JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Nisan 2018 00:10

KUDÜS-İ ŞERİF

Kudüs i Şerif

Kudüs-i Şerif - Tamer Doymuş

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Kudüs-i Şerif

 

“Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, gözetendir.” (İsra 1)

Hz. Meymune (a.anha) annemiz şöyle demiştir: “Ben bir gün ‘Ya Rasulallah Beyt’ül-Makdis hakkında bize açıklamada bulunsan, dedim. Buyurdu ki: Orası mahşer yeridir. Oraya varıp içinde namaz kılınız. Çünkü orada kılınan bir namaz, başka yerde kılınan bin namaz gibidir. Ben; Eğer oraya kadar yolculuk yapmaya gücüm yetmezse ne edeceğimi haber verir misin, diye sordum. Buyurdu ki: Sen oraya zeytinyağı hediye edersin, aydınlatılmasında kullanılır. Kim bunu yaparsa oraya varmış gibi olur.”

Kıblenin Kabe olması:

“Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görüyoruz. Onun için herhalde seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a çevir. Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi ona doğru çeviriniz. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu pekiyi bilirler. Allah onların yaptığından gafil değildir.” (Bakara144)

El-Berrâ bin Âzib’dan (ra) rivayet edilen bir hadisi şerifi şöyle naklediyorlar: “Rasulullah (sav) Medine’ye ilk gelişlerinde Ensarilerden dayısı oğullarının yanına vararak altı ay kadar namazını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldı. Rasulullah’ın Kabe’ye yönelmesi ilk defa ikindi namazında vaki olmuş, cemaati de onunla aynı yöne dönmek suretiyle namaza devam etmiştir. Hz. Peygamber Efendimiz’in ashabıyla beraber İlk defa Kabe’ye yönelerek kıldığı namazdan sonra sahabelerden biri cemaatten ayrılarak Mescid-i Saadet’e gitti. Oradaki cemaatin yine Mescidi Aksa’ya yönelik namaz kıldıklarını, hem de rükûa gitmiş bir halde iken görünce onlara: “And olsun, ben Rasulullah’ın Kabe’ye yönelerek namaz kıldığına, Allah (cc) için şahitlik ederim.” dedi. Bunu duyanlar namazda iken hemen Kabe’ye yönelerek namazlarına devam ettiler.

Kıble ile ilgili diğer ayeti kerimeler:

“İnsanlardan bir kısım beyinsizler, “Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara,142)

“İşte böylece sizi, insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için mutedil bir millet kıldık. Biz daha önce yöneldiğin (Kudüs’ü), ancak Peygambere uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yapmıştık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.” (Bakara,143)

“Yemin olsun ki Sen Ehli kitaba her türlü ayeti getirsen yine de onlar Senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer, onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman Sen zalimlerden olursun.” (Bakara,145)

İslam’ın kutsal şehirlerinden Beytü’l-Makdis; Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. 

Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut Gölü’nün yaklaşık yirmi dört km batısında, Akdeniz’den yaklaşık elli km içerde, denizle Şeria Irmağı arasında yer alır. Kudüs’ün deniz seviyesi 750m’dir. Yirminci yüzyılın başlarında Kudüs’ün nüfusu yetmiş ila yüz bin civarındadır; kırk beş bin Musevi, on beş bin Hıristiyan, on bin Müslüman tarafından oluşturulmaktaydı. Daha sonraları bu nüfus oranları Yahudilerin lehine olarak hep değişmiştir.

Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Kudüs’ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud devletinin başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman Kudüs’ü genişleterek Beytü’l Makdis adıyla ünlü Mabed’i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm’ın merkezi oldu.

El-Mescidü’l-Aksâ, Kudüs’te eski Süleyman mabedinin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan caminin adı. “En uzak mescit” anlamına gelen bu tabir, Kur’an-ı Kerim’de yukarıda mealini verdiğimiz ayette şöyle ifade edilmiştir: “Kulu Muhammed’i, gece vakti, ayetlerimizden bazılarını göstermek için El-Mescidü’l-Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız el-Mescidü’l-Aksâ’ ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, her şeyi işitir ve görür” (İsra, 1)

Mescid-i Aksâ’ya (en uzak mescit) bu ismin verilmesi, Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunmasından dolayıdır. Kudüs’e kutsallık veren yapılar Haremu’ş-Şerif içinde yer alır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremu’ş-Şerif’te, Mescidu’l-Aksa ve Kubbetü’s-Sahra bulunmaktadır.

Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescitlerden birisi Mescid-i Aksa’dır. Yapımına Davud (as) başlamış ve Hz. Süleyman (as) tarafından tamamlanmıştır Mescid-i Aksâ, hicretin l6. ayına kadar Müslümanların kıblesi idi. Hz. Peygamber Efendimiz’in niyet ile ziyaretine izin verdiği üç mescit arasında Mescid-i Aksâ da vardır.

İslam tarihçilerine göre Kudüs’ün ilk kurucuları Amalika kavmidir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıla ait Mısır metinlerinde Kudüs, bir Kenan site devleti olarak zikredilir. Nabukadnezar şehri üçüncü defa kuşatmasından sonra Kudüs’ü alarak orayı ateşe verdi; şehrin duvarları yıkıldı ve halkı sürgün edildi.

Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi:

Filistin’in kapıları Müslümanlara Ecna-deyn Zaferi’nden sonra açılmıştır. Suriye, Yermük Savaşıyla Bizans’ın elinden alınmış ve Kudüs kuşatılmıştı. 

Hz. Ömer (ra) hilafeti döneminde Kudüs tarafına umumi kumandan olarak Amr b. El As’ı (ra) görevlendirilmişti. Kudüs civarındaki şehirlerin tamamını fethederek 636 yılında Kudüs‘ü kuşattı. Kudüs de bulunan halk ancak halifenin teslim almaya gelmesi halinde şehri teslim edebileceklerini belirttiler. Bunun üzerine durum Hz. Ömer’e bildirildi. Hz Ömer (ra) haberi alır almaz istişare etti ve yerine Hz. Ali’yi bırakarak Kudüs’e doğru hareket etti. Komutanlar Hz. Ömer’i Cabiye Köyü’nde karşıladılar. Kendi sade kıyafetlerine karşılık komutanlarının süslü, sırmalı elbiseler giydiklerini gören Hz. Ömer (ra): “İnşaallah kıyafetleriniz gibi, fikir ve kanaatleriniz de değişmemiştir.” dedi. Kumandanlar: “Ey Müminlerin Emiri! Bu bir kuru gösterişten ibarettir. Üzerimizdekilerden, silahlarımızdan başka, eşya olarak bizi ilgilendiren, derinden kendine bağlayan bir şey yoktur. Bundan emin olabilirsiniz, biz umduğunuz ve beklediğiniz İslam kumandanlarından başka kimseler değiliz. Fikirlerimiz ve İslami anlayışlarımız değişmemiştir.” dediler. Hz. Ömer bu sözlerden sonra rahatladı. Daha sonra kumandanlarıyla şehri teslim alma şartlarını görüştü. Şehir eşrafından kimseler de toplantıda hazır bulundular. Kendileri cizyeye rıza gösteriyorlardı. Muahede yazıldı ve imzalandı. Bu anlaşmaya göre bölge halkının “Can, mal ve din dokunulmazlığı” garanti altına alınmış oluyordu. Hz. Ömer (ra) Kudüs’e girerek Mescidi Aksay’ı ziyaret etti ve burada şükür secdesi yaptı.

Kadı olarak tayin ettiği Ubade b. Samit’den halka İslam’ı öğretmesini istedi. İslam ordusu kumandanlarına gerekli emir ve tavsiyelerde bulundu. Ayrıca şehirde Beytü’l-Makdis’in mukaddes hatırasına da bir mescit yaptırdı ve kıblesini Kabe tarafı olarak tespit etti. Buraya daha sonraki dönemlerde Emevi halifelerinden olan Abdülmelik “Kubbetü’s-Sahrâ”yı yaptırdı. O dönemde Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti Kubbetü’s Sahra ve Mescidi Aksa’nın inşası olmuştur. Kubetü’s- Sahra İslam mimarisinin bilinen ilk kubbeli eserlerindendir.

Kudüs, Müslümanların hâkimiyetinde bir ilim-irfan merkezi olmuştur.

Evzai, Süfyani Sevri, Leys b. Sad ve Muhammed İdris eş-Şafii şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Rabiatü’l-Adeviyye, Bişr el-Hafi, Seri Sakati gibi büyükler de Kudüs’e gelerek orada bulunmuşlardı.

Şafii âlimlerinden Nasır b. İbrahim el-Makdisi, Nasıriyye Medresesi’ni kurdu. Hanbeli mezhebi âlimlerinden olan Ebu’l-Ferec Eş-Şirazi Kudüs’te dersler verdi. İslam dünyasının çeşitli yerlerinden çok sayıda meşhur âlimler Kudüs’e gelmeye başladı.

Endülüs’ten İbn Ebi Rendeka et-Turtişi, Tus’tan Ebu Hamid el-Gazzali, İşbiliye’den Ebu Bekir İbn Arabî de gelenler arasında bulunan âlimlerdendir. Fatımiler döneminde Filistin’de tıp alanında büyük gelişmeler oldu. Muhammed b. Ahmed et-Temimi’nin de aralarında bulunduğu birçok tabip burada yetişti. Yine Memlüklüler döneminde, müfessir Burhaneddin ibn Cemaa, tarihçi ibn Ebu Uzeybe, muhaddis İbn Hilal el-makdisi, fakih İbnu’d-Deyri, matematikçi İbnu’l-Haim, mutasavvıf İbn Nakib el-Makdisi sayılabilir.

Birinci Haçlı seferinde 17 Haziran 1099’da Yafa Limanı’na gelen iki Cenova ve dört İngiliz gemilerinden aldıkları yardımla şehre saldırmak için gerekli hazırlıkları yapan haçlılar, beş hafta süreyle Kudüs’ü kuşattılar. 15 Temmuz 1099’da şehir düştü ve Kudüs’te büyük bir yağma başladı. Müslümanlar Kudüs’ü fethederken Hz. Ömer Hristiyanlara can, mal güvenliği sözü vermiş ve bir anlaşma yapmıştı. Haçlılar ise tam aksine bir davranışla şehirde bulunan tüm Müslümanları ve hatta Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Musevileri öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdi. Haçlılar ellerinde kılıç şehirde dolaşıp hiçbir canlı bırakmadılar, bütün evlere girip ne buldularsa aldılar. Kurbanlarının sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber bilinen husus, Kudüs’te bulunan bütün Müslüman ve Musevilerin öldürüldüğüdür. Bu cinayetler İslam dünyasını yasa boğdu.

Haçlılar Kudüs’te bulunan bütün İslami eserleri de yağmaladılar. Kubbetü’s Sahra’da ve Mescid-i Aksa’da bulunan değerli eşyaların bir kısmını tahrip ettiler; bazılarını çalıp götürdüler. Camileri kiliseye çevirdiler veya başka maksatlarla kullandılar. Mescidi Aksa Camii’nde değişiklikler yaparak krallarının sarayı yaptılar. 

24 Aralık 1144’de İmadüddin Zengi’nin Urfa’yı fethetmesiyle Kudüs‘ün kapıları tekrar Müslümanlara açılmış oluyordu.

20 Eylül 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs önlerine gelerek şehri kuşattı ve miraç kandiline denk düşen 2 Ekim 1187’de Bir Cuma günü Selahaddin Eyyubi Kudüs’e girdi. Halkına eman verildi, şehirden gitmek isteyenler de eşyalarını alarak çıktılar. Patrik araba dolusu servetiyle Kudüs’ten çıkıp gitti. Bir süre Kudüs’te kalan Selahaddin Eyyubi, haçlılar tarafından saraya çevrilen mescidi Aksa’yı asliyesine çevirdi. Haçlıların yaptıkları değişiklikleri ortadan kaldırdı.

Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Zaferi’nden (29 Aralık 1516) sonra Kudüs Osmanlı hâkimiyetine geçti. Bu tarihten itibaren başlayan Kudüs’teki Osmanlı hâkimiyeti 1917 ‘ye kadar yaklaşık dört asır sürmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döne-minde Kudüs’te, Kubbetü’s-Sahra’nın yenilenmesiyle başlayan imar çalışmaları bugün hâlâ ayakta duran surların inşasıyla devam etti. Yapımı beş yılda tamamlanan, uzunluğu 3 km, yüksekliği on iki metreyi aşan surların otuz dört kulesi ve yedi kapısı vardır. Şehre su getiren kanalların tamiri, suyun dağıtıldığı havuzların yenilenmesi yanı sıra beşi surun içinde olmak üzere altı çeşmenin inşası olmuştur.

Padişahın eşi Hürrem Sultan’ın 1551’de yaptırdığı, camii, medrese, han, ribat ve imaretten oluşan ve günümüzde hâlâ ayakta duran bu külliye önemli Osmanlı eserlerindendir. Kudüs’ün eğitim ve kültürel hayatının en önemli kurumlarından biri de kütüphanelerdir. Bunlardan en eskisi Mescidi Aksa Kütüphanesi’dir. Burada bulanan kitapların çoğu haçlılar tarafından yakılmıştır.

Osmanlı döneminde Kudüs’te, tekstil, boyacılık, dericilik, sabun ve metal atölyeciliği dallarında sanayi üretimi dikkat çekmektedir. 1863’te Kudüs Belediyesi teşekkül etti. Sancak yönetimini düzenlemek üzere bir idare meclisi kuruldu.

Kudüs Belediyesi, şehrin temizliği, kanalizasyon sistemi, aydınlatılması, sokak-ların tanzimi ve ağaçlandırılması gibi alanlarda önemli hizmetler verdi.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ulaşım sisteminde belirgin bir iyileşme gerçek-leştirildi. 1865’te Kudüs telgraf sistemine kavuştu.1868’de Kudüs-Yafa karayolu,1892’de Kudüs-Yafa demiryolu hizmete açıldı. 

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa kökenli kültürel, dini, siyasi kuruluşlar Kudüs’deki yatırımlarını artırarak sürdürdüler. Batılı devletleri bir taraftan azınlıklar lehine baskılarını arttırırken diğer taraftan kendi aralarında nüfus mücadelelerine girdiler.

İngiltere, bilhassa Yahudilerin hamili-ğini üstlenmeye çalıştığı gibi Kudüs’ün çevresinde bir Protestan Hristiyan nüfusu oluşturdu. Fransızlar Katolik gruplar, Ruslar Ortodoks gruplar üzerinde etkilerini yoğunlaştırdı. 1870’ten sonra Yahudi göçünün giderek artması,1882 ve 1905’te gerçekleşen iki büyük Yahudi göç dalgası Kudüs’ün nüfus yapısını değiştirmeye başladı. 

Son dönemin en önemli sorunu yasadışı Yahudi göçü idi. Osmanlı Devleti Yahudi göçünü engelleme adına birçok önlemler aldı. Özellikle ikinci Abdülhamid Han döneminde Siyonizm ve Filistin’e Yahudi göçüne karşı yoğun çabalar sarf edildi. On dokuzuncu asırda Kudüs farklı mecraya girdi. Batılı konsoloslukları kurulmaya başlandı. Selahaddin Eyyubi’nin kaldırdığı çan yeniden kuruldu. Kiliselerin sayısı iki katına çıktı. Birçok sinagoglar, Musevi ruhban okulları açıldı.

Kudüs’ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya’da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin’de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905’te Rusya’daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin’e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925’te 110bin, Hitler’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya’dan yapılan göçlerle 1939’da 450 bini buldu. 1917’de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948’e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. 2 Kasım 1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile İngiltere Yahudilerin bölgede siyasi bir varlık oluşturmalarını destekleyeceğini açıkladı.

Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin’in Müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947’de BM’den Filistin’de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs’ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail Kudüs’ün tamamını işgal etti ve burasının “sonsuz ve bölünmez” başkentleri olduğunu açıkladılar. 1987’de Müslümanların haklarının kısıtlanması üzerine Müslümanlar intifada başlattılar.

Kutsal Kudüs, bugün de Siyonizm’in işgali altındadır. Siyonist örgütlerin yürüttükleri terör ve katliam hareketleriyle Siyonist devleti kuran Yahudiler, o günden bu yana yürüttükleri soykırım ve zulüm politikalarıyla sayısız Müslümanın hayatına son vermekle kalmayarak bir milyonu aşkın Müslümanın yurtsuz kalmasına daneden oldular.

 


Kaynakça:
-Sünen-i İbn-i Mace
-Mefatihul Gayb, İmam Kurtubi
-Ahkâm Tefsiri, Sabuni
-Peygamber külliyatı, Dimaşki
-İslam Tarihi, Hüseyin Algül
-İslam Tarihi, İbn Esir
-İslam Ansiklopedisi, DİB

 

Yazar:  Tamer Doymuş

 

kudüs peygamberimizin emanetidir

Kudüs Peygamberimizin Emanetidir Bize - Andelib

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Kudüs Peygamberimizin Emanetidir Bize

 

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam, diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslam diyordu
                                    Mehmet Akif İnan

Dünyayı güzelleştiren şehirler vardır. Bu şehirler güzelliklerini tarihlerinden, kültürlerinden ve taşıdıkları manalarından alırlar. 

Mekke-i Mükerrreme, kainatın kalbi ve ruhu olmuş bir şehir… Beldelerin en mukaddesi… Beytullah’ın mekanı… Mekke, Hz. Adem’den (as) izler taşır. Hz. İbrahim’den, Hz. Hacer’den, Hz. İsmail’den işaretler taşır… Peygamber Efendimiz’i (sav) gönlünde büyüten şehir… Mekke…

Medine-i Münevvere, yeryüzünün gönlü… Aşıkların kıblesi… Kutsal şehirlerin ikincisi olan Medine… Bağrında nice güzeller, nice güzellikler barındırırsın. “Şehirleri şerefli kılan içindekilerdir.” buyrulmuş. Medine’de Peygamber Efendimiz (sav) var, ashabı kiram var, ehlibeyt var… 

Peygamber kokulu şehir denmiş Kudüs’e. Birçok peygamberi bağrında taşıyan şehir Kudüs… Kudüs’ün tarihi insanlık tarihi kadar eski. Hz. Adem’le başlar Kudüs’ün tarihi. Yeryüzünün ikinci yapılan mabedi buradadır. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi olmuş. Namazda bedenler Kudüs’e dönünce, gönüller de yönelmiş. Müslümanlar, Mekke ve Medine’den sonra en çok Kudüs’ü sevmişler. 

Kudüs, değerini Allah’tan alan şehir. Yüce Mevlâm seni mübarek kılmış.

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsra,1)

Çevresi mübarek kılınan yerdir Kudüs. Allah’a gidilen yolda, kutsal yolculuğun duraklarından biridir. Bütün peygamberler orada. Peygamber Efendimiz imam olmuş, cemaatle namaz kılınıyor. Ya Rabbi, ne müthiş bir manzara… Peygamber nefesleriyle bezenmiş, peygamber bakışlarıyla nakış nakış işlenmişsin Kudüs. Sen Peygamber Efendimiz’den izler taşıyorsun. O’nun nazarı sana değmiş. O bakışlar ki, değdiği yeri yüceltir. 

“Yolculuk ancak şu üç mescitten birisine ibadet için olur. Benim şu Mescidime, Mescid-i Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya.” 

“Mescid-i Aksa’ya gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin.” buyurmuş Peygamber Efendimiz (sav). 

Sen emanetsin bize ey Kudüs! Peygamber Efendimiz’in emaneti… 

Seni koruyamadık Ey Kudüs, ey Mescid-i Aksa! Sen bizim kanayan yüreğimizsin, sen Filistinli kardeşimin feryadısın. Acının, gözyaşının memleketi oldun ey Kudüs… Bağrında ne hüzünlü hikayeler saklıdır. En kötüsü de yalnızlığa terk edilişin… Seni unuttu kardeşlerin ey Kudüs. Menfaatlerin arttığı, bencilleşen dünyada hangi imanlı yürekler seni hatırlasın? Koltuğunu düşünen iktidarlar, ABD’den korktuğu kadar Allah’tan korkmayanlar sana nasıl sahip çıksın?

Biz müslümanlar birçok değerimizi kaybettik. Kutsal bildiğimiz, mübarek gördüğümüz birçok şey hayatımızda sıradanlaştı artık. Hz. Ömer bir savaşta ordu zaferi ulaşamayınca muhasebe ediyor. Bakıyor ki misvak sünneti terk edilmiş. Hemen emir veriyor orduya misvak kullanılsın diye. Misvak kullanan müslümanları gören düşman askerleri farklı düşünüp korkuya kapılıyor ve savaş kazanılıyor. 

Sünnete bakışı bozulan müslümanlar bugün Kudüs’ü nasıl korusun? Namazlarda camileri boşaltan müslümanlar Mescid-i Aksa’nın değerini nasıl anlasın? Biraz yürüyüş yapmayla birkaç slogan atmayla Kudüs, Mescid-i Aksa savunulamaz.

Kudüs’ün bu halde olması aslında biz müslümanların durumunu ortaya koymaktadır. İmanlı nesiller, ibadet ehli insanlar varken Kudüs bizimdi. Ne zaman ki güçsüzleştik, imanımız zayıfladı, amellerimiz azaldı, Kudüs elimizden gitti. Sadece Kudüs mü, Mekke ve Medine farksız mı? Kabe ve Ravza da tutsak değil mi? Belki oralarda yahudi yok ama yahudi zihniyetli iktidarlar yıllardır müslümanlara eziyet etmiyorlar mı? 

Hac bir yönüyle müslümanların kaynaşmasını, tanışmasını amaçlayan içtimai bir ibadettir. İki üç müslüman Kabe’de, Ravza’da oturup sohbet etmeye çalışsa hemen birileri müdahale ediyor. Ümmetin bir araya gelmesi, kardeşliğin tesis edilmesi birilerini rahatsız ediyor. Kendi anlayışları dışındaki müslümanlar, eziyet görmektedir. Kendilerini gizleyip saklamak zorunda kalıyor. Peygamber Efendimiz’e (sav) sevdalı milyonlarca Müslüman, peygamberlerini aşkla, muhabbetle ziyarete gelmiş. Onlara söylenen söz: “Peygamber öldü, ondan fayda beklemeyin.” Peygamberi manen öldürmüş bir topluluk müslümanlarla, Allah’ın (cc) ve peygamberin arasını açmaktadır. Peki, bu en büyük zulüm değil midir?

Hâce Hazretleri, Fetö’ye yıllar önce dini bozmaya çalıştığı için kafir demişlerdi. Çevremizdekilere bu adamın yaptıklarını anlatınca hep yadırgandık. Şimdi bize, siz haklıydınız, diyorlar. Hâce Hazretleri (ksa), yıllardır Suud’dakilerin anlayışlarının bozukluğunu her fırsatta dile getirdiler. Bizi eleştirenler, Suud’dakilerin gerçek yüzünü gördüler. Müslüman firaset sahibi olmalıdır ve firaset, basiret sahibi alimlerin yanında olmaya çalışmalıdır. 

Kudüs mücadelemiz, solcuların ABD karşıtlığı gibi olmasın. Yıllarca “kahrolsun emperyalizm” sloganlarıyla ortalıktaydılar. Şimdi Türkiye’de, ABD yanlısı oluverip çıktılar. Müşriklerin helvadan putlara önce ibadet edip sonra yemeleri gibi, onlar da şimdi emperyalizm putlarını bir güzel yiyorlar. 

Kudüs, müslümanlar için eylem macerasına dönüş-memelidir. Bunu söylerken yapılanları basit görme niyetinde değiliz. Eğer müslü-manlar akidelerini düzeltmezse, amelleri yaşamada gevşeklik gösterirse, bilelim ki bu mücadelemiz güzel bir sonuca ulaşmaz. Samimi isek en az Mekke kadar, Medine kadar, Kudüs kadar değerli olan bedenimizi, aklımızı ve duygularımızı İslamlaştıralım. 

Sloganlarımız İslami olduğu kadar, fikirlerimiz de, duygularımız da, amellerimiz de İslami olmalıdır. O zaman Kudüs’e gittiğimizde bize en tatlı gelecek şey; Peygamber Efendimiz’in müjdesine nail olmak için Mescid-i Aksa’da iki rekat namaz kılmak olacaktır. Biz nasıl Mescid-i Aksa’ya gittiğimiz için sevineceksek, bilelim ki Mescid-i Aksa da biz oraya gittiğimiz için sevinecektir.

Mescid-i Aksa’da, Peygamber Efendimiz’in izini arayacağız o zaman. O’nun miracı bizim de miracımız olacak. Rabbiyle buluştuğu gibi, bizler de kavuşacağız Rabbimize Mescidi Aksa’da. Hz. Davud’u (as), Hz. Süleyman’ı (as) bulacağız Beytü’l-Makdis’te. Hz. İbrahim (as) karşımıza çıkacak, halilullahı tanıyacağız orada. Hz. Yakub (as) misali gözyaşı dökeceğiz. Hz. Meryem safiyetiyle, Hz. Zekeriya (as) sabrı ve metanetiyle, Hz. Yahya (as) kulluğuyla ışık saçacak bizlere. Hz. İsa (as) ölmüş kalplerimizi diriltecek.

Hz. Ömer (as) adaleti ile gireceğiz Kudüs’e… Müslümanların izzetini, yüceliğini, adaletini göstereceğiz dünyaya. Kalpleri katılaşmış, insanlıktan uzaklaşmış, gözleri körleşmiş, kulakları sağırlaşmış, dilleri susmuş, üç maymunu oynayan dünyaya müslüman yüreğinin merhametini göstereceğiz.

Gün gelecek haçlı zihniyetine karşı bir Selahattin Eyyubi olacağız… Zalimin karşısında yıkılmaz kaleler gibi duracağız. Dünya müslümanlardaki cesareti görecek. Bilecekler ki, müslüman silahına değil Rabbine güvenir. Ölümden kaçmaz, ölüme koşar adeta. Ölüm bir son değil, başlangıçtır bizim için… 

Siyonistlerin karşısında Abdül-hamid Han olacağız. Binler altın verseler de bir karış topraktan vazgeçmeyeceğiz. Dünya zalimlerinin karşısında bir Recep Tayyip Erdoğan olacağız. Silahına güvenenlerin karşısına, Rabbine güvenen müslüman yüreğiyle çıkacağız. En büyük cihadı yapıp zalimlere karşı zalimliklerini haykıracağız.

Kudüs bir diriliş olsun bizim için. Dağılan müslümanlar bir araya gelsin. Bizler, Allah’a (cc) inanıp Peygamber Efendimiz’i (sav) sevip, sünnetine ittiba edersek, dinimize dört elle sarılırsak, Kudüs bize umudun kapısı olacaktır. Kudüs, ümmetin birliğine vesile olabilir ve bir lider etrafında yeniden birleşmeyi sağlayabilir. Birileri Kudüs’te mabedler yıkarken, müslümanların gönülleri mabedleşecek. Unuttuğumuz değerlerimizi yeniden hatırlayacağız. Kudüs’ü bizler unutmuştuk, Allah (cc) kafirlerin eliyle Kudüs’ü bize hatırlattı. Kudüs sevdasını gönlümüze düşürdü. 

Bediüzzaman Hazretleri, “Gelecekte en gür seda İslam’ın olacaktır.” buyurmuştur. Bu ses duyulmaya başladı inşaallah. Kıştan sonra baharın güneşi doğacak üzerimize inşaallah. Kudüs kurtulurken, Mescid-i Aksa kurtulurken bizler de inancımızla, amelimizle, İhlası- mızla kurtuluşa erenlerdir olalım…

 

Yazar:  Andelib

 

Pazar, 01 Nisan 2018 00:08

“ABDULLAH, İŞTE ABDULLAH!”

Abdullah işte Abdullah

''Abdullah, İşte Abdullah'' - Sâlik-i İrfan

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

''Abdullah, İşte Abdullah!''

 

Elhamdulillah, Mevlamıza ki bizi Müslüman olarak yaratmış. Yine hamd ederiz ki ehli sünnet itikadı içerisinde, Hakk’ın rızasını arama gayretinde Hâcegân yolunu bizlere nasip eylemiş. Ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır.

Rabbimize hamdden sonra Efendimiz, Sahibimiz, Şefaatçimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine de binler selât ve selam ederiz.

Hâcegân yolunun bugünkü imamı, büyüğümüz Mevlana Hâce Hazretleri’nin (ksa) ifadesiyle “Din, Hz. Muhammed’dir. (sav)” Elhamdulillah, Cenabı Mevlamız bizi bu itikattan ayırmasın. Hâcegân mektebinde hiçbir şeyi anlayamasak bile, nakış nakış insanın gönlüne işlenen hakikat-marifet güzelliklerinden yeterince nasiplenemesek bile sadece şu hakikat bile gönlümüzü ferahlatıyor, bize ümit veriyor: Din, Hz. Muhammed’dir (sav) Elhamdulillah, elhamdulillah…

İşte bin beş yüz yıl önce Cenabı Mevlamızın razı olduğu en güzel yaşam biçimini hayata geçiren, ashaba öğreten ve onlardan bugüne gönülden gönüle akışla gelen İslam var, Efendimiz (sav) var. Biz yeter ki gönlümüzü açalım, samimi olalım; nasibimiz bize ulaşacaktır. Çünkü o Ebu’l Kasım’dır. Kısmetleri tayin eden, taksim eden O’dur. O’nun (sav) ensara: “İnsanlar ganimetlerini alıp evlerine döndüklerinde sizin payınıza düşen Benim. İnsanlar bir tarafa ensar bir tarafa gitse Ben sizi tercih ederim, yoksa siz ey ensar topluluğu payınızdan razı değil misiniz?” buyurması bugün Hâcegân cemaatinde karşılık buluyor ve bizler bütün günahımıza, gafletimize, anlayışsızlıklarımıza rağmen diyoruz ki: “Razıyız ya Rasulullah, razıyız. Bizler Senin sevgini tercih ediyoruz. Yüzümüz olmasa da Seni ve Sana ait olan şeyleri seviyoruz. Seni aşk ile seven Sahabe-i Kiram efendilerimizi seviyoruz. Senin Hakk’ı hoşnut etmek için yaptığın sünnetini seviyoruz. Müminin tâcı olarak sarığı, mübarek yüzünün süsü olarak sakalı, o inci dişlerine sürdüğün -neredeyse farz kılınacak- misvağı, “gözümün nuru” buyurduğun namazı, kulluğun özü olarak yalvarışla duayı, yakarışla Rabbimizi zikretmeyi... hasılı Senin sevdiğin ne varsa onları seviyoruz. 

Daha önce de nakletmiştik: “Ebu Hureyre hazretleri Medine çarşısında: “Ey insanlar! Mescitte Rasulullah’ın mirası pay ediliyor, siz nerdesiniz?” diye bağırdığında herkes mescide koşuyor. Bakıyorlar ki mescitte bir grup ilim müzakere ediyor, bir grup sohbet ediyor, bir grup namaz kılıyor, bir grup yüce Mevla’yı zikrediyor. Ebu Hureyre hazretleri: “İşte bunlar Rasulullah’ın mirasıdır.” buyuruyor. Ya Rabbi! Hâcegân yolunun müntesipleri işte o mirasa taliptir. Bizleri mahrum eyleme! Bizlere bugün o mirası ulaştıran Hâce Hazretleri’ni üzmemeyi nasip eyle! O mirası şeref bilmeyi başka şeylere itibar etmemeyi lütfeyle!

Elhamdülillah, bu kıymetli emaneti ilk yüklenen nesilden, örnek bir şahsiyet olarak Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra) efendimizin hayatından alıntılar yapmaya devam ediyoruz. Cenabı Mevlamız bizleri onların sevgisinden-izinden ayırmasın. 

Mekke’nin fethi sırasında, Abdullah bin Ömer yirmi beş yaşlarında bulunuyordu. Süratli koşan bir atı vardı. Bu at üzerinde, elinde mızrağı olduğu halde çok heybetli idi. Resûlullah Efendimiz onun bu halini görünce “Abdullah, işte Abdullah!” buyurarak mücahidliğini övdüler. Müslüman ordusu, büyük bir ihtişamla Mekke’ye girdiği zaman, Resûli Ekrem bir deve üzerinde olup İbni Ömer de yanında bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav) Abdullah bin Ömer hazretlerine buyurur ki: “Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş! Hakk’ın dostluk mertebesine ancak böyle kavuşabilirsin! Bu minvâl üzere olmayan kişi, namazı ve orucu çok olsa bile, imânın tadını alamaz.

Yâ Abdullah, sabaha çıktığın zaman akşam için kendini kaygılandırma! Akşama çıktığın zaman sabah için kendini kaygılandırma! Sağlığında hastalığın ve hayatında ölüm için tedbir al!”

Abdullah bin Ömer (ra), Resûli Ekrem’in vefatından sonra O’na olan sevgisinden dolayı namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. Abdullah’ın bu halini görüp yadırgayanlar bile olurdu. Hz. Peygamber’in selamlaşma konusundaki buyruklarını yerine getirme hususunda son derece titiz davranırdı. Bundan dolayı hiçbir işi olmadığı halde sadece müslümanlarla selamlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese selam verirdi.

Hazreti Ebû Bekir devrinde, Amr bin As komutasındaki orduda vazife alır. Ordu, Filistin toprağına girince, Amr bin As, Abdullah bin Ömer’e bir sancak ve emrine bin süvari verir. Araştırma neticesinde, on bin kişilik Rum askerinin, yakınlarında olduğunu anlarlar. Abdullah bin Ömer, onları görünce, askerlerine seslenir:

-Bu fırsatı kaçırmayınız! Cennet kılıçların gölgesi altındadır! 

Bütün asker gür bir sesle, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” der. Kelime-i tevhîd sesleri semayı çınlatır. Sanki ağaçlar, taşlar ve her şey onlara Kelime-i tevhîd ile cevap verir. İlk hücum eden İkrime bin Ebu Cehil olur. Onu Süheyl bin Amr, sonra da Dehhak takip eder. İki ordu birbirine girmiştir. Abdullah bin Ömer, savaş halini şöyle anlatır: 

“O anda, Rumların önde gelen cengâverlerinden, iri yapılı, sağına soluna çevik hareketlerle vuran birini gördüm. Bu, öncü kuvvetlerinin komutanı ve Rumların gözbebeği olan biri idi. Rum askerinin üzerinde moral yönünden büyük tesiri vardı. Üzerine hücum edip mızrağımı uzattım, fakat kendini kurtardı. Öldürmek için tekrar bir fırsatını bulup yaraladım. Kılıcımla vurdukça vuruyordum. Sanki taşa çalıyordum. Her vuruşta kılıç, sert taşa vurulmuş gibi ses çıkarıyordu. Hatta kırıldığını zannettim. Nihayet adamı yere düşürdüm.

Bunu gören Rumlar büyük bir korkuya kapıldılar. Müslümanlar ise daha şiddetli ve aşkla çarpışmaya başladılar. Allah için Dehhak ve Hâris bin Hişam çok kahramanlıklar gösterdiler ve düşman büyük bir hezimete uğrayıp dağıldı. Böylece Allah Teâlâ’nın yardımı ile zafere ulaştık.” 

Hz. Ömer kendinden sonra oğlunu hilafete aday göstermesini tavsiye eden sahabelere: “Bir evden bir kurban yeter.” demiştir. Bu yüzden babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan şuraya sadece müşavir olarak katılır.

Abdullah b. Ömer ashabın ileri gelen zenginlerindendir. Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara dağıtır. Devlet adamlarının verdiği armağanları Allah’ın kendisine gönderdiği rızık olarak kabul eder, bazen bunların tamamını aynı gün fakirlere verir.

Kölelerine çok iyi davranırdı. İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini azat etmeye başlayınca, onların sırf bu maksatla camiye gittiklerini kendisine bildiren dostlarına, “Bizi Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya razıyız.” diye cevap vermiştir. Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinir ve ayrıca az yemek yerdi. Soğukkanlı, yumuşak huylu olduğu için Hz. Peygamber’e benzetilirdi.

Peşine takılarak kendisine hakaret eden bir adama ağzını açıp tek kelime söylememiş, sadece evine girerken, “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz.” demekle yetinmiştir. İbni Ömer’in fazilet bakımından tıpkı babası gibi olduğunu söyleyen Ebû Seleme b. Abdurrahman, “Ömer’in yaşadığı devirde onun benzerleri vardı; fakat Abdullah’ın zamanında onun gibisi yoktu.” demiştir.

Resûlullah Efendimiz, Abdullah bin Ömer’i çok severdi. Nitekim bir gün Abdullah, Resûlullah’ın huzurlarına gelmişti. Resûlullah Efendimiz ona çok iltifat edip; “Kıyâmet günü herkesin beratı [kurtuluş vesikası] her işi ölçüldükten sonra verilir. Abdullah’ın beratı ise, dünyada verilmiştir.” buyurur. Sebebi sorulduğunda : “Kendisi vera’ ve takvâ sahibi olduğu gibi, dua ederken “Yâ Rabbî! Benim vücûdumu, kıyâmet günü o kadar büyük eyle ki, cehennemi yalnız ben doldurayım. Cehennemi insanla dolduracağım diye verdiğin sözün böylece yerine gelmiş olsun da, Muhammed (aleyhisselâmın) ümmetinden hiç kimse cehennemde yanmasın.” diyerek, müslüman kardeşlerini kendi canından daha çok sevdiğini göstermiştir.”  (Ebû Bekir Sıddîk’ın da böyle dua ettiği kaynaklarda yazılıdır.)

Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Bir gün yolculuğa çıktı. Yolda karşılarına bir aslan çıkınca, arkadaşları korkup ne yapacaklarını şaşırdılar. O korkusuzca aslanın yanına yaklaşıp, aslanın kulağına: “Resûlullah’tan işittim. ’İnsanoğlu Allah’tan başkasından korkmazsa, Allah hiçbir şeyi ona musallat etmez.’ buyurdu. Yoldan çekil de yolumuza devam edelim.” deyince aslan sessizce oradan uzaklaşır. 

Haramdan çok korkardı. Bunun için, sık sık buyururdu ki: “Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçmadıkça bunların vaadedilen mükafa- tına kavuşamazsınız!” 

Abdullah b. Ömer, fitneye yol açmamak düşüncesiyle, tutumlarını be-ğenmese bile, devlet idaresine hakim olan kişilerin arkasında namaz kılmaya devam edeceğini ifade ederdi. Bununla bera-ber, onların dinî konulardaki ihmallerine göz yummaz, hatalarını yüzlerine karşı söylemekten çekinmezdi. Nitekim bir hutbede Abdullah b. Zübeyr’i Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmekle suçlayan Emevi valisi Haccac’a: “Yalan söylüyorsun! Bunu ne o yapardı, ne de böyle bir şey yapmaya senin gücün yeter.” diye çıkışmıştır (bk. İbni Sa‘d, IV, 184). Yine bir defasında uzun konuşmasıyla ikindi namazını geciktiren Haccac’ı “Güneş seni beklemez.” diye uyarmıştı. Rivayete göre İbni Ömer’in bu ikazı Haccac’ı çok öfkelendirmiş, hatta bu yüzden ona karşı suikast hazırlamaya bile teşebbüs etmiştir.

İbni Ömer birinin zalim Haccac’ın arkasından aleyhinde konuştuğunu duydu ve kendisine sordu:

-Haccac burada olsa, böyle konuşabilir miydin?

-Hayır, konuşamazdım.

-İşte biz, Resûli Ekrem zamanında, bunu münafıklık sayardık. 

Biri, Abdullah bin Ömer hazretlerine, “Allah için, seni çok seviyorum.” deyince buyurdu ki:

-Ben de Allah için, seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen, ezanı teganni ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun. 

İmâmı Nâfi, efendisi ile ilgili olarak buyurdu ki:

-Abdullah bin Ömer, bin kişi azad etmeyince ruhunu teslim etmedi. Sevmeye başladığı bir şeyi Allah rızası için, ihtiyacı olana verirdi. Böylece, Allah Teâlâ’nın “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyiliğe kavuşamazsınız!”  (Âl-i İmrân Suresi, 92) mealindeki ayeti celilesiyle amel ederdi. 

Abdullah bin Ömer’in oğlu Halid’in azad ettiği Ebû Gâlib diyor ki: “Abdullah bin Ömer Mekke’ye geldiği zaman, bize misafir olurdu. Geceleri kalkar, teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabah namazı yaklaştığı zaman, bana dedi ki:

-Kalkıp namaz kılmayacak mısın? Kur’an-ı Kerim’in üçte birini okusan da olur. 

Benim, “Sabah yaklaştı ve bu kadar kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’in üçte birini okuyup yetiştiremem.” cevabım üzerine buyurdu ki:

-İhlas Suresi, Kur’an-ı Kerim’in üçte birine eşittir.

Biri Abdullah bin Ömer hazretlerine, “Ey insanların en iyisi!” deyince buyurdu ki:

-Ben insanların en iyisi değilim. İnsanların en iyisinin oğlu da değilim. Ben sadece Allah Teâlâ’nın bir kuluyum. O’nun rızasını bekler, O’ndan korkarım. Siz böyle övmeye devam ederseniz insanı helâk edersiniz. 

Resûlullah (aleyhisselâm), bir yanımdan tutarak bana şöyle buyurdu: “Abdullah! Dünyada bir yabancı veya yolcu gibi ol ve kendini kabir halkından say!” 

Hadisi şerifte buyruldu ki: “Bir kimse, tanıdığının kabri yanından geçerken selam verirse, meyyit bunu tanır ve selamına karşılık verir.” Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anh) bunun için bir kabir yanından geçerken durup selam verirdi. Hazreti Nâfi diyor ki, “Abdullah bin Ömer Resûlullah’ın (aleyhisselâm) kabri yanına gelir. ‘Esselâmü alen Nebiyy, esselâmü alâ Ebî Bekir, esselâmü alâ Ebî (Babacığım)…’ derdi. Böyle söylediğini yüzden fazla gördüm.”

Bazı sözleri şöyledir:

“Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol, yine Allah için düşmanlık et! Allah Teâlâ’nın sevgisine bu şekilde kavuşulur.” 

“Biz öyle zamanlar gördük ki, hiç kimse müslüman kardeşinden daha çok paraya, pula sahip olmayı düşünmedi. Şimdi ise, altın ve gümüş daha kıymetli gelmeye başladı.” 

“Allah korkusundan dolayı bir damla yaş akıtmak, benim için, bin altın sadaka vermekten daha sevimlidir.” 

İbni Mesud (radıyallahu anh): “Dünyaya karşı Kureyşli gençler arasında kendi nefsine en hakim olan kişi İbni Ömer’dir.” demektedir. 

Cabir (ra) ise: “Hepimiz dünyaya meylettik, dünya da bize meyletti, ancak İbni Ömer müstesna.” derdi. 

İbni Ömer hakkında tabiîn imamlarının büyüklerinden Said bin Müseyyeb: “İbni Ömer’in (ra) vefat ettiği gün dünyadaki herkes Allah’ın huzuruna onun ameli gibi bir amelle çıkabilmeyi arzulamıştı.” demiştir.

Cenabı Mevlamız bizleri ona bağışlasın. Anlayışından, ahlâkından lütfeylesin. Cennetinde, Cemali’nde bizleri buluştursun inşaallah. 

Amin, velhamdu lillahi Rabbil alemîn.

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

nakşibendiliğin dört ana unsuru 2

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru - 2 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru - 2

 

Geçen ayki yazımızda Nakşibendîliğin dört esasının ikisini sizlerle sohbetleşmiştik. İnşaallah kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

3- Daimi Huzur

Tasavvufta huzur halinin kemali sâlikin ihsan mertebesine ulaşmasıdır. Malum olduğu üzere Cibril hadisi olarak bilinen ve Hazreti Ömer (ra) efendimiz tarafından rivayet edilen hadisi şerifte Cebrail’in (as) Kâinatın Efendisi’ne (sav) sorduğu üçüncü sual: “Ya Rasulallah ihsan nedir?” sualiydi. Sultanu’l-Enbiya da: “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmektir. Zira sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” buyurmuşlardı.

İşte büyüklerimizin ısrarla üzerinde durdukları huzur hali aslında ihsan mertebesine ulaşmaktır.

Diğer bir mana olarak huzur hali sâlikin her an Hak Teala’nın huzurunda olduğunun şuurunda olmasıdır. Mademki bizi her an gören ve gözeten bir Rabbimiz var, bizler de gönlümüzü sürekli O’nun ilhâmâtına ve tecelliyâtına müteveccih tutmamız gerekir.

Büyüklerimiz bununla alakalı olarak alıp verdiğimiz nefeslerimizi kontrol etmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Yani içeri giren-dışarı çıkan nefesimiz gafletle mi çıktı, uyanık olarak mı çıktı? Buna dikkat etmemizi öğütlemişlerdir. 

Şah-ı Nakşibend hazretleri (ksa) buyururlar ki: “Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi iki nefes arasını bile zikirle geçirir.”

Yine Şahı Nakşibend hazretleri buyuruyorlar ki:

“Allah’a varış yolunda işin aslı, nefes üzerindedir. Bütün himmet ve gayreti, nefesi muhafazaya ve her nefesi de huzura hasretmek gerektir. Nefesin giriş-çıkış anı ve iki nefes arası, sakın ha gafletle geçirilmesin!”

Huzur haline başka bir cepheden bakacak olursak, tasavvuf yoluna sülûk etmiş bir mümin kendisine ulaşan her şeyin Allah’tan (cc) olduğuna yakin bir şekilde iman etmek zorundadır. Yani kendisine ulaşan rızkının az ya da çok Allah’ın takdiriyle olduğunu, başına gelen güzel şeyler veya musibetlerin tamamının Hakk’ın imtihanının bir parçası olduğunu, başarıya ulaştığı her amelinin Rabbinin inayetiyle olduğunu bilmek zorundadır. Kısacası her hal ve şartta Rabbinden razı olması gerekmektedir. 

Hâce Hazretleri de (ksa) bu hususta şöyle buyuruyorlar: “Kul Allah’tan razı olmalı, bu rızalığı sürekli muhafaza etmeye çalışmalı, bunun trendini güzel tutturmalı. Sonra da Allah ile beraberlik duygusunu elde etmeye çalışmalı, kendisini hiçbir şekilde Allah’tan uzak, Allah’tan ayrı düşünmemeli, yalnız hissetmemeli kendini. Ben hangi hal üzere olursa olayım, her nerede olursam olayım Allahu Teala ile birlikteyim, diye bu hali düşünmeli, teemmül etmeli ve bu Allah ile birliktelik hali üstünde temekkün etmeli, kendini sabitlemeli.”

Hâce Ubeydullah Ahrar (ks) hazretleri de Reşahat’ta: “Bütün sıfatlardan insanda pay vardır. Biri de zatî huzur... Zira Allah, başı olmayan öncelik ve sonu olmayan nihayetsizlikte kendi zatıyla hazırdır. İnsanda meydana gelen huzur ve âgâhlık da o denizden damla ve o güneşten zerredir. Belki zatî huzur güneşinin ışığıdır ki, mazharların aynasına düşüp onu nuruyla ışıldatmıştır. İnsanoğluna düşen, her an hâlini muhasebe edip, kendisinde ister huzur ister başka bir tecelli, ne görürse Allah’tan bilmek ve bu tecellilerde hiçbir hakkı olmadığını kestirmektir.” buyuruyorlar.

Elbette ki bu bahsedilen ve büyüklerimizin kibarı kelamlarında buyurdukları huzur halinin kemal noktalarıdır. Yani onlar bu hali tüm hallerinde yaşamışlar ve Allah Teala’ya yakınlık halinin huzuru ve şevkiyle bizlere de bu yakınlığı yaşatmak istiyorlar. Misal olarak büyüklerimizin tamamı “Gözümüzü açıp kapayıncaya kadar dahi Hak’tan gaflet etsek kendimizi küfürde hissederiz!” buyurmuşlardır. 

Henüz yolun başında veya yolu yürümeye azmetmiş müminler olarak bizler de bu güzellikleri yaşamak için büyüklerimizin nasihatlerini güzelce dinleyip gayret göstermemiz gerekir.

Çünkü başlangıçtaki müridin huzur hali, mürşid rabıtasıyla talim ettirilir. Yani mürid mürşidinin ruhaniyetiyle ne kadar yoğunlaşırsa, onlardan gelecek feyz, bereket, nuraniyet ve agahiyet neticesinde gönlü Hakk’ın tecellilerine açık hale gelir. İşte yukarda da belirtildiği gibi bir an dahi Alemlerin Rabbi’nden gafil olmayan bir gönle gönlümüzü rabt edersek ilahi yakınlığın nurlarına o nispette gark oluruz. 

Netice olarak elde ettiğimiz huzur hâli nasıl muhafaza edilmelidir, biraz da bundan bahsedelim.

İmam Efendi hazretleri (ks) buyurmuşlar ki: “Bizim Nakşilerin büyüklerinden İsmail Atâ hazretlerine birisi intisab ettikten sonra buyurmuşlar ki: ‘Biz şimdi seninle kardeş olduk. Bari sana bir kardeş nasihati vereyim de unutma, hatırında tut: Farz et ki bu gök kubbenin altında yalnız seninle Allah vardır. Şimdi sen de zikir ve fikrinle O’nun varlığında mahvu ifna et, yalnız O kalsın.

Huzur iki türlüdür. Biri fikren, diğeri de zevken ve şevken Cenabı Hakk’ı unutmamaktır. Tabii ikincisi kemaldir. Ancak birincisi yapılmadan ikincisine de ulaşılmaz.”

İşte huzurun muhafaza edilmesi için İmam Efendi hazretlerinin (ks) buyurdukları gibi öncelikli olarak tefekkürümüzü geliştirmemiz gereklidir. Yani eşya ve hadiselere bakışımız sürekli Rabbimizi tanıma vesilesi olmalıdır. Bir Nakşibendi sâliki yaşadığı hiçbir anı sıradan düşünmemelidir. Kainatın Efendisi (sav): “Ayağın taşa dokunsa kalbini yokla.” buyurmuşlar. Yani her hadiseyle Rabbin sana bir şey buyuruyor olabilir diye tefekkür et. Kainattaki zerreden kürreye her şeyin Allahımızın izniyle hareket ettiğini ve senin de bunun farkında olman gerektiğini düşün. Bunları düşünürken de sana O’ndan gelecek her şeye rıza göster. Hiçbir şeyi kendinden yani nefsinden bilme.

Dolayısıyla her hal ve kârda Rabbimizin bizi görüp gözettiğini ve bizim için her zaman hayrı murad ettiğini de unutmayalım. 

4- Daimi Zikir

Muhterem kardeşlerim, Nakşibendi yolunun, sohbetleşmeye çalıştığımız ilk üç esasını hayatımıza tatbik ettiğimizde bizde oluşacak güzel haslet daimi zikir olacaktır. Çünkü evliyaullah sohbetinde pişen bir salik, bu sohbetlerin neticesinde zahirde ve batında sünnet-i seniyyeye ittibaya muvaffak olur. Bu minval üzere devam eden kişi de peyderpey huzur hali oluşmaya başlar. Huzur hali temekkün etmeye başlayınca da kalp zikretmeye başlar. Kalp zikretmeye alışınca diğer latifeler bu zikre iştirak etmeye başlar. Neticede kanın damarda dolaşması gibi zikrullah müridin tüm vücudunu kaplar. Artık her aza, her halde Mahbubu Hakiki’yi (cc) zikretmeye başlar 

Rabbimiz celle ve âla hazretleri Kitab-ı Kerimin’de: “Onlar (akl-ı selîm sahibi müminler) ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahʼı zikrederler…” (Âl-i İmrân 191) buyuruyorlar.

Efendimiz (sav) de hadisi şeriflerinde: “İnsanlar bir mecliste oturur da orada Allah’ın ismini anmazlarsa, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olurlar. Kim bir yolda yürür de Allah’ı zikretmezse, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur. Kim yatağına girer de orada Allah’ı zikretmezse, yine eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur.” (Ebu Davud, Edeb, 25/4855) buyuruyorlar.

Bu hali yakalayan bir insan için artık her hal ve tavır zikir nevinden olur. Akabinde de hadisi kutside buyrulduğu gibi Cenab-ı Hak onun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağı, yürüyen ayağı olur. O konuştuğu zaman adeta onun dilinden Hak konuşur. Bakışı basirettir, ileri görüşlü olur. Anlayışı ferasettir, olması gerekenleri ve olacakları fehmeder. Nefsi onu yanlışa meylettirdiğinde gönlüne bir sızı saplanır, daralma olur. Rabbini incitebileceği düşüncesi ile hemen vazgeçer ve tevbe kapısına yönelir. Sadece düşüncesine bile binler tevbe eder.

Son kelam olarak diyoruz ki, güzel bir müslüman olmanın yolu ancak evliyaullah hazerâtının ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Onların sohbetiyle bereketlenip, ahlaklarıyla ahlaklanmaya, Hak Teala hazretlerine yakınlığa ulaşmaya ve her an o Zat-ı Zülcelal’in mezkuru olmaya azmetmeliyiz. İnşaallah bunun neticesi ise sadece Cenneti âlaya ulaşmak değil, bu nimetle birlikte cennet-i Zât-ı Zülcelale kavuşmak olacaktır.

Rabbim bizleri hiç bir zaman dostlarının yakınlığından ayırmasın ve yukarıda sayılan nimetlere hepimizi nail eylesin.

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Pazar, 01 Nisan 2018 00:06

DİN HAYATIMIZIN NERESİNDE?

Din Hayatımızın Neresinde

Din Hayatımızın Neresinde?  - Veysel Özsalman

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Din Hayatımızın Neresinde?

 

Mahrum kalıp hasret çektiğimiz birçok şey arasında bazen sıra manevi ihtiyaçlara da gelir. Bizde bulunmadıklarını hatırlayıp onlara nail olamamanın efkarıyla kendimize “nerede” olduklarını sorarız. Bu sualler hayıflanmanın ötesine geçip ciddiyetle cevabı araştırıldığında yitiğin bulunmaması, kaybın ortaya çıkmaması için hiçbir neden yoktur. Bu manada noksanlığını hissettiğimiz her ne ise onun tarifi net bir şekilde yapılmalı, ciddiyetle ve doğru yerde aranmalıdır.

Yazımızın başlığı olan ve bahsimizin etrafında şekilleneceği sualin benzerleriyle de günlük hayatın rutini içerisinde sıklıkla karşılaşırız. Mesela “Rasulullah (sav) hayatımızın neresinde?”, “Tasavvuf hayatımızın neresinde?” yahut “Kur’an hayatımızın neresinde?” gibi suallere zaman zaman hem cemiyet hem de fert olarak muhatap oluruz. Bu suallerin ima ettiği hakikati ve tabii olarak bunlara verilecek cevapların benzerliğini görmekle birlikte, hepsini tek çatı altında toplayıp bunu olabildiğince kapsamlı bir şekilde “Din hayatımızın neresinde?” diye ifade edebileceğimizi söyleyebiliriz. Çünkü insanların ve cemiyetlerin dini idrak etme biçimlerinin ve onu hayatlarında hangi konuma yerleştirdiklerinin anlaşılması bu mevzudaki diğer bütün soruların cevaplarının kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlar.

Bugün “din” her cemiyette -hatta aynı cemiyetteki farklı bireylerce- değişik şekillerde anlaşılabilmekte ve yaşanmaya çalışılmaktadır. Bu anlayış fazlalığının ve uygulama bolluğunun sebebi fertlerin ilgi ve idrak kabiliyetlerinin aynı hizada olmamasının yanı sıra, kendi anlayışlarına uygun her türlü referansı kolayca bulabilmeleridir. Herkes durduğu noktadan bütün hakikatleri görebildiğine, mevzunun tamamını kavrayabildiğine inanmakta ve daha farklı şekilde olabileceğine ihtimal vermemektedir. Aynı zamanda kendisine arka çıkacak birçok fikir de bulabilmektedir. Fakat nihayetinde hayatlara yansıyan, fertlerin idraki nispetinde kendi hakikatleridir ve bu sebeple hayata yansıması da birbirinden oldukça farklıdır.

Bu noktada bir bütünün kavranıp ifade edilmesindeki noksanlık, farklılık ve hataları belirtmek için anlatılan, körlerin fili tanımlama çabalarından bahseden fıkrayı hatırlayalım. Hayatları boyunca fil diye bir mahlukun varlığından bihaber yaşayan bu kör adamların, fil ile karşılaşıp elde ettikleri kısmi tecrübeler neticesinde zihinlerinde ayrı ayrı fil tasavvurları oluşmuştur. Filin kulağını tutan onu yelpaze, bacağını kavrayan ağaç, kuyruğuna denk gelen ise onu bir sicim zannetmiştir.

Din olgusu anlaşılmaya çalışılırken yapılan hata da fili tanımak isteyen körlerin yaptığıyla aynıdır. Dini açıklamak isteyen her birey, cemiyet yahut disiplin, kendi durduğu noktayı merkez kabul ederek tespitlerini yapmaktadır. Mesela psikoloji için din bir inanç meselesi iken sosyoloji için cemiyet hayatını düzenleyen bir kurumdur. Hukuk için din bir kurallar, kanunlar sistemi iken felsefe için akıl ile izah edilmeye muhtaç bir kavramlar yumağıdır. Her birinin kendince doğruluk payı olsa da aslında hepsi eksik ve nihayetinde hatalıdır. Dolayısıyla dinin ne olduğu mevzusundaki referansını bu disiplinlerden alarak dini hayata yansıtmaya çalışanlar da bir o kadar hata içerisindedir.

Eğer din felsefenin ele aldığı ka-darıyla sadece kavramlar ve bunların arasındaki nazari ilişkilerden ibaret olsaydı ameli boyutundan hiç bahsedemezdik. Yahut sosyolojinin bahsettiği gibi sadece içtimai bir müessese olsaydı ihtiyaç kalmayan müesseseler gibi bir gün cemiyet hayatının dışına itilebilirdi. Yine psikolojinin ifade ettiği gibi yalnızca davranışları etkileyen dahili bir muharrik olsaydı birisi çıkıp bu insanın kendisini kandırmasıdır, diyebilirdi. Nitekim öyle de oldu ve dini açıklarken bu referans noktalarına dayananlar dinin amel boyutunu görmezden geldiler, kutsiyet arz eden her unsuru cemiyet hayatının dışına çıkardılar ve bunların insanın hüsnü kuruntusu olduğunu söylediler.

Gözümüzün önündeki canlı örnek Avrupa, yüzlerce yıldır bu merhalelerden geçerek bugünkü marazlı anlayışına kavuşmuştur. Dinin bir bütün olarak hayatı kuşattığını unutup felsefi, psikolojik, sosyolojik ve türlü türlü anlayış ve izahlarına takılıp kalarak onu tahrif ettiler ve nihayetinde büyük resmi görmekten mahrum oldular. Elbette ki din olgusunun çeşitli disiplinler tarafından izahı yapılacaktır fakat din bu kısmi görüşlerden hiç birisi olmadığı gibi onların toplamı da değildir. Bu nedenle dinin hayatımızdaki yerini tama-mıyla kavrayabilmek için zihinlerde ne anlama geldiğinin net bir şekilde ortaya konması gerekir.

Bu noktada adeta körlerin gözlerini açacak ve filin tamamını görüp anlamalarını sağlayacak “ilahi bir ışığın” devreye girmesi gerekir. Aksi takdirde ne kadar etrafında dolansalar da yahut onlara ne kadar anlatılsa da akıllarındaki tarif hep noksan kalacaktır. El yordamıyla din olgusunu kavrama çalışanların elde edeceği de bundan fazlası değildir. Bu sebeple dinin bir bütün olarak kavranılmasında rehberin, kılavuzun yani gözün görmesini sağlayacak ışığın önemi büyüktür. Bu rehber, kesinlikle hakikatin bir parçasını alıp tamamıymış gibi sunan değil, bizim onu her yönüyle kavramamız için mücadele verendir. 

İnsan dinin bütününden haberdar oldukça artık hayatın içerisinde nerede olduğunu aramayı bırakarak, dinin hayatın kendisi olduğu fikrine doğru meyleder. Bundan sonra dinin neyle alakalı olup olmadığı, neyle birlikte olup neyden ayrı olduğu fikri ortadan kalkar ve hayatın içinde ve dışında her ne varsa onun din ile aynı ve eşit olduğunu kavrar.

İslam dininin hayatın hiçbir sahasında boşluk bırakmayan muazzam yapısı onun bir bütün şekilde kavranmasını zorunlu kılar. Eğer İslam’ın, ferdî ve içtimaî hayatın her sahasında var olduğunu düşünüyorsak, onu bir bütün olarak kavramaya ve bu gerçeğe göre davranmaya da mecburuz demektir. Bu şekildeki bir din anlayışının hayata yansıması, topyekûn bir seferberlik ile onu hiçbir unsurunu atlamadan yaşama gayretiyle ortaya çıkar.

Dinin hayatın kendisi olmasından maksat onun ekonomiyle, siyasetle, sanatla, fikirle, eğlence ve zevklerle kısacası her şeyle alakalı olduğu dahası belirleyicisi olduğudur. Din ve hayatı bir ve aynı gören bakış açısıyla ferdî ve içtimaî hayatın her sahası dinin emir ve yasaklarına göre şekilleneceğinden kimsenin aklına dinin nerede olduğu yahut olması gerektiğiyle alakalı sorular gelmez. Çünkü herkes bilir ki o her yerdedir.

Din hayatın bazı şubelerinde yahut bu şubelerin bazı bölümlerine mahsus bir olgu değildir. Bu sebeple sadece hayatın belirli cüzlerinde tahkikat yapmayı kendisine iş edinmiş, dolaysıyla ortaya koyacağı bilgilerin de hakikatin ancak cüzi bir kısmına işaret edeceği ortada olan, disiplinlerin bakışıyla İslam’ın bütün mevcudata nüfus etmiş ve onu kuşatan yapısının topyekûn bir şekilde kavranması mümkün değildir.

Parçayla yetinmeyip bütünü arzulamak… İslam’ın bizden beklediği budur. Çünkü kendisi parçalarla yetinmeyip bütünü istemektedir. İçtimai hayatınız benim, iç dünyanız sizin demiyor. Camide benimle, sokakta bir başınasınız demiyor. Kazanırken ben varım, harcarken yalnızsınız demiyor. Her zaman ve her şartta bütün hayatımızı şekillendirmeye talip oluyor. Kısacası İslam bize “hayat benim” diyor.

Biz İslam’ı hayatın yalnızca bazı cüzlerinde yahut cüzi anlayışlarda arayamayız. Eğer öyle olursa külliyen hayatın dışına çıkmasına engel olamaz “Din/İslam hayatın neresinde?” diye gündüz vakti fenerle aramak zorunda kalırız. 

O halde bize bütüncü bir bakış açısı, bütünü aydınlatacak bir “nur” lazımdır. Bu nur ancak Kur’an, sünnet ve bunları temsil eden örnek şahsiyetlerin hayatından yayılabilir. Bize düşen bunlara sıkıca yapışmak ve terk etmemektir. İşte İslam ve hayatın bir ve aynı olduğu o zaman anlaşılır, İslami bir hayat ancak o zaman mümkün olabilir.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Sayfa 5 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort