JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

nakşibendiliğin dört ana unsuru 2

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru - 2 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru - 2

 

Geçen ayki yazımızda Nakşibendîliğin dört esasının ikisini sizlerle sohbetleşmiştik. İnşaallah kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

3- Daimi Huzur

Tasavvufta huzur halinin kemali sâlikin ihsan mertebesine ulaşmasıdır. Malum olduğu üzere Cibril hadisi olarak bilinen ve Hazreti Ömer (ra) efendimiz tarafından rivayet edilen hadisi şerifte Cebrail’in (as) Kâinatın Efendisi’ne (sav) sorduğu üçüncü sual: “Ya Rasulallah ihsan nedir?” sualiydi. Sultanu’l-Enbiya da: “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmektir. Zira sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” buyurmuşlardı.

İşte büyüklerimizin ısrarla üzerinde durdukları huzur hali aslında ihsan mertebesine ulaşmaktır.

Diğer bir mana olarak huzur hali sâlikin her an Hak Teala’nın huzurunda olduğunun şuurunda olmasıdır. Mademki bizi her an gören ve gözeten bir Rabbimiz var, bizler de gönlümüzü sürekli O’nun ilhâmâtına ve tecelliyâtına müteveccih tutmamız gerekir.

Büyüklerimiz bununla alakalı olarak alıp verdiğimiz nefeslerimizi kontrol etmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Yani içeri giren-dışarı çıkan nefesimiz gafletle mi çıktı, uyanık olarak mı çıktı? Buna dikkat etmemizi öğütlemişlerdir. 

Şah-ı Nakşibend hazretleri (ksa) buyururlar ki: “Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi iki nefes arasını bile zikirle geçirir.”

Yine Şahı Nakşibend hazretleri buyuruyorlar ki:

“Allah’a varış yolunda işin aslı, nefes üzerindedir. Bütün himmet ve gayreti, nefesi muhafazaya ve her nefesi de huzura hasretmek gerektir. Nefesin giriş-çıkış anı ve iki nefes arası, sakın ha gafletle geçirilmesin!”

Huzur haline başka bir cepheden bakacak olursak, tasavvuf yoluna sülûk etmiş bir mümin kendisine ulaşan her şeyin Allah’tan (cc) olduğuna yakin bir şekilde iman etmek zorundadır. Yani kendisine ulaşan rızkının az ya da çok Allah’ın takdiriyle olduğunu, başına gelen güzel şeyler veya musibetlerin tamamının Hakk’ın imtihanının bir parçası olduğunu, başarıya ulaştığı her amelinin Rabbinin inayetiyle olduğunu bilmek zorundadır. Kısacası her hal ve şartta Rabbinden razı olması gerekmektedir. 

Hâce Hazretleri de (ksa) bu hususta şöyle buyuruyorlar: “Kul Allah’tan razı olmalı, bu rızalığı sürekli muhafaza etmeye çalışmalı, bunun trendini güzel tutturmalı. Sonra da Allah ile beraberlik duygusunu elde etmeye çalışmalı, kendisini hiçbir şekilde Allah’tan uzak, Allah’tan ayrı düşünmemeli, yalnız hissetmemeli kendini. Ben hangi hal üzere olursa olayım, her nerede olursam olayım Allahu Teala ile birlikteyim, diye bu hali düşünmeli, teemmül etmeli ve bu Allah ile birliktelik hali üstünde temekkün etmeli, kendini sabitlemeli.”

Hâce Ubeydullah Ahrar (ks) hazretleri de Reşahat’ta: “Bütün sıfatlardan insanda pay vardır. Biri de zatî huzur... Zira Allah, başı olmayan öncelik ve sonu olmayan nihayetsizlikte kendi zatıyla hazırdır. İnsanda meydana gelen huzur ve âgâhlık da o denizden damla ve o güneşten zerredir. Belki zatî huzur güneşinin ışığıdır ki, mazharların aynasına düşüp onu nuruyla ışıldatmıştır. İnsanoğluna düşen, her an hâlini muhasebe edip, kendisinde ister huzur ister başka bir tecelli, ne görürse Allah’tan bilmek ve bu tecellilerde hiçbir hakkı olmadığını kestirmektir.” buyuruyorlar.

Elbette ki bu bahsedilen ve büyüklerimizin kibarı kelamlarında buyurdukları huzur halinin kemal noktalarıdır. Yani onlar bu hali tüm hallerinde yaşamışlar ve Allah Teala’ya yakınlık halinin huzuru ve şevkiyle bizlere de bu yakınlığı yaşatmak istiyorlar. Misal olarak büyüklerimizin tamamı “Gözümüzü açıp kapayıncaya kadar dahi Hak’tan gaflet etsek kendimizi küfürde hissederiz!” buyurmuşlardır. 

Henüz yolun başında veya yolu yürümeye azmetmiş müminler olarak bizler de bu güzellikleri yaşamak için büyüklerimizin nasihatlerini güzelce dinleyip gayret göstermemiz gerekir.

Çünkü başlangıçtaki müridin huzur hali, mürşid rabıtasıyla talim ettirilir. Yani mürid mürşidinin ruhaniyetiyle ne kadar yoğunlaşırsa, onlardan gelecek feyz, bereket, nuraniyet ve agahiyet neticesinde gönlü Hakk’ın tecellilerine açık hale gelir. İşte yukarda da belirtildiği gibi bir an dahi Alemlerin Rabbi’nden gafil olmayan bir gönle gönlümüzü rabt edersek ilahi yakınlığın nurlarına o nispette gark oluruz. 

Netice olarak elde ettiğimiz huzur hâli nasıl muhafaza edilmelidir, biraz da bundan bahsedelim.

İmam Efendi hazretleri (ks) buyurmuşlar ki: “Bizim Nakşilerin büyüklerinden İsmail Atâ hazretlerine birisi intisab ettikten sonra buyurmuşlar ki: ‘Biz şimdi seninle kardeş olduk. Bari sana bir kardeş nasihati vereyim de unutma, hatırında tut: Farz et ki bu gök kubbenin altında yalnız seninle Allah vardır. Şimdi sen de zikir ve fikrinle O’nun varlığında mahvu ifna et, yalnız O kalsın.

Huzur iki türlüdür. Biri fikren, diğeri de zevken ve şevken Cenabı Hakk’ı unutmamaktır. Tabii ikincisi kemaldir. Ancak birincisi yapılmadan ikincisine de ulaşılmaz.”

İşte huzurun muhafaza edilmesi için İmam Efendi hazretlerinin (ks) buyurdukları gibi öncelikli olarak tefekkürümüzü geliştirmemiz gereklidir. Yani eşya ve hadiselere bakışımız sürekli Rabbimizi tanıma vesilesi olmalıdır. Bir Nakşibendi sâliki yaşadığı hiçbir anı sıradan düşünmemelidir. Kainatın Efendisi (sav): “Ayağın taşa dokunsa kalbini yokla.” buyurmuşlar. Yani her hadiseyle Rabbin sana bir şey buyuruyor olabilir diye tefekkür et. Kainattaki zerreden kürreye her şeyin Allahımızın izniyle hareket ettiğini ve senin de bunun farkında olman gerektiğini düşün. Bunları düşünürken de sana O’ndan gelecek her şeye rıza göster. Hiçbir şeyi kendinden yani nefsinden bilme.

Dolayısıyla her hal ve kârda Rabbimizin bizi görüp gözettiğini ve bizim için her zaman hayrı murad ettiğini de unutmayalım. 

4- Daimi Zikir

Muhterem kardeşlerim, Nakşibendi yolunun, sohbetleşmeye çalıştığımız ilk üç esasını hayatımıza tatbik ettiğimizde bizde oluşacak güzel haslet daimi zikir olacaktır. Çünkü evliyaullah sohbetinde pişen bir salik, bu sohbetlerin neticesinde zahirde ve batında sünnet-i seniyyeye ittibaya muvaffak olur. Bu minval üzere devam eden kişi de peyderpey huzur hali oluşmaya başlar. Huzur hali temekkün etmeye başlayınca da kalp zikretmeye başlar. Kalp zikretmeye alışınca diğer latifeler bu zikre iştirak etmeye başlar. Neticede kanın damarda dolaşması gibi zikrullah müridin tüm vücudunu kaplar. Artık her aza, her halde Mahbubu Hakiki’yi (cc) zikretmeye başlar 

Rabbimiz celle ve âla hazretleri Kitab-ı Kerimin’de: “Onlar (akl-ı selîm sahibi müminler) ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahʼı zikrederler…” (Âl-i İmrân 191) buyuruyorlar.

Efendimiz (sav) de hadisi şeriflerinde: “İnsanlar bir mecliste oturur da orada Allah’ın ismini anmazlarsa, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olurlar. Kim bir yolda yürür de Allah’ı zikretmezse, eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur. Kim yatağına girer de orada Allah’ı zikretmezse, yine eksik bir iş yapmış, bir günah işlemiş olur.” (Ebu Davud, Edeb, 25/4855) buyuruyorlar.

Bu hali yakalayan bir insan için artık her hal ve tavır zikir nevinden olur. Akabinde de hadisi kutside buyrulduğu gibi Cenab-ı Hak onun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağı, yürüyen ayağı olur. O konuştuğu zaman adeta onun dilinden Hak konuşur. Bakışı basirettir, ileri görüşlü olur. Anlayışı ferasettir, olması gerekenleri ve olacakları fehmeder. Nefsi onu yanlışa meylettirdiğinde gönlüne bir sızı saplanır, daralma olur. Rabbini incitebileceği düşüncesi ile hemen vazgeçer ve tevbe kapısına yönelir. Sadece düşüncesine bile binler tevbe eder.

Son kelam olarak diyoruz ki, güzel bir müslüman olmanın yolu ancak evliyaullah hazerâtının ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Onların sohbetiyle bereketlenip, ahlaklarıyla ahlaklanmaya, Hak Teala hazretlerine yakınlığa ulaşmaya ve her an o Zat-ı Zülcelal’in mezkuru olmaya azmetmeliyiz. İnşaallah bunun neticesi ise sadece Cenneti âlaya ulaşmak değil, bu nimetle birlikte cennet-i Zât-ı Zülcelale kavuşmak olacaktır.

Rabbim bizleri hiç bir zaman dostlarının yakınlığından ayırmasın ve yukarıda sayılan nimetlere hepimizi nail eylesin.

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Pazar, 01 Nisan 2018 00:06

DİN HAYATIMIZIN NERESİNDE?

Din Hayatımızın Neresinde

Din Hayatımızın Neresinde?  - Veysel Özsalman

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Din Hayatımızın Neresinde?

 

Mahrum kalıp hasret çektiğimiz birçok şey arasında bazen sıra manevi ihtiyaçlara da gelir. Bizde bulunmadıklarını hatırlayıp onlara nail olamamanın efkarıyla kendimize “nerede” olduklarını sorarız. Bu sualler hayıflanmanın ötesine geçip ciddiyetle cevabı araştırıldığında yitiğin bulunmaması, kaybın ortaya çıkmaması için hiçbir neden yoktur. Bu manada noksanlığını hissettiğimiz her ne ise onun tarifi net bir şekilde yapılmalı, ciddiyetle ve doğru yerde aranmalıdır.

Yazımızın başlığı olan ve bahsimizin etrafında şekilleneceği sualin benzerleriyle de günlük hayatın rutini içerisinde sıklıkla karşılaşırız. Mesela “Rasulullah (sav) hayatımızın neresinde?”, “Tasavvuf hayatımızın neresinde?” yahut “Kur’an hayatımızın neresinde?” gibi suallere zaman zaman hem cemiyet hem de fert olarak muhatap oluruz. Bu suallerin ima ettiği hakikati ve tabii olarak bunlara verilecek cevapların benzerliğini görmekle birlikte, hepsini tek çatı altında toplayıp bunu olabildiğince kapsamlı bir şekilde “Din hayatımızın neresinde?” diye ifade edebileceğimizi söyleyebiliriz. Çünkü insanların ve cemiyetlerin dini idrak etme biçimlerinin ve onu hayatlarında hangi konuma yerleştirdiklerinin anlaşılması bu mevzudaki diğer bütün soruların cevaplarının kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlar.

Bugün “din” her cemiyette -hatta aynı cemiyetteki farklı bireylerce- değişik şekillerde anlaşılabilmekte ve yaşanmaya çalışılmaktadır. Bu anlayış fazlalığının ve uygulama bolluğunun sebebi fertlerin ilgi ve idrak kabiliyetlerinin aynı hizada olmamasının yanı sıra, kendi anlayışlarına uygun her türlü referansı kolayca bulabilmeleridir. Herkes durduğu noktadan bütün hakikatleri görebildiğine, mevzunun tamamını kavrayabildiğine inanmakta ve daha farklı şekilde olabileceğine ihtimal vermemektedir. Aynı zamanda kendisine arka çıkacak birçok fikir de bulabilmektedir. Fakat nihayetinde hayatlara yansıyan, fertlerin idraki nispetinde kendi hakikatleridir ve bu sebeple hayata yansıması da birbirinden oldukça farklıdır.

Bu noktada bir bütünün kavranıp ifade edilmesindeki noksanlık, farklılık ve hataları belirtmek için anlatılan, körlerin fili tanımlama çabalarından bahseden fıkrayı hatırlayalım. Hayatları boyunca fil diye bir mahlukun varlığından bihaber yaşayan bu kör adamların, fil ile karşılaşıp elde ettikleri kısmi tecrübeler neticesinde zihinlerinde ayrı ayrı fil tasavvurları oluşmuştur. Filin kulağını tutan onu yelpaze, bacağını kavrayan ağaç, kuyruğuna denk gelen ise onu bir sicim zannetmiştir.

Din olgusu anlaşılmaya çalışılırken yapılan hata da fili tanımak isteyen körlerin yaptığıyla aynıdır. Dini açıklamak isteyen her birey, cemiyet yahut disiplin, kendi durduğu noktayı merkez kabul ederek tespitlerini yapmaktadır. Mesela psikoloji için din bir inanç meselesi iken sosyoloji için cemiyet hayatını düzenleyen bir kurumdur. Hukuk için din bir kurallar, kanunlar sistemi iken felsefe için akıl ile izah edilmeye muhtaç bir kavramlar yumağıdır. Her birinin kendince doğruluk payı olsa da aslında hepsi eksik ve nihayetinde hatalıdır. Dolayısıyla dinin ne olduğu mevzusundaki referansını bu disiplinlerden alarak dini hayata yansıtmaya çalışanlar da bir o kadar hata içerisindedir.

Eğer din felsefenin ele aldığı ka-darıyla sadece kavramlar ve bunların arasındaki nazari ilişkilerden ibaret olsaydı ameli boyutundan hiç bahsedemezdik. Yahut sosyolojinin bahsettiği gibi sadece içtimai bir müessese olsaydı ihtiyaç kalmayan müesseseler gibi bir gün cemiyet hayatının dışına itilebilirdi. Yine psikolojinin ifade ettiği gibi yalnızca davranışları etkileyen dahili bir muharrik olsaydı birisi çıkıp bu insanın kendisini kandırmasıdır, diyebilirdi. Nitekim öyle de oldu ve dini açıklarken bu referans noktalarına dayananlar dinin amel boyutunu görmezden geldiler, kutsiyet arz eden her unsuru cemiyet hayatının dışına çıkardılar ve bunların insanın hüsnü kuruntusu olduğunu söylediler.

Gözümüzün önündeki canlı örnek Avrupa, yüzlerce yıldır bu merhalelerden geçerek bugünkü marazlı anlayışına kavuşmuştur. Dinin bir bütün olarak hayatı kuşattığını unutup felsefi, psikolojik, sosyolojik ve türlü türlü anlayış ve izahlarına takılıp kalarak onu tahrif ettiler ve nihayetinde büyük resmi görmekten mahrum oldular. Elbette ki din olgusunun çeşitli disiplinler tarafından izahı yapılacaktır fakat din bu kısmi görüşlerden hiç birisi olmadığı gibi onların toplamı da değildir. Bu nedenle dinin hayatımızdaki yerini tama-mıyla kavrayabilmek için zihinlerde ne anlama geldiğinin net bir şekilde ortaya konması gerekir.

Bu noktada adeta körlerin gözlerini açacak ve filin tamamını görüp anlamalarını sağlayacak “ilahi bir ışığın” devreye girmesi gerekir. Aksi takdirde ne kadar etrafında dolansalar da yahut onlara ne kadar anlatılsa da akıllarındaki tarif hep noksan kalacaktır. El yordamıyla din olgusunu kavrama çalışanların elde edeceği de bundan fazlası değildir. Bu sebeple dinin bir bütün olarak kavranılmasında rehberin, kılavuzun yani gözün görmesini sağlayacak ışığın önemi büyüktür. Bu rehber, kesinlikle hakikatin bir parçasını alıp tamamıymış gibi sunan değil, bizim onu her yönüyle kavramamız için mücadele verendir. 

İnsan dinin bütününden haberdar oldukça artık hayatın içerisinde nerede olduğunu aramayı bırakarak, dinin hayatın kendisi olduğu fikrine doğru meyleder. Bundan sonra dinin neyle alakalı olup olmadığı, neyle birlikte olup neyden ayrı olduğu fikri ortadan kalkar ve hayatın içinde ve dışında her ne varsa onun din ile aynı ve eşit olduğunu kavrar.

İslam dininin hayatın hiçbir sahasında boşluk bırakmayan muazzam yapısı onun bir bütün şekilde kavranmasını zorunlu kılar. Eğer İslam’ın, ferdî ve içtimaî hayatın her sahasında var olduğunu düşünüyorsak, onu bir bütün olarak kavramaya ve bu gerçeğe göre davranmaya da mecburuz demektir. Bu şekildeki bir din anlayışının hayata yansıması, topyekûn bir seferberlik ile onu hiçbir unsurunu atlamadan yaşama gayretiyle ortaya çıkar.

Dinin hayatın kendisi olmasından maksat onun ekonomiyle, siyasetle, sanatla, fikirle, eğlence ve zevklerle kısacası her şeyle alakalı olduğu dahası belirleyicisi olduğudur. Din ve hayatı bir ve aynı gören bakış açısıyla ferdî ve içtimaî hayatın her sahası dinin emir ve yasaklarına göre şekilleneceğinden kimsenin aklına dinin nerede olduğu yahut olması gerektiğiyle alakalı sorular gelmez. Çünkü herkes bilir ki o her yerdedir.

Din hayatın bazı şubelerinde yahut bu şubelerin bazı bölümlerine mahsus bir olgu değildir. Bu sebeple sadece hayatın belirli cüzlerinde tahkikat yapmayı kendisine iş edinmiş, dolaysıyla ortaya koyacağı bilgilerin de hakikatin ancak cüzi bir kısmına işaret edeceği ortada olan, disiplinlerin bakışıyla İslam’ın bütün mevcudata nüfus etmiş ve onu kuşatan yapısının topyekûn bir şekilde kavranması mümkün değildir.

Parçayla yetinmeyip bütünü arzulamak… İslam’ın bizden beklediği budur. Çünkü kendisi parçalarla yetinmeyip bütünü istemektedir. İçtimai hayatınız benim, iç dünyanız sizin demiyor. Camide benimle, sokakta bir başınasınız demiyor. Kazanırken ben varım, harcarken yalnızsınız demiyor. Her zaman ve her şartta bütün hayatımızı şekillendirmeye talip oluyor. Kısacası İslam bize “hayat benim” diyor.

Biz İslam’ı hayatın yalnızca bazı cüzlerinde yahut cüzi anlayışlarda arayamayız. Eğer öyle olursa külliyen hayatın dışına çıkmasına engel olamaz “Din/İslam hayatın neresinde?” diye gündüz vakti fenerle aramak zorunda kalırız. 

O halde bize bütüncü bir bakış açısı, bütünü aydınlatacak bir “nur” lazımdır. Bu nur ancak Kur’an, sünnet ve bunları temsil eden örnek şahsiyetlerin hayatından yayılabilir. Bize düşen bunlara sıkıca yapışmak ve terk etmemektir. İşte İslam ve hayatın bir ve aynı olduğu o zaman anlaşılır, İslami bir hayat ancak o zaman mümkün olabilir.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Pazar, 01 Nisan 2018 00:05

YOLDA BIRAKMAZLAR ALIRLAR SENİ

yolda bırakmazlar

Yolda Bırakmazlar Alırlar Seni  - Yusuf-i Kenan

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Yolda Bırakmazlar Alırlar Seni

 

İrfan meclisine erişebilsem
Varıp anlar ile görüşebilsem hay hay

Aşkın kervanına karışabilsem
Yolda bırakmazlar alırlar seni hay hay

Aşıkların solmaz taze gülleri
Zikr-i tevhid ider daim dilleri hay hay

Evliyaullahın doğru yolları
Yolda bulunagör alırlar seni hay hay

Hazreti Nureddin aşkın rehberi
Atıf dervişlerin edna kemteri hay hay

Gelirsen demezler gelme dön geri
Kapıdan savmazlar alırlar seni hay hay

 

Dünya hayatı çok kısa olmakla beraber gafil davranan insanoğlu, asıl vatanı olan ahiret hayatının tarlası olduğunu çabucacık unuttuğu dünyayı sanki hiç ayrılmayacağı ebedi mekanı gibi görmektedir. Kendisini dünyanın eşsiz bir parçası zanneder. Adeta dünyanın merkezinde olduğunu düşünüp, her şeyin kendi etrafında el pençe divan durduğunu düşünür. Hele biraz maddiyatı veya kariyeriyle biraz üst düzeydeyse kibrinden adeta kafası göğü değecek türden hava, civa, endam birbirini kovalar. Nereden gelip, nereye gittiğini unutur. Dünya hayatında misafir olduğunu unuttuğunda ise, ev sahipliği taslar. Sanki adeta dünyanın merkezine doğru ayrılmaz bir kök saldığını zanneder. Ta ki ölüm emri kapısını çalana dek. 

Ölüm insana ne olduğunu gösteren hakikattir. En büyük ibrettir. Yakınlarımızın ölümü sıranın er geç bize de geleceğini haykırır. İbret almak yerine ne var ki hayat devam ediyor, ölenle ölünmüyor türünden geçiştirmelerle birkaç gün aradan sonra sanki hiçbir şey yokmuş gibi kaldığımız yerden gafil yaşantımıza tüm hızıyla devam ederiz. 

Her hedefin bir yolu vardır. Ama ne var ki insanın istikamet seçimi Hak üzere ise yolu da Hak üzeredir. Batıl istikamete giden yollar insanı oyalar. Asıl gitmesi gereken Hak menzilden uzaklaştırır. Bir süre sonra yönünü kaybeden inan, insanlıktan çıkar. Yeri gelir en yırtıcı hayvanlardan, vahşi canavardan daha tehlikeli olur. Hem nefsine hem de çevresindekilere zulmeder. 

Ömür denilen sermaye eğer Hak üzere harcanırsa en değerli hazine olan Rıza-i İlahi’nin anahtarına insanı ulaştırır. Ömür insana bahşedilmiştir. Nerede, ne zaman, nasıl sona ereceği önceden takdir edildiyse de; bunu nasıl, hangi yolda tamamlayacağı kulun kendi tercihine bırakılmıştır. Mutlu, huzurlu bir ömür yaşamak isteyen her kuluna Mevlamız, Kur’an, sünnet ve bu yoldan giden kamil, muttaki insanları rehber tayin etmiştir. Ona en büyük şeref olan dostluk kapısını açmıştır. Adeta tabiri caizse her kuluna kendisine ulaşabileceği bir yol muhakkak vardır. Yeter ki kul tercihini Hak’tan yana yapsın.

Hak yolunun yolcusunun en büyük azığı sabırdır. Sabreden derviş, ama dünyada ama ukbada, muhakkak muradına erer. Fakat bu yol çetin imti-hanlar ile çevrilidir. Yolcunun istikameti üzerinde onu yolundan alıkoyacak nefsine ve şehvetine hitabeden çok fazla oyun, oynaş, eğlence sebepleri bulunabilir. Belki bunlar her zaman elinin tersiyle itelenip yola devam edilemeyebilir. İnsanı gaflete sürükleyip yolundan alıkoyabilir. Ama muhakkak çok geçmeden şöyle bir silkelenip tövbe ederek istikamet üzere asıl yolumuza yönelmek gerek. İnsana yakışan davranış ve tutum budur. İnsan yeter ki tercihini Hak’dan yana yapın. O yönde bir adım atabilsin. Bu hususta bir kudsi hadiste: Allah (cc) şöyle buyurur: “Kul Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım, Bana bir arşın yaklaşırsa, ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim.” (Cami, c. II, s. 69) 

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor; Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Yedi kişi vardır ki Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet Günü’nde Kendi gölgesinde gölgeler: (Bunlar) Adalet sahibi yönetici, Allah’a ibadet içinde yetişen genç, mescidden ayrıldıktan sonra tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, birbirlerini Allah için seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve toplum içerisinde statü sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde ‘Ben Allah’tan korkarım.’ deyip bu daveti reddeden kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş akıtan kimse.” (Buhari, Ezan, 36)

Kalbin gıdası, Mevla’nın muhabbet ve marifetine ulaşmaktır. Zira kalp tabiatının gereği, kendi tasarruf sahibini bulmakta, ona candan meyil ve muhabbet eylemektir. Kalbin helakı ise Mevla’dan gafil olmak, masivaya meyil etmektir ve nefsin hevasına uyup dünya endişesinin derin deryasına dalmaktır. Bizlere düşen hiç kesintiye vermeden gönlümüzü tam manasıyla Rabbimiz’e bağlamak olmalıdır. Kul ulu çınar gibi, masivaya gönlünü kaptırmadan Kur’an-ı Kerim ahkamına, sünnet-i seniyyeye ittibaına ve evradlarının ulviliğini idrak edip itina ile devam ettikçe Cenab-ı Mevla Hazretleri’nin inayeti ile ihlası tezayüd eder, tam manasıyla istikamet ehli olur.

Özellikle Kur’an emirlerine riayet etmeyen kimselerden tehlikeden kaçar gibi kaçmalıdır, Bu ulvi yola girmek arzusunda olanın sabırlı olması, acele etmemesi iyice imtinana ermesi lazımdır. Kendisinin ihlas üzere, niyetinde samimi olması da gerekir.

Kul bazen Rahman‘ı unutur, nefis şeytan kendisini uyutur. Ama Yüce Rahman hiç bir zaman kulunu ve mutluluğunu unutmaz, bazen verse de sıkıntı dert, samimiyetini ölçer ve bekler ki kul samimiyeti ile iman deryasına girsin, kalbine samimiyet ve iman mührünü vursun hem dünyada hem de ahirette mutlu, mesut olsun.

O’nun (cc) emrine uyarak İslam dininin esasları ile ahlakını süsleyen kul, tabiri caizse, nefret ve kin ile hatta sevgisizlikle bedeni kaplayan ölü deriyi bir güzelce soyar; mutluluğu, sevgiyi, gönül güzelliğini içine koyar. Artık gönülde nefret, kin, sevgisizlik bir daha uğramaz. Çünkü tüm kötülük kapılarını kapatmıştır. Gönül artık ona uyar ve peşinden gider, ne güzel bir uygulama ve güzelliktir bu, bunu yaratan Yüce Rahman’a şükürler olsun.

Kulunu seven, onun her anında mutlu olmasını isteyen yüce Yaratan’ın kendisine doğru yürüyen, her an secde ile şükür ile olan kulu ne kadar özel ve güzeldir. Dili ve bedeni kaplayan sevgisizlik dikenini söker; İslam ile aşk, ümit dünyasına doğru kulu yavaş yavaş götürür, mutluluğun sarayında merhametin tahtına oturtur, mutlulukla gülümsetir.

Allah kulunu ümitsizlik ve çaresizlik içinde bırakmaz. Bir imtihana tabi tutar, imtihan eder ve çelik bir irade ile yeniden ayağa kalkmasını sağlar. Çaresiz kaldığında samimi bir kalp ile Allah’a yönelince Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Bu ilahi bir vaattir. Parmağına bir diken batmasını bile sevap hanesine iyilik olarak yazan bir anlayışın insanı yücelteceği yer Yaratan’ın yanıdır. Bu anlayışla inşa edilen müminin kimliği sarsılmaz bir mahiyette olur.

Bir mümin bütün maddi güçlerden tecrit edilmiş veya sıkıntılara maruz kalabilir. Mümin oldukça en güçlü olduğu inancı onu bırakmaz. “Eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz.” İlahi buyruğundan güç alır ve gücünü korur. Çünkü en güçlüye inanan en güçlü olur. En güçlüden isteyen hiçbir zaman mağdur olmaz.

O varken “yalnızlık” sadece bir kelimedir. O’na yakın olduğumuz oranda yalnız değiliz, O’ndan uzaklaştığımız oranda yalnızız. Bize şefkat edenlerin en şefkatlisi bir Rabbimiz var; sahipsiz değiliz. O bizleri sevdiği için, sevgiyle, severek var eyledi. Bizlerin varlığından hoşnut. Varlığımız haşa ki O’na yük değil. Büyük bir ateşten küçük bir çıra tutuşturulsa ateşten ne eksilir? Yaşamımız O’na ağır gelmez. Bizi beslemek ve rızıklandırmak -haşa ki- O’na zor değildir. Bizden sadece verdiklerine teşekkür etmemizi ister. Hem bize lütfundan hesapsızca vereceğini de müjdeler. 

Biz ona nankörlük etsek de, üzerimizden kudret elini çekmez. Neredeyse tevbe ederek dönüş yapmamızı bizden daha çok ister. Biz onu unutsak da, küsüp yüz çevirmez. Sadece hatırlanmak ister. O’nun bize sevgisi hesapsızdır. 

Bizi seven dostlarımız, yakınlarımız bile severken biz var olduktan sonra sevdi. Bizi sevenler için önce var olmamız gerekliydi. Yoksa nasıl severlerdi ki bizi? Yok olanı kim sever ki? Bir zamanlar yoktuk. Biz yoktuk, bizi sevenler de yoktu. Biz kendi yokluğumuzun farkında değilken bile, Rabbimiz bizi yokluktan buldu. Bizi yoktan var etti. Bize ruhundan üfledi. Bizi hiç yokken sevdi. 

Dostlarımız bile çoğu zaman hatasızlık bekler bizden. Hata ettiğimizde gönül koyup, küserler, hatalarımızı istemeden, bilmeden yapsak dahi bir türlü yakıştıramayıp unutmaya, affetmeye yanaşmazlarken; Rabbimiz bize hata edebileceğimizi, kusurlarımızın olabileceğini açıkça söyler. Bağışlayacağını en başından kulağımıza fısıldar. Bizden sadece hatamızı kabullenerek ısrarcı olmadan tevbekar olmamızı bekler. İçten içe duyduğumuz pişmanlığı bile özür kabul eder. 

Biz yeter ki yolda edeple durmasını, beklemesini bilelim. Er geç bırakmazlar, alırlar bizi. Zaten O’nun lütfu kereminden kim istemiş de mahrum kalmış ki…

Selam ve dua ile...

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

Namaz Hakkında Hadis i Şerifler 2

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 2  - Yusuf Fuad

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 2

 

Geçen ay kaldığımız yerden Efendimiz’in (sav) namaz hakkındaki buyruklarını ele almaya devam edelim inşaallah.

عَنْ أَبي الجُهَيْم عَبْدِ الله بْنِ الحَارِثِ بْنِ الصِّمَّةِ الأنصَارِيَ  قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله  : لَوْ يَعْلَمُ المَارُّ بَيْنَ يَدَي المُصَلِّي مَاذا عَلَيْهِ, لَكَانَ أَنْ يَقِفَ أَرْبَعِينَ خَيْراً لَهُ مِنْ أَنْ يَمُرَّ بَيْنَ يَدَيْهِ. قَالَ الرَّاوِي: لا أَدْرِي قَالَ أَرْبَعِينَ يَوْماً، أَوْ أَرْبَعِينَ شَهْراَ، أَوْ أَرْبَعِينَ سَنَةً.

Ebu Cüheym Abdullah ibn Haris el-Ensarî’den  rivayet edildiğine göre Rasulullah  şöyle buyurdu: “Namaz kılanın önünden geçen kimse ne kadar günah işlediğini bilmiş olsaydı, kırk şu kadar zaman yerinde durması hakkında daha hayırlı olurdu.”

Hadisi rivayet eden zat dedi ki: “Kırk gün mü? Kırk ay mı? Kırk yıl mı? dedi bilemiyorum.” (Buhari, Salat, 101; Müslim, Salat, 261)

Namaz kılanın önünden geçmenin büyük bir günah olduğu ile ilgili rivayeti kütüb-i sitte müelliflerinin tamamı kitaplarında zikretmiştir. Namaz kılanın önünden geçmemek için kırk gün, kırk ay veya kırk yıl mı beklenileceği yönündeki şüphe, hadisin ravilerinden kaynaklanmaktadır.

Bu günah, açıkça anlaşılacağı gibi namaz kılanla değil, önünden geçenle alakalıdır. Namaz kılana düşen görev ise önüne bir sütre koymaktır. Çünkü sütrenin önünden geçmekte bir sakınca yoktur. Geçmekte olan kimse namaz kılanın farkında değilse, onu uyarmak için “Allahu ekber!” veya “Subhanallah!” gibi sözler söylemek veya sadece eliyle geçmemesi gerektiği yönünde ikaz işareti yapmak namaza engel teşkil etmez.

عَنْ أَبي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّه عَنْه عَنِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :إِذا أُقِيمتِ الصلاَةُ فَلاَ صَلاَةَ إِلا المكتوبَةَ.

Ebu Hureyre’den  rivayet edildiğine göre Nebi  şöyle buyurdu:

“Namaz için kamet getirilince, artık farzdan başka bir namaz kılmak yoktur.” (Müslim, Müsâfirîn 63)

Kamet, sadece farz namazlar içindir. Sünnetler ve nafile namazlar için kamet getirilmez. Cemaatle namaz kılmak üzere kamet getirildikten sonra artık sünnet ve nafile namaz kılmak caiz değildir. Kılınacak olan namazın revâtib denilen beş vaktin sünneti ile herhangi bir nafile namaz olması arasında fark yoktur.

Hanefî mezhebi ulemasına göre, sabah namazının sünnetini kılmayan bir kimse, farzın ikinci rekatına yetişeceğinden emin olursa kametten sonra önce sünneti kılar.

 

Yazar:  Yusuf Fuad

 

Riyayı Terk Edip 2

Riyayı Terk Edip İhlâsa Sarılmak - 2  - Şeb-i Vuslat

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Riyayı Terk Edip İhlâsa Sarılmak - 2

 

Çok amel, eğer Allah (cc) için yapılmayan bir iş ise, yapana sevap getirmez. Abdullah b. Hanif Antaki şöyle der: Öbür âlemde, amelinin sevabını isteyen bir kula Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Sana amelinin sevabını dünyada iken vermedik mi? Meselâ: Meclislerde sana itibar edilip yer verilmedi mi? Dünyalık işinde seni önder yapmadık mı? Alış verişinde sana genişlik vermedik mi? Bunlara benzeyen şunu şunu vermedik mi?”

Hükemâdan birine soruldu: “Muhlis kimdir?” Şu cevabı verdi: “Tıpkı, kötülüklerini gizlediği gibi, iyiliklerini de gizleyen kimsedir.”

Bir başka zata soruldu: “İhlasta gaye nedir?” “Halkın övmesini sevmemektir.” dedi.

Zünnûn Mısrî’ye sordular: “İnsan, Allah’ın saf kullarından olduğunu nasıl anlar?” Şöyle dedi; insan bu durumu şu dört şeyle bilir:

 

Rahatı terk ederse,
Az da olsa, elindeki imkânları ölçüsünde verirse,
Maddî derecesinin düşmesi, kendisine üzüntü vermezse,
Övülmek ve kötülenmek kendisi için farksız olursa.

 

Adiyy b. Hâtem Tai, Resûlullah’tan (sav) naklen şöyle anlatıyor: “Kıyamet günü insanlardan bir kısmı için emir verilir, cennete gönderilir. Cennete yaklaşırlar. Hatta kokusunu alır, köşklerini ve ora ehli için Allah’ın hazırladığı şeyleri görürler. Ardından şu nida gelir: ‘Onları geri çevirin! Onların cennette nasipleri yoktur.’ Oradan dönerken, öyle bir hasret ve nedametle dönerler ki ne onlardan öncekiler, ne de sonrakiler öyle bir hasret ve nedamet duymuştur. Şöyle söylenirler: ‘Yâ Rabbi! Keşke evliya kullarına hazırladığın şeyleri göstermeden bizi cehenneme atsaydın!’ Bunun üzerine Allahu Teâlâ: ‘Böyle olmasını Ben istedim. Ama sebebi var: Yalnız kalınca, büyük günahları işleyerek bana başkaldırdınız. Halk arasına çıkınca da engin gönüllü ve mütevazı oldunuz. Kalbinizde sakladığınız değil; başka hâlinizi gösterdiniz. İnsanlardan korktunuz ama Ben’den korkmadınız. Onlar gözünüzde büyüdü; ama Ben büyümedim. Halk için bıraktığınızı Benim için bırakmadınız. İşte bu sebeple, sizi bol sevabımdan mahrum bırakmakla kalmayacağım, elim azabımı da tattıracağım’ diye buyurur.”

İbn Abbâs (ra) Resûlullah’tan (sav) naklen şu hadisi şerifi anlatıyor: “Allahu Teâlâ cenneti yarattığı zaman öyle yarattı ki, Ondakileri hiçbir göz görmemiştir, kulak duymamıştır, hiçbir insan kalbine onların hayâli gelmemiştir. Sonra ona ‘Konuş!’ Buyurdu. Bunun üzerine Adn cenneti üç defa şöyle konuştu: ‘Mü’minler muhakkak kurtulmuştur.’ (Mü’minun Suresi, ayet: 1) Sonra da: ‘Ben, her riyakâra, münafığa ve cimriye haramım.’ diye konuştu.”

Hz. Ali’nin (ra) şöyle buyurduğu anlatılır: Riyakârın dört nişanı vardır;

Yalnız kalınca tembeldir,
Halk arasında neşelidir,
Övülünce amelini artırır,
Yerilince amelini azaltır.

Şakik b. İbrahim’in de şöyle dediği rivayet edilir: Amelin üç koruyucusu vardır:

Amelin yapılmasında yardımı Allah’tan görmek. Bu hâl ucbu, kendini beğenmişliği kırar,
Yapılan amelle Allah’tan rızasını istemek. Bu da hevayı, yani nefsani isteği kırar,
Amelin sevabını Allah’tan beklemek. Bu da, tamahı ve riyayı yok eder.

İşte bu üç şeyle ameller hâlis olur. Şimdi bu üç şeyi biraz açıklayalım.

Amelin yapılmasında yardımı Allah’tan (cc) görmek. Kişi bilmelidir ki, yaptığı iyi işte Allah (cc) muvaffak etti. Şayet bilirse ki, yaptığı amelde başarı ihsan eden Allah’tır (cc). O zaman şükürle meşgul olur. Amelini beğenip övünmez.

Yapılan amelle Allah (cc) rızasını istemek. Yani yaptığı işe bakar, Allah (cc) içinse, onda Allah’ın (cc) rızası varsa yapar. Allah’ın (cc) razı olmadığı bir işse, yapmaz. Böylece, nefsinin arzusuna kapılıp bir iş yapmaktan kurtulur. Çünkü Allahu Teâlâ nefs için şöyle buyurdu: “Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefs olanca şiddetiyle kötülüğü emredicidir.” (Yusuf Suresi, ayet: 53)

Ehli hikmetten biri şöyle der; “Amelleri hususunda kişi koyun çobanını örnek edinmeli ve onun gibi olmalıdır.” Bunun ne demek olduğunu soranlara şu cevabı verir: “Çoban, koyunlarının yanında namaz kıldığı zaman nasıl ki onlardan herhangi bir övme beklemez. Herhangi bir hayır işleyen de onun gibi olmalı. Yalnız da kalsa, halkın yanında da olsa, yaptığı iyiliğe aynı şekilde devam etmeli.

İslâm düşünürleri, amellerin selâmetle sona ermesi için şu dört şeyin gerekli olduğunu bildirmişlerdir:

Başlamadan önce bilgi. Çünkü ilimsiz amelin hiçbir faydası yoktur. İlimsiz yapılan bir işin zararı faydasından çoktur.

Bir işe başlamadan önce niyet. Zira amel niyetle yararlı olur. Nitekim bu manada, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ameller, niyetlere göredir ve herkese niyetindeki vardır.” Meselâ: Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer ibadetler hep niyetledir. Bütün bu ibadetlerin başında niyet gereklidir. Ta ki, yapılan ibadet bir işe yarasın.

İşin ortasında sabır. Yani: İbadet sırasında sabırlı olmalı ki, sakin ve huzurla ibadetini tamamlasın.

İşin bitiminde ihlâs. Çünkü: Ameller ihlâssız kabul edilmez. İhlas ile amel edersen, Allahu Teâlâ yaptığın ameli kabul buyurur. İhlasa sahip olduğun için, kulların kalbi de sana yönelir.

Bu manada Hirem b. Hıyan’dan nakledilen bir rivayet şöyledir: “Bir kul, kalbi ile Allah’a yöneldiği zaman, Allahu Teâlâ mü’minlerin kalbini ona yöneltir. Böylece, kulların sevgisini ve şefkatini o kuluna nasip eder.” Bu hususta Ebû Hureyre (ra) tarafından rivayet edilen bir hadisi şerif şöyledir: “Allahu Teâlâ, bir kulu sevdiği zaman, Cebrail’e şöyle buyurur: ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev. Cebrail o kulu sever ve göktekilere şöyle seslenir: ‘Rabbiniz falan kulu sevdi; siz de seviniz.’ Böylece sema ehli de o kulu sever. Sonra, o kulun sevgisi yerdekilerin kalbine konur ve Allah bir kulu sevmediği zaman da aynı tertipte hareket olur. Yani: Cebrail’e önce Allah’ın o kulu sevmediği bildirilir. O da diğerlerine söyler.”

Hamid Lekkaf diyor ki: Allahu Teâlâ, bir kimsenin helâkını dilerse, onu şu üç şeyle cezalandırır:

Ona ilim verir; ancak ilmi ile amel işlemekten men eder.
Salih zâtlarla sohbet nasip eder; ama onların hakkına riayet nasip etmez.
Kulluk kapısını açar; ama ihlâs yolunu kapatır.

Fakih der ki: Bütün bunlar o kimsenin başına kötü niyeti sebebiyle gelir. Bir de içinin bozukluğundan dolayı. Eğer niyeti doğru olsaydı, Allahu Teâlâ ona ilmin faydasını, amelde ihlâsı, salih zatlara saygıyı nasip ederdi.

Fakih der ki: Ahirette amelinin sevabını bulmak isteyene, amelini Allah için, riyasız, hâlis niyetle işlemek düşer. Sonra da yaptığı o ameli unutmak. Ta ki, gurura kapılıp amelinin sevabı zayi olmasın. Çünkü şöyle denilmiştir: Bir tâatı korumak onu yapmaktan daha zordur.

Nitekim bu mana, Ebu Bekir Vâsiti tarafından şöyle ifade edilmiştir; “Tâatı korumak, onu yapmaktan daha zordur. O tıpkı kırılacak cam eşya gibidir. Çabuk kırılabilir. Zorlanmaya gelmez. Ona riya dokunsa kırar, gurur, ucub ve kendini beğenmişlik değse kırar. Durum böyle olunca, bir kimse bir amel işleyeceği zaman riyadan korkarsa, eğer riyayı kalbinden atma imkânı varsa, çıkarıp atması gerekir. Bunun için de çaba harcamalı. Şayet çıkarıp atamıyor ise riya korkusu ile ameli bırakmamalıdır. Amelini işledikten sonra riya fiili için Allah’tan bağış talebinde bulunmalıdır. Umulur ki, bu yoldan Allah ona bir başka amelde ihlâs nasip eyler.

Fakih anlatıyor: Riya hususunda bazı zatlar, farzlara riyanın girip, girmeyeceği konusuna dair konuştular. Bazılarına göre: Farza riya karışmaz; çünkü bütün insanlar o farzı yapmakla mükelleftir. Buna göre; farz eda edilirse, ona riya ka-rışmaz. Bazıları da şöyle dediler: Riya farza da girer; diğer ibadetlere de girer.

Fakih der ki: Bence farz ibadetin edasında riya, ibadet edenin niyetine göre iki şekilde olabilir:

Bir kimse halkın gördüğü yerde farzı eda eder; görmediği yerde eda etmezse, o tam münafıktır. Allahu Teâlâ bunlar için şöyle buyurdu: “Şüphesiz münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa Suresi, ayet: 145)

İnsanların yanında imkân nisbetinde tam ve güzel amel yapar; yanında kimse olmadığı zaman eksik ve noksan tarafına kaçar, fakat terk etmezse, bunun için de eksik sevap vardır. Sonra, yaptığı noksan ibadetlerden sorumludur.

En iyisini Allah (cc) bilir.

Allah (cc) yar, kalpler beraber olsun…

Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

KAYNAKÇA:
Tenbihü’l-Gafilin ve Bostanü’l-Arifin, Ebu’l-Leys Semerkandi, Bedir Yayınevi, 2016.

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

Sayfa 6 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort