JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz - Sâlik-i İrfan

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Onun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. Onun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Bu ay dergimizin ana konusu, eğitim. İslam dünyasının en sancılı konusu. 

“Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” buyuran Efendimiz (sav) aldığı terbiyeyi en güzel şekilde Ebu Bekir Sıddık (ra) başta olmak üzere bütün ashaba nakış nakış işlemiş. 

Tarihin gördüğü en büyük toplumsal değişimi, ahlaki dönüşümü gerçekleştiren Efendimiz (sav) aynı zamanda kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa model olacak eğitim ilkelerini de miras olarak bırakıyordu. İşte bu mükemmel-muazzam dönüşümün ashaptaki karşılığını aradığımızda bizleri hayrete düşüren iman, irfan, vefa, feda, seha (cömertlik)… örneklerinden adeta insanın başını döndürecek binler görmek mümkün. 

Erkeklerin eğitimi bir yana, kızlarını diri diri toprağa gömen insanların bulunduğu bir toplumda Hz. Fatıma annemiz gibi, Hz. Aişe annemiz gibi ya da ashabın eşleri ve kızlarında göreceğimiz nezafet, nezahat, iffet ve zerafet örnekleri Efendimiz’in (sav) kuvvet ve kudretinin ispatıdır adeta. 

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ 

“Ey iman edenler! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, siz müminlere rauf ve rahîm bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe 128)

Cenabı Mevlamız Peygamberimiz Efendimiz’i (sav) överken Tevbe Suresi’nin 128. ayetinde “…sen rauf ve rahimsin.” buyurur. Daha ne denebilir ki? Seni alemlerin Rabbi olan, Kadir olan Mevlayı Müteal Hazretleri övmüş ya Rasulallah! Vallahi bize de seni ve eserlerini hayran hayran seyretmek düşmüş.

İşte bu yazımızda, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) eserlerinden-nezih talebelerinden Hz. Aişe (ra) annemizin eğitimle alakalı yönlerine değinmeye çalışacağız:

Efendimizin (sav) buyurduğu “Dininizin yarısını Humeyrâ’dan alınız.” (İbn Manzûr, el-İfrîkî el-Mısrî, Lisânü’l-Arab) ifadesi Aişe annemizin diğer ashabın vakıf olamayacağı yönlere vukufiyetine işaret olsa gerek. “Evlenmek dinin yarısıdır, diğer yarısı için ise Allah’tan korkun.” rivayetine de dikkat edilirse Aişe annemizin çoğunlukla Efendimiz’in (sav) özel hayatı ile ilgili, hanımların özel halleri ile ilgili eğitimde aktarıcı olduğu zaten görülmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sav) hanımı olmasının yanı sıra onun değerli öğrencisi de olan Hz. Aişe annemizin ilmi sahada çok ayrı bir yeri vardır. Fıkıh ilminde pek çok âlimin hatasını düzeltmiş, birçok hadisin de mükemmel bir şekilde izahını yapmıştır. 

Hz. Ömer (ra) kadınlarla ilgili fıkıh meselelerinde daima Hz. Aişe annemizin görüşünü almıştır. Hayatının bütün aşamaları müslümanlar için örnek olan Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) özellikle aile hayatının iyi biliniyor oluşunu Hz. Aişe annemize borçluyuz. O, Hz. Peygamber Efendimiz’den en çok hadis rivayet eden sahabiler arasında yer almaktadır. Diğer Müslümanların görmediği, bilmediği pek çok husus Hz. Aişe (ra) annemizin rivayetleri sayesinde bilinmektedir. İdeal bir aile reisi olarak Peygamber Efendimiz’in (sav) eşlerine, çocuklarına davranışlarını Hz. Aişe (ra) annemizden öğrenmekteyiz.

Arapçayı çok güzel kullanan Hz. Aişe (ra) annemiz, açık ve yalın anlatım tarzı ve hitap ettiği kişiye en uygun tebliğ yapması sayesinde konuştuğu kişiler üzerinde etkili olmuş bir hatiptir. Halka hitaben yaptığı konuşmalar ve bazı mektupları edebi kabiliyetini de gösteren örneklerdir. Peygamber Efendimiz (sav) emrolunduğu her buyruğu hemen hayatına aksettiriyordu. Hz. Aişe (ra) annemiz, O’nun bu özelliğini şu güzel benzetmeyle anlatmıştır: “Peygamber yaşayan Kur’an’dı”. Bu tek cümle Hz. Aişe (ra) annemizin geniş manaları az kelime ile ifade etme yeteneğine en güzel örnektir ki bu, asırlardır ümmetin dilinde dolaşmaktadır. 

Dinimizin büyük bir bölümü bize Efendimiz’in (sav) hanımlarından özellikle de Hz. Aişe (r.anha) annemizden gelmiştir. Allah Rasulü’nün hanımları arasında ilme düşkünlük noktasında en önde geleni Hz. Aişe validemizdir. O kadar ki “Bilmediği bir konuyu duyduğunda, onu iyice anlayıncaya kadar sormaya devam ederdi.” (Buhârî, İlim 36) 

Ebû Musa el-Eşari anlatıyor: “Allah Rasulü’nün arkadaşları olarak ne zaman bir hadisi anlamada müşkil yaşasak, hemen Aişe’ye sorardık. Kendisi bize o konuda mutlaka bir bilgi sunardı.” (Tirmizî, Menâkıb, 62)

Rivayetten de anlaşıldığı gibi Aişe validemizin hadislere vukufiyeti fevkalade ileri idi. Huzuruna gelen bir soruyu-meseleyi, hemen bir hadisle veya bir te’ville (yorumla) hallediveriyordu. Hatta bazı yanlış anlaşılan veya eksik rivayet edilen hadisleri, Hz. Aişe validemiz tamamlamış ve bizi yanlış anlamalardan kurtarmıştır. (Zerkeşî, el-İcabe, s.103)

Allah Rasulü Hz. Aişe hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Peygamber hanımları da dahil eğer ümmetimin kadınlarının ilmi Aişe’nin ilmiyle kıyas edilecek olsa, Aişe’nin ilmi ağır gelir.” (Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/184)  Efendimiz’den tescilli bu ilim hazinesine miras ve tıp ile ilgili konularda dahi müracaatta bulunurlardı. (Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/182; Hâkim, Müstedrek, 4/11) Aişe validemizin tabiblik yönünün olduğunu da yine kaynaklarımızdan öğreniyoruz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/67)

Mekke’nin âlimi olan Ata b. Rabâh, Aişe validemizin ilmine olan hayranlığını şöyle ifade eder: “O, insanların en fakihi, en âlimi, görüşü en güzel olanıdır.” (Hâkim, Müstedrek, 4/14) Ayetlerin iniş sebebini en iyi bilenlerden biri olan Aişe validemiz, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında fetvalar da veriyordu. Hz. Ömer ve Hz. Osman, sünnetle alakalı bazı sorular için Hz. Aişe validemize elçiler gönderiyorlardı. (İbn Sâd, Tabakât, 2/32–33)

Hz. Ebu Seleme’den şöyle nakledilir: “Hiçbir kimseyi görmedim ki Hz. Aişe’den daha fazla Allah Rasulü’nün sünnetini bilsin. Muhtaç olunan her hususta ondan daha fakih olsun, hangi ayetin hangi konuda indiğini ve farzları ondan daha iyi bilsin.” 

Hz. Aişe annemizin kız kardeşi Hz. Esma, Zübeyir b. Avvam ile evlenmiş ve Urve adında bir oğulları dünyaya gelmişti. Urve b. Zübeyir teyzesini ziyadesiyle severdi. Teyzesinin şaşılacak derecedeki bilgisi ve hemen her konudaki engin görüşü Urve b. Zübeyir’i hayrete düşürürdü. Bu ilim karşısında her gün yeni hayretlere düşen Urve bir gün dayanamayıp sordu: “Teyzeciğim ben senin fıkıhtaki bilgine şaşmam, çünkü Rasulü Ekrem’in zevcesi ve Ebu Bekir’in kızıdır, derim. Ben senin şiirdeki ve Arap tarihindeki bilgine de şaşırmam çünkü halkın bu konularda en bilgilisi olan Ebu Bekir’in kızıdır, derim. Bunların hepsini anlıyorum da ben senin tıptaki bilgine şaşıyorum. Bu bilgiyi sana verebilecek kimseyi de tanımıyorum. Tıp bilgisini nasıl elde ettin?” Hz. Aişe yeğeninin hayretle açılan gözlerine gülümseyerek şu cevabı verir: “Ey kardeşimin oğlu Urvecik! Allah Rasulü ömürlerinin sonlarında sık sık hastalanır, kendisine Arap heyetleri gelir dururdu. Her biri bir şey tarif ederdi. Ben de o tariflere göre otlardan ilaç yapardım da varlığın nuru iyileşirlerdi. Böylece onlardan aldığım her tarifi öğrendim ve bu ilme vasıl oldum.”

Hz. Aişe (ra) validemizin evi büyük küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği bir ilim merkezi olmuştur. Orada uzun konuşmalar yapar ve dersler verir kendisine emanet edilen ilmi, mümkün olduğunca halkın istifadesine sunardı. Bir soru üzerine şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber’in vefatından sonra bu ümmette meydana çıkan ilk bela, tokluktur. Doyunca insanların bedenleri şişmanladı, kalpleri zayıfladı, dünya hırsları kabardı.”

Hz. Aişe (ra) annemiz sırtındaki elbiseyi yamamadan altını üstüne, üstünü altına getirmeden, onu eski sayıp çıkarmazdı. Bir gün Hz. Muaviye’nin yanından ona seksen bin dirhem geldi. Akşama kadar bir tek dirhem bile bırakmadan Allah (cc) yolunda hepsini fakirlere dağıttı. Cariyesi ona “Niçin bize bir dirhemle biraz et almadın?” deyince “Eğer bana hatırlatsaydın bırakırdım.” dedi. Dikkat edilirse  kendi açlığı ve ihtiyacı söz konusu bile değil, mesele yardımcısının açlığı ve ihtiyacıdır.

Kuseyir b. Ubeyd’den; müminlerin annesi Hz. Aişe’nin (ra) hücresine gittim, bana: “Şu elbisenin yırtığını dikeyim de konuşuruz.” dedi. “Ey müminlerin annesi! Halka senin bu yaptığını söylesem senin cimri olduğuna kanaat getirirler.” dedim. Hz. Aişe de “Aklını kullan eskisi olmayan bir kimse için yeni yoktur.” dedi. 

Elbise konusunda babasından aldığı uyarıyı ise Hz. Aişe (ra) şöyle nakleder: Bir elbise giymiştim, elbise çok hoşuma gittiği için ikide bir eteğime bakıyordum. O sırada babam “Ey Aişe, bilmez misin Allah (cc) şu anda sana bakmaz!” dedi. “Niçin?” diye sordum, “Sen bilmez misin kul dünya süsüyle gururlanırsa Rabbi ona buğz eder, ta ki o süs kendisinden ayrılıncaya kadar!” dedi. Bunun üzerine onu sırtımdan çıkardım ve sadaka verdim. Babam “Umulur ki sadaka vermen senin günahına keffaret olur.” dedi.

Hz. Aişe (ra) annemiz, Rasuli Ekrem (sav) Efendimiz’den 2210 hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de ashab ve tabiinden birçokları hadisi şerif nakletmişlerdir. Ahmed ibni Hanbel, Müsned’inde Hazreti Aişe’nin hadislerini 253 sahife içinde toplamıştır. Sahih hadis kitapları Hazreti Aişe’nin fetvaları ile doludur.

Hazreti Aişe’nin ilmini en ziyade neşreden kız kardeşi Esma’nın oğlu Urve bin Zübeyr ve erkek kardeşinin oğlu Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir’dir.

Aişe annemizin fıkıh ve ictihadda, görüşü keskin ve kuvvetli idi. Fıkıh ilminin kurucularındandır. İslam dininde pek yüksek makam sahibi olup, hadis ve fıkıh âlimlerince takdîr ve sitayişle anılanların başında gelmektedir.

Ebu Davud, Hazreti Aişe’den (ra) bildiriyor ki: Kız kardeşim Esma, Rasulullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı. Derisinin rengi belli oluyordu. Rasulullah (sav) baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirdi ve: “Ey Esma! Bir kadın namaz kılacak yaşa geldiği zaman, onun yüzünden ve iki ellerinden başka yerlerini erkeklere göstermemesi lazımdır.” buyurdu.

Aişe annemiz buyurdular ki: “Rasulullah’ın yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi.”

“Rasulullah, (bazen) bütün gece tek bir ayetle namaz kıldı.”

Hazreti Peygamber (sav), Aişe annemize şöyle buyurmustur: “Cebrail hiç durmaz komşu hakkına hürmet olunmasını bana tavsiye ederdi. Hatta ben yakında komşuyu mirasçı kılacak sandım.”

Rasulullah (sav) tembellikten Allah Teala’ya sığınmış: “Ya Rabbi! Beni keselden koru!” diye dua ettiği, Aişe ve Enes bin Malik hazretlerinden rivayet edilerek Buhari ve Müslim’de bildirilmiştir.

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -1 - Tamer Doymuş

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -1

 

“Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasul gönderdik.” (Bakara,151)

Ashabı Suffe ve Ashab (r.anhum) Dönemi Eğitim ve Öğretim: Mekke döneminde başta Hz. Erkam’ın (ra) evi olmak üzere sahabeye ait diğer müsait evlerde eğitim öğretim faaliyetleri yapılıyordu. Burada Efendimiz (sav) inen ayetleri ashaba okuyordu. Ahabı kiram inen Kur’an ayetlerini ezberliyorlar, yazıyor ve orada bulunmayan sahabeye aktarıyorlardı. Eğitiminin niteliği; tevhid esasının zihinlere ve kalplere yerleştirilmesidir. Bu dönemde sahabeyi kiram tevhid inancını ve Kur’an esaslarını öğrenirken büyük engellerle karşılaşmışlardır. Bedenlere yönelik işkenceler, Müslümanları cazip dünyalık teklifleriyle davalarından döndürmek, ticaret alanında baltalamak, sosyal boykot... Müşriklerin bu tutum ve davranışları Müslümanların Efendimiz’e (sav) olan bağlılıklarını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Medine-i Münevvere’de hicretin birinci yılında Mescid-i Nebi’ye bitişik olarak üstü örtülü, etrafı açık bir gölgelik yapılmıştır ki buraya suffe, burada kalan sahabeye de ashabı suffe denilmiştir. Burada Efendimiz’in (sav) görevlendirdiği sahabeler de dersler veriyorlardı. Suffede okutulan dersler; Ashabı güzin başta Kur’an-ı Kerim’in okunması ve ezberlenmesi, tefsir, hadis, fıkıh dallarında Efendimiz’den (sav) dersler alıyorlardı. Efendimiz, suffe talebelerine spor olarak ata binme, yüzme ve nişan talimini; aritmetik, miras taksimi için feraiz, ilmi neseb öğrenmelerini de tavsiye ederdi.

Rasulullah (sav) bir gün suffaya girdiğinde, aralarında Hz. Selman’ın (ra) da bulunduğu bir topluluğun zikir yaptığını görünce: “Söylediklerinize devam edin. Ben, üzerinize rahmet indiğini görmekteyim, size katılmayı da çok isterdim. Kendileriyle beraber olmak için nefsime sabır tavsiye ettiğim kimseleri ümmetim arasında bulunduran Allah’a hamd olsun” der.

Ashab Rasulullah’dan (sav) ilim dinlemeye ve öğrenmeye çok düşkün idiler. Hatta öyle ki içlerinden biri Rasulullah’ın meclisine gidemediği zaman, yerine arkadaşlarından birini görevlendirir, Rasullah’ın söylediklerini günün sonunda bu arkadaşlarından öğrenirdi. Rasulullah ve arkadaşları Hakk’a davetin neşrini ve öğretimini sadece Medine’ye tahsis etmediler. Rasulullah (sav) uzak bölgelere İslam’ı öğretmeleri, Rablerine giden yolu açmaları için davetçiler göndermiştir.

İslam hukukçuları bu hususta halifelerin halka karşı sorumluluklarını şöyle sıralarlar: 1-Şeriat ve ilimlerin yayılmasını sağlamak 2-İlim ve İlim adamlarına saygı 3-İlim ve ilim müesseselerini geliştirmek 4-İhlas sahibi büyük alimlerle görüşerek, önemli dini meseleleri onlarla istişare etmek.

Zeyd b. Sabit (ra) miras taksimi ve ganimet ve onunla ilgili hisseleri ayırmada, Muaz b. Cebel haram ve helali bilmek hususunda, Ubey b. Kab Kur’an-ı kerim kıraatinde temeyyüz etmişlerdi.

Bu alim sahabeler İslam ülkesinin dört bir bucağına dağıldılar ve gittikleri merkezlerde ilmi hareketi başlattılar. Onların etrafını kuşatan talebeler, üstatlarından öğrendikleri ilmi halk arasında yaydılar.

Emeviler Döneminde Eğitim: Emevilerde büyük camilerde ilim öğretimi için kurulan ders halkalarında talebelerle dolup taşardı. Okuma yazma öğretenlere “küttab” adı verilirdi. Bu mekteplerde okuma yazmanın yanında temel dini bilgiler, lügat, nahiv ve aruz ilimleri de okutuluyordu. Emevilerin ilk zamanlarında bu ders meclislerin üstatları genellikle genç sahabeler kuşağına mensup alimlerdir. Tefsir alanında Emevi döneminin en meşhur müfessiri Abdullah ibn Abbas’tır. “Müfessirlerin Sultanı” “Kur’an Tercümanı” diye anılmıştır. İbn Abbas’ın talebeleri Kur’an’da karşılaştıkları bütün müşküllerini hocalarına sorup öğrenmişlerdir.

Medine’de Übey ibn Ka’b’ın rehberliğinde başlayan tefsir çalışmaları bu dönemde pek çok müfessirin yetişmesine imkan hazırlamıştır. Tefsir çalışmaları Irak bölgesinde Abdullah b. Mes’ud ve talebeleri tarafından başlatılmıştır. Abdurrahman es-Sülemi, Abdurrahman es-Süddi onun en tanınmış talebelerindendir.

Abbasiler Döneminde Eğitim: Abbasiler devrinde Bağdat ve diğer yerlerde kurulan medreselerde eğitim öğretim faaliyetlerini 1258’deki Moğol istilasına kadar verimli bir şekilde sürdürmüşlerdir. 

Tıp alanında Hac mevsiminde çok sayıda doktorun katıldığı tıp kongreleri düzenleyerek, tıbbın ilerlemesine yardımcı oldular. Doktorlar bu kongrelerde araştırmalarının sonuçlarını açıklar ve ilaçlar yapımında kullandıkları bitkiler hakkında bilgiler verirlerdi. Bu dönemde Ebu Bekir Razi “el-Havi” isimli ilk tıp ansiklopedisini hazırladı.

Bu dönemde ilmi çalışmaların hızla sürdüğü yerlerden biri de şüphesiz ki Endülüs’tür. Ebü’l-Kasım ez-Zehravi otuz Ciltlik “et-Tasnif” adında bir tıp ansiklopedisini telif etti. İbn Rüşd, İbn Baytar gibi alimler tıp alanındaki meşhurlardan bazılarıdır.

Endülüs’te gelişen ilmi çalışmalar Batıyı derinden etkilemiştir. 711’de Müslümanlar yüksek bir medeniyeti tesis ederken Batı dine aykırı kabul ettiği için akli faaliyetleri yasakladığı “Karanlık Çağ” denilen bir dönem yaşıyordu. Müslümanların kaydettikleri gelişmelerin farkında değillerdi. On birinci yüzyılda gerek doğu da gerek Endülüs üzerine tertipledikleri haçlı seferleri vesilesiyle Hristiyanlar İslam medeniyetini yakından tanıma fırsatı buldular. Yine O dönemde Batılılar İslam medeniyetini daha yakından tanıyabilmek için Arapça eserleri kendi dillerine tercüme etmeye başladılar. Bu tercüme faaliyetlerinin yoğunlaştığı merkezlerden biri Sicilya diğeri de İspanya idi.

İslam medeniyetinin birikimlerinin Batı’ya aktarılması yönündeki söz konusu tercüme faaliyetleri on ikinci yüzyılda daha sistemli ve daha yoğun bir faaliyet kazandı. Tuleytula başpiskoposu olan Raimundu burada Bağdat’taki beytülhikmeye benzer bir müessese kurdu burada çalışan mütercimler felsefe, astronomi, matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya, edebiyat gibi ilim dallarıyla ilgili çok sayıda eseri Latince’ye çevirdiler.

İbn Rüşd Aristo üzerine yazdığı şerhlerle birlikte “Tehafitu Tahafitu Felasife” adlı eseriyle Avrupa’da kendisine en fazla itibar edilen filozof haline geldi. Eserleri kilisenin itirazları üzerine bazı kısımları çıkarıldıktan sonra Paris Üniversitesi’nde ve öteki akademik kurumlarda okutulan kitaplar arasına girdi. Batılı bazı düşünürlerin ondan etkilendiği söylenmiştir. İspanyollar Mürsiye’yi zapt ettikleri zaman Kral dönemin âlimlerinden Muhammed b Ahmed el-Mürsi’yi hizmetine alarak adına medrese inşa ettirmiş. Mürsi burada Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilere mantık, hendese, tıp, felsefe ve musıki dersleri vermiştir.

Selçuklular Dönemi ve Nizamiye Medreseleri: Medrese denilince daha çok, Sultan Alparslan’ın ve onun ardında oğlu Melik şahın veziri olan Nizamülmülkün Nişabur ve Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medreseleri akla gelmektedir. Daha sonra diğer şehirlerde de buna benzer medreseler inşa edilmiştir. Bunların devamını sağlamak için vakıflar kurdurmuş böylece alimlerin ve öğrencilerin geçim endişesi taşımaksızın ilimle uğraşmasını sağlamıştır. Açılan medreselerle ilmin yayılması sağlanmış, Şii Fatımilerin yürüttükleri propaganda faaliyetlerine de karşı koyabilmişlerdir.

Bağdat Nizamiye Medresesi:

Dicle kıyısında 1064’de inşaasına başlandı, 1067’de bitirildi. Medreseler hocalara ve talebelere mahsus odalar, dershaneler, mescit, kütüphaneler, yatakhaneler, yemekhaneler, hamam gibi bölümlerden oluşan bir külliye niteliğindedir. Nizamülmülk medresenin her türlü ihtiyacın karşılamak için vakıflar kurdu. Medresenin yanında yaptırdığı çarşı ile birlikte arazi, hamam ve dükkânların gelirlerini müderris ve öğrencilere tahsis etti. 

Nizamiye medreselerinde okutulan derslerden bazıları şunlardır: Kur’an-ı Kerim, Kur’an ilimleri, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı, kelam, riyaziye, feraiz. Ders saati mevsimlere, dersin niteliğine, müderrisin ilmi mertebesine göre değişiklik arzederdi. Dersler hafta boyunca öğleden önce başlar, öğle ikindi ve yatsı namazlarından sonra da devam ederdi. Medresenin müderrislerinden Ahmed b. Muhammed b. Berhan’ın bazen gün boyu, bazen gece seher vaktine kadar ders verdiği kaydedilmektedir. Cuma günü öğleden sonraki saatler hadis imlası, vaaz ve hitabete ayrılmıştır.

Yaşı yirmiyi geçmiş olan öğrencilerin kabul edildiği medreselerde öğretim süresi dört yıldır. Medreselerin yanı başında bulunan kütüphaneler oldukça zengin olduğu için müderrislere ve öğrenciler diğer şehirlere gitmek zorunda kalmazlardı. Kütüphanede yaklaşık altı bin kitap olduğu rivayet edilir. Abbasi Halifesi Nasır li-dinillah 1116’da çıkan yangından sonra kütüphaneyi yeniden inşa etmiş ve sarayındaki binlerce cilt kitabı bağışlayarak burasını İslam dünyasının en değerli kitaplarına sahip bir kütüphane haline getirmiştir. Ne yazık ki bu zengin kütüphaneden günümüze hiçbir eser intikal etmemiştir. Nizamiye medreseleri dini ilimlerin özellikle Şafii fıkhının gelişmesine önderlik etmiş, hilaf, cedel, usul ve kelam ilimlerinde büyük gelişmeler sağlanmıştır. Nizamülmülk’ün eğitim gören on iki bin kişiye yardımda bulunduğu rivayet edilir. Moğol istilasında büyük zarar gören medresenin bu tarihten itibaren gerileme dönemine girdiği söylenebilir.

Kafkaslardan Yemen’e, Endülüs’ten Maveraunnehr’e kadar çeşitli bölgelerden gelen öğrenciler, Bağdat, Merv, Nisabur, Herat, İsfahan gibi şehirlerde nizamiyelerde okuyarak memleketlerine dönmüş ve ehli sünnet anlayışı üzerine ortak bir kültürün gelişmesine hizmet etmişlerdir.

Fen bilimleri alanında da önemli başarılar elde edilmiştir: Ömer Hayyam Melik Şahı’n emriyle kurduğu rasathanede astronomi sahasında çalışmalarını yürütmüştür. Güneş yılını esas alan Celali (Melik Şah’ın lakabı olan) Takvimi’ni hazırlamıştır. 

Sultan Sencer döneminde Abdurrahman el-Hazini Selçuklu ülkesinin enlem ve boylamını gösteren Zic-i Senceri’yi hazırlamış ve “Mizanu’l-Hikme” adlı eseri kaleme almıştır.

Alparslan zamanında savaşta seyyar hastaneler kurulmuş bu dönem Bağdat’a gelen Constantinafricanus Müslüman hekimlerin eserlerini Solerno’ya götürerek Latince’ye çevirtmiştir.

Eczacılık, kimya, botanik, biyoloji gibi alanlarda gelişmeler sağlanmıştır.

Medrese eğitiminde takip edilen metotlar: Derslerde ezber, tekrar, tefakkuh, müzakere ve imla metotlar kullanılmaktaydı. Kur’an derslerinde kırat-ı seb’a okunurdu. Hadis derslerinde cerh ve ta’dil bilgisi, rical ilmi gibi konular da görülürdü. Büyük medreselerde dini ilimlerin yanı sıra tıp, riyaziye ve hey’et gibi ilimlerde okutulmaktaydı.

İslam dünyasında medrese gibi görev yapan zaviye, hankâh, ribat gibi müesseselerde vardır. Kahire’deki Şeyhu Hankâhı’nda dört mezhep fıkhı, hadis, kıraat ve tasavvuf okutuluyordu.

Devam edecek...

 

Kaynakça
-Osmanlı Tarihi, İ.H.Uzunçarşılı
-Yeni Rehber Ansiklopedisi
-İslam Tarihi, H. İbrahim Hasan
-Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam
-İslam Tarihi, Hüseyin Algül
-İslam Ansiklopedisi, TDV

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

 Osmanlı Devletinden Günümüze Eğitim Anlayışı

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı - Yusuf-i Kenân

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı

 

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher olup mum gibi her şekli alabilir. Küçük iken kalıcı bir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’an ve Allah’ın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Çünkü her Müslüman emri altında bulunanlardan mesuldür. Bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz mesul olursunuz.” (Müslim)

Eğitim açısından mevcut durumumuzu anlamanın en güzel ve kesin yolu geçmişimizi iyi anlayıp mütalaa etmek ile gerçekleşir. Biz de bu yazımızda yakın tarihimiz, ceddimiz Osmanlı’nın eğitim sisteminin temel dayanaklarını araştırarak günümüze ışık tutmaya, önümüzdeki resmi okumaya çalışacağız. Rabbim muvaffak etsin. 

Çok değil yakın geçmişimiz ile günümüz eğitim sistemini kıyasladığımızda hepimizin ortak kanaati sanıyorum “Ne oldu bize de bu hale geldik!” demek olacaktır. Milli eğitim adına insan fıtratında çok büyük tahribatlar yapılmıştır. Bu zulüm halen de devam etmektedir. Neredeyse eğitim sistemi düşman eline geçse ancak bu kadar tahrip edilebilirdi dedirtir türden bir şaşkınlık içerisindeyiz. Sözde yapılan her yenilik, düzenleme, iyileştirme eğitimi daha da dibe itmekten öte gitmemektedir. İnsanın yetiştirilemediği gibi belki de köreltildiği, iğdiş edilip fıtratının dumura uğratıldığı gençlerimizin içerisinden geçmek zorunda bırakıldığı canavar bir çark görünümlü eğitim sistemimiz, derhal köklü değişimler ile insan merkezli bir sisteme dönüştürülmelidir. Günümüzde neredeyse insanda mevcut istidat ve yetenekleri körelterek insan harcama makanizmasına dönüşen eğitim sistemimiz her şeyden önce yetişmiş insan eliyle düzelir. İnsan ancak kemale ermiş insan ile yetişir. Körpecik yavrularımızı emanet ettiğimiz eğitim fakültelerimizden mezun öğretmenlerimiz maalesef insan yetiştirmeye ne derece namzet bunun takdiri sizlere ait. Şu anki eğitim sistemimiz boş bilgi külliyatı şeklindedir. Üstelik liseyi bitiren bir öğrenci (bu 12 yıl demek oluyor) hiçbir şey öğrenmeden mezun oluyor. İlkokuldan itibaren coğrafya okutuluyor ama ülkelerin yerini sorsan çoğu öğrenci bilmez. Sözde İngilizce okutuluyor ama hiçbir öğrenci “Adın ne?” diye sormaktan öteye dil öğrenemiyor. Ezberci, hiçbir şey öğretmeyen bu sistemle ne kadar ileri gidebiliriz ki? Hala öğrenciler kabiliyetlerine göre değil, ebeveynlerinin istekleri doğrultusunda yetişmeye devam ediyor. Ceddimizin yüzyıllar önce kullandığı uygulamalı eğitim sistemini şimdi Japonlar kullanıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Hala çocuğumun karnesinde matematik notu 4 mü 5 mi; neden 90 değil de 70 aldı onu tartışıyoruz. Bu eğitim sisteminde çocuğunun ders notu 3 olsa ne olur 5 olsa ne olur. Biz çocuğumuzun ne öğrendiğine değil de sınavda aldığı nota, karnedeki sözde başarısına bakmaya devam ettiğimiz sürece bu böyle olmaya devam edecektir.

Osmanlılarda eğitim “terbiye” olarak ifade edilir; belli bir konuda, bir bilim dalında yetiştirme etkinliği olarak görülürdü. Eğitim faaliyeti, amacına ulaşmak için öğretim faaliyetinden yararlanır. Bu nedenle öğretim, eğitimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Osmanlı’da tedris, tâlim diye tanımlanan öğretim; belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işiydi. Buna göre eğitim ve öğretimin amacı, insanlara gerekli olan bilgi, kültür, değer ve bir takım davranışların kazandırılmasıydı. Osmanlı Devleti’nde eğitimin iki boyutu vardı. Bunlar:

1-Kişilere geçerli bilgileri ve değerleri aktarmak. 

2-Amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş olan kurumlar ile eğitim ve öğretim yapmak.

Selçuklulardan itibaren Osmanlı eğitim sistemi içerisinde de eğitim fert bazında kişisel özelliklere endeksliydi. Mekteplerde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu. Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu: “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

Osmanlı Devleti’nde eğitimin ilk basamağı sıbyan mektepleriydi, mahalle mektepleri de denirdi. Sıbyan mektepleri medresenin başlangıcını oluştururdu. Bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Şehzadeler 4 yaş 4 ay 4 günlükken eğitime “amin alayı” ile başlardı.

Bir insanın ömründe zekasının en açık olduğu gün 4 yaş, 4 ay, 4. günüdür, diye rivayetler vardır. Hal böyle olunca o gün Peygamber Efendimiz (sav) Hazretlerine ilk inen 5 ayeti kerimeyi çocuğumuza telkin etmek, kelime kelime 5 ayeti okutmakta pek çok esrar vardır. Bunu tatbik eden çocukların alim ve salih birer insan olacakları ümit edilir, denilmiştir.

Mahalle mektebinin, bütün masrafları, mahalle halkı tarafından karşılanırdı. Okulda çocuğu olan aileler, mektebin hocasına maddî imkanlarına göre para ya da kumaş, koyun, yiyecek, ayakkabı gibi şeyler verirlerdi. Ayrıca okulun ısınma ve diğer giderlerini de aileler karşılardı. Mahalle mekteplerinin bir kısmı da padişahlar, üst kademe devlet yöneticileri ve hayır sahiplerinin yaptırdığı, cami, medrese, imaret ve çeşmelerden oluşurdu. Bir vakıf olarak örgütlenen bu yerlerde fakir öğrencilerin yemek, harçlık ve giysileri de temin edilirdi.

Sübyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen bilgileri öğreninceye kadar okula devam ederdi. Günümüzde olduğu gibi sınıf, ders saati ve teneffüs ayarlaması olmayan sübyan mekteplerinde sabahtan ikindiye kadar ders verilip, yalnız öğle paydosu yapılırdı. Okula başlama törenle olurdu, öğretim hatim indirmekle tamamlanırdı. Çocuklar okula pazartesi ya da perşembe günü başlardı. Tatil kavramı yoktu, eğitim kesintisiz olarak devam ederdi. Osmanlı zamanında aşağıdaki manidar şiir bütün mekteplerde okutulurdu:

Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan, Çiçekleri açtıran, bir Allah’tır, bir Allah!

Allah her yerde hazır, ne yaparsan o görür. Ne söylersen işitir. Vardır, birdir, büyüktür.

Biz Allah’ı severiz. Her emrini dinleriz. Beş vakit namaz kılar, O’na isyan etmeyiz.

Bizlere akıl verdi. Doğru yolu gösterdi. Din-i İslam’a uymayan, ateşte yanar dedi.

Kur’an-ı Kerim’e iman eden, Peygamber’i izleyen, dünyada mesut olur; cehennemden kurtulur.

Mümin iyi huyludur. Herkes ondan memnundur. Kimseye zulüm eylemez. Kendi de huzurludur.

Ya Rab! Af eyle beni. Ve anamı babamı. Kafirlerin şerrinden koru Müslümanları!

Fatih’in babası II. Murad, bir gün kendisini ziyarete gelen mürşidi Akşemseddin Hazretleri (ks) ile konuşuyordu. Fatih Sultan Mehmed dört yaşındaydı ve Akşemseddin Hazretleri’nden eğitim alıyordu. Fatih’in kafasını kurcalayan bir şey vardı ve babasına sordu:

-Baba sen sultan-ı iklim-i Rum değil misen?

Babası: Öyleyem, sultan-ı iklim-i Rum’um… dedi. Fatih, Akşemseddin’i göstererek:

-Bu da senin emrinde olan tebaandan biri değil mi, dedi. II. Murad:

-Evet, diye cevapladı.

Fatih:

-Öyleyse bu beni neden dövüyor, diye sorunca oğlunun ne demek istediğini, anlayan II. Murad müthiş bir cevap verdi:

-Onun hocası da vaktiyle beni döverdi. Fatih, böylece ilk dersini aldı…

Osmanlı Devleti’nde medreselerin yer alması Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başlamıştır. Osmanlı Medreselerinde; kelam, mantık, belagat (güzel konuşma), lügat, nahiv (söz dizimi), matematik, astronomi, felsefe, tarih, coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an-ı Kerim ilimleri, hadis ve fıkıh gibi dersler okutulurdu. Medreseler orta öğretim kurumu niteliğindeydi. Medrese kelime olarak talebenin ilim öğrendiği yer anlamına gelirdi.

Osmanlı eğitim sisteminde hiç şüphe yok ki onu cihan devleti yapan, sarayda bulunan ve devlet adamı yetiştiren Enderun Mektepleri çok önemli bir yere sahiptir. İkinci Murad zamanında kurulan Enderun Mektepleri’ne, devşirme yoluyla gelen çocuklar zeka testine tabi tutulur ve bu okula alınırdı. Evliya Çelebi, Katib Çelebi, Sokullu Mehmet Paşa ve Köprülüler burada yetişen kişilerdendi. Üstün zekalıların ve yeteneklilerin eğitim-öğretimi için kurulan ve Türk-İslam Eğitim Tarihi’nde olduğu kadar, Dünya Eğitim Tarihi’nde de çok önemli yere sahip olan Enderun Mektebi, geçmişten günümüze eğitim kalitesi açısından ilk sıradaki yerini hep korumuştur.

Kelime anlamı olarak enderun; bir şeyin iç kısmı, iç yüzü, dahili, harem dairesi gibi anlamlara gelmekte olup Enderun Mektebi ise Osmanlı Devleti’nde mülki, idari, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdi. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak da nitelendirilebilir.

Bu mektepteki öğrencilere, üstün zekalılara ve çeşitli yeteneklere yönelik programlar ve testler uygulanarak, ortalama 15 yıllık bir eğitim verildikten sonra, devletin ihtiyaç duyduğu üst düzey idari, bürokratik ve askeri personelin yetişmesi sağlanırdı. Nitekim bu konuda, önde gelen tanınmış psikologlardan Amerikalı Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zeka testini bulan kişi) Enderun Mektebi’ne alınan çocuklar için şunları söylemektedir: “Zeka seviyesini ölçmek için ilk defa test yöntemi, Osmanlı’da Enderun Mektebi’ne seçilen öğrenciler için uygulanmıştır.” Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias’ın “Platon’un idealindeki okul” olarak nitelendirdiği Enderun, tarihçi Mustafa Armağan’ın da tam bir isabetle ifade ettiği gibi “Üstün Yetenekliler Fabrikası’ydı”.

Gerçekten de kişinin yeteneklerine değer verip onları en iyi biçimde geliştiren Enderun Mektebi, Türklerin düzenli, kendine özgü bir eğitim sistemini kurup başarılı sonuçlar aldıklarını göstermekte ve dünya eğitim tarihinde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda Enderun Mektebi, üstün yeteneklilerin eğitiminde dünyadaki ilk sistemli eğitim örneğini oluşturmaktadır.

Enderun öğrencileri gün doğmadan iki saat önce kalkar, hamama gidip yıkandıktan sonra, toplu halde sabah namazını kılarlardı. Çoğu zaman yatsı namazını kıldıktan sonra yatılırdı. Enderun Mektebi’nde eğitim öğretim faaliyetleri bir bütün ve de uygulamalı olarak yapılırdı. Askerlikten diplomasiye, güzel sanatlardan spora kadar her türlü eğitim-öğretim üst düzeyde ve tatbiki-uygulamalı olarak yapılırdı. Bugünkü Japon eğitim sistemindeki “uygulama ağırlıklı” eğitim metodu yüzyıllar öncesinde Enderun Mektebi’nde başarıyla uygulandı.

Osmanlı Devleti’nin bölgesinde kavga çıkartmadan birçok milleti bir arada, yüzyıllarca barış ve huzur içinde başarıyla yönetmiş vasıflı ve nitelikli idareciler yetiştirmede bizlere öğreteceği çok şey vardır. Bu başarıya İslami eğitim ile ulaşmışlardır.

 

Yazar: Yusuf-i Kenân

 

Fıtratın Din Kılınması Düşüncenin Merkeze Konması Demektir

Fıtratın Din Kılınması, Düşüncenin Merkeze Konması Demektir - Dilhûn Âşık

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Fıtratın Din Kılınması, Düşüncenin Merkeze Konması Demektir

 

-Düşünebilmek, insan olma üniversitesinden mezun olmaktır.

-Düşünme nesnesi kendinsen düşünmek hem çıktığı yer itibarıyla hem de vardığı yer itibarıyla hiç evinden ayrılmamış demektir.

-İnanmak Allah’ı davet etmektir. Düşünmek ise onu rahat ettirmektir.

-Düşüncenin sınırı inancın kadardır. Gayba inanma bu alanı neredeyse sonsuzlaştırır.

-İsteyen değil düşünen özgürdür.

-Eğitim, düşüncenin gelişmesi için yapılan yatırımın adıdır. Öğrenim, düşüncenin işlevi için yapılan yatırımdır. Mantık, düşüncenin usulleşmesi, bilim düşüncenin ürünleşmesi demektir. İnanç düşünme zemininin tertemiz, pürüzsüz hale getirilmesidir.

-Beşeri özelliklerimiz işlenerek ahlakımızı açığa çıkarır. Ahlak doğallığın işlenmesi ile oluşur. İşlemeye vesile olan sebebler ne kadar çok olursa olsun bütün işlemleri geçerli kılacak sebeb bir tanedir. O sebeb düşüncedir. Ahlak, doğallığa düşüncenin temasıyla açığa çıkar.

-Düşünmek düşkün olmadan gerçekleşmez.Düşkün olunan da ancak sevgilidir.

-Düşünmek sevgiliyi sevgiyle dinlemenin ürünüdür.

-Kendin düşersen tecrübeye yol olur, sevgiliye düşkün olursan dostluk hasıl olur. Dostluk, düşüncenin evidir.

-“İnsan düşünceden ibarettir.” der Mevlana. Düşünmeyi fiyaka gören bir toplumda insan nedir o zaman? Düşünmek insan olmanın makamsız, mevkisiz tek yoludur. Düşünme insanın doğasının kendiliğinden eylemidir.Düşünme insanın kendi kendini temizlemesidir. Fıtrat abdestidir.

-Yetiştirilmeden gelişen, anlamadan öğrenen, bilmeyi haberdar olmak sanan, okuduğunu ilim gören, yüreği düşünceden ayırmayan, aklı secde edemeyen kim mi? Biz!

-Cennet mekandır. İnanç, duygu, düşünce ise mekanın içindeki mekansızlıktır. İnanç cennetinin güzelleri duygu ve düşüncedir.

-Zorluklardan kurtulmak için düşünüyoruz. Düşünmenin ibadet olduğunu anladığımızdan değil. Zaten zordayız, bir de düşünecek miyiz? Düşünemediğimiz için zordayız zaten.

-Hayat tecrübesi, insanın inancına düşman olmasına ya da inancını merkezden kaydırmasına yol açıyor. İnanç düşünce destekli bir anlayış zemininde gelişmez ise ilerideki düşmanınız şu an ki inancınızdır.

-Gözün gördüğü, kulağın duyduğu, elin yaptığı yeterli olsaydı akıl düşünür müydü hiç?

-Hakk’ın sende dilediğini hoşnut bir biçimde işlemesi senin Müslümanlığını gösterir. Senin de Hakk’ı her şeyiyle izlemen düşünceni oluşturur. Düşünce Hak ile konuşmandır. Düşünce Hakk’ı izleyebilme yeteneğidir.

-Özgürlük tamamen düşüncemin bana yol açmasıdır. Düşünüyorum o halde özgürlüğün içindeyim. Özgürlüğüm kendim olarak sevgiliye hizmetimi sunmamı sağlıyor.

-İstediğini yapan değil, bilincine erdiği gerçeklerin kendisindeki karşılıklarının cevaplarını düşünerek bulup eyleme geçiren özgürce bir eylem yapmıştır. İstek+Eylem= Özgürlük tamamen yanlıştır. Olgu+ Bilinç+Düşünme+Eylem=Özgürlük tamamen doğrudur.

-Özgürlük istek-arzu ve ihtiyaçların karşılanması değildir. Muhtaciyet ile özgürlük yan yana nasıl konulur? Özgürlüğün alt sınırı bilinç, üst sınırı düşüncedir. Düşünce insanın kendi içindeki sınırsızlığını yakalamasıdır.

-Düşünen özgürdür. İnsanın özgürlüğü en geniş alanı düşüncesidir. Düşünceden çok geniş alana sahip niteliklerimiz vardır. Fakat özgürlüğün kendisini bile özgür bırakabildiğimiz özelliğimiz düşünce alanımızdır. Özgürlük düşünce ile varlık sahamıza giren bir nimettir.

-Müslüman düşünmeyi öğrenen insandır.

-Düşünmeden insan olunabilir mi?

-Huzur düşüncenin gayesine vardığını, mutluluk düşüncenin işler halde olduğunu, dert düşüncenin ağırlığını hissettiğini, sadakat düşüncenin sevgiliye düşkünlüğünün sınırına geldiğini gösterir.

-İnsanın farkı düşünmesidir. Düşünmek bütün insaniyet birikimini kaçırmamak demektir. Zaman düşünceye göre çok yavaş, çok yavaş... Evrende insanın hızının, derinliğinin pik yaptığı yer düşüncesidir. Işık düşüncenin pırıltısıdır.

-İnanç düşününce yaklaştı demektir. Ahlak düşününce insanlaştı demektir. Eylem düşününce tamamlandı demektir. Düşünce manevi yapımızın enerjisidir. Ne var ise meydana çıkan düşüncenin dönüşümü ile elde edilmemiş ise vay haline vay....

-İnsan olmak düşünceye ermek demektir. “İnsan düşünceden ibarettir.” Müslüman inancını düşüncesi ile besleyebilen insandır. İnancın havası, suyu düşüncedir. Mazharda (aynada) gözüken ilahi sanatsa bize düşünmek düşer.

-İlişki yasalardan önce gelir. İnanç ilişki yoludur. İnanç insana ince ayar verilmesidir. İnanç kurtuluştur.Kurtulmamış bir insan düşünemez.Hürlük düşüncenin vatanıdır.

-Gerçek zemin anlayıştır. Bu zemindeki müstakim yol ise düşünce.

-Felsefe düşünceyi ilhama değil mantığa bağlamıştır. Bu bir intihardır.İlhama güvenmeyenler kural ve kaidelerin içinde boğulup gittiler. Felsefeden devlet, düşünceden insan doğar. Felsefe kuvveti, düşünce letafeti güçlü görür. Felsefe dizgeye ( sistem), düşünce özgürlüğe varır. “Felsefe düşünmenin yolu, yordamıdır!” ifadesi doğasında özgür yaşayabilen düşünceyi ehilleştirme gayretlerinin neticesi söylenmiştir. Düşünce doğallığı ile ehildir. Ehilleştirilmiş düşünce senin istediğin yere gidebilir artık. Ne büyük zulüm bu. Felsefe insanın doğallığını yeterli görmeyen büyük öğretmenlerin(!) insanı ehilleştirme hareketidir. Doğallık kendi içinde yeterliliğini taşır. Ey felsefe! Gölge etme başka ihsan istemem! Düşünmek yalınlık, duruluk, sadelik eylemidir. Yaşasın cennetten dünyamıza getirdiğimiz evimiz: Düşüncemiz. Büyük sözler kandırmak için söylenir. Düşünmek büyük söz söylemekle neticelenmez. Düşünmek sözü büyütür.

-Düşünmek amaca yol bulmaktır. Nasıl oluştuğunu, oluşum seyrini bilmektir. Neden var edildiğini, neden yapıldığını anlamaktır. Düşünmek sivil bir harekettir. Makamı kendi içindedir. Bir makamda değildir. “Düşünüyorum öyleyse varım.” ciddi bir ifadedir. Düşünmek evrendeki sana ayrılan yerini ve işlevi bulman demektir Düşünüyorum evimi buldum. İnsanın kutsal evi düşüncesidir. Özgürlüğü eylem sahasında arayanlar istek ve arzularına sınır çizmemeyi ya da başkalarını sınır bilmeyi konuşur da dururlar. Arzu ve istekler birer faydadır. Düşünmek amaçtır. Özgürlüğün yeri eylem sahasında değil düşünme evrenindedir.

-Özgürlük düşünmeye ermektir.

-Düşünce işlenmiş bilginin ufkuna bakabilme yeteneğidir.Düşünce bilginin ufkuna varabilme gayretidir. Bilgilerden anlayışa sıçrama işidir. Düşünmek bilginin ufku olan anlayışa varma eylemidir. Düşünmekten amaç anlayışa varmaktır.

-Sevgi bilgileşirse inanç, inanç bilgileşirse sanat, sanat bilgileşirse ahlak, ahlak bilgileşirse görev... açığa çıkar. Bu açığa çıkanlar artık düşünceye açıktır.Düşünmek böyle bir silsilenin neticesidir.Toplum olarak niye düşünemiyoruz ki?

-Bilgileşemeyen doğuramaz, üreyemez. Özellikle ibadetlerin bilgileşmesi gerekir. İbadetler bilgileşirse insan düşüncesini besler hale gelir. Bilgileşen her şey artık bir tefekkür malzemesidir. İnancın, ahlakın, sanatın bilgileşmesi düşünceyi açığa çıkartır.İnsan niye düşünemiyor ki?

-Akıl düşünce ile olgunlaşır.Düşüncenin madeni de bilgidir.

-Düşüncen Allah’a ibadetlerinden çok daha yakındır. İbadetlerindeki niyetin düşüncenin ürünü olursa ibadetlerinde Allah’a düşüncen kadar yakın olabilir.

-Nefes alırsın senleşmez ise ölürsün.Yemek yersin senleşmez ise ölürsün. Ya bilgi, ya haber... Düşünmek bilgiyi, duyumsamak görgüyü senleştirmedir. Hakk’ı senleştirme ise inançtır.

-Düşüncenin pınarı duygu olmaz ise düşünce katil olmaya gider.

-Söz, kalbin düşünürse oluşur.

-Gönülden alınamayan din, duygu ve düşünceye ihtiyaç duymaz.

-Söz harflerden daha ziyade duygu ve düşüncelerle doğar.

-Bilgisiz düşünmek cehalettir. Yoksa cahil düşünmez değil.

-Aklın tahareti düşünmesidir.

Velhasıl, düşünmek sevgiliye düşkün olmanın gereğidir. Düşkünlük ona yol açmanı da sağlar. Yol açma ise düşünme işidir.

 

Yazar: Dilhûn Âşık

 

Cuma, 01 Şubat 2019 00:03

SÂDÂTI KİRAM

Sâdâtı Kiram

Sâdâtı Kiram - Vahdettin Şimşek

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Sâdâtı Kiram

 

“Uyan! Allah dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar! Onlar ki Allah’a iman edip, takva ile kötülüklerden korunur dururlar.” (Yunus 62, 63)

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, peygamber olmadıkları, şehid olmadıkları halde, kıyamet günü Allah’ın katındaki dereceleri sebebiyle; peygamberler de, şehidler de onlara imrenirler. Bunlar öyle insanlardır ki aralarında ne bir akrabalık ve ne de bir menfaat alışverişi olmadığı halde, sırf Allah rızası için birbirilerini severler. Allah’a kasem ederim ki; yüzleri nur kaplıdır ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmazlar.” (Ebu Davud)

Rabbimiz celle ve âla hazretlerinin kendisine veli-dost olarak yakınlaştırdığı, dünyada da ahirette de kendilerinden korkuyu ve hüznü kaldırdığı evliyaullah hazeratına derin bir hürmet ve sevgi duygularıyla yazımıza başlayalım.

Evliyaullahın tamamı insanlar içerisinde müstesna bir yere sahiptir. Bunların içerisinde de yine müstesna veliler ve bunların oluşturduğu silsileler vardır. Biz burada silsiletü’z-zeheb yani altın silsile denilen Nakşibendi-Hâcegân silsilesinin sâdâtını yâd etmeye çalışacağız.

Malum olduğu üzere Hâcegân yolu Efendimiz’in (sav) Sevr mağarasında Sıddık-ı Âzam efendimize talim etmiş olduğu usule nisbet edilmiştir. Sıddık-ı Âzam efendimizden sonra Selman-ı Fârisi (ra), ardından yine Hazreti Sıddık’ın (ra) torunu Kasım bin Muhammed (ra) hazretleri, onun ardından ehlibeytten Cafer-i Sadık’tan (ra) ilâ ahir devam eden bir mukarrebûn silsilesi günümüze kadar gelmiş ve bu günde mürşidimiz, canımız cananımız Mevlânâ Hâce Yakub Hâşimî (ksa) hazretleri ile devam etmektedir.

Elbetteki onlardan bahsetmek, onları tanıtmak bizim gibi nefsin esiri olmuşların haddine değildir. Onları “dostum” buyurarak Cenabı Hak (cc) medhetmiştir. Zatına varis kılan Habibullah (sav) taltif buyurmuştur. O kübera, ilâhi bir cezbe ile zaman zaman kendilerini tarif ve ta’zim buyurmuşlardır. Biz de genel olarak sâdâtımızın kelamından tarif etmeye gayret edeceğiz.

Reşahat Ayne’l-Hayat’ın son kısmındaki beyitlerden bazılarında Şeyh Sâfi (ksa) şöyle buyurmaktadır:

“Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri itibarı ile sa’y ve harekettedirler. Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmesine rağmen yerinde sabit sandığın dağların, yerin durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye kumandanlık edenler de bu kahraman nakşîlerdir. Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır.

Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.”

Onlar yeryüzünde Hak namına bulunurlar. Beyitte de buyurdukları gibi ihtişamla karşımızda duran, yeryüzünü dengede tutan dağlar gibidirler. Dışarıdan hareketsiz gibi dururlar. Fakat içeride hiç bir beşerin fehmedemeyeceği bir hareketlilik içindedirler. Bizler onların huzurundayken onlar bize göre bizimle olurlar ki bu Rabbimizin bize sunduğu en büyük nimettir, hakikatte onlar Rablerinin izni ve emriyle âleme nizamat verirler.

Gün gelir, Hakk’ın azameti ilahiyesi karşısında mahfiyet elbisesine bürünüp, Bayezid-i Bistâmi (ksa) hazretleri olur, bütün amelini iki ekmeğe satıp deveye yedirir ve “Elhamdulillah şimdi Rabbimle başbaşa kaldım.” buyururlar.

Gün gelir, Hasan Harakâni (ksa)hazretleri gibi aslanı kendisine binek ederler ve “Biz insanların ezasına sabrettik, Allah da aslanları bize hizmet ettiriyor.” buyururlar. 

Gün gelir Abdulhalık Gucdevânî (ksa)hazretleri gibi ahlakının güzelliğinden ve makamının yüceliğinden melekler huzuruna gelir, onunla sohbet eder ve ondan dua talebinde bulunurlar.

Gün gelir Mevlâna Bahâuddin Şahı Nakşibend (ksa) hazretleri gibi mahlukata şefkatinden yıllarca yaralı hayvanları tedavi eder ve insanlara eza veren şeyleri sokaklardan temizler. Bunun sonucunda da Maklukatın Halıkı (cc) tarafından mübarek ismi şerifi ve yolu kıyamete kadar aziz kılınır.

Gün gelir Ubeydullah-ı Ahrar (ksa)hazretleri gibi Semerkand’dan İstanbul’a tayyi mekan yoluyla ulaşıp, İstanbul’un fethinde bulunur. Sorduklarında da “Kardaşım Sultan Fatih savaş zorlaştığında bizden yardım istedi. Biz de onun yardımına koştuk.” buyururlar.

Yine gün gelir İmamı Rabbani (ksa)hazretleri gibi İslam itikadının bozulmaya çalışıldığı bir dönemde zamanın firavunu Ekber Şah ve yönetimine karşı eşine az rastlanır bir mücadele ile insanların itikadlarını kurtarır. Bunun sonucunda da Müceddidi Elf-i Sâni (İkinci bin yılın yenileyicisi) olur.

Yine ümmetin fesada gitmeye başladığı bir dönemde kendi döneminde ilimde yekta olan fakat bununla yetinmeyip mana denizinden de kana kan içen ve asrının manevi kıblesi olan Mevlâna Halid-i Bağdadi (ksa) hazretlerini görüyoruz. İslam coğrafyasında ilmi ile tanınmış alimleri, hilafeti ayakta tutmak için gayret eden siyasileri, Müslüman olduğunu söyleyen fakat İslam dininden bîhaber yaşayan garipleri hep birlikte irşad edip âdeta bozulmaya başlayan İslam akaidini tasavvuf muhabbetiyle yeniden canlandırmıştır. Yetiştirdiği dört yüz küsur halifesi ile yepyeni bir çağ açmıştır. Bugün elân cari olan ve ehlisünnet itikadının yayılmasına kaynak olan yolu devam etmektedir.

Konumuza inşallah gelecek sayılarda devam edeceğiz...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Sayfa 4 / 252

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort