JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 01 Ağustos 2019 00:05

RAHMAN’IN BAŞKENTİ: MEKKE

Rahmanın Başkenti Mekke

Rahman'ın Başkenti: Mekke - Salik-i İrfan

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Rahman'ın Başkenti: Mekke

 

Elhamdülillah Mevlamıza ki bizi müslüman olarak yaratmış. Yine hamd ederiz ki ehlisünnet itikadı içerisinde, Hakk’ın rızasını arama gayretinde Hâcegân yolunu bizlere nasip eylemiş. Ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır.

Rabbimize hamdden sonra Efendimiz, Sahibimiz, Şefaatçimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine de binler selât ve selam ederiz.

Birkaç sayıdır bu sayfalarda Sahabe-i kirâmdan Abdullah ibn Abbas (ra) hazretlerinin hayatından paylaşımlarda bulunuyorduk. Geçen ay, sahabe-i kiram efendilerimizin izini sürerek, saadat-ı kiram efendilerimizin nisbetlerini yudumlayarak eda etmeye çalıştığımız bir umre nasip oldu. Bu sayıda umre ziyaretimizden kimi notlar paylaşmak istiyoruz...

12 Ocak Cumartesi günü İstanbul’dan havalanan uçağımız bizi Cidde’ye götürürken günlerimiz 18 gün Mekke, 3 gün Medine ziyareti olarak belirlenmişti. Aslında önceki umrelerden de bildiğimiz kadarıyla, Hâce Hazretleri (ksa) genel olarak Mekke ile Medine günlerimizin eşit olmasını arzu ederlerdi fakat bu umremizde Diyanet Hac-Umre organizasyonu ve özel şirketlerin temayülü olan üç gün Medine tercihi bizim için de geçerli oldu. Böylece Medine’ye doyamayacağımızı baştan kabullenerek yola çıktık.

İçimiz kıpır kıpır Cidde havaalanına indik. Elhamdulillah, hiçbir bekleme sıkıntısı olmadan Mekke’ye doğru yol aldık. Arabaya binerken, inerken, durduğumuzda, oturduğumuzda velhasıl her hal değişikliğinde lebbeyk nidalarını seslendirmeye çalıştık. Kâbe-i Muazzama’yı görene kadar getirilmesi gereken telbiyeleri söyledik: “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l- hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek/Emrine-çağrına uyarak geldim Allahım! Emret Allahım senin şerikin yoktur emret! Hamd sanadır, nimet senindir ve mülk sana aittir. Senin ortağın yoktur.”

Lebbeyk Allahümme lebbeyk…İnsan telbiyenin manasını biraz idrak edince tüylerini diken diken eden bir mahşere yürüyüş yaşadığını hissediyor. Umre iki parça bezden oluşan ihram-kefen ile Beytullah’a doğru yürüyüşle gerçekleşen bir mahşer provası… Sen evinden yurdundan ayrıldın, kefeni giydin, artık sen ölüsün. Ölmeden önce ölüsün. Çiçek koparmak yok, bir canlı öldürmek yok, günah işlemek, tartışmak, cinsellik yok. Rabbinin huzuruna doğru gidiyorsun… Lebbeyk Allahümme lebbeyk… Geldim Allahım geldim…

Kâbe-i Muazzama’yı görünce artık çağıltı ile akan nehirlerin denize ulaşması misali sessizce zikrullaha-duaya geçiş… İnsanın başını döndüren yedi dönüş, tavaf… Hakk’ın evinden huzuruna sessizce tırmanış… 

İçindeki kıpırtı-çarpıntı-çırpınış ya da çağlayan her neyse içindeki; ancak gözlerinden sessizce bir akışa dönüşebilir. Çünkü artık o simsiyah güzelin, Beytullah’ın karşısında, Hakk’ın avlusundasın. O’nun karşısındasın. Bağırmak-çağırmak yok; bağırdığın zikir bile olsa, dua bile olsa…

Hucurat Suresi’nde, alemlere rahmet Efendimiz’e (sav) gösterilmesi gereken edep gelir gönlüne:

“1- Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasulü’nün huzurunda öne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. 2- Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider. 

3- Allah’ın Elçisi’nin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. 

4- (Resülüm!) Sana (hucurat) odaların arkasından bağıranların çokları, aklı ermez kimselerdir. 

5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Bununla beraber Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hucurat 1-5)

Sonuçta Allah bağışlayandır merhamet edendir, buyrulur ama seslerini yükselterek Efendimiz’i (sav) çağıranların çoğunun aklı ermez kimseler oldukları da ifade edilir.

Hâce Hazretleri “…tadarruan ve hîfeten…” buyurdular. İçten bir yalvarış-yakarışla ve gizlice… Çünkü o işiten, gönlümüzün derinliklerini bilen…

Düyufu’r-Rahman buyurdu Hâce Hazretleri, Rahman’ın misafirleri… Kimseye sözümüz yok fakat Kâbe’yi, tavaf alanını saran böcekleri sorduklarında “Cenabı Hak içimizi bize gösteriyor.” buyurdular. Ya Rabbi bizi arındır, bizi temizle diyerek dua ettik ümmet adına.

Elhamdulillah önceki umre sohbetlerinde Kâbe-i Muazzama’nın kapısı, Hacer-ül Esved, Makam-ı İbrahim, Hicr-i İsmail, Rükn-i Yemani ve Altın Oluk gibi semboller ile amaçlanan manalar kısmen ifade edilmişti. Ne kadar şükretsek azdır. Eğer bu manaları büyükler bizlere açmasa “Develer de hacca gider fakat develer hacı olmaz.” hakikati bizde de kendini gösterecekti.

Sadece, kapının nübüvvete, Altın Oluk’un velayete işaret edişi bile üzerinde durulması-düşünülmesi gereken hikmetlerden… Türklerin buluşma yeri olarak Altın Oluk’un karşısını tercih etmesi asla bir tesadüf değil. Bu buluşma yerinin seçilmesi hangi dönemde başlamış bilemiyoruz fakat bu hikmetin toplumumuzda tez zamanda tezahür etmesi oralarda yaptığımız dualardan biriydi.

İlk gün, cumartesi gecesi eşyaları otele bıraktıktan sonra tatlı bir sarhoşlukla tamamladığınız ilk umremiz bizlere bir ilahinin şu güzel ifadelerini hissettiriyordu.

Yaklaştıkça Kâbe heyecan başlar
Buğulu gözlerden süzülür yaşlar
Öyle bir hasret ki bitmeden başlar
Ne güzeldir ya Rab Kâbe yolları

18 gün boyunca Mevla’yı Müteal olan Allahımızın güzel evi Kâbe-i Muazzama’ya doyamayacağımız duygularla gidip geldik. Tavaf ettik, namazlar kıldık. Hâce Hazretleri’nin buyurmuş oldukları iki rekat tahiyyetü’l-mescid, iki rekat şükür, iki rekat ana baba hakkı ve iki rekat kul hakları namazlarını eda etmeye çalıştık. “Kâbe’ye her an yüz rahmet iner: Kırkı tavaf edene, kırkı namaz kılana, yirmisi oturup seyredene…” hikmetince namazı Kâbe’yi seyrederek kılmak da ayrı bir lütuf kerem idi bizler için. Özellikle: “Şu evin Rabbine ibadet etsinler.” ayeti kerimesini bir mânâ zemzemi içer gibi tekrar tekrar okumak, kalbimizi mutmain kılan bir zevk anı olarak anılarımıza katıldı.

Necip Fazıl, hac için Mekke’de bulunduğu dönemde “Yürüyorum, dudağım topuklarımda Mekke sokaklarında yürüyorum.” der. Efendimiz’in (sav), ashabı kiramın (ra) nefes alıp verdiği, acı tatlı anılarının bulunduğu Mekke’nin yollarına, simsiyah dağlarına bakarken acaba Efendimiz’in (sav) bakışları şu taşa değmiş midir, duygularıyla bakmaya çalıştık. Dağında, taşında, Mekke’nin her sokağında O (sav) burada yürüdü, burada O’nun ayak izi var, O’nun kokusu var, duygusuyla yürümeye çalıştık. 

Hele Uhud Şehitliği’ne vardığımız zaman “İşte şu dağ, o bizi sever, biz onu severiz.” buyruğunun ifade ettiği sevgiye odaklanarak seven ve sevilen Uhud Dağı’na bakmaya çalıştık. Uhud Dağı’ndaki yarık kısma, Efendimiz’i (sav) koruyan mağaraya incitmeden bakmaya çalıştık. Çünkü müşrikler Uhud Savaşı’nda O’nu öldürdükleri zehabında iken o mağara, Efendimiz’e (sav) korunak-barınak olmuştu. 

Uhud imtihanına şahitlik eden Ayneyn-Okçular Tepesi’ne ibret nazarıyla bakmaya çalıştık. Hâzâ rahmet olan Efendimiz (sav) ve rahimiyetin yaratıcısı olan Cenabı Mevlamız bu hatadan dolayı okçuları kınamamıştı. Ama onlar bir ömür bu acı yükü nasıl taşımışlardı, bunu anlamaya çalıştık. Kullukta öncelik ibadet mi yoksa itaat mi sorusunu kendimize sorduk. Sağ kalan okçular acaba ibadetle ferahlayabilmiş midir, ızdıraplarına ibadetleri merhem olmuş mudur, diye düşündük ve dua ettik: “Allahım, ananın çilesi kızına çeyizdir, kabilinden onlar çile çektiler, bize ibret almak düştü. Onları bağışladın bizi de onları bağışla!”

Rahman’ın başkenti Mekke… ne güzel bir ifade! Mekke-i Mükerreme’nin, oradaki dağın-taşın her nesnenin önemini bize hissettiren bir mânâ… Orada yere çöp atmak yok, tükürmek yok, hiç kimseye ve hiçbir şeye incitici bir söz, incitici bir bakış yok; çünkü orası Rahman’ın başkenti… 

Ya Rabbi! Bizi Büyüklerimizden ayırma şayet onlar bize bu incelikleri lütfedip aktarmasalar nereden bilecektik ki…

 

Devam edecek...

 

Yazar: Salik-i İrfan

 

Perşembe, 01 Ağustos 2019 00:04

ÜÇ AYLAR

Üç Aylar

Üç Aylar - Tamer Doymuş

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Üç Aylar

 

Mevla’ya sonsuz hamdu senalar olsun ki bir kez daha rahmet mevsimine kavuştuk. Allah (cc) cümlemizi Bu rahmet mevsiminde rızayı, likayı kazananlardan eylesin. Üç aylar diye bilinen rahmet mevsimi Receb ayı ile başlamaktadır. Sözlükte, korkmak, saygı duymak, tazim göstermek anlamlarına gelen “recb” kökünden türeyen receb kelimesi saygı duyulan ve savaşmanın haram kabul edildiği dört aydan birinin adı olup üç ayların ilkidir. Cahiliye döneminde, receb ayı boyunca savaştan ve baskılardan uzak durulur, özellikle ilk on gününde ruç tutulur. Receb ayının daha önce Arab-ı Baide (Ad ve Semud) döneminde “Hevber”, Arab-ı Aribe döneminde “esamm (sağır) diye adlandırıldığı, kan dökmenin, mala ve ırza dokunmanın yasak olduğu bu ayda kavga ve silah sesleri, imdat çağrıları duyulmadığı için bu adla anıldığı rivayet edilir. Receb ayının ilk Cuma gecesi İslam âleminde “Regaib kandili” olarak kutlanır. Receb ayında kutlanan gecelerden birisi de “Miraç Kandili” dir.

Kur’an-ı Kerim’de recep kelimesi geçmemekle birlikte muhtelif ayetlerde haram aylardan söz edilerek bu aylara saygı gösterilmesi emredilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de geçen haram aylarla ilgili ayeti kerimeleri ve müfessiran-ı izamın açıklamalarını müzakereye çalışalım inşaallah. Haram aylarla ilgili ayetlerde şöyle buyrulmuştur: 

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.” (Bakara, 194)

“Sana haram ayı yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: ‘O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 217)

Saptırma anlamında kullanılmıştır; azab anlamında kullanılmıştır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfal, 25)

Kargaşa karışıklık fesad anlamında: “Sana Kitab’ı indiren odur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. İşte kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve te’vil etmek için müteşâbih ayetlere uyarlar. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir, ilimde yüksek payeye erişenler ise: ona inandık. Hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bunu ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Âl-i İmran, 7)

Fitne kelimesi, İmtihan, saptırma, kandırma karışıklık kargaşa gibi birçok anlamlara gelmektedir. Bugünde üç aylar gibi Rabbimizin bizler için açtığı arınma mevsiminde gayrı İslami düşüncelerden yaşam tarzlarından kurtularak Hakk’ın yanında yer almanın, hakikati ortaya koymanın zeminini oluşturmak kaçınılmazdır.

“Ey iman edenler! Allah’ın işaretlerine, haram aya, kurbana, gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram’a yönelmiş kimselere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin! İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve zulüm üzerine yardımlaşmayın. Allahtan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Maide, 2)

Ayette geçen Şeâir Kelimesinin Manası:

“Şe’âir”, cemi bir kelimedir. Çoğu âlimler onun, “Şaire” kelimesinin cem’i olduğunu söylemişlerdir. Müfredinin “şî’are” olduğu söylenmiştir. Şaire, müş’ire manasınadır. Müş’ire, “bildiren”; iş’âr ise “bildirmek” manasınadır. Binaenaleyh bildiren her şey, iş’ar etmiştir. Bir şeye alem kılınan veya bir şeyle alametlendirilen her şeye şaîre denilebilir. Mekke’ye gönderilen kurbanlık hayvanlar da “şe’âir” diye adlandırılırlar. Çünkü bu hayvanlar, kendilerinin kurbanlık olduklarını gösteren alametlerle süslenmişlerdir.

Ayetteki, “Allah’ın şe’âirine hürmetsizlik etmeyin (onları helal saymayın)” emri, “Allah’ın, kullarına farz ve vacib kıldığı şeylerden ve şe’âirden herhangi birini ihlâl etmeyin” demektir. Buna göre, “Allah’ın şe’âiri”, bütün mükellefiyetleri içine alan umumi bir tabir olup, muayyen bir şeye tahsis edilmemiştir. 

“Bundan maksat belli bazı mükellefiyetlerdir.” denilmiştir.

Müminlerin Allah’ın Yasaklarını Çiğnemeyecekleri:

Yüce Allah’ın: “Allah’ın şeâirine... Saygısızlık etmeyin” emri şerifi, gerçek müminlere bir hitaptır. Yani, herhangi bir hususta Allah’ın sınırlarını aşmayınız. Bir diğer ayette bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur: “İşte bu (böyledir) Kim Allah’ın şeâirini ta’zim ederse o, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 32) Haram aylarla ilgili olarak diğer ayeti kerimelerde şöyle buyruluyor:

“Allah, Kabe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve gerdanlıkları insanların kalkınmasına sebep kıldı. Bu da, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu bilmeniz içindir.” (Maide, 97)

“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah Gafur ve Rahim’dir.” (Tevbe, 5)

“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu dosdoğru dindir. O aylar içinde kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 36)

Haram Aylar:

Yüce Allah’ın: “Onlardan dördü haram aylardır!” buyurduğu haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ile Recep ayıdır. Araplar, Receb-i Şerif ayında mızrak ve oklarının sivri uçlarını çekip çıkardıkları için Receb’e, “münsılü’l-esinne” adını da veriyorlardı. 

Buhari, Ebu Recâ el-Utaridi’den şöyle dediğini nakletmektedir: Biz taşa tapardık. Taptığımız taştan daha iyi bir taş bulduk mu, onu alır diğerini bırakırdık. Şayet taş bulamayacak olursak, bu sefer bir avuç toprağı bir araya getirir, sonra koyunu getirir o toprak üzerine sütünü sağar, sonra da onun etrafında dolaşırdık. Receb ayı girdi mi biz de “(İşte) Münsılü’l-esinne (diye bilinen ay) girdi.” der ve ucunda sivriltilmiş demir bulunan ne kadar mızrak ve ok varsa, demirlerini alır ve onu bir tarafa atardık.

Haram Aylara Riâyet Etmek:

“O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyiniz” ifadesi, ibn Abbas’ın görüşüne göre (yalnız haram aylara değil) bütün aylara dairdir. Bazı görüşlere göre ise bu, özel olarak haram aylar hakkındadır. Çünkü ifadenin onlara ait olması daha yakın bir ihtimaldir ve bu aylarda yapılan zulmün daha bir büyük olması gibi meziyetleri de vardır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık hacda kötü söz söylemek, fasıklık ve tartışma olmaz.” (Bakara, 197) Bu, zulmün bunun dışında kalan günlerde caiz olduğu anlamına gelmez.

Başka bir ifadeye göre ise, “Siz günah işlemek suretiyle bu aylarda kendinize zulmetmeyiniz.” demektir. Çünkü yüce Allah bir yönüyle herhangi bir şeyin azametini ortaya koyacak olursa, onun bir yönüyle hürmeti, saygınlığı bulunur. İki yönüyle yahut da birçok yönüyle o şeyi tazim edecek olursa, bu sefer onun hürmeti (saygınlığı) birden çok olur. Bu durumda kötü amelin cezası katlandığı gibi, salih amelin mükâfatı da katlanır. Mesela haram beldede ve haram ayda Allah’a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfat haram olmayan ay ve beldelerde aynı itaati yapanın alacağı mükâfat gibi değildir. Diğer taraftan haram olmayan ayda ve haram olan beldede Allah’a itaat eden bir kimsenin alacağı mükâfat ise, haram olmayan ay ve beldede Allah’a itaat edenin alacağı mükâfat İle aynı değildir.

Muhterem Aylara (Eşhur-i Hurum) Tanınan Özelliğin Hikmeti

Cenabı Hakk’ın “Onlardan dördü haram olanlardır” ifadesi hakkında, âlimler bu dört aydan üçünün, yani Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’in ard arda, Receb ayının ise bunlardan ayrı tek başına olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ayetteki “Hurum” kelimesi, “O aylarda işlenen günah daha fazla cezayı, itaat da, daha fazla sevabı gerektirir” manasındadır. Araplar bu aylara son derece hürmetkâr davranıyorlardı. Hatta onlardan biri, bu aylarda babasının katiliyle karşılaşsa, ona saldırmazdı.

Bu hususta şöyle bir hikmet daha vardır; İnsanların karakterleri, zulmetme ve fesat çıkarma üzerine yaratılmıştır. Binâenaleyh onların bu tür kötülüklerden kaçınmaları, aslında onlara zor gelir. İnsan o vakitlerde ve o yerlerde, kötülüklerden ve kabih (çirkin) işlerden daha çok kaçınsın diye, Allah Teala, bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla hürmet (saygı) gösterilmesini emretmiştir. İşte bu, şu şekilde bazı fayda ve faziletleri doğurur:

O vakitlerde, kötü işleri terk etmek, çirkin işlerin sayısını azaltacağı için matlup olan bir şeydir.

İnsan o vakitlerde, kötü işleri bırakınca, onun o esnalarda o işleri bırakması çoğu kez, onlardan tamamen yüz çevirmeye yönelmesine de vesile olur.

İnsan o vakitlerde, itaat ve ibadette bulunup, isyan ve günahtan yüz çevirince, değerli vakitler geçtikten sonra, eski günah ve kabahatlerini yeniden yapmaya teşebbüs etmesi, o belli vakitlerde ibadet ve taatleri eda ederken katlanmış olduğu meşakkat ve güçlüklerin boşa gitmesine sebep olur. Hâlbuki aklı olandan, buna razı olmaması beklenir. Binâenaleyh bu, o insanın günahlardan tamamen uzaklaşmasına bir sebep olabilir. İşte bazı vakitlere ve bazı yerlere daha fazla haramlık (saygı hükmü) verilmesinin hikmeti budur.

Haram aylarla ilgili olarak müşriklerin uyguladıkları bir yöntem ayeti kerimede nazar verilmiştir. Bu da “Nesi” diye isimlendirilmiştir. Yani Haram Ayları Erteleme.

“Haram ayları ertelemek, ancak küfürde ileri gitmedir. Onunla kâfirler şaşırtılır, onlar bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da, (varsın) Allah’ın haram ettiğini helâl kılmış olsunlar! Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah kâfirler toplumunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 37)

Müşrikler, hesaplarını kamerî aya göre düzenlemeleri halinde, hac zamanının bazen kışa, bazen de yaza denk geleceğini biliyorlardı. Ve bu zamanlarda, hac yolculuğuna çıkmak, kendilerine zor ve meşakkatli geliyordu. Ve onlar, bu alışverişlerinden ve ticaretlerinden pek faydalanamıyorlardı. Çünkü diğer beldelerden gelen başka insanlar, ancak uygun ve elverişli zamanlarda Mekke’de bulunabiliyorlardı. Böylece o müşrikler, bu durumu, kameri yıla göre ayarlamanın, dünyevi menfaat ve çıkarlarına zarar verdiğini düşünüyorlardı. Bundan dolayı da onlar, ay takvimini bırakarak güneş takvimini nazar-ı dikkate almaya başladılar.

Güneş yılı, belli bir miktar ay yılından daha fazla olunca da onlar, şubat ayına bir gün ilave etme ihtiyacını duydular. 

Müşrikler bu davranışlarıyla dünyevi menfaatlerini ön plana alarak hareket etmişlerdir. Kameri yılı değil de güneş yılını temel almışlardır. Böylece de hac ibadetini, haram ayların dışındaki başka bir ayda yapmışlardır. İşte bu sebeple Cenabı Hak onları kınamış ve bunu, onların küfürlerinin artmasının bir sebebi saymıştır. Bu, onların küfürlerinin artmasına sebep olmuştur; zira Allah Teala onlara, hac ibadetlerini haram aylarda yapmalarını emretmiş, onlarsa, şubat ayına bir gün ilave etmeleri sebebiyle hac ibadetlerini malum ayların dışında yapmışlardır. Ve kendilerine tabi olanlara da, olanın kendilerinin yapmış olduğu bu işin doğru olduğunu telkin etmişlerdir. “Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi.” Bunu onlara süsleyip güzel gösteren şeytandır. Onlar bu çirkin işlerini güzel bir iş zannettiler.

O dönemde ahkâmı çıkarları uğruna ters yüz edenlere müşrik deniliyordu. Bunu dünyevi menfaatleri gereği müşrikler yapıyordu. Bugün ise kendilerini aydın diye telakki eden kimileri yapmaktadırlar. Çağdaşlık, modernlik ve daha birçok kendilerinden menkul anlayışlarla (anlayışsızlıklarla) İslam’ın ahkâmını ters yüz etme gayretindedirler. Maalesef ki yeri geldiğinde İslamî şeâiri tahfif kastıyla eskidenmiş gibi ifadeler kullanmaktalar. Oysa ki kendi anlayışları hala bundan bin beş yüz yıl öncesindeki anlayış ve düşüncelerdir.

“Allahım Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”

Kaynak:
-Tefsir-i Kebir, İmam Fahruddin Er-Razi
-El Camu li Ahkami’l Kuran, İmam Kurtubi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-el Esas fi’t-Tefsir, Said Havva
-İslam Ansiklopedisi, DİB

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Allah ile Kavuşmayı Özlemeyenler Dünya Hayatı ile Mutmain Olurlar

Allah ile Kavuşmayı Özlemeyenler Dünya Hayatı ile Mutmain Olurlar - Yusuf-i Kenan

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Allah ile Kavuşmayı Özlemeyenler Dünya Hayatı ile Mutmain Olurlar

 

Ubade bin Samit (ra) naklettiği bir hadisi şerifte Kainatın Medar-ı İftiharı Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Kim Allah’a kavuşma arzusu içinde olursa Allah da Zat-ı Ecell-i A’lası’na yakışır şekilde ona kavuşmayı ister; kim de Allah’a vuslat özlemi içinde bulunmazsa Cenabı Allah da onunla karşılaşmayı istemez.” (Buhari, rikak 41)

İnsanın değeri meylettiği şey kadardır. O yüzden arzu ve isteklerimiz ile bunlara kavuşmak uğruna yöneldiklerimiz bizim değerimizi belirler. Kim ki dünyaya meyletmiş ise dünyanın işgaline uğramıştır. Büyüklerimizin buyurduğu üzere; “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi vardır.”

Halbuki insanın yaradılışından murad; Rabbini bilmesidir. İnsan Rabbine kavuşma arzusu ve isteği ile hayatını şekillendirirse ancak o zaman aslını bulur. Yoksa ömrü hep bir arayış içerisinde geçer. Gerçek huzur insanın gönlündedir. Gönlündeki hakikati açığa çıkardığı vakit vuslata erer. İşte bu vuslatın yolu neyi, nerede arayacağını bilmek ile başlar. 

En basit şekliyle bile nasıl ki dünyada bir amaç için, bir yerden başka bir yere ulaşmak için yola çıkmış insan yolunu kaybettiğinde yolunu bulabilmek için en basitinden sorabileceği makul/mantıklı birilerini arar. Ya da şayet varsa günümüzde en kolay yol bulma şekli olan akıllı cep telefonunun navigasyonunu açar, uydu yoluyla yönünü bulmaya çalışır. İşte Hak yolunun yolcusu da yönünü insanı kamil ile bulur. Bu en doğru usuldür. Yoksa yönünü bulduğunu zannedip farklı tali yollara sapabilir. Sıra şeytana bile gelmeden içerisinde barındırdığı nefs, kibir, riya, enaniyet gibi manevi virüslerin istilasına uğrayıp, Allah korusun, yönü bir anda cehenneme doğru akar gider de farkına bile varamaz.

Her şey usulü dairesinde yapılırsa yerini bulur. Yoksa İbrahim Ethem’in (ks) meşhur damda deve arama kıssasında olduğu gibi, aradığımızı asla bulamayacak yerde arar duruma düşeriz.

Dünya hayatı o kadar süratli geçer ki, eğer amacımızı bilemezsek ahiretin tarlası olan ömür sermayesini boşa harcar, müflis duruma düşeriz. Allah’tan dua ve niyaz ile hayrı istemek gerekir. Kulun Rabbinden isteyebileceği insana yakışan hayırlı, kamil istek; Allah’tan (cc) Zatı’nı istemesidir. Allah’ın (cc) Zatı’ndan murad; Allah’ın (cc) muhabbetidir. İmam Rabbanî hazretleri (ks) için sülukun en önemli hedefi muhabbetullaha ve özellikle de Zati muhabbete ulaşmaktır. Zati muhabbet Allah’ı hiçbir karşılık beklemeden ve sırf sevilmeye layık olması sebebiyle sevmektir. “Bana Seni gerek Seni” şeklinde Yunus’un şiirinde ifadesini bulan bu sevgi; dünyevi veya uhrevi hiçbir menfeati düşünmeden, Rabbimizi katıksız bir muhabbet ile sevmek demektir. 

İmam-ı Rabbani (ks) mektubatta; “Seyr u süluktan maksat nefs-i emmareyi her tür kötülüklerden arındırmak suretiyle nefsani arzulardan kaynaklanan batıl ilahlara kulluktan kurtulmak, gerçek mabud olan Allah Teala’dan başka kıbleye yönelmemek, Allah’ın üzerine hiçbir dini veya dünyevi amacı koymamaktır.” buyurur. 

Her ne kadar cenneti istemek, cehennemden sakınmak gibi hedefler ebrar için makbul birer hedef olsa da, süluk yolunda mesafe katetmiş mukarreb kullar için bunlar eksiklik sayılır. Zira mukarreb kullar Allah’tan başka kimseyi kendilerine amaç edinmezler. İşte bu yüce makama erişmek Hakk’tan tam bir rıza halinde bulunmaya bağlıdır. İbrahim Hakkı hazretlerinin tabiri ile “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahud diken, kahrın da hoş lütfun da hoş” diyebilenler, kendini aşıp Hakk’ta fani olabilenler ancak bu yüce makama erişebilir. Bu makama erişmek, nimet ve külfetin eşitlendiği Zati muhabbet ve fenanın gerçekleşmesine bağlıdır. İşbu Zati muhabbet makamında Allah’ın verdiği musibetlere karşı duyulan lezzet hali yine O’nun verdiği nimetlerden duyulan lezzetle eşittir.

Kul himmetini büyük tutmalıdır. Sevgi zoru kolaylaştıran, uzağı yakınlaştıran büyük bir güçtür. Yaratma gücüne sahip olan Allah (cc), kainattaki yarattıklarının hepsini sevdiğine sunuşudur. Kişinin Allah’ın sevdiklerini sevmek ve sevdiğinden vazgeçmeden böylece sevgilinin, sevdiklerini severek, onunla aynılaşmak temennisidir.

“Bize kavuşmayı ummayanlar dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar da vardır muhakkak.” (Yunus, 7)

Kim Allahu Teala’ya layıkıyla kul olursa, Allah’ın koruması altında olur. Kim Allah için severse, Allah’tan başkasını görmez. Kim Allah’ın yoluna girerse Allah’a ulaşır. Kim Allah’a ulaşırsa Allah’ın himayesinde yaşar. Kim Allah’a özlem duyarsa Allah’a aşina olur. Kim masivayı terk ederse, Allah ile saf ve katışıksız anlar yaşar.

Ölümün ve hayatın tek sahibi olan Allah’ın (cc) kendi rızasına erişmek kaydıyla ebedi hayatın saadetini kazanması için insandan istediği tek şey; kendisine emanet olarak verilen sayısız nimetleri yine kendi yolunda kullanması yöntemiyle kendisine geri teslim etmesidir. Dünya hayatında bize sunulan, mallarımız, ticaretimiz, meskenlerimiz, bineklerimiz, araçlarımız, eşlerimiz, çocuklarımız ve bedenimiz tamamıyla bir emanet olarak bize sunulmuştur. Emanetin özündeki hakikat ise; emanete hiçbir zarar vermeden asıl sahibine emaneti teslim etmektir. Dünya hayatını ve içindeki tüm nimetleri emanet olarak tanımladığımızda daha fazla dünya nimetinin daha fazla emanet sorumluluğu anlamına geleceği açıktır. Sahibine, sahibininin istediği gibi teslim edemeyeceğimiz, daha fazla emaneti istemek ise, Allah’ın (cc) tanımı ile “cahillik”tir.

Dünya hayatını bir imtihan hayatı, dünyayı da bir imtihan yeri olarak tanımlayan Allah (cc), yarattıklarını bu iki hayat arasında yönlendirmiştir. Yarattıkları içerisinde irade sahibi olmayanları sadece dünya hayatı için yaratmıştır. Fakat irade sahibi olan cinler ve insanlar için, dünyayı ve dünya hayatını bir imtihan vesilesi olarak düzenlemiştir.Bu imtihan tarihi boyunca insan, dünyaya yöneldiğinde, Allah (cc) insanları en güzel şekilde uyarmış ve ebedi istikamete yönlendirmiştir. Allah (cc) tarafından son uyarı, onun Rasulü Hz. Muhammed Mustafa (sav) ve kitabı Kur’an-ı Kerim aracılığı ile yapılmıştır. Kur’an-ı Kerim ve onun en güzel açıklayıcısı olan Rasulullah’ın (sav) hayatı kıyamete kadar koruma altına alınmış ve sarsılmaz bir rehber olarak bizlere sunulmuştur.

Allah (cc) kulunun dünyaya karşı meyilli oluşunu fıtraten yaratılışının içine yerleştirerek bunu bir imtihan sebebi yapmış, insanın iradesiyle dünyevileşmeye karşı bir duruş sergilemesini, tercihlerinin tamamen ahiret hedefli olmasını istemiştir. Dünyevileşme, kendini dünyanın çekiciliğine kaptırma, onun esiri haline gelme anlamına gelir. Dünyevileşme, hayatın merkezine dini koyarak yaşamanın ve düşünmenin tam tersidir. Dünyevileşme; kişinin önceliğini dünya değerlerine vermesi, kendisini dünyanın çekiciliğine kaptırması ve onun esiri konumuna gelmesidir. Dünyevileşme, aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. İnsan kazanmanın öncesinde zihniyetinde oluşan değişimden dolayı dünyevileşir, kalbindeki marazdan dolayı dünyevileşme yönünde tercihini yapar.

Dünyevileşme müslümanlar için mühim bir afettir. Hem öyle bir afet ki, tıpkı ateşin odunu için için yakıp kül etmesi, pasın demiri yiyip tüketmesi gibi, onları içten içe çürüten bir afet. Dünyevileşen insan, benmerkezcidir. O, kendi için yaşayan ve bunun için gerektiğinde şiddeti dahi asla ertelemeyen bir ruh haline sahiptir. Dünyevileşen insan doyumsuzdur. O, sınırsız, amaçsız bir hırsla tüketmek için yaşar. Dünyevileşme insanın zehirlenmesidir. Dünyevileşme fesadın, hasedin, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, enaniyetin, biriktirmenin, yığmanın iktidar olduğu yaşam tarzıdır. İnsanın kendisini kendisine köle olarak atadığı, özgürlüğünü hiçbir zaman kendisinin olmayacak dünyaya feda ettiği bir anlayıştır.

Dünyevileşmenin en kötü yanlarından birisi de, insanın inandığı dini, kendi arzularına göre eğip bükmesi, Kur’anî deyimle, oyun ve eğlenceye almasıdır. Kesin olarak belirlenen sınırların, hoyratça ve pervasızca çiğnenmesi dünyevî kazancın ilk sıraya çıkmasından dolayı olmuştur. Dini naslara kayıtsız kalma ve önemsememek veya lakayt davranmak, ibadetleri geçiştirmek, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik ve daha birçok husus dünyevileşmenin dışa yansıyan tezahürleridir.

Dünyevileşme, dini meselelerin gündelik hayattan uzaklaştırılıp öneminin azaltılması, kişinin kendisini dünyanın cazibesine kaptırıp onun esiri olması manasını taşır. Diğer bir ifade ile dinin, gündelik hayattaki tesirini ve yerini azaltma, sınırlama, yaşadığı hayat tarzına dini müdahale ettirmeme anlamına da gelir. İnsanın ilgisini ve dikkatini yalnız ve yalnız dünyaya çevirmesi, zevk ve safaya düşkünlük, rahatın peşinde koşmak da dünyevileşmenin belirtileridir.

Dünyaya meyletmek, diğer bir ifadeyle dünyevileşmek insanın kendisini kaybetmesi, istikametini şaşırması, özünden uzaklaşmasıdır. Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takva, yatağın iman, pusulan insanı kamil, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamıdır 1

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamıdır -1 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamıdır -1

 

Huzura kavuşmanın ikinci kapısı istikamet makamı; sünnete muhalif olan bid’at, haram ve ibadetleri bozacak fenalıkları terk etmek, ibadet ve tâati de yerli yerinde yapmak demektir. Mesela namazı kılmak ayrıdır, ikâme ile tabir olunan yerli yerinde yapmak da ayrıdır.

Cenâbı Hak Teala, Kur’an’ın, yerli yerinde namaz kılana, istikamet ve takva sahibi olana rehberlik yapacağını beyan buyurmuştur: “Bu, Allah tarafından gelmiş Yüce Bir Kitab’tır. O’nda şüphe yoktur. Teslimle okuyanlara şüphe vermez. Ve O, günahlardan sakınan ve emirleri dosdoğru yerine getiren takva sahiplerine hidayet edicidir. O takva sahipleri öylelerdir ki, hulûs-i kalple gayba inanırlar. Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve onlara vermiş olduğumuz rızktan da nefslerinin hesabına değil Allah yoluna infak ederler.” (Bakara 2-3) Namazı huşu’ ve tadil-i erkanla kılarlar demektir. Demek ki namaz kılmak ayrı, ikâme edilmesi de ayrıdır. Mal harcaması da öyle; nefsin hesabına harcamak değil Allah Teala’nın emrettiği yerlerde harcamak demektir. Mesela namaz kılmak tevbedir, dosdoğru kılmak istikamettir. Şu halde istikamet; sünnet, vacip ve farzları yerli yerinde kılmakla, bunları bozan şeylerden sakınmaktan ibarettir. Hem mesela zekât vermek tevbedir, yerli yerinde müstehaklarına vermek ve vaktinde ödemek istikamettir ve ayrıdır. Kur’an-ı Hâkim bunları yapanlara değil, bunları yerli yerinde yapan ve yapmakla beraber fâsid amelden korunanlara mürşiddir.

Her ne kadar Kur’an-ı Hâkim bütün insanlara rehber ise de gayba iman ederek kendisine zarar verebilecek şeylerden nefsini koruyan takva sahiplerine özel olarak doğru yol gösterir. Gayb ise, insanın gözünden ve akıldan gizli olan şeylerdir. Yani “Allah Teala’nın Zât-ı Şerifi, melekler, kabir azabı, haşir ve neşir, cennet ve cehennem gibisini görmediği halde iman edenlere Kur’an-ı Hâkim ancak ve ancak maksada ulaştırıcı yol gösterir” demektir. “Bigaybi”deki “ba” harfi musâhabe manasında olup mukadder bir ism-i fâile bağlanması da mümkündür. Bu takdirde “gayb” kelimesi, tenhalaşmak ve yalnız kalmak manasındadır, yani bu takdirde “Kur’ân’ın kendilerine maksada ulaştırıcı yol gösterdiği takva sahibi onlardır ki tek başlarına kaldıkları halde dahi -münafıklara hilafla - halisane iman ederler” yani fiilen de iman ederler demektir. Nitekim, İbn Mes’ûd (ra) bu itibarla şöyle demiştir: “Kendisinden başka hiçbir mabud olmayan Zât’a andolsun, tenhada hâlis imandan daha üstün bir imanla hiçbir kimse iman etmemiştir.”

Öteden beri, hisler mi harekete, hareket mi hislere hâkimdir, diye ihtilaf edilmektedir. Ayet ve bu hadisten anlaşıldığı üzere, hisler harekete hâkimdir, diyenlerin fikri daha makbuldür. Mesela dosdoğru namaz kılmak, güzel ahlakta bulunmak, hâsılı İslami hasletler imanın alâmetidir. İman hissi ve şuuru, kalpte bir tasdiktir. Bunlar var ise, varlıklarından dolayı kişinin mü’min olmasına hükmedilir. Amma hakikatte ise kişi yalnız iken korku ve utanç olmadığı halde dahi İslami vecibeleri tam manasıyla yerine getirip ta’dil-i erkanla namaz kılarsa, şuurundaki niyeti, maksat ve hisleri bedeni üzerine hükümran olmuştur; İndallah da hakiki mü’min budur. Onun için ekâbir: “İmanda ihlas, bilfiil İslami vecibeleri yalnızlıkta dahi tatbik etmektir. Böyleyse ihlas vardır. Böyle değilse, mesela halk içerisinde İslami vecibeleri yerine getirdiği gibi yalnızlıkta da getirmezse, ya nifak ya da riyadan ibaret gösteriş vardır.” dediler. Çünkü itikadda istikamet, ibadette istikamet, ahlâkta istikamet, muamelede istikamet olmak üzere dört sureti vardır. Bizim için söz konusu olan istikamet, imanda ve ahlâkta olan istikamettir. İmanda istikamet: gayba iman etmek yahud gaybda dahi iman etmek ile ehli sünnet ve’l-cemaatin ölçü ve tahrirlerine göre itikadı düzeltmektir. Ahlâkta istikamet: tevazu, Hakk’a ibadet, halka hizmet etmekle boyun eğmek demektir.

Ebu’l-Hasen-i Şâzili, istikameti, tevazu ile hüsnü muaşerette bulunmak, mahlûkta ayıp görmekten sakınmak, gizlide dahi büyük ve küçük günahlardan çekinmek, sünnet ve mendubları yerine getirmekten kinayedir, diye tefsir etmiştir. Bu takdirde şuurumuzda olan maksat ve niyetlerimizi tenhada dahi harekete geçirmek ve fiilen tatbik etmek istikamet olur.

Şeyh Ahmed Gümüşhânevi: “İstikamet: ahidleri yerine getirmek, ifrat ve tefritten sakınmak, mubahlarda her şeyi ortalama ayarlamaktan ibarettir” diye beyan etmiştir. Binaenaleyh istikamet, Allah’ın emirlerine nefsi teslim etmektir. Yani Allah Teala senin hakkında neyi emretmiş ise onu tercih etmendir.

Ebu Ali Ed-Dekkak da: “İstikamet nefsi edeplendirmek, kalbi fena niyetlerden temizlemek, daimi bir surette basiret üzere bulunmaktır” diye tarif etmiştir. İstikameti elde etmek için gizli ve aşikârede Allah Teala’dan korkmak, az veya çok rızıkta kanaat etmek, Allah’ın verdiğine razı olmak, halkın huzurunda ve gıyabında şefkatle onlara iyilikte bulunmak gerekir, diye tahrir etmişlerdir. Bunları yaptın mı mü’min ve müstakim bir insan olursun. “Gizli ve aşikârede taati iltizam ve menhiyattan ictinabla dosdoğru ol ve insanlar içinde ahlakın güzel olsun” mealindeki hadisi şeriften anlaşıldığı üzere iki türlü istikamet var:

- Allah Teala’ya karşı istikamettir.

- Halka karşı istikamettir.

Allah’a karşı istikamet tenhalaşmak zamanlarında dahi Allah Azze ve Celle’nin buyruklarını yerine getirmek, yasaklarından sakınmaktır. İnsanlara karşı istikamet ise, güzel ahlakta bulunmak, küçüklere tevazu ile kanat germek, büyüklere tevazu ile boyun eğmekle saygıda bulunmak, hemcinsine yani seviyesinde olanların da şereflerine riayet etmekten ibarettir. 

Bu iki kanat olduğu takdirde takva kemal bulmuş ve istikamet kapısı açılmış demektir. Artık bu kapı açıldı ise, İlâhi meârifler, haller, makamlara giriş için de imkânlar hazırlanmıştır demektir. Dekkâk kuddise sırruh diyor ki: “Allah Teala senden yukarıda tarif edilen istikameti ister. Sen ise yapmış olduğun taatle Allah’ın sana ikram etmesini, yani kerameti istersin. Sen bu isteğin peşinde olduğun müddetçe müstakim değilsin. İstek ve arzularını bırakıp Allah Azze ve Celle’nin isteği peşine düştüğün andan itibaren istikamet yoluna girmişsin demektir.” İmam Arif Sehreverdi diyor ki: “Gizil ve aşikârede taati iltizam ve menhiyattan ictinabla dosdoğru ol ve insanlar için de ahlakın güzel olsun” hadisi şerifi, İslam’ın esaslarından biri, Peygamberin cevâmiu-l-kelimindendir.”

Halisane imanla birlikte takva sahibi, ilk kez kendini, cehennemde ebedi azaba vesile olabilecek küfür, şirk ve nifaktan korumak için iman eder. Bu, takvanın birinci derecesidir. Kendisiyle azap arasında imanı siper kılar. Takva sahibi ikinci kez, muvakkat dahi olsa cehenneme girilmesine vesile olabilecek küçük ve büyük günahlardan korunur, kendisiyle azap arasında taat ve ibadeti siper kılar. Gizli ve aşikârede küçük büyük günahlardan sakınır, farz ve vacipleri yerine getirir. Halisane bunu yapmakla da fâsık ve âsilerden ayrılmış olur.

Üçüncü kez, sâlik, sırrını yani kalb ve dimağını, doğrusu özünü Cenâbı Hakk’ın huzuruna varmaya engel olabilecek her şeyden temizler, bütün hisleri ve duygularını Cenâb-ı Hakk’ın Zât-ı Şerifi’ne yöneltir. Sâlikin bu teveccühü yani yönelmesi, takvanın zirvesi ve istikametin ilk kapısıdır. Artık sâlik bunda sebat etmeye çalışır. Sebat ederse salihtir, velidir, ebrardır, ahyardır. Tabi ki istikamette sebat etmek kolay bir iş değildir.

Saliki istikametten geri bırakan üç haslet vardır:

-Halktan korkmaktan ibaret cübn,

-Rızktan endişe etmek yahud maaş ve iaşeden endişe etmek,

-Nefsi arzusundan razı olmak.

Bu üç haslet insanı istikamet yolundan çevirir, tevbe kapısını kapatır, a’lâi illiyyinden esfel-i sâfiline düşürür.

İmam-ı Rabbâni müceddid-i elfi sâni (kuddise sirruh) der ki: “İstikamet, şeriati tastamam tatbik etmektir.” Fatiha Suresi’ndeki “sırat-ı müstakim”i, şeriat ilmini bilmek ve onunla amel etmektir diye izah etmiştir. Bazı ehli kemal: Amelsiz ilim yahudi, ilimsiz amel nasrânilerin yoludur. Onun zıddı bilmek ve bilgi ile amel etmekten ibaret istikamettir. İstikameti elde eden ashabı kiramın yoluna girer ve elbette Rahmani cezbeler elinden tutar, takrib makamına kavuşturur. Takrib makamı da onu aşk-ı Rabbâniyyeye devr-i teslim eder. İnayetten ibaret aşk-ı Rabbâni, umum nurâni perdeleri yırtar, Zati tecelliyesinin idaresine teslim eder, demişlerdir.

Efendim Şeyh Abdulhak, pederi Şeyh Abdulğafûr Abbasi Hazretleri’nden naklen şöyle buyurdu: “Kul ile Allah arasında yetmiş bin hicab vardır. Yarısı zulmâni, diğer yarısı da nurânidir. Zulmâni perdeler tevbe etmekle imha olunur. Nurâni perdeler de istikametle açılır. Tevbe ne kadar sahih olursa o kadar zulmâni perdeler yırtılır. Sonra bu zulmâni perdeler hep madde âlemindedir. İstikamet de ne kadar tamamlansa, mana âleminde o kadar nurâni perdeler kulun gözünden kalkar. Andolsun eğer padişahlar bilselerdi ki istikamet bize ne kadar huzur vermiş, şu beşeriyet âlemindeki keşmekeşleri bırakıp istikameti elde etmek için bizimle harbedeceklerdi.” Ashabı kiram istikametle şu kadar memleketleri fethettiler.

Gavs-ı Hizâni: İstikamet ehlinin kadir ve kıymetleri ancak ahirette bilinir. Hallerinden dolayı dünya lezzetlerinden yüz çevirmelerinde hiçbir kusur yoktur. İstikamet imanın hakîkatini kula gösterirken kul şu cismâni lezzetlere zerre miktarı önem vermez. 

Seydâ-i Tâhi: “Sıddîkıyye tarikatinden gaye ihlas ve muhabbettir. İstikamet ihlas ve muhabbetle şeriate ittibâdır. Zira tarikat, şeriatin medarıdır. Tarikatten maksad, marifetin icmalini ve şeriatın hükmünün izahını bilmektir. Mesela müntesib, abdest ve guslün hikmeti nedir, niçin abdestte dört aza yıkanır ve gusülde cümle bedenini yıkar hikmetini bilmelidir. Nitekim abdest bazı azaların manevi zulmetini çıkarmak, gusül bütün azanın zulmetini çıkarmaktan ibarettir. Müntesib kâmil üstadın nezaretinde abdest, gusül ve diğer ibadetinin keyfiyetini öğrenmekle sırrını idrak eder. Binaenaleyh sâlikin yaptığı ibadeti ve ibadete ait bilgisi ve o bilgi ile amel etmesi şüphesiz istikamettir. Eğer istikametle beraber cezbe olursa istikametsiz pek çok kerametlerden üstündür. Çok hayret!.. Avam tabakası en büyük keramet olan istikameti aramaz da maalesef kerameti arar. Bu, kerameti inkâr etmek değil; lakin keramet istikametin semeresidir. İstikametsiz keramet istidrac olur.” buyurmuştur.

Patnoslu üstadım Molla Yasin: “Amelsiz ilim veyahut ilimsiz amel, naylondan yapılmış çiçek ve portakallara benzer. Mevsimi olmadığında insan onları dükkânların vitrinlerinde gördüğünde gayrı ihtiyari meyleder, iştihası çeker. Geçenlerde Van’da bir mağazada otururken masanın üzerinde dört beş tane armut gördüm, umum dikkatim üzerine gitti. Mağaza sahibi dedi ki, hocam bunlar naylondan yapmacık armutlardır. O zaman çok utandım. Ne fayda ki şimdiki bir kısım ulema da hakiki meyveyi aramayıp yapmacık çiçekleri ararlar.”

Hülâsa istikamet tevbeden sonra farz, vacib ve sünnetlere ehli sünnet ve’l-cemaatin itikadına dayalı olarak inanmakla, dört mezhebden bir mezhebe bağlı kalmakla şeriat ilmini tatbik; haram, mekruh, müfsid hallerden sakınmak; ahlaken de ashâb-ı kiramın yolundan yürümektir. Şeriatin ikrarı iman, tatbiki istikamet, ondan firar etmek dalâlettir. Şer’î vazifelerde kaytarmak fısktır.

İslam dininin temeli iki noktadadır:

Devam edeceğiz inşaAllah…

Allah cc yar ve yardımcımız olsun…

Kaynak: İsmail Çetin, Edeple Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, 2007

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Perşembe, 01 Ağustos 2019 00:01

DÜNYA SIRLARLA DOLU İMTİHAN YOLCULUĞUDUR

Dünya Sırlarla Dolu İmtihan Yolculuğudur

Dünya Sırlarla Dolu İmtihan Yolculuğudur - Gönül Pınarı

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Dünya Sırlarla Dolu İmtihan Yolculuğudur

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Kullarına lütfeden, onları yediren, içiren, dünya hayatını onlara imtihan yeri olarak lütfeden, onlara iyiyi kötüyü ayırabilecek idraki veren, kendisine kul olmayı ve ibadet etmeyi nasip eden, dünya ve ahiret nimetleriyle bizi mükafatlandıracak olan alemlerin Rabbi Allah’a (cc) hamdolsun.

Salat ve selam efendimiz Hz. Muhammed’e, ehli beytine, ashabına ve onun yolunda gidenlerin üzerine olsun. 

Dünya geçici bir imtihan yeridir, gördüğümüz ve yaşadığımız zorlukları ancak sabır sınavıyla kazanabiliriz. Evet, zor diyoruz, zaten zor olacak ki imtihan olsun.

“Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Arif anı seyreyler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Hiç kimseye hor bakma,
Kalp kırma, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma.
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.

Deme niçin şu şöyle
Yerincedir o öyle
Bak sonuna sabreyle.
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”

     İbrahim Hakkı (ksa)

İşte imtihan dünyasında dikkat etmemiz gereken mazlum olmak, zalim asla olmamak. Öyle bir imtihan ki bu dünya kapısından ahirete bakmak, orayı kazanmak serbest.

Cenabı Hak (cc): “Allah hiç kimseye yetireceğinden başkasını yüklemez.” (Bakara 286) buyurmuştur.

İşte bu sebepten “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” Evet, insanoğlu bu hayat yolculuğuna ruhlar alemin de başlamış olup anne karnında beden elbisesine girerek bu dünya hayatına gelmiştir. Her mahluk dünyaya gelmiştir fakat yaratılanların en üstünü insandır. Cenabı Hak insanoğlunı yaratırken herkesi eşit olarak yaratmıştır. Yani herkes günahsız olarak gelir fakat sonradan aklı ile ya kötülüğü tercih eder, ya da cenneti kazanır.

Veya Cenabı Hak (cc) insanoğluna bu dünya hayatını imtihan yeri olarak vermiştir. Burada ne yaparsa ahirette karşılığını alacaktır. Her yaptığımız hareket ve davranışımız hesaba alınacaktır. Bu dünya adeta bir değirmen çarkı gibi dönmektedir, her insan bu çarktan geçmektedir.

Dünyanın bal gibi tatlı olduğu hepimize malumdur, bu dünyanın nimetlerini tatlandıran farklı bir yönü vardır. İmtihan belki bize zehirden acı gelebilir ama onu biz tatlandırabiliriz. Evet, bize çok farklı gelebilir imtihan, nasıl tatlanır? Ancak o imtihanında O’nun rızasını kazanabilirsek, o bize tatlı olur. Dert ve sıkıntıya düşmek Allah’ı (cc) gizlice çağırmamıza sebep olduğundan onunla beraber olduğumuzu hissettiğimizde işte o acılar tatlanır.

Hazreti Asiye misali... Hazreti Asiye annemiz, Hazreti Musa Aleyhisselam’a iman edince onun için acılar başlıyor, işkence başlıyor. Firavun ona işkence ediyor. Firavunun öyle çivileri var ki…

Firavun Hz. Asiye’yi o çivilerle çiviledi vücudunun her yerinden. Akrepler, böcekler sarmış vücudunu, ama Asiye mutlu. Niye? Çünkü o diyor ki “Sen benimlesin.” İşte o mutluluğu yaşamanın adıdır imtihan. Hazreti Meryem gibi… imtihanının büyük olmasına rağmen o imtihana aldırmayıp, Rabbinin isteğini yerine getirmenin adıdır imtihan.

Bu manada imtihanın asıl membaı kainatın Efendisi’dir (sav). En güzel örnek O’dur. Daha dünyaya gelmeden babasından ayrı kalması… Tam anneye ihtiyacı varken onunla imtihan olması sonra dedesi, sonra amcası, sonra çok değerli eşi hazreti Hatice annemiz sonra en çok sevdiği çocukları… Sonra şehrinden çıkarılması, işte imtihanın en güzel örneği…

Bu manada imtihan Hakk’ın emrine boyun eğmesi sonucudur.Neticede o ne dilerse o olur. İmtihan Cenabı Hakk’ın muradını anlamaktır. Bu sebeple işte bu imtihan bize tatlı gelebilir. Öyle sırlarla dolu bir yolculuğumuz var ki bekli de saymakla bitmeyen… Hepimiz saysak bekli de hepimiz benimki daha zordu, deriz. Evet, hepimizinki zor niye? Çünkü en büyük imtihanımız nefsimizin olması, nefis bize imtihan olarak yeter de artar bile. İşte bizim burada en önemli imtihanımızdır nefsimiz. Bu sırlarla dolu dünyamızda giymiş olduğumuz bu nefis elbisesiyle ruhumuzu olgunlaştırıp ebediyete hazır hale getirmeliyiz. Allah’ın rızasını kazanıp mutluluğu elde etmek için, dünya hayatı çok kısa bir konumdadır.

Hep derler “boş dünya”... Evet, boştur ama onu doldurmak… Onu Rabbimizin sevgisiyle doldurmak, O’nun dostlarının sevgisiyle, onların varlığıyla doldurmak. O kadar gariptir ki bu dünya hayatı, o kadar görülmeyen yüzü vardır, kimi doğar doğmaz vefat eder, kimi yüz yaşını da devirebilir. Bu dünya hayatında yaşadığımız olayların altında yatan ve bilmediğimiz, anlamadığımız bir çok imtihan sırları vardır. Bu gizemli hayatta gayemiz Rabbimizin rızası olmalı ki hedefimize ulaşalım.

Fakat şeytan ve nefis gerçekleri görmemizi engellediği gibi kulluğumuzu hakkıyla yerine getirme hususunda bize işi zor gösteriyor. Evet, onların görevi bu, bizim görevimiz ise onlara boyun eğmemektir. Dünya hayatında Allah’ı görür gibi yaşayanlar O’na kulluk ederler, sonsuzluk kervanında yer almış demektir. Böylelikle dünya imtihanını ilahi zevke dönüştürmüştür, işte buna kısaca ihlas diyebiliriz. Yani Allah’ı görür gibi O’na kulluk etmek. 

Dünya hayatının sırlarla dolu olduğu açık ve ortadadır, büyükler buyuruyor: “İnsanlar dünyayı kırılmaz bir testi ahirete de kırılan bir toprak testi zannederler. Akıllı kimse ise geçici ve yok olacak olan dünyayı kırılacak toprak testi gibi , ahireti ise hiç kırılmayan ebediyen baki kalacak olan altın testi gibi görür. Öyleyse buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir ki.”

Mevlana Calaleddini Rumi hazretleri buyuruyor ki: “Dünya bir çarşı senin vücudun da o çarşıda bir dükkana benzetilir ve sahibi sana bu dükkanı kiraya vermiştir. Lakin bu dükkan da gizli bir hazinede saklıdır. Sen bu dükkanı kullandığın müddet zarfında eğer o hazineyi bulup çıkardı isen ne âlâ… Yok bu müddet zarfında hazineyi bulamayıp vaktini zayi ettin ise yazıklar olsun sana…”

İşte bu manada dünya hayatımız sırlarla dolu bir yolculuğumuzdur. Bu sır ise o hazinedir. Peygamber Efendimiz (as) buyuruyor ki: “Dünyada kalacağın dünyaya kadar çalış, ukbada kalacağın kadar ukbaya çalış. Allah’a ihtiyacın kadar O’na ubudiyette bulun ve ateşe dayanabileceğin kadar cehennemlik amel işle.”

 

Yazar: Gönül Pınarı

 

Sayfa 5 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort