hakkında fazla bir malumat sahibi değiliz. Ruh böyle mücella, böyle musaffa bir varlık.


Evet, vücud-i insanî de böyledir. Zahiri kesif ve sır cihetidir. İnsanın zahir kısmı yani bedeni, kesafet kısmıdır. İnsanın batını, manası ise mücella ve mir’at/ayine cihetidir, parlak yönüdür. İnsan da Allahu Teâlâ’ya ayna olmak üzere yaratılmıştır. Eğer biz mücella olan ve nâzırını, bakıldığında manzarasını gösterecek olan, batın cihetini/ruhani yönümüzü de kesafet ve zulmete tebdil edersek; yani gafletimizi, acziyetimizi, masivamızı ruhumuza bulaştırırsak; nefsin ve şeytanın bize iğva ettiği şeyleri, onlardan aldığımız şeyleri ruhumuza/gönlümüze bulaştırır, orayı da kirletirsek artık bu vücut aynalıktan çıkar, bir şey yansıtmaz. Yansıtıcılığını, iletkenliğini kaybeder. Ruh kirlenmiştir artık. Oksitlenmiştir, nötrleşmiştir, iletken olmaktan çıkmıştır. Ondan daha gafletten başka veya karanlıktan başka bir şey görünmez.


Bu vücudu ayine haline getirmek, onu fıtratı üzere yeniden cilalamak ise ancak ve ancak şöyle mümkündür: Şer’i şerif emri ile amel… Birincisi Şeriat-ı Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem) her şeyimizle; aklımızla, fikrimizle, zikrimizle, bütün yaşantımızla ittiba edeceğiz, onunla amel edeceğiz. Bunun başka çıkış yolu yok arkadaşlar. Kur’ân-ı Kerim’in iki kapağı arasında mevcut olan şeyler ve Sultanu’l-Enbiya’nın (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) iki fem-i saadetinden, mübarek dudaklarından dökülen şeyler bizim mürşidimiz, hayat rehberimiz, hayat düsturumuz olacak. Şeriatla amel bu… Rabbimiz neden razı, Habib-i Kibriya (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) neyi tasvip ve tensip buyurmuş hayatımızı onlara hasredeceğiz. Hayatımızı onlar süsleyecek. Hayatımızın gayesi onlar olacak. Ne bize emredilmiş, bizden istenilmiş ve güzel olarak bildirilmiş, hepsine “amenna ve seddakna”… Ne bize kerih gösterilmiş, sakındırılmışız, neden men edilmişiz onlardan da ictinab edeceğiz/kaçınacağız. Bunu biz kafamıza göre, zamanın şartlarına göre, birilerinin gönlüne, arzusuna göre, ne bileyim felsefeye göre, hendeseye göre sosyolojik, pisikolojik, coğrafik şartlara göre… Hayır, hiç bir şart yok. Çünkü bizi yaradan bütün şartları düşünerek, şartlar üstü bizi yaratmış. Ve bütün şartlarda emrettiği şeyleri yaşamaya müsait olarak bizi yaratmış. “Ya bu işin kolaylığı yok mu?” Elbette var, kolayları da O emretmiş. Konumuna göre. Mesela seni mükellef tuttuğu şeylerle bir masum yavrucağı mükellef tutmamış. Senden istediklerini ondan istememiş. Senden istedikleri bazı şeyleri yaşı hayli ilerleyip de misal seksene, doksana gelmiş insandan istememiş. Tenzile gitmiş ona karşı, indirim yapmış, kolaylık tanımış. Kölenin hukukunu ayrı belirlemiş, efendinin hukukunu ayrı belirlemiş. Hastanın hukukunu ayrı belirlemiş sahhın/sıhhattekinin hukukunu ayrı belirlemiş. Mukimin hukuku ayrı seferdekinin hukuku ayrı. Gencin/çocuğun hukuku ayrı büyüğün hukuku ayrı. Kadının hukuku ayrı erkeğin hukuku ayrı… Bunlar kolaylık değil mi? Daha ne kolaylık istiyoruz. Bakın herkese konumuna göre bir hukuk tayin etmiş Cenâbı Hak. Medeniyet içinde olan insana farklı hukuk, onun yükümlülüğü farklı; hiç medeniyete bulaşmamış -tabiri caizse- Robinson Cruseo gibi adada yaşamış, insan içine çıkmamış, hiçbir sosyaliteden haberi olmamış kavimlerin, toplulukların veya fertlerin hukuku ayrı. Hâşâ kimseye zulmetmemiş Cenâbı Hak. Şeriatı bizlere bir baskı unsuru olarak emretmemiş Mevlâ. Hayatımızı anlamlandırmak için bu emirleri bize bildirmiş. Hiçbir hukukta, hiçbir beşeri hukukta siz böyle bir ayrıntı göremezsiniz. Bakın Türkiye’de, yirminci yüzyılda, uzay çağında, teknoloji çağında ne derseniz deyin, aslında cehalet, gaflet çağı hukukumuz dillere destan.


İnsanlığa seksen sene önce sözde, hürriyet bahşedilmiş, bugün daha hürriyete giden merdivenleri yeni yeni, bir iki tırmanmaya başladık. Bin beş yüz sene önce İslam bütün bu hukukları, herkesin hukukunu konumuna göre ayırmış. Hiç kimseye kaldıramayacağı bir yükü, emaneti, sorumluluğu Cenâbı Hak yüklememiş. Öyle ise gerçek hürriyet, gerçek insan olmanın anlamı, samimi Müslüman olmaktan geçiyor. Müslüman olduğumuzda biz hürüz aslında. Kölelikten İslam’ı anladığımızda, İslam’a gönül verdiğimizde kurtulacağız. Biraz önce söyledik ya nefis ciheti kesafetle yoğrulmuş, her şeyle mukayyet.


O kadar çok şeyin etkisinde, tesirinde ve kölesi durumundayız ki sormayın… Bağımlı/tiryakisi olduğumuz birçok şey var. Tiryaki kelimesini söyleyince sanki hemen sigara tiryakiliği, çay tiryakiliği gibi şeyler aklımıza geliyor, değil. Bunlar farklı yönler. Tiryakisi olduğumuz o kadar şeyler var ki… Yapmak istemeyip de yaptığımız, alışkanlık haline getirdiğimiz, karakterize ettiğimiz o kadar çok şey var ki, tiryakiyiz bunlara. Bunlar bizi Allah’tan alıkoyan şeyler. Güzelliklerin tiryakisi olsak mesele değil. Aslında İslam ibadetlerin de adetleştirilmesine, adet kabilinden yapılmasına karşıdır. Güzelliklerin âdete dönüşmesinden hoşnut değildir İslam. Bugün bizde birçok şey geleneksel, bunu aşamadık. Ataerkil bir din yaşıyoruz, yani ecdattan bize gelmiş, sorgulayamadığız. Sorgulamak da istemiyoruz, işimize gelmiyor böylesi daha güzel, daha rahat. Sorgulanmayan, incelenmeyen, araştırılmayan bir din… Bakın dünyevi olarak on sene, yirmi sene önce, iki sene önce hangi noktalardaydık şimdi neredeyiz. Misal Başakşehir’in kuruluşu çok eski değil, on sene önce belki böyle bir şehir yoktu, buralar varoştu, gecekonduydu ama bugün baktığımızda İstanbul’un en modern semtlerinden. İkindiden sonra gelmiştim, bazı binalar gösterdiler fiyatları altı yüz milyar… Demek ki altı yüz milyar bir daireye veren akıllı insanlar var…


Güzel yerde, sağlam yerde oturalım ama özelliği ne? Daire altın kaplama olsa eyvallah diyeyim ama -istisnalar kaideyi bozmaz- Türkiye’nin genelinde ya da bu tip yerlerde kooperatif usulü binalarda kullanılan malzeme üç aşağı beş yukarı belli. Peki, niye bu fiyat? “Başakşehir olduğu için efendim.” İsim parası var, altı yüz milyar. Bir Müslüman bunu verecek mi? Efendim veriyor, burada oturabilmek için veriyor. Subhanallah. Peki, Allah indinde bundan mesul değil mi? Dünyada evleri yıkılan, Endenozya’da, Malezya’da, Pakistan’da muson yağmurlarından, tsunamilerden vesaireden yahut Filistin’de israil tarafından evleri yıkılan yüzlerce Müslüman… Altı yüz milyarlık bir daire alan Müslüman… Neyse bu konulara çok girmeyeceğim her yiğidin gönlünde bir aslan yatar demişler. Gönüllerinizdeki aslanlara dokunmak istemiyorum ama biraz intibaha gelelim diye, düşünce kapısı açılsın diye söylüyorum.


Evet, on sene önce dünyevi olarak farklıydık bugün çok farklı konumdayız. Peki, dînî olarak, ahlâkî olarak, İslamî kültür olarak artımız var mı? Çocukluğumuzda öğrendiğimiz dînî malumatların üzerine bir şey koyabildik mi? Bakın bu da ilginçtir, Dinimizi hep çocukluğumuzda anneannelerimizin öğrettiklerinden öğrendik, küçümseme adına söylemiyorum bütün yaşlı annelerimizden, anneannelerimizden özür dilerim. Cenâbı Hak onların manevi himmetlerini, dualarını üzerimize ulaştırsın, bizi koruyucu kılsın inşaallah. Saf, temiz insanlar o yönleriyle eleştirmiyorum. Onların bize söylediği ninniler, anlattığı hikâyeler/masallar/kıssalardan bir muhafazakârlık oluşmuş bizde. Bir Allah inancı, İslam anlayışı oluşmuş ama hep anneannemizin ve dedemizin anlatımları, yaşlı komşularımızın anlatımlarıyla bir altyapı oluşturmaya çalışmışız. İşte bu yüzden bugün bu altyapının üzerine yapılacak binalar sağlam olmuyor. İnsanlar çok çabuk fikir değiştirebiliyor. Misal bakın futbol seven insana, çok ciddi bir mesele olmadıkça takımını değiştirmiyor.


Çocuklukta benimsediği, sevdiği takımı ölene kadar devam ettiriyor; misal diyor ki ben fenerbahçeliyim, beşiktaşlıyım, galatasaraylıyım… Bunu devam ettiriyor. Sanki o sevgiyi bir vefa anlayışına çeviriyor, o takıma karşı bir vefa borcu olduğunu hissediyor bunu, değiştirmiyor. Veya adam kalkıyor dedeleri, aile büyükleri bir siyasi görüş üzerindeydi, benim aşiretim, benim atam, dedem bu çizgi üzerindeydi diyor o çizgiden yürümeye çalışıyor. O çizginin nereye gittiğini bilmiyor ama inanmış. Ata, dede yadigârı o çizgi ona. Öyle devam ediyor.


Madalyonun bir de öbür yüzünü çevirelim… Müslümanlara bakıyoruz; adam bakıyorsun misal bugün A cemaatinde onun fikirlerini benimsemiş, sözde kabul etmiş görünüyor. Yarın B cemaatinden birisi ona daha farklı bir şeyler anlatıyor, ikna ediyor. Yarın o cemaatte, dünkü A cemaatini bugün tekfir ediyor. “Onları bırak yahu, pırasa gibi adamlar diyor.” Ne oldu, anlayışın nasıl değişti?... Üç gün sonra bakıyorsun C grubundan birisi ile karşılaşmış, onun fikirlerini benimsemiş. Sorduğunda “Ya onlar İslam’ı yanlış anlatıyorlarmış.” Peki, arkadaş İslam’ı şu doğru anlatıyor veya bu yanlış anlatıyor diyebilmek için senin ciddi sağlama yapabileceğin araç gereçlerin olması lazım. Bu sağlamayı neye göre yaptın da bu karara vardın? Bu anlayışa nereden ulaştın sen? Onun yanlışını nasıl tesbit ettin, öbürünün doğrusunu nasıl tesbit ettin? Öbürünün dili daha güzel laf yapıyordu, senetlerini sana daha güzel sunabildi, ikna kabiliyeti kuvvetli idi, seni ikna etti. Belki gerçekten bıraktığın yer yanlıştı ama bunu sen nasıl tesbit ettin, bu önemli.


İşte bu yüzden bir bina yapılanamıyor. Örfî bir anlayış, âdet kabilinden bir din anlayışını Müslümanlar bugün devam ettiriyor. Sözde sorgulama yapmak isteyenlerin de -baktığımızda- sorgulamaları ciddi değil. Onlar da birileri adına sorguluyorlar, kendileri adına değil.


Arkadaşlar bugüne kadar bize yanlış bir eğitim verilmiş. Bu yanlış nerden başlamış, hocalardan başlamış. Çünkü Türkiye’de hocaları eğiten kurumlar da belli bir anlayışın hegemonyasında oldukları için belli yönlendirilmelerle Türkiye’de dini eğitim verilmiş. Bakın dünyada birçok ülkede, büyük medeniyetlerin olduğu yerlerde çok değişik ihtilaller, devrimler, inkılâplar gerçekleşmiş. Bunların hiç biri halkın diline, halkın dinine, kültürüne, örfüne dokunmamışlardır. Dini yasaklamıştır, yaşanmasına izin vermemiştir, dini mahkûm etmiştir ama değiştirmemiştir, ilgilenmemiştir. Türkiye’de bu çok farklı olmuştur. Türkiye’de belli devrimler olmuştur ama bu devrimler halkın sosyal yönünü, ekonomik yönünü, eğitimini kalkındırmak yerine, halkı refaha eriştirmek, huzura kavuşturmak yerine halkın dini ile oynamışlardır. Dini kısmen yasaklamakla birlikte yasaklayamadıkları bölümlerini de tebdil etmeye çalışmışlardır. Saf, temiz din akidesinin, din anlayışının yerine farklı anlayışlar empoze etmişlerdir…

 

GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ - EYLÜL 2011 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort