JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:06

ŞABAN-I ŞERİF AYI VE BERAT KANDİLİ

Şaban ı Şerif Ayı ve Berat Kandili

Şaban-ı Şerif Ayı ve Berat Kandili - Tamer Doymuş

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Şaban-ı Şerif Ayı ve Berat Kandili

 

Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifinde; “Receb Allah’ın ayı, Şaban Benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. 

Şaban ayına Araplar “şehrullâh-i muazzam”, “şehru’l-kerâme” ve “şehru’l-kasîr” de derler. Meyve ve sebzelerin olgunlaştığı ve bu dönemde bahçelerde gezip eğlenirler yemekler yapıp yerlerdi. Bundan dolayı bu isimlerle adlandırmışlardır.

Hz Aişe’den (r.anha) rivayet edilmiştir; dedi ki “Peygamber’in hiç bir ayda, Şaban’da tuttuğu oruçtan daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Azı, (birkaç günü) müstesna, (Şabanın) çoğunu oruçlu geçirirdi.”

Ebu Hureyre’dan Rasulullah (sav) Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Oruçla Ramazan ayının önünü geçmeyin! Ancak bu, sizden birinizin tutmakta olduğu bir oruca rastlarsa tutsun”.

Zeyd oğlu Üsame (ra) şöyle anlattı: “Ya Rasulallah! Sizin Şabanda tuttuğunuz oruç kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmüyorum, dediğimde şöyle buyurdular. “Bu, Receb ile Ramazan arasında öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine yükseltilir. Bu nedenle Ben de amelimin oruçlu iken yükseltilmesini istiyorum.”

Ayrıca Şaban ayı içinde bazı mühim hadiseler de vukua gelmiştir: Ramazan orucu bu ayda farz kılınmıştır. Alemlerin Sultanı Efendimiz (sav) Hz. Hafza (r.anha) annemizle bu ayda evlenmişlerdir. Cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin (ra) efendimiz bu ayda dünyaya gelmişledir. Müreysi Gazvesi yine Şaban ayında meydana gelen hadiselerdendir. Teyemmüm ayeti bu ayda nazil olmuş ve ilk kez bu ayda uygulanmıştır. Hz. Peygamber Efendimiz (sav) amcası Ebu Talib’in vefatından sonra, Şaban ayının sonuna doğru, Hz. Zeyd b. Harise (ra) ile birlikte yürüyerek taife gitti. Mekkeliler Hudeybiye antlaşmasını Şaban ayında ihlal ettiler. Bu olaylar Şaban ayında meydana gelen olaylardan bazılarıdır.

Şaban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan gece berat gecesidir. 

Bu gece, değişik adlarla da anılmaktadır:

Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle ‘Mübarek’; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle ‘Beraet’; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle ‘Rahmet’, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle ‘Berae veya Sakk’ adı da verilir.

Bu gecenin bazı özellikleri rivayet edilmiştir. Onlardan bazıları şu şekilde sıralanmıştır:

-Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayrımı yapılır.

-Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.

-Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.

-Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.

-Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban’ın on üçüncü günü, üçte biri Şaban’ın on dördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban’ın on beşinci günü verilmiştir.

Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler, içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.

Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:

Peygamber Efendimiz (sav) bu geceyi Hz. Aişe (r.anha) validemize tanıtırken şöyle buyurmuştur:

“Bu gece Şaban’ın on beşinci gecesidir. Allah Teala bu gecede Beni-Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları cehennemden kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asi olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz.”

Peygamber Efendimiz’in (sav) şu duayı yaptığı rivayet edilmiştir: “Azabından affına, gazabından rızana sığınır, Sen’den yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten acizim. Sen Seni sena ettiğin gibi yücesin.” Peygamber Efendimiz (sav) bizlere de şöyle buyurmuştur:

“Şaban ayının yarısı (Beraet gecesi) gelince: Gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenabı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne tecelli eder ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifa dileyen yok mu; şifa vereyim.”

“Allah Teala Şaban’ın on beşinci gecesi (Beraet gecesi) tecelli eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında bütün kullarını bağışlar.”

Kulluğun daha bilinçli bir şekilde yerine getirilmesi aksayan yönlerini tamir edilmesi için bu zaman dilimlerini insanının Hakk’ın tanıdığı bir fırsat olarak bilmesi, anlayışın bir ürünü olsa gerektir. Zaten bütün Peygamberler aleyhimusselam hazeratı kulluğu ancak Allah‘a has kılmanın eğitimini vermişlerdir. Ayetlere baktığımızda bu husus daha iyi anlaşılacaktır. Ayetlerde şöyle buyruluyor:

“Bilakis, kim muhsinlerden olarak yüzünü Allah’a döndürürse onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.” (Bakara, 112)

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır.” (Araf 85)

“Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur. Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.” (Hud 50)

“Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise Ona kulluk et ve O’na dayan! Rabbin sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Hud 123)

“Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tağut’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl 36)

Güzel davranışlar sergileyenleri Mevla hiçbir zaman karşılıksız bırakmayacağını ifade buyuruyor:

“Güzel amel edenlere daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır ne de bir horluk. İşte onlar cennet ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus,26)

Kulluğu hakkıyla yerine getirenlerin yani müminin vasfı şöyle ifade ediliyor:

“Rahman olan Allah’ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine laf attığında “Selâm!” derler.” (Furkan,63)

Kulluğa zarar verici davranışlardan şiddetle kaçınmamız istenmiştir:

“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki şeytanın taraftarları mutlaka kaybedenlerdir.” (Mücadele,19)

Mübarek gün ve geceler, aylar Rabbimizin bizlere ikramıdır. Bu zamanları fırsat bilerek hayatımızda tekâmülün oluşmasına gayret etmemiz istenmektedir. önemli, hususi zamanların nazara verilmesi bunun içindir. Bir günlük kutlamalarla geçiştirilsin diye ikram edilmemiştir. Kulluğun yenilenmesi, anlayışların tashihi gibi hususları gündeme alıp bu konular üzerinde ciddi manada çalışma yapmamız için tanınmış fırsatlar olarak değerlendirmek lazım.

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyuruyorlar: “Yaratılış gayesi hepimizin malumu. Kâinattaki her zerre illa ve illa Allah için vardır. Allah için olmanın dışındaki bütün anlayışlar ya bire bir şirktir ya şirke kapı açmaktadır. Allah esirgesin, neticesi oraya gidecektir. Bunun için insan bu gayeyi mutlak anlamada, hem inanç olarak hem anlayış olarak içine oturtmalı. Bunun amelî boyu-tunda ifade edilen “nasıl bir kulluk” için de Cenabı Hak, tek kelime ile Sultanu’l-Enbiya Aleyhi’s-Selâtu ve’s-Selâm’ın yaşayışını gösteriyor. Bu yaşayış birebir kendi yaşantısı… O’nun ifa ettiği veya yaşanılmasını istediği her türlü şey…”

İfade buyrulan bu gayeden insanın zamanla uzaklaşması sonucu tekrar aslına dönmesi için böylesi mübarek günler ve aylar ile bir fırsat verilmiş oluyor. 

Hayattaki tekâmüllerden en önemlisi olan imanın tekâmülü hususunda Hâce Hazretleri’nin (ksa) yaptıkları sohbetlerinden bir bölümünü daha, konunun iyi anlaşılması için, burada ifade etmek istiyoruz. Şöyle buyuruyorlar:

“…Dil ile ikrar meselenin zahir yönünü kapsıyor. İnanmanın gerekliliğini bize anlatıyor. Kalp ile tasdik etmek meselenin batıni yönünü; bu hem şuuru etkiliyor hem ihlâsı/samimiyeti de etkiliyor. Bunu azalarla tatbik etmek de bilgiyi gerektiriyor,  Ölçülü, prensipli bir şekilde yapılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla da bu gerek İslâm’ın beş şartının gerek imanın altı şartının sanki tamamını kapsıyor. Malum İslâm zikirle başlıyor yani Müslüman olmak “Eşhedüellâilâhe illallah ve eşhedüenne Muhammeden abduhu ve rasuluhu” diyerek, inandığını ikrar etmek ile başlıyor. İslâm’ın şartlarının akabinde hemen namaz kılmak geliyor, bu da işi  görselliğe döküyor yani o inancını fiillerinde göster. Ondan sonrasına da bakıyoruz hep görsel ibadetler. Oruç da böyle. Oruçta aynı zamanda bir mücadele, bir terbiye var. Bu şuurun/bilincin sanki bütün azalara indirgenmesi var. Arkasından zekât geliyor... Dünyanın terki, yani kişinin bu inanç uğrunda her şeyden geçebileceğini göstermesi. “Mal canın yongası” demişler, bu yongadan geçebilmek. Akabinde hac geliyor ki çok farklı boyutları var... Kişi imanını zekâtla sosyal bir alana taşıdığı gibi hac ile siyasi bir alana da taşıyor. Aslında hac da sosyallikten öte dini siyasallaştırıyor. Çünkü hac muazzam bir kongre. Bu kongrenin amacı paylaşım, birliktelik, beraberlik, güç birliği, fikir birliği, gönül birliği, gerektiğinde savunma birliği, ekonomi birliği… Birçok güzelliği kapsıyor ve İslam’ı sanki en üst perdeye taşıyor. Ferdiyet planından alıyor toplumsal bir atmosfere taşıyor, derken onu devletleştiriyor. Hacda bunu görüyoruz. Bu üçlünün basılmış şablonu. Lisanın ikrarı, kalbin tasdiki, azaların tatbiki… 

İmanda da keza bu böyle, biraz içsel/deruni bir yakin var. İslam’ın şartlarındaki gibi değil. Bunda görsellik var, imanın şartlarında daha gaybilik, daha dimağa, ruha, kalbe, yani iç letaiflere batıni cevherlere bir yöneliş var.

Allah’a iman Azze ve celle. Hz. Allah Azze ve Celle her ne kadar kudretiyle sıfatlarıyla, ilmiyle zahir olsa da Zatı itibariyle gaip. Bu gaibe inanmamız isteniliyor. Demek ki sadece kuru bir anlatımla “Allah’a inanın” diyerek bir inanış olmaz…

Allah Teala bizi Allah’a imana davet ediyor. Gaibi bir imana bizi davet ediyor. Ama bu aslında çok kolay bir şey değil. 

Biz bu gaybiliğin bilincine, şuuruna, tadına, zevkine yakin ve şuhut makamında erebilmeliyiz. İşte bunun için İslam’daki zahir görsellikler emrediliyor. Namazdan, oruçtan, hacdan, zekâttan, zikirden kasıt Allah’a imanı pekiştirmektir. Bizi gayba yönlendiriyor. Gaybın tabiri caizse kokusunu bize getiriyor. Dolayısıyla o da bir delil, bir hüccettir. İnanmamızı kolaylaştırıyor. Allah’a imanı emrediyor, Peygamberlere imanı emrediyor...”

Rahmetin, Mağfiretin ziyadesiyle adeta yağdı bu zaman diliminde şüphesiz ki bunlardan istifade edebilmenin de belli hususiyetleri vardır. Yani bir gayretin, bir çabanın olması gerekiyor. Bu nokta da müminde olması gereken hasletler Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde ifade edilmiştir. Bu hasletlere her zaman dikkat edilmesi gerektiği gibi kalıcı olması bağlamında önemli zamanlarda hassaten üzerinde durulması icap etmektedir. Ayetlerde şöyle buyruluyor:

“Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.” (Vakıa, 10-11)

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide, 35)

“Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.” (Secde, 24)

“İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.” (Müminun, 61)

“Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.” (Fatır, 6)

“Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.” (Zuhruf, 62)

Allah’ım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl! Bizi Ramazan’a ulaştır.

Âmin!...

 

Kaynak:

-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Sünen-i Tirmizi
-Tergib ve Terhib
-Siyer Atlası, Siyer Yayınları
-İslam Tarihi, M. Asım Köksal
-Şamil İslam Ansiklopedisi

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:05

İLK ADIMI ATABİLMEK

İlk Adımı Atabilmek

İlk Adımı Atabilmek - Veysel Özsalman

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

İlk Adımı Atabilmek

 

“Başlamak bitirmenin yarısıdır.” Çünkü bir işe başlamak adına sarf edilen akli ve ruhi kuvvet, çoğu zaman o işin geri kalanını halletmek için ihtiyaç duyulana denk yahut ondan daha da fazladır. Bu sebeple İlk cümleyi yazmak, ilk adımı atmak, ilk sözcükleri söylemek kendisinden sonra gelenlerden daima daha meşakkatli olmuştur. Vardığımız bu neticenin sağlamasını bir işe başlamadan evvelki bütün hazırlıkları, araştırmaları, akli ve ruhi mesaiyi işe başlama anındaki cesaretle toplayıp terazinin bir kefesine, geriye kalan bütün muameleleri de diğer kefesine koyarak yapabiliriz. 

Alelade yapılan bir başlangıçtan aşırı müspet neticeler alınamayacağı gibi bazen de ince eleyip sık dokumak hareketsizliğe ve beraberinde mevzu bahis olan işe başlamaya mâni teşkil edebilir. En az vardığı nokta kadar mühim olan bir işin başlangıcının önemi çoğu zaman hak ettiği değeri bulamamakta, göz ardı edilmektedir.

Herhangi bir işe başlamanın ehemmiyetini idrak etmemizin önündeki en büyük engel cemiyetin her türlü meseleyi “netice” odaklı ele almasıdır. Maalesef cemiyetin kıymet ölçüsüyle bir iş, nihayete erdikten sonra ondan elde edilen maddi fayda nispetinde iltifat görmektedir. “İşin sonuna bak sen” diyerek temkinli davranan cemiyet, takdiri maddi menfaatin sağlandığı ana saklamaktadır. Dolayısıyla bir işe başlamak cemiyet nazarında çok da büyük bir mesele değildir.

Cemiyet nazarında oldu-ğundan daha küçük görülen bir işe başlamak, ferdin gözünden bakıldığında ise gerçekte olduğundan kat be kat daha büyük görünebilmektedir. Fert olarak gözümüzde büyüyen işlerde ilk adımın atılmasını imkânsız hale getirmektedir. Böylece insan üstesinden gelebileceği birçok işe yanaşmamakta, başlamaya teşebbüs dahi etmemektedir.

Bir sınava çalışmaya, bir kitabı okumaya, aldığımız bir siparişi hazırlamaya, temizlik yapmaya yahut bunlara benzer birçok günlük meseleden tutun da; insan hayatının en girift ve mühim meselelerine kadar ilk adımı atamanın sıkıntısını yaşıyoruz. Her daim hayatımızı güzelleştirecek, ona renk katacak faaliyetlere meylediyor ama çoğu zaman hepsini erteliyoruz. 

İç dünyamızda, ruhi yapımızda da iş bundan çok farklı olmayıp birçok kere aldığımız kararlara uymuyor, koyduğumuz hedeflere ulaşamıyoruz. Çünkü ilk adımı atmaktaki başarısızlığımız tıpkı günlük hayatımızdaki meselelerde olduğu gibi bu sahada da bizi devamını getirmekten alıkoyuyor. 

Mesela namaz sözü veriyoruz kendimize, kılmıyorsak aksatmamaya karar veriyoruz, kılıyorsak teheccüde niyetleniyoruz. Bazen pazartesi perşem-be orucunu tutmayı arzuluyoruz, bazen de hatim yapmayı aklımızdan geçiriyoruz. Sohbet halkalarına dahil olmayı planlıyoruz. Bütün bu işler için gün ve saat belirliyoruz kendimize söz veriyoruz… Yıllar geçiyor üzerinden ve dönüp baktığımızda biz hala aynı yerdeyiz, çünkü hala ilk adımı atmadığımızı görüyoruz.

Birbirimize nereden başlamamız gerektiğini soruyor, nasıl yapacağımızı sorguluyoruz. Bir türlü beceremiyor, yaptığımız plana, programa uyamıyoruz. Zihnimizdeki projeleri hayata geçirmekte zorluk çekiyoruz. Bir fırsatını bulsak neler yapacağımızı düşünüyoruz. Arzuladığımız, kendimize hedef olarak belirlediğimiz bu dünyaya ilk adımı atmanın yollarını arıyoruz. Belki de çareyi o “ilk adım” da aramalı, kelimenin tam manasıyla ilk adımımızı hatırlamaya çalışmalıyız. 

Bir bebeğin ilk adımlarını düşünün. Her fertte farklılık arz etse bile aşağı yukarı bir yaşına doğru gerçekleşen bu hadiseye evvela bir hazırlık süreci sonunda ulaşılır. İlkin emekler, dengesini sağlamaya çalışır, bu arada kendisini sürekli koruyan ve kollayan, düştüğünde teselli eden ve cesaretlendiren ellerin varlığını hep yanında hisseder. Ardı ardına dener ve nihayet ilk adımını atar. İşte bu nihayet, aslında sayısız başlangıca gebe olan bir nihayettir. Bundan sonra yürümek de mümkündür, koşmak da, dünyaca tanınmış bir koşucu olmak da. En nihayetinde hepsi gelip o ilk adıma dayanır.

Şimdi de ilk adımı atamadığımız için başlayamadığımız mevzuları ele alalım. Her gün karar verdiğimiz ama bir türlü başlayamayarak bin pişman olduğumuz, bizim için zamanın giderek daraldığını hissettiğimiz meselelerimize dönelim. Evvela çocuğun vakti geldiğinde yürüyecek olması gibi bizde gizli halde bulunan ve henüz ortaya çıkmamış kabiliyetlerimizi sergilemek adına müsait fiziki şartlarda bulunup bulunmadığımıza bakmalıyız. Aile fertlerinin samimi, teşvik eden ve güven veren muhitinde ilk adımı atmak elbette ki bu işi tek başına yapmaktan daha basit olacaktır. Peki biz bir işe başlamaya niyetlendiğimizde etrafımızda kimler oluyor? Çevremizden teşvik mi görüyoruz yoksa bilerek veya bilmeyerek bir şekilde bize mâni mi oluyorlar?

Bir diğer husus da sürekli evladını gözeten, ona güven verip cesaretlendirdiği gibi düştüğünde kaldıran, canı yandığında bağrına basıp teselli eden annesinin şefkat elidir. Annenin uzun ve bir ömür devam edecek bu yorucu mesaisi ve fedakarlığı olmasa ne ilk ne de ondan sonraki adımlardan bahsetmek mümkün olabilir mi? Diğer taraftan ele aldığımızda biz ruhi dünyamızdaki meseleleri halletmeye çalışırken elimizden tutan, düştüğümüzde kal-dıran bir şefkat eli bulabiliyor muyuz? Annenin şefkat, destek ve gözetiminin, bebeğin adımlarının daha kolay, daha güvenli ve olması gerektiği gibi atmasına ettiği yardımın benzerini, bize manevi adımlarımızda da sağlayacak birileriyle tanışıyor muyuz?

Çevresel şartlar müsait olup, bizi gözeten ve düştüğümüzde kaldıran şefkat elinin varlığında ilk adımın atılması zaten fıtratın sağladığı kaçınılmaz bir sondur. İşin bundan sonraki kısmı yılmadan, bıkmadan tekrar tekrar denemeye kalıyor. Düşmek, yuvarlanmak, yürüme işinin doğasında var; hem de ilk adımdan son adımına kadar. Mühim olan her iki manada da düştüğümüzde bizi kaldıracak bir çift elin var olmasıdır.

O halde ilk adımın atılmasındaki türlü engel ve zorlukların ortadan kaldırılması adına buna yardımcı olacak dostlar ve düştüğümüzde bizi kaldıracak bir manevi ebeveyn, kâmil bir mürşid bulmak icap eder. Böylece insanın dünyada atacağı bütün adımlardan daha mühim olan o “ilk adımı” atması daha kolay olacaktır. 

Allah Teala Hazretleri diyor ki: “Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, Beni andıkça Ben onunla beraberim. O, Beni içinden anarsa Ben de onu içimden anarım. O, Beni bir cemaat içinde anarsa, Ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet Bana bir karış yaklaşacak olursa, Ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, Bana bir zira yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”

Maddi dünyada atılan herhangi bir adım, bizi menzilimize ancak kendisi kadar yaklaştırabilecekken, mana planında atılan bir adımın ne kadar bereketli olacağını Cenabı Mevla bu şekilde haber vermektedir.

Cenabı Hak bizleri sırat-ı müsta-kimde yürüyenlerden ayırmasın, ilk ve son bütün adımlarımızı o yol üzerinde atabilmeyi nasip eylesin. Âmin.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:04

MÜNAKAŞANIN TEMELİNDE CEHALET VARDIR

nahl125

Münakaşanın Temelinde Cehalet Vardır - Yusuf-i Kenan

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Münakaşanın Temelinde Cehalet Vardır

 

Hakkı açıklamak niyetiyle de olsa, başkalarını mağlup etmek için yapılan tartışmalar zararlıdır. Bir insanın hiç günahı olmasa, insanları doğru yola davet ediyorum diye tartışmaya girse, bu hareketi günah olarak ona yeter. İtirazı, tartışmayı huy edinen kimse mürüvvetsiz olur. Dostlar arasındaki kin ateşini körükleyen münakaşadır. Münakaşa, karşıdaki insanı cahil yerine koymak, sen bilmezsin, ben bilirim demektir. Cahillikle suçlanan herkes az veya çok kızar. Konumuz ile ilgili olması açısından Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatından vereceğimiz şu örnek çok manidardır. Enes bin Malik hazretleri bildiriyor: Biz bir gün dini bir konuda tartışırken, Rasulullah Efendimiz (sav) yanımıza geldi. Bize öyle öfkelenmişti ki, hiç böylesini görmemiştik. Buyurdu ki: “Bırakın tartışmayı! Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak oldu. Tartışmanın faydası yoktur, tartışma zararlıdır. Mümin münakaşa etmez. Münakaşa edene şefaat etmem.” (Taberani) 

Münakaşa ve münazara çok farklıdır. Birisi nefsin öne çıkartılarak egonun tatmini içinken; diğeri Hakkın açığa çıkması yönündedir. İkisi arasındaki farkı anlayabilmek çok önemlidir. Çünkü bu iki ayırım kulun Allah (cc) indindeki yerini ve değerini belirler.

Münakaşa, kendisinin akıl, fazilet ve ilimde üstünlüğünü ispata çalışmaktır. Bu ise karşıdakini cehalet ve ahmaklıkla itham etmektir. Bu da düpedüz düşmanlıktır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: “Münakaşa etmeyen, kimseyi incitmeyen kimse cennete girer.” (Tirmizi)

Münazara kelime olarak “nazar” yani (bakma) kökünden türemiştir. Karşılıklı olarak bir konuya bakmak, anlamındadır. Bakanlar kurulu üyesi olan “bakanlara” da Osmanlı döneminde aynı kökten “Nazır” denilmekteydi.

Münazara, konuşan iki kişinin veya iki tarafın, gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla, öne sürdükleri görüşlerini, güçlü delillere dayandırarak bütün fikir güçleriyle savunmaları ve böylece beraberce düşünce üretmeleri demektir. 

Konya’ya gelen büyük velilerden Şems-i Tebriz’i (r.a.) zamanında, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerine felsefecilerden bir grup geldi. Sual sormak istediklerini bildirdiler. Mevlana hazretleri bunları Şems-i Tebrizi hazretlerine havale etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrizi hazretleri mescitte, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrizi (ra); “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.” Şems-i Tebriz’i Hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu. O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azab edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azab eder mi ” dedi. Şems-i Tebrizi; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu. O; “Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebriz’i, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhal zamanın kadısına gidip, davacı oldu. Ve; “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu.” dedi. Şems-i Tebriz’i “Ben de sadece cevap verdim.” buyurdu. Kadı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebriz’i şöyle anlattı: “Efendim, bana Allahu Tealayı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.” O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi. Şems-i Tebriz’i “İşte Allahu Teala da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azab edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; ‘Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.’ dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın!” buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcup olup, söz söyleyemez hale düştü.

Münazara edecek kişi, gerçeği aramakta, kaybını arayan kimse gibi olmalıdır. Münazara kendisinden istifade edilmesi umulan alimlerle yapmalıdır. 

Münazara ilmi münakaşa mahiye-tindedir ve bu vasfı ile zıt görüşlü kişiyi susturmak esasına dayanan “cedel”den ayrılır. Cedelde taraflar savundukları tezi, mantık ve kelime oyunlarıyla sonuna kadar götürürler ve peşin hükümlerle hareket edip tartışırlar. Münazara da ise ileri sürülen delilleri inceleyip araştırarak bunların uygun olup olmadığına varılır. 

Münakaşanın en tehlikelisi ve en zararlısı, imani konularda yapılan, kırıcı, yıkıcı ve sert tartışmalardır. Bu tartışmalarda, taraflardan birisi, mesela, imanı savunurken diğeri küfrü savunur. Maksat, karşı tarafı mutlaka alt etmek olunca, küfrü savunan insan, dönüşü olmayan bir yola girmiş demektir. Böyle ölçüsüz bir tartışma, taraflara zarar vereceği gibi, o münakaşayı takip edenleri de şüphe ve tereddütlere düşürebilir.

Münazara yoluyla, doğruları ve yanlışları açığa çıkaran ortak amaçlı bir düşünce çabası gösterilmiş olur. Münazara da belli bir edep ve üslup vardır. Karşı tarafı suçlama, ondan üstün gelmeye çalışma olmamalıdır. Esasen tartışma da dahi bu üslup gözetilmelidir. Allah Teala tartışmanın en güzel yöntemlerle yapılmasını emrediyor: “(Rasulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.”  (Nahl 125).

İslam alimleri bu ayetten yola çıkarak tartışmanın da Hakk’a davet metotlarından biri olduğunu beyan ederler. Şurası muhakkaktır ki; münazara; ilim elde etme yollarından birisidir. Usulü ile münazara yapılırsa bu bir nimettir. ​

Fahreddin Razi (ks): “Bu ayette Cenabı Hak, Rasulü’ne insanları üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir.” demiştir:

1- Hikmetle 2- Güzel öğütle 3- En güzel şekilde tartışma “münazara” ile.

Kişi tartışmada öfkesine mağlup olup kendini kaybetmemelidir. Eğer böyle olursa kişi bazen bile bile kendisine ters düşmemek için haktan sapabilir. Aynı şekilde karşı taraf da böyle bir manzara sezdiği anda tartışmayı bitirmelidir. Münazara, bilimsel tartışma özelliğindedir. Bunun için de karşıt görüşlü kişiyi susturmak ve mağlup etmek esasına dayanan “cedel”den ayrılır. Amaç ve yöntemleri farklı olduğu için cedelde nefs ön plana çıkarken münazara da akıl, mantık ve ilim ön plana çıkmaktadır. Bunun içinde cedel kötü huylardan sayılmıştır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife hazretle-rinin, oğlu Hammad: “Babacığım!.. Bana yasakladığın şeyi, senin yaptığını görüyorum!” dedi. İmam-ı Azam buyurdu ki: “Evladım! Bizler münazarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın ayağının hak yoldan kayması endişesiyle her birimizin başı üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranırdık, ona göre hesaplı konuşurduk. Halbuki sizler konuşurken, münazara ederken, her biriniz arkadaşınızın ayağının kaymasını istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını istemek gibidir. Kim arkadaşının kâfir olmasını isterse, arkadaşı kafir olmadan kendisi, kafir olur. Mantık ve benzeri ilimlerle meşgul olmaktaki ölçü de böyledir.” (Ta’limu’l Muteallim, sh.17)

Sırat-ı müstakim üzere olan iki mü’min; münazarada heva ve heveslerine kapılır, şeytani vesveselere gönüllerini açarlarsa, birbirlerini tehlikeye sokmuş olurlar. Her insanda galip gelme arzusunun, fıtri olarak bulunduğu da bilinmektedir. Ancak “galip gelme” nedir? sorusu çok önemlidir. Eğer mesele; sırf Allah (cc) rızası için ilim elde etmek ve o ilim ile amel etmek ise, “galip” veya “mağlup” ayrımları anlamsız ve yersiz olur. Çünkü münazarada; her iki taraf da birbirinden çok şey öğrenir. Bu noktada Rasul-i Ekrem (sav) “Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir.” buyurur. Münazara eden iki mü’min; birbirlerine cennetin yolunu gösteriyorlarsa, mesele yoktur. İşte münazarada dikkate alınacak ilk husus budur.

Burada şimdi kendi kendimize Allah için soralım ki: “Günümüzde münazara ve münakaşa; mü’minler arasında ilmin yayılmasına mı, yoksa nefret ve düşmanlığın gelişmesine mi sebep oluyor?” Eğer bu suale “ilmin yayılmasına sebep oluyor” diye cevap verebiliyorsak, mesele yoktur. Ancak görünen odur ki; daha çok nefret ve düşmanlığı körüklemektedir. Çünkü münazara ve münakaşa halinde olan mü’minlerin; şer’i hududlara riayet hususunda titiz davranmadıkları malumdur. Birbirlerinin ayıp ve kusurlarını anarak, hedeflerine varmayı esas alıyorlar. Hatta zaman zaman birbirlerini itham ve iftira kasırgasına tabi tutuyorlar. Bu gerçekleri görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Bu noktada Rasul-i Ekrem’in (sav): “Hidayet üzere olan bir millet, ancak cedel ile (iç mücadeleyle) dalalete düşer.” (Müsned) mealindeki hadis-i şerifini iyi düşünmek zorundayız. Mü’minler birbirlerinin velileri ve dostlarıdırlar. Eğer münazara ve münakaşa; aralarına kin ve düşmanlık koyuyorsa, terkedilmesi vacip olur. Hanefi fukahası: “Mübah olan fiillerin yapılabilmesi için, o fiilin hiç kimseye eza vermemesi ve zulme sebep olmamasını şart görmüşlerdir.” Eğer mübah olan fiil, bir başka mü’mine zarar veriyorsa veya zulme sebep oluyorsa, mübahlık zail olur.

Sonuç olarak iyi insan olmak gerek...İyi insan ise; kimseyle münakaşaya girmeyen, herkesle iyi geçinen kimsedir. İyi insan, yani müslüman, her işinde Allah’tan korkar, titrer. Allahu Teâlâ’nın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Sabreder, affeder. Her geçimsizlikte, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görür. Her nefeste Rabbi’ni düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalpleri Allahu Teâlâ’nın evi bilir. Hafız-ı Şirazinin, dostlara doğru söylemeli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idare etmelidir, sözüne uyar. Dinlerine ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakınır. Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli olur. Af dileyeni affeder. Hiç kimse ile münakaşa etmez. Bilir ki, münakaşa etmek, dostluğu giderir, düşmanların çoğalmasına sebep olur. Fitne çıkarmaz, dost ile de, düşman ile de tatlı konuşur, herkesle iyi geçinir. Kimsenin sözüne karşı gelmez. Herkese yumuşak söyler, sert konuşmaz. Hadis-i şerifte, “Mümin vakarlı ve yumuşak olur.” buyruldu. Münakaşa edenlerin yanında oturulmaz!

Rabbimiz Allahu Teâlâ (cc) bizleri iyi insanların yolunu takip eden hayırlı kimselerden kılsın. 

Âmin!..

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:03

Allah (cc) Kulunu Günahlardan Kıskanır

Allah cc Kulunu Günahlardan Kıskanır

Allah (cc) Kulunu Günahlardan Kıskanır - Şeb-i Vuslat

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Allah (cc) Kulunu Günahlardan Kıskanır

 

Rahman ve rahim olan Allah’ın (cc) adıyla. İçinde bulunduğumuz bu rahmet mevsimini; bereketli, ihlaslı bir şekilde ibadet, taat, tefekkür, tevekkül ve Rabbimiz’in (cc) razı olacağı işler üzere geçirebilmeyi ve Ramazan-ı Şerife erişebilmeyi Cenabı Hak’tan (cc) niyaz ediyoruz.

Vâsıl olmaz kimse Hakk’a, cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan
Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan

Her şeyden uzak olmadan kişi Hakk’a vâsıl olamaz, gönül pürnûr olmadan da hazine açılmaz. Gönülden Allah’tan (cc) gayrısını çıkar ki Hak tecelli etsin. Çünkü hane mamur olmadan padişah saraya girmez. 

Bir insan bile evine misafir olarak gelirken kendine ve evine çekidüzen veriyorsun da Allah kirli kalbe teşrif eder mi? Rabbimiz’den (cc) duamız bu mübarek günler hürmetine gönül evimizi temizleyebilmeyi bizlere nasip etmesidir..

Kıymetli okuyucularımız bu ayki yazımızda başlıkta da zikredildiği üzere Cenabı Hakk’ın kıskançlığının ne anlama geldiğini hadisi şeriflerle birlikte anlamaya gayret edeceğiz. Konu şu üç hadisi şerif çerçevesinde işleniyor.

Birincisi, Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teala kıskanır. Allah’ın kıskanması, mü’min kulunun O’nun haram kıldığı şeyi işlemesi sebebiyledir.”

İkincisi Abdullah bin Mes’ud (ra) der ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “(Kulunu) Allah’tan daha çok kıskanan bir varlık yoktur. Bu sebeple O, çirkinliklerin açığını da gizlisini de haram kılmıştır.”

Üçüncüsü Sevbân (ra) der ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum kalır! Kaderi ancak dua geri çevirir. Ömrü de ancak iyilik ve hayırlar (birr) uzatır.”

Günah, ilâhî emir ve yasaklara muhalif inanç, söz, fiil ve davranışlar, dinen suç sayılan işlerdir. Rasulullah (sav) günahı hadis-i şeriflerinde şöyle tarif buyurur:

“(Günah) kalbini tırmalayıp duran ve insanların bilmesini istemediğin şeydir.”

“Günah içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvalar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.”

Dünyaya imtihan maksadıyla gönderilen insan, hem hayra hem de şerre istidatlı olarak yaratılmıştır. Onun yapısında bulunan kötülük meylinin kaynağı nefstir. Çünkü nefs, “devamlı kötülüğü emreden (nefs-i emmâre)” ve kişiyi günaha sevk etmek için fısıltılar halinde devamlı telkinlerde bulunan dâhili bir düşmandır. 

İnsanı günahlara sevk eden bir başka saik de, onun ölümsüz bir dünya hayatını arzu etmesi ve ahireti pek düşünmemesidir. Kendini bu zehirli duygulara kaptıran insan, ahireti unutarak pervasızca hareket eder ve hayvani isteklerini tatmin edebilmek hırsıyla günahlara kolayca düşüverir. Ayrıca insanın zayıf yaratılması, mal, mülk ve evlat sevgisiyle dolu olması da onu günahlara sürüklemektedir. 

Günahın harici sebepleri de vardır. Dünya hayatının cazibesi, kötü örneklerin bol miktarda mevcudiyeti ve sırat-ı müstakim üzerine oturup insanları Hak yolundan saptırmaya ahdetmiş olan şeytanın aldatması bunlardandır.

İnsan bütün bunlarla mücadele edebilmek için nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ameliyesi ile meşgul olmalıdır. Bu sayede, Allah’tan (cc) gafil olmadan zikir üzere bir hayat yaşamayı öğrenmelidir. Zira bütün günahlar, insan Allah’ı unuttuğu zaman devreye girmeye başlar.

Günahları terk ederek onlardan uzaklaşmak, ilahi emirleri yapmaktan önce gelir. Kalp evvelâ günahlardan temiz-lenmeli, daha sonra farzları yaparak nurla doldurulup tezyin edilmelidir. Çünkü günahlar ve haramlar, dini duyguları helak eden zehirler mesabesindedir. Fakat zahiren bal gibi görünüp insanlara tatlı gelir. Onlara aldanan insanlar da nihâyetinde manevi hayatlarını perişan ederler.

Şunu unutmamalıdır ki, her nimet bir külfeti gerekli kılar. Cennet ve Cemâlullah’ı isteyen mü’minler de nefse tatlı gelen günahlara düşmemek için birtakım külfet ve meşakkatlere katlanmak mecburiyetindedir. Bu hâl, ilahi imtihanın bir sırrıdır.

Cenâbı Hak (cc) kullarını çok sevdiği için daima onların hayrını istemekte ve her zaman onlara rahmetiyle muamele etmektedir. Dolayısıyla Allah, kullarının günah işleyerek imtihanı kaybetmesini ve Zâtı’ndan uzaklaşmasını asla istemez, bundan hoşnut olmaz.

Birinci hadisimizde beyan edildiği üzere, kullarını günahtan kıskanır. O yüce kudret, onların nefse, şeytana ve neticede günahlara kapılarak sırat-ı müstakimden ayrılmasını ve cennetin yolunu şaşırmasını hiç istemez. Kullarının devamlı kendisine doğru gelerek manen yükselmesini ve cennetinden istifade etmesini arzu eder. Onlara, yüce Zatı’nı hiçbir zaman unutmayıp daimi beraberlik şuuruna ermelerini tavsiye eder. Çünkü insanların bütün kazancı buradadır. Hadis-i şerifte geçen ve “kıskançlık” diye tercüme ettiğimiz “gayret” kelimesi, Allah’a (cc) nispet edilince, kulunun haram ve gayr-i meşru söz ve fiiller yapmasına, dalâlet ve şekâvete düşmesine rıza göstermemesi, ona merhamet ederek doğruluk, hidayet ve saadet üzere olmasını ve Yüce Zatı’na yaklaşmasını arzu etmesi manalarına gelir. Yoksa insanlarda olduğu gibi ani ve ölçüsüz tepkilerle kendisini gösteren bir gayret ve kıskançlık Allah (cc) hakkında düşünülemez.

Cenâbı Hak (cc) kulunun kötü duruma düşmesine rıza göstermeyeceğini şöyle beyan buyurur: “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz.” (Zümer 39/7)

Aslında kıskançlık, karı-kocanın muhabbet ve koruma hisleriyle birbirlerini başkalarından sakınmalarını, kızgınlık gösterip sitemde bulunmalarını ifade eder. Cenâbı Hak da, kullarını korumak ister ve onların kendisinden uzaklaşmalarından hoşlanmaz. Bu sebeple günahları yasaklar ve günaha kapılan kullarını, bu musibetten kurtarıp temizlemek için, bazı belâ ve musibetlerle tedip eder. İşte böyle durumlarda “Gayretullah’a veya gayret-i ilâhiyeye dokundu” denir.

Yüce Rabbimiz, insanların manevi olarak alçalıp, ahirette perişan olmasına rıza göstermez. Günahlar ise meleki hisleri hayvani arzulara teslim ederek, ruhun mükemmele doğru gelişimine mani olur ve onu en aşağı seviyeye (esfel-i sâfilîne) doğru sürükler. Neticede kalbin kararıp safiyetini kaybetmesine sebep olur. Bu da en güzel kıvamda ve mükerrem olarak yaratılan insanın tükenişini ifade eder. Dolayısıyla kalbin safiyet ve berraklığını muhafaza için, günah ve mâsiyetlerin menfi telkinlerinden son derece sakınmak icap eder.

Cenâbı Hak (cc) kullarını günahtan uzak tutmak için her türlü kolaylığı sağlamıştır. Şu hadis-i şerif Rabbimizin (cc) ne kadar merhametli olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir: Rasulullah (sav) şöyle buyurur: “Allah Teâla Hazretleri meleklerine şöyle emreder: Kulum kötü bir amel yapmak isterse, onu yapmadıkça yazmayın! Yapınca, onu aleyhine bir günah olarak yazın! Eğer benim rızamı düşünerek terk ederse bunu onun lehine bir sevap yazın! Kulum iyi bir iş yapmayı arzu ederse, yapmasa bile ona bir sevap yazın! Eğer onu yaparsa, en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar ona sevap yazın!”

Bunun yanında Cenâbı Hak, kullarını affetmek için sayısız fırsat kapıları aralayarak, onları her fırsatta günahlardan arındırmayı murat etmektedir.

İkinci hadisimizde, Allah’tan (cc) daha çok kıskanan kimse bulunmadığı, bu sebeple de Allah’ın (cc) çirkinliklerin açığını da gizlisini de yasakladığı ifade edilmektedir. Bu durum, kullarına Allah’tan (cc) daha çok şefkat ve merhamet gösteren kimse bulunmadığını gösterir. Her şeyi en iyi bilen Rabbimiz, günahların kulları için ne kadar zararlı olduğunu da en iyi şekilde bildiğinden, açık gizli bütün günahları yasaklamıştır. Günahların işlenmesine Cenâbı Hak kadar kızan ve bunu O’nun kadar çok yasaklayan kimse olamaz. O hâlde, Allah’ın günahkâr kuluna vereceği ağır cezayı yadırgamamak icap eder. Yüce Rabbimiz bu cezalarla kullarını korkutup, onları günahların zararından muhafaza etmeyi murat etmektedir.

Allah Teala (cc), kullarını günah ve çirkinliklerden muhafaza etmek için peygamberler ve kitaplar göndermiş, emir ve yasaklarını önceden bildirmiştir. Koyduğu sınırlara riayet edilmemesi hâlinde gazaplanacağını da daha önceden haber vermiştir. Bütün bunlar O’nun kullarını günahlardan korumayı murat etmesinden kaynaklanmaktadır. Cenâbı Hak, günahlar karşısında kulunu her varlıktan daha çok kıskanmakla birlikte, buna karşı muamelesini daima hikmetle, adaletle ve en güzel şekilde yapar. Zulme ve haksızlığa asla meydan vermez. 

Devam edecek...

 

KAYNAKÇA:
Efendimiz’den Hayat Ölçüleri, Murat Kaya
Feyzü’l Furkan Kur’an-ı Kerim ve Meali, Hasan Tahsin Feyizli

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:02

Allah’ın (cc) Veli Kulları

Allahın cc Veli Kulları

Allah'ın (cc) Veli Kulları - Mine Şimşek

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Allah'ın (cc) Veli Kulları

 

Rahman ve rahim olan Allahın adıyla.. Hamd alemlerin Rabbine. Salat ve salamlar Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sav), ehlibeytine ashabına ve onun vasislerine olsun. Allah dostlarının kısa hayatlarını yazmağa devam edeceğiz. Cenabı Hak (cc) cümlemizi onların feyizleri ile bereketlendirsin, muhabbetleri ile rızıklandırsın inşaallah.

Hadisi kudside şöyle buyrulmuştur: “Kulumun kalbi tamamen dünya kaygılarından arınmış bulduğumda onu kendi sevgimle dopdolu bir hale getiririm. Kulumun kalbi benim muhabbetimle dolunca onu kudret elimle tutarım. Bu durumda ben artık onun kulağı, gözü, eli, ayağı, dili ve gönlü olurum. Böylece kulum benim için işitir, benim için görür, benim için tutar, benim için yürür, benim için konuşur ve benim için düşünür.” (Buhari 38)

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde, evliyanın hayatlarını menkıbelerini okumamamızı tavsiye buyurup onlara duyulan muhabbetin faidelerini şöyle açıklamışlardır: “Kulluğumuzda ibadeti çoğaltmak değil güzelleştirmek gereklidir; kul buna gayret etmelidir. Gönlümüzü, imanımızı nefs ve şeytanın hilelerinden kendimizi koruma altına alacağız. Tevbe, sohbet, zikir ve büyüklere sevgi bizlere şerbet olacak. Kul uyanık olmalı, o gönle şeytan vesvese vermemeli. Bunun için de biz sadattan beslenecez, evliyadan beslenecez ki büyükler manevi bereketleri, ruhaniyetleri bizi kuşatsın, gönlümüze muhabbet olsun. Rahmet deryasına katılmak için büyüklerle birlikte eylesin. 

Yaptığımız işin tadı tuzu olmalı, bir yemekte çeşit ne kadar olursa olsun tuz olmadı mı o yemeğin lezzeti olmaz. Gönül testimizi sohbet nurunun, zikir nurunun altına koyacağız. Gönül testimizi çok iyi doldurmak lazım. Nefesler sayılı, sınırlı, nereye harcadığımızdan sorumluyuz... Rabıtalı olalım, bu söylenenleri zikir süzgecinden, tefekkür süzgecinden geçirelim arkadaşlar…” buyurmuşlardır.

Seyyid Abdulhakim el- Hüseyni ve Kısa Hayatı:

Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks) hazretleri son devirde Suriye’de yetişen evliyadan şeyh Ahmed el-Haznevi (ks) hazretlerinin halifelerindendir ve seyyiddir. Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği için “Hüseyni” nisbesiyle meşhur olmuştur. “Ğavs-ı Bilvanisi” lakabıyla da bilinir. Bu mübarek zatın bedeni iri yapılı, sakalı sık, pırıl pırıl yüzlü, nur bakışlı idi. İnsana mutlak suretle hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı, hal ve hareketi ile dinin emirlerine uyar çok mütevazı olup benliğe yer vermezdi . Pek alçak gönüllü, güler yüzlü, latife yapmayı severdi. Din bilgilerinde ince ve derin tasavvufun marifetlerinde derya idi. Çok misafirperver; edebi, hayası, zerafeti ile büyüklerinin ahlakı üzere idi. 

1902 senesinde Siirt’de dünyayı şereflendirmiştir. 1972 senesinde Ankara’da dünyalarını değiştiler. Kabri şerifleri Adıyaman’ın Kahta ilçesine bağlı, Menzil köyünde defnedilmiştir.

Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks) doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu köye taşınırlar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince Abduhakim (ks) hazretlerini dedesi yanına alır. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (ks) hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderir. Abdulhakim hazretleri bu mübarek zattan on dört yaşına kadar ilim öğrenir ve feyiz alır. Daha sonra komşu köylerden imamlık ve talebe okutmak için davet edilir ve gider bu arada hocasıyla da manevi bağını devam ettirir, pek çok talebe yetiştirir. Bu sırada hocası Muhammed diyauddin Nurşini hazretleri dünyasını değiştirir.(Zerreler adedince rahmet olsun.)

Abdulhakim hazretleri ilmini tamamlamak ve tasavvufta ilerlemek için manen verilen işaret üzere Suriye’nin Kamışlı beldesine bağlı Hazne köyünde bulunan Ahmed Haznevi hazretlerinin (ks) huzuruna giderek talebesi ve müridi olur. Şeyh Ahmed Haznevi ilk günden ona “Molla Abdulhakim” diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterir. On dört sene Hazne köyüne gider gelir. Kendisi anlatır: “Allah’tan başka hidayete erdirici ve Şahı Hazne’den başka benim için mürşid yoktu. Biz Hazne’de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç iltifat etmezdi. Bir ay kaldığımız zaman bile ancak birkaç kelam ederdi, bu hale çok üzülürdüm, bu düşünce ile mahzun bir halde idim o sırada bir sohbet yaptı: ‘Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme özelliğine sahip olduğu zaman mürşid, o müride zahiren iltifat etmez.’ buyruğuyla kalbim genişledi vesvese de gitti. Ben de öylesine güçlü bir yakin hasıl oldu ki, ‘Allah’a hamdü sena olsun, Şahı Hazne bu durumumuzu biliyormuş.’ dedim.” 

Yine kendisi anlatır: “Hz. Rasulullah (sav) buyuruyor ki: ‘Kim bir şeyi severse ondan çok bahseder.’ Biz de Şahı Hazne’yi çok sevdiğimiz için devamlı ondan bahsediyoruz . Bizim bütün maddi ve manevi varlığımız Şahı Hazne’dir, onun tasarrufu olmasa bir şey yapamayız. Allahu Teâlâ bin yıl ömür verseydi ben ömrümü Şahı Hazne’nin yanında geçirmek isterdim.”

Abdulhakim hazretleri otuz altı yaşında iken insanlara dinin emir ve yasaklarını anlatmak için mürşidinden icazet alır. Şahı Hazne dünyasını değiştirdikten sonra, Abdulhakim Bilva-nisi hazretlerinin sohbetlerine büyük rağbet olur, akın akın insanlar gelip ilim ve feyzinden nasiplenirler. Bu rağbet civar kasabalarda bazı şeyhlerin gıptasına bazılarının da kıskanmasına sebep olur. Şeyhin biri ona mektup göndererek: “İnsan düşünür ve kabul eder ki yan yana koyun otlatan iki çoban birinin birkaç koyunu diğer sürünün sürüsüne kaçıp karışsa onları iade etmek lazımdır. O halde sizden bizim sürüden kaçanları iade etmelisiniz.” diyordu. Bu mektup üzere Abdulhakim hazretleri tebessüm ederek: “Biz ceddi pakimiz Peygamber efendimizin ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim bırakmıştır, bu ilme kim sahipse varis olur, biz inşallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz.” buyurur. Abdulhakim hazretleri ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için sohbet ve talebe yetiştirmeye gayret etmiştir.

Bir gün sohbet sırasında biri şu soruyu sorar: “Bir kişi Kur’an-ı Kerim, hadisi şerif ve fıkıh ilmini biliyorsa manevi yol göstericiye ne gerek var?” Cevaben Seyyid Abdulhakim hazretleri: “Dediğiniz doğrudur fakat bir eczacı her türlü şifalı otları biliyor, ilaçların hangi hastalığa şifa ve fayda olduğunu da biliyor buna rağmen reçetesiz ilaç verebilir mi? Doktora gidip teşisi öğrenip o doktorun yazdığı ilaçları o eczacıdan alırsa şifa olur. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan kendini nasıl tedavi edebilir ki? Hele ahiret yolundaki insan evvela avamdır. Kalp hastalıklarının, manevi hastalıkların tedavisi daha zordur. Hasta olan oğlun olsa, kalp ve beyin ameliyatı için tecrübeli doktor ararsın değil mi?” diye buyurarak hasta olduğumuzda bir doktora mutlak ihtiyaç duyduğumuz gibi manevi hastalıklarımızın tedavisi için de bir mürşide ondan daha ziyade ihtiyacımızın olduğunu anlatmak istemiştir.

Bir ara Abdulhakim hazretleri arazi alırlar. Burası kurak bir yer olduğu için su çıkmıyordu, ne kadar uğraşsalar bir türlü su çıkmıyor, artık çaresiz kalıp durumu Abdulhakim hazretlerine bildirirler: “Kurban, burada su yok!” derler. Mübarek tebessüm ederek yanındakilere espiri ile: “İsmail (as) gibi ayağını yere vur su çıksın.” der. Biraz dolaştıktan sonra asasını yere vurarak: “Şurayı kazınız!” diye buyurur. O yeri kazıp su çıkınca arazinin eski sahibi de şaşırarak: “Ben size bu araziyi susuz diye satmıştım.” deyip hayretini izhar eder. 

Hikmet dolu sözleri şunlardır: “İnsan hep fakir olmalıdır, Allah hep fakirleri sever. Fakirlikten maksat; nefis ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. Benlik edeni, kibirleneni, büyüklük taslayanı Allahu Teâlâ sevmez. Şeytanın küfre girmesine sebep kendini büyük görmesi değil midir?” 

“İnsanın kalbi hep Allahu Teâlâ’ya bağlı olmalı, Allahu Teâlâ insanın aklından fikrinden hiç çıkmamalı. İnsanın kalbi hem mahzun olmalı hem de Rabbine yalvarış içinde olmalı. Kişi ne kadar mahzun olur ve ne kadar kibrinden ve benliğinden uzaklaşırsa Allahu Teâlâ’nın yanında o kadar yükselir.” 

Cenabı Hak (cc), Ğavsu’l-Âzam Abdulhakim Bilvanisi hazretlerine zerreler adedince rahmet eylesin, makamını ala etsin. Bizleri de şefaatlerine nail eylesin...

(Devam edeceğiz inşaallah!)

 

Yazar:  Mine Şimşek

 

Sayfa 5 / 241

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort