JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 05 Temmuz 2018 20:30

TESLİMİYET VE GÜVEN: Hz. ASİYE (3)

Teslimiyet ve Güven

Teslimiyet ve Güven: Hz. Asiye (3) - Gönül Pınarından

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Teslimiyet ve Güven: Hz. Asiye (3)

 

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc)… Salat ve selam Hâtemü’l-Enbiya olan sevgili Peygamberimiz (sav) Efendimiz’e… O’nun âline ve ashabına olsun.

Teslimiyet ve güven konusunda bu ay Hz. Asiye annemizi işleyeceğiz inşaallah. Onlar teslimiyet ve güvende bizlere örnek şahsiyetlerdir. Onlar örnek bir hayat yaşadılar; birer iman ve ahlak abidesi oldular. Cennet kadınlarının önderleriydiler. Yaşadıkları hayatları derslerle ve ibretlerle doluydu. Aradan geçen binlerce senede, unutmak şöyle dursun, müminlerin gözlerinde ve gönüllerinde daha da büyüdüler; çünkü onlar Hakk’ın sevdiği örnek hanımlardır. Bunu bize Kur’an-ı Kerim haber vermektedir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Ta, Sin, Mim. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir. Mü’min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun’un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım, Firavun’a, Haman’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.

Musa’nın annesine: “Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız.” diye vahyettik (bildirdik). Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi.

Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’-minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

Ve onun kız kardeşine: “Onu izle.” dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi. Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) “Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?” dedi.

Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler. O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz. (Kasas Suresi 1-14)

Bu kıssada Hz. Musa’ya bebekken sahip çıkan Hz. Asiye validemiz, o zalim ve hain Firavun’un karısı olduğu halde, Allah’a iman etmiş bir kadındır. Allah’a imanı ve Hz. Musa’yı himayesi sebebiyle Allah (cc) ona yüksek dereceler vermiş, şehadet nasip etmiş, aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in de (sav) övgüsüne mahzar olmuştur. 

“Cennet kadınlarının en üstünleri Hatice binti Huveylid, Fatıma binti Muhammed, Meryem binti İmran, Firavun’un zevcesi Asiye binti Muzahimdir.” (Ahmed B. Hanbel, Müsned,c.1,s360)

Hâce Hazretleri buyururlar : “Kur’an-ı Kerim özellikle Hz. Asiye annemizden bahsediyor... Sülalesinde hiç peygamber yok. Asiye Allah’ın en azılı düşmanı Ramses’in, Firavun’un karısı... Ne bir peygamber annesi ne bir peygamber kızı ne bir peygamber torunu… Üstelik de saltanat sahibi bir kadın… Hz. Meryem çok masum, temiz… Masumiyeti var. İffet abidesi, tertemiz Allah’a adanmış biri. Kur’an bunları sayıyor, annesi Meryem’i götürdü Allah’a adadı. Peki Hz. Asiye... Zalim, despot bir diktatörün karısı... Bir sultan… Saray hanımı… Saltanat sahibi... Eli sıcak sudan soğuk suya değmeyen, istediği şeyi, istediği şekilde, istediği zamanda yaptırabilecek güce sahip bir kadın... Kur’an bundan bahsediyor.”

Hz. Asiye’nin eşi Firavun… Değerli mücevherler, incilerle bezenmiş tacı, büyük bir saltanatı var. Rivayetlere göre başına taktığı ihtişamlı tacı ve iri gövdesi ile insanlara heybetli bir izlenim vermektedir. Tahtı yerden dört basamak yukarıdadır. Tahtının her bir yanı, vezirlerinin oturması ve kendisini ziyarete gelenlerin ağırlanması için güzel minderlerle, yumuşak halılarla döşenmiştir.

Firavun herhangi birine seslendiği veya emir verdiği zaman, karşısındaki kişi başını ve gözlerini yere eğer, el pençe divan durur. Korku içinde söylediklerini dinlerlerdi. Bu korkuyla insanlar onu övmeye, kendisinde bulunmayan özellikleri ona atfetmeye başlamışlardı. Firavun, insanların kendisine böyle davrandıklarını gördükçe kendisini adeta bir ilah gibi hissetmiş ve buna onları inandırmaya başlamıştı...

Firavun bir gece uykusundan korku ve telaşla uyanır, yatağının kenarına oturur. Adeta ölüm sancısına tutulmuş gibi nefes alıp vermektedir. Firavun’un bu telaşlı hali Hz. Asiye’yi de uyandırır. Firavun derin düşüncelere dalmıştır; çünkü korkunç bir rüya görmüştür. Rüyasında bir ateşin ortaya çıktığını, Mısır’ın bütün evlerini, saraylarını yakıp yıktığını, Mısır halkının tamamının yok edildiğini görür. Onlardan geriye hiçbir şey kalmadığını görmüştür. Bunları eşi Asiye’ye anlatır. Hemen sabahı bir kahin bulup rüyasını anlatmaya karar verir.

“Ey kahin korkunç bir rüya gördüm. Hemen hemen her gece aynı rüyayı görüyorum, korku ve telaş içinde uyanıyorum.” deyince Kahin: “Efendim İsrailoğulları arasında bir çocuk dünyaya gelecek. Bu çocuk hem sizin hem de halkınızın ve ailenizin yok olmasına sebep olacak.” şeklinde yorumlar.

Bunun üzerine Firavun, İsrailoğulla-rı’nın yeni doğan çocuklarını kırıp geçirmeye kast eder. Bu arada gözlerden uzaklarda önemli bir olayın hazırlıkları sürmektedir. Hz. Musa’nın annesinin doğum vakti yaklaşmıştır; fakat anne ne yapacağını bilememektedir. O, bütün gayreti ile Firavun ve onun zalim askerlerinden bu durumu gizler. Nihayet bir erkek çocuk dünyaya gelir. Güzel mi güzel bir bebektir bu... Adını Musa koyarlar. Anne çok sevinmiştir. Ancak bu güzel çocuğu o zalimlerden nasıl koruyacaktır? Ne yapacağı hususunda kendisine doğruyu ilham etmesi için edep ve tevazuyla Allah Teala’ya yalvarmaya başlar. Yavrusunu Firavun’un zulmünden kurtarıp himaye etmesi için dua eder. Bir ara yoğunluktan uykuya yenik düşer. İçine düştüğü bu sıkıntılı hali ile uykuya dalar.

Hz. Musa’nın annesi (kaynaklar isminin Jakobet, Arapça telaffuzla Yakubet olduğunu bildirmektedir) uyandığında kalbinde büyük bir rahatlama hisseder. Sanki ne yapması gerektiğini artık bilmektedir. Kızına hemen bir sandık getirmesini söyler. Bebeğini sandığın içine koyar. Merhamet ve şefkatle yavrusunu bir kez daha kucaklar, öper. Sandığı Nil Nehri’nin sularına bırakır. O gün Firavun ve hanımı Asiye, Nil’in kenarında oturmuş kuşluk vakti güneşin göz alıcı güzelliğini seyrediyor, etraflarındaki bağ-bahçelerinden kopup gelen bahar serinliğinde dinleniyorlardı. Etraflarında hizmetçiler, cariyeler ve saray ahalisinden bazı kişiler de vardır. Asiye’nin gözü birden Nil’in kenarından yüzüp gelmekte olan bir nesneye ilişir. Giderek yaklaşan şeyin nihayet ne olduğu anlaşılır. Asiye sandığı açtığında hiç beklemediği bir şeyle karşılaşır; daha süt emme yaşında nur topu gibi bir bebek! Güzel yüzlü, parlak gözlü... Asiye bebeği kucağına alır almaz, ona hemen kanı, canı ısınır. Zalim ve gaddar Firavun, Asiye’nin isteklerini geri çevirmezdi. Bu bebeği ne kadar çok istediğini görünce bebeği ona verir. Asiye kucağına aldığı bebeğe merhametle bakıp düşünmeye başlar. Şefkatle saçlarını okşar. Allah (cc) kalbine bu bebeğin muhabbetini yerleştirmiştir. Böylelikle Hz. Musa, Hz. Asiye’nin himayesi altında büyümeye başlar. Hz. Asiye’nin kalbi, hep Hz. Musa ile beraberdir. Zaman gelir ve Hz. Musa peygamberliğini ilan eder. Hz. Asiye de Hz. Musa’ya iman eder.

Hz. Asiye annemiz tam bir teslimiyet ve güven örneğidir. O saltanat sahibi insan, o şaşaanın içinde her türlü rahat, her türlü nimet olmasına rağmen bunları kaybederim korkusunu taşımaksızın, elinin tersiyle bir tarafa itip Hz. Musa’ya iman ediyor. Firavun, hanımı Hz. Asiye’nin de Allah’a iman edenlerden olduğunu öğrendiğinde öfkesinden neredeyse delirecektir. Bu dünyada kendisine en yakın olan birine ne yapacaktır? Dünyada hiç kimsenin aklına gelmedik işkenceleri Asiye’ye yapmaya başlar. O saltanatın hepsi gidiyor, sultan iken, kraliçe iken bir köle vasfı dahi kalmıyor. İnsan olmaktan adeta çıkarılmış bir vaziyette. En sonunda Firavun bunu getiriyor vücudunun her yerinden kazıklarla toprağa çakıyor. Vücudunun her yerinden… Üstten güneş Asiye’yi kavuruyor. Alttan kumun sıcaklığı Hz. Asiye’yi pişiriyor. Hz. Asiye’yi akrepler, karıncalar sarmış ama Asiye gülüyor. Asiye gayet mutlu… Niye mutlu, niye gülüyor? “Seninle beraber olmak için…” diyor Hz. Asiye: “Neticede bunlar beni Sana kavuşturacak. Bir an dahi olsa Seninle beraber olmak için bütün bunlara değer ya Rabbi! Bu kazıklara, bu çilelere, bu işkencelere değer ya Rabbi! Değil mi ki Sen benimlesin. O güneş gibi Sen bana nazar ediyorsun. Ben artık biliyorum ki benim döneceğim, gideceğim bir kapı kalmadı. Ben bir saray hanımıydım. Saltanat sahibi bir kraliçe iken, saraylarım varken, şimdi bir kümesim dahi yok ya Rabbi. Ben bundan çok mutluyum. Sana kaldım ya Rabbi. Ben Sana kaldım.”

Hz. Asiye beni kurtar, beni bağışla, nimetini benden esirgeme demiyor. Halbuki biz kadınlar dünyaya daha çok meyyaliz. Dünya evini çok sever, hep bir evimiz olsun deriz. Kendimizden hariç çoluk çocuğumuzun da evleri olsun deriz, apartmanım olsun, evim olsun. Halbuki Cenabı Hak Hz. Asiye’nin halini bize örnek olarak gösteriyor. Hz. Asiye böyle bir yaşamın içinden sıyrılıyor, Allah’ı istiyor. Şimdi bizim bugün yaşadığımız çok hafif imtihanlar karşısında, çok hafif sıkıntılar karşısında ne denli tahammülümüz var acaba? Ne denli Hak adına şüpheli, haram veya dünya muhabbetine insanı çeken şeylerden Hz. Asiye gibi elimizin tersi ile itip Allah’a güvenip ona teslim oluyoruz?

Hz. Asiye annemiz Allah’a güven ve teslimiyetinin sonucunda bize örnek olarak Kuran-ı Kerim’de bildiriliyor. Onun güzel sabrından dolayı mükafatlandırıldığını, gözünden perdelerin kaldırıldığını cennetteki sarayını gördüğünü Kur’an bildiriyor. Hz. Asiye validemiz işkenceler altında can verirken: “Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zalim milletten kurtar.” (Tahrim 11) diye yalvarmış, Allah (cc) onun bu seslenişine icabet etmiştir.

 

Yazar: Gönül Pınarından

 

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Günahın Küçüklüğü Büyüklüğü Değil, Kime Karşı Yapıldığı Meseledir

 

Sual: Efendim, Cenabı Hak insanların yalan söylediğini veya inkâr edebileceklerini, inkâr ettiklerini görüyor. Bazı ayeti kerimelere baktığımızda, mesela Secde Suresi’nde “ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ - Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın!”  veya Rahman Suresi’nde “Allah’ın hangi nimetlerini yalanlayacaksınız?” diye insanın bu yapısı hakkında bize bir bilgi de veriyor. 

Bir tarafta insanın diğer bir insana söylediği yalan var bir tarafta da insanın Cenabı Hak ile olan irtibatındaki yalanı ve o yalana kendini inandırması var. Acaba asıl zemmedilen, öncelikli olarak terk edilmesi gereken, “hakiki yalan” bu ikinci bahsettiğimiz mi, kulun yalanlamadaki inadı mı? 

Cevap: Yalan doğrunun, gerçeğin, maruf olanın, meşru olanın üstünü örtmek onu gizlemek anlamındadır. Dikkat buyurursanız küfrün de anlamı budur. Yani yalancıya kâfir demek için bunu söylemiyorum. Ama yalanla küfür arasındaki benzerliği ortaya koymak gerekir. Kâfir de mutlak doğru olan bir şeyin üstünü örtüyor. Maruf olan, bilinen, aleni, meşhur, varlığı birçok delillerle sübut bulmuş bir şeyin örtüyor. Küfür bu, buna kâfir diyoruz. 

Kezzab/yalancı da doğrunun; makul, maruf olanın üstünü örtüyor. İki sıfatta müthiş benzerlikler var.

Bu benzerlikten bakıldığında örnek verdiğiniz ayeti kerimede yalanla birlikte bir inkâr var, orada küfür var. Yani tadacakları şey ne? Ahiret azabı; Allah’ın vaadi… Onlar onu yalanlıyorlardı. Burada yalandan da öte inkâr ediyorlardı. Ahirette azabın olmayacağını söylüyor, ahiret hayatı diye bir hayatı kabul etmiyorlardı. Böyle bir hayat yok, diyorlardı. Böyle bir hayat olmayınca da o hayatın içeriği yok. Cenabı Hak onlara buyuruyor ki; işte size o hayat ve onun içeriği. Yok saydığınız şeyleri şimdi görün, yalanladığınız şeyleri şimdi tadın, azabı tadın. 

Daha önce de ifade edilmişti, yalanın gizli şirke kapı açabileceği… Bunu bir Müslüman açısından düşündüğümüzde Allah’ın mülkünde yaptığımız her hareket Allah’a karşı. O’na karşı bir nispeti, bir sorumluluğu var. Öyleyse söylediğimiz yalanın da Allah’a söylenmiş olma ihtimali var. Bu illa Allahu Teala’nın buyurduklarını yalanlama anlamında değil. Ahireti, azabı, haşrı vesair uhrevi değerleri, uhrevi erdemleri reddetme şeklinde olmasa da eğer biz dünyada Cenabı Hakk’ın es-Semi’, el-Basir, el-Alim, el-Habir olduğuna tereddütle kendimizi rahat hissedebiliyorsak zamanla bu virüs bizde büyük bir hastalığa dönüşebilir. Zamanla bizi belli uhrevi değerlerin de inkârına, üstünü örtmeye kadar götürebilir. 

Nitekim bugün bunu yaşıyoruz. Kabir azabını reddedenler, şefaati reddedenler… Temelde de belki bunların fikirleri bir yalanla başladı. Bu yalan zamanla bunların içinde büyüdü ve bunları belli değerleri inkâr etmeye götürdü. O kadar ileri gittiler ki Kur’an’ın sarih bir şekilde ifadelerini de tevil yoluyla yalanlamaya başladılar. Kur’an’da mevcut olan ifadeleri de yalanladılar. Misal, Allahu Teala’nın Hazreti İbrahim’e gösterdiği o rüyayı, İsmail’i kesmesi gibi bir emrin olmadığını söylüyorlar. Adam böyle bir emir yok, diyor. Saffat Suresi’nde çok açıkça bunu bildiriyor Cenabı Hak. Nerelere kadar götürdü bunları… 

Halbuki biz de dünyada, dünyevi bir meseleden dolayı söylediğimiz bir yalanı Allah’ın bildiğini biliyoruz. Yani Allah’ın her şeyi bildiğinin bilgisi bizde var. Ama buna rağmen yalan söyleyebiliyoruz. 

Bu bizde büyüdükçe sanki o hitap bize; “فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ - Hangi nimeti yalanlayacaksınız?” 

Şu anda konumuzla ilgili bölümünü düşünürsek, Allahu Teala bize kendisiyle ilgili belli bilgileri vermiş: İşitici, görücü, bilici, haberdar olduğunun bilgilerini bize vermiş. Bizim konumuzla alakalı adeta bu, bize ayet diyor ki: Siz bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? Veya şöyle diyor bize sanki -haşa- sizin Allahınız kör mü, Basir değil mi? Sizin Allahınız işitmiyor mu, Semi’ değil mi? Bilmiyor mu, Alim değil mi? Habir değil mi Allahınız? Bunların hangisini inkâr edebilirsiniz? 

Biz fark etmesek de demek ki derunumuzda bu sıfatlara karşı tereddüdümüz var. Bu tereddüt yalanı doğuruyor. İsterse yalanımız dünyevi bir meselede olsun. Allah Rasulü yalanı tarif ederken: “Anne çocuğuna dese ki ‘Ağlama sana şunu vereceğim.’ vermese, bu yalandır.” buyuruyor. 

Cenabı Peygamber bir sahabe annemizi görüyor, avludan çocuğunu çağırıyor “İçeri gel sana bir şey vereceğim.” diyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam da o bayanı takip ediyor ve bayana selam veriyor ve soruyor: 

-Çocuk gelirse çocuğa ne vereceksin? Bayan elindeki hurmayı gösteriyor,

-Ona hurma vereceğim ya Rasulallah diyor. Efendimiz:

-Eğer elinde hurma olmasaydı Allah şahit ki sen çocuğa yalan söylemiş, onu kandırmış olacaktın ve bu senin için bir günah olacaktı, buyuruyor. 

Bakın kendi çocuğumuza bile bize göre çok basit, belki onun iyiliğine söylediğimiz bir şey ama yalan olabiliyor. Dolayısıyla Peygamber’in müdahalesini gerektiriyor. Demek ki Allah bundan razı değil. Allah razı olmadığı için Peygamber’i müdahale ediyor, ikaz ediyor. 

Kaldı ki bir de insanın kendi çocuğuna söylediği bir söz onu böyle vebal altında bırakabiliyorsa toplumda, toplumsal dengeleri sarsacak bir yalan söylemek… 

Yalan Allah’a karşı söylenmiştir. Kişinin illa haşrı, mizanı, azabı reddetmesine gerek yok. Çünkü bu insanın Allahu Teala’nın sıfatlarından şüphesi var. 

Eğer bu kişi müminse bu bir illet, bu bir rahatsızlık bu rahatsızlığına dönüp onun tedavisine uğraşmalıdır. Allah’ın hangi nimetini yalanlayabilirsin? Allah’ın hangi sıfatını yalanlayabilirsin? Bundan vazgeçmesi lazım. Çünkü iman yükümlülük ister. Zati, subuti bütün sıfatlarına, fiillerine inanması gerekir. Fail-i hakikinin O olduğuna inanması gerekir. Bunlar şüphe götürecek şeyler değil. 

Meseleye biz bu cepheden bakmayınca “Hadi bugün tadın o yalanladığınızı.” ayeti kerimesinde bahsedilen, evet bu ahiret azabıdır. Ama bazen öyle olur ki bu dünyada da felaketlere sebep olabilir. Adeta bunu dünya için de Cenabı Hak bize buyurabilir, illa ahret azabı olarak karşımıza çıkması şart değil. Dünyadaki ahlaksızlığın, düzenin bozulmasının, insanların birbirine güvensizliğinin, itimatsızlığının, birbir kuyusunu kazıyor olmasının ahiret azabından bir farkı var mı? Bu da sanki bize deniliyor ki: “Hadi tadın azabı…” 

Zaten dar bir geçim buyruluyor ya bunun dünyası, ahireti yok. Geçimin, maişetin daraltılması, hayatın zorlaştırılması… 

Bir başka emirde buyruluyor: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr, 19) Allah’ı unutanlara Cenabı Hak kendilerini unutturuyor. 

İşte bu insanın Hakk’ı unutarak -haşa- Hakk’ı kale almayarak yaptığı işlerden dolayı neticede kendini unutmasıdır. İnsan kendini unuttu mu demek ki her azaba müstahaktır. Onun geçimi daralmaya başlar, her şey bozulur. Çünkü insan bilmeli ki varlığın benimle irtibatı, benim Rabbimle olan irtibatım nispetindedir. Benim Allah’a olan yakınlığım, dürüstlüğüm sadakatim ne nispette ise varlığın bana sadakati, dürüstlüğü o nisbettedir. 

Maruf-i Kerhi için buyrulur ya kuşlar onun önünden geçerken kanatlarını kaldırır, yüzlerini örterlermiş. Bir yerde o oturduğunda kuşlar onun önünden uçarlarken veya yerde gezinirlerken kanatlarını kaldırır yüzlerini örterlermiş. Birisi merak etmiş bir başka büyüğe sormuş bu ne cilvedir? Demiş sen onu tanımıyorsun herhalde o Maruf-i Kerhi’dir, o Allah’tan öyle haya ediyor öyle utanıyor, Allah’a karşı öyle edeplidir ki o yüzden bütün mahlukat ona edeb gösteriyor, mahlukat da ondan utanıyor. Hayâ ediyorlar ondan, yüzlerini gizliyorlar. 

Allah’a hayâsından, edebinden dolayı Hz. Osman’a Kâinatın Efendisi edeb gösteriyor. Ebubekir efendimiz içeri giriyor, Ömer efendimiz içeri giriyor pek istifini bozmayan Cenabı Peygamber, Hazreti Osman geldi diye haber verilince durun, üstümü başımı düzelteyim buyuruyor hastalık döneminde. Üstünü başını düzeltiyor, sarığını düzeltiyor, toparlıyor… Aişe annemiz soruyor; 

-Babam Ebubekir geldi ya Rasulallah, sizde bir değişim olmadı. Kayınpederiniz Ömer geldi, sizde bir değişiklik olmadı da damadınız Osman gelince neden toparlandınız? Efendimiz buyuruyor ki: 

-Bütün sema ehli ondan hayâ ediyor, edeb ediyor Ben ondan edeb etsem az mı Ya Aişe!

Osman’dan bütün gök ehli edeb ediyor, ona hürmet ediyor. Çünkü o yaşayan, gezen bir Kur’an’dır, ben ona edeb etsem çok mu, buyuruyor. 

Şimdi bakın Hz. Osman’ın Allah ile olan ilişkisi Kâinatın Efendisi’ni -la teşbih- ayağa kaldırıyor. Tüm varlığın edeble sorumlu olduğu İnsan’ı edebe kaldırıyor. İnsan bunu düşünmeli…

Dünyada yaşadığımız her olumsuzluk da belki o ayetin kapsamı sadedinde değerlendirilebilir. “Bugün tadın o yalanladığınız şeyleri…”

Demek ki fütursuzca yalan söylüyor olmamız, bir şeyleri yalanlıyoruz anlamına gelebilir… Kiramen Kâtibîn’i yalanlıyoruz, sanki o kameralar kapanmış, onların kalemlerini ellerinden almışız sanki. Kiramen Kâtibîn’i Cenabı Hak bize bildiriyor: 

“كِرَاماً كَاتِب۪ينَۙ ، يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ“Onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.” (İnfitar, 11-12) buyuruyor. Bizim bilmediğimiz nice şeyleri onların bildiğini haber veriyor. Onların varlığını bize önden bildiriyor ki biz Cenabı Hakk’a şöyle demeyelim: “Ya Rabbi Sen bize tuzak kurdun!” Hani gizli radar olur ya yollarda, öyle değil. Devlet de şimdi öyle yapmıyor radarı da bildiriyor. Radarı bildiriyor, sen dikkatli olmazsan cezaya düşüyorsun. 

Allahu Teala Kiramen Kâtibîn’i bildiriyor. Senin buna rağmen o sınırı aşman, onları hiçe sayman tahfif etmen/hafife alman demektir. Bu azap tattırıcı bir şey değil mi? Bırak bunun bir karşılığının olmasını “inandım” diyen bir müminin böyle bir haleti ruhiye içinde olmasından daha büyük bir azap olamaz. İnandığı şeyi kendisinin örtmesi kadar sıkıntı verici bir şey olamaz. Züleyha’nın Hazreti Yusuf’la birlikte olmayı arzuladığında gidip putunu örtmesi gibi… Görmesin diye putunu örtüyor. Biz de anlayışımızla örtüyoruz. Acaba örtebiliyor muyuz?

Azap asıl bu. Bu mahrumiyeti getiriyor. Bu bize Allah’tan mahrumiyeti getiriyor. İnanmayana sözümüz yok, inanan bir insan için bundan büyük acı verici elem, bir azap olmaz. 

Sual: Efendim, Tebuk Seferi’ne katılmayan sahabelerden Ka’b b. Malik “Benim ağzım laf yapardı. Eğer gitseydim Rasulullah aleyhissalatu vesselama bir şeyler söyleyebilir O’nu ikna edebilirdim. Fakat ben gitmedim, gidip de yalan konuşamadım, diyor. 

Kıssa malumunuz, sonra Hz. Ka’b’a bir ceza geliyor, bir tecrid dönemi geçiriyor. Daha sonra da hakkında tevbesinin kabulüne dair ayeti kerime inzal oluyor. Burada yalan söylemediği için Cenabı Hakk’ın ona bir mükâfatı da var diyebilir miyiz?

Cevap: Doğruluğu, suçunu kabul etmesi, itiraf etmesi, yalan söyleyebilecekken yalan söylememesi Cenabı Hakk’ın huzurunda sadakat olarak değerlendiriliyor… Ve tabi samimi tevbe etmesi, pişmanlık duyması. Hatta bu pişmanlığı, sadakati o kadar üst boyuta varıyor ki, Allah Rasulü ailesine buyuruyor ki “Ona yanaşma, odasına girme!” O kendisi hanımını çağırıyor daha hanımı buna söylemeden hanımına diyor ki; sana Rasulullah nasıl talimat buyurduysa öyle yap. O selam vermeyin buyurdu, sen de bana selam verme ve bana hizmet etme. Evin bir odasında dur… 

Bu noktaya varıncaya kadar kabul ediyor. Demiyor ki misal, bu kadarı da fazla. Veya dışarıdaki selam vermiyor, sen gel git benim işlerimi gör, demiyor. Bu noktada da Allahu Teala’ya teslimiyet gösteriyor. Elli gün sürüyor bu mevzu. Daha sonra يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ - Allah’tan korkun ve sadıklarla, salihlerle beraber olun!” emri geliyor. Yani Cenabı Hak ona cemaate gel, diye buyuruyor. Cenabı Peygamber Ka’b’a dayısıyla haber gönderiyor. O da sürünerek geliyor, yüzünü yere sürüyerek geliyor Rabbim beni af buyurdu diye... 

Oradaki sıdkı, sadakati Allah’ın emrine teslimiyet gösterişi, yaptığı yanlışın farkında olması bunlar müthiş şeyler… Yalana müracaat etmiyor. Altı kişiler bunlar, üçünün tevbesi kabul ediliyor, üçünün ki de yalan söyledikleri için kabul edilmiyor. Dolayısıyla imanları da kabul edilmiyor. İşin bu boyutu da var, Allah esirgesin. 

Şimdi bize ayet gelmiyor da biz kendimizi bilemiyoruz. Ama kendimizi çok fazla da rahat hissetmemeliyiz. Şekavetin ıstırabını hissetmemiz lazım. Ğavsımız öyle buyuruyordu: “Şekavetin ızdırabını hissedemeyenler; saadetin, hidayetin lezzetini tadamazlar.” Günahın ızdırabını, çilesini iliklerimize kadar hissetmemiz lazım. O hisle birlikte yapılan samimi tevbe, tevbedir. O temizleyicidir. Nasuh tevbesi odur. 

Sufiyye hazeratı öyle buyurmuş; günahın küçüklüğü büyüklüğü değil, kime karşı yapıldığı meseledir. Allah büyükse -amenna- büyüğe karşı yapılan her suç büyüktür. Meseleye böyle bakmışlar ve böyle kendilerini sakındırmaya çalışmışlar. 

Biz başta “küçük” diyerek günahı küçültüyoruz. Belki bu bize ruhsat olarak söylenmiş, tamam, ama Hakk’ın büyüklüğünü, Hakk’ın incinmesini düşününce biz de Hazreti Ka’b gibi o çileyi adeta kendi bünyemizde çekmeliyiz ki “Ben Rabbimi incittim...” 

Necmeddin-i Kübra hazretlerinin yanına baştan aşağı siyah giymiş adamın biri geliyor. Hazret soruyor ona: 

-Nedir senin bu halin, niye sen hep siyah giyinmişsin? Adam, 

-Ben Rabbimi öldürdüm onun matemini tutuyorum, demiş. Hazret,

-Sen kâfir misin, defol. Sen kimsin ki Rabbini öldürüyorsun, demiş kovalamış.

On dakika sonra adam geri gelmiş. Sen yine mi geldin, demiş ve müridlerine, vurun buna, darbedin demiş. Müridler dövmüşler, kovmuşlar. 

Adamı yetmiş kere dövmüş, kovmuşlar; yetmiş kere geri gelmiş. 

Ondan sonra Necmeddin Kübra hazretleri adama iltifat etmiş, ona hürmet etmiş. Müridler demişler ki “O zaman niye dövdük adamı, niye eziyet ettik?” Buyurmuş ki: “O dedi ki ben Rabbimi öldürdüm. Yani demek istedi ki ‘Ben nefsime tapıyordum nefsimden kurtuldum.’ Ben de baktım ki sözünün eri mi, nefsi var mı, kalmış mı? O yüzden bunları ona yaptırdım. Baktım ki nefsi kalmamış, hakikaten öldürmüş.”

Şimdi tapındığımız -haşa- ilah konumuna getirdiğimiz bu nefsimizin ızdırabını hissedip ondan kurtulmalıyız. O zaman tevbe samimi olur, o zaman tevbe o sahabenin tevbesi, Nasuh tevbesi olur. “اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ - Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222) Allah’ın sevebileceği, Allah’ın sevgisine mazhar olabilecek bir tevbe olabilir. 

Bizim tevbelerimize de tevbe lazım. Biz tevbe ediyoruz dönüp aynı şeyi işliyoruz. Tevbe bize bir ikrah getirmiyor. Günahtan soğuma getirmiyor. Dil çabukluğuyla estağfirullah, estağfirullah diyoruz bitiyor. Şimdi biz namazlardan sonra yüz kere estağfirullah söylüyoruz. Acaba bunu söylerken gerçekten bunun ne kadar tevbe olduğunun farkındayız. Yoksa yolumuzun bir usulü diye, dil çabukluğu marifet, çabucak bitsin diye mi söylüyoruz. Hiç düşünmeden, gerçekten düşünmeden, gönlümüz sızlamadan estağfirullah diyoruz. Usul olduğu için diyoruz. 

Hayır, mesele bir usul değil. Kabul etmemiz gereken şey; aczimiz, günahımız. Bu bizim canımızı yakmalı ve bundan pişmanlık duymalıyız. Adeta bir yara bu, kanayan bir yara; bunu tedavi etmeliyiz. İstiğfar bunun için. Bu bir usul değil… Yok, Nakşibendi usulü veya misal Cenabı Peygamberin sünneti… 

Sünnetleri de sırf sünnet diye yapmayalım bu sünnetin de bir anlamı, bizden istenilmesinin bir sebebi var. Birebir bir menfaati, bir faydası var. Öyleyse bunu düşünerek yapalım. 

Namazdan sonra kelimei tevhid söylüyoruz, Cenabı Peygamber’e salatu selam getiriyoruz, ondan sonra Rabbimize istiğfar ediyoruz… Bunları düşünerek yapmalıyız. Bu da tesbihatın bir parçası deyip geçiyoruz. 

Allah tevbe edenleri seviyorsa adeta kendimizle yarışmalıyız; Allah’a sevimli olabilmek için. Ve bize Nasuh’u örnek gösteriyor Mevlamız, Nasuh gibi olmalıyız, her estağfirullah dedikçe Nasuhlaşmalıyız…

 

Haziran 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin HAZİRAN 2018 sayısı çıktı.

Salı, 01 May 2018 11:34

Mayıs 2018 Mukaddime

Mayıs 2018

Sayı: 125 - Mayıs 2018

 

Muhterem Kardeşlerim, 

Dergimizin 125. sayısında Rabbimizin lütuf ve inayetiyle yine sizlerle birlikteyiz.

Halıkı Zülcelal Hazretleri’ne hamdü senâlar olsun ki, bizleri yeniden on bir ayın sultanı, rahmet, mağfiret ve cehennemden kurtuluş ayı olan ramazan-ı şerife kavuşturuyor. Gönüllerimiz bu ayın muhabbetiyle cûşa gelecek inşaallah. 

Elbette ki ülkemizin bu çalkantılı döneminde, siyasetin bu kadar bozulduğu, düne kadar İslam için çalıştıklarını söyleyenlerin bugün ehl-i küfür ve nifak ile ittifak arayışında olabildiği, kafaların tamamen dünyevileştiği bir dönemde ramazan-ı şerifi hakkıyla idrak etmek, gönülleri temizleyip Hakk’a yönelebilmek ne kadar mümkün olur bilemiyoruz.

Fakat büyüklerimizin bizlere buyurduğu “Faili mutlak, Allahu Zülcelal Hazretleri’dir.” sözü bizlerin yolunu aydınlatmalıdır. Yani her ne kadar da zahirde fiilleri yapan insanlar olsa da bunların hepsi sebeptirler. Fiillerin asıl halıkı Rabbimiz’dir. Kalbler O’nun kudret parmakları arasındadır. Muradı hangi doğrultuda ise o yöne doğru çevirir. 

Dolayısıyla bizler her zaman olduğu gibi ramazan-ı şerifte de sadece Rabbimizi razı etmek için gayret etmeliyiz. O rahmet ayında rahmetin sahibinin –lâ teşbih- gönlünü yapmaya odaklanmalıyız. Çünkü O (cc) hoşnut olduğunda nefislerin putlaştırıldığı beşer aklı fikirler, hareketler boşa çıkacaktır. Hak gelecek batıl zail olacaktır. 

Bundan dolayıdır ki, bizler ramazan-ı şerifte kendimizi salih ameller yapmaya odaklayalım. Seçim atmosferi olduğu için çok fazla gürültü patırtı olacaktır. Bunlardan uzak kalmaya çalışalım. Lüzumsuz tartışmalarla bizleri nurlandıracak olan oruçlarımızı kirletmeyelim. Bu ay Kur’an ayıdır. Hakk’ın (cc) kelamı ile meşgul olalım. Büyüklerimizin sohbetlerine devam edelim. Onların olmadığı ortamlarda müslümanlarla bir araya gelip yine onlardan dinlediğimiz, öğrendiğimiz sohbetleri değerlendirelim. Boş kalan zamanlarımızda zikrullah ile meşgul olalım. İmkanımız varsa son on günde itikâfa girelim. Efendimiz (sav) Kadir gecesinin ramazan-ı şerifin son on gününde aranmasını tavsiye buyurmuşlar. İtikâf, basireti açık mü’minlerin Kadir gecesini fehmedip değerlendirmesine yardımcı olur. Son on günün hangisinin Kadir gecesi olduğunu fehmedemeyenlerin de onu kaçırmaması için itikâfa girmeleri önemlidir. Bu manada da hem bu güzel sünneti yerine getirmiş oluruz hem de Kadir gecesini hakkıyla idrak etmiş oluruz.

Bütün bunlar sonuçta Rabbimize olan yakınlığımızın artmasına vesile olacak ve bayramı inşaallah bir vuslat havasıyla karşılamış olacağız.

Şurası da yanlış anlaşılmamalıdır ki, bütün ehli küfrün hücumatına maruz kalan ülkemizin siyasi meseleleri bizi ilgilendirmiyor anlayışı bizlere yakışmaz. Çünkü hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Eğer olaylara, döndürülen dolaplara duyarsız kalırsak bunların hesabını Rabbimize veremeyiz. Bizim bahsetmek istediğimiz, zaten bu işi üstlenmiş olan siyasetçilerimiz bu manada mücadelelerini yapıyorlar. Onlar ellerini taşın altına koymuşlar. Bizler kuru, hamasi ve boş fikirlerin uçuştuğu, Hakk’ın rızasının olmadığı ortamlarda bulunup kalbimizi kasavetlendirmek yerine, ibadetlerimize yönelip Rabbimizle manevi bir bağ kurup o bağ ile yalvararak, yakararak ilahi yardımın daha yoğun bir şekilde üzerimize yağmasına vesile olmaya gayret edelim. Çünkü bazen bizler kendi aklımızla hayır nerdedir bilemeyebiliriz. Bu dua ordularımız sayesinde bizim idrak edemediğimiz hayırları Rabbimiz bizlere lütfedebilir. Bizim hayır bildiklerimizde şer, şer bildiklerimizde hayır olabilir.

Bütün bu fikir ve anlayış içerisinde yoğunlaşarak ramazan-ı şerifi idrak etmeye çalışalım. 

Rabbimiz(cc), hakkımızda hayır murad ettiği ne varsa onları bir an evvel bizlere lütfeylesin. 

Allah yâr, kalbler beraber olsun. Amin...

 

Pazar, 01 Nisan 2018 09:49

Nisan 2018 Mukaddime

Nisan 2018

Sayı: 124 - Nisan 2018

 

Gülzâr-ı Hâcegân Dergimizin kıymetli okuyucuları;

Mübarek üç ayların manevi neşvesini yaşadığımız şu günlerde hem devletimizin Suriye’deki ve Irakta’ki var olma mücadelesini ve bu manadaki -Allah’ın yardımıyla- başarısını izleyip şükrederken; bir taraftan da temiz, pâk dinimiz üzerine oynanan oyunları izlerken mahzun oluyoruz.

Bu manada öncelikle tüm ehli küfre müslümanların az da olsa Hakk’a dayandıklarında aşamayacakları engel olmayacağını gösterdik. Bunu ilk olarak 15 Temmuz kalkışmasını önleyerek gösterdik. Allah’a (cc) olan güven, mukaddesat için mücadele ve vatan sevgisi birleşince, Rabbimiz’in de gönlümüzdeki korkuyu alalmasıyla, çelik tanklar, sıcak mermiler imanlı göğüslerde âdeta pamuğa dönüştü. Şehadet arzusu mü’minlerin iman dolu göğüslerini birer sura çevirdi ve sonuçta her zaman olduğu gibi Allah’ın dediği oldu.

İkinci olarak, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Siyonistlerin arz-ı mev’ud hayalleri yerle bir edildi. Düne kadar silahının vidasını dahi düşmanından almak zorunda olan Türkiye Allah’ın izni ve yardımıyla büyük oranda kendi silahını üretecek duruma geldi. 

Bunlar elbetteki sevinilecek durumlardır ve yine üstüne basa basa ifade ediyoruz ki, bu başarılar Hak Teâlâ’nın yardımıyla olmuştur. Elbetteki bu manada kulların da bir payı vardır. Bizler Rabbimiz’e olan sevgimizi, bağlılığımızı, yakınlığımızı arttırdıkça O’da (cc) bize olan nimetlerini ziyadeleştirdi.

İşte bugün bu gelişmelerinin ana sebebinin müslümanların özlerine dön-meye başlamaları olduğunu anlayan Ehli Salib bunu önlemek için yüz yıl önce denediğini yeniden denemek istiyor. Özellikle ehlisünnet anlayışının müslümanların kâhir ekseriyeti tara-fından birleştirici bir unsur olarak gördüğünden dolayı bugün bu anlayışın içerisine fitne tohumları ekmeye çalışıyor. Maalesef bunun bilincinde olduğunu düşündüğümüz bazı müslüman kesimler de bu tuzaklara düşmeye meylediyor. Özellikle münafıklıkları aşikar olmuş kesimler tarafından kasıtlı uydurulan haberlerle müslümanların vahdeti bozul-maya çalışılıyor.

Bu manada devlet büyüklerimiz de bazen tetkik etmeden, ehlisünnet müslümanlarını incitebilyorlar. Bunun sonucunda da on beş yıldır oluşan istkrar ortamını bozacak şekilde yeni dengeler oluşturulmaya çalışılıyor. Müs-lümanların tercihleri konusunda şüpheler oluşturulmaya gayret ediliyor.

Bu bağlamda meselelere suhuletle yaklaşması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan değişik, karmaşık, anlaşılmaz sesler yükseliyor. Sanki bütün bu işlerin müsebbibi, Türkiye’deki İslam anlayışının çimentosu konumunda bulunan cemaatlermiş gibi gösterilip, sapık ilahiyatçılarla söz birliği edilerek bu sağlam yapıları yıpratmaya çalışıyorlar.

Halbuki bilmiyorlar ki, memleke-timizin müslümanlar adına en karanlık dönemlerinde bile bu anlayıştaki müslü-manlar her türlü fedakarlığı yapmışlardır. Esad Erbili (ks), İskilpli Atıf Efendi, Kemahlı İbrahim Efendi gibi zatlar canlarını feda ederek, Bediüzzaman Said Nursi (ra), Abdulhakim Arvasi (ksa), Süleyman Hilmi Tunahan (ksa), Mehmet Zahid Kotku (ksa), Abdulhakim Bilvânisi (ksa), Alvarlı Muhammed Lutfi (ksa), gibi zatlar her türlü istibdata göğüs gererek bu dinin unutulmaması ve gerçek manada yaşanması için mücadele etmişlerdir. Bugünlere zemin oluşturmak için onlar her şeylerini feda etmişlerdir.

Günümüzde de bu mücadele biraz evvel az bir kısmının isimlerini saydığımız ve emsali büyük zatların yetiştirdiği hulefa, ulema ve muhibban tarafından devam ettirilmektedir. Ezanların Türkçe okutulduğu dönemlerden bugünkü yaşantıya; Allah’tan başkasından emir almayan, gönüllü irfan erleri tarafından devam ettirilmekte ve kıyamete kadar da Allah’ın izniyle devam edecektir.

Çünkü bu irfan erleri Rableri’nin onlara verdiği hilafet vazifesini yerine getirmeye, elest bezminde vermiş oldukları söze sadık kalmak için gayret etmektedirler. Nefsine köle olmuş insanların bunu anlaması ve bunun önünü kesmesi asla mümkün olmayacaktır. 

Sadece Rabbimiz’in hesaba çekeceği o dehşetli günde mahcub olmamaktan başka gayesi olmayan mü’minlere selam olsun.

Allah’a emanet olunuz.

 

Sayfa 4 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort