JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Ocak 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin OCAK 2019 sayısı çıktı.

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasl Olmalıdr 2

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -2 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -2

 

Kıymetli kardeşlerim geçen ay başladığımız konumuza devam ediyoruz.

Geçen ayki, bölümde mürşidi kamillerin Hak Teâlâ Hazretleri katında ne kadar kıymetli olduklarını ve Hakk’ın (cc) yanında kıymetli olanların mü’minlerin yanında da saygın ve hürmete layık olacaklarını izah etmeye çalışmıştık. Bu kıymet ve yakınlıktan fayda sağlayabilmek için yine büyüklerimiz bizlere huzurlarında veya gıyablarında bulunurken nelere dikkat etmemiz gerektiğini bir çok sohbetlerinde ve eserlerinde bildirmişlerdir. Biz burada meseleyi her yönüyle kapsayacak şekilde maddeler halinde bizlerin faidesine sunan sâdatı kiramın büyüklerinden Şeyh Fethullah Verkânisi (ksa) hazretlerinin Âdab-ı Fethullah adlı eserinden faydalanmaya çalıştık.

Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edebler 

1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. Ona son derece saygı göstermelidir. 

Burada aldatmak kanaatimizce şu manaya gelmektedir ki, yani mürid her hal ve tavrını mürşidine açmalıdır. Hiçbir halini ondan gizlememelidir. Çünkü bilmelidir ki, Cenabı Hak onların basiret ve ferasetlerini açmıştır. Bu sayede gönüllerimizi sürekli tarassut altında tutmaktadırlar. Bundan dolayıdır ki her meselede onlara açık olmalıyız. Onlardan gizlediğimizi zannettiğimiz şeylerde sadece kendimizi kandırmış oluruz. Sonucunda da manen zararı bizler görürüz. 

Saygı konusuna gelince de zaten Hakk’ın (cc) adeta üzerlerine titrediği bir insanı kamile saygısızlık Rabbimiz’e saygısızlık olacağından bundan azami derecede sakınmalıyız.

2- Onun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır. 

Mürşidi kamiller kalb doktorlarıdır. Bizlerin kalb hastalıklarımızın devasını en iyi onlar bilirler. Bu yüzden bir talib onlara intisab ettiğinde onun hangi manevi ilaca, hangi tedaviye ihtiyacı var bunu keşfederler. Bunun neticesinde de reçetemize bazı ilaçlar yazarlar. Bunların hangi dozda, ne zaman ve hangi usullerde kullanacağını bize izah ederler. İşte bu ilaçlar bize verilen zikirlerdir. Biz onların verdiği zikirleri onların tarif ettiği şekilde yaparak gafletten ve dolayısıyla ağyardan uzaklaşabiliriz.

3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır. 

Burada da anlatılmak istenenin salikin şimdiye kadar kendi kendine yapmaya çalıştığı bütün ameliyeleri terk edip sadece mürşidinin buyurmuş olduğu şeylere yönelmesi olduğunu zannediyoruz. Ancak bunu başarabilirse fayda sağlayabilir. Eskiden kalma alışkanlıklarını da yanında getirirse mürşidinin gayesini anlayamaz. Yapacağı hizmetler sonucunda elde edeceği manevi kazanımların kendine gelmesini geciktirmiş olur.

Ölü yıkayıcısını elinde ceset gibi olmayı Hâce Hazretleri (ksa) “İbrahim’in (as) elinde kesilmeyi bekleyen İsmail gibi olmalıdır.” şeklinde açıklamışlardır. Çünkü ölünün iradesi yoktur. İstese de itiraz edemez. Fakat İsmail (as) tamamen kendi iradesi üzerindeyken mübarek babasının Allah’ın (cc) emrini yerine getirmesine boyun eğmiştir. Büyüğümüz, böyle bir teslimiyyetin gerçek mutabaat olduğunu buyurmuşlardır. 

4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir.

Evliyaullah meclisi adeta mahşer meydanı gibidir. Şeyhimiz hazretleri bizler onun huzurunda otururken hangi haldedir bunu bilemeyebiliriz. Orada bulunanların kalblerini tarassut ederek onların hallerine göre bir sohbet yapmak isteyebilir. Bizler bunu düşünerek hemen söze başlamamalıyız. Onların sohbete başlamasını beklemeliyiz. Eğer sohbete başlamadılarsa uygun bir halle kendilerinden izin isteyerek soru sorabiliriz veya halimizi arzedebiliriz. Bu sayede de müşküllerimizi halledebiliriz. 

5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir. 

Bu istekler zahiri istekler veya maneviyatla alâkalı istekler olabilir. Belki zahiri yani dünyevi isteklerini söyleme imkanı bulamazsa bunu ihvanlarla da çözebilir. Fakat manevi isteklerini asla başkasından taleb etmemelidir. Çünkü bu manada onun isteğini sadece mürşidi verebilir. Mürşidine ulaşamadığı durumlarda meselelere vakıf vazifeli kardeşleri ile istişare yapıp işlerini halletmeye çalışmalıdır.

6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır.

Muhakkak ki, tasavvuf yoluna intisab etmekteki gayemiz, Hak Teâlâ Hazretleri’ne yakınlık kesbetmektir. Bunun da yegâne yolu mürşidi kamilin terbiyesine girmektir. Bir talib bu gayeyle bir mürşidi kamile kapılandığında artık gözü başkasını görmemelidir. Bilmelidir ki, yeryüzünün tamamı mürşid olsa ona bir fayda veremezler. Onun maddi ve manevi rızkı mürşidinin üzerinedir. Her ne ile rızıklanırsa rızıklansın Cenabı Hak (cc) onların ona ulaşmasına mürşidini vesile kılmıştır. Evet, yeryüzünde Allah’ın sevdiği dostları çoktur. Fakat gerçek muhib odur ki gönlünü mürşidinden başkasına asla döndürmemelidir. 

7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu yolla anlaşılır. 

8- İbadetlerinde, adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini, kendi arzularından üstün tutmalıdır. 

9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan kaçınmalıdır.

Büyüklerimiz Allah’ın ahlakı ile ahlaklandıkları için bizlerin günahlarını açığa vermezler, görmezden gelirler. Bizler bazen Allah’ın rızası dışında davranışlarda bulunabiliyoruz. Küçük de olsa günahlara düşebiliyoruz. Fakat bu halimizle mürşidimizn huzuruna geldiğimizde mürşidimiz bizlere her zamanki gibi muhabbetli davranabilir. Bizler bunlardan cesaret alarak onları Hakk’ın yanında mahcub etmeye devam etmemeliyiz. Bunu onların büyüklük-lerinin bir neticesi olarak düşünüp azim bir mahcubiyet içine girmeliyiz. “Ben her türlü günahı işleyip huzurlarına geliyorum. Onlar yine hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar.” düşüncesiyle nef-simizi daha fazla levmetmeliyiz ve hemen tevbeye koşmalıyız. 

10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden, verilecek karşılığı beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında bulunmamalıdır. 

11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmam Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) onun yanından geçti. İmam Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı. 

12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (as) ile Hızır (as) arasında geçen olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca böyleleri tüm feyiz kapıları kapanır. 

13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşid doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek doğru değildir. Çünkü bazen mürşid keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması alimlerin içtihatda yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez. 

Bu konuda da buyrulduğu gibi mürşidim nasıl olsa halimi biliyor şeklinde düşünüp onları da zor durumda bırakmamalıyız. Evet, Allah’ın izniyle mürşidimiz bizim halimize muttali olur. Fakat bizler zahirde gidip kendilerine müşkülümüzü arzetmezsek onlar “şeriat zahire hükmeder” hükmü gereğince bizim gidip meseleyi onlara izah etmemizi beklerler. Biz bunu yapmayıp onlar zaten biliyor düşüncesiyle hareket edersek hem bizim müşkülümüz çözülmez hem de belki de daha içinden çıkılmaz hal alabilir. Bunun yanında da bizim halimizi bilen mürşidimiz biz yanına gitmediğimiz için müşkülümüz çözülemediğinden bizim adımıza üzülürler. Buna da hakkımız yoktur. 

14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan (cc) istediği feyzi ancak mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi ve bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malından daha fazla olmalıdır. 

15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir. 

Bu hal bazen bilmeden fıkhi konularda da yanlış yapmamıza sebep olabiliyor. Büyüklerimiz ba-zen rahatsızlıkları dolayısıyla bazı ibadetlerdeki bir takım hareketleri yapamayabiliyorlar. Bu konularda onları taklid etmemiz uygun olmaz. Onlar ilmi derinliklerinden dolayı zaten bize yapmamız gerekenleri izah ediyorlar. Bunun içindir ki bize izin verilen konularda onlara harfiyen mutabaat etmeliyiz. Fakat bunun dışında müslüman toplum arasında yanlış anlaşılacak ve bize izin verilmeyen konularda taklit, mürşidimizi zor durumda bırakabilir, müslüman kardeşlerimizi de sû-i zanna düşürebilir. 

16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz, başkasına devretmeden, hemen yerine getirmelidir. Geciktirirse veya yapmazsa feyiz kesilir.

Süluk yolunda gayret eden bir salik için küçük olsun, büyük olsun verilen her vazife önemlidir. Çünkü müridin uzun olan yolunu kısaltan en önemli etkenlerdendir. Büyüklerimiz bize güvenmiş ve bir vazife vermişler. Bunu dünyanın en önemli işiymiş gibi düşünüp ertelemeden hemen yapmalıyız. Yoksa “bu küçücük şeyden ne olur” diye düşünüp yapmazsak veya ertelersek bilelim ki o bir daha elimize geçmeyebilir.

17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine getirmelidir. 

18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyler, şeyhin büyüklüğünü ve saygısını müridin kalbinden giderir. 

Bu manada da büyüklerimizin yüce gönüllülüğünden dolayı, huzurlarında sıkılmamamız için bazen bize rahat olmamızı buyurabilirler. Bizlerle samimi bir şekilde sohbet edebilirler. Bizler asıl bu durumlarda çok dikkatli olmalıyız. Çünkü o samimi ortamda biz nefsimize uyup haddimizi aşabiliriz. Dolayısıyla her hal ve kârda onların Hakk’ın gözetimi altında bulunduklarının bilinciyle hareket etmeliyiz. Bilmeliyizki onlara karşı edepsizliği Hak Teâla Hazretleri yüce Zatı’na yapılmış gibi kabul edebilir ve nihayetinde biz manen zarar görebiliriz.

Devam edecek...

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:09

MÜRİDİN, İHVAN İLE OLAN ADABI -2

Müridin İhvan ile Olan Adabı 2

Müridin, İhvan ile Olan Adabı -2 - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Müridin, İhvan ile Olan Adabı -2

 

Allahu Teâlâ’nın inayetiyle geçen ay kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

5- Mürid, ihvanını iyi yönde etkilemeli, ona kötü örnek olmamaya özen göstermelidir. Derviş karınca gibidir, buyurmuş büyüklerimiz. Nasıl ki bir karınca bir yere gidip bir iş tuttuğunda adeta bütün koloniyi peşinden sürüklerse, derviş kısmı da birbirlerini öyle etkiler. Bu, menfi manada da müspet manada da böyledir. İnsanların birlikte vakit geçirdikleri, beraber hareket ettikleri kişilerden etkilendikleri hususunda Efendimiz’in (as): “Kişi arkadaşının dini üzeredir. (Yani onun -başta itikadi meseleler olmak üzere- inanç ve amellerinden muhakkak etkilenir.) Öyleyse kiminle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin.” hadisi şerifi hepimizin malumudur. 

Bu hususta özellikle tecrübeli ihvandan, yani mürşid ile tanışma şerefine daha önce nail olmuş, dolayısıyla çokça sohbetlerde bulunup dinini öğrenmiş, onun emir ve tavsiyeleriyle amel etmiş ve tabiatı itibarıyla kemalat kesbetmiş müridden elbette daha çok şey beklenir. Gerçi böyle bakınca bir gün evvel intisap edenin bir gün sonra intisap edene göre sorumluluğu olduğu da muhakkaktır. Evvel gelen “Yolumuz, öğrenmek ve öğretmek iledir.” sırrınca sonra gelene bildiklerini doğru bir şekilde, bozmadan aktarmaya gayret etmelidir. Bu aktarımdaki en tesirli metod ise hiç şüphesiz hâl dilidir. Yani anlatmadan ziyade yaşayıp örnek olmak hiç şüphesiz Allahımızın, Peygamberimizin ve sâdâtımızın rızasına daha uygundur.

6- Mürid, hizmette en önde bulunmaya azmetmelidir. Ehli sünnet ve’l-cemaat çatısı altındaki her oluşumun kendisine belirlediği bir alanda İslam’a hizmet gayesi güttüğü aşikârdır. İhvan, büyüklerinin belirlediği istikamette hizmet etmek için elinden geleni yapmalı, bunu yaparken de elinden gelen işlerde, kim yapacak diye etrafına bakmadan, en önde bulunmaya gayret etmelidir. Bir manada külfet söz konusu olduğunda bunu kardeşlerinden evvel kendisi üstlenmeye çalışmalı, tek başına üstesinden gelemeyeceği işlerde de birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla uyumlu olmalı; ortamı bozmamaya ve tembellik yapmamaya özen göstermelidir.

Ortaya konan hizmet neticesinde elde edilecek olan nimete sıra gelince de -kendisi için istediğinden daha iyisini kardeşi için istemek zaten asli vazifesi olduğundan- evvela arkadaşlarının istifadesini arzulamalı, bu manada kendisini en sonda bilmelidir. 

Bu maddeye belki şu hususu da ilave etmek gerekir; şöyle ki mürid, diğer bütün ihvanını özellikle kendisinden yaşça büyük olan veya hizmete muhtaç olan kardeşlerine karşı da sorumluluklarını yerine getirmeli, bir şeye ihtiyaçları olduklarında onlara hizmeti de cana minnet bilmelidir. Unutulmamalı ki “her mürid, mürşidin bedeninde bir aza” mesabesindedir. Dolayısıyla onların memnuniyeti, mürşidinin rızasına giden en kısa yollardan biridir. 

Derviş kimse ihvanının hizmetini ve ihtiyaçlarını gidermeyi nafile ibadetlerinden hatta tarikin olmazsa olmazlarından olan evrad ve ezkarından daha efdal bilmeli; gerekirse bu hizmetlerin ifası için bunları terk edebilmelidir. çünkü vazifelerinde, manevi bile olsa, şahsi menfaati hizmette kardeşinin menfaati vardır. Yine büyüklerimizden işittik; “İhvanımızın ve tekkenin hizmeti için bazen evradımızdan vaz geçerdik.” buyurdular.

7- Müridin ihvanına karşı en mühim vazifelerinden bir tanesi de hasbel beşer arası açılan kardeşlerinin arasını düzeltmektir. Zaten ayeti kerimede Rabbimiz; “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurât 10) buyuruyor. Geçen ay, yazımızın başında da değindiğimiz gibi din kardeşliğinin yanında bir de meşrep birlikteliğinden ileri gelen hukukla ihvanımıza karşı sorumluluğumuz daha da artmaktadır. Dolayısıyla mürid, yapıcı olmaya, uzlaştırmaya, arkadaşlarının arasını bulmaya ziyadesiyle dikkat etmelidir. Allah rızası için yaptığı bu işte haddi aşanı kavli leyyin ile yumuşak sözle, güzellikle ikaz etmeli; mazlum olan kardeşine de sabrı ve merhameti, affetmeyi tavsiye etmelidir.

Mürid, ihvanı ile alakalı işlerde kalbini yoklamalı, kabahati önce kendi anlayışında bilmeli, etrafında gelişen hadiseleri önce hüsnü zan üzere tevil etmelidir. Bu tedbirine rağmen herhangi bir kardeşine karşı kalbinde kin, nefret gibi duygular var ise bunları acilen izaleye gayret etmelidir. Kardeşinin haklı olduğuna kendini ikna etmelidir. Zira haksız iken zaten elinden bir şey gelmez. Mühim olan haklı iken, elinde imkân var iken kardeşinin namı hesabına bunlardan vaz geçmektir. 

8- Mürid, ihvanlarının her halinden haberdar olmalıdır. Malumdur ki insanların hüznü dostlarıyla paylaştıkça azalır; sevinci ise onlarla paylaştıkça çoğalır. Efendimiz de müminin mümin üzerindeki haklarını sayarken bu hususa da dikkat çekmişler; “davetine icabeti” de bir vecibe olarak zikretmişler. Hastalandığında onu ziyaret etmek, ölüm hastalığına yakalanıp yüzünü Rabbine döndüğünde onu yalnız bırakmamak da Efendimiz’in hak olarak zikrettiği, ihvanın birbirlerine en mühim vazifelerindendir. Böyle zor durumda maddeten ve manen desteği, duası ile kardeşine her manada yardım etmelidir. Büyüklerimiz, böyle zamanlarda üzerine düşeni yerine getirmekle kişinin manevi kardeşlerinin hakkını bir nebze olsun ödeyebileceğini ifade buyurmuşlar. Neticede birlikte Allah’a varmayı ümid eden salikler, birbirlerinin her hallerini gözetmeli, her işlerinin Allahu Teala’nın rızasına ve Hazreti Peygamberimiz’in sünnetine ve tarikat adabına uygun olması hususunda birbirlerini teşvik etmelidir. 

9- Sadık mürid, yapıp ettiği ha-yırlı işlerinde ihvanu yaranını da unutmamalıdır. İbadet ve taatında ihvanını çokça hatırlamalı, Allahu Teala’dan isteyeceklerini kendinden evvel onlara istemelidir. Zaten böyle yapmakla yazıcı meleklerin dua edene; “Sen kardeşine nasıl dua ediyorsan bir mislini Cenabı Hak da sana ihsan etsin.” diye mukabele ettiklerini büyüklerimiz buyurmuşlar. Hatta mürşidinden son-ra kardeşlerinin hürmetine, onları ve-sile edinerek ibadetlerinin kabulünü, günahlarının mağfiret olunmasını Cenabı Hak’tan niyaz etmelidir. Yapıp ettikleri ile kendisini ihvanından üstün görmek, bunlarla onları küçümsemek şöyle dursun; kardeşlerinin uykusunu kendi ibadet ve taatından kıymetli görmelidir.

10- Bizim yolumuzda huzura varış, nailiyyet her birliktedir, buyurmuş büyüklerimiz. Adeta elde edilecek güzellikler hususunda imece usulü bir hareket söz konusudur. Ayağı tökezleyen biri beni tutup kaldırsın diye beklememeli, ayakta olan da düşen kendini toparlasın diye kardeşini kendi haline bırakmadan elinden tutup kaldırmalıdır. İhvan, bütün kardeşlerinin hem dünyevi hem de uhrevi açıdan kendisi için vaz geçemeyeceği bir nimet, bir bütünün olmazsa olmaz parçaları olduğunu idrak etmelidir.

11- Kişi ihvanı hakkında yüzüne güler yüzlü, mütevazı, hoş sohbet olmalı; gıyabında da onun iyi yönlerinden, güzel işlerinden bahsederek varsa bir hatası onu setretmeye çalışmalıdır. Hatta buyrulmuş ya dost varlığında sana Allah’tan, gıyabında da Rabbi’ne senden bahseden kimsedir, diye. Bilhassa sıkıntılı zamanlarında yahut öfkelendiği vakitlerde kendisine hâkim olup kardeşleri hakkında ileri geri konuşmamaya özen göstermelidir. Bu konuda Efendimiz’in (sav); “Öfkelendiğin vakit sus.” tavsiyesini emir telakki etmelidir. 

Olur da ihvanının bir yanlışını görürse onu bazen şaka ile karışık ikaz etmeli, bazen çekip kenara meselesini açıkça izah etmelidir. Asla toplum içerisinde rencide edecek şekilde hareket etmemelidir. Bu hususta İmam Şafii Hazretleri de; “Eğer kardeşine gizlice ve güzellikle nasihat edersen vazifeni yapmış olursun. Eğer herkesin içinde onu ikaz ederek mahcub edersen onu yıkmış olursun ve arsız edersin.” buyurmuşlardır.

Bu maddeler daha uzun uzadıya yazılabilir. Çünkü insanların aralarında geçen hadiseler sonsuzdur ve bu olayların hepsi için de şer-i şerifin ve tarikat-i aliyenin -tabiatı itibariyle- söyleyecekleri olacaktır. Ancak şu hususu gözden kaçırmamak gerekir ki insan olmanın kıymeti anlaşılacak olursa ve kişi her attığı adımda “ben Rabbimi razı mı ediyorum, yoksa O’nu rahatsız mı ediyorum” diye muhasebesini yapabilirse zaten birçok mesele kendiliğinden halloluverir. Nitekim büyüklerimiz yolumuzu “Bu yol kâmil mümin, olgun insan yetiştirme yoludur.” diye tarif ediyorlar. Demek ki insan imanın ve insan olmanın gereklerini yerine getirse hiçbir meselede -biiznillah-sıkıntı yaşamaz.

Cenabı Hak, cümlemize ihvanımızla hoş geçimi, incinmeden ve incitmeden bir hayat yaşayabilmeyi ve neticede diz dize, gönül gönüle büyüklerimizin eteğinden tutup semt-i Yâr’e vasıl olabilmeyi nasip eylesin.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:08

HÂCEGÂN DERGÂHINDA BİR GÜN

Hâcegân Dergâhında Bir Gün

Hâcegân Dergahında Bir Gün - Andelib

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Hâcegân Dergâhında Bir Gün

 

Gördüm saf saf oturmuş nurani yüzler,
Allah derler, bir meclise uğradım.
Buram buram vuslatıyla tutuşmuş özler,
Allah derler, bir meclise uğradım.
Zikir derler, bir meclise uğradım.
            Hâce Hazretleri (kuddise sırruh)

Dervişler gece kuşlarıdır, seherde uyanırlar. Seher vakti zikir için en uygun vakit… Herkes uykuda, aşıklar uyanık. Aşık maşuğunun ismini kalbi titreyerek, huşuyla zikreder. Seher vakitleri hüzünlüdür… Hâce Hazretleri (ksa), Ğavs Hazretleri’nin (ks) seher vakitlerinde hüzünlü hüzünlü Allah’a yakarışlarını anlatırlardı sohbetlerinde.

Gönül, Allah aşkıyla/zikriyle coşmuştur… Seher vakitleri dervişlerin virdlerini yaptıkları özel vakitlerdir…

Sabah namazı vakti yaklaşır artık. Namaz, kulun Rabbine yaklaştığı en müstesna zaman. Namaz zikirlerin en büyüğü, en efdali… Namazı aşkla kılar bir Hâcegân ihvanı. Namaz sonrası hatme-i Hâcegân yapılır. Hâcegân dervişi bir zikirden diğer bir zikre koşar adeta… Bir gül bahçesinden çıkar, başka bir gül bahçesine girer. Bu gül bahçeleri cennet bahçesidir. 

İşrak vakti çıkar. Biraz istirahat gerekir. Müminin uykusu da ibadetten sayılmış. Kuşluk vakti geldiğinde bir sevinç başlar. Duha namazı kılınır. Hâcegân dervişi Peygamber Efendimiz’in (sav) her sünnetine taliptir. Ya Rasulallah, bizi de ümmetinden say… Sen, bizim gönül yolculuğumuzsun. Seninle şenlenir, huzur buluruz. Sana ümmet olmak, nimetlerimizin en büyüğüdür.

Dergahta kalan misafirlerin yemek vaktidir. 

Peygamber Efendimiz (sav): “Dünyadaki nasibini de unutma.” buyurmuş. Hayırlı kazanç ümidiyle rızkını/manşetini kazanmanın gayreti başlar. Rızık endişesi yaşamadan dünyadaki nasibini arar Hâcegân dervişleri. Nasipte ne varsa o kazanılacaktır. Hâcegân dervişi dünyasını kazanmak için ahiretini mahvetmez.

Gam değildir gide dünya kala din, 
Gam odur ki kala dünya gide din.

Sohbetlere, zikirlere gelip ticaretini çok kolay yapan ihvan hikayeleri anlatmakla bitmez. Asıl darlık zikir terk edilince başa gelir.

“Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” (Taha, 124) buyuruyor Yüce Mevlamız. 

Zikri, sohbeti terk edenler nefsinin ve şeytanın tuzaklarından kurtulamamışlardır. Kul Allah’tan (cc) yüz çevirirse Allah (cc) da ona kendisini unutturur. Bir bakmışsın aylar, yıllar geçmiş, ömür bitmiş, elde avuçta bir şey yok. Ahirete götürecek hiçbir şey yok. Hem bu dünya hem de ahiret mahvolmuştur.

Öğlen namazı yaklaşır… Namaza önce gönlü hazırlamak gerekir. Namazı asıl beden değil, gönül kılar ve gönülle kılınan namaz Allah’ın (cc) yanında değerlidir. Dervişin hayatı ibadetlere göre ayarlıdır. Önce ibadet, sonra diğer işler… İbadetin ekseninde şekillenir hayat. Eskiden şehirler cami merkezliydi. Medreseler, tekkeler, hastaneler, aşevleri, mezarlıklar hep camilerin etrafında yapılırdı. Doğumla başlayan hayat ölümle son buluncaya kadar hep caminin etrafında şekillenirdi.

Medresede ilim öğrenerek tekkede ahlakını güzelleştirip nefsini temizleyerek mezarlardan ibret alarak camiye gelinir, Allah’a (cc) huşu ile ibadet edilirdi. Şimdi alışveriş merkezlerinin içerisine hapsedilmiş camiler… Bedeni namazda, gönlü alışverişte Müslümanın. Mekke ve Medine de maalesef bundan etkilenmiş. Kabe Allah’ın evi, Beytullah… Yanında kocaman saatli bir otel. Artık Kabe’nin resimleri bu otelle birlikte çekilir olmuş. Kabe’den çıkan Müslümanın derdi hemen alışveriş olmuş. Ravza’ya, Peygamber Mescidi’ne giderken otellerin altı hep alışveriş merkezi. Medine’de Müslümanın beş vakit namazı camide, geri kalan vakti çarşıda. Gönül hep ağyar ile meşgul olmuş. 

Peygamber Efendimiz’in (sav) mescidinde onun misafiri gibi olmak… Orada ashabın hatıralarını yaşamak. Bir Ebu Bekir olmak, Ömer, Osman, Ali olmak. Abdullah Bin Mesud olup Peygamber Efendimiz’e (sav) Kur’an-ı Kerim okumak. Selmanı Farisi olup O’nunla özel sohbetler etmek. Bilali Habeşi olup O’na ezan okumak. Bazen de günahımızdan utanıp Vahşi gibi uzaklardan seyretmek… İnsan aşık olursa zaman ve mekan kavramı aradan çıkar. Aşık maşuğuyla beraberdir artık.

Öğlen namazı biter, ikindi namazı iple çekilir. Hâcegân dergahında sohbet vaktidir. Bazen dergaha başka vilayetlerden misafirler gelir. Namaz sonrası bir sohbet, muhabbet başlar gider… Hâcegân dergahlarının sohbetlerinde çay vazgeçilmezdir. Çay bahane asıl murad sohbettir. Sohbetle anlayışlar gelişir, muhabbetler artar.

Her dervişin gönlünde inciler vardır. Sohbetler bu incilerin birbirleriyle paylaşıldığı anlardır. Öyle ki bu inciler tesbih olur zikre dönüşür. Sohbetle akıllar şuurlanmış, gönüller muhabbetlenmiştir. Hele bir de yanık bir ilahi dinlenmişse gönül, ten kafesinden uçacak bir kuş gibi olur. İkindi namazı bu manevi iklimde kılınır.

Hâcegân dergahında ikindi na-mazı sonrası dervişlerin en sevdiği vakitlerdendir. Hâce Hazretleri çoğu zaman ikindi namazından sonra ihvanları ile sohbetleşirler. Mürşidi kamilin sohbeti ne inci ne elmasla ölçülür. Onun kıymetinin karşılığı bu dünyadan bir şey ile ölçülmez. Gönlü Allah aşkıyla dolu, Allah’a dost olmuş evliyaullahın sohbeti, insanı seyriilallah yolculuğunda bir kutlu menzilden alır, başka bir menzile ulaştırır. Kişi gayreti ve muhabbeti ölçüsünde bu nimetlerden nasiplenir.

Mürşidin gönlü, ilahi hikmetlerin kaynadığı bir pınar gibidir, bu öyle bir pınardır ki suyu hiç eksilmez. Çünkü kaynağını Hak’tan alır. Bu sudan içenlerin gönülleri imanla ve aşkla dolar, muhabbetullah ve marifetullah derdiyle yanıp tutuşur. Mürşid sohbeti kitaplardan öğrenilmez. Tasavvufu kitaplardan öğrenmeye çalışmak, içi bal dolu kavanozu dışarıdan yalamaya benzer. Balın tadını ancak yiyerek alırsın. 

Akşam namazı, yürekleri Allah aşkıyla titreyen dervişlerin oluşturduğu bir cemaatle kılınır. İnsan böyle bir topluluğun içinde bulunduğu için Rabbine ne kadar şükretse azdır. Akşam namazından sonra dergahlarda yemek ikram edilir. Aynı tastan çorba içilir, aynı kaptan yemek yenir. Kaplar bir olunca gönüller de birleşir adeta. Müslüman yemeğini önünden yer, israfa kaçmaz. Kardeşini düşünerek yer onun hakkını da gözetir. Hâce Hazretleri (ks) “Bir insan suyu doldururken önce kendi bardağını dolduruyorsa ekmeği bölüp önce kendine ayırıyorsa bencillikten kurtulamamıştır.” buyurmuştur. Nefislerinin birçok ayıbını birlikte yaşarken öğrenir dervişler.

Muhabbetle yenilen yemekler zikir olur, nur olur müminin bedeninde. Helal kazançlarla, abdestli ellerle, dualarla pişirilen yemekler gönül sofrasında ikram edilir. Yenilen yemekler karnı doyurduğu gibi gönlü de doyurur. Mümin kardeşlerinin aşkla birbirine yaptıkları hizmetler kardeşliği pekiştirir. Babanın oğuldan su isteyemediği bir zamanda, müslümanların birbirine gönülden hizmetleri imrenilecek kadar güzeldir.Yatsı namazı bütün ihvanın toplandığı vakittir. Hâcegân dervişleri mesailerini yatsı namazına göre ayarlar. İhvanlar; işlerini bitirmiş, hatmeye yetişmenin telaşındadır. Rızkı veren Allah’tır deyip ardına bakmadan Allah’ın zikrine koşar.

Yatsı namazı topluca kılınır. Sonra sohbet vaktidir. İkindi namazı sonrası sohbet biraz özel bir andır. Yatsı namazı sonrası ise genel sohbet yapılır. Bir dem gelir muhabbetten sohbet açılır bir dem gelir haşyetullahtan ürperir gönüller. Bir dem gelir takvayı öğrenir dervişler, bir dem gelir riyadan korkar… Bir dem gelir ihlası içer yudum yudum, bir dem gelir nifaktan çekinir. Bir dem gelir melekler yaren olur ona, bir dem gelir nefs canavarı ile karşılaşır. Bir dem gelir dostun sofrasına otururur, bir dem gelir şeytanın düşmanlığını görür. 

Sohbetler mümini olgunlaştırır ve kendini tanımasına vesile olur. Mümin kendini tanıdıkça Rabbini tanımaya başlar. Hakk’ın karşısında edeblenmeye başlar. Bir dönem zalim nefsiyle herkesi kırıp geçirirken, karıncayı ezemez hale gelir, dağdaki çiçeği koparamaz olur. Bilir ki her şey Rabbini zikretmektedir, gönlü merhametle dolar.

Allah’ın (cc) düşmanları karşısında aslan kesilir. Zalimin karşısına çıkar, çekinmez hiçbir şeyden, bütün dünyayı karşısına alır. Bir dem gelir zikirler yapılır, bir dem gelir cihada çıkılır. 

Sohbetlerle Hâcegân dervişleri; ayçiçeğinin güneşin karşısında olgunlaştığı gibi gelişirler, karpuz gibi içleri çok tatlı hale gelir. İslam dervişlerin bu sımsıcak gönülleri ile beldeler fethetmiştir. Gittikleri her yerde gönüller İslam’a ve müslümanlara ısınmıştır. Son zamanlarda tarikatlere açılan savaşın asıl sebebi de budur, çünkü dervişler İslam’ın gönül askerleridir. Onları öyle topla tüfekle yıkamazsın. Dervişlerin gittikleri yerler Allah’ın izniyle İslam beldesine dönüşür. Abdulkadir Geylani gibi Hasan Şazili gibi Şahı Nakşibend gibi Mevlana gibi Yunus Emre gibi müslümanların bu zamanda da yaşadığını düşünün. Dünyamız nasıl da güzelleşirdi değil mi? 

Özellikle İslam dünyasında oynanan oyun müslümanları Selefileştirmek, Vahhabileştirmek… Gönülsüz, ruhsuz, kuru bir mantıkla şiddet içeren yapılarıyla insanları İslam’dan uzaklaştırmak… Gayeleri bu… İslam’ı terör yanlısı, şiddet yanlısı göstermek… Bu oyunları ancak Allah’ın yardımıyla gerçek sufiler/ dervişler bozabilir.

Özlerindeki güzellikler /muhabbetler; bozulan, perişan olan dünyanın ihtiyaç duyduğu ilaçlardır. Bu öyle bir ilaç ki, sadece müslümanların değil bütün insanlığın çaresidir. 

Dergahlar, kamil/olgun insanlar yetiştiren gönül mektepleridir. Ne kadar da ihtiyacımız var şimdi onlara!.. Ehlisünnet çizgisini bozmayan dergah sayısı maalesef her geçen gün azalıyor. Ya Rabbi, Sen onların sayısını çoğalt. Peygamber Efendimiz’in (sav) Bedir’de yaptığı dua gibi biz de dua ediyoruz: Bu zamanda gerçek kulluğu dervişler yapıyor, onlar da kalmazsa kulluk yapan çok azalır… Sen onları muhafaza eyle, sayılarını çoğalt…

Sohbet sonrası akıllar şuurlandı, gönüller muhabbetlendi. Hâcegân dergahında şimdi zikir vaktidir… Hatme-i Hâcegân tevbe ile başlar. Günahlara, gaflete topluca gönülden tevbe edilir. İhvanlar birbirinin tevbesine şahitlik eder. Fatihalar, ihlaslar, salavatlar aşkla, muhabbetle söylenir. Bu manevi sofraya büyüklerimiz davet edilir, melekler bu cennet bahçesinin misafirleridir. 

Hep birlikte topluca Allah’ın zikriyle coşar gönüller… “La ilahe illallah” söylenir hep birden imanlar tazelenir, muhabbetler artar.

“İllallah” denir, Allah’tan (cc) gayrısı gönülden uzaklaştırılır. Gönül Hakk’ın mekanıdır. Gönül temizlenmezse oraya Hak gelmez.

Sür çıkar ağyarı dilden
Tâ tecelli ede Hak
Gelmez saraya padişah
Hane mamur olmadan demiş şair.

Gönül temizlenir ve Maşuk gönle davet edilir. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d 28) buyurmuş Rabbimiz. Zikirlerle, dualarla Hâcegân devranı tamamlanır.

Geceler değerlendirene çok bereketlidir. Hâcegân dergahında gece bitmedi… Zikir sonrası gönül sohbeti başlar. Çaylar, zikirle oluşan harareti biraz olsun hafifletir. Bu sohbetler biraz daha özel sohbetlerdir. Uzaktan yakından gelenlerle tanışılır, kaynaşılır. Sorular sorulur, dinimiz öğrenilmeye çalışı-lır. Dervişler; gece hiç bitmesin, sohbet devam etsin isterler. Fakat vakit gecenin ilerleyen saatleridir. Ayrılık vaktidir… Dervişlerin bedenleri ayrılsa da, gönülleri mürşidlerinden ayrılmaz.

Derviş, dergahtaki muhabbetini evine taşır. Eşiyle paylaşır sohbetleri/ muhabbetleri… Bir dergah da evde yaşanır … Gece namazı kılınır, istirahate geçilir.

Ya Rabbi, bizleri sevdiklerinden ayırma… Zikrinden, sohbetinden mahrum eyleme… Canımız böyle sohbet meclislerinde, zikir meclislerinde, savaş meydanlarında çıksın… Ömrümüzün sonuna kadar dostlarının yanında marifetullaha ve muhabbetullaha ulaşmayı bizlere nasip eyle… Amin…

İhlâs, takva her işleri,
Ne güzeldir cümbüşleri,
Can fedadır dervişleri,
Hâcegânlar tekkesinde.
         Hâce Hazretleri

 

Yazar:  Andelib

 

Ey Enes Efendimizin En Çok Yaptığı Dua Nedir

Ey Enes! Efendimiz'in En Çok Yaptığı Dua Nedir? - Sâlik-i İrfan

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Ey Enes! Efendimiz'in En Çok Yaptığı Dua Nedir?

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. O’nun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. O’nun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Elhamdulillah, ashabın güzellerinden Enes bin Mâlik (ra) hazretlerinin hayatından dersler almaya çalışıyorduk. Onları ne kadar övsek az; çünkü onlar Allah Teala’nın insanlık içinden seçip Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) arkadaş kıldığı insanlar. Ve hakkıyla Efendimiz’e (sav) yarenlik etmişler. Cenabı Hak bizleri onlara bağışlasın. Onların imanından, ahlakından bizlere de lütfeylesin. 

Enes bin Mâlik’in (ra) bizzat Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz’den rivâyet ettiği hadîsi şeriflerden bir kısmı şöyledir:

“Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdele-yiniz, nefret ettirmeyiniz.”

“Herhangi biriniz kendi nefsi için istediğini, müslüman kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz.”

“Birbirinize buğzetmeyiniz, hased etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz. Bir müslüman için kardeşine üç günden fazla küsmek helâl olmaz.”

“Sizden bir kimse başına gelen bir musibetten dolayı ölümü istemesin. Ölümü isteyecek kadar sıkıntılı bir durum içerisine düşmüş olanlar: ‘Yâ Rabbi! Hayat hakkımda hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; yoksa, rûhumu kabzeyle.’ desin.”

“Kim Allah Teala’ya kavuşmak isterse, Allah Teala da ona kavuşmak ister. Kim bunu istemezse Allah Teala da istemez.” Bunun üzerine biz: “Yâ Rasulallah, hiçbirimiz ölümü istemeyiz.” dedik. Rasulullah (sav) şöyle cevap verdiler: “Bu ölümü istememek değil, mümin dünyadan ayrılacağı zaman, akıbetinin iyi olacağına dair müjdeler kendisine verilir, böylece Allah Teala’ya kavuşmak ister. Bu kavuşma, onun en çok istediği şeydir. Fakat kâfir ve fâcir son nefesinde, sonunun iyi olmadığını görür ve Cenâbı Hakk’a kavuşmayı istemez. Allah Teala da ona kavuşmayı istemez.”

“Kendisinde şu üç sıfat bulunan îmânın tadını duyar: 1)Allah ve Rasulü’nü başkalarından daha çok sevmek, 2)Sevdiğini Allah için sevmek, 3)Küfürden kurtulup hidâyete kavuştuktan sonra ateşe atılmayı ne kadar istemezse, küfre dönmeyi de o derecede kerih ve kötü görmek.”

“Kıyâmet günü bir komşu diğer komşuyu yakalar, onu salıvermez ve şöyle der: “Yâ Rabbi! Sen buna çok ihsanda bulundun. Bana ise az verdin. Ben aç idim. O tok olarak uyudu. Ona: ‘Bana kapısını niçin kapadığını, kendisine verdiğin rızıktan beni niçin mahrûm ettiğini sor!’ der.”

“Şu dört şeyin sarf edilmesinden, kul kıyâmet gününde hesaba çekilmez. Bunlar: Ana-babasına sarf ettiği, iftar için sarf ettiği, sahur için sarf ettiği, çoluk-çocuğu için sarf ettiği nafakalardır.”

“Bir kimse dünyada ipekli elbise giyerse, ahirette giyemez.”

“Mirâca çıktığım gece, dudakları makasla kırpılan bazı kimseler gördüm. Cebrâil’e bunların kimler olduğunu sordum. Cebrâil: ‘Bunlar ümmetinden, herkese iyiliği emredip kendilerini unutan ve Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup da ona uymayan, onunla amel etmeyenlerdir!’ cevabını verdi.”

Hz. Enes iyi günlerde, sıkıntılı anlarda İslâm için yapılan savaşlarda daima Efendimizle birlikte idi. Rasulullah’ın gazâları fazla olmakla beraber; savaş yapılanı dokuz tanedir: Büyük Bedir, Uhud, Hendek, Benî Kureyzâ, Benî Mustalik, Hayber, Mekke’nin Fethi, Tâif ve Huneyn Gazâları’dır. Hazreti Enes bunların çoğuna iştirak etti. Hizmetlerini, bir an için bile aksatmadı.

Zaman ilerledikçe Ümmü Süleym’in küçük oğlu Enes 20 yaşlarında bir delikanlı olur. Zekâsı, terbiyesi, ilim ve cesaretiyle yaşıtlarını geride bırakır. Hazreti Enes bu arada şâhit olduğu olayları sonraki dönemlerde âlimlere nakleder. Bedir Zaferi’nde, 12 yaşında olduğu halde, savaş alanındadır. Efendimizin vefatlarında 20 yaşındadır. 

Hazreti Enes gözyaşları arasında der ki: “Sevgili Peygamberimizin Medîne’ye geldikleri günü de vefat ettikleri günü de gördüm. Müslümanlar birincisi kadar sevinçli, ikincisi kadar elemli bir gün yaşamadılar.”

Hz. Enes, Peygamber Efendi-miz’den (sav) sonra 70-80 yıl daha yaşadı. Efendimiz’in en yakınlarında bulunduğu için O’nun bütün emir ve yasaklarını çok iyi biliyordu. Bunları olduğu gibi müslümanlara nakletti. Uzun ömrünü yalnız bu işe vakfetti. 

Peygamber Efendimiz’-den birçok hadisi şerif nakleder. Hadis rivayetinde çok titiz davranırdı. Bu durumu talebelerine de ısrarla tavsiye ederdi. Bu bakımdan hadis ilmine hizmeti büyüktür. Hadis ilminin yayılmasında önde gelenlerdendir. İlim öğrenmek gayesinde olanlar onun meclisine devam ederlerdi. O, “Kale Rasulullah - Rasulullah şöyle buyurdu...” derken meclistekiler derin bir huşû ve huzûr içinde dinlerlerdi. Birçok yerde ilim halkası kurmuştur. Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Basra, Kûfe ve Şam, ders verdiği mühim merkezlerdi. Zamanın halifesi bile onun derslerine gelmeyi gönülden arzu ederdi. Her yönden bereketli ve çok mübarek bir zat idi. Bu da, Rasul-i Ekrem’in (sav) dualarının bereketiyle idi. Onun ilim deryasından istifade edenler çoktur. Hasan-ı Basrî, Süleymân Teymî, Ebû Kulâbe, Ebû Bekir bin Abdullah el-Müzenî (ra) bunlar arasındadır.

Rasulullah hayatta iken bir an olsun yanından ayrılmayan Hz. Enes, dört halife devrinde de mühim vazifeler yaptı. Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında Bahreyn havalisinin zekât borçlarını toplamakla vazifelendirilir ve bu vazifeyi en güzel şekilde tamamlar. Hz. Ömer (ra) devrinde kendisini fıkıh ilmine verir. Basra’da yerleşerek etrafında toplanan talebelere ilim öğretir. Bu esnada, Hz. Ömer’in meşveret meclisinde de vazife yapmaktadır.

Hz. Osman ve Hz. Ali (ra) zamanlarında münafıklar tarafından çıkarılıp körüklenen fitnelere karışmaz, halkın da karışmasına mâni olmaya çalışır. Bütün mesaisini ilim öğrenmeye ve talebe yetiştirmeye hasreder. İçlerinde devrin halifelerinin de bulunduğu yüzlerce talebe yetiştirir. Derslerine kendi çocukları da devam ederler. Onlar da itibar sahibi âlimlerden olurlar.

Çok zengin olmasına rağmen Hz. Enes’in son derece sade ve zahidane bir hayatı vardır. Lükse ve dünya malına rağbet etmez. Servetini fakirler ve bilhassa talebeleri için harcar. Namazlarını o derece dikkat ve huşu içinde kılar ki Rasulullah’ın nasıl namaz kıldığını soranlara Hz. Enes’in namazı örnek olarak gösterilir.

Onun mümtaz vasıflarından birisi de hakperestliği, zulüm ve haksızlık karşısındaki cesaret ve gayretiydi. Zalimler karşısında hakkı söylemekten asla çekinmezdi. Nitekim meşhur zalim Haccâc bile onun bu vasfını bildiği için ona zulmetmekten çekinmiş, hatta derslerine devam edip gönlünü almaya çalışmıştır.

Devam edecek...

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Sayfa 4 / 241

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort