JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 11 Mart 2012 18:13

RABITA VE TEVESSÜL

Sual: Efendim, her ne kadar 80’li-90’lı yıllardaki gibi yaygın bir kesim tarafından karşı çıkılmasa da günümüzde bile “Tevessül ve Rabıta” üzerinde çokça tartışmalar yapılmakta. Toplumda “Tevessül ve Rabıta şirktir.” diyenler de var, bu yollardan faydalanan, olgunlaşan insanlar da var. Acaba tevessül ve rabıta meşru mudur?

Cevap: Tevessül ve rabıta meşru olan bir şey. Mütekaddimin ulemasının bu konuda ihtilafı olmamış. Müteahhirin uleması günümüzde de olduğu gibi, bazı uygulamaları göz önünde bulundurarak meseleye belli reddiyeler getirmiş. Biz ilk önce rabıtadan işe başlayalım...

Bazı mutasavvıflar kendi meselelerine deliller getirmek için Kur’ân’ın, ayetlerin zahirine bağlı kalmayı yeğlemişler. Mesela Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde buyruluyor:

Kur’ân, bilmediklerinizi, size acayip gelen şeyleri mutlak ehlinden talimi emrediyor. Ehli tasavvuf buradaki “Ehle’z-zikri” kısmını delil getirerek diyor ki, Cenâbı Hak zikir ehlinden sorulmasını emretmiştir. Bu yüzden “ehli zikre” yani mutasavvıflara sorulacaktır. Mutasavvıflar “zikir” kelimesini yorumlamamış direkt kendilerine senet kabul etmişler. Bu yanlış bir şey. Oradaki “ehli zikir”den kasıt ehli ilim, ehli irfandır ki bunlar ya müctehid ya da müctehid payesindeki âlimler, râsih ulemadır. Kur’ân bunlara sorulmasını emrediyor. “Ehlu’l-hal ve’l-akd” dediğimiz kişiler, “ehli zikir”den kasıt bunlardır.

Rabıta konusunda da ehli tasavvuf, Âli İmran Sûresi’nden “ve sâbiru ve râbitu” ayetini delil getirerek, sabırla rabıtaya devamı delil almışlar. Kendilerine sorsan derler ki, Kur’ân’da rabıta zikredilmiştir, Cenâbı Hak rabıtaya devamı emrediyor... Hâlbuki buradaki rabıta da sabırla mü’minlerin arasındaki irtibattır, bağlılıktır, sevgidir, kardeşliktir, ülfet, ünsiyettir… Bu ayetteki rabıtadan da kasıt budur.

Gerçek mutasavvıfların rabıtaya delil getirdiği:

ayeti kerimesidir. “Sadıklarla beraberlik.” Bu zahir planda iyilerin meclisinde bulunmak, iyilerle hem dem olmak, beraber olmak şeklinde mümkün olduğu gibi; insanın her hali böyle olmayabilir, her zaman buna müsait olmayabilir. Şu halde, bu mecliste olmadığı zamanlarda da bu meclisten elde ettiği verileri, bu meclisten aldığı bilgileri, güzellikleri, ölçüleri bu meclisin dışındayken de düşünerek, hatırlayarak sanki daima bu meclisin içindeymiş gibi bir hal üzere bulunması rabıtadır...

Meseleye buradan girersek rabıta fıtrî bir hadisedir. Fıtrî olmakla birlikte akıl da ilim de bunu kabul etmiştir. Nasıl fıtrîdir? Bütün erkek çocuklar çocukluklarında babalarını taklit eder, babaları gibi olmaya çalışırlar. Kız çocukları annelerini taklit ederler. Hatta kucaklarındaki bebeklere, anneleri çocukluklarında kendilerine hangi kelimeleri söyleyip sevmiş, okşamışsa o kelimeler ile onları okşarlar. Niçin? Onların idealinde en mükemmel kadın veya erkek annesi veya babasıdır. Çocuklar birbirleriyle dövüştüklerinde “Benim babam senin babanı döver, benim babamın senin babandan parası çok; benim annem bu yemeği daha güzel yapar, bak bu kazağı benim annem daha güzel ördü...” diye de ifadeler kullanır. Böyle sözlerle anne-babamızı yüceltmek, çocukluğun verdiği bir tavır. Çocuk biraz daha gelişmeye başlayınca, mesela eğer hıfza çalışıyorsa Abdussamed’i taklit eder. Boksa çalışıyorsa Muhammed Ali gibi olmak ister. Kung fuya, Karateye gidiyorsa Yılmaz Aydın gibi olmak ister. Niye? İdealindeki kahraman odur...

Fikirlerde de bu böyledir. Bakıyoruz ne diyorlar Marksist, Leninist, Stalinist… Kendisine bir beşeri lider seçmek suretiyle o beşerde ifnah olmaya, onun gibi olmaya çalışıyorlar. Halbuki istediği onun fikirleridir. Onun şahsiyetiyle pek fazla alakası yoktur. Mesela Marksist bir adam hiç ömründe Marks’ı görmemiştir. Onun fikirlerine hayrandır. O fikirler müşahhas bir kimlikte toplandığı için o kimliği de kabul etmiş ve o kimlikle tanınmıştır. İşte bu hayatın her safhasında böyle...

Rabıta malum, kelime manası itibariyle irtibatlanmak, alakalanmak, bir şeyi birbirine bağlamak… anlamlarına geliyor. Müslüman kendi asrında-zamanında, kendince İslam’ı mükemmel yaşayan kimi biliyorsa, adeta Resûlullah’ın (asv), sahabî’nin yaşantısının amelde, ahlakta, fikirde, hal ve tavırda canlı numunesi olarak kimi bili-yorsa o insanla aynîleşmek istemesine rabıta deniliyor. O insanın fikirleriyle, halleriyle hallenmek, o insanın düşündüğü gibi veya meselelere onun yorumlaması doğrultusunda, onun cephe ve zaviyesinden bakmaya rabıta deniliyor. Belli meselelerde Seyyid Kutub’un fikirleri bana daha İslâmî, daha hoş, daha yapıcı geliyorsa ve onları benimseyip konuşmalarımda onları kullanıyorsam,  hayatımda onları taklide çalışıyorsam benim Seyyid Kutub’la rabıtam vardır. Aynı şekilde İmamı Azam’ın ictihadları benim hoşuma gidiyor, onun ictihadlarıyla amel ediyorsam, ben İmam-ı Azam’la rabıtalıyım. Aynı şekilde de İmam-ı Rabbani’nin ahlâk metodu, yaşantısı, zühdü, takvası benim hoşuma gidiyorsa ben, İmam-ı Rabbani ile de rabıtalı olabilirim...

Ama burada tehlike şu: Rabıta bir araçtır, hayırlı bir araçtır. Amaca ulaşmak için kullanılır. Rabıtayı amaç haline getirmek yani rabıtayı ibadetten saymak doğru değildir. Rabıta şeriatten, dinden değildir; dine ulaştırıcı bir vasıtadır. Şeriatın güzelliklerini elde etmeye yardımcıdır. Bunu şeriatten saymak, ibadet gibi kabul etmek şirktir. Çünkü Allah böyle bir ibadet emretmemiştir. Bugün ehli rabıtanın, rabıta tarif edenlerin özellikle üstünde durdukları ve buna karşı çıkanların da hafsalalarının almadığı “bir beşeri düşünmek...” Onun iki kaşının arasından senin kalbine doğru bir nur akıyor... Tarif bu. Adam da diyor ki; “Yahu bu şirk değil mi, Niçin ben bir beşeri düşünüyorum, bir beşerle meşgulüm?..”

Sual: Peki, Efendim rabıtayı tarif edenler kendisine rabıta yapılacak kişinin üzerinde, Allah’ın tecellisinin tezahür ettiğini iddia ediyorlar. Böyle bir şey olabilir mi, rabıtanın hakikatinde böyle bir şey var mı?

Cevap: Tecelli diye bir şey yok. Rabıtada bize öğretilen, bizim beklediğimiz,

ayetinin tefsiridir. Mademki Cenâbı Hak numune-i imtisal olarak Sultanu’l-Enbiya’yı (sas) göstermiş, O’ndan sonra hemen sahabi, tâbiîn, tebe-i tâbiin ve râsih âlimler devri başlamış, işte o âlimler zincirinin, Resûlullah’ın canlı örneği; O’nun ahlakını, sünnetini, mücadele anlayışını, takvasını elden ele intikal yoluyla bugüne kadar yansıtan âlimler zincirinin son halkası olarak zamanımızda kimi kabul ediyorsak -mesela sizi kabul ediyorum diyelim- sizi düşünmem… Yani sizinle devamlı irtibat halinde olmam. Gerek zahiri gerekse sizin yanınızda olmadığım zamanlar bir hadiseyle karşı karşıya kaldığımda sizi hatırlıyorum. Bana böyle konularda ne demişti, nasıl davranmamı tavsiye etmişti?… Hemen sizin verileriniz devreye giriyor, ben de o şekilde yapmaya gayret ediyorum. Ama bunu hatırlayabilmem için bu veriler sizin şahsınızda toplandığından dolayı bu arada şahsınızı da düşünüyorum. Yani sizin hayaliniz de belki gözümün önüne gelebilir. Bu bir sevgi alametidir. Yoksa özellikle, illa hayaliniz gözümün önüne gelsin diye bir inanç yanlıştır. İşte bugünkü mutasavvıfın yanlışı bu. Meseleyi şekilcilikten ibaret gösterip bu noktada ulemanın da damarını attırıyorlar. Onlar diyorlar ki bir akis var veya gelecek. Neyden akis gelecek? Allah’tan o kişiye bir akis gelecek ondan da bana yansıyacak. Halbuki ibadet noktasında Cenâbı Hak:

ifadesiyle ibadette bizi direkt kendisiyle karşı karşıya getirmiştir. Öyleyse daha kimseden yansımaz. Ben kalbimi Allah’a çevirdiğim nisbette Allahu Teâlâ tecelli edecek, lütfedecektir. Birinden yansıma hadisesi yok. Yansıyacak şey ahlâktır,  ilimdir, kemaldir, irfandır. Rabıta budur. Bunun için rabıta yapılır. Ve bunun için de biz gerekli olduğuna inanıyoruz.

Sual: Peki, rabıta mü’minin her halinde olması gerekli midir?

Cevap: Mü’minin her halinde olması lazımdır.

Sual: Bir de; “Allah’ın yanına ancak rabıta ile gidilir.” diye bir söylem var. Bunun hakkında ne buyurursunuz?

Cevap: Allah’ın yanına benim gitmem di-ye bir şey söz konusu değil. Allahu Teâlâ ulûhiyet makamından tenezzülen bana hitab etmiş, bana tenezzül buyurmuş. Öyleyse O’nun huzuruna gitmek gibi bir şeye gerek yok. Allah kendisi tenezzül buyuruyor ve “Ya ibadi!” diye hitap buyuruyor. Yapacağım şey O’nun bana verdiği, emrettiği şeylerdir. Ben aciz/fakir olarak; kendisi el-Kadir, el-Ğani makamından bize tenezzül etmiş. Bundan büyük bir şey olmaz...

Tevessül konusunda da Cenâbı Hak Sûre-i Mâide’de:

Allah’ı isteyen, Allah’a erişmek arzusunda, böyle bir gayreti olan insanların bir vesile ittihaz etmelerini Cenâbı Hak emretmiş. Ben özet olarak söylüyorum -bu konu hakkında yazılan eserleri incelerseniz daha geniş göreceksiniz- din, sahih ilimler, salih ameller vesile olduğu gibi salih zatlar da Allah’a ulaşmaya vesile olabilirler. Bu ilimle amelin kendisinde toplandığı zatlar da Allah’a ulaşmada vesile olabilirler. Vesileyi bir tek noktada düğümlememek lazım. İlim vesiledir, ilimle Allah’a tevessül edebiliriz, amelle Allah’a tevessül edebiliriz aynı şekilde adil ve amil insanlarla da Allah’a tevessül edebiliriz. Nitekim Hazreti Ömer’den mervi olan hadisi şerifte: “Ya Rabbi! Resûli Ekrem (sas) hayatta iken biz O’nunla sana istiane, istiğase ediyor, Sen’den yardım istiyorduk. Şu anda O aramızda yoktur. O’nun amcası Hz. Abbas ile Sana istiğase ediyoruz. Hazreti Abbas’ın hürmetine bize rahmet lütfeyle, yardım lütfeyle...”

Tevessülde dikkat edilecek husus; Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın “hürmetine” demiştir. Bugün

mü’minlerin yaptığı bir yanlış şu ki, dualarında     -hâşâ-  “filanca zâtın hakkı için” diyorlar. Bu küfürdür. Çünkü Allah hiç kimseye borçlu değildir. Hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur. Yani “Geylanî hakkına, Rabbanî hakkına” diyen insan kâfir olur. Ama “Geylanî hürmetine, Rabbanî hürmetine” diyebiliriz. Çünkü bu insanlar bütün halkın nazarında ve ulemanın ittifakıyla sabit ki Allah yanında muhteremdir inşaallah. Hepimiz bu akideyi taşıyoruz. Abdulkadir Geylanî, İmam Rabbanî Allah’ın yanında muhteremdir, ihtiram sahibidir, bunu kabul ediyoruz ama Allah’ın üze-rinde bir hakları yok, hiç kimsenin. Bu yüzden Hz. Ömer “hakkına” diye dua etmemiş “hürmetine” demiş. Bazı hadislerde de buna benzer nakiller var. Bu yüzden kimi tasavvufî kaynaklar meseleyi tevhitten almış, La ilahe İllallah, tevhittir; Muhammedur Resûlullah tevessüldür, demiş.

Mesela cemaatle namaz kılarken mü’minlerin, bir imam efendinin arkasında namaz kılıp onun ayaklarının dibine başlarını koymaları, imamı cemaate önder yapmaları, imam ile tevessül etmektir. Cemaatin faziletine ulaşmak... Kâbe-i Muazzama’da tavaf ederken, Allah’ın içine girmekten münezzeh olduğu bir taş yığınını Allah’a beyt yapıp orayı tavaf etmek bir tevessüldür. Bir fukaranın gidip elini bir gani/zengin insana açıp “Şey’enlillah-Allah için ver.” demesi bir tevessüldür… Eğer tevessülü reddedenlerin kastettiği mana gerçek olsa “Şey’enlillah” diyen insan, fırıncıya gidip bana ekmek ver diyen insan da kâfir olur. Çünkü Rezzak Allah’dır.

Kâbe’yi tavaf eden adam Allah’ın  -hâşâ- taş yığını içinde olmadığını, Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu biliyor ama Allah adına o beyti tavaf ediyor. Niçin? O beyti vesile kılıyor, o beyt ile tevessül ediyor. Adeta biliyor ki orası Allah’ın arşına açılan bir kapıdır, bir penceredir. İbadetler oradan Allah’a uruc edecektir/yükselecektir. Bu yüzden oraya gidiyor. İmamın arkasında secde eden adam onun ayağının dibine kendi başını koyup -hâşâ- imama mı secde ediyor? Hayır, imam ile tevessül ediyor, bizim en takvamız, en muhlisimiz, en temizimiz odur diye onu öne geçirip kendi susuyor. Onun arkasında da bir şey okumuyor. Onun okuduklarını inşaallah Cenâbı Hak müstecab kılar, o hepimizin adına dilekçe verecektir diye onun ile Allah’a tevessül ediyor. Bunlar meşru olduğu gibi mutasavvıfların da kendilerince, meşru dairede, şer’i hududları aşmamak kaydı ile gösterdikleri usuller, tevessül de caizdir. Çünkü Allah Resûlü yine bir hadisinde “Festeinu min ehlil kubur.” buyurmuştur. Bu hadisin sıhhati hakkında İbni Teymiyye -ki tevessülü en çok karıştıran âlimlerden birisi İbni Teymiyye’dir- bir hayli konuşmuş ve sahih olmadığını iddia etmiştir.  Fakat İbni Teymiyye dirilerden tevessülü reddetmemiştir. Diri olanlarla tevessül caizdir, ölülerle tevessül olmaz demiştir. Onun da reddettiği budur. Ama bugünkiler kraldan çok kralcıdırlar. Adeta İbni Teymiyye’yi de ilimlerinde geri bırakacak bir seviyede ne ölü ne diri kabul etmiş, tevessülü kökten reddetmişlerdir. Bu yanlıştır. Ama mutasavvıfların uyguladıkları belli yanlış uygulamalar da var bunu kabul ediyorum, bunların hep karşısındayız. Ama bu yanlış uygulamalar neticesinde müesseseyi reddetmek yanlış olur.

Sual: Efendim günümüzde bu tip yanlış uygulamalar nereden çıkıyor öyleyse?... Bu türden fillerin sebebi ne acaba?

Cevap: Bugün benim de tasavvufa karşı çıktığım noktalar yapılan bu tip yanlış uygulamalardır. Bunların temelinde de cehalet/ilimsizlik var benim güzelim. Günümüzün bütün mutasavvıflarını gezin, istisnalar kaideyi bozmaz, tasavvufu belki hal olarak yaşıyorlar -Allah razı olsun, bir şey demiyoruz- ama nazarî olarak tasavvufun delillerini bilmiyorlar. İşte bundan kaynaklanıyor. Mesela bir ehli tasavvufa sorduğunda Keşfu’l-Mahcûb’u, Kelabazî’yi, Kuşeyrî’yi okumuş musun? Yok... Tasavvufa ait hiçbir eser okumamışlar. Belki de tasavvufa ait eserler okunmasına da karşılar. Onlara göre tasavvuf eserlerden değil müessirden öğrenilir. Böyle bir anlayış var. Güzel, ama bunun muarızı var, bunu delillendirmek zorundayız.

Sual: Bir de şöyle bir söz var: “Ben öyle bir deryanın kenarına geldim ki enbiya onun sahiline gelmedi.” Bu söz ve bunun gibi sözler üzerinde de çokça tartışmalar var. Bunları nasıl anlamalı, nasıl yorumlamalıyız?..

Cevap: Bu İmam Sühreverdi’nin sözüdür. Şimdi tasavvufta şatahat vardır. Şöyle bir misal vereyim size, bu fıkıhta da kaidedir: Bu, Teymiyye’nin izahıdır. Hallacı Mansur’u anlatırken bu şekilde bir izah getirmiş: Diyelim ki sizin rahatsızlığınız var, mesela şiddetli derecede müzmin baş ağrınız var. Size birisi bir ilaç getirse dese ki bu ilaç baş ağrınıza çok iyi gelecek, bu sizi iyi edecek; siz de hakikaten iyi olacağım diye bu ilacı içseniz, lakin ilacın içinde yüksek dozda alkol/uyuşturucu madde olsa ve o sizi sarhoş etse, sarhoş olsanız o sarhoşluk ile siz bir inkârda bulunsanız kâfir olmazsınız... Veyahut talakta bulunup ailenizi boşasanız şer’en hanımınız sizden boş olmaz. Çünkü o iş ihtiyarınızla olmadı. Gayriihtiyarî o hal üzere bulundunuz...

Ama aynı şekilde bir adam içki içse sarhoş olsa, o adam inkârda bulunsa kâfir olur, katledilmesi vacip olur. Talakta bulunsa, ailesini boşasa hanımı boş olur. Niye? İçkinin sarhoşluk vereceğini biliyor... Teymiyye diyor ki: “Eğer Hallac’ın o mertebeye ulaştığı yol, metod meşru ise, şeriat dairesinden amellerde ihlâs noktasına varıp ihlâsda ifrada gittiğinden o hale gelmişse söylediği söz meşrudur. Evet, şeriata göre katledilmiş ama kâfir değil. Yok, oraya gidene kadar takip ettiği yol gayrimeşru ise, şeriatın dışında ise söylediği söz ile kâfirdir ve belasını bulmuştur...” diyor. Güzel bir söz...

“Ben öyle bir deryanın kenarına geldim ki enbiya onun sahiline gelmedi.” Belki bazı ehli tasavvuf bu söze bazı teviller de getirmiş ama ben o tevillere girmiyorum. Çünkü İbni Arabî buyuruyor ki: “Bizim sözümüz bizden başkasına haramdır.” Biz onların seviyesinde olmadığımız için kalkıp onların sözlerine tevil getirmemiz, izaha çalışmamız yanlış bir şeydir. Bu sözün tevili olmaz...

Şimdi aynı şeyi biz Sühreverdi için de söylüyoruz: Bu sözü söyleyene kadar takip ettiği metod meşru ise ne âlâ, sözünden inşaallah mes’ul değil. Çünkü o anda kuvva-i akliyesi kendisinden gitmiş. İlahi bir cezbe, ilâhî bir muhabbet onu galebe çalmış, o cezbe halinde bir söz söylemiş. İnşaallah Allahu Teâlâ ondan onu muaheze etmeyecek. Ama yok, takip ettiği yol meşru değilse söylediği sözden mes’uldür. Zâten biz o sözünde onunla beraber değiliz...

Bir gün namazda bir sahabe hapşırıyor. Yanındaki de ona “Yerhamukellah-Allah sana rahmet etsin” diyor. “Bu dua İslam’ın güzelliğinden, mü’minin mü’min üzerindeki haklarındandır.” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Allah Resûlü (sas) namazı bitirince: “Namazda kim ‘yerhamulkellah’ dediyse o namazını iade etsin, onun namazı bozuldu.” buyuruyor. Sahabi namazını iade ediyor. Diğer taraftan cehren okunan bir namazda -sabah veya akşam namazı- Resûli Ekrem (sas) Kur’an-ı Kerim’den Hz. Musa’nın kıssasını okuyor. Firavun’un -hâşâ- “Ene rabbukumu’l-â’lâ-Ben sizin en büyük rabbinizim.” dediğini bize haber veriyor. Efendimiz bu âyeti okurken, Hz. Ömer birden celalleniyor, namaz içinde bağırıyor: “Onun zamanında ben olsam vallahi kafasını koparırdım...” Namaza devam ediyorlar. Resûli Ekrem’e (sas), “Ömer de namazını iade edecek mi?” diye soruyorlar. Çünkü Efendimiz “Yerhamukellah” diyene “İade et.” demişti. Efendimiz: “Ömer namazını iade etmeyecek. Çünkü onunki tamamen imanının gayretinden ve bir cihad ruhuyla galeyana gelip, İlahi cezbenin tesiri ile söylenmiş bir söz... Bunu görüyoruz...

Mevlânâ’nın bu konuda bir tarifi var da; bir gün Şemsi Tebrizî kendisine bir soru sorar, der ki: “Peygamber mi büyüktür, yoksa Beyazıd-ı Bistâmi mi büyüktür?” Mevlânâ diyor ki: “Nasıl olur, bu nasıl soru?” Şems diyor ki; “Beyazıd Bistâmi demiş ki ‘Ene mâ â’zâme’ş-şâni-Benim şanım ne yücedir.’ Resûlullah aleyhisselam ise buyurmuş ki ‘Mâ arefnake hakka ma’rifetik-Ben seni hakkıyla bilemedim...’ Ey bi-linmekliğini murad eden, bütün noksanlıklardan münezzeh olan Rabbim, ben Seni hakkıyla bile-medim... O böyle derken Beyazıd niçin demiş ki “Benim şanım ne yücedir.” Mevlânâ diyor ki: Resûlullah (asv) büyük bir deniz gibidir. O’na ne kadar akıntı olsa; dereler, nehirler, göller O’na aksa O’nun taşması mümkün değildir. Beyazıd ise at nalı kadardır. Ona bir taş atsan bulanır, iki taş atsan dolar. İşte bu sözün sebebi budur... Şimdi sahabi ile diğerleri arasındaki örnek de bunun gibidir...

Sual: Peki bu bir nevi ölçüsüzlük olmuyor mu? Acaba Hakk’ın yanında bu hal mi makbul yoksa sırat-ı müstakim diye tarif edilen, her halukârda şer’i şerifin çizdiği sınırlar içerisinde olma hali mi?

Cevap: İnsan kuvva-i akliyesini kaybe-dince ölçüsüzlük olabilir. Ama burada en güzeli, istenilen, mademki insanın değeri/kıymeti, diğer mahlûkata üstünlüğü akılladır ve teklif de akladır. Burada insanın gayreti bu hale düşmeden aklını muhafaza etmesidir.

Silsilemizin büyüklerinden Abdulhalık Gucdevani Hazretleri öyle buyuruyorlar: “Biz Hallac’ın zamanına yetişseydik, onu bu hale düşmekten kurtarırdık. Onlar “ene’l-Hak” demişler. Belki bu söz meşrudur ama “Ene” hoş değildir. Bizim yolumuz “Ene” ile değil “Huve” iledir. Keşke “huve’l-Hak” deselerdi...” O zaman ne canları giderdi ne de bugün onun hakkındaki bu fitneler oluşurdu. “Huve’l-Hak” deselerdi hiçbir sorun yok ama “ene” dedikleri için enenin bedeli ağırdır, enenin cezasını çekmişler...

İlk sayısını çıkartmaktan mutluluk duyduğumuz Gülzâr-ı Hâcegân dergisinin tanıtımına katkı sağlamak amacıyla dergimizin isim babası, manevi büyüğümüz, Hâcegân yolunun günümüzdeki varisi Yakub Hâşimî Hocaefendi ile Hâcegân yolu ve Hâcegân cemaatini konuştuk. Hem dergimizin isminin anlamını merak edenlere bir cevap niteliğinde olması için hem de bu ismi niçin kullandığımız hakkında akıllarda oluşan sorulara bir cevap olması dileğiyle röportajımıza başlıyoruz…

Gülzâr-ı Hâcegân: Muhterem Hocam malumunuz, Cenâbı Hakk’ın tevfikiyle Gülzâr-ı Hâcegân dergisi tanıtım sayısıyla yayın hayatına başladı elhamdülillah. Okuyucularımızın da akıllarında oluşması muhtemel bir soru olarak öncelikle size Hâcegân’ı soracağız. Hâcegân nedir, hangi mânâlara gelir?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Eûzu billahi mine’ş-şeytani’r-racim. Bismillahi’r-rahmani’r-rahim. Elhamdulillahi Rabbi’l-âlemin. Ve’s-selâtu ve’s-selâmu alâ Rasulîna Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Malum isimler bir simgedir. İsimler sıfatların, fiillerin, hallerin şekillenmiş, gün yüzüne çıkmış, vazıha kavuşmuş, açıklanmış halleri demektir. Malum Cenâbı Hak Hazreti Âdem’i (aleyhisselâm) ilk yarattığında ilk olarak ona eşyanın isimlerini öğrettiğini[1] buyuruyor. Âdem’in (aleyhisselâm) Allah’ın (celle celaluhu) vahdaniyetinden sonra öğrendiği ilk şey isimdir. Mesela Cenâbı Hak bizlere veya varlık âlemine, yaratılmışlara birbirinden ayrışmaları için muhtelif özellikler vermiştir. En belirgin özellikleri isimleridir. En seçkin olanlara varlık âleminde insan demiştir Cenâbı Hak. İnsan ifadesiyle onları isimlendirmiş, tesmiye etmiştir.

İşte hayvanat diyoruz… Bir başka âlem, bir başka varlık gurubu: Nebâtat ( bitkiler) diyoruz; cemâdat diyoruz madenler, cansız dediğimiz cisimler.

İnsanların içinde de en seçkin topluluğu Cenâbı Hak Müslüman diye tesmiye etmiş. “Sizin tek isminiz var Müslümansınız.” [2] buyuruyor. Demek ki isimler eşya ve hadisenin, hal ve hareketlerin tanınmalarına, bilinmelerine ve varlık âlemindeki yerlerini muhafaza etmelerine lazım olan, yardımcı olan en büyük etkenlerden biridir. Bizim ismi olmayan bir şeyi tanımamız anlamamız müşküldür.

Bu açıdan baktığımızda Hâcegân da bir isimdir. Yani bir ekolün, bir anlayışın, bir mefkûrenin, bir kültürün ismidir Hâcegân…

Toplumlar kültürleriyle tarih sahnesinde yerini alabilirler. Ne kadar zengin bir kültüre sahipseler o kadar köklü bir derinlikleri olur. Kültürüne yabancı, kültüründen uzak bir millet, kökü olmayan bir ot gibidir. Hemen asıldığında kopuverir. Hâcegân bizim geçmiş kültürümüzden bize mirastır. Bizi geçmişimizle irtibatlayan, alakalandıran, bize tarihimizin derinliklerinden miras kalan bir kültürdür Hâcegân.

Hâcegân aynı zamanda Allah’a giden yolda, hakikat yolunda Kur’ân ifadesiyle: “Mine’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şuhedâ-i ve’s-sâlihîn” ;[3] Nebîler, Ashab, Ehl-i Beyt ve Evliyaullah silsilesinin bir merhalesi, bir durağıdır. Dolayısıyla onlarla özdeşleşmiş bir isimdir Hâcegân.

İlahi silsilede, o Rabbani zincirde peygamberleri görüyoruz. İnsanlığın hidayet rehberi, en hakiki, en kâmil mürşidler peygamberlerdir. Âdem ile başlayan bu silsile Efendimize kadardır. Ondan sonra Ashabı kiram diyoruz. Efendimizden sonra bu rabbani zincirin ikinci bir halkası Ashabı kiram. Bu insanlardan sonra kıyamete kadar gelecek üçüncü halkaya da sâdâtı kiram diyoruz. Saadete, selamete, hidayete ermiş topluluk. Kur’ân’ın Şehitler ve Salihler diye zikrettiği bu topluluğun ismine sâdâtı kiram diyoruz. Hâcegân bir dönem bu sâdâtı kirama verilen bir isim.

Hâcegân, Sâdât’tan olan bu zincirin üçüncü halkasıdır. Coğrafî olarak baktığımızda Maveraünnehr bölgesinde, bugünkü anlayışla Türk coğrafyası dediğimiz Orta Asya bölgesinde insanlara verilen isim. Farsça bir kelime. Çünkü Farsça edebiyata müsait, edebi, çok tatlı bir dil... Hatta tarif ederken büyükler öyle buyurmuşlar ki, Arabî lisan helva gibi, Farisî lisan şeker gibidir.

Hâcegân, Türkçe’de “Hocalar Zinciri” demektir. Yani asrın bilginlerine, mütefekkirlerine, münevverlerine, âriflerine, âşıklarına en üst seviyeden verilen bir isimdir Hâcegân.

Bugün bu cemaat de bu öz kültürüyle bütünleşmek, varlığını devam ettirmek istediğinden, köklerinden kopmamak için bu tarihi ismi almıştır. Ama burada önemli olan şey isimden ziyade asıldır. Asıl da o insanların hallerini almaya çalışmaktadır. Bu cemaat anlayışlarını, hizmet ve himmetlerini, uhrevî ve dünyevî bakış açılarını almaya çalıştığından kendilerini onlara atfetmişlerdir.

Kısaca Hâcegân’a verilmesi gereken anlam budur.

Gülzâr-ı Hâcegân: Hocam biraz önce kısaca da olsa değindiniz, Hâcegân’ın tarihi gelişiminden biraz daha bahsedebilir misiniz? Günümüze gelene kadar hiç kesintiye uğradığı, bu ismin kullanılmadığı dönemler olmuş mu?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Tabi her öz kendine bir kabuk oluşturmak zorundadır. Kabuğu olmayan özlerin muhafaza edilmesi çok müşküldür. Dedik ya her toplumun kendine özgün bir kültürü, özüyle bütünleştirdiği bir kabuğu var. Zaman zaman şartlar gereği bu kabuk değişebilmekte. Misal Türkiye’de yetişen karpuzun dış kabuğu daha yuvarlak ve yeşil iken, İran bölgesinde yetişen karpuzlar hem şekil olarak elips hem de çizgili olmakta. Yani o iklim şartlarına göre farklı bir kabuk oluşmakta. Toplumlar da bazen yaşadıkları müsbet veya menfi oluşumlardan etkilenerek kabuk değiştirebilmişler.

Tarihin seyri içinde Hâcegân silsilesi Orta Asya ve Maveraünnehr dediğimiz bu bölgede Yusuf Hemedani Hazretleri ile başlamıştır. Yani Cenâbı Peygamber’den Hazreti Ebubekir Sıddık (radiyallahu anh) vasıtasıyla devam eden bu sâdât zincirinde Hâcegân ekolü Ali Farimedi Hazretleri’nden sonra Yusuf Hemedani Hazretleriyle başlamış ve O’nun bir halefi Ahmet Yesevî, diğer bir halefi Hoca Abdulhalık Gucduvânî. Bunlar vasıtasıyla yayılmış, devam etmiş.

Ta ki bu anlayış, bu kültür, bu zaviye Hoca Muhammed Bahauddin Hazretleri’ne kadar devam etmiş. Hoca Bahauddin Hazretleri’yle birlikte bazı anlayışlarda ve dolayısıyla uygulamalarda yapılan değişikliklerden sonra bir kabuk değişimi, bir isim değişimi olmuş. Bu ekole ondan sonra Nakşibendilik denmiş.

Aslında Hâcegâniyye ekolü Nakşibendiliğin özünde içinde mündemiçtir. Bugüne kadar öyle gelmiştir.

Bugün Allah’ın lütfuyla o geçmiş anlayışla yani Şah-ı Nakşibendi’den önceki anlayışla, halle, kemalle bir izdüşümü olduğundan, bir örtüşme, buluşma, kaynaşma olduğundan Hâcegân yeniden filizlenmiş, aslına kavuşmuş dolayısıyla da o isimle anılmaya başlamıştır.

Yoksa belki yaşantıda, bir anlayış güzelliği olarak tasavvufî ekollerin içinde Hâcegân anlayışı vardı ama bir bütünlüğü yoktu, farklı isimlerle tanınıyordu. “Her şey aslına rücu eder.” diye buyurulmuş, bu ahir zamanda da inanıyoruz ki bu hakikat da aslına rücu etmiştir.

Gülzâr-ı Hâcegân: Efendim bugün yeniden filizlenmeye, özüne dönmeye başlayan Hâcegân anlayışıyla Şah-ı Nakşibendî Hazretleri’nden önce var olan Hâcegân anlayışı arasında bir farklılık var mı, yoksa aynı özellikleri mi taşıyor?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Öz olarak aynı ama tabi bugünün şartlarından dolayı bugünün ihtiyaçları, insanların kültürleri, eğitimleri, fikirleri, yaşam tarzları, dinin algılanışı… Bu sebeplerin getirdiği farklılıklar olabilir. Günümüzde muhteva olarak biraz daha zenginleştirilmiş, bir zenginlik kazanmıştır ama öz olarak aynıdır.

Gülzâr-ı Hâcegân: Günümüzdeki Hâcegân anlayışı bugünkü şekliyle bilinen mânâda bir tarikat mı, bir cemaat hareketi mi yoksa hepsi mündemiç bir ekol mü?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Aslında meselelere bu anlamları bizler yüklüyoruz. Yani cemaat, tarikat, teşkilat… Bunların içini biz ne ile doldurursak öyle bir anlam kazanır. Temelde bunlar birbirinden çok farklı şeyler değildir. Tarikatı bir seyir, bir yol, bir kültür diye düşünürsek bugün ister menfi, ister müsbet olsun sistemleşmiş, ekolleşmiş, teşkilatlanmış, müesseseleşmiş, kurumlaşmış bütün anlayışlar, görüşler birer tarikattır. Nakşibendilik, Kadirilik bir tarikat olduğu gibi misal Hanifilik, Şafilik de bu anlamda bir tarikattır. Onlar zahiri tarikatler; Nakşilik, Kadirilik bâtıni tarikatler. Bugün Nurculuk, Süleymancılık denilen anlayışlar da bir tarikattır. Niye? Sistematize olmuşlar kurumlaşmışlar, teşkilatlanmışlar, müesseseleşmişler, belli sorumlulukların altına girmişler. Öyleyse bunlar da bir tarikattır.

Menfi mânâda Siyonizm, Kapitalizm, Laisizm bir tarikattır. Dedim ya içlerini doldurduğunuz şeylere göre bunlar farklılık arz ediyorlar. Sizin yüklediğiniz anlamla farklı anlaşılıyor. Yoksa temelde bunların hepsi birdir. Bütün cemaatler ister zikri cemaatler olsun ister fikri cemaatler olsun hepsi bir tarikattır. Ama genelde gerçek ıstılaha baktığımızda tarikat diye sadece tasavvufun kurumlaşmış haline denilmekte. Bâtıni anlayışlara, manevi seyirlere tarikat denilmekte. Bu şekilde bir anlayış oluşmuştur yoksa kelime mânâsında bütün kurumlar bir tarikattır.

Bu anlamda Hâcegân da bir tarikattır. Aynı zamanda bir cemaattir. Şer-i ıstılahta bir cemaattir, tasavvufî anlamda bir tarikattır, siyasi anlamda bir teşkilattır. Kullanılan umdelere göre farklı isimler verilebilir.

Bunlardan ziyade asıl önemlidir. Asılda Hâcegân salt bir tarikattan ibaret değildir. Kuru anladığımız mânâda bir tarikattan ibaret değildir. İçinde geçmişten bugüne gelen dini, milli, tasavvufi kültürleri mezceden, bunları birleştiren bir cemaattir Hâcegân.

Gülzâr-ı Hâcegân: Hâcegân’ın özellikleri nelerdir?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Malum İslam’da mükellefin özellikleri diye zikredilir: âkil olmak, baliğ olmak, Müslim olmak… Bunlar teklif için temel özelliklerdir. Ondan sonra bazı tekliflerde de sıhhatli olmak, ekonomik yeterliliğe sahip olmak, gani/zengin olmak gibi özellikler zikredilir.

Hâcegân’ın en belirgin özelliği Allah’a imandan sonra, tevhidden sonra şedid bir muhabbet taşımak, muhabbet sahibi olmak… Yaradan’a karşı ve Yaradan’la bir şekilde irtibatlı olan her şeye konumuna ve durumuna göre muhabbetkâr olmak… Bunlar kudsî değerler de olabilir milli değerlerimiz de olabilir veya meşru olan bazı dünyevi meselelerimiz de olabilir. Şedid bir muhabbet beslemek.

İmandan sonra Sünnet’e ihtilafsız, hilafsız bir şekilde, saf bir gönülle mutabaat etmek. Allah Resûlü’yle bütünleşmek. Bu hem anlayışta, hem yaşantıda, hem ifadede, hem tavırda, harekette, ahlakta… Yani hayatın bütün şubelerinde, hayatın devamlılığına lüzumlu olan bütün şubelerde Allah Resûlü’yle birebir ilişki içinde olmak Hâcegân’ın ikinci umdesi.

Hâcegân’ın üçüncü özelliği anlayışı/idraki/tefekkürü her şeyin üzerine çıkarmak, buna çok önem vermek. İnsan olmanın farkı ve gereği bu diye düşünüyoruz.

İslamî ıstılahta uhuvvet dediğimiz kardeşliği sürekli canlı tutup süreklilik kazandırmak; Rabbanî ve Semedanî olan ilmin amelle bütünleşerek devamını sağlayıp o gerçek, Rabbani ilimden ciddi bir kültürün oluşmasına yardımcı olmak. Bu kültür tasavvuf kültürü olur, sanat anlayışı olur, sanatın içinde sanatın şubelerini oluşturan bütün kurumlar buna dâhildir. Meşru ölçülerde felsefî kültür bunun içindedir, felsefenin ayaklarından biri olan sosyoloji, edebi kültür bunun içindedir.

Ama bütün bunların temelinde Rabbani olan ilmin ağırlığı, belirleyiciliği ve yönlendiriciliği olmak şartıyla böyle bir öz, böyle bir kültür oluşturmak Hâcegân’ın belirli özelliklerindendir.

Bununla birlikte velayet anlayışını canlı tutmak… Çünkü İslam’ın bekası, devamı anlayışımıza göre buna bağlı. Mevzuya başlarken söylediğimiz o silsile; Peygamberler, Sahabiler, Ehl-i Beyt ve Veliler bu anlayışı bu hatveleri, bu adımları devam ettirmek. Çünkü din bunlarla kaim ve bunların üzerinden intikal ederek, bunların hallerinde muhafaza edilerek, bunların filleri örnek gösterilerek bize kadar intikal etmiştir. Bizden sonra da bunun devam etmesini istiyorsak aynı anlayışı muhafaza etmek, canlı tutmak zorundayız. Hâcegân’ın genel prensipleri bunlar…

Gülzâr-ı Hâcegân: Sohbetlerinizde sürekli insanlığın günümüzdeki halinden, Müslümanların özellikle bugünkü ahlakî çöküntüsünden, Müslümanların bir mânâda çaresizliğinden bahsediyorsunuz… Bu mânâda Hâcegân’ın insanlığa vaat ettiği nedir, ya da neyi olgunlaştırmaya çalışıyor?..

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Evet, Hâcegân’ın bu mânâda yakın ve uzun vadedeki müfredatı/programı dört beş merhale/adım olarak belirlenmiştir. Bu tekâmül etmiş bir iman. İnsanlık için ve özellikle Müslümanlar için imanda kemalat, şuhut ve yakîn mertebeleri.

Amelde salahat, vasıflı bir amel. Amel derken sadece uhrevi mânâdaki filleri anlamamalıyız. Çünkü Müslümanın din ve dünyası birbirinden ayrı şeyler değil, aynı düzlemde olan şeylerdir. Çünkü her ikisinin de sahibi, Şari’si Hazreti Allah’tır. Her ikisinde de netice olarak Allah’a karşı sorumludur. Müslüman bu yüzden din ile dünyasını birbirinden ayıramaz

Salih amel olarak namaz, oruç akla gelebileceği gibi dünyevî herhangi bir işte en temiz şekilde yapılabilirliğini göstermek, en güzelini yapmak da salih ameldendir. Bu mânâda diyoruz ki vasıflı amelde muvaffakiyet, bu kazanıma sahip olmak. Bu mânâda tekâmül etmek, mahmud bir ahlaka, övülmüş, seçilmiş, beğenilmiş bir ahlaka sahibi olmak ki bunun örneği ahlakı tamamlamaya gönderilmiş olan Kâinatın Efendisidir, O’nun ahlakıyla bezenmek…

Temiz, karışıksız, her türlü şekten şüpheden İsrailiyattan, vehimlerden, bid’atlerden arındırılmış bir ilim… Yalnız Allah’ın el-âlim sıfatının tecellisi olarak düşünebileceğimiz, hiçbir şeyin gölgesine girmemiş temiz bir ilim.

Ve helal bir rızık… Kanaatle birlikte helalden kazanılacak rızık ve bunun yolları Hâcegân’ın insanlık için düşündüğü ve vermeye çalıştığı umdeler…

Bu konularda insanlığı eğitmek, açılımlarını sağlamak, bu meselelere dikkatlerini çekmek ve bunlarla onları bütünleştirmek… Tek kelimeyle özetlemek gerekirse: “İnsanlığı Allah’a, Allah’ı insanlara sevdirmek” ve bu umdelerle insanları bütünleştirmek…

Hâcegân’ın insanlar üzerinden yapmak istediği bu…

Gülzâr-ı Hâcegân: Malum dergimiz yayın hayatına birinci sayısı ile başlıyor elhamdülillah. Hem dergide fiilen emeği geçen kardeşlerinize hem de okuyucularımıza neler tavsiye edersiniz?

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Ben en önce böyle bir hayra vesile olduğunuz için Allahu Teâlâ’dan bütün insanlık için, kendimiz için, sizin için af ve mağfiret; merhamet ve muvaffakiyet; dareynde saadet dilerim. Sizlere teşekkür ederim.

“Din nasihattır.”[4] buyurulmuş. Bu vesileyle dergiyi okuyacak, dinleyecek kardeşlerimize tavsiye/nasihat mahiyetinde şunları söyleyebiliriz:  Her şeyden önce kendilerini anlamaya, kendilerini bilmeye ve tanımaya çok sa’y etsinler. Çünkü “Kendini bilen anca rabbini bilir.” buyrulmuş. Unutmasınlar ki insan yeryüzünde Allah’ın en büyük eseridir. Allah’ın hikmet aynasıdır, kâinata yansıyacağı bir aynadır ve insan Allah’ın muhatabıdır. Her hal ve hareketini bu muhataplığı düşünerek olgunlaştırmaya, yaşayıp yaşatmaya gayret etsin.

Düşünebilirsek bu kadarı kâfidir…

Gülzâr-ı Hâcegân: Hocam vermiş olduğunuz çok değerli fikirler için çok teşekkür ederiz…

Yakub Hâşimî Hocaefendi: Allah razı olsun…



[1] El-Bakara (2/31)

[2] El-Hac (22/78)

[3] en-Nisa (4/69)

[4] Müslim, İman,95

 

Sual: Efendim, bazı güruhlar tarafından özellikle dile getirilen “Kur’ânî Hayat”, “Kur’ân Merkezli Hayat” söylemlerini çokça işittiğimiz şu günlerde Efendimiz’in İslâm’daki, dini hayatımızdaki yerini, dini yaşantımıza olan etkisini net olarak ortaya koyabilmek için size “Nübüvvet”i sormak istiyoruz... Nübüvvet nasıl anlaşılmalıdır? Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderiliş sebebi -hâşâ- sadece bir postacılık mıydı? Bu bağlamda Efendimiz ile olan zahiri ve batıni irtibatımız nasıl olmalı?...

Cevap: Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda gerek Efendimiz’in (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm), gerek O’ndan evvelki Enbiya-ı İzam Hazeratı’nın belli özellikleri, sıfatları nazara verilmiş. Bunlardan az çok zahiri gönderiliş sebeplerini anlayabiliyoruz. Cenâbı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz’e buyurduğu sıfatları söylersek, Allahu Teâlâ buyuruyor: “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik...” Yani Sen bütün insanlığa; Sen’den evvelkilere, “Kâffeten li’n-nâsi” Âdem ile başlayan o silsilenin tamamıdır ve Sen’den sonrakilere de, ta ba’s gününe kadar gelecek bütün insanlığa hem müjdelemek için; Allah’ın nimetlerini insanlara anlatmak, o nimetlerle onların manevi iştahlarını galeyana getirmek, tahrik etmek üzere gönderildin. Hem de onları Allah’ın ikabıyla, azabıyla korkutmak, ihtarda, ikazda bulunmak için gönderildin...

Yine diğer bir ayeti kerimede “…Ve şahiden…”; onlara şahadette bulunmak, şahitlik etmek için gönderildin. Şahitlik edebilmesi için de insanlığın hallerini bilmesi gerekir. Bilmediği bir şeye şahitlik edemez. Dolayısıyla demek ki Cenâbı Hak bütün insanlığın hallerini O’na bildiriyor ve bildirecek. Bütün insanlığa, o insanlığın yaptıklarından dolayı yani insanların imanına ve inkârına; ihlâsına veya fıskına şahitlik edecek...

Başka ayette “Beşir ve Nezir” olarak zikrediliyor. “Ve Siracen Münir” olarak zikrediliyor... Demek ki nübüvvetin bir manası da insanlığı aydınlatmak… Bir nur kandili, nur meşalesi olmak. “Ve dâiyen ilallah” buyruluyor, Allah’a davetçi, bir elçi olması, bir çağırıcı, tebliğ memuru olması…  “Usve-i Hasene” olması, örnek, numune teşkil etmesi… “Rauf” ve “Rahim” olması, “Haris” olması... Yani ümmetlere karşı çok müşfik, merhametli, affedici, bağışlayıcı müthiş bir rahmet ve şefkat sahibi olması…  “Vema erselnake illa rahmetenlil âlemin....” buyurulduğu üzere âlemlere  rahmet olması, hidayet olması... Bütün bunları topladığımızda kulları Allah’a, Allah’ı insanlara sevdirici olması… Peygamberliğin ana görevi bu. İnsanları Allah’a ve Allah’ı da insanlara sevdiren, sevdirten bir vazife sahibi olması. Bütün peygamberlerin ana görevi bu…

Bu görev içinde onları değişik sıfatlarla  tesmiye edebiliriz. Allah adına adaleti temin etmeleri, hukuku yürütmeleri, ahkâmı muhafaza etmeleri, insanları eğitmeleri… Bunları çoğaltabiliriz.

Bunlarla birlikte Peygamberlerin ve özellikle de Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) çok daha farklı görevleri var. Bunlar zahir bilinen görevler. Bunların bir kısmı da Cenâbı Hakk’ın özellikleridir. Cenâbı Hak bu özelliklerini Peygamberleriyle paylaşmış. Misal Peygamberimizin “Rauf” ve “Rahim” olması Cenâbı Hakk’ın özelliği ama Efendimiz’e böyle hitap buyurmuş. “...bil mu'minine Raufu’r-Rahîm.” Sen müminlere çok merhametlisin, müşfiksin... Burada tabiri caizse -teşbihler anlaşılsın diye biraz basit olabilir, Allah’a sığınırız- Cenâbı Hak baba rolünde, Sultanu’l-Enbiya’yı ana rolünde yaratmış. Cenâbı Hak babanın ciddi otoriterliğini üstleniyor, Efendimize de buyuruyor ki ‘sen de bu insanlığa ana ol.’ Zaten manen insanlığın varlık sebebi O olduğuna göre doğurgaçtır Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem). Ana olmak O’na yakışır. Cenâbı Hak ayeti kerimede

“Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum...” buyurmuş.

Büyüklerimiz bu ayeti çok güzel mana ediyorlar. “O içinizden herhangi birinin babası değil, hepinizin babasıdır” diye tefsir etmişler. Sadece Zeyd b. Harise’nin veya sadece Kasım’ın, Abdullah’ın, İbrahim’in (aleyhi’s-selâm) babaları değildir. O hepinizin babasıdır, yani manevi babasıdır, şefkat/rahmet babasıdır. Mürebbisidir, terbiye babasıdır... Bu mana da güzel ama böyle yukarıdaki gibi farklı, belki biraz esprili mana da verilebilir. Babanız değilse sizin ananızdır,  manen siz O’ndan doğmuşsunuz...

Annelik rolünü Sultanu’l-Enbiya Efendimiz’e yüklemişler. Cenâbı Hak kendisi babalık otoritesini kullanmış yani daha sert, daha ilkeli, daha yaptırımcı, geri adım atmayan olarak kendisini bize tanıtmış. Peygamberleri de bir anne şefkatiyle, baba ile evlatları arasındaki bir arabulucu, köprü olucu, meseleleri yumuşatıcı, kolaylaştırıcı, ikna edici olarak; hem Mevla’yı, hem insanları ortada buluşturacak bir ara buluculuk görevi yüklemişler. Tabi bu kâinattaki düzenin, intizamın yürümesi açısından çok büyük bir görevdir. Evde annenin rolü belki anlaşılmaz ama anne gittikten sonra bu belli olur. Evde annenin rolü çok büyüktür. Evi  ikame ettiren, idame ettiren belki baba görülse de evi çekip çeviren annedir. Baba getirdiklerini bütün bütün anneye teslim eder. Herkesin ihtiyacını bilen annedir. O evin içinde toplanan şeyleri ihtiyaçlara göre dağıtan, taksimatı yapan annedir.

Sultanu’l-Enbiya’nın bir sıfatı, bir özelliği de Ebu’l-Kasım’dır, sadece oğlu Kasım’ın (aleyhi’s-selâm) babası değildir. Ebu’l-Kasım, bütün kısmetlerin, bütün taksimatın babasıdır, taksimat O’ndan geçer. Bunun için Allah Resûlü buyuruyor ki: “Benden başkasına Ebu’l-Kasım demeyin.” Benden başka Ebu’l-Kasım yoktur. Kısmete, taksime babalık yapabilecek kimse yoktur. Halbuki belki Ashabtan nice Kasımın babaları vardı ama Efendimiz tahdid koydu ki “Benden başka Ebu’l-Kasım yok...” Taksimatın babasıdır… Cenâbı Hak o görevi de Efendimiz’e vermiştir.

İnsanlar bunu anlasa kiminle daha ziyade irtibat halinde olacaklar, kime daha yakîn olacaklar, işlerini kiminle halledecekler bunu anlamış olurlar ve çok daha kolay yoldan meselelerini hallederler. Peygamberler böyle tanınmadığı için, sadece emirleri ve nehiyleri telkin eden, ilacın içindeki bir prospektüs gibi görülmüşler. “Din/Kur’ân birer ilaçtır. Bu ilacın faidelerini, yan etkilerini, tesir süresini, kullanım şeklini anlatan, gösteren bir tarifnamedir” şeklinde bakılınca Peygamberlikten ve Peygamberlerden gereği gibi istifade edilememiştir. Dolayısıyla da Allahu Teâlâ’ya şimdi olunandan, mevcuttan daha yakîn olunamamıştır. Bu sefer insanlar sanki çok soğuk bir inanç atmosferinde yaşamaya kendilerini mahkûm etmişler. Hâlbuki Efendimiz’i tanıyarak ve Efendimiz’in delaletiyle, O’nun vesilesiyle Cenâbı Hakk’a yaklaşsak Allah ile çok daha güzel yaşanmışlıklarımız olacak. Bunu ancak nübüvvetin üzerinden sağlayabiliriz. Biz hep Nebileri hayat maçı oynanırken saha ortasında veya saha kenarındaki hakemler gibi görmüşüz. İyilikleri hep biz yapmışız, hep kendimizden bilmişiz. Yanlış yaptığımızda onlar düdük çalacak, kırmızı veya sarı kart gösterecek. Hayatımızdaki peygamber anlayışı böyle... Hâlbuki peygamber bir hakemden ziyade maçı yöneten değil de, maçı seyreden gibidir aslında. Futbolcuyu yönlendiren maçı seyredendir. Moral veren, onu karakterize eden, kişiliğini şekillendiren, kazancını bile sağlayan taraftarlarıdır. Yani bir takımın  reytingi olmasa hiçbir kazancı olmaz, kulüp kazanamayınca futbolcu da kazanamaz…

“Şâhiden ve mübeşşiran ve nezirâ” ayetinde buyrulan “şahitlik”, “peygamberin müşahit olması” da öyledir. Bizi seyreden, tribünlerden bize bakan O…

Bunu böyle anladığımızda hayat maçı daha heyecanlı oluyor. Kazanmanın anlamı oluyor. O kadar insan seni seyrediyor, o kadar insan seni takdir edecek, alkışlayacak, seni omuzlarında gezdirecek… O zaman maçı kazanmanın, o yorgunluğun, o çilenin, sakatlanmanın... bir manası oluyor, hiç geliyor sana.

Toplumlarda nübüvvet anlayışı çok sıcak olmadığı için ibadet anlayışı da çok resmi oluyor. Kurumcu, kuralcı…  Belki gerçekte din bu kadar kurumcu ve kuralcı değil. Evet, dinin kurumları, kuralları var ama din sevgi ile birlikte gönderilmişse ve bu dinin temelindeki maksat sevgiyi elde etmek, Allah’ın sevgisini ve Allah tarafından sevilmeyi elde etmekse bazen bu sevgililer arasında kurumlar, kurallar esneyebilir diye düşünüyorum. Bununla ilgili bize çok müjdeler verilmiş. “İnne’l-hasenât yüzhibne’s-seyyiât” ayeti bu esnekliği gösteriyor. Bediüzzaman da buyurmuş ya; “Öyle olur ki bu bazen bir hasene bin seyyieye racihtir.” Bir iyiliğin, bir güzelliğin bin günahtan ağır gelebilir. Bir gram altının, bir kilo demirden ağır gelmesi gibi. Bu mizan-vezin meselesidir. Mizan ağırlık, vezin değer. Bir gram altın, bir kilo demirden değerlidir, kıymetlidir ve dolayısıyla ağırdır. Cenâbı Hak meseleye böyle bakıyor, her şeyi mizanla tartmıyor, vezinle tartıyor. Onun için  Bediüzzaman da buyuruyor ki: “Bir hasene bin seyyieye racihtir, tercih edilir.”

Yine başka bir ayeti kerimede “...Yübeddilullâhi seyyiâtihim hasenât.” buyurulmuş. Allah muktedirdir, bütün seyyieleri haseneye tebdil eder, değiştirir. “...İnnellâhe yağfiru’z-zunûbe cemîâ.” İstisnasız bütün günahları bağışlayabilir… Tevbe eden günah işlememiş gibi olabilir. “Et-tâibû mine’z-zenbike men lâ zenbeleh...” Tevbe eden hiç günah işlememiş gibi olabilir. “Hiçbir büyük günah tövbe ile büyük kalmaz.” buyrulmuştur. Tevbe onu küçültür. “Hiçbir küçük günah da tövbesiz küçük kalmaz, o da büyür…”

Kurallar da koymuş ama lehte veya aleyhte böyle esneklikler var. Cenâbı Hak hiçbir şeye mecbur olmadığından dolayı bazen sana o kuralın arkasından da muamele edebilir. Bunu sağlayacak şey nübüvvet anlayışındır. Peygamberle olan dostluğun, peygambere duyduğun ihtiyacın, peygambere olan bakışındır. “...Sana gelip  -Seni şahit tutup, Seni vesile edip- tövbe etselerdi, Allahu Teâlâ’yı kendilerine bağışlayıcı bulurlardı…”

“O Resûl göndermediği hiçbir kavme azap etmez.” buyuruyor ayeti kerimede. Mana-i muhalifle şöyle diyebiliriz: Demek ki Allah, Resûl gönderdiği kavme de o Resûl hürmetine azap etmeyebilir... Niye Resûl göndermediği kavme azap etmez? Çünkü onlar hakkı, batılı  bilmiyorlar; yanılabilirler. Doğruyu, yanlışı ayırdedemeyebilirler. Bunun için Resûl gönderiyor ve O Resûlle seni mesul tutuyor. Sana celp gönderdi kabul ediyor Cenâbı Hak. Celp sana gelmiş, seni mahkemeye davet ediyor.

“Sen onların içindeyken Allah onlara azap etmez.” Yani onları Sana bağışlar. Sen onlara yapılandan incinmeyesin diye; onların azabından, kahrından incinmeyesin diye Allah onlara azap etmez, sen onların içinde olduğun sürece. İşte bu Resûlle olan ilişkidir. Ama toplumumuzda bize öyle yansıtılmış ki Resûlle bile (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) aşırı ilişki neredeyse şirk denilecek konuma getirilmiş. Onun bile altında bir şeyler aramaya çalışılmış. “Niye siz bu kadar Peygamberi methediyorsunuz, niye bu kadar Peygamberi öne çıkarıyorsunuz?..” denilmiş.

Sual: Efendim, malumunuz bir hadisi şerifte “İbnu Ubey İbni Ka'b (radıyallâhu anh), Efendimiz’e (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) sordu: “Ey Allah'ın Resûlü! Ben sana çok salavât getiriyorum, buna vaktimin ne kadarını ayırayım?”

“Dilediğin kadarını” cevabını alınca tekrar sordu:

“Dörtte biri nasıl?”

“Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Üçte biri olsa?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Yarı olsa?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Üçte ikisi nasıl?”

“Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır.”

“Bütün vakitlerimde sana salât okusam?”

“Bu takdirde yeter, günahın mağrifet olunur.” buyuruyor...

Cevap: Hadisin bazı metinlerinde şöyle ifadeler de var: “Sen ne kadar arttırırsan Allah azze ve celle de senin istihkakını, yani Allah’tan alacağını o kadar artırır.” buyuruyor Cenâbı Peygamber. Sen Resûle sevgini, O’nun zikrini, selâtu selamını ne kadar artırırsan Allah da sana vereceğini o kadar artırır. Selatu selam O’nun medhidir, O’nun bizde sevgisinin çoğalması için, O’na olan teslimiyetimizin artması için, O’na olan inancımızın kuvvetlenmesi içindir… Selatu selam buna vesiledir.

İşte Peygamberi bir postacı olarak görürsek mektubu alırız ama postacıyla diyalog kuramaz, dostluğu geliştiremeyiz. Hâlbuki bizden istenilen hem mektubu okumak veya mektubu postacıya okutmak; hem de postacı ile olan diyalogumuzu da kuvvetlendirmek, dostluğumuzu pekiştirmek. Evet, Resûlullah zahir manada belki bir postacı, bize Kur’ân-ı Kerim’i tebliğ etti, Kur’ân-ı Kerim’i bize getirdi ama onu getirenin hiç mi bir kıymeti yok...

Yani ben zaman zaman bu misali veriyorum, İbni Arabî buyuruyor ki: “Yeni doğan bebekler niye bu kadar seviliyor, sevimli oluyor biliyor musunuz? Allah’tan yeni geldikleri için bu kadar sevimliler.” Bakıyorum sanki fıkıh da bunu teyid ediyor. Çocuk Allah’tan yeni gelmiş, o çocuğun salyası, kusmuğu necaset sayılmıyor. Ta ki mama yemeye başlayıncaya kadar. Ne zaman dünyadan bir şeyler yemeye başlıyor, kusmuğu necaset oluyor. Mama yemeyen bir çocuğun, anne sütünden başka bir şey almayan bir çocuğun kusmuğu, salyası necaset değil, temiz. Müstağmel bile değil. Ama dünyadan bir şeyler yemeye başladı mı onun kusmuğu necaset, temiz değil onla namaz olmaz. Avuç ayasını geçerse yıkanması gerekiyor...

Ya Peygamber… Her an Allah ile beraber. Bir an gaflette değil, bir an unutmuş değil… O zaman insanın böyle bir varlıkla ilişkisi, irtibatı, alakası nasıl olmalı?.. Mektubu getirmiş, o mektupta kendisi ile ilgili, alakalı da hükümler var. Mektubu getirenin kendi şahsiyetiyle de ilgili haberler var mektupta.  Postacıyı anlatıyor o mektup. Postacıyla ilişki kurmamızı anlatıyor…

Cennet mekân Hacı Sami Efendi halifelerinden birine mektup yazmışlar da, ben de görmüştüm o mektubu, bir müridi ile birlikte göndermiş. Mektup bir halifeye gidiyor mektubu götüren bir mürit. Mektupta mektubu götürenle ilgili şöyle bir ibare düşülmüş: “Size bu mektubu getiren kişi Akbar-ı Arzda Allah’ın kutuplarından biridir” Yeryüzünde Allah'ın dostlarından birisidir. Demek ki getiren de kıymetli. Yani getirenle de ilgilen, orayı da kaçırma diye onu işaret ediyor. Halifelerinden birisi mektupta Sami Efendi Hazretleri’ne bir meselesini sormuş,  o da onun cevabını veriyor ama mektubu götüren kişiyi de önemse, daha fazla malumatı, daha özel/hususi malumatları mektubu getiren kişiden alacaksın, diyor. Onun kimliğini açıklıyor ona, diyor o getiren de kutuplardan biridir. Senin meselende sana yardımcı olur ama o mürid.

Şimdi bir postacı mektup getiriyor, mektubu önemsemiyorsun ama mektup o postacıyı anlatıyor ve diyor ki “Sana bütün hayatını o postacı talim edecek, hayatını postacıdan öğreneceksin.” Mektup sana bunu söylemek için gelmiş, asıl söylediği şey bu. Postacıyı kaçırma, postacıyı takip et. Sen bütün hayat tarzını, yaşam şeklini O’ndan öğreneceksin. Böyle olunca Resûlullah (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hem anamız hem babamız; hem öğretmenimiz hem mürşidimiz… Meşru sıfat olarak O’na dersek yakışır.

O’nun için sahabe kiram her şeylerini feda etmişler. Analarını, babalarını, varlıklarını O’na feda etmişler, hiç çekinmemişler. O’nu her şeylerinin üstünde bilmişler, inanmışlar ve öyle yaşamışlar. O’nsuz hiçbir şey istememişler…

Cenâbı Hak, sizin içinizden size hem kitabı hem hikmeti öğretecek, hem de sizi tezkiye edecek, temizleyecek Resûl gönderildi, buyuruyor. Size, içinizden nefislerinizi irşad edecek bir Resûl gönderdi…

Demek ki biz her yönüyle; “Kitabı” aklımızla fehmedeceğiz. “Hikmeti” kalbimizle idrak edeceğiz. Kalplerimizi tahliye ve tesviye edecek. Ve nefsimizi “Tezkiye” edecek; hem zahiri hem de batını kendisinde bulabileceğimiz, her yönden, tabiri caizse, bizi kuşatan ve kendisine ihtiyacımız olan bir peygamber bize gönderilmiştir (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm).

Biz şimdi maalesef öyle bakmıyoruz peygambere. Sadece bize kitabı öğretmiş, işi bitmiş. Allah selamet versin... Kitabı öğretti, bıraktı gitti bizi. Değil. “Harîsun aleykum” buyuruyor. Ümmetinin üstünde o hırsı halen devam etmekte. Sultanu’l-Enbiya (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) halen kabrinde “ümmeti ümmeti” diyor. Halen kabrinde ümmeti ile meşgul. Ümmetini müşahede halen devam ediyor. Bir ayette “Her ümmete bir şahit; Seni tüm ümmetlere, o şahitlere bir şahit olarak; şahitler üstü bir şahit olarak gönderdik.” buyruluyor. Öyleyse her an O’nun murakabesi, müşahedesi devam ediyor. Aklımızı da, kalbimizi de, nefsimizi de O’na teslim etmeliyiz…

Sual: Efendim, Peygamber Efendimiz’i bizim gibi  -hâşâ- sıradan bir beşer olarak gören insanlar iddialarını delillendirmek için şu ayetleri çok kullanılıyorlar: “Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir.... Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez.” Veya “Ve ma Muhammedun illa resûl-O sadece bir elçiydi…” manasında. Bu gibi ayetleri biz nasıl anlamalıyız?

Cevap: Aslında bu bir taltifdir. Yani Cenâbı Hak “Ve ma Muhammedun İlla Resûl” derken, “O mutlak bir Resûldür. O’nu hafife almayın” anlamında bunu söylüyor. Cenâbı Hak “Ve ma Muhammedun İlla Resûl” buyururken, O “Resûl” kimin Resûlü’dür, bu önemli, bunu düşün. Allah’ın Resûlü’dür ve sana Allah’ı bildirmeye, seni Allah'a götürmeye, Allah’ı sana tanıtmaya gelmiş... Bu basit bir görev değil ki… O zaman kâinatta her şey basittir. Zaten her şey basitleştiğinde kulla Allah’ın irtibatı kopmuş demektir. Sen sözde Allah’ı yücelteyim derken Allah’ın yücelttiklerini tahfif etmiş, onları hafife almış oluyorsun. “Bu bir elçidir, bunların pek bir özelliği yoktur(!)” diyemeyiz.  Cenâbı Hak diğer ayetlerde adeta bunun içini dolduruyor. O bir Resûl’dür ama özellikleri nelerdir, bunları bize bildiriyor. O’nsuz Allah’a sevginizi ispat edemez, Allah’a sevimli olamazsınız, buyuruyor. O zaman nasıl bir elçi ki bu kadar Allah ile benim arama girebiliyor?

Cenâbı Hak ayeti kerimede “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh!” buyuruyor. Allah’ı sevmek istiyorsanız, Allah tarafından sevilmek istiyorsanız: “Fettebi’ûnî” Tamamıyla O’na tabi olun, O’na uyun. Rabbimle bana bu kadar yakîn olmuş ve aradaki ilişkiyi O sağlamış. “Beni en çok sevdiğinizden çok sevmedikçe mü’min olamazsınız!” buyurmuş. O zaman nasıl ben bu cepheden bakayım yani “Sadece bir peygamberdi.” O’nu sevmedikçe Allah’ı sevmiş olamıyorum. O’nu sevmedikçe Allah’a sevimli olamıyor, O’na tabi olmadıkça Allah’a iman etmiş sayılmıyorum. Beni azaptan kurtaran O. Allah’ı bana bildiren O. Hz. Peygamber ibadetlerde de bana buyurmuş: “Beni nasıl gördüysen öyle ibadet et!” Mesela ashaba buyuruyor: “Namazda beni gördüğünüz gibi namaz kılın. Hacda ihrama girerken Benim niyetim üzere niyet edin!” Namazda O’nu selamlıyorum, tahiyyat okuyorum. Her şeyim de var: Dinimde var, imanımda var, amelimde var, ahlakımda var, sosyal hayatımda var… Kabir suallerinde var “Kimin ümmetisin?” diye sorulacak. Yaratılışımda, ölümden sonraki hayatımın tamamında O var. Şu halde bu kadar iç içe olduğum, bu anlamda bu kadar yüz göz olduğum birisi hakkında “Sıradan bir elçidir.” diyebilir miyim?

“Ve ma Muhammedun İlla Resûl” ayeti meselenin kıymetini bildiriyor. Yani “İlla Resûl” derken, “İyi gözünüzü açın, O’na kem gözle bakmayın. O Allah’ın Resûlü’dür” buyuruyor ve muhtelif ayetlerle o “Resûl” ifadesini açıyor Cenâbı Hak. “O’ndan evvel de çok Resûller geldi” derken, Cenâbı Hak bizi geçmişe götürüyor ve “İbret alın. Önceki ümmetler o Resûllere nasıl davrandılar, nasıl baktılar ve onlar için nasıl bir son hazırlandı. Buna bakın!” buyuruyor, adeta buraya dikkat çekiyor.

Sual: Efendim, diğer Peygamberler’in(aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hayatları, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı gibi ümmetlerine bir sünnet miydi?

Cevap: Tabi, bütün Peygamberlerin yaşantıları kendi ümmetleri için birer sünnetti.

Sual: Her şeyiyle mi?

Cevap: Her şeyiyle. Bunu şuradan anlıyoruz: O Peygamberlerin güzel adetleri ve sünnetleri halen bizde sünnet. Hatta bizde sünnetten de öte ibadet olmuş. Yani İbrahim Aleyhisselam’ın kurban kesmesi... Peygamber olmamasına rağmen Hacer’in sayyı, helvelesine varıncaya kadar bize sünnet olmuş. Kadim sünnetlerden, ibadetimizde vacip hükmünde. Yine onların daha birçok güzel adetlerinden “fıtrî sünnetler” dediğimiz, bütün peygamberlerin yaptığı adetler var. Tırnak kesme, saç traşı, koltuk ve etek traşı, misvak kullanmak… Önceki Peygamberlerin de sünnetleriymiş bize de sünnet olmuş. Daha geçmişten gelen sırf bizim Peygamberimize ait olmayıp geçmiş Peygamberlerden de devam edegelen böyle birçok adetler/güzellikler var. Bunlar bizim Peygamberimizin de sünneti. Bundan anlıyoruz ki o Peygamberlerin o güzel adetleri kendi ümmetlerine de birer sünnet idi.

Sual: Efendim Kur’ân-ı Kerim’de Cenâbı Hak diğer peygamberlerden çokça örnekler vermiş. Ama Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ait bir örnek ben hatırlamıyorum. Sanki şöyle bir metot var ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zaten bizim gözümüzün önünde. O’nu görüyorüz. Diğer peygamberlerden elimizde yazılı bir metin var ama Efendimiz’den bize yazılı bir metin yok...

Cevap: Efendimiz’in kendisi bir yazılı metin.  Zaten Cenâbı Hak bütün güzellikleri Efendimiz’e yazmış. Onun için İmam Efendi güzel buyuruyor: “İnsanla Kur’ân tev’emdir!” Bu “insan”dan kastı Sultanu’l-Enbiyadır (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm).

Bediuzzaman da buyuruyor ki kitap üçtür: “Kâinat kitabı, Kitabu’n-Natık yani insan, konuşan kitab ve vahyin meyvesi olan Mushaf.” Bunlar birbirini teyit eden, tamamlayan ve birbirini açan bir kitabın iç cüzleri gibidir. Bu cüzlerden birisi “insan” olduğuna göre ve en ekber, en mükemmel insan da Sultanu’l-Enbiya olduğuna göre; Kur’ân Hâtemu’l-Kütub, Efendimiz Hatemu’n-Nebi birbirini tamamlamışlar. Bunun için Efendimiz’in kendisi muazzam bir kitab. Biz Kur’ân’ı, Kur’ân ayetlerini bile en güzel şekilde Efendimiz’den okuyabiliriz, yoksa anlayamayız.

Sual: Aslında şunu demek istiyorum ki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetleri illa ki kitaplarda yazılı gelmiş fakat en sağlam nakil yolu insanlarla olmuş...

Cevap: Tabi, görerek onu almışlar. Bir de Efendimiz Kur’ân nazil olduğunda yaşadığı için, O’nunla ilgili daha bir şey anlatılmaya gerek görülmemiş. Cenâbı Hak bize diğer Peygamberlerin örneklerini gösterirken adeta bir kıyas imkânı da veriyor bize. Biz Efendimiz’i görüyoruz ama önceki Enbiya’ya yetişmedik. Efendimiz’e en yakın Peygamber Hz. İsa, aralarında altı yüz sene var. Ama Kur’ân sair Enbiyayı bize haber ediyor ki Hazreti Muhammed’in  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) Allah yanındaki kadri kıymetini anlayıp, mukayese edelim. Örnekleri biraz da bunun içinde veriyor. “Biz nasıl bir nimete sahibiz?” bunu anlamamız için de, o Peygamberleri bize tarif buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Hz. Ali (radiyallahu anh) Hariciler’e konuşsun, tebliğde bulunsun, onları ikna etsin diye, yanlışlarından vazgeçirmek için İbni Abbas’ı, amcasının oğlunu,  gönderiyor. Hz. Ali’nin çok veciz bir ifadesi var: “Yücadilhum fi’s-Sünen” buyuruyor. “Onlar ile mücadele ederken, tartışırken sünnet üzerinden tartış.” Yani sen onlara delilleri hep sünnetten getir. “Sakın Kur’ân’dan ayet okuma.” buyuruyor. Kur’ân’dan onlara delil getirme, onlara delili sünnetten getir. Niye? Kur’ân’dan delil getirirsen onlar Kur’ân’ı kendi istedikleri gibi yorumlayabilirler ve farklı mevzulara getirebilirler. Sünnetten onlara delil getirirsen kaçamazlar. Sünnet yaşanmıştır ve her şeyi, eni, boyu bellidir. Sünnetin içinde sağa sola kıvıramazlar, kaçamazlar. Onlara Kur’ân’dan değil de sünnetten delil getir.

Bu bir Müslümanın bakışını belirliyor. Bu “İlmin Kapısı”ndan gelen bir yorum. Şundan, bundan gelse belki üstünde tartışabiliriz. Hayır, o ilim şehrinin kapısı açılıyor, o şehirden böyle bir hakikat geliyor. Bu sünneti ve dolayısıyla bu sünneti anlayan Ashabın nasıl “yazılmışlığını” bize gösteriyor. Nasıl bir kitap olduğunu bize gösteriyor ve hadiseleri nerelerden okumamız lazım geldiğini görüyoruz.

Bu örneği benliğimizde tazelensin diye vereceğim. Malum yerin yaratılış hikmetleri var, Cenâbı Hak bir hikmete mebni yaratmış. Kur’ân’a bakmak ecirdir, ibadettir. Bir insan okumaksızın Kur’ân’a baksa ve onun üzerinde tefekkür etse ki, o Allahu Teâlâ’nın ahkâmını bildiriyor, hükümlerini bildiriyor. Bu aşkla, o şevkle Kur’ân’a baksa gözün hikmetlerindendir ve dolayısıyla bundan ecir alır.

Bir insan Allah’ın beytine, Kâbe-i Muazzama’ya baksa; Allah burayı mübarek, mukaddes kılmış, evim diye tesmiye buyurmuş, isimlendirmiş. Hiçbir şey yapmaksızın böyle bir tefekkürle, ihlâsla, aşkla Kâbe’yi seyretse ona yirmi rahmet var diyor Peygamberimiz. Kâbe’ye bakmak ibadet. Kur’ân’a bakmak ibadet.

Efendimiz buyuruyor ki: “Ali'nin yüzüne bakmak da ibadet!” Gerçek Âlimlerin yüzüne bakmak ibadet...

Bakın insanın değeri nelerle eş tutulmuş. Kur’ân’a, Kâbe’ye ve İnsan’a… Bunların yüzüne bakmak ibadet…

Aradaki rabıta anlaşılsın diye bu örneği veriyorum.  Düşün ki Resûl’e bakmak… Yani taştan bir yapıya bakmak ibadetse, yazılı bir kitaba bakmak bir ibadetse, o Resûl’ün varisine bakmak bir ibadetse, o Resûl’ün kendisine bakmak… Anlamak için bakmak, yaşamak için bakmak… Hafsala durur...

Bir gün Resûlullah namaz kılarken Cibril geliyor ve Efendimiz’e “Mestinde necaset var, temiz değil.” diye haber veriyor. Efendimiz namaz esnasında tahiyyata oturduklarında mestlerini ayağından çıkarıyor ve namazı bozmadan devam ediyor. Efendimiz imam olduğu için önde ya, O meshleri çıkarırken ashab da “Demek ki mestler hakkında yeni hüküm geldi.” diyerek mestlerini çıkarıyor, namaza devam ediyorlar. Efendimiz onların namazda mestlerini çıkardığını fark ediyor ve selamdan sonra soruyor: “Niye mestlerinizi çıkardınız?” Diyorlar: “Ya Resûlallah, Siz çıkardınız, biz de dedik ki herhalde Resûlullah'a böyle bir hüküm bildirildi ki mestsiz kılacağız. Siz çıkarınca biz de Size mutabaat ettik, Size uyduk.” Efendimiz buyuruyor ki: “Kardeşim Cebrail geldi, Bana dedi ki mestin temiz değil, Ben onun için çıkardım ama siz de Bana uyduğunuz için namazınızda bir şey yok. Niyetiniz halis, Peygambere uymak için siz de mestleri çıkardınız.” Çünkü Efendimiz daha önce öyle buyurmuştu: “Namazda beni nasıl gördünüzse öyle namaz kılın…”

O yaptıkları bile, yani basit bir hareket, mestlerini çıkarma ibadetten sayılıyor… Niyet Resûlullah'a uymak… O çıkardı diye çıkarmak...

Bir adam cemaatle namaz kılarken, imama uyduğu halde kendisi namazda sehiv secde gerektirecek bir şey yapsa sehiv secde yapmaz. Misal münferiden namaz kılarken farzda ilk tahiyyattan sonra salli-barik okusa bundan dolayı sehiv secde gerekir veya münferiden kılarken farzda ilk tahiyyattan üçüncü rekâta kalktığında “Subhaneke” okusa kıraati tehir ettiği, ertelediği için sehiv secde yapması gerekir. Ama bunu cemaatle kılarken yapsa, imamın arkasında üçüncü rekâta kalktığında “Subhaneke” okusa sehiv secde yapmaz. Niye? İmama uymuştur. İmamın namazı tamamsa onunki de tamamdır. Bu basit bir imama uyanın, bir me’munun hali… Bir Peygambere uyanın halini düşünün… O’na gerçekten gönlen uysa, iktida etse. Yanlış yapsa da yanlışı imamdan dolayı es geçiliyor. “Sen onların içindeyken Allah onlara azap etmez.”

Sual: Efendim bu ayeti “Sen onların gönüllerindeyken, onların yaşantılarındayken onlara azap etmem.” gibi anlayabilir miyiz?

Cevap: Tabi, Peygamberin içimizde olması sadece ceseden değil. O’nun ruhaniyeti, sünneti, ahlakı, şeriatı, tarikatı içimizde olduğu sürece inşaallah azaptan muafız. Önemli olan O’nu yaşatabilmek. Cenâbı Hak Kur’ânı’nda bunu bize öğretiyor. Efendimiz’e diğer Peygamberler hakkında buyuruyor: Onlardan bahset, onları an, onları zikret. Nuh’u an, Salih’i an, Zekeriya'yı unutma, Yahya'yı unutma, Onları yaşat… Bu bir örnek, bize buyuruyor ki siz de Sultanu’l-Enbiya’yı  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) yaşatın, unutmayın. O’nu yaşayarak, O’nu konuşarak, severek, düşünerek O’nu yaşatın…

 

Sual: Efendim bu sual bu sohbetin üzerine sorulur mu bilmiyorum ama Efendimiz’in  (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) Kur’ân-ı Kerim’de ikaz edildiği yerler var. Beş yer diye hatırlıyorum -Abese Sûresi’ndeki gibi-. Bu ikazlar bazı kitaplarda da değişik maksatlarda yazılmış. “Hâşâ, Efendimiz’in yanlış yaptığı, hata yaptığı yerler var” diye yazılıyor.  Bu ikazları nasıl anlamamız gerekir?

Cevap: İslam’da bunlara ikaz değil de zelle denilmiş, Peygamberlerin zelleleri. Bu anlamda buna “ikaz” değil de “irşad” edilmişler desek daha uygun olur. Cenâbı Hak onları o konularda rüşde erdirmiş.

Bu maslahata binaendir. Bu Peygamberin hatasından dolayı değil, ümmetin bunu yanlış anlayacağından, farklı değerlendireceğinden dolayı Cenâbı Hak meseleyi başka bir yönde ele almasını istemiştir. Yoksa Peygamberin yanıldığı için değil. Ama insanlığın bunu yanlış anlayacağı ve Peygamber hakkında bildirilen sıfatlarla, o hadisenin bağlantısını kuramayacaklarını, bundan dolayı da yanılgıya düşeceklerini bildirerek Cenâbı Hak meseleyi farklı açıdan ele almasını emretmiştir. Bu bir irşaddır. Yoksa zaten Rabbimiz Peygamberin hevasından bir şey yapmadığını bize buyurmuş. O’nda heva olmadığına göre ve ciddi bir şekilde “Sakın Hak’tan gaflet etme, başkalarının arzularına uyma, dinleme!” gibi emirleri Cenâbı Hak O’na bildirmiş. Buna rağmen Peygamberin böyle bir yanılgıya düşebileceğini düşünmek yanlış olur. Cenâbı Hak bizim hadiseye yanlış bakacağımızdan dolayı, Efendimiz’e farklı bir cepheden bakmasını, farklı bir profili öne çıkarmasını emretmiş. Abese Sûresi’ndeki mesele anlatılırken de biraz farklı anlatılıyor. “Ümmü Mektum  Hazretleri’ne sanki Resûlullah Efendimiz hiç bakmadı, ilgilenmedi, onu horladı. O esnada yanında zenginler vardı...” gibi. Belki o anda Peygamber meşguldü. Ümmü Mektum’a bir mühlet verildi. Yani “Şu anda, meşgul biraz bekle!” der gibi. Ama Ümmü Mektum Hazretleri bunu göremediği, âmâ olduğu için gönlü incinmiş olabilir. Cenâbı Hakk’ın kullarına olan şefkatinden Ümmü Mektum Hazretleri’nin gönlünün incinmesini Efendimiz’e uyardı. O insanın gönlü inciniyor. O mazlum, mahcub ve fiziken nâkıs. Sen öbürlerini kazanayım derken onu incitme, onu ihmal etme. O belki öbürlerine nisbetle çok daha halis, daha temiz bir niyetle orada bulunuyor. Cenâbı Hak hadisi kudside buyuruyor: “Biz mahzun gönüllerdeyiz.” Bu Cenâbı Hakk’ın şefkatinin çokluğu. Tabiri caizse, teşbihde hata olmasın, Mevla sabretmiyor. Efendimiz’e buyuyor ki “Bak, adeta o çocuk gibi, şimdi ağlayacak, onunla ilgilen.” Bu bir cilveleşmedir. Bu bir ikaz değil, bir yanlış değil. Bu bir cilveleşmedir. Ama mesele anlatılırken Peygamber Efendimiz sanki Ümmü Mektum’un hatırını kırdı, gönlünü incitti, onunla ilgilenmedi, kaale almadı. Meseleye  ‘bu körün birisi’ gibi baktı, ilgilenmedi.  Düşünebilir misiniz, affedersiniz, aç hayvanları bile gördüğünde onlarla konuşan Peygamber, o hayvanları niçin doyurmuyorsunuz diye sahiplerine sitem eden Peygamber…

Bir gün Fatıma annemiz, Efendimiz’e çok eziyet ediyorlar, sırtına/başına çıkıp Efendimiz’i yoruyorlar diye Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz’i biraz sert tutmuşlar. O tutuşla da -ya Hasan Efendimiz ya Hüseyin Efendimiz- ağlamışlar. Çocuğun  ağlayışına dayanamayan Hz. Peygamber  de ağlamışlar ve Fatıma annemize biraz da sertçe buyurmuşlar ki: “O tutuşunuzla, çocuğu ağlatışınızla beni üzdüğünüzün farkında mısınız?..”

Böyle bir Peygamber, bir çocuğun dahi üzüntüsüne dayanamayan; hutbe okurken üstünde durduğu kütük ağlayınca gidip ona sarılan, o kütüğü kucaklayan Peygamber (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm)... Kaldı ki arkasına gelen âmâ bir insanı, sakat bir insanı böyle görmemezlikten gelip, onun hatırını saymayacak derecede, -hâşâ- bu denli kabalaşacağını düşünmek Peygamberi tanımamaktan kaynaklanan bir şey.

Bunda Cenâbı Hak sabırsızlık gösteriyor. Ona yönelmesini, onunla ilgilenmesini istiyor… Evet, bu ikaz, bu anlamda bir ikaz.

Sual: Peki, Efendimiz için “O da bir beşerdir.” ayeti var diye bazı kitaplar bunu delil göstererek diyor ki O da bizim gibi insandır, o da hata yapabilir...

Cevap: Hata yapabilir. Şimdi biz bunu hangi mantıkla izah edeceğiz: Hem diyeceğiz ki bir müctehid hata yapsa ona bir ecir var. İsabet etse iki ecir var. Müctehidin hatasında bile ecir göreceğiz, Peygamber’in hata yapabileceğini düşüneceğiz… Nasıl bir mantık, nasıl bir anlayış bu? Peygamber de bir beşerdi, O da hata yapabilir ama O’nun hatasında da hikmet var. Allah O’nun hatasına da ecir verecek, mükâfat verecek. O’nun hatası    Allah’ın yanında bizim bütün doğrularımızın fevkinde, bütün doğrularımızın üstündedir.

Niye burada illa zorla Peygamber’i kendi seviyemize indirmeye uğraşıyoruz ki? Bunda  biz ne büyüklük kazanacağız? Bu tamamen nefsimizin kibri.  Hazmedeyişimizden kaynaklanıyor bu. Nasıl olur bir insan bu kadar erişilmez olabilir?.. Bunu kabullenemiyoruz, zorumuza giden bu. Onun için oturmuşuz hep delil aramışız ki O da bir beşerdi, her beşer gibi O da bir hata yapabilir, yanlış yapabilir, O da dört dörtlük değil… Ne kârımız olacak bizim bundan. Kabul, Peygamber hata yaptı, yanlış yaptı. Bunda bizim ne kârımız var? Cenâbı Hak O’na buyurmadı mı ki: “Afallahi anke” Allah senin bütün yanlışlarından geçti. Çatla patla şimdi. Ebu Zer çatlasa da buyurmuş ya Efendimiz... Allah O’nun bütün hatalarından geçti, ne diyeceksin şimdi, ne diyeceksiniz?...

Sual: Efendimiz’in Ümmü Mektum ile aralarında geçen bu olay güzel bir hatıra olarak kalmış. Efendimiz, Ümmü Mektum’a “Kendi vesilesiyle Rabbimin bana uyarı verdiği kişi”  buyururlarmış, değil mi?

Cevap: Evet. Bizim dinimizin bize öğrettiği ahlak kuralları içinde şu var. Te’vili mümkün şeyleri hüsnü zan  üzere te’vil edin. Eğer biz Peygamberin bazı hallerini bu hüsnü zanla te’vil etmeyeceksek, yani sıradan insanların bile hallerini hüsnü zanla te’vil etmemiz gerekirken nasıl Peygamberimiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) hakkında böyle kadredici düşünceye kapılabiliriz? “Hata yapmıştı O da beşerdi, şaşırmaya müsaitti, şaşırabilirdi…” Sanki O’nun şaşırması bizim başarımız. Niye? Bunu Hak ile bir cilveleşme olarak kabul edelim. Cenâbı Hakk’ın Habibi’ne tatlı bir cilvesi, Ümmü Mektum Hazretleri’ne Rabbimizin farklı bir ikramı…

Pazartesi, 02 Ocak 2012 09:56

TARİHÇE-İ HAYAT

Mevlâna Hâce Yâkub-i Sâniyyû'l-Üveysi El Hâşimi Hazretleri'nin Tarihçe-i Hayatı (kuddise sırruh)

 

Eûzubillâhiminişşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahirabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmu alâ resûlina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

Evet, Cenâb-ı Hak bir Hadis-i Kudsi’de buyuruyorlar: “Benim dostlarım gök kubbemin altında mahfuz ve mâsun bir şekilde, bizim tarafımızdan adetleri malûm olmak kaydıyla hayatlarını devam ettirmektedirler.” Cenâb-ı Hak cümlemizi o mâsun ve mahfuz olan dostlarına bağışlayıp onlar ile hem dem kilsin.

Hoca efendi, 58’in soğuk bir mart ayinin ortalarında, İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya gözlerini açmışlar. Ecdatları aslen Bağdatlı olup, Osmanlı’nın son dönemlerine doğru Türkiye’de görevlendirilmişler ve Trabzon ilimizin Of ilçesine yerleşmişler. Oradan da daha sonra İstanbul’a hicret etmişler.

Her Müslüman genç gibi çocukluklarında onlar da dini bir terbiye üzerine yetişip mahallelerinde ki sibyan mekteplerinde dini eğitim almaya başlamışlar. Aileleri ilme intisab etmiş bir aile olduğundan o yolda sülûk etmeyi uygun görmüşler. Türkiye’mizin Güneydoğu vilayetlerinde; Mardin, Siirt, Bitlis, Diyarbakır, Adıyaman ve daha sonra İstanbul olmak üzere, önlerini aydınlatacak kadar, ilimde kendilerine takdir edilen nasibi almak için gayret sarf etmişler. Zamanın Sartlarına göre usul ve fürû ilimlerini değerli üstadlardan ahzedip, icazetlerini almışlar. Cizre ulemasından, meşhur Şeyh Seyda ve Nurullah Efendiden, Bitlis ulemasından Şeyh Maşuk ve Hoca Abdullah’tan, Siirt ulemasından Molla Yahya ve Molla Burhaneddin’den sarf, nahv, mantık, tefsir, hadis, fıkıh(fıkhı Hanefi ve Şafii), bedii, meani ve tasavvuf ilimlerini okumuşlar. Bilâhare, İstanbul’da Sadreddin Yüksel, Emin Saraç, Mehmet Savaş, Ahmet Çığman, Kürşat Yaren, Ahmet Davudoglu, Ali Yakup gibi Hoca efendilerden de usûl ilimlerini, kelâm ilmini, yine fıkıh, hadis, tefsir, siyer, tarih ilimlerini ahzetmişler. Fatih Sanki Yedim Camii imamı Mehmed Âşık Kutlu’dan ve Kasımpaşa’da Camii Kebir müezzini Kemal Hut Hoca efendilerden de  kıraat-i aşere talim etmişler.

Çocukluklarından beri fıtratlarında mevcut olan tasavvuf neşvesi yaşları kemâle geldikçe daha da belirginleşmiş, terbiyenin, manevi irşadın zorunluluğunu hissederek böyle bir eğitimden de müstağni kalamamışlar. Çocukluk yıllarında Kadiriyyül meşrep olarak başlayan tasavvufi hayatları daha ileriki safhalarda Nakşibendiliğe munkalip olmuş ve bilâhare Cenâb-ı Hak üzerlerinde cem’i turûk ederek; özellikle Nakşibendi, Kadiri, Şazili, Mevlevi ve Halveti tarikatlarında sulûk yapmayı nasib etmiş ve sâir bazı tarikatlerden de tefeyyüz etmişler.

İlk olarak, 1982 senesinde, Hind meşayihinin Müceddidiyye kolundan  Mevlâna Ahmed Said el Pûri’nin en meşhur halifelerinden, büyük âlim, fakih ve fâdil insan Es Seyyid Mevlâna Hüseyin Züvvâr el Karâçi (ks) hazretlerinden Naksibendiyye-i Müceddidiyye icazeti almışlar.

Bilâhare, 1984 yılında, Kadiri tarikatında Abdulkadir Geylani’den sonra ikinci pir olarak kabul edilen Seyyid Kasım Kadiri el Bağdadi (ks) hazretlerinin torunu ve yüksek hulefasi Es Seyyid Muhyiddin Geylani el Bağdadi (ks) hazretlerinden Kadiriyye-i Naciyye, Saziliyye-i Hassafiyye icazeti almışlar.

Bâdehu, zamanımızın büyük Gavslarindan Seyyid Abdülhakim Bilvanisi (ks) hazretlerinin meşhur hulefasindan, aslen Diyarbakırlı olup Medine-i Münevvere’de mücâvir bulunan, Mevlâna Abdussamed-i Ferhendi el Abbasi (ks) hazretlerinden de 1993 senesinde Nakşibendi’ye-i Halidiyye icazeti almışlar.

Gümüşhanevi silsilesinden Mehmed Zahid Kotku, Hacı Salih Bilgin hazretlerinden, Ihramcizade İsmail Efendi’nin halifelerinden İbrahim Yılmaz ve Avni Efendi hazretlerinden zâhiren; Murad-i Münzevi, Abdulfettah-i Akri, Küçük Hüseyin Efendi hazretlerinin ruhaniyetlerinden de mânen istifade etmişler.
Bu yoldan aldıkları feyzi aldıkları şekliyle El-Hac  Mustafa Hilmi Başar Efendi, El-Hac Vahdettin Şimşek Efendilere aktararak onları  hilafet şerefi ile şereflendirmişlerdir.

Hoca efendi zaman zaman buyururlar ki: “Biz, yolumuzun Rabbani bir yol, metodumuzun Nebevi bir metod olduğuna inanıyoruz ve biliyoruz ki, bütün Nebevi yolların bir Ebu Bekir’i vardır. Bizim Ebu Bekir’imiz ve ser halifemiz de Mustafa Hilmi Efendi’dir.” Kendisi, Hoca efendi’nin yaklaşık otuz yeldir beraber oldukları, can yoldaşları, dert ortakları, hasılı tutan eli, gören gözü, konuşan dilidir. Peygamber Efendimiz’e (sav) Hz. Ebu Bekir ne idiyse Hoca efendi içinde Mustafa Hilmi Efendi odur.

Yetmişli yıllarda Türkiye’nin muhtelif beldelerinde Akıncılar teşkilatlarını kurarak bilâhare genel başkanlığına getirilmişler. Daha sonra Milli Selamet Partisi’nde değişik görevlerde bulunmuşlar. Türkiye’de siyasetin Arapçadaki kelime anlamından çekip politize edilip, kirlenmesinden sonra hayatlarını tamamıyla tâlim, tatbik ve teblig hizmetlerine adamışlar.      

Bir müddet Diyânet kadrolarında imamlık, kurs öğretmenliği ve fahri vaazlık görevlerinde bulunmuşlar. Daha sonra, hürriyetlerini elde etme adına istifa ederek hizmetlerine fahri olarak devam etmişler.

Hizmet anlayışları bireysel kemâlata erip, cemaatleşme seklinde ve insan eksenli olsa da, yani kurumsal çalışmalara ihtiyatlı yaklaşsalar da, düşündükleri hizmetleri sürdürebilmeyi daha da kavilestirmek için 12.12.1995 yılında, Hacegan Yakup Sani Vakfını kurmuşlar. Hâlen, vakıf bünyesinde çeşitli eğitim düzeylerinde okuyan öğrencilere burslar ve eğitim yardımları yapılmaktadır. Toplumun hangi kesiminden olursa olsun ihtiyaç sahiplerine sosyal yardımlar gerçekleştirilip, kültürel ve fikri alanda, çeşitli güncel ve genel konularda toplumumuzu aydınlatmak için konferanslar tertip edilmektedir.  

Cenâb-i Hakk’ın yardımıyla, İstanbul, Sultanbeyli’de, 1997 yılında, 6 dönüm arazi üzerinde inşasına başlanan,  900 m2 oturum alanı olan; ilk katında üç bin kitaplı bir kütüphane, seminer, konferans, düğün ve her türlü kültür- eğitim ve sosyal faaliyetler için salonlar ve büyük bir aşevi; İkinci katinin tamamında mescit; üçüncü katında misafirhaneler ve bayanlara ait özel bölümler; Dördüncü katında ise tedris, tâlim ve terbiye amaçlı kullanılacak dershaneler, halvethaneler ve mutfağı bulunan, haftalık sohbet ve konferansların ardından yaklaşık 200 ilâ 300 kişiye yemek ikram edilen 4 katli Kültür Sitesi faaliyete geçirildi. Genel anlamda ulaşabildikleri herkese hayır getirecek projelerinin olmasına rağmen, (ihtisas eğitimlerinin yapılacağı; namaz, oruç, hac enstitüleri, klinik, doğum evi, kreş gibi…) 28 Şubat döneminin etkisi sonucu 2001 yılında Kültür Sitesi kapabilmiştir. Bunun üzerine hizmetlerine Maltepe Yüzevler’de kurdukları Nur Mescidi Derneği bünyesinde, 300 m2 oturum alanına sahip bir mescit inşası ile devam etmişler.

El’an da, ilim, amel ve ihlâs üçlüsünden oluşan bu terkib üzere, istikamet ve hizmete sa’y etmektedirler. Hakk’ı seven, hakikati arayan, Hak tarafından sevilmeye gayret eden dostlarıyla zaman zaman Hâcegân Konakları Mescidi’nde (Erzurum) bir araya gelerek sohbet-muhabbet, zikir-fikir ve hizmetten oluşan erkânlarını, usûllerini devam ettirmekteler. Ayrıca yurdumuzun çeşitli vilayetlerinde, yurt dışında ve mukaddes beldelerde dernekler, vakıflar, sohbet meclisleri, zikir halkaları kurarak irşad, tebliğ ve sosyal faaliyetlerini sürdürmeye gayret etmekteler. Hoca Efendi evli olup Hatice Sevda ve Mustafa Talha adında iki çocuk babasıdır.

Cenâb-i Hak cümlemizi rızasına, likasına mukârin eylesin, kendi rizâsi için yapılan bütün hizmetleri ve hizmetimizi şükre vesile kılıp müzdâd buyursun.

Ve âhiruddâvâna enilhamdülillahi rabbil âlemin. Ve sallallahu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.

 

buy accutane online

Sual: Efendim, günümüz Müslümanlarının geçmişe nazaran cesaretlerinin azaldığını görüyoruz.Sanki cesaretin kaybedilmesinin sebebi biraz da Müslümanların isteklerinin değişmesinde gizli.

İnsanın istediği şeyler değişince cesareti de kayboluyor.Mesela geçen zikirde söylediğiniz bir ilahide:

İbrahim’im nâr et yerim,

Mûsâ gibi Tur et yerim,
İsa gibi dâr et yerim,
Tek bulayım Mevlâm seni.


buyurdunuz. Hakk’ı isteyenler ciddi bedeller vermişler ve geçmiş büyüklerimiz de bu bedelleri verebileceklerini söylemişler şiirlerinde. Bir nimetin külfeti büyüklüğüyle ölçülür. Cenâbı Hakk’ı da istemenin ciddi bir bedeli olmalı herhalde…

Cevap: Evet, Hakk’ı istemenin bir bedeli olmalı. Cesaret olsun, metanet olsun, fazilet olsun, iffet olsun… bütün bunlar imanın, iman ağacının meyvesi? Eğer müminde iman ağacı kurumaya başlamışsa, ağaç artık meyve vermeyecektir. Veya verdiği meyveler kaliteli olmayaca
k, küçülecek, kurtlanacak, olmadan dökülecektir. Ağaca iyi bakım yapılması lazım. Misal su gerekiyorsa suyu muntazam verilmeli, dibinin ayrık otları temizlenmeli,  aşırı çoğalan belli dalları budanmalı… Ağaca bir şekilde ciddi bakım yapılmalı ki ağaçtan kaliteli meyveler alınsın. Bugün müminlerin iman ağacı hastalıklı. İmanda zafiyet başlamış. İmandaki zafiyet bu güzel sıfatların birçoğunu döküyor. Müminde cesaret kalmıyor, metanet kalmıyor, iffet duygusu kalmıyor. Bütün faziletleri bozuk para gibi harcamaya kalkıyor. Bir hilkat garibesine döndürüyor kendini. O güne kadar inandığı, güya ‘uğrunda ölümü bile göze alırım’ diye düşündüğü bütün değerleriyle bir gün geliyor bakıyorsun ki tezata düşüyor. Cesaret örneği gösteren müminleri ya terörle ya tedhişle suçlamaya başlıyor. O Müslümanların mücadelelerini, hizmetlerini aşırılık olarak telakki ediyor. Başka bir konuyu taassub olarak nitelendiriyor. Kendince her şeye bir kılıf bulmaya çalışıyor… Bu, iman zaafiyetinden kaynaklanıyor.
İmanı kavi olan Allah adına gözünü hiçbir budaktan sakınmıyor. Yapması gereken ne ise, eğer o da doğruysa, o işten Allah razıy
sa, Cenâbı Hak o işin yapılmasına müsaade etmişse pazarlığa girmeden o işi yapıyor…


Bir insanı düşünün iyi beslenemezse, yiyip içmezse formunu koruyamıyor. Yüzünün takati, gözünün feri gidiyor. Zekâ bile çalışmıyor. İç organlar birçok fonksiyo-nunu kaybediyor ve insan iyi beslenemezse yavaş yavaş ölüme doğru gidiyor. İman da böyle... Kişi imanını muhafaza etmezse;  salih amelle, Allah’ı zikirle, tefekkürle, takvanın gerektirdikleriyle desteklemezse imanı zayıflayacaktır. Ziyası, nuru gidecektir. Dolayısıyla da insanın aklı zayıflayacak akl-ı maad olmaktan çıkıp akl-ı maaş olacak. Kalbi şehvetle, vesvese ile dolacak. Beden âzâları artık Allah’a itaat etmeksizin isyana başlayacak. Eli harama uzanacak. Gözü harama bakacak. Dili yalan söyleyecek. Her bir âzâ ona tayin edilen istikametten çıkacak. Ehli küfür bunu bildiği için bir yandan müminlerin imanını zayıflatma adına birçok faaliyetler yapıyorlar. Bir yandan da müminleri amelden alıkoymak için, amellerini ifsad için boş durmayıp ibadetlerin ruhunu bozmaya uğraşıyorlar. Oruçla, namazla, Cuma ile, abdestle oynuyorlar… Bunların içlerini boşaltmaya çalışıyorlar. Gerçekten, bin beş yüz sene evveli bu kadar tehlikeli değildi. Allah Resûlü’nün yaşadığı dönem belki zahir baskı, zulüm ayyuka çıkmıştı ama mümin için böyle bir tehlike yoktu. Bugün bedensel/fiziksel hiçbir sıkıntımız yok. Her türlü rahatımız yerinde ama buna rağmen müminlerin kalp huzuru yok. Müminlerin Allah ile bir hoşluğu, yakınlığı yok. Gerçek mânâda bir Allah korkusu, Allah sevgisi yok. Hayatı-mızda bunların çok fazla bir etkisini görmü-yoruz. Neye daralmışsak onu hemen atıyoruz. Bunları müminler için söylüyorum, karşı cephe zaten malum, tamamen yoldan kaymış. Ama mümine bakıyorsun sıkıştığı noktada çaresizlik edebiyatına dönüp rahat-lıkla günaha yönelebiliyor, harama meyledebiliyor. Kendince de bir ölçü alıyor: “Filanca hoca şöyle dedi, böyle d
edi...” İşler o hale geliyor ki dün sövdüğü adamdan bugün fetva alıyor. O da biliyor gerçeği ama işine aksi gelince her şey değişiyor. İman zafiyeti çok büyük bir tehlike... Abdulhakim Arvasi Hazretleri (ksa) yıllar önce buna işaret etmiş, merhum Üstad da bunu sürekli söylüyordu. Buyuruyor ki: “Asrımızdaki her türlü sıkıntının kaynağı iman zaafiyetidir…” Demek ki mümin imanla ve amelle imtihan ediliyor. Biz adım adım Hak’tan, hakikatten uzaklaştıkça çile ve meşakkatler de adım adım bize yaklaşıyor. Geçmiş Peygamberler (asm) ve Onlar’a iman eden ümmetler bu sıkıntıları baldan tatlı görmüşler. Yunus (as) balığın karnını bir halvethane olarak görmüş, kırk gün çile çıkarmış orada. Hz. İsa (as) darağacını vuslat merdiveni kabul etmiş, adeta koşarak çıkmış. Hz. Yakub (as) derdini zevk edinmiş. Neredeyse bir ömür ağlamış ama her an sevginin, muhabbetin, aşkın, ülfetin, yakınlığını, sıcaklığını hissetmiş... Bugün o halde değiliz. Ufak bir zahmet karşısında tavrımız, tutumumuz değişebiliyor. Allah’a daha çok yönelmemiz gerekirken, Allah’ın ipine daha sıkı sarılmamız gerekirken biz maalesef aksini yapıyoruz. Bunun Allah’tan geldiğini dahi anlayamıyoruz. Bunlar bizi dünyanın kucağına atıyorlar. Allah mümini tarif eder-ken buyuruyor ki:


“Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.’ derler.” (el-Bakara: 2/156)

Onun başına bir şey gelse, ona bir şey isabet etse, bir sıkıntıya uğrasa, bir derde dûçâr olsa o der ki, yani o müminde öyle bir anlayış oluşur ki (“…der ki…”den kasıt bu), “İnnâ lillah…” Biz Allah’a aidiz, Allah’tan gelmişiz. Bizim sahibimiz, bizi bizden iyi bilen O… Öyleyse bu gelen musibet, sıkıntı Allahu Teâlâ’nın bilgisi dâhilindedir. O’nun kudretindendir, O’nun lütfundandır. “… Ve innâ ileyhi râciûn…” Biz yine O’na döneceğiz. O’ndan geldik Onun’uz, yine O’na döneceğiz… Başımıza gelen şey O’ndan ise biz bunu hoş karşılayacağız. Mümin meseleye böyle bakmalı...


Bir önceki ayette ‘onlar’ı açıkça haber veriyor:


“Muhakkak biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve hâsılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (El-Bakara: 2/155)

Adeta Cenâbı Hak buyuruyor ki, size ne geliyorsa, gelen zarfın üstüne iyi bakın üstünde bizim adresimiz var. Kor-kutucu bir hadise olduğunda, nefsinize bir hastalık geldiğinde, ekininize-malı-nıza bir azalma, geçiminize bir daralma geldiğinde, şerefinize bir taarruz oldu-ğunda, iffetiniz, haysiyettiniz, nüfûzu-nuz zedelendiğinde zarfın üstünü iyi okuyun, buyuruyor Cenâbı Hak. “Ve beşşiri’s-Sâbirîn.” Sabredersen, “Biz Allah’tan geldik O’na dönücüleriz.” anlayışı sende yerleşirse sana bir müjde var buyuruyor Cenâbı Hak. Senin için güzel bir netice var. Ama istikamet değişirse, Allah’ı mahlûka şikâyet edersen ve Allah’ın sana lütfettiği şeyin neticesini mahlûkundan aramaya kalkarsan... Bu tabii ki tedbirsizlik anlamında değil. Tedbirin de neticesini takdire bağlamalı, o da Allah’ın bir emri olduğu için çaba sarf etmelisin. Hastalandın elbette ki doktora gitmelisin ama bilmelisin ki Allah şifa verirse doktor eliyle verir. Vermezse de Allah’tan. Doktor Şâfî (cc) değildir. Hukukî bir meselen olduğu zaman hukuka müracaat edersin ama Allah’ın Hak (cc) olduğunu bilirsin. Neticeyi Allah’ın Hakkaniyet’inden beklersin. Adalet O’nun sıfatıdır dersin. O adaleti ile tecelli ederse ne âlâ…

Bugün müminlerin imanın muhafazası için, imanın tekâmül etmesi için her an amele, ahlâka dört elle sarılıp gayret göstermeleri lazım.

Cenâbı Hak Kur’ân-ı Kerim’de öyle buyuruyor:


“Ve zulmedenlere meyletmeyin yoksa size ateş dokunur ve Allah’tan başka velîleriniz de yoktur; sonra kurtulamazsınız.” (El-Hud: 11/113)

Eğer siz zalimleri terk etmezseniz, nefsinize zulüm ederseniz, o zalimlere uyar-sanız ateş size zarar verir buyuruyor, Cenâbı Hak. Siz o zaman ateşe temessuk etmiş olursunuz. Kendinizi ateşten ve Allah’ın aza-bından koruyun. Ateş sadece cehennem değildir. Azabın her türlüsü ateştir. Hastalık da bir çeşit ateştir. Yokluk da bir çeşit ateştir. Haysiyetsizlik de bir çeşit ateştir… Hepsi azaptır, yakıcı şeylerdir. Bunlar insanın gönlünü yakar…

“…Zalimlere, zulme meylederseniz…” buyuruluyor. Zalim kim? Nefis. Zalim kim? Şeytan. Zalim kim? Kendini şeytana satmış, nefsine uymuş, nefsini ilah edinmiş insanlar…

Ama siz zalimlere değil de Allah’a meylederseniz, bir önceki ayette geçen (Festekim kema umirt…) “Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olursanız… Bu doğru yol

Allah’ın yoludur, Kur’ân’ın gösterdiği yoldur. Bu yola tâbi olursanız, takib eden ayette (İnne’l-Hasenâti yüzhibne’s-Seyyiât.). “İyilikler, kötülükleri giderir.” buyuruyor Cenâbı Hak. O zaman Allahu Teâlâ sizin bütün yanlışlıklarınızdan geçer kusur ve küsûrlarınızı iyiliğe tebdil eder. Ufak tefek şeylerinizi görmez, es geçer. Müstakim olmaya gayret ederseniz, zulme, zalime meyletmezseniz, Hakk’ı zikredenlerden olursanız Cenâbı Hak beşeriyetinizin gereği bazı noksanlıklarınızı, kusurlarınızı görmezden gelir... Ne güzel bir ticaret öneriyor Cenâbı Hak. Bu bir ticaret... Öğretmenler de okulda öğrencileriyle bazen böyle pazarlık yapmı-yorlar mı? Misal, sen şu derse şu kadar çalışırsan, şu kitabı okursan ben de düşük notlarını düzeltip seni geçireceğim. Bunu niye yapıyorlar? Çocuğun menfaatine olsun diye. Onu kazanmak, onu kurtarmak için. Cenâbı Hak da bizimle, bizi kazanmak için pazarlık yapıyor. Şunları yapma, bunları yap, ben de hasbelbeşer, bilmeden yaptıklarını görmeyecek, onları örteceğim. Örtmek de değil değiştireceğim buyuruyor. Kötülüklerini iyiliklerle değiştireceğim…

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort