JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 01 Ekim 2018 00:01

TESLİMİYET VE GÜVEN: Hz. FATIMA (ra) -1-

Teslimiyet ve Güven Hz. Fatıma ra

Teslimiyet ve Güven: Hz. Fatıma (ra) -1 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

Teslimiyet ve Güven: Hz. Fatıma (ra) -1

 

Hamdolsun alemlerin Rabbine…. Salat ve selam olsun Kainatın Habibi’ne, gönüllerin Tabibi’ne… 

O’nun ehlibeyti’ne, ashabı kirama ve bütün sahabe annelerimize; özellikle Hz. Fatıma (ra) annemizin üzerine selat ve selam olsun.

Cennet kadınlarının efendisi, Peygamber Efendimiz’in (sav) can paresi, Hz Ali efendimizin sevgili eşi, Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin annesi Hz. Fatıma (ra) annemizin hayatındaki teslimiyet ve güvenden örnekler almak için güzel bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?

Hz. Fatıma (ra) annemiz, Rasulullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve selem) en küçük kızıdır. Annesi, Allah Rasulü’nün eşi-dostu-can yoldaşı, müminlerin annesi Hz. Hatice’dir (ra). Hz.Fatıma Hicret’ten 13 sene evvel Mekke’de dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Huzeyme’nin evi diye anılan evde oturmaktadır. Hz. Hatice’nin (ra), Rasulullah Efendimiz’den olan bütün çocukları bu evde doğmuştur. Bu ev hâlâ, Mevlidi Fatıma-Fatıma’nın Doğduğu Yer diye tanınmakta ve Mescidi Haram’dan sonra Mekke’nin kutsal ziyaret yerleri arasında sayılmaktadır. 

Fatıma kelimesi lügatte “sütten kesilmiş” manasına gelmektedir. Peygamber Efendimiz’in en küçük kızı Hazreti Fatıma’dır.  Deylemî’nin Ebû Hureyre (ra)’den rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendimiz (sav): “Onu sevenleri, Allah cehennemden uzaklaştıracağı için kızıma Fatıma adını verdim.” buyurdu.  Yine “Fatıma cennet kadınlarının efendisi, Hasan ve Hüseyin de cennet gençlerinin efendisidir.” buyururlar. Hz. Fatıma annemiz Zehra ve Betül lakaplarıyla meşhurdu. Zehra; “Ak yüzlü, nur yumağı, beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” manasına, Betül ise “Dünyevi heveslerden uzak, ibadet için kendisini Allah’a yönelten, iffetli ve namuslu kadın” anlamına gelmekteydi. Hz. Fatıma dünyevi heveslerden uzak, zahid bir kişiliğe sahiptir. Çok temiz, eşi bulunmaz bir insandır. Hz. Aişe (ra) annemiz buyurur ki : “Şekil, hal ve yol bakımından, gerek kalkışında gerek oturuşunda Hz. Fatıma’dan daha çok Rasulullah’a benzeyen bir kimse görmedim.” 

Fatma annemiz güzel yüzlü, akıllı bir hanımefendidir. Zühd ve takvası gibi ilmî ve edebî hissi de çok yüksek derecededir. Efendimiz (aleyhisselatu vesselam) nübüvvetini ilan ettikten sonra Hz. Fatıma, O’nun kalabalıklar arasında durduğunu, insanları İslam’a davet ettiğini defalarca görmüş ve O’na her zaman destek olmaya çalışmıştır. Çocuk safiyeti içerisinde babasının halini anlamaya çalışmıştır. Hz. Fatıma annemize “Ümmü Ebiha” yani babasının annesi de denilmiştir.

Fatıma annemiz her kız çocuğu gibi büyümüş, evlilik çağına gelmiştir. Abdullah Bin Büreyde (radıyallahu anh) babasından şöyle nakleder Hz. Ebu Bekir (ra), Hz.Ömer (ra) Peygamber Efendimiz’e gelerek Fatıma’yı istediler. Rasulullah Efendimiz “O küçüktür.” buyurdu, vermedi. Hz. Fatıma kendisine ilk evlilik teklif edildiğinde 15 yaşlarında idi.

Talipliler sadece Peygamber’in kızı olmasından dolayı ona talip olmamışlardı. O, evlenilecek hanımefendi adayları içerisinde en ideal özelliklere sahipti. Bu yüzden ona talip olanların sayısı oldukça fazla idi. Hz. Peygamber yaş, soy ve kültürel denkliği göz önüne alarak taliplileri nazikçe reddediyor, biricik kızı için en uygun damat adayını bekliyordu. Çünkü eşler arasında iyi bir uyum olabilmesi için evlilik, dengi dengine olmalıydı. Hz. Peygamber (sav) Hz. Ali’yi damat olarak gönlünden geçirmiyor değildi. Hatta bir gün Hz. Peygamber’in: “Rabbim! Kızıma hayırlı bir kısmet nasip et. Amcam oğlu Ali ne güzel bir eştir onun için.” dediği rivayet edilir. Sahabi arasında: “Her halde Hz. Peygamber, Hz. Ali’nin talip olmasını bekliyor.” şeklinde de konuşmalar başlamıştı. Hz. Ali, Hz. Fatıma’yı arzu ediyor, fakat bir türlü kendinde cesaret bulup arzusunu iletemiyordu. 

Hz. Ali, günlerden bir gün -muhtemelen M.624 Mayıs- cesaretini toplayarak, Hz. Fatıma’yı istemek üzere, Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı. Konunun özel bir konu olduğunu anlayan Hz. Peygamber: “Bir ihtiyacın, bir arzun mu var ya Ali?” diye sordu. Hz. Ali’nin yine heyecandan cevap vermemesi üzerine: “Sen Fatıma’yı istemek üzere geldin.” buyurdu. Hz. Ali, sadece “Evet!” diyebildi. Hz. Peygamber’in cevabı: “Merhaben ve ehlen.” oldu. Bu sözler, Hz. Peygamber’in bu evliliği onayladığı anlamına geliyordu. Daha sonra Hz. Peygamber mehir konusunu da konuştuktan sonra, bu teklifi Hz. Fatıma’ya ulaştırdı. Hz. Fatıma’nın cevabı o günün âdeti üzere susmak şeklinde oldu. Hz. Fatıma’nın evlilik konusunda rızasının alınması, o günkü toplumda görülmüş bir durum değildi. Hz. Fatıma’nın gözlerinden, çok sevdiği babasından ayrılacağından dolayı yaşlar boşaldı. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübra, VIII/20; Bk: Nesâi, Nikah 31, 32) 

Hz. Peygamber: “Onu kendine helal edinmek için mehir olarak verebilecek neyin var?” buyurdu. “Ey Allah’ın Rasulü hiçbir şeyim yoktur!” cevabını verdim. O zaman Hz. Peygamber: “Peki sana vermiş olduğum zırhı ne yaptın?” buyurdu. “Hâlâ bende duruyor.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Fatıma’yı seninle evlendirdim, ancak onu kendine helal edinmek için o zırhı götür, pazarda sat!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ali zırhı satmak üzere pazara yola çıkar. Hz. Osman (ra) efendimiz Hz. Ali’nin zırhını sattığını görünce sebebini sorar. Düğün hazırlığı olduğunu öğrenince zırhı 400 veya 480 dirheme alır ve düğün hediyesi olarak zırhı tekrar Ali’ye hediye eder. 

Bir hadisi şerifte de buyuruldu ki: “Kızım Fâtımayı, Ali’ye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allah Teala, her Peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi ise, Ali’den halk buyurmuştur.” Fatıma annemiz, Hz. Ali efendimizle nikah edildiğinde on beş yaşını altı ay geçmişti. Ali efendimiz ise yirmi bir yaşındaydı. Nikah akdinden takriben on yedi gün sonra düğün yapıldı. 

Abdullah bin Amr anlatıyor: “Hz.Fatıma annemiz Ali efendimizle evlenirken çeyiz olarak bir hamil, bir kırba ve içi lif ile doldurulmuş bir yastığı vardı.” Hamil kadifeden yapılmış bir yaygıdır. Bunu yorgan olarak kullanmışlardır. 

Fatıma annemizin yuvasındaki gayretini, azmini anlatmakla bitiremeyiz. O güzel ve muhterem yuvadan Hz. Hasan, Hz. Hüseyin efendilerimiz, ehlibeytin gülleri yetişti. Fatıma annemizin bir oğlu daha oldu, adını Muhsin vermişlerdi fakat Hz. Muhsin küçükken vefat etmiştir. Hz. Hasan efendimiz hicri 3.yılda Ramazan ayında dünyaya gelmiştir. Hz. Hüseyin efendimiz ise hicri 4.yılda Şaban ayında doğmuştur.

Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ilk gıdası tahnik olmuştur. Tahnik çocuk dünyaya geldikten sonra anne sütü almadan yumuşatılmış bir hurma ile çocuğun damağını ovmak demektir, bunu yapmak sünnettir. Peygamber Efendimiz “Çocuklar doğunca bana getirin.” buyurmuşlar, Hasan efendimiz doğunca Efendimiz (sav) mübarek ağzında bir hurma ezmiş ve Hazreti Hasan’a tahnik yapmıştır fakat Hüseyin efendimiz doğduğunda Peygamber Efendimize getirilmeden önce anne sütü içmiştir. Bu yüzden Hasan efendimizin ilminin, Hüseyin efendimizden daha çok olduğu büyüklerce ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz torunları dünyaya geldiğinde sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okumuşlar; sonra Hasan (Güzel) ve Hüseyin (Güzelcik) anlamlarında torunlarına isim vermişlerdir.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Allah Rasulü: “Ey Ali! Hasan için bir koyun kurban et. Ey Fatıma! Çocuğunun saçını tıraş ettir ve saçlarının ağırlığınca gümüş tasadduk et. Onları sünnet ettirin!” buyurdular. Hazreti Hüseyin doğumunun yedinci gününde sünnet edilmiştir. Hz. Fatıma annemizin iki de kızı dünyaya gelmiştir. Kızlarının birine Zeynep diğerine Ümmü Gülsüm isimlerini vermişlerdir.

 

Yazar:  Gönül Pınarından

 

İyyâke nesta’în Dediğiniz Halde Allah Size Yardım Etmiyorsa İyyâke na’budu’nuzda Bir Noksanınız Var Demektir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 124 - Nisan 2018

 

İyyâke nesta’în Dediğiniz Halde Allah Size Yardım Etmiyorsa İyyâke na’budu’nuzda Bir Noksanınız Var Demektir

 

Sual: Efendim malum-u aliniz Türkiye’de tarikatlar geçmişte pekiyi anlaşılamamış, günümüzde de hala anlaşılamıyor… 15 Temmuz’da yaşanan elim hadiseden sonra terörist bir grubun yaptığı bir hadiseyi Müslümanların umumuna özellikle de ehli tarikin üzerine yamama gayreti var. Buna görsel ve yazılı basında bizatihi şahit oluyoruz. Halkı, tarikatların ümmeti Muhammed için tehlikeli olabileceğine dair yönlendirmeler var. 

Eğer kıymetli vaktinizi almazsak tarikat ve tasavvufun dindeki yerinden ve öneminden bahsedebilir misiniz? 

Cevap: İfade ettiğiniz bu hadiseye baktığımızda toplum olarak -çok özür dilerim- biraz etten önce çömleğe düşüyoruz. Et yok, boş çömleğe düşünce de sıkıntı oluyor. 

Evet, bugün Türkiye’de gereği gibi tarikat, tasavvuf, meşayıh, mürid anlaşılamamış, bu ciddi bir sorun. Ama bu sorun neden kaynaklanıyor, niye bu sorun oluyor? Geçmişimizde bu memba bizim elimizde iken, bizi bugünlere o tarikat büyüklerinin himmeti, duası, gayreti, hizmeti, irşadı getirmişken bugün şimdi biz niye böyle kendimize, aslımıza yabancı olmuşuz, bunu irdelemek lazım. 

Bugün Türkiye’de din dediğimiz olgu gereği gibi anlaşılamamış. Zarf anlaşılmadan mazruf anlaşılamaz. Zarfı önce anlayacağız, sonra onun içinde saklı olan mazrufa ulaşacağız. Bugün Türkiye’de din gereği gibi anlaşılamadığı için 15 Temmuz’u yaşadık. Bir paralel devlet yaşamadık, biz bir paralel din yaşadık. Ortaya atılan fitne paralel din fitnesi. 

Nasıl ki geçmişte Hint hükümdarı Ekber Şah Nasrani, Yahudi, İslam ve Hinduizm’i birleştirerek Hindistan’da yeni bir din ihdas etmek istedi, muvaffak olamadı elhamdülillah. İmam Rabbani var gücü ile bununla mücadele etti. Şah vefat edince oğulları o izi sürmedi, devam etmediler… Bugün 15 Temmuz’un müsebbibi olan kişi kırk seneden beri yaklaşık, Türkiye’de paralel bir din oluşturmaya çalışıyordu. O da bütün dinleri sentez ederek; Yahudiliği, Hristiyanlığı, Budizm’i, diğer başka izmleri İslam’ın içinde sentezleştirerek, birleştirerek bir din ortaya koymak istiyordu. 

Ve bu toplum buna prim verdi... Binlerce insan bunun dinine iman etti. Ve bugün şimdi vazgeçmek çok zorlarına gidiyor. Onlara dokunduğunuzda siz din ile savaşıyorsunuz, diyorlar. 

Ama bu insan bir taraftan da devlete yönelmişti. Niye devlete yöneldi? İhdas ettiği dini yeryüzünde yayabilmek için. Veya Türk toplumuna bunu enjekte edebilmek için bir güce ihtiyacı vardı, bu güç de devlet gücü idi, bu yüzden devleti elde etmek istedi. Yani devleti payende yaparak, devleti kullanarak dinini yaygınlaştıracaktı. Bu kadar mektepler, yurtlar, dershaneler vs. bütün bunların maksadı bu dinin yayılması idi. 

Neydi bu adamın iddiası? Bu adam çıkıp diyordu ki Allahu Teâla bana manen bildirdi, Allah bana konuştu… Bu bana vahyetti demektir. Ne vahyetti? Allah bu kâinatı Hz. Muhammed aleyhisselam hürmetine var etti, benim hürmetime de devam ettiriyor... Yani ben bir nevi Hz. Muhammed’in aleyhissalatu vesselam ikiziyim dedi. O’na ikiz olduğunu iddia etti. Bu yüzden kendisine kâinat imamı diyordu... 

Bu adamın dininde ne vardı, ne diyordu bu? Hz. Meryem, Hz. İsa aleyhisselama hamile kaldığında Cebrail aleyhisselam Hz. Meryem’e gelip üflemiştir. Cenabı Hak -la teşbih- kâinattaki çiçeklerin döllenmesi gibi Hz. Meryem’i Hz. Cibril’in nefesinden döllemiştir. Bunun iddiası şu idi: Cenabı Hak, Meryem’e Hz. Muhammed’in ruhunu gönderdi. Hz. Meryem’i ruhu dölledi. Ve o döllenmeden Hz. İsa meydana geldi, Mesih oluştu. O Mesih de benim; ben Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın oğluyum diyordu… İkizlik yetmedi ona, Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın oğlu oldu. Mesih, Hz. Muhammed’in ruhundan döllendi ve ben şimdi Mesih olarak geldim. Bunu iddia ediyordu… 

Bir başka iddiası neydi bunun: Kur’an’daki Nasr suresi Mekke’nin Fethi’ni müjdeliyordu. Cenabı Hak Efendimiz’e “Sana Allah tarafından bir fetih verilecek, büyük bir fetihte muvaffak olacaksın.” buyurdu. Ayetin zahiri manası Mekke’nin Fethi idi; işari manası gönüllerin fethi idi... Bu üstün akıllı dedi ki oradaki feth ifadesi, Allah’ın müjdelediği o feth kelimesi fethullah demektir; Allah beni müjdeledi. Bu fethi bana müyesser kıldı. İşte benim bu yaptığım hizmet o fethi mübindir. Ayet beni müjdeliyor, dedi… 

Bu bunları söylüyordu, gizlemiyordu; eserlerinde de bunları yazmıştı. Kırk seneden beri -edenler müstesna- hiç kimse itiraz etmedi. Kimse karşı çıkmadı. Herkes bunun hizmetini takdir etti. Diyanet İşleri Başkanlığı, diğer âlimler, profesörler bazı cemaatler vs. takdir ettiler. Ne büyük hizmet yapıyor, bakın İslam’ı herkese sevdiriyor, bu kadar gençliğin Müslüman olmasına sebep oluyor, böyle ahlaklı bir nesil yetiştiriyor… dediler. Herkes takdir etti... 

Ama bugün boya döküldü, foya ortaya çıktı. Şimdi herkes düşman. Bunun ceremesini herkes çekecek… Allah’ın dinine karşı duyarsız kalmanın ceremesini herkes çekecek. 

Eğer biz Allah’ın dinine sahip çıkmaz, şer-i şerifi müdafaa etmez, Hz. Peygamber’in sünnetini müdafaa etmeksizin kendi tarikatlerimizi, kendi cemaatlerimizi, kendi olgularımızı öne çıkarmaya çalışırsak ayeti kerimede buyrulan: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz…” ifadesiyle muhatap oluruz. Kim İslam’dan başka bir şeyi öne çıkarırsa, başka bir din ortaya koyarsa Allah onu ondan kabul etmez. Bugün şimdi bütün sufiler, mutasavvıflar bunu düşünmek zorundalar. 

1920’li yıllarda şeriat mülga dediler hiç birimiz sesimizi çıkarmadık. Dönem dönem geldiler yasak dediler, hiç sesimizi çıkarmadık. Bu Feto şeytanı geldi şeriatı bozmaya kalktı… Yasak demedi bakın, bu daha tehlikeli. Rusya’da bir devrim oldu, Bolşevik İhtilali. Adamlar bütün dini yasakladılar. Dini bozmadılar, dediler ki din yasak. Camiler kapalı, kiliseler kapalı her şeyi kapattılar. Şimdi aynı zulmü Çin, Doğu Türkistan’da uyguluyor… Oruç tutmayacaksın diyor, gözümün önünde içki içeceksin diyor, bakkalları mecbur tutuyor içki satacaksınız diyor. Halka içki içiriyor. Niye? İbadet mefhumuna karşı, bir ilaha inanmıyor. İnanmadığı için de ona karşı sorumlu değilsiniz, diyor. 

Şimdi bakın bu insan (Feto) ne yaptı? Oruç tutmayın, demedi, orucu bozdu. Memurlar için dedi ki Ramazan’da tutmayın senelik izne çıktığınızda tutarsınız. O zaman Ramazan değil, denildiğinde “Önemi yok, Allah niyetleri biliyor.” dedi. Namaz kılma demedi. Dedi ki şimdi kılma, eve gittin mi toptan kıl. Akşam mesaiden çıkınca sabahtan başla yatsıdan çık, hepsini birden kıl. Veyahut iş yerinde isen fikrinle kıl, kendini namazda diye düşün. Her işi gücü yap ama kendini namazda düşün, namaz kılıyor gibi işine de devam et... Namazı bozdu... İbadetleri bozdu. Kur’ân’ın anlamını, yorumunu bozdu. İnsanlara farklı bir yorum getirdi, kimse buna itiraz etmedi. 

Şimdi müdafaaya daha layık olan İslam’ın şeriati mi, İslam’ın ahkâmı mı; yoksa İslam’dan bir cüz olan tasavvuf mu? Bunu biz Cenabı Hakk’ın bir cezası olarak kabul edelim. Âdem aleyhisselamın hali, nedameti hepimize örnek olmalı. Biz de oturup Allah’a çok tövbe edelim. 

Bu bizim işimiz biraz şuna benziyor kusura bakmayın, düşman memleketi işgal ediyor… Fransızlar Antep’e gelmiş yerleşmiş, Urfa’ya doğru yola çıkmışlar Urfa’ya geliyorlar. Bir münadi gelmiş halka demiş ki: “Düşman geliyor. Antep’i işgal etmiş, şimdi Urfa’ya doğru yaklaşmış. Haydi, gelin hazırlanalım kendimizi müdafaaya, savunmaya geçelim…”

Kimse de çıt yok, kıpırdama da yok, herkes rahat işinde gücünde… Adam siyaset yapmış demiş ki: “Yahu düşman gelmiş isot tarlalarına girmiş. Biberlerimizi zayi ediyor…” Çapayı, kazmayı, baltayı kapan yürümüş… 

Maraş gitmiş Antep gitmiş, Urfa gidiyor, memleket gitmiş çıt yok; isot tarlasına girilmiş; hareket var. Şimdi din bozulmuş, şeriat tahrif edilmiş, kızlarımızın namusu payimal edilmiş; örtü diye bir şey yok denmiş kızlarımıza, herkes başını açmış. Namaz kılmak isteyen insanlarımız namazdan men edilmiş; göz ucunla kıl, ima ile kıl denmiş. Orucun şekli değiştirilmiş, bu insanların ellerine Kur’ân yerine farklı kitaplar tutturulmuş, Kur’ân ellerinden alınmış. Kâinat imamı diye, Peygamber değil de, ne ildüğü belirsiz asliyeti belli olmayan, ermeninin birisi insanlara kâinat imamı olarak tanıtılmış… Şimdi biz bunlara mı yanalım, isot tarlasına mı yanalım. Burada tarikat isot tarlası gibi. 

İmamı Gazali buyurur ki rahimehullah: “Eğer ‘iyyâke na’budu ve-iyyâke nesta’în - Ya Rabbi sana ibadet eder anca senden yardım isteriz.’ dediğiniz halde; Allah’tan yardım istediğinizde size yardım gelmiyorsa, Allah size yardım etmiyorsa o zaman bilin ki sizin ‘iyyâke na’budu’nuzda bir noksanınız var. Ya Rabbi sana ibadet ederim, olgusunda eksiğiniz var noksanınız var. Oraya geri dönün. İyyâke na’budu’ya dönün. 

İyyâke na’budu demek, ya Rabbi senin emrettiğini yerine getirdik, şimdi senin rahmetini bekliyoruz, demektir. Bu millet İyyâke na’budu’ya geri dönmek zorunda. Şeriat olmadan tarikat olmaz. Din olmadan tasavvuf olmaz, zındıklık olur bu. 

Bugün insanlarda şöyle bir anlayış olmuş artık: Sadece tasavvuf anlamında değil bütün dini cemaatlere karşı çıkıyor adam. Çünkü bu Fetöcüler öyle bir tahribatta bulundurlar ki Türkiye’de cemaat olgusunu bitirdiler. Adam diyor ki ben hiçbir cemaate inanmıyorum, ne malum ki bu cemaatlerin akıbeti paralel olmayacak. Sütten dili yanmış adam suya üflüyor, ne diyebilirsin. Ne diyebiliriz? Bunca yıl biz bu insanlara dini anlatmadık, şimdi nasıl tasavvufu anlatalım. Din diye bir şey vermedik bu insanlara. Şimdi herkesin eteği tutuşmuş kendi parçasını, kendi tarikatını, kendi isot tarlasını kurtarmak istiyor. Bakın yine Allah’ın dini için ortada bir şey yok. Bu Hakk’ın cezası. 

Cennetmekân Abdulhakim Arvasi Hazretleri, merhum Necip Fazıl’ın üstadı, hocası, Allah şefaatine nail etsin… Medreseler ve tekkeler kapatılınca ona soruyorlar: “Bu medreseler bu tekkeler hak hakikat yuvası, hikmet merkezi değil miydi? Buralar Allah’ın evi değil miydi? Allah niye kendi evini kapattı? Nasıl izin verdi, buraları yıktı per perişan etti?…” Buyuruyor ki: “Onlar işlevini yitirdi. Cenabı Hak da bir ferdi leimi gönderdi, kapılarına kilit vurdu.” 

İşlevleri ne idi. Medreseler ilim merkeziydi. Ama buralarda ilim vardı amel yoktu, ilim vardı ihlas yoktu... Âlimlerde kibir başladı. İlmi, cedel için kullanmaya başladılar. İlim mücadele aracı oldu, karşındakini habt etmek, onu yenmek ondan üstün gelmek kullanılıyordu ilim. Medrese bu işlevini yitirdi, Cenabı Hak kapattı. 

Tekkeler de tembeller yuvası oldu zikir yapacağız diye oralara toplandılar, fıkhı ihmal ettiler, ilmi ihmal ettiler. Bilinçsiz bir zikir tutturdular. 

Bugün -istisnalar kaideyi bozmaz, ayaklarının tozun gözüme sürme olsun- tasavvufi dediğimiz, sufi dediğimiz gruplara bakın. Folklorik hareketlerden başka yaptıkları bir şey yok. Dans yapıyorlar, Allah’a sığınırız böyle bir şeyden. Saçlı adamlar toplanıyor, saçlarını göstermek için repçiler gibi dans ediyorlar. Ne bu? Efendim bu zikir. Yahu bana bir şey gösterin ki İslam o şeye ölçü koymamış olsun. Misal şu çay içtiğim bardağa İslam ölçü koymamış olsun, yok. Mesela İslam bana diyor ki altın bir bardak ile, safi gümüşten yapılmış bir bardak ile çay içemezsin. Parmağına ziynet olarak altın bir yüzük koyamazsın. Üstüne saf ipekten bir elbise giyemezsin… İslam bütün hayatımı dengelemiş, düzene sokmuş. Parmağımdaki yüzüğün, ziynetin madeninden üstümdeki elbisenin kumaşı ve rengine kadar tarif etmiş. Kaldı ki İslam’ın ana temel esaslarından olan zikre bir ölçü getirmemiş olsun… İslam’da zikir temel meseledir. 

Misal olsun diye söylüyorum, bakın namazın bu kadar ayrıntısı var. Namaz kılıyoruz. Bir musalli, namaz kılan birisi başını secdeye koyduğunda iki ayağını birden ayaklarının altına ince bir sigara kâğıdı girecek kadar secdeden kesse namazı bozulur. Bu kadar ayrıntıya kadar namazda tarif edilmiş. Hangi hal sehiv secde gerektirir, hangi hal namazın iadesini gerektirir bunlar hep tarif edilmiş. Okumanın şekli tarif edilmiş. Bir insan namazda Allahu Ekber yerine ÂÂllahu ekber dese elifi biraz med etse çekse, uzatsa namazı bozulur. Eğer bunda kastı varsa namazı bozulmakla kalmaz imanı da bozulur. Niye ÂÂllahu Ekber istifham manasındadır, Allah var mıdır, demektir. Allahu Ekber Allah büyüktür, anlamında. Ama onu biraz çekerse Allah var mı diye istifham, şüphe meydana gelir. Allah var mı, diye düşünen bir insanın namazı olur mu? 

Bakın bütün bu ayrıntılara kadar tarif edilmiş. Namaz da bir zikirdir. Kur’ân namazı zikir olarak bize anlatır. Hem de öyle ki

“وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ - Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir.” der. Namaz en büyük zikirdir, der. Şimdi zikrin tarifi olmasın mı? Zikrin ölçüsü olmasın mı? Bugün adam ben sufiyim diyor, çıkıyor dans ediyor: iki ileri bir geri… Geçen bir videoya bakıyorum adam özellikle tembih ediyor; hay hay diye zikrederken bir de ayaklarınızı yere vuracaksınız, diyor… 

Bizim Erzurum’da geçmişte büyük bir zat yaşamış: Hacı Ahmet Baba, Allah şefi’-i ahir etsin, Allah dostlarından bir zat. Bunun meşhur bir müridi, talebesi var belki buralarda da ismini duymuşsunuzdur, şair bir zat… Sümmani Baba diyorlar, Âşık Sümmani. Deyişleri, şiirleri meşhurdur. 

Bu Sümmani Baba bu yollara girmeden evvel halk şairi sonra hak şairi oluyor… Ekmek parası için düğünlerde saz çalar, türkü söylermiş. Tarikata girince de sazını pek bırakmamış, aradan çalıyor. Birkaç sefer de Hacı Ahmet Baba hazretlerinin yanında çalmış. Çalarken de aradan sanki afedersiniz atları sular gibi “brrr” diye bir ses çıkarıyor… Ahmet Baba buna sormuş: “Ula oğul sazın saz, sözün söz de ambu ‘brrr’ nesi, bu ney?” Demiş: “Baba orayı sorma, orası derin gider.” 

Şimdi tamam halka halka, zikir zikir de bu ayağı yere vurması nesi... 

Evet, başa dönüyoruz… 1925’lerde tekkeler hangi sebeple kapatıldıysa bugün ki sufiyye o zamanki bidatlerin hepsini işlemeye başlamış, üzerine de eklemiş. 

Yine Cenabı Hak bize ruhsat veriyor, fırsat veriyor. Bakın yine söylüyorum -istisna olanlar bu söylediklerimin dışında, Allah bizi onlara bağışlasın- ama bugün yaygın olan bir hastalık, dine karşı çok vurdum duyarsızız, şer-i emirlere karşı ilgisiziz… Millet şimdi isot tarlasına girince biz hareketlendik: Vay cemaatlere saldırıyorlar! Saldıracaklar tabi. Allah’ın dinine saldırırken sen neredeydin? 

Bugün Allah’ın dinine saldıran sadece bir kişi, sadece Fetöş değil. Televizyonlarda belki her gün seyrediyorsunuz Adnan Oktar’ı. Allah’ın dinine saldırıyor. Çırılçıplak bayanları yanına alıyor, meleklerim diyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Mustafa İslamoğlu Allah’ın dinine saldırıyor; hadislerle, ayetlerle istediği gibi oynuyor. Mehmet Okuyan Allah’ın dinine saldırıyor. Yıllarca Yaşar Nuri saldırdı; öldü kurtulduk şükür, kimsenin sesi çıkmadı. Mustafa Öztürk diye biri çıkıyor televizyonlara, adamın dilinin kemiği yok, her tarafa döndürüyor her şeyi söylüyor. Caner Taslaman diye bir felsefeci çıkıyor her türlü afedersiniz kusmuğu ortaya kusuyor, kimsede yine ses yok. Biri çıkıyor diyor ki, “Hanımım kalkıyor Ramazanı şerifte sahur yapıyor. Sabah ezanı okununca namazını da kılıyor sonra benim sahurumu hazırlıyor, ben de sahurumu yapıyorum…” Bu adam ilahiyat profesörü… Ezan okunduktan sonra sahur yapıyor. Bunun iddiası ne? Türkiye’de biz fazla oruç tutuyoruz. İmsak vakti erkenmiş. Güneş doğduktan sonra da yiyebiliriz. Bakın buna kimse bir şey demiyor, kimsenin bir rahatsızlığı yok Abdulaziz Bayındır’dan. Muhammed Nurdoğan denilen bir edebiyatçı çıkıyor, televizyonlarda ahkam parçalıyor. Ayetler okuyor, hadisler okuyor, kimse bir şey demiyor… 

Yahu bu insanlar Allah’ın dinine saldırıyor. Allah’ın dinine saldırıyor sorun yok ama biz, bize saldırıldığında rahatsızlık duyuyoruz. Bunu Hak’tan bileceğiz. Hakk’ın bir cezası olarak göreceğiz. İyyâke na’budu’ya geri döneceğiz. Dine sahip çıkacağız…

İnşallah devam edecek...

Sohbet 07.10.2016 tarihinde Sivas’ta yapılmıştır.

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 14:42

Aralık 2018 Mukaddime

Aralık 2018

Sayı: 132 - Aralık 2018

 

Muhterem kardeşlerim, dergimizin 11. yılının son sayısını çıkarmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Bizler biliyoruz ki, kullar efendilerinin imkanlarını kullanarak onun isteklerini yerine getirirler. Görüntüde işi yapan kul olsa da hakiki fail efendisidir.

Bu meyanda bizim Efendimiz yani Rabbimiz Hazreti Allah’tır (cc). Bizleri nihayetsiz lütfu, keremi ile yarattı. Bizi bu imkan alemine gönderdi. Bizlerde bu imkanları O’nun (cc) adına kullanarak kulluğumuzun gereğini yerine getirmiş oluyoruz. Bunun sonucunda da Rabbimiz bizleri mükafatlandırıyor. 

Dolayısıyla da dergimizin çıkarılmasında bizler gayret ediyormuş gibi görünsek de aslında her şeyin Halıkı olarak Cenab-ı Hak Teala hazretlerinin nihayetsiz lütfu sayesinde bu günlere ulaşmış oluyoruz. Bundan dolayıdır ki, O Mutlak ikram sahibine zerreler adedince hamd, tesbih ve şükür ediyoruz.

Aralık ayı dergimizde konu olarak İslam’ın dört muhkem kalesi olan “edille-i şer’iyye” yani kitap- sünnet-icma-kıyas başlıklarını hocalarımız izah etmeye çalıştılar.

Malumunuzdur ki, günümüz toplumunda özellikle Batılı müsteşriklerin ortaya koyduğu, fakat bir takım ilahiyatçıların yaymaya çalıştıkları “Kur’an müslümanlığı!” “tarihselcilik”, “telfikçilik ve mezhebsizlik” gibi fitne tohumları İslam coğrafyasında ve ülkemizde yeşertilmeye çalışılıyor. Başlangıçta ulemamızın kadim görüşlerini yıpratmaya çalışan bu güruh, zamanla ashabı kiramın görüşlerini de basitleştirmeye ve toplumun gönlündeki ashabı güzine olan itimadı zayıflatmaya başladılar. Bunda kendilerince bir aşamaya geldikleri zannıyla sünneti seniyyeye ve bunu zayıflatmak içinde Hadisi şeriflere hücum etmeye başladılar. Özellikle hadis rivayeti konusunda mütebahir olan meşhur sahabeleri yıpratıp onların rivayetlerini yok saymaya başladılar. En nihayetinde bunda da başarılı oldukları zannıyla vahyi ilahi olan Kur’an-ı Kerime saldırmaya başladılar. Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerin tarihsel olduğunu dolayısıyla çıkarılması gerektiğini düşünenlerden tutun da, Kur’an-ı Kerim’deki bazı tekrar ayetlerin Cebrail (as) tarafından Kur’an-ı Kerim’e sokulduğunu söyleyenler, hatta Cennet ayetleri ile Cenab-ı Hakk’ın Araplara göre bir cennet tasvir ettiğini söyleyip bu ayetlerle -haşa- dalga geçenlere varıncaya kadar ne idüğü belirsiz müsteşrik uşağı türedi ilahiyatçılar ortaya çıktı. Gayeleri İslam’ı modernize etmek olan fakat aslında içini boşaltıp, amelsiz, Hrıstiyanvari bir İslam toplumu oluşturmaktı.

İşte bizlerde bu ayki dergimizin konusu olarak bunların yıkmaya çalıştığı kalelerimizi hatırlayıp, daha sıkı sarılmak için “edille-i şer’iyye olarak seçtik. Elbette ki bu mahdud sayfalar ile bu umdelerimizi izah etmek mümkün değildir. Fakat müslüman kardeşlerimizi uyanık tutmak açısından faydalı olacağı kanaati ile hocalarımızın fikirlerine başvurduk. Rabbimiz (cc) gayret eden bütün mü’min kardeşlerimize yardımını esirgemesin, inşaallah...

Son olarak bildiğimiz gibi ülkemiz yeni bir seçim atmosferine giriyor. Mart ayının sonunda Mahalli İdareler Seçimi yapılacak. Şimdiden adaylar belirlenmeye başladı. Bu konuda da her meselede olduğu gibi bizler Hakk’ın rızası doğrultusunda hareket etmeye gayret edelim. Bu kokuşmuş sistem içinde kirlenmiş insanların peşine düşüp kendimiz helak etmeyelim. Müslümanların özlemlerini özlem, dertlerini dert edinmeyen hiç bir kimseyle dirsek temasında olmayalım. Bilelim ki,

Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki, gayreyler,
Arif anı seyreyler,
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

İşimizi ariflerin basiret ve ferasetine bırakalım. Onları güzel bir şekilde izleyelim. İnşallah sonuç hayrımıza olacaktır.

 

Perşembe, 01 Kasım 2018 14:38

Kasım 2018 Mukaddime

Kasım 2018

Sayı: 131 - Kasım 2018

 

Gülzâr-ı Hâcegân dergimizin kıymetli okuyucuları, bir yılın daha sonuna yaklaşırken, özellikle Erzurum’umuzda kış kendini iyice hissettirmeye başladığı bugünlerde yeni bir dergiyle birlikteyiz. Dünya adeta yokuş aşağı yuvarlanan bir cisim gibi olmuş. Haftalar nasıl başlıyor, nasıl bitiyor anlayamıyoruz. Hani yukardan düşen bir cismin yere yaklaştıkça hızlanması gibi, dünyada kıyametine yaklaştıkça adeta hızlanıyor. Fani olan her şeyin bir gün yok olacağı gibi bu kâinatta kıyamet günü yok olacaktır. Dağların hallaç pamuğu gibi atıldığı o günde biz de yok olacağız. İsrafil (as) sura üflediğinde gelmesini beklemediğimiz fakat “Yaklaşan yaklaştı.” (Necm/57) fermanı ilahisi ile: “Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir. O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.” (Yasin/49-50) gerçeği ile yüzleşeceğiz.

İşte o gün her şey bitmiş olacak. Hiç bir tevbe kabul edilmeyecek. Pişmanlıklar fayda vermeyecek. Her canlı ölümü tadacak ve diğer bir surun üflenmesi ile yeniden diriltilerek o dehşetli hesap meydanına götürüleceğiz.

“Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelivermesine mi bakıyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Artık kıyamet kendilerine gelip çatınca anlamaları neye yarar?” (Muhammed/18)

Rabbimiz celle ve ala hazretleri Kitab-ı Kerimin’de bizi nasılda açıkça uyarıyor. Adeta buyuruyorlar ki: “O korkutucu kıyamet günü ve ardından hesap gününün geleceğini size haber veriyorum. Siz o gün gelmeden niçin kendinize çekidüzen vermiyorsunuz. Yoksa sizin başka uyarıcılarınız var da onlar sizi koruyacaklarını mı söylüyorlar?”

 

Yine Rabbimiz (cc) buyuruyor: “Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir/26) 

Şu İslam beldelerinin caddelerine sokaklarına bir bakalım. Allah’a isyan almış başını gidiyor. Eskiden isyankârlar belliydi. Adamın din ile iman ile bir işi yoktu. Nefsinin hoşuna ne gidiyorsa onu yapıyordu. Ona Allah hidayet versin diye dua ediyorduk. Bu gün isyanı camiden çıkan müslümanlar yapıyor. Camiden çıkan erkekler eğlence yerlerinde, şeytanın bayrakla dolaştığı statlarda adeta -haşa- ibadet aşkıyla arzı endam ediyorlar. Bir de utanmadan devre arasında namaz kılıyorlar. Yanındaki adam karşı takımın oyuncusuna veya hakeme ağza alınmayacak küfürler ediyor, müslüman devre arasında namaz kılıyor.

Namaz kılan bayanlara bakıyoruz. Namazdan podyuma çıkmış mankenler gibi caddelerde erkekleri tahrik edecek şekilde güle oynaya dolaşıyorlar. Fuhşun başka bir şekli olan batı menşeli konserlerin en önünde türbanlı kızlarımızı en uygunsuz bir şekilde görebiliyoruz.

Hepsinden en acısı da İslami hassasiyeti olan müslümanlar bile artık sohbetlerini, konferanslarını kadın erkek karışık salonlarda vermeye alıştılar. Haremlik selamlık artık şuurlu! müslümanlar tarafından bağnazlık olarak kabul görebiliyor. Diyanet işleri başkanı ve diğer üst düzey diyanet personeli toplantılara hanımlarıyla beraber geliyorlar. Aynı masanın etrafında karşılıklı oturup yemek yiyebiliyorlar.

Allah için müslümanlar din bu kadar mı yozlaştırılacaktı? Bizim haberimiz yok da yeni bir din mi geldi? Bu din-i mübin on beş asırdır, yanlış yaşanıyordu da biz doğrusunu mu bulduk?

Efendimiz (sav) Hazreti Aişe (r.anha) annemizi âma bir sahabe efendimize bakmaktan menetmesi üzerine Aişe annemizin: “Ya Rasulallah ama o görmüyor!” buyurması üzerine: “Fakat sen onu görüyorsun!” buyurması bize acaba ne anlatıyor. 

Eğer bunları yaparken Batılı kafirler ve yerli münafıklar bizi hoş görsün mantığı ile yapılıyorsa bilinsin ki, o din günün sahibi olan Allah’a (cc) verilecek hesap süratle yaklaşmaktadır. 

Biz dinimiz bize on beş asır önce ne buyurmuş ve bugüne kadar nasıl yaşanmışsa o şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Hiç bir kınayıcının kınamasından çekinmeyeceğiz ve bu ezeli ve ebedi doğruları anlatmaya devam edeceğiz. Hazreti Ğavs Abdulhakim Bilvânisi hazretlerinin (ksa) buyurduğu gibi: “Akkoyun kara koyun geçitte belli olur.” Bunu da ancak arif olan anlar. 

Selam ve dua ile Allah’a emanet olunuz.

 

Pazartesi, 01 Ekim 2018 14:33

Ekim 2018 Mukaddime

Ekim 2018

Sayı: 130 - Ekim 2018

 

Muhterem kardeşlerim, yeni bir konu ve zengin içerikle tekrar karşınızdayız. Öncelikle can sıkıcı ve mecburiyetten alınmış bir kararı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Malumunuz olduğu üzere son aylardaki döviz artışları sonucu maliyetlerde büyük artışlar oldu. Bizim dergimizde kullandığımız kağıt çeşidi tamamen yurt dışı menşe’li olduğu için oda bu zam furyasından nasibini aldı. Gelen zam öylesine yüklü oldu ki hem kağıt kalitesini düşürmek zorunda kaldık, hem sayfa sayısını azalttık, hem de fiyatı artırmak zorunda kaldık. Bundan dolayı sizlerden hem özür diliyor, hem de mahcubiyetimizi bildiriyoruz. Zaten zor şartlarda devam ettirdiğimiz dergimize desteklerinizin devamını rica ediyoruz.

Bu can sıkıcı girişten sonra gündemle ilgili bir kaç kelam ederek dergimize başlamayı uygun görüyoruz. Cenab-ı Hak Teala hazretleri muinimiz olsun, inşallah...

Evet, Şeytan her zaman olduğu gibi iş başında...

Yıllardır kademe kademe uygulanan İslami kaynakları yıpratma, basitleştirme ve ortadan kaldırma faaliyetleri batılı müsteşrikler ve yerli işbirlikçileri tarafından devam ettiriliyor. Buna karşılık da ehli sünnet cephesinin münevver alimleri ve saf ve temiz itikad sahibi müminler mücadele veriyorlar. 

Elbette ki güneş balçıkla sıvanmaz. Fakat, sinek bir şey değil fakat mide bulandırır. Bu dinin sahibi Allahu zülcelal hazretleridir. Onu kıyamete kadar koruyacağını vadetmiştir. Bunda zerre kadar şüphe yoktur.

Ancak imtihan devam etmektedir. Bu küfür, nifak ve fitne ortamında savrulan nice alimler ve meseleyi anlayamadan bu tuzaklara düşen müslüman gençliğimiz heba oluyor. Yetmiş beş yaşına kadar ehlisünneti müdafaa eden bir hoca, aynı şekilde seksen beş yıl kendini tasavvuf yoluna adamış bir şeyh hayatlarının bu son dönemlerinde fikirlerini değiştirip, selefi veya Şii fikirlerine kayabiliyorlar. Efendimiz’in (sav): “Sabah mümin kalkıp akşam kafir dönecek, akşam mümin yatıp sabah kafir kalkacak.” buyruğu bugün ne kadar anlam kazanıyor. 

Ehli sünnet müdafii bir zat bir fikir beyan ediyor. Temiz bir bakışla dinlediğinizde anlatılmak istenileni anlıyorsunuz. Fakat bir İslam düşmanı bunu kendine göre yorumluyor, eleştiriyor. İslam cephesinden bu kefereye karşı müslüman kardeşimizi savunacakken, hemen biz de saldırmaya başlıyoruz. Fikir yapımız tamamen batılı anlayışlara göre değişmiş. Akletme, fikretme yeteneklerimiz dumura uğramış. Kafirler tarafından eleştirilmektense doğru bildiklerimizin üstünü örtmeye alışmışız. Yine bu manada Kainatın Efendisi’nin uyarısı gönlümüzü kanatıyor. Ebu Saîd el-Hudrî’nin aktarımına göre, Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler/kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.”

(Hz. Peygamberin gelecekle ilgili bu ürpertici açıklaması üzerine biz) sorduk:

“Ya Rasulallah! (İzlerini takip edeceğimiz bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?”

Şöyle buyurdu: “Ya başka kimler olacaktı?” (Buhari, Enbiya 50) 

Bu gün İslam’ı yok edemeyeceklerini anlayan ehli küfür bizlere içi boş, amelsiz, hiç bir kesin ölçüsü olmayan, tamamen insanların gönlüne bırakılmış ve dolayısıyla kendileriyle mücadele edemeyen, bilakis onlar gibi yaşayan, onlar gibi düşünen adı müslüman bir nesil yetiştirmek istiyorlar. Bunlara uyanlarında sonu elbette ki ebedi hüsran olacaktır.

Bunun içindir ki, geliniz müslümanlar yeniden iman tazeleyelim. Bunun da yolu asrı saadetteki anlayışın “Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah!” nidalarıyla Hak’tan gelen her şeye “işittik ve itaat ettik” teslimiyeti ile teslim olmaktır. Bin dört yüz yıllık kadim İslam akidesine ve yaşanmışlığına sahip çıkıp, buna uygun ameller yaparak Rabbimizi razı edip, muvaffak olabiliriz.

Cenab-ı Hak Hepimize merhamet buyurup günahlarımız affeylesin. Bizleri razı olduğu kullarının yoluna ilhak eylesin.

Amin...

 

Sayfa 6 / 241

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort