JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:01

Kurban Olam! Kurban Olam!

 Kurban Olam

Kurban Olam! Kurban Olam! - Mine Şimşek

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Kurban Olam! Kurban Olam!

 

Tevhit eden dervişlere, gönlü mahsun yanıklara,
Dost cemalin görmüşlere, kurban olam! kurban olam!
Şah-ı Nakşi Buharî’ye, Ğavsım Şah-ı Kasrevî’ye,
Abdüssamed Ferhendî’ye, kurban olam! kurban olam!
Çoban Veysel Karanî’ye, Abdulkadir Geylanî’ye,
Ebul Hasan Şazeli’ye, kurban olam kurban olam!

                                             Gencine-i Esrar

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuh. Bu ayki yazımızda, Allah’ın yardımı, mürşidimizin himmeti ile Allah dostlarının güzel hayatlarından yazmaya çalışacağız inşaallah. Bunlar özetle şunlardır: Cafer-i Sadık (ra), Veysel Karan-i, Şahı Nakşi Bend-i (ks), Şahı Hazne (ks), Abdul Hakim hazretleri (ks), Abdulkadir Geylani (ks), Hz. Mevlana, İmamı Rabbani (ks), İmamı Gazali (ks)… vs Rabbimiz onların manevi bereketleri ile cümlemizi nasiplendirsin. Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde evliyayı anlatmak onlara muhabbet duymak ihlası gayreti artırır ve sohbetlerin ibadetlerin de tadı tuzu olur diye buyurmuşlardı. 

Allah dostları ise: “Allah’a aşık olup hayatları boyunca ümmetin affı için göz yaşı döken, onlara merhamet nazarı ve güzel sohbetleri ile kalpleri yumuşatan, müminlerin nefislerini terbiye eden bu güzel insanlar Allah’ın veli kullarıdır. Ayrıca evliyaların menkıbelerdeki güzellikleri ibretli kıssalarını kaleme geçirmek, manevi güzellikleri herkese yaymak ve o mübarek dostların sevgisini gönüllere yerleştirmek, sadatın feyizleri ile feyizlenmek muhabbetleri ile rızıklanmak manen azığımız ve sermayemizdir. Velinin kalbi Allahın sıfatlarının tecelli ettiği ilahi nurların madenidir, bu ilahi nur sayesinde kulun kalbi üzerinde Allahın yardımıyla göğüs genişliği ve manevi yakınlık meydana gelir. İşte bu nur velinin alnında görünür, apaçık şekilde yansır. Allah tarafından sevilmiş bu velinin çehresine bakan herkes sever ve Allahü Teala’yı hatırına getirir. Rabbimiz, onların manevi elinden ihsan şerbetini avuç avuç yudumlamayı tüm ümmete nasib etsin inşaallah.” diye tarif buyurmuşlardır.

Ayeti Kerim’de Cenabı Hak (cc) “Allahu Teala kimin göğsünü İslama açarsa işte o kimse rabbinden bir nur üzerinde değil mi?” (Zümer 22) 

Hadisi şerifte Peygamberimiz (sav) “Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar.” buyurmuşlardır. (İbn-i Mace 4)

Hadisi Kudside şöyle buyrulmuştur: “Kulumun kalbi tamamen dünya kaygılarından arınmış bulduğumda, onu kendi sevgimle dopdolu bir hale getiririm. Kulumun kalbi benim muhabbetimle dolunca onu kudret elimle tutarım. Bu durumda ben artık onun kulağı, gözü, eli, ayağı, dili ve gönlü olurum. Böylece kulum benim için işitir, benim için görür, benim için tutar, benim için yürür, benim için konuşur ve benim için düşünür.” (Buhari, 38)

Lokman (as) oğluna nasihatın da: “Ey oğlul! Allahu Teala’yı anan hatırlatan evliyaları görürsen onlarla otur. Alim olsan da onların ilminin faydasını görürsün. Allah’ü Teala onlara olan rahmetinden senide faydalandırır…” buyurmuştur.

Caferi Sadık (ra) ve Kısa Hayatı:

O, Muhammed Mustafa ümmetinin sultanı nebevi yolunun burhanı ilmiyle dosdoğru amel eden arif, aşık Abdullah Caferi Sadık (ra). Peygamberimizin ehli beytindendir. Bütün ilimlere tarikat sırlarına sahip hakikat ve marifet ehli kamil bir zat idi. Bütün velilerin büyüğü ve piri idi, müminlerin imamı, muhabbet ehlinin öncüsü, ibadet ehlinin ilklerinden ve zühd ehlinin muhteremi, hakikat ilminin üstadı ve tevsir ilminde müfessirdir. Dünya ve ahretin padişahı efendimizin ehli beytine bütün ashabına ve Caferi Sadık (ra) efendimize zerreler adedince rahmet olsun.

Üveys El-Karani (rahmetullahi aleyh) ve Kısa Hayatı:

İsmi Üveys bin Amr Karni’dir, yemenin Karn köyünde doğar doğum tarihi bilinmemektedir, rivayetlere göre miladi 657 senesinde şehit edilmiştir. Peygamber Efendimizin sağlığında Müslüman olmuş fakat Efendimiz’i göremediği için sahabi olamamıştır, önceleri memleketi yemende yaşamış sonra Basra’ya gitmiştir. tabiin büyüklerinden olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir.

İki cihan güneşi peygamberimiz (sav), Üveys- el Karani hazretlerini överek: “Üveysi Karan-i ihsan ve iyilikte tabiinin hayırlısıdır.” Şeklinde övmüş, zaman zaman mübarek yüzünü yemen tarafına döndürür “Yemenden bana rahmet rüzgarları geliyor.” diye buyurmuştur.

Bütün ömrü boyunca Peygamberimiz’in aşkı ile yanmış tutuşmuş bir an bile Rabbini unutmamıştır. Kullukta o dereceye ulaşmış ki her hali hareketi sözü insanlara nasihat olmuştur, kimseden incinmemiş kimseyi incitmemiştir. Onun arzu ve isteği Peygamberimiz’i görme arzusuyla defalarca annesinden izin ister annesi kendisine bakacak kimse olmadığı için izin vermezdi. Bir gün Efendimiz sahabesi ile otururken: “Üveys deve güder, Hakkını alıp anasına ve infak edeceği kimselere verir.” Sahabiler “Biz onu görecek miyiz?” diye sorunca ”Ebu Bekir görmeyecek ama Ömer ve Ali görürler.” buyururlar. Sahabeyi kiram, Üveys’in nerede olduğunu sorarlar. Efendimiz (sav), “Yemen vilayetinde Karn köyündedir.” buyurur. Sahabe: “Üveys sizi gördü mü?” dediklerinde Peygamber Efendimiz (sav) gülümseyerek: “Gördü, lakin baş gözüyle (zahirde) görmedi.” buyurur. Sahabe ”Bu nasıl aşıktır ki koşmuyor huzurunuza.” deyince Efendimiz (sav), “Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır, iki sebebi var biri gözleri görmeyen bir annesi var evde yalnız bırakıp gelmediği diğeri annelik hakkına riayet ettiği için.” buyurur.

Efendimiz dünyadan ahrete irtihalinden sonra Hz. Ömer ve Hz. Ali Kufe şehrine gelirler, Hazreti Ömer: “Ey necid kavmi Yemen şehrinin Karn köyünden şu vasıflara uygun kimse var mıdır? diye sorunca. Bir ihtiyar: “Bir deli divane deve güder halka karışmaz, dünyadan hiçbir şey bilmez” deyince Hz. Ömer: “Gitmek isterim.” der ve Hz. Ali (ra) ile tarif edilen yere ziyarete giderler. Veysel Karani hazretleri namazda bulurlar. Namazı bitince Hz. Ömer (ra) selam verir. Üveys selamını alır. Hz. Ömer ismini sorar: “Abdullah” der. Hazreti Ömer. “Hepimiz Allah’ın kuluyuz gerçek adın nedir?” deyince. “Üveys”dir der. Hazreti Ömer’in talebiyle sağ elindeki nuru gösterir… Vasıflar uyunca Hz. Ömer “Nebi size vasiyet etti ve hemde bu mübarek hırkasını gönderdi alıp giysin ümmetime dua etsin buyurdular.” Üveys’in gözleri dolar mütevazi hali ile Hz. Ömer’e: “Sen dua etmeye layıksın” deyince Hz. Ömer: “Ben dua ediyorum amma Nebi size vasiyet etti.” der.

Üves hırkayı şerifi alır öper koklar yüzüne gözüne sürer. “Siz burada durun” diyerek yanlarından ayrılır. Hırkayı usulca yanıbaşına bırakıp mübarek yüzünü toprağa koyar secde eder ağlama başlar.” Ya Rabbi bu hırkayı sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sav) Ömerül Faruk ile Aliyyül Mürtezayı ben zayıf kuluna şefaatçi tutarak göndermiş hepsini bağışlayınca ya kadar hırkayı giymem.” diye ağlayarak niyaz eder. “Şu kadarını bağışlandı” diye gönlüne nida gelir. Hz. Üveys secdeden doğrulur ve “Lütfu keremi ile sübhani (Rabia ve mudai) kabilelerinin koyunların tüyü adedince ümmeti Muhammed af ve mağfiret buyrulmuştur inşallah.” der ve hırkayı giyer. Karn köyünde, üveys bilinir tanınır hürmet ve izzeti gittikçe arttığı için Üveys oradan çıkar ve kufeye gider bir daha onu kimse göremez, yalnız Hirem bin Hıyan isminde biri Fırat ırmağında abdest alırken aşık olarak vasfını işittiği için tanır yanına gider selam verir. Üveys selamı alır ismiyle hitap eder “Nasılsın Hirem bin hıyan” der. Bu mümin “Sen beni görmüş değilsin nasıl tanıdın der. Üveys: “Müminlerin ruhu birbirlerini bilir.” diye cevap verir. Elini öpmek ister izin vermez ve Hirem bin Hıyan anlatır: Nasihat istedim. Euzu besmele çekerek sonra şu ayeti okudu: “İnsanları ve cinleri beni tanımaları ve ibadet etmeleri için yarattım.” Sonra: “Yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Zariyat 56) (Enbiya 16) ayetlerini okuduktan sonra ağladı bende ağladım. Sonra biraz daha nasihat istedim. Şunları buyurdu.

“Yattığın zaman ölümü yastığın altında bil, kalkınca karşında bulundur. Günahın küçüğüne değil onunla asi olmaklığın büyüklüğüne bak. Kurtuluşun çaresi ona itaattir.” Kendisine namazda huşu nedir? diye sorulduğunda: “Böğrüne iğne batırılırsa namazda duymamaktır.” diye cevap verir.

“Anasından doğup dünyaya geldi, melekler altına kanadın serdi.
Rasulün hırkası tacını giydi, yemen illerinde Veysel Karani.
Sabah namazını kılıp giderdi, gizlice rabbine niyaz ederdi
Onun işi gücü deve güderdi, yemen illerinde Veysel Karani”

                                                             Yunus Emre 

Veysel Karani Hazretlerine zerreler adedince rahmet olsun.

 

Kaynakça:

Tezkiretü’l Evliya
Şah-ı Nakşibend (ks) Sohbetlerinden bir Gül Deste
Hazret ve Şah-ı Hazne
Tabakatul Kübra, İmamı Gazali, İhya.

 

Yazar:  Mine Şimşek

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:00

Teslimiyet ve Güven: Hz. Hatice (r.anha)

Teslimiyet ve Güven Hz. Hatice r.anha

Teslimiyet ve Güven: Hz. Hatice (r.anha) - Gönül Pınarından

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Teslimiyet ve Güven: Hz. Hatice (r.anha)

 

Bütün hamd ve senalarımız Allah Teala’ya olsun. Selât ve selamlarımız da sevgili Peygamberimize, O’nun Ehli Beytine, Ashabı Kirâma ve bütün sahabe annelerimize ve özellikle Hz. Hatice annemizin üzerine olsun. 

Bu ayda sizlerle inşaallah teslimiyet ve güven konusunda Hz. Hatice validemizin örnekliğini işlemeye, anlamaya, paylaşmaya çalışacağız. Bu yazımızı Hz. Hatice annemize olan sevgimizden yola çıkarak hazırlamaya çalıştık. Onu ve yaptıklarını duyup da onu sevmeyen mi vardır? İşte biz de bu sevgiden yola çıkarak, onun güzel ahlakından örnekler almaya niyet ederek yola çıktık. Büyüğümüz Mevlana Hace Hazretleri buyurdular ki: “Ümmet Hz. Hatice’yi tanıyamadı, Hz. Fatıma’ya doyamadı.” Biz de araştırdıkça onu ne kadar az tanıdığımızı fark ettik.

Evet, teslimiyet deyince ilk akla gelen Hazreti Hatice annemiz olsa gerek çünkü Asrı Saadet’te doğan binlerce, on binlerce sahabe efendilerimiz ve sahabe annelerimiz içerisinde Allah Rasulüne (sav) teslim olan ve O’na her şeyi ile destek olan bir örnek Hz. Hatice annemiz. 

Rasulullah aleyhisselatu vesselam Efendimiz’e ilk biat eden kadın Hz. Hatice annemiz… Mekke’de İslam’ın ilk günlerinde bütün müminlere annelik yapan bir insan Hz. Hatice annemiz… Efendimize aleyhisselatu vesselam fedakar bir eş… Çocuklarına fedakar bir anne… Onu nasıl övebiliriz ki? Peygamberimiz Efendimiz onun için: “Allah beni Hatice’nin sevgisiyle rızıklandırdı.” buyurmamış mı? Onu övmek için daha ne söylenebilir ki? 

Allah Rasulü’nün eşi-dostu-can yoldaşı, O’nun cemaatindeki ilk insan müminlerin annesi Hz. Hatice (radıyallahu teala anha). İslam’dan önceki ismi tahire yani temiz… Mekke’nin şirk ateşiyle yandığı 555 yılının yaz aylarında bir sabah Hz. Hatice dünyaya geliyor. Annesinin ismi Fatıma babasının ismi Huveylid bin Esed. Hz. Hatice annemiz Mekke’nin putperest-çok tanrıcı bir inanışta olduğu günlerde, cahiliye döneminde dünyaya geliyor. İşte o cahiliye dönemi ki kız çocuklarına değer verilmiyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor. İşte böyle bir zamanda Hz. Hatice annemiz dünyaya gelmiştir. Hatice annemizin doğması her ne kadar Esed ailesinin şiddetini üzerine çekse de amca oğlu olan bilgin Varaka bin Nevfel’in gayreti ve ona sahip çıkması Hz. Hatice’nin birçok tehlikeyi atlatmasını sağlıyor. Hz. Hatice’nin doğumu müşrik topluma ve günümüze bir mesaja dönüşüyor. Amca oğlu Varaka bin Nevfel onun dünyaya gelmesiyle kabilenin erkek çocuklarına yapılan iltifatın Hz. sHatice annemize de yapılmasını sağlıyor. Doğum günü hazırlıkları yapılıyor, ziyafetler veriliyor. Fakat öz amcası Amr Bin Esed cahili duygularla birçok kez harekete geçiyor ve küçük Hatice’yi diri diri toprağa gömme hamleleri yapıyor. Amcasının bu zalimce girişimleri her defasında bir şekilde engelleniyor ve küçük Hatice yıllar yıllar sonra evleneceği Peygamber Efendimiz’e hazırlanıyor. 

Genç kızlığından itibaren Hz. Hatice annemiz iffetli, namuslu, asil bir Kureyş kadını olarak yetişecektir. Hz. Hatice, İslam Peygamberi Efendimiz (sav) tarafından sevilmiş, O’nun kalbindeki yerini her zaman muhafaza etmiş ve bununla ün kazanmış bir hanımefendidir. Efendimizle nikah törenlerinde, Hz. Hatice’nin amcası Amr b. Esed ve Rasulullah’ın amcaları hazır bulundular. Hz. Hatice’ye mehir olarak 12 ukiyye (1 ukiyye kırk dirhemdir) ve bir neşş altın (1 neşş yarım ukiyye yani 20 dirhemdir) verilir. 20 genç deve verilmesi taahhüd edildiği de rivayet edilir.

Peygamberimiz (sav), evlendiğinde 25 yaşında, Hz. Hatice ise 40 yaşındaydı. Peygamberimiz, bir veya iki deve kesip halka yemek yedirmiştir. Bu ziyafet, O’nun verdiği ilk velime (düğün ziyafeti) idi. On beş yıl mutlu bir evlilik geçirdiler.

Bu mübarek evlilikten Hazreti Hatice annemizin iki erkek, dört kız çocuğu oldu. İlk çocuğu Kasım’dı. Efendimiz onunla künyelendi. Ebe’l-Kasım (Kasım’ın-Kısmetlerin Babası) dendi. Kasım iki yaşına kadar yaşadı. Kızları ise  Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma idi. Son çocukları Abdullah’dı. Nübüvvetten sonra doğdu. Çok kısa ömürlü oldu. Daha henüz sütten kesilmeden Abdullah da vefat etti.

İlk çocukları Kasım ile ilgili ibret alınacak bir hâdise şu şekilde cereyan etmişti:

Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib anlatıyor: “Rasulullah’ın oğlu Kâsım vefat edince Hz. Hatîce (r.anhâ): “Ey Allah’ın Rasulü! Kasım’ın sütü taştı. Keşke Allah süt çağını tamamlayacak kadar onun ömrünü uzatsaydı.” dedi. Efendimiz aleyhissalatu vesselam bunun üzerine: “O süt devresini cennette tamamlayacak!” buyurdular. Hz. Hatîce: “Ey Allah’ın Rasûlü! Şayet bunu bilseydim, onun acısına sabretmem kolaylaşırdı.” dedi. Efendimiz aleyhissalatu vesselam: “Dilersen Allah’a dua edeyim de sana onun sesini işittireyim.” dedi. Ancak Hz. Hatîce: “Hayır, ey Allah’ın Rasûlü! Ben Allah ve Rasûlü’nü tasdik ediyorum.” dedi.”

Peygamber Efendimiz’in kızı, cennet kadınlarının efendisi Hz. Fatıma’nın öz annesidir. Hz. Zeynep, Hz. Rukiyye ve Hz. Ümmü Gülsüm… Hepsi Peygamber nesebi, Peygamber ailesi örnek insanlar, güzel insanlar… Hatice annemiz ümmühatul müminîn yani bütün mümin kadınların annesidir. İbni Abbas (ra) şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber dört çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Cennetlik kadınların en üstünleri Hatice, Fâtıma, Meryem ve Asiye’dir.” 

Karanlıklar yırtmak için gönderilen bu asil kadın Allah’ın Rasulüne tam manasıyla teslim olmuş, yaşadığı hayat boyunca hep O’na destek olmuş, güven ve huzur vermiştir. Onun özü Allah Teala’nın onun ruhuna koyduğu bir nurdan kaynaklanmaktadır. Bu nur bilgi, güzel ahlak, temizlik, iyilik, inanç ve tecrübeyle yoğrulmuştur. Onun içinde kin, haset, kıskançlık gibi kötü hasletler yoktur. O tükenmez güzelliklerin ta kendisidir. Bu güzellikler her gün güzel ameller ile beslenerek gelişmektedir. Kalbi Peygamber aşkıyla dolu, ruhu inceden inceye temiz ve büyüktür. Teslimiyet ve güvenin menbaı, teslimiyetin en güzel örneği odur. En zor şartlarda bile Hakk’a ve onun Rasulüne teslimiyeti herkesin şahit olduğu tartışılmaz bir gerçektir. 

Büyüğümüz Mevlana Hace Hazretleri bir sohbetlerinde bu hadisi şerifi naklettiler: “Allah beni Hatice’nin sevgisiyle rızıklandırdı.” Ve devamla şöyle buyurdular: “Hatice annemizin Peygamber Efendimiz’e desteği-güveni-teslimiyeti ne şekilde oldu? Birincisi Hz. Haticetül Kübra annemiz asla müşrik-putperest değildi. Hanif dinine inanan müslümanlardandı. Çocukluğundan beri Varaka bin Nevfel’in sohbetlerinden etkilenmiş biri olarak tevhid inancına sahipti; çünkü amcasının oğlu Varaka bin Nevfel Mekke-i Mükerreme’de tevhid inancının, Hanif inancının temsilcilerindendir ve son Peygamberin bu topraklardan çıkacağını biliyordu. O’nu bekliyorlardı. Bu bekleyişi birçok Hanif ve Hristiyan kaynağından destekleyen bilgilere sahipti. Peygamber Efendimiz geldiğinde O’na iman etmiş dolayısıyla çevresini, kendisine yakın olanları da buna yönlendirmiştir. İşte bunlardan biri de Hatice annemiz idi. İkincisi Hatice annemiz Kainatın Efendisi’nden (sav) 25 yaş büyüktü ve bir anne gibiydi. O, bölgenin en uygun,en zeki, firaset ve basiret sahibi bir hanımefendisi idi. Zaten Rasulullah Efendimiz’e evlilik teklifini de o yapmıştır. Efendimizi bir zaman takip etmiş, gözlemiş O’ndaki değişik özellikleri-güzellikleri görerek O’na evlilik teklifinde bulunmuştur. Allah Teala onun bu samimi, bu ihlaslı adımını evlilikle taçlandırmıştır. Dolayısıyla geçmişten gelen bilgisiyle Efendimizden gelen güzellikleri birleştiren Hazreti Hatice annemiz sanki taşları yerine koyunca şekli tamamlamış oluyordu. Bunları çok zeki bir hanımefendi olduğu için kimseye söylemeden kendi içinde bütünlemişti. Vahyin gelişi sırasında da Hatice annemiz, Peygamber Efendimizdeki bu gerçekçi hali, ürkmüş, korkmuş hali, o müthiş heyecanı görünce çok ciddi bir şeyin yaşandığını anlıyordu. Efendimizdeki bu tabii titremeler karşısında Hatice annemiz bir anne şefkati ile O’na sarılıp O’nu ısıtmak, teskin etmek istiyordu. Efendimiz (sav) bazı endişelerini dile getirdiğinde Hz. Hatice annemiz ise benim amcam oğlu Varaka yıllardır bir Nebi’nin geleceğinin yakın olduğunu söylüyor gel biz ona gidelim, diyecektir. Sonuçta Hz. Hatice annemiz Varaka bin Nevfel’e gidecek ve ona durumu anlatacaktır. Varaka ölüm döşeğindedir, gayet hastadır. Hz. Hatice annemiz olanları anlatınca Varaka yatağından doğrulur: “Müjdeler olsun kainatın beklediği Peygamber O’dur ve O’na görünen şey Cebrail’dir. Cebrail, O’ndan önceki peygamberlere de vahiy getirmiştir.” der ve konuyla ilgili bildiklerini Hz. Hatice’ye anlatır, sonra ekler: “Bunları O’na anlat, O’nu ikna et, korkmasın ve benim beyatimi O’na söyle, O’na iman edenlerden biriyim.” der. Bu konuşmadan birkaç gün geçmeden, o günlerde Varaka bin Nevfel vefat eder. Bu bilgileri Varaka bin Nevfel’den alan Hatice annemiz gelip Efendimize anlatır yani Hatice annemiz önceden iman etmiştir zaten. Sadece işin gerçekleşmesini beklemektedir, gerçekleştiğinde de hiç tereddüt etmeden teslimiyetini-bağlılığını-güven ve sadakatini ispat etmiştir. Meselenin bir başka yönü de Allah Teala, kulunu, Kainatın Efendisi’ni bir görevle görevlendiriyor. Elbetteki ilk etapta O’nun inancını doğrulayacak, O’na moral verecek, O’nu destekleyip O’na yardımcı olacak, O’nunla hasbihal edecek birini lütfetmektedir. Bu bütün nebilerde böyle olmuştur. Hz. Adem ile Hz. Havva annemiz ile başlamıştır bu hadise ve bütün nebilerde böyle devam etmiştir. Hz. İsa’da Hz. Meryem ile, Hz. Musa’da Hz. Şuayb ve kızları ile hemen bir arkadaş, bir yoldaş olarak peygamberlere destek olunduğunu görüyoruz. Cenabı Hak, Cenabı Peygamberimiz için Hz. Hatice annemizi hazırlamıştır. O’na teslimiyeti-güveni ilk önce O’nun evinden daha sonra O’nun sahabesinden bu örnekleri görüyoruz.” 

O, bu ümmetin kadınlarının hayırlısı idi. Yüce Rabbimiz onu cennette köşkle müjdeledi. Cebrâil’i İki Cihan Güneşi Efendimize (sav) gönderdi ve Cebrâil (as) : “Hatice’ye Rabbinden ve benden selâm söyle. Onu, cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele. Orada ne gürültü vardır ne de çalışıp çabalamak. Orada zahmet, külfet bulunmayacak.” buyurdu. 

Hicretten üç yıl kadar önce Ramazan’da hastalanan Hazreti Hatice annemiz miladî 620 tarihinde Rabbimizin müjdelediği cennetteki sarayına uçtu. Bedeni Mekke şehrinde kaldı. Hacun Kabristanı’na defnedildi. Kabrine bizzat Peygamberimiz indi. O tarihte farz olmadığı için cenâze namazı kılınmadı. Aynı sene Efendimiz amcası Ebû Tâlib’i de kaybetti. O seneye üzüntü, keder yılı manâsına “Senetü’l-Hüzn” dendi.

Hz. Peygamberden (sav) bir hadis rivayet eden Hatice Validemizle ilgili hem hüzünlü hem de bizlere acı acı tebessüm ettirecek bir hâdise gerçekleşir:

Bir gün Hz.Fâtıma (ra), babasına “Yâ Rasulallah, Cebrail’e sorup annemin durumunu öğrenmeden içim rahat etmeyecek.” demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber bunu Cebrail’e sordu o da Hz. Hatice’nin cennette Meryem ve Sâre arasında olduğunu söyledi.

Hz. Peygamberimiz aile efradının sadece şahıslarına değil, onların yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiştir. Nitekim evine uğrayan yaşlı bir kadına ziyadesiyle iltifat ettiğini gören Hz.Aişe, bu ihtiyar kadın gittikten sonra iltifatının sebebini sorunca şu cevabı alır; “Ey Aişe, bu kadın Hatice’nin bir arkadaşıdır. Onun sağlığında bize uğrardı. Dostluğa vefa imandandır.” Hz. Aişe, Hz. Hatice’nin yakınlarına olan bu bağlılık sebebiyle, Peygam-ber Efendimiz’in her koyun kesişte onun arkadaşlarına mutlaka bir pay gönderdiğini belirtir. Bedir esirleri arasında yer alan damadı Ebu’l- As’ın fidyesi olarak gönderilen kolyeyi gören Rasulullah (as) fevkalade duygulanarak, bunun iadesini teklif eder ve kabul edilir. Çünkü bu kolyeyi, kızı Zeyneb’in evlenmesi sırasında annesi Hz.Hatice hediye etmiştir. 

Efendimiz (sav): “Allah’a yemin ederim ki bana Hatice’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.” buyururlar. (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, XXIII, 13)

Rabbimiz bizleri Hatice annemize lâyık evlât eyleyip şefaatlerine nail eylesin. Onun ahlâk-anlayış ve teslimiyet ve hizmetinden bizlere de lütfeylesin.Cennetteki köşkünde bizleri cem eylesin. Amin velhamdu lillahi Rabbil alemîn.

 

Yazar:  Gönül Pınarından

 

İmani ve İslami Değerlerimiz Bizim Kimliğimizdir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 123 - Mart 2018

 

İmani ve İslami Değerlerimiz Bizim Kimliğimizdir

 

İnsan nüfus kâğıdı, kredi kartı gibi dünyevi değeri olan eşyalarını hiç bırakmaz, sürekli yanındadır. Evde elbise değişse de onu çıkardığı elbisenin cebinden alır, giydiği elbisenin cebine bırakır. Çok ciddi bir şey olmadıkça kimliğini unutmaz onu beraberinde gezdirir. İnsan alışverişlerinde para yerine kullandığı alışveriş kartı, kredi kartını hiç yanından bırakmıyor, sürekli yanında. Mesela bir insanın sürekli rahatsızlığı, düzenli kullandığı ilaçları olsa onları hiç yanından bırakmaz. Hastadır, ilaçları belli saatlerde içecektir, sürekli yanında gezdirir. Görüyorsunuz insülin iğnesini yanımda gezdiriyorum, saat geldi mi vuruyorum. Niye, onu bıraktığımda, yanımda olmadığında zararını görmüşüm; bana sıkıntı olmuş, hastalığım nüksedecek, şekerim yükselecek… Bunu düşündüğüm için ilacımı sürekli yanımda taşıyorum. Misal anahtarlarımız, telefonlarımız sürekli yanımızda, telefonumuzu bir yere bırakmıyoruz, sürekli yanımızda taşıyoruz. Niye, dünyevi işlerimizi onunla döndürüyoruz. Belki önemli bir meselemiz var, biri bizi arayacak telefon yanımızda yoksa belki o işi kaybedebiliriz... Bunlara hassasiyet gösteriyoruz… 

Eğer kişinin imanı da İslamî anlayışı da ümmet olma duygusu, şuuru da bu mevzular gibi onda oturmuşsa, kemal bulmuşsa bu insan imanı ile alakalı hiç bir şeyini unutmaz. Ona öyle değer verir. O onun kimliğidir, onun sanki alışveriş kartıdır… Mesela vird tesbihini unutmaz, sürekli yanında olur; bir kimliktir onun için… Namaz tesbihi yanında olur. Sürekli takamıyorsa takkesi yanında olur, sarığı yanında olur. Unutmaz bunları, bunları bırakmaz. 

Çünkü o inanır ki bunlarsız kılacağım bir namazın fazileti noksan olur. Zaten yaşadığım hayat içinde isteyerek veyahut istemeyerek birçok günaha bulaşıyorum, irademin dışında çevremde birçok yanlış oluşumlar var, ister istemez bunların birine karışıyorum, bulaşıyorum; bir sürü hatalarım var… Yememe, içmeme ne kadar dikkat edersem edeyim kaçıyor bir şeyler, ona dikkat edemiyorum. Yiyip içtiğim şeyler, gezip dolaştığım yerler, konuştuğum mevzular benden eksiltiyor, manevi kredimden eksiltiyor. Benim kredimi; faziletimi, Allah’ın yanındaki ecrimi mükâfatımı, ihlasıma, imanıma katkı sağlayacak şeyleri arttırmam lazım. Bunları da bıraktığımda sıfırlıyorum, o zaman benim maneviyatım sıfırlanıyor. 

Şimdi bir adamı düşün ki belki şartları gereği düzenli beslenemiyor, saatinde yiyip içemiyor, abur cubur yiyor, ne bulursa yemek zorunda kalıyor… Bu adamın sıhhatten kaybı oluyor. Bir de bu adam düzenli vitamin alamadığını, bağışıklık sistemini güçlendirici ilaçlar da almadığını düşün, onun hayat dengesi bozuluyor. Vücut zayıf düştüğü için çabuk gribal enfeksiyonlara, mikrobik hastalıklara kapılıyor. Misal ufak bir rüzgârdan etkilense, hava değişse, bir soğuk su içse bakıyorsun adam etkileniyor. Niye, bünye zayıf... Bu adam bünyeyi kuvvetlendirici meselelere dikkat etmeli. 

İşte ahir zamandaki Müslümanların maneviyatı böyle. Düzenli bir mana yaşantımız yok. Düzenli bir amelimiz, gece ibadetimiz, ilim hayatımız vesaire yok. Belki böyle bize ufak tefek, basit görünen şeylerden manayı güçlendireceğiz. Çünkü Allahu Teala belki bire bin verecek... Bağışıklık sistemimizi, imanımızı, ihlasımızı güçlendirecek, bizim de yapabileceğimiz sebepler var. Bunları da yapmadığımızda, bıraktığımızda zafiyete uğruyoruz. Maneviyat tamamen sıfırlanıyor, bakıyorsun ki vücut ülkesinde nefs ve şeytan hâkim oluyor. Artık biz ehadisle değil havadis ile amel etmeye başlıyoruz. Biz ilhamı ilahi ile değil vesvese ile hareket etmeye başlıyoruz. Biz Hakk’ın yönlendirmesiyle değil menfaatimize düşüyoruz vesaire… İnsanda maneviyat kalmıyor. 

Bu yüzden biz hiçbir şeyi basit görmemeliyiz. Bakın Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın bize çok basit gibi görünen şeyler üzerinde öyle buyrukları var ki bunlar aslında bizi teşvik için, bize bir başlangıç olması için… Bize o mana sahasına adım atmayı öğretiyor. 

Mesela bize, yemek yedikten sonra kalan ekmek kırıntılarının yenmesinin, tabağın dibindeki yemeğin sünnetlenmesinin günahların affına sebep olacağını; hatta o kırıntıları almanın faziletini bilseniz ben alayım, ben yiyeyim, yemeği ben sünnetleyeyim diye birbirinizle kılıçla harp edersiniz buyuruyor.

Bu düşünüldüğünde bir namaz kılma ile bir hac yapma ile bir Kur’an tilaveti ile Allah yolunda cihad ile hiç mukayese edilecek şey mi bize göre? Kıyas kabul etmez. Ama Peygamber bunu nazara veriyor. Hayatımıza bir düzen getiriyor, israftan bizi sakındırmak için. Ancak küçükten başlayarak büyük şeyleri engelleyebiliriz. Ufacık bir çakıl tanesi büyük bir kayanın altından oynasa bir kayayı devirir. Oncağız, tırnağım kadar bir çakıl tanesi bir koca kayayı yerinde sabit tutuyordu. O bir oynadı mı kayanın dengesi bozulur, yuvarlanır gider. 

İşte ekmek kırıntısı o çakıl taşı gibidir, bir denge unsurudur Peygamberin öğrettiği nizamda. Buna herkesin gücü yetebilir. Allahu Teala niyetine göre veriyor, yaptığına göre değil. Yediğin belki bir kırıntı ama niyetin büyük. Niyetin ne? İsrafı engellemek, haramı engellemek… İsraf haramdır. İşte büyüklük burada… Bakın o bir cihad hükmündedir, haramla mücadele var. İsraf haram, senin yaptığında haramla mücadele var, bu çok büyük bir şey. Ecrin buna göre verilir. 

Efendimiz camide namazda ön safın kıymetini bilseniz oraya geçmek için birbirinizle kılıçla harp edersiniz. Eğer birinci safta ne olduğunu bilseydiniz, mutlaka kura çekilirdi, buyuruyor. Bu birbirimizi ezerek, kırarak ön safa geçelim anlamında değil. Boşsa, müsaitse ön safa geçmek için kılıçla birbirinizle dövüşürsünüz. Buradaki maksat ne: Namaza önem vermek, namaz için dikkatli olmak, itina göstermek; bir nizam, intizam üzere olmak. Namaz neydi: Hayatın gayesi... Bakın fiil çok büyük. Belki “saf meselesi” basit bir mesele ama onunla hedeflediğin gaye büyük. Allah senin ecrini o hedefindeki gayene göre verecek.

Yanımızda nüfus kâğıdı taşımadan bahsettik, buna mümasil de sünneti örnek verdik. İmanla ilintili şeyleri de unutamayız. Kimliğin bizim için bir önemi var. Niye, “Ya polis kontrolünde kimliğim yok diye zorda kalırsam.” diye düşünüyoruz. Ya mahşerdeki kontrol? Burada polis noktasındaki kontrole hazırlıklı oluyorsun, kimliğini bırakmıyorsun. Mahşerdeki kontrolü düşün, ona hazırlıklı ol. Belki ahirette bir zerreye ihtiyaç duyacaksın. Bir zerre senin için terazinin dengesini değiştirecek. Allah vaat ediyor zerre hayır karşılıksız değil. Zerre hayır senin dengeni değiştirecek. Zerre senin cennete mi cehenneme mi gideceğini belirleyecek. İstenilenden zerre noksan olsa adli ile sana muamele ettiğinde belki cehenneme gideceksin. Zerre fazlan olsa rahmiyle muamele edecek seni cennete gönderecek. Şimdi o zerre şu dünyadaki dağlar büyüklüğünde altından ağır değil mi? Dağlar kadar altın olsa o zerre ondan ağır değil mi? Bak senin akıbetini belirliyor. 

O zerre düşün ki bir sarıktır… O zerre bir misvaktır, o zerre bir takkedir, bir tesbihtir, bir ekmek kırıntısıdır. O zerre ön safa geçmektir… Her şey olabilir. Bu senin ukbaya, ahirete, dine, imana, Allah’a, Peygamber’e bakışındır... 

Çok gencim, medreseden izinli olup İstanbul’a gittiğim zamanlar semtimizde bulunan bir Nakşi şeyhinin sohbetine gidip geliyorum. Şeyh efendiye zahiren bakıldığında meselelerde böyle dikkatli biri değil gibi görünüyor. Sanki biraz Bektaşi meşrep gibi alelusul yaşayan biri gibi görünüyor. 

Çok genç bir ihvanına demiş ki “Sen sakalını bırak. Sünnetine izin ver.” Bu gencin eniştesi de ihvan, aynı şeyhin müridi… O genç de bu meseleyi istişare etmek için eniştesinin yanına gelmiş. Enişte ondan daha eski, tecrübeli bir ihvan…

Demiş ki: “Şeyh Efendi bana dedi ki sakalını bırak, daha kesme.” Enişte: “Sen daha çok gençsin, sakalı taşıyamazsın. Bütün farzları yaptın da iş sünnetlere mi geldi, sakala mı geldi? Sen farzlarına ağırlık ver, namazlarını aksatma, terk etme, dikkat et!” diye telkinde bulununca da genç sakalını bırakmıyor. 

Ama sakalı da bırakmayınca utancından Şeyh efendinin de yanına gelemiyor. Bana bırak dedi, ben bırakmadım şimdi gitsem ben ne diyeceğim, diye sohbetlere gelmiyor. Ama ona sakal bırakma, sen farzlara bak, diyen enişte geliyor. Tuzu kuru derler ya, onun tuzu kuru, o geliyor. 

Şeyh efendi soruyor: “Filanca arkadaşı birkaç haftadır görmüyorum. Hayırdır, hasta mı bir sıkıntısı mı var, gelip gitmiyor… Onu görenler bilenler, arkadaşı olanlar nedenini biliyorlar mı?” Enişte de orada… Bunların meslekleri inşaatçılık, inşaat ustaları. Hemen atılıyor diyor ki: “Efendim karşıda, Avrupa yakasından iş almış, işi yoğun, çalışıyor. Yoruluyor, bazen de orada kalıyor o yüzden gelemiyor…” 

Şeyh efendi bir murakabeden sonra buyuruyor ki: “Ben ona ‘Oğlum sakal bırak.’ dedim. O sakalını bıraksaydı ben ona bir hediye verecektim. Ona bir hediye de sakalın sahibi verecekti. Ama bir münafık ona dedi ki sen farzlara bak, farzlarını yap, iş sünnete mi kaldı. O münafığı görsem ona soracağım: ‘Farz kimin farzı, sünnet kimin farzı?’...” Bu söz beni çok etkiledi. Demek ki ikisi de farz. 

Bu gidiyor kayınına diyor ki: “Senin hiç kurtuluşun yok. Kaybın büyük, kaybını geri getiremem ama beni bağışla, sakalını bırak...” 

O arkadaş genç yaşında sakal bırakıyor ama hediyeyi kaybediyor. Hediyesi ise onu yerine halife yapacaktı, tarikatı ona bırakacaktı. Hediyeyi kaybediyor… 

Farz kimin farzı, sünnet kimin farzı… Mümin burayı düşünmeli işte. Farz Allah’ın farzı, sünnet Muhammed’in farzı, o da farz. Allah’ın emriyle onu bizden istiyor, Allah için onu bizden istiyor… 

Allahu Teala bizden istediği şeylere muhtaç mı? Değil. Allah bizden istediği şeyleri, bizim için istiyor. Bizim menfaatimiz için istiyor. 

Hazreti Muhammed aleyhisselam bizden istediği şeyleri Allah için istiyor. 

Allah’ın yarattığı her şey fanidir.

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ - Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.” (Rahman, 26) 

Ama Allah’ın dostu, Allah için bir şey yaparsa o bakidir, Allah onu yok etmez. O Allah için yapılmıştır, dostluk adına yapılmıştır. Ona Cenabı Hak değer verir, bu yüzden büyüktür. 

Allah’ın bizden istedikleri bizim içindir, fanidir onların hiçbirine Allahu Teala muhtaç değildir. Ama Rasulullah’ın yaptığı bir şey, emrettiği bir şey Allah içindir. Rasulullah’ın bizden istedikleri Allah’ın yanında muteberdir. Çünkü aşk adına, muhabbet adına, sevda adına, iman adına yapılmıştır. Farz kimin farzı, sünnet kimin farzı? Bunu nefislerimize biz sormalıyız. 

Bunun için diyorum ki o zerre; bizim hep unuttuğumuz ihmal ettiğimiz es geçtiğimiz kâle almadığımız, bir şeylerle kıyas ederek geri bıraktığımız meseleler… 

Nakşibendilerin ameli, seyri hafidir, gizlidir, buyurmuşlar. Gizlidir; şeytan bilmez ki bozsun, melek duymaz ki yazsın; Allah’a aittir… Nakşibendi salikleri Allah için her ne amel yapıyorlarsa şeytan bilmez ki bozsun, buyurmuşlar. Şeytana duyurmazlar gizlidir, gayeleri niyetlerinde saklıdır. Melek duymaz ki yazsın... Nakşibendi salikleri meleklerin kalem gıcırtılarını işitirlermiş, melekler onların zikrini duymazmış. O salik, Cenabı Hak’tan zikrinin gizlenmesini istediği için Cenabı Hak satrediyor, gizliyor, duyurmuyor. Onun niyeti nedir? Ya Rabbi bu zikrim, amelim, gayretim yalnız senin aşkındandır, senin içindir, seni sevdiğim içindir. Sen bunu her şeyden muhafaza et Ya Rabbi. Melekten, felekten her şeyden bunu muhafaza et Ya Rabbi… 

O Allah’a aittir. Onun ecri, onun kemalatı, onun mükâfatı, onun feyzi bereketi Allah’a aittir. İşte onun için buyurmuşlar şeytan bilmez ki bozsun, melek duymaz ki yazsın… Ama biz büyüklerimizden, yalan söylemelerine ihtimal veremeyeceğimiz insanlardan işittik ki onlar meleklerin kalem gıcırtılarını işittiklerini söylüyorlardı. Yanlarına gelip amel defterlerine yazdıklarını onlar müşahede ediyorlardı. İşte bu insan hiçbir zerreden vazgeçmez. Bilir ki o zerre Allah’ın yanında dağlar kadar mücevherattan ağırlıktadır. 

Pazarcı bir arkadaşımız vardı, okuryazarlığı bile yoktu. Köyde çobanlık yapmış, derken üç beş tane koyununu satmış, gelmiş İstanbul’da pazarcı olmuş. Pazarlarda çocuk, bayan elbiseleri satıyor. Bir vesile ile sohbetlere gelmeye başladı, ihvan oldu, cemaate devam ediyor… 

Bu arkadaş gördüğü rüyaları gelip bize naklediyor… Bir gün rüyasında görmüş ki konfeksiyon mağazası açmış, mağazanın bütün duvarları aynayla kaplanmış. Diyor ki bakıyorum acayibime gidiyor niye dükkânın bütün duvarları ayna, konfeksiyon mağazaları böyle mi olur? Ama hangi cepheye, aynalara baksam bir zat görüyorum. Dünyada öyle güzel bir varlık yok, diyor. Soruyorum bu kimdir, diyorlar ki; o Cenabı Peygamber aleyhissalatu vesselam. Tam tekmil donanımlı, şekil-şemail tam bir kemal üzre… Uyanıyor, sabaha kadar bunu uyku tutmuyor. Kalkıyor namaz kılıyor, tevbe ediyor. İkinci gün aynı rüya, üçüncü gün aynı rüya…

Geldi dedi ki Hocam ben tırlatacağım. Ben pazarcıyım, sabah erken kalkıyorum pazara gidiyorum, akşam geç saate kadar pazardayım, gece beni uyutmuyorlar, hep perişanım… Peygamber benden ne istiyor ben anlayamıyorum? Bana bir dükkân açmışlar her tarafı ayna; ben aynalara bakıyorum hep O zuhur ediyor. Allah selamet versin ismi Selahattin’di. 

Dedim ki Selahattin anlamadın mı hala? Hocam yok ben cahilim, dedi. Senin öyle olmanı istiyorlar, dedim. Sana diyorlar ki bak iman ettiğin Peygamber’in böyle, sen O’nun yoluna girmişsin, sen de böyle ol…

Hocam söz veriyorum yarın beni böyle görmeyeceksin, dedi. Gitmiş Fatih’e kıyafetini değiştirmiş, saçını kesmiş başına takke koymuş; evinde bir parça da zemzem varmış onunla yüzünü gözünü yıkamış, o gün niyet etmiş ben sakalımı da bırakıyorum. Efendimiz’in çerçevelerde mührü şerifi vardır onu öpmüş, yüzüne gözüne sürmüş, ağlamış… Hakikaten hatmeye geldi ki değişmiş, o adam yok, Selahattin bütün kıyafetini değiştirmiş… 

Ertesi gün o rüyayı görmemiş. Geldi dedi ki, Hocam ben şikâyet ettim, kaybettim, Efendimiz’i görüyordum, ben daha öyle rüya görmüyorum... Dedim artık o dükkân senin içine açıldı, gönlün dükkân oldu, orada göreceksin, rüyada değil. Gönül aynanda göreceksin Cenabı Peygamberi. 

Bir gün memleketine gitti. Evinin avlusunda, bir ağacın altında yatsı namazını kılmış. Hava da sıcaktı, evden cübbeyi almadım hocam, diyor. Ev halkıyla oturmuşlar, muhabbet etmişler sonra yatmış. 

Gece rüyasında yine aynı mağazayı görmüş. O dükkân açılmış yine, aynaya bakmış Efendimiz’i görmüş; Efendimiz buna buyurmuş ki Selahattin kalk namazın olmadı, Sen o namazı bir daha kıl... 

Kalkmış abdestimde mi taharetimde mi eksik vardı, yanlışım nerde, namazımı oldurmayan ne diye düşünmüş, düşünmüş… Hocam hiçbir şey bulamadım; en son aklıma geldi ki cübbem yoktu, namazı cübbesiz kıldım, cübbesiz kıldım diye herhalde bana dediler ki; namazın olmadı yeniden kıl, diyor. Kalkmış cübbe giymiş, yatsıyı yeniden kılmış. Gece sabaha kadar namaz kılmış. 

Dedim ki Selahattin sonra yattığında rüyanda yeniden gördün mü? Yok, dedi. O zaman namazın olmuş, eksiğin cübbe imiş, Allah kabul etsin dedim. 

Şimdi bakın saflığının bereketini görüyor. O kadar temiz, saf, hiçbir şey bilmiyor. O kadar hale gelmiş ki gece yatarken bile cübbeyi çıkarmayacak... Cübbeyi çıkarırsam imanım olmaz endişesi başlamış onda. Bunu yaptıran muhabbet… O zaman için hiç bilgisi yoktu… Sonradan okuma yazma öğrendi, gözleri de çok görmediği halde Kur’an okumaya uğraşıyor gayret ediyor. Belki bir saatte bir sayfayı zor okuyordu. Ne zaman pazara gitsem üçtekerli bir arabası var, o tezgâhın başında sürekli elinde ya Kur’an, ya bir dua mecmuası ezberlemeye çalışıyor. Havalar soğuk elleri donmuş, millet boş teneke kutularının içinde ateş yakmış oralarda ısınırken bu arabanın başında oturuyor ki; bir satır, bir sure daha ezberleyebilir miyim, bir ayet daha okuyabilir miyim… Bunun derdine düşmüş. Bakardım, imrenirdim… Ya Rabbi bize de böyle bir iman nasip et diye dua ederdim. 

Meselelerine öyle inanmış, öyle sahiplenmiş ki onu ikaz ediyorlardı. Biz öyle olmadığımız için bize bir şey demiyorlar. Biz belki birçok farzları yer geldiğinde terk ediyoruz bizi kimse ikaz etmiyor. Niye, bizde kırk düzenden bir düzen yok, o yapışmış... O Peygamberi, sünneti, farzı nasıl anlamışsa onu ikaz ediyorlardı. Hayatına imrenirdim böyle derdim ki; Ya Rabbi biz de bununla teberrükleneceğiz. 

Allah bize böyle anlamayı nasip eylesin. Dediğim gibi dünyalık şeylere böyle değer veriyoruz, dünyada işimize yarayacak hiçbir şeyimizi unutmuyoruz ama imanı takviye edecek meselelerde duyarsız olabiliyoruz. Acelemiz var, sünneti kılmayabiliyoruz, namazlardan sonra tesbihleri terk edebiliyoruz...

 

Kasım 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin KASIM 2018 sayısı çıktı.

 

Ekim 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin EKİM 2018 sayısı çıktı.

Sayfa 4 / 236

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort