JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 Kasım 2017 20:10

VEREN EL, ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR

Veren El Alan Elden Üstündür

Veren El, Alan Elden Üstündür - Yusuf-i Kenan

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Veren El, Alan Elden Üstündür

 

Veren el, yoktan var ederek, almadan veren, karşılıksız veren, daima veren, kafir, Müslüman, hayvanat, nebatat herkese ve her şeye sürekli veren el, sonsuz hazine sahibi Cenab-ı Allah’tır (cc) şüphesiz. Allah’ın (cc) ahlakıyla ahlaklanma sorumluluğundaki müslüman da Allah’ın kendisine verdiğinden vererek; dağıtarak, paylaşıp bölüşerek manen ve ruhen yücelecektir. Kuran’ın ifadesiyle “infak” (Allah’ın verdiğinden Allah rızası için dağıtmak) en yüce bir insan davranışıdır bu sebeple. Dünya malına, dolayısıyla dünyaya bağlılık hastalığına yakalanmaya karşı da koruyucu niteliğindedir.

Şu ya da bu sebeple çalışamayana, yaşlıya, kimsesiz yoksula, yetime, mazlum ve mağdura, hısım ve akrabaya, konu komşuya sende olandan, Allah’ın (cc) sana verdiğinden vermek, gerçekte Allah’ın vermesidir. Allah (cc), seni bu güzel işe memur etmiş, açı doyurup yoksulu giydirme işine, yetimin başını okşayıp yüzünü gülücüklere boğma mutluluğuna seni vesile etmekle sana iltifat edip yüceltmiştir. “Veren el” gerçekte “Verdiren elin” bir uzantısına dönüşmüştür adeta. İşte “veren el” bu sebeple alan elden üstündür. 

Rabbimiz Allah (cc); Cevad’dır, Vehhab’tır, Kerim’dir; cömerttir, verendir, kerem sahibidir. Hayır yolunda cömertliği, vermeyi ve kerem sahibi olmayı sever. Veren kimse Allah’ın keremine ve cömertliğine mazhar olmuştur. 

Kur’an birçok ayetiyle vermeyi ve üstelik en iyisinden vermeyi teşvik ettiği gibi, Peygamber Efendimiz (sav) adeta bir cömertlik ve kerem abidesiydi. Ashab-ı Kiram da vermek konusunda birbirleriyle yarışırlardı. Vermemek ve tutmak ashabın indinde hiçbir şekilde rağbet görmezdi.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran 92) “O takva sahipleri bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah, iyilik edenleri sever.” (Al-i İmran 134) ayetleriyle vermeyi emreden bir Kur’an’ın kendisine nazil olduğu Peygamber Efendimiz (sav) verme konusunda insanların en üstünüydü.

Bir gün adamın biri Peygamber Efendimiz’e (sav) gelip ondan yardım istedi. Peygamber Efendimiz (sav) o an mübarek elinde ne varsa verdikten sonra: “Şu an bu kadar verebiliyorum. Fakat sen git, benim adıma ihtiyacın olan şeyleri satın al, Allah bana verdiği zaman ben senin oralara yaptığın borcu öderim.” buyurdu.

Hazret-i Ömer (ra): “Ya Rasulallah; Ona verebildiğini verdin. Allah sana gücünün yetmediği bir şeyi teklif etmemiştir. Kendini neden borca sokuyorsun?” dedi. Hazret-i Ömer’in (ra) bu sözünden Peygamber Efendimiz’in (sav) hoşlanmadığını gören ensardan bir zat: “Ver Ya Rasulallah! Allah seni darda bırakmayacaktır.” dedi. Peygamber Efendimiz (sav) bu sözden hoşlandı ve: “İşte ben bununla emrolundum.” buyurdu. (Hayatü’s Sahabe, 2/12) Gönül ehli Allah dostları buyurmuşlar ki; “Sadece Allah yolunda harcanan mal, kendi malımız olur. Verdiğimiz mal bizim, aldığımız bizim değildir.” Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur; “Ya Âişe, kurbanın etini ne yaptın?”

Ya Rasulallah, hepsini dağıttım, sadece iki kürek bize kaldı.

Rasulullah (sav): “Ya Âişe, demek ki, iki kürek hariç hepsi bize kaldı.”

Hocasını çok seven zengin bir tüccar talebe, muhtaçlara yardım etmenin daha tam şuurunda değilmiş. Mürşid-i kâmil olan hocası ona acıyıp, bu durumdan kurtulması için der ki: “Hayatımda çok cimri gördüm, ama senin gibisini görmedim.” 

Talebe şaşırır, rengi sararıp solar: “Ben ne yaptım efendim!” der. 

Cevaben; “Bak, yüce Allah seni ne güzel yaratmış. Senin gibi binlerce insan şu an hastanelerde, acı içindedir. Sen, ne hastanedesin, ne de hapishanedesin. Gözün, kulağın, her uzvun yerli yerinde. Bunları sana kim verdi?

Elbette Allahu Teala verdi efendim. Şeklinde tereddütsüzce cevap verir.

Peki, seni yoktan var eden, her an seni koruyan, gözeten, iman veren, büyükleri tanıtan, daha sayamadığımız nice türlü, türlü nimetler ihsan eden Allahu Teala’ya ne verdin?

Allahu Teala’ya ne verilir ki efendim?

Rabbimiz ahirette, bir kula, (Ben açtım, bana ekmek vermedin, beni doyurmadın?) buyuracak. Kul; (Ya Rabbi seni nasıl doyurabilirim?) diyecek, (Fakirleri doyursaydın, beni doyurmuş olacaktın yani rızamı kazanacaktın.) Yine (Ben hastaydım, beni ziyaret etmedin) buyuracak. (Ya Rabbi seni nasıl ziyaret edebilirim!) denince de, (Hasta kullarımı ziyaret etseydin, benim rızamı orada bulacaktın.) buyuracak. Sen onun kullarına bir şey vermezsen, ahirete nasıl gideceksin, onun huzuruna ne yüzle çıkacaksın? O sana her şeyi verdi, sen ise, bütün bu lütuflarına karşı elini sıkıyor, Allah’a vermemekte ısrarlısın. İnsanların bid’at ve küfür içinde yüzdükleri bir zamanda, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından kaç tane alıp dağıttın veya dağıtılmasına sebep oldun?

Bu kadar söz ve nasihate cevaben Efendim mesele anlaşılmıştır diyerek talebesi eline geçenleri Allah yolunda harcar, hocasının yanına geldiğinde, boş ceplerini gösterir, (Hepsini verdim efendim) der.

Bu belki bir darbi meseldir belki ama içerisinde geçen her bir ifade hakikatten ibarettir. İnfak her zaman maddiyattan ibaret değildir. Önemli olan insanın Rabbinin emir ve yasaklarını öncelikli tutmasıdır. Ve tabi ki bu önceliklere göre de nefsinin heva ve isteklerini dizginlemesidir. Bir insana güler yüzlü muamele etme, hal ve hatır sorma, sıkıntısını paylaşma, yükünün ucundan tutma, ilim öğretme, kendi yediğinden hanımına bizzat kendi eliyle yedirme, çoluk çocuğuna harcadıkları ve bunun gibi pek çok diğer ameller de birer sadaka niteliği taşır. Çünkü bunların hepsinde de kardeşin bildiğin bir diğer mümin kulun nefsini sırf Allah rızası için kendi nefsine tercih etme anlayışı vardır. 

İfade edildiği gibi sadaka deyince akıllara sadece maddi yardım gelmemelidir. Sadakayı maddiyat ile sınırlı tutmak işin hakikatini ikinci plana itecektir. Oysaki sadaka, sadece para vermek değil. Her hayırlı iş aynı zamanda sadaka yerine geçmektedir. Güzel bir söz, selam verme, yolunu kaybetmişe yol gösterme, çevreyi temiz tutma, dert dinleme, kötülükten sakınma, her bir hamd ve tekbir birer sadakadır.

Kuran’da Rabbimiz Allah’ın en büyük hatırlatmalarından olan ölüm eğer anlayabilirsek en büyük nasihattir. Hepimiz bir gün öleceğimizi biliriz ama pek çoğumuz zamanında bu gerçeği tam manasıyla idrak edemeyiz. Herhangi bir soruya verilen evet/hayır cevabı kadar neredeyse sıradan bir etki etki oluşturur. Ömrümüz ne kadar ise, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi; çalışır, didinir dururuz. Okulumuza, işimize… İyi bir okul için, iyi bir iş için, daha çok para kazanmak için, o ayı daha rahat geçirmek için, çocukların masraflarını karşılamak için. Stresler doludur hayatımız. Hep daha zengin olmanın hayalini kurar, daha da çok şey satın almak, dünyevi hırs ve arzuları yerine getirmek için nelere katlanmayız ki.

Kur’an’da Rabbimizin hatırlatıp, biz insanların çok kere unuttuğu bir şeydir, ölüm. Her ne kadar çok şey satın alsa da, ölüm karşısında satın alabileceği bir kaçış yoktur insanın. Sadece maddiyat zaten yetmez insana. Hastalık karşısında, yataklara düştüğünde, kasları ağrıdığında, yaşlandığında, beli büküldüğünde, eklemleri yavaşladığında, uykusuz kaldığında, başı ağrıdığında İnsanın ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu duygular vardır. “Sevilmek”. Dünyalık makamının kapısındaki unvandan ötürü ceket iliklenilen bir saygıya değil, samimi bir sevgiye hasreti vardır insanın. Fotoğraflarını paylaştığında diğerlerine nispet olsunlara değil, sıkışıp kaldığında bir dost muhabbetine, içten gülmelere, neşeye ihtiyacı vardır.

Maddiyat, elbette ki pek çok şeye yetmez. Ölüme karşı durmaya ise hiç yetmez. Huzura ihtiyacı vardır insanın. Stresli kalabalıklar kafasına üşüştüğünde, uzaklaşmalara ihtiyacı vardır. İnsan ne kadar çok kazansa da, ne satın alsa da, parasıyla ne kadar güven sağlamaya çalışsa da en sonu nihai ölümdür dünya yaşamının. Birkaç senelik gençliğini zengini de fakiri de depresyonunda, kendini uyuşturmada harcarken yirmi beşinde, kırk beşinde….Ölüm vardır. Çünkü “beyin” öyle bir şeydir ki bir kere düğüm olduğunda, kalp acıdığında; insan sıkışıp kalır, alanları daralır.

Kur’an, insana ibret olsun diye acziyeti de hatırlatır. Ebedi saadetin şaşmaz gerçeği ölüm ile başlıyor ise, bunun hazırlığı gerekmez mi? Aklı başında her insanın yapması gereken şey Rabbimiz Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına göre yaşamaktır. İnsanı dünyada da ukbada da huzura kavuşturacak şey insanlara faydalı olabilmektir. Bu bazen bir tebessümü esirgememekle, bazen birisinin yüküne ortak olmakla, bazen, birisinin derdini dinlemekle, bazen ise maddi parasal destek ile olur. İşin özü bize verilen nimetleri meşru ölçüler içerisinde başka kardeşlerimiz ile de paylaşabilmektir. Çünkü insan fıtraten saklayarak değil kendisine nasip olan nimetleri dağıtarak, paylaşarak mutlu olur.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Çarşamba, 01 Kasım 2017 19:57

İSLAM - İMAN - İHSAN

İslam İman İhsan

İslam - İman - İhsan - Yusuf Fuad

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

İslam - İman - İhsan

 

Yazımızda İmam Kurtubî’nin, “sünnetin esası” denilmeye layık olduğunu bildirdiği ve “Cibril Hadisi” diye maruf olan bir rivayeti ele almaya çalışacağız. İmam Müslim’in kitabına aldığı metin şu şekildedir:

عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ  قال : بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ  ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَاب شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ ,لاَ يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ, وَلاَ يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ, حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ  عليه وسلم فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ, وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ وَقال : يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنِي عَنِ الإسلام ؟ فَقال رَسُولُ اللَّهِ : الإسلام أن تَشْهَد َأن لاَ إِلَهَ إلا اللَّه, وَأن مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ, وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ, وَتُؤْتِيَ الزَّكَاة, وَتَصُومَ رمضان, وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إن اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلاً. قال : صَدَقْتَ. قال: فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ وَيُصَدِّقُهُ! قال : فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإيمان؟ قال :أن تُؤْمِنَ بِاللَّهِ, وَمَلاَئِكَتِهِ, وَكُتُبِهِ, وَرُسُلِهِ, وَالْيَوْمِ الآخرِ ,وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ. قال : صَدَقْتَ. قال : فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإحسان ؟ قال : أن تَعْبُدَ اللَّهَ كأنكَ تَرَاهُ, فَإن لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإنهُ يَرَاكَ. قال : فَأَخْبِرْنِي عَنِ السَّاعَةِ؟ قال : مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ. قال : فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَمَارَاتِهَا؟ قال : أن تَلِدَ الأمة رَبَّتَهَا, وَإن تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي البنيان. ثُمَّ انطلق, فَلَبِثْتُ مَلِيًّا, ثُمَّ قال : يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ ؟ قُلْتُ : اَللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قال : فَإنهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ .

Ömer ibn Hattâb (ra) şöyle demiştir: Bir gün Rasulullah’ın (sav) yanında bulunduğumuz sırada elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk belirtisi olmayan ve kimsenin de tanımadığı bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (sav) karşısına oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini uyluklarına koydu ve şöyle dedi:

“Ey Muhammed bana İslam’dan haber ver?” Rasulullah (sav) cevap olarak şöyle dedi: “İslam: Allah’tan başka gerçek İlah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, ramazan orucunu tutman, gücün yeterse haccetmendir.” Adam: “Doğru söyledin!” dedi. Onun hem sorup hem de cevabı tasdik etmesine şaşırdık.

Adam: “Şimdi de iman nedir onu bana anlat?” dedi. Rasulullah (sav) da: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin hayır ve şerrine de iman etmendir.” buyurdu. Adam tekrar: “Doğru söylüyorsun!” diye tasdik etti ve: “Peki ihsan nedir onu da anlat?” deyince. Rasulullah (sav) de: “İhsan: Allah’ı görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Eğer sen O’nu görmüyorsan O seni görüyor!” buyurdu. Adam yine: “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamberimiz de: “Kendisine soru sorulan bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” cevabını verdi. Adam: “O halde alametlerini söyle.” dedi. Rasulullah (sav) da: “Annelerin kendilerine cariye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak başı çıplak yoksul koyun çobanlarının yüksek ve mükemmel binaları yükseltmekte birbirleriyle yarışmalarıdır.” buyurdu. Adam da sessizce çekip gitti.

Ben de bir müddet durakaldım. Daha sonra Peygamber: “Ey Ömer soru soran kimdi biliyor musun?” buyurdu. Ben: Allah ve Rasulü daha iyi bilir dedim. Rasulullah da: “O Cebrâil idi, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurdu. (Müslim, İman 1) 

Açıklama

Öncelikle Hz. Cebrail’in (as) farklı bir surette gelip Hz. Peygamber’in yanına iyice sokulması, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevapları doğrulaması oradaki müslümanların dikkatlerini tam olarak çekmek, öğrenimlerini kolaylaştırmak içindir. Yine Allah Rasulü’ne hitap ederken direk isim kullanması aralarındaki kurbiyet sebebiyle olabilir. 

Sorduğu soruların genel meselelerle ilgili olması, kişinin dünya ve ahiretini ilgilendiren konuları ele alması ise yine ashaba bir usul öğretme amacı taşır. Kainatın Efendisi tarafından verilen cevapların ise dinin esaslarını muhtevi olması hadisin niçin bu kadar önem kazandığını göstermektedir. 

Yine iman nedir sorusuna verilen cevapta kader hususunun vurgulu bir şekilde zikredilmesi, sonraki zamanlarda bu konuda ortaya çıkacak ihtilaflara işaret etmektedir.

Rasul-u zîşan Efendimiz’in kısa ve gayet öz bir şekilde yaptığı ihsan tanımı ise müslüman kişide hayatının her anının ilahi bir denetim altında bulunduğu anlayışını oluşturacaktır. Murakabe olarak da tanımlanabilecek olan bu husus bir anlamda salih amelin de ölçüsüdür. 

Kıyametin zamanı sorusuna verilen cevapta ise ümmete “Bilmiyorum!” demenin yadırganacak bir şey olmadığı öğretilmektedir. Nitekim bir kelam-ı kibarda da “Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.” denilmiştir.

“Size dininizi öğretmek için gelmişti.” ifadesi ise yerinde soru sormanın bir çeşit öğretim anlamı taşıdığını göstermektedir.

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

Çarşamba, 01 Kasım 2017 19:48

KATAR KRİZİ

Katar Krizi

Katar Krizi - İrfan Aydın

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Katar Krizi

 

Haziran ayı başlarında Suudi Arabistan önderliğinde ki dört ülke Katara teröre destek vermek bahanesi ile ambargo kararı aldı. Bu dört ülke Suudi Arabistan Bahreyn birleşik arap emirlikleri ve mısır oldu. ABD başkanı Trump’ın Suudi ziyaretinden hemen sonra başlayan ambargo kararı zamanlama itibari ile manidardı. Birdenbire ortaya çıkan bu kriz Türkiye de dahil bir çok ülkeyi etkiledi. Bu nedenle başta Kuveyt ve Türkiye olmak üzere bir çok ülke arabuluculuk faaliyetleri yaptı. İçinde bulunduğumuz günlerde Katar’ın ve müttefiklerinin yaptığı akıllı hamlelerle hadise hızını kaybetmeye başladı. Belki de bu yazının yayınlandığı günlerde tamamen çözülmüş ve gündemden çıkmış olur. 

Temmuz ayı ortalarında ise Siyonist İsrail Mescidi Aksa’da silah taşıdıkları bahanesi ile üç Filistinli genci öldürmüş ve Mescid-i Aksa yı ibadetlere kapatmıştır. Daha son x-ray chazları koyarak giriş çıkışlara müsaade etmiştir. Buna tepki gösteren müslümanlar içeri girmeyerek namazlarını dışarıda kılmışlardır. Bu oylaylar esnasında 1967 yılından beri ilk defa Mescid-i Aksada cum namazı kılınamamıştır. Hadiselerin dozajı her geçen gün artmaktadır. Dünya müslümanları yaptıkları protestolarla olayalara tepki vermiştir. Her fırsatta müslümanları öldüren evlerini yıkan onlara ambargo uygulyan İsrail dünya müslümanların bölünmüşlüğünden güç almaktadır. Rabbimizden niyazımız İsrailin yaptığı zulümlerde boğulması ve müslümanlarında içinde bulundukları gafletten bir an evvel uyanmalarıdır.

Evet ülkemiz belirgin olarak gezi olaylarından başlayarak 15 temmuza kadar bir çok saldırıya maruz kaldı. Bazen PKK ile bazen FETÖ ile bazen de ekonomi üzerinden saldırdılar. Sürekli gelen bu saldırılar içeride artık zeminini kaybetmeye başlamış, milletimiz ve devletimiz saldırıları daha profesyonelce karşılamaya başlamıştır. Artık iç argümanları azalan küresel güçler dış saldırılara önem vermeye başlamıştır. Bunun neticesi olarak Suriye’de bizi batağa çekmeye çalışmaktadırlar. Irak’ta ise hemen yanı başımızda kurulacak bir Peşmerge devleti ile tansiyonu yükseltmeye çalışmaktadırlar. Öte yandan Türkiye’yi son yıllarda yapılan dev projelerde finansal olarak destekleyen Katar ile de vurmak istemektedirler. 

Katar saldırısı basit bir hadise değildir. Katar sürekli olarak Türkiye’ye finans aktarmaktadır. Birçok şirketi satın alarak borsada yer almaktadır. Ayrıca Türkiye’deki finans kurumları üzerinden üçüncü havalimanı gibi üçüncü köprü gibi birçok projenin hayata geçmesinde etkili olmuştur. İşin bir de askeri boyutu var bizim ortadoğuda ki ilk ciddi üssümüz Katar’da kurulmuştur. Geçtiğimiz günlerde yapılan asker ve zırhlı araç takviyeleri ile daha da güçlenen askeri üssümüz gelecekte bölgenin barışının en önemli unsurlarından biri olacak gibi gözükmektedir.

İşin bir de enerji boyutu var. Katar dünyanın bir numaralı LNG üretici ve satıcısıdır. ABD önümüzdeki on yılda kaya gazı ile katara rakip olmak istemektedir. Katarın ambargo sonunda diz çökmesi halinde LNG (Sıvılaştırılmış doğalgaz) satışlarında düşme yaşanabilir bu da ABD nin işini kolaylaştırır. Suriye savaşının da bir nedeni Katar’dan gelecek Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya gidecek gaz hattı projesidir. Bu nedenle Katar enerji denkleminden çıkartılmak istenmektedir.

Türkiye’nin Katar’la dayanışması bölgenin istikrarı ve diğer İslam ülkeleri için bir örneklik teşkil etmektedir. Türkiye Katar, Türkiye Somali, Türkiye Pakistan ve Afganistan dayanışmaları gelecek için ümit vaat etmektedir. Suriye ve Irak krizlerinin de çözülmesi ile birlikte müslüman ülkelerin birliği ve dayanışması açısından önemli bir mesafeler katedilmiş olacaktır. Kafkaslarda Azerbeycan ve Gürcistan ile bir çok proje hayata geçirilmiş ve Kafkasya orta asyanın kapısı olma durumuna gelmiştir. Balkanlarda ise başta Bosna hersek ve Makedonya olmak üzere birçok balkan ülkesi ile dayanışma içerisine girilmiştir. Hatta halk bankasına yapılan saldırıların bir sebebi de balkan ülkelerinde bir çok şube açmasıdır. 

Bu mesele bize bir kez daha göstermiştir ki hala suud önderliğinde birçok İslam ülkesinin halkına dayanan hiçbir gücü yoktur. ABD istedi diye başka bir İslam ülkesine saldırabilmektedirler… Halkına rağmen iktidarda duran bu yönetimler çürük bir dal gbidirler. Bundan dolayı batılılar ne isterse hemen yapmaktadırlar. Sonra da müslümanların gözlerinin içine bakarak müslümanlar kardeştir diye yalan söylemektedirler.

Mısır’daki darbeye destek veren Yemen’e ve Bahreyn’e hemen müdahale eden Suudi yönetimi bize bir kez daha göstermiştir ki müslümanların Suud’a rağmen çok acil bir İslam birliğine ihtiyaçları vardır. Müslümanlar bir an evvel bir araya gelip Kutsal beldelerimiz olan Mekke, Medine ve Kudüs’e sahip çıkmalıdırlar. 

Bu hadise üzerine birçok şey söylenebilir fakat bizim için önemli olan önce rab bimize kulluğumuzdur. Sonra Rasulü’ne (sav) ittibamızdır. Daha sonra varislerine uymamızdır. Kur’an ve sünnet üzere yaşayıp ehli sünnet akidesinden bir an bile ayrılmamaktır.

Elbette ki bugün Suud’un baskısı altındaki Mekke-i Mükerreme’ye Medine-i Münevvere’ye güneş tam anlamı ile doğacaktır. Peygamber şehrinde insanlar diledikleri gibi sahih ibadetleri yapabileceklerdir. Hiçbir kimseden korkmadan Yemen’den Mekke’ye oradan da İstanbul’a ve diğer İslam beldelerine korkmadan gideceklerdir. Rabbimiz bize bu günleri en kısa zamanda göstersin.

Amin.

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Çarşamba, 01 Kasım 2017 19:39

MÜMİNLER ANCAK KARDEŞTİRLER

Müminler Ancak Kardeştirler

Müminler Ancak Kardeştirler - Fatih Yıldızlı

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Müminler Ancak Kardeştirler

 

Türkçe, kelime kökü veya gövdelerine gelen yapım ekleriyle yepyeni sözcükler türeten kadim ve kudretli dillerden biridir. Kelimeler türetildikten sonra da çekim ekleri marifetiyle sözcüklere anlamlar yüklenir. Harfler, yapım ve çekim eklerini aldıktan sonra nihayet duyguyla düşünceler söze ya da yazıya dönüşür. Bu buluşma çok önemli bir adımdır ancak sözün muhatabı olan “kulak” ile yazının muhatabı olan “ göz” varılması gereken son nokta değildir. Hitama ermek için mutlaka “yüreğe” inilmelidir. Yoksa kelimeler kifayetsiz kalmaya mecburdur. Bir kelime, bir yapım eki, gönülde yer etmeyince maalesef vahşet çıkabiliyor ortaya. İnsanlığımızdan utandığımız o haberin, Sakarya’daki kan donduran o vahşetin, tanığı olduk maalesef. Suriyeli mazlum bir bacımız ve ve biri doğmamış iki yavrusu…

Türkçede “-daş/-deş” yapım eki beraberlik, güven, ortak payda vs. anlamları veren bir ektir: arka-daş, sır-daş, vatan-daş… Özellikle üzerinde durmak istediğim ise zaman içinde değişime, dönüşüme uğramış, eki- kökü içinde kaynaşmış bir sözcük:

Karın-daş / Kardaş / Kardeş. Bu sözcük zaman içinde adeta et ve tırnak misali bir bütün haline gelmemiş mi sizce de? Başlangıçta sekiz harf olan bu sözcük, gözü yorduğu için evvela kısaltılmış, muhtemelen kulağı tırmaladığı için de son hecede incelmeye uğramış. Ne ala ne hoş! Göz ve kulak kriteri olmuş, peki gönülde yer bulmuş mu bu sözcük?

Allah (cc), Hucurat Suresinde: “Müminler ancak kardeştirler…” diye buyuruyor. Maalesef biz ise bu güzel sözcüğü aynı anne-babadan dünyaya gelen, kan bağıyla kurulu bir yakınlık olarak anlıyoruz. Yani iki milyar olan kardeşimizi, nüfus kayıt örneği ile sabitliyoruz. Halbuki bizi ayet-i celilesi ile uyaran Rabbimiz, bununla da kalmayıp Habibi vasıtasıyla da bize kardeşliğin en güzel örneklerini göstermedi mi? Kendi kız kardeşini öldüresiye döven Hattab’ın oğlunu, İslam ile şereflendirip “adaletin simgesi” yapıp 40. müslüman olmasını ihsan ederek 38 kardeşi ve Efendimiz Hz. Muhammed (sav) İle bir ve beraber eylemedi mi? Aynı kandan gelen kardeşler sırf Allah’a iman ettikleri için Efendimiz’in nurlu yolundan gitmeyi tercih ettikleri için kardeşlerine zulmetmedi mi? Bu zulme karşı Efendimiz’in yanındaki la teşbih bir avuç müslüman bu boykota direnip kenetlenip kardeşliğin ancak müminlik ve müslümanlık bağıyla izzet bulacağını ispat etmediler mi? Yine Bedir’de, Uhud’da kardeş kardeşe kılıç çekip kan dökerken “İslam Kardeşliğini” benimseyen sahabe efendilerimiz, kardeşi için kalkan kılıca kendini sipet etmedi mi? Hele hele ensar-muhacir kardeşliği, kardeşlik mefhumunun zirvesi olmadı mı? Bu öyle bir zirveydi ki, Ensar öyle bir kardeşlik yapmıştı ki Peygamber Efendimiz (sav), Mekke’nin Fethi’nden sonra yine ensar kardeşlerine dönmemiş miydi? Bu öyle ulvi bir hukuk işte. Sen kardeşine sahip çıkarsan Cenab-ı Allah da seni Habibi ile şerefyab eyler!

Maalesef İslam aleminin içine öyle nifak tohumları atılmış ki kardeş kavgası yüzünden kan kaybediyoruz. Öyle bir hırs bürümüş ki gözümüzü resmen kendi kanımızı içiyoruz. Kimi zaman siyasal farklılıklar, saltanat hırsı, kibir, gurur, mezhep çatışması adı altında oldu kardeşliğimize ihanetimiz. Hele şu son zamanlardaki ise bir başka yakıyor yüreğimizi: Irkçılık. Suriye’den çıkmak zorunda kalan ve bize sığınan kardeşlerimize olan ırkçı tutum yürek parçalıyor. Tabii ki oradan sadece mazlumlar iltica etmedi, şüphesiz ki ne idüğü belli olmayan soysuzlar da var. Devletimiz böylelerine hak ettiği muameleyi yapmalı, yapıyor da zaten! Bu tipteki çapulcuların yaptıkları rezillik ve vahşetler koca bir millete nasıl mal edilebilir? Tıpkı Sakarya’da insanlığın yüz karası olan o iki caninin yaptığı vahşetin bizim milletimize mal edilemeyeceği gibi. Allah; o ve onlar gibi canileri, insanlıktan yoksun o şeref yoksunlarını adaletiyle yargılasın! Sürekli, savaştan kaçtıkları için ağza pelesenk edilen o mazlumlar adına ben soruyorum: “15 Temmuz 2016 gecesi neredeydiniz, Dininiz, devletiniz, vatanınız, milletiniz kısacası mukaddesatınız için ne yapıyordunuz?” Eğer o hain kalkışmaya karşı çıkan ve şehadete yürüyen o milyonlarca kahramanın içindeyseniz zaten bu kardeşlik hukukuna riayet ediyorsunuz demektir. Eğer darbe olsun diye beklenti içinde olmuşsanız veya darbe girişimi savuşturulunca devletin ve milletin tarafına geçtiyseniz zaten yok hükmündesiniz, kıymetsiz düşünceleriniz sizin olsun! Hatırlatma: Milliyetçiliği, ırkçılık; kardeşliği, kandaşlık kalıbına sokan insanlar şunu iyi bilmeli ki Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), ırkçılığı tel’in etmiştir. Bu inatta ısrar ederlerse de hesap veremeyeceklerdir!

Baba vefat edince, evin en büyüğü annesine ve kardeşlerine sahip çıkar. Aksinin dört kitapta da yeri yoktur. Alem-i İslam’ın asr-ı saadetten sonraki en büyük sancaktarı, la teşbih babası Osmanlı İmparatorluğu ölünce evlatları yetim kaldı. Şükürler olsun ki şu anda en büyük evlat olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kardeşlerine sahip çıkıyor. Doğu Türkistan’dan Bosna’ya, Filistin’den Kafkaslara, Afrika’daki müslüman ve mazlumlara kadar hangi kardeşine hangi yardımı sunabiliyorsa elhamdulillah o kardeşinden o yardımı esirgemiyor! Bizi yoktan var edip varlığından haberdar eyleyen, bizi Habibi’ne ümmet eyleyen, bizi İslam’ın ve Müslümanların lideri eyleyen Cenab-ı Allah’a zerreler adedince şükürler olsun. Rabbim bize ensar efendilerimizin ayak izini takip edebilme fırsatı vermiş hamdolsun, muhacir olma imtihanına tabii tutulan kardeşlerimize de yardım eylesin! Bize kardeşimizin ayağına diken batsa o acıyı yüreğinde hissedecek bir şuur nasip eylesin ve dahi o dikeni oraya yerleştiren, büyüten eli de koparacak kudreti lütfeylesin!

 

Yazar: Fatih Yıldızlı

 

Çarşamba, 01 Kasım 2017 19:25

ALLAH DOSTLARINDAN İNCİ TANELERİ

Allah Dostlarından İnci Taneleri

Allah Dostlarından İnci Taneleri - Yusuf Yıldırım

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Allah Dostlarından İnci Taneleri

 

Allah dostlarından Cüneyd Bağdadi (ks) buyurur ki: “Allah Rasulü’nün izini takip etmeyen, sünnetine tabi olmayan ve yoluna bağlı kalmayanlara, Allah’a giden bütün yollar kapalıdır. Çünkü hayrın bütün yolları peygambere ve O’nun izini takip edip tabi olanlara açıktır.”

Muhyiddin-i İbn Arabi (ks) sünneti açıklama hakkında der ki: “İnsan, şeriat’a göre üç durumdan birinden uzak değildir. O da: Ya tam batinî olur; Bu da bize göre amelin tevhide (imana) olumlu ya da olumsuz bir etkisi yoktur diyenlerin görüşüdür. Bu durum şer’i hükümleri iptale ve hakikatini değiştirmeye götürür. Dinin temellerinden herhangi bir temeli veya sünnetlerinden bir sünneti yıkmaya götüren şey; yeme, içme ve cinsel ilişki gibi adetlerde de olsa, bu durum tamamen kınanmıştır. Allah (cc) bizi ve sizi bundan korusun.

Ya da tam zahirî ve istikrarsız olur; Öyle ki bu onu itikat konusunda tecsim (cisimleştirmek) ve teşbihe (mahlukata benzetme) götürür. İkisinden de Allah’a sığınırız. Yahut dünya sevgisinden dolayı kalpleri melekût âlemini müşahede etmekten mahrum bırakılan ahkâm ilimleri sahibi olan fakihlerden birinin mezhebine dayanır. Onu; tabi olduğu fakihin mezhebine muhalefet etmekten korkak görürsün. Hz. Peygamber’in (sav) sünnetlerinden birini işittiğinde onu başka bir fakihin mezhebine havale eder ve o sünnetle amel etmeyi terk eder. Onun fazileti hakkında 1000 tane meşhur hadis getirsen ona kulak vermekten sağır kesilir. Hatta fakihin bu hadis-i kitabına almamasına dayanarak, mutekaddim (ilk nesil) olan tabiin ve selefi sâlihîn rivayetlerine sui zan eder. Bunun gibisi de şer’an kınanmıştır. Onlardan olmaktan Allah’a yalvarır ve sığınırız.

Ya da şeriatın zahiriyle hareket eder; Öyle ki ibadet ve adetlerin faziletinin en ufak meselesinde dahi, adım adım şeraitin izin verdiğini yapar, vermediğini yapmaz. Güvenilir hadis kitaplarını mütalaa esnasında anladığına uygun olarak veyahut mütalaa ehlinden değilse, kendisine güvenilir ve hocası ve şeyhinden dinlediğine göre, Hz. Muhammed’in (sav) ibadetlerindeki hiçbir fiili kaçırmamak için bütün gayretini ve gücünü harcar. İşte bu, orta yoldur ve sünnetin ta kendisidir. Böyle hareket eden sünnîdir ve bununla Allah’ın sevgisini kazanır.”

Rivayete göre Beyazıd-ı Bestami (ks) arkadaşlarına bir gün şöyle dedi: “Kalkın! Kendi veliliğini ilan eden falan kişiye gidelim ve haline bir bakalım.” Ravi dedi ki: Ona vardık; adam evinden çıkıp mescide doğru giderken kıble yönüne doğru tükürdü. Bunun üzerine Ebu Yezid ona selam dahi vermeden geri döndü ve şöyle dedi: “Bu adam Rasulullah’ın (sav) edeplerinden bir edep hususunda bile güvenilmez iken iddia ettiği sıdıklar ve evliya makamına nasıl güvenilir?”

Ebu’l-Feyz Zünnûn el-Mısrî (ks): “(Hakikat ehlinin) sözleri dört şey üzerinedir. Yüce Allah’ı sevmek, dünyadan nefret etmek, K. Kerim’e tabi olmak ve halin değişmesinden korkmak.”

Cenab-ı Hakk’ı sevmenin bazı alametleri: “Ahlakında, fiillerinde, emirlerinde ve sünnetlerinde yüce Allah’ın sevgili Peygamber’ine uymaktır.”

Bişr-i Hâfî hz. şöyle buyurdular: Rüyamda Hz. Peygamber’i (sav) gördüm bana dedi ki: “Ey Bişr! Yüce Allah seni akranların arasından niçin yükselttiğini biliyor musun?” Ben, “Hayır ya Rasulallah!” dedim. Hz. Peygamber (sav) buyurdu ki: “Benim sünnetime uyman salihlere hizmet etmen, kardeşlerine nasihat etmen, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen var ya; işte seni iyi kulların derecesine ulaştırdı.”

Konu ile alakalı yine Allah dostlarının sözlerini idrak ve anlayışımıza sunmaya devam ediyoruz. 

“Kim Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine uymadan bir amel yaparsa, o amel batıldır.”

“Birisinin havada durup oturacak kadar keramet sahibi olduğunu görseniz de, o kişinin Allah’ın emir ve yasaklarına nasıl uyduğunu, ilâhî hududu muhafaza ve şeriata uyma hususunda nasıl davrandığına bakıp görmeden ona aldanmayınız.”

“Kim, her zaman işlerini (ve hallerini) Kur’an ve sünnet ile ölçmez ve kalbine gelen düşünceleri tenkit süzgecinden geçirmezse, onu Allah dostları arasında sayma.”

“Allah ile sohbet; güzel edep ve sürekli heybetle olur. Allah Rasulü ile sohbet; O’nun sünnetine uymak ve ilmin zahiri ile amel etmekle olur. Yüce Allah’ın dostları ile sohbet; onlara hürmet ve hizmetle olur. Aile fertleri ile sohbet; güzel ahlakla olur. Din kardeşleriyle sohbet; (ortada kızılması gereken bir) günah olmadıkça devamlı güleryüz göstermekle olur. Cahillerle sohbet; onlar için dua etmek ve onlara merhamet etmekle olur.”

“Kim sözünde ve fiilinde sünneti kendisine amir kılarsa o, hikmetle konuşur. Kim sözünde ve fiilinde arzularını kendisine amir kılarsa o, bidat olanları konuşur. Nitekim Yüce Mevla Nûr suresi 54. ayette buyuruyor ki: 

“Eğer O’na (peygambere) itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.”

“Kim gözünü haramlardan korur, nefsini şehvetlerden alıkoyar, iç âlemini sürekli murakabe ile zahirini de sünnet ile mamur eder, nefsini de helal yemeye alıştırırsa, bunun feraseti yanılmaz.”

“Kim şeriat edeplerine uyarsa, Allah onun kalbini marifet nuruyla nurlandırır. Allah’ın sevgili Peygamber’ine (sav), emirlerinde, fiillerinde ve ahlakında uyma makamından daha şerefli bir makam yoktur.”

“Senden her ne sorulursa onun cevabını ilim meydanında ara. Eğer orada bulamazsan hikmet meydanında ara. Eğer orada da bulamazsan onu tevhid terazisi ile tart. Şayet bu üç yerde de bulamazsan onu şeytanın yüzüne çarp.”

“Kim yüce Allah’ın yolunu bilirse, o yolda yürümesi kolay olur. Yüce Allah’a giden yolda, Hz. Peygamber’e (sav), hal, fiil ve sözlerinde uymaktan başka bir rehber yoktur.”

“Allah’ı sevmenin alameti, O’na itaatini (nefsin arzularına) tercih etmek ve Peygamberi’ne (sav) uymaktır.”

“Müridin edebi; Şeyhlere hürmete devam etmek, kardeşlere (dervişlere) hizmet etmek, sebeplere bağlanmaktan gönlünü çekmek ve şeriatin edeplerini yerine getirmektir.”

“Farzlardan birini terk eden kimseyi Yüce Allah sünnetleri terk etme belasına düşürür. Sünnetleri terk eden kimsenin bid’atlara düşmesi yakındır.” 

Rabbim muhafaza buyursun. Selam ve dua ile.

Allah’a emanet olunuz.

 

Yazar: Yusuf Yıldırım

 

Sayfa 5 / 216

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort