JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 01 Ağustos 2019 00:00

GÜZEL AHLAK GÖNLÜN CİLASIDIR..!

Güzel Ahlak Gönlün Cilasıdır

Güzel Ahlak Gönlün Cilasıdır - Mine Şimşek

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Güzel Ahlak Gönlün Cilasıdır

 

“Girdim ilim meclisine, aradım kıldım talep.
Dediler ilim geride, illa edep… illa edep…”

                                                  Yunus Emre

Ahlak denildiğinde edep ile beraber zikredildiğini duyuyoruz. Çünkü ahlakı güzel olan kişilerin bir çokları edepli ve saygılıdır. İnsanoğlunun bu dünyada da öbür dünyada da en büyük ve sonsuz hazinesi, sahip olduğu güzel ahlakı ve edebidir. Kimlere karşı edepli olmalıyız, diye akla gelebiliyor. Tabi ki bizi yaratanımıza, yaşatanımıza karşı (günah işlememek ve isyan kelimeler kullanmamak ile) edepli olmalıyız. Peygamberimize (sav) edep, Kur’an-ı Kerim’e edep, ilim öğretene edep, mürşide edep, anaya babaya edep, büyüğüne, sofraya, misafire edep... vs bunlar İslam’ın güzellikleridir, olmassa olmazlarıdır. 

Bu ayki yazımızda ise bu başlığın üzerinde durmaya çalışacağız inşaallah. Bizim anladığımız ahlak, alimlerin anladığı ahlak, toplumun anladığı ahlak bir de Kur’an’ın bizlerden istediği ahlak anlayışı vardır, bunları kısaca sıralayalım.

Allah dostlarına göre ahlak: “Kulluk görevimiz dışında bir şey değildir, Allah’tan razı olmak, hayrı da şeride Allah’tan bilmek, nimetlere şükür belalara sabretmek. Yaptığı iyilikleri başa kakmamak, karşılık beklememek, insanlara ve zararsız hayvanlara şefkatli olmaktır. Ahlak iman ışığıdır, imanın çarkıdır. Kamil imanın dışa yansıyan cilasıdır. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklardan sakınmak, Rabbimizi gereği gibi sevip fazlasıyla korkmak. İnsanın dini değerlerine bağlı olmasıdır. Ahlak, Rasulullah Efendimiz’in yaşantısının dışında olmaksızın imanın ortaya konmasıdır.” diye buyrulmuştur. 

Toplumun ahlak anlayışı ise: Herkese iyi davranır, kaba ve sert olmaz, sözünde dürüst, olup kalp kırmaz vs. Bunlar güzeldir, bunların yanın da Hakk’ın emirlerini/farzları eksiksiz yerinde yaparsa ahlak imanın yani gönlün cilasıdır veya ışığıdır da diyebiliriz. Kibar demek şiveni değiştirmek değildir. Bir şey isterken “ver” demek var. Bir de “verir misin” demek var. İlki emirdir, ikincisi ricadır. Tevazu, alçak gönüllülük güzel ahlaktır. 

Müminin vasıflarından biri de emin olmaktır. Yani Müslüman müslümanın elinden, dilinden, gözünden, kulağından emin olunması. İşte islam’ın bizlerden istediği güzel ahlak budur. İlki farzları yerinde yapmak, yasaklardan sakınmak diğeri ise elinden yani ona bir şey emanet ettiğinde o emaneti iyi korumaktır. Dilinden derken, ona bir sır verdin, o kişi o sırrı muhafaza edecek onu başkalarıyla paylaşmayacak. Bunu ikimizin arasında sır bilecek, o sözü emanet bilecek. Gözünden emin olunacak, kendini ilgilendirmeyen şeylere bakmayacak. Kulağından emin olunacak birisi hakkında hoş olmayan bir şey duyduğu vakit “O kişi asla anlattığınız gibi değildir.” deyip dedikoduyu kapatacak… Güzel ahlaklı bir mümin, güzel bakacak… güzel konuşacak… güzel düşünecek….

Kısaca ahlaklı kimse, kötü zanda bulunmayacak, arkadaşının hatasını görmeyecek, karşısındakinin ayıp kusurunu araştırmayacak, kusurları hep kendinde bilecek. Yumuşak, tatlı dilli olacak. 

Cenabı Hak (cc) ayeti kerimede: “Görmedin mi? Allah güzel sözü nasıl bir misal getirdi. Onun kökü sabittir ve dalları semada hoş bir ağaca benzer. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü söz gövdesi toprağın üstünde kolayca çıkarılabilen kökleşip yerleşmeyen kurumuş ağaca benzer.” buyuruyor. (İbrahim, 24-25-26)

Sevgili Peygamberimiz (sav) hadisi şeriflerinde ahlak ile ilgili: “Kıyamet gününde herhangi bir kulun terazisine konan en ağır şey takvası ve güzel ahlakıdır. Muhakkak güzel ahlak güneşin buzu eritmesi gibi hatayı, günahı da eritir. Mümin arıya benzer, konduğu dalı kırmaz, oraya zarar vermez. Mümin yumuşaktır, hafiftir deve gibi boynunu eğer…” buyurdular. Bir insan az ibadet etse de güzel ahlakı sayesinde en yüksek dereceye kavuşur. Yine Efendimiz; “Şüphe yok ki Allah refikdir, her hususta rıfk ile, yumuşaklıkla, muamele edilmesini sever. Ahlaklarınızı güzelleştiriniz.” buyurmuştur. 

Cenabı Hak (cc) Hazreti Peygamberimiz’in yüksek değerini ifade sadedinde: “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem 4) buyurmuştur. Alemlerin efendisi rahmet ve şefkat Peygamberi de: “Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurarak vazifesini tarif etmiş ve bütün insanlık alemine “üsve-i hasene” (örnek insan) yani mükemmel bir ahlak numunesi olmuştur. Edep ahlakın zirve noktasıdır, insanı ihsan duygusu ile kamil insan haline yükselterek Rabbimize karşı edep sahibi eder ki, bu da edebin en yücesidir.

Diyelim insan kulübe gibi bir çadırda yaşasa, yanında hoş hal sahibi biri olsa; yardım sever, yumuşak/tatlı dilli, güler yüzlü olsa, insanın gönlünü alan hali ile gerek eliyle gerek dili ile gerek hizmeti ile o kulübeyi, o çadırı saraya çevirir. 

Bir mümin olarak bizler önce gönlümüzde ahlakımızı güzelleştirmeliyiz ki dışımıza da yansısın. Bu Allah dostlarının tavsiyeleridir. Eğer gönülde nefsani arzular, huzursuzluklar, hiç bitmeyen uzun uzun emeller var da; kanaat yok, fikir yok, tefekkür yoksa, gönlü şeytan istila etmişse o gönül baykuş yuvasıdır, viranedir. Ama gönülde muhabbetullah, aşkullah, zikrullah, marifetullah, edep, tevazu varsa, gönül de İslam’a karşı teslim olmuşsa Efendimiz’in ifadesiyle: “O gönül Beytullahtır.” İşte gönlü güzel olunca bu kişinin hali, dışına hal ve hareketine yansıyıp güzel ahlakı ile herkes tarafından sevilir ve sayılır kişi olur.

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde şunları nakletmişlerdir: “Güzel huy ve ahlak için terbiye edilmiş nefis lazımdır. Güzel ahlak çok ibadet, çok iyilik yapmak değildir. Öyle insanlar var ki çok hayır yapıyor ama yalan söylüyor, gıybet ediyor, kalp kırıyorlar! ‘İbadet yapmaktansa gönül yap!’ demişler. Ama her insan bir değildir tabiat gereği. Çiçeklerin içinde gül, papatya, yonca da var zakkumu da var. Otların içinde şifalı otlar da var zehirli otlar da var.

Hayvanların içinde kanaryası, bülbülü de var kartalı, şahini de var. İnsanlar da fıtratı gereği kimisi kötü huya sahiptir. Onun için, iyi ahlaka sahip olabilmek için, kamil bir mürşidin elinden nefis terbiyesi edilmesi gereklidir. Bu terbiye de sohbetlere devamlılık, zikre devamlılık, farzları eksiksiz yerine getirme, eksiklerini düzeltme ile olur. 

Bir mürşidin, Allah dostunun sohbeti ile kendimizi düzeltelim. Onların sohbeti Kur’an’dan süzülen nur çeşmesidir, gönüllerimiz yıkanır, nefis terbiye olur… O zaman “ben” değil “biz” oluruz. Benlik duygusu olmasın ki tevbemizde: “Ya Rabbi pişmanım ben yaptım!” diyebilelim. Biz sürekli benlikten sıyrılamadığımız için “ben… ben…ben!” diyoruz. “Ben yapmadım!” diyoruz.

Rabbimiz tüm kullarını sevgili Peygamberimiz’in (sav) güzel ahlakı ile ahlaklanıp; rızasını kazanan ve cennetinde cemalini seyreden kullarından olmamızı lütfetsin inşaallah.

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Arif ile Eyle Sohbet, Dürrü Mercan İncidir. Cahil ile Kılma Ülfet, Akibet Can İncitir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 135 - Mart 2019

 

Arif ile Eyle Sohbet, Dürrü Mercan İncidir. Cahil ile Kılma Ülfet, Akibet Can İncitir

 

“Ârif ile eyle sohbet, dürr ü mercan incidir, 

Cahil ile kılma ülfet, akıbet can incitir.” demiş şair. Allah Rasulü (sav): “Kişi arkadaşının dini üzeredir.” buyurmuş. İnsanın çevresi, eşi, dostu, arkadaşı hangi hâl üzereyse insana da o bulaşacaktır. Eğer insan müstakim insanlarla birlikte olursa istikamet bulur, istikrar kazanır, İslam üzere sabitkadem olur. İnsanın çevresi gaflet ehli ise, malayani ile iştigal eden insanlar ise dünyası da ukbası da harap olur. Her iki âlemde de hüsrana uğrayanlardan olur. 

Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin dualarını genelde bize bildirmiş. Bunlarla bize usul öğretiyor ki sizler de Allahu Teala’ya öyle dua edin, öyle yakarışta bulunun... Nesli için, kendi zürriyetinden gelecek insanlar için, İbrahim Aleyhisselam dua ediyor: “رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ - Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat.” (İbrahim, 40)

Zürriyetimi, neslimi, çevremi, ahbab u yaranımı namaz kılanlardan eyle ya Rabbi. Yani dini yaşayanlardan, Hakk’ı bilenlerden, Hakk’a temessük edenlerden eyle. 

“رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ - Rabbimiz! Duamı kabul eyle!” 

Ey Rabbim bu duamı reddetme! Yani beni neslimle, zürriyetimle adeta imtihan etme, duamı kabul buyur. 

Demek ki insan çevresini musalli insanlardan, muvahhid insanlardan tercih ederse Cenabı Hakk’ın yanında duasına, niyazına, haline icabet edilecek bir kişi olur. Söyle arkadaşını söyleyeyim kim olduğunu, der ecdat. Arkadaşın nasılsa sen de öylesin. 

Bu yüzden Cenabı Hak: 

“ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ - Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) buyurmuş. 

Ey müminler sadık, salih, samimi insanlarla birlikte olun. Arkadaşlığınız, dostluğunuz, yakınlığınız, ülfet ve ünsiyetiniz onlar ile olsun. Hakk’a sadakat gösteren, sıdk ehli olan kişilerle olun. 

Şeyhimiz Hazretleri buyuruyorlardı ki; bugün insanın nefsinin ve kötü arkadaşın ona vereceği zararı yetmiş devlet bir araya gelse ona veremeyebilir. Kendi nefsinin başına öreceği çorap, bir de arkadaşının onu düşüreceği durum… Bu ikisine dikkat etmek lazım. Hem nefsine dikkat edecek, hevasına uymayacak hem de çevresine dikkat edecek, heva sahibi insanlarla olmayacak. 

İnsan o mahşerin dehşetini, şiddetini gördüğünde; hesabın, haşrın, o ilahi muhasebenin zorluklarını gördüğünde tabii ki burada yaptığı birçok şeyden nadim olacak, pişmanlık duyacak, kendini levmedecek. Bunlar ayeti kerimelerde, hadisi şeriflerde bildirilmiş. Bazı toplulukların, bazı insanların nedametleri o noktaya varacak ki ayeti kerimede Cenabı Hak buyuruyor: 

“اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَر۪يبًاۚ يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا - Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, ‘Keşke toprak olaydım!’ diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.” (Nebe, 40)

Biz keşke toprak olsaydık, burada böyle hesabımız da olmasaydı. Konumuzla alakalı olarak bu nedamet duyulacak mevzulardan birisinde de Cenabı Hak buyuruyor ki:

“O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” (Furkân, 27-28)

Filanca kişiyle veya kişilerle, filanca grupla, toplulukla hiç arkadaş olmasaydık, onlarla birlikte olmasaydık. Dünyadaki dostluklarından dolayı pişmanlık duyacaklar, takva sahipleri ile olan arkadaşlık müstesna… Eğer bu dostluk Allah için olmuşsa ve o dostluk çerçevesinde takvanın esaslarına riayet etmişlerse, bu müstesna.

Şeyh Efendimiz buyuruyor ki; arkadaşın öyle olsun ki sen Allah dediğinde o senden daha çok desin. Yani senden daha gayretli, azimli olsun. Seni marufa teşvik etsin, Allah demeye sevk etsin, emirlere imtisale sevk etsin. Eğer sana münkerde yardımcı oluyorsa, seni münkere sevk ediyorsa sen başına bela almışsın. Sen Allah derken o senden çok desin ki ahirette o pişmanlığı yaşamayasın. Keşke ben filanı dost etmeseydim, demeyesin. Niye, çünkü ahirette zararını göreceksin. 

Orada öyle dostluklar olacak ki, Efendimiz’in (sav) hadislerinde görüyoruz; arkadaş arkadaşın elinden tutup cennete götürecek. Anası babası, belki en yakın akrabası ondan kaçacak, bizden bir hak ister, ben kendi hesabımı görmemişim, kendi müşkülümü halletmemişim nasıl ki ona yardımcı olayım diye. Cenabı Hak ayette buyuruyor anası, babası, kardeşi firar edecek, onlardan kaçacaklar ama Allah için kurduğu arkadaşlık, dostluk, samimiyet için Efendimiz buyuruyor ki elinden tutup onu cennete götürecek; düşünün. 

O yaşam da burada belli oluyor. Bak ki arkadaşın senin elinden tuttuğunda seni nereye götürüyor veyahut sen arkadaşının elinden tuttuğunda onu nereye götürebiliyorsun, seninle nereye kadar geliyor? Seninle camiye geliyor mu, namaza geliyor mu; seninle sohbete, zikre geliyor mu, İslami meclislere geliyor mu? O seni nereye davet ediyor, seni nereye götürüyor? Eğlenceye, kahveye, kulübe… Dünyana da ahiretine de yaramayacak yerlere seni götürüyor. 

O zaman tehlike… O zaman nedamet duyacaksın ki keşke ben ona uymasaydım, onu dinlemeseydim, onun peşine takılmasaydım. Bunu Cenabı Hak burada haber veriyor. Tedbirini burada al. 

Pirimiz Şeyh Abdurrahman-i Tahi (ks) öyle buyuruyorlar: Bir gün bir papazla musafaha yaptım. Bulundukları bölgede kilise var. Kilisenin papazıyla tokalaşmışlar. Demek ki karşılaşmışlar insaniyet gereği, papazla tokalaşmışlar. Bir zaman sonra İslam’a çok sıcak olmayan bir arkadaşla tokalaştık, ismen, zahiren müslüman. Onunla karşılaştık, tokalaştık. Onunla yaptığım tokadan gördüğüm manevi zararı, papazla tokalaşmaktan görmedim, buyuruyor. Niye? Onun papaz olduğunu biliyordum. Ona göre kalbimde bir tavır takındım. Yani onun şerrinden, zulümatından, gafletinden Allah’a sığındım, bir tedbire müracaat ettim. Ama öbürü müslümandı, belki böyle bir tedbire ihtiyaç duymadım ondan zarar gördüm. 

“وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ - Cahillerden yüz çevir.” (A’raf, 199)

buyuruyor Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de. Efendimiz’e buyuruyor ki; o cahillerden, o Hakk’ı bilmezlerden yüz çevir. Onlardan yüz çevir. 

“ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪ينَ - Gafillerden olma!” (A’raf, 205)

Ey Habibim dikkat et, sakın ha o gafillerden olmayasın. Onun şahsında bunlar bize. Haşa ki Cenabı Peygamber gafillerden olsun, haşa gaflete düşsün. Bize buyuruyor Cenabı Hak ki gafillerden olmayın. Sizi gaflete düşürecek şeylerden uzak olun, yüz çevirin, cehalete açılan kapılardan uzak durun. 

Bu sebeple arkadaşlık çok önemli… 

“ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ- Fakat tevbe edip, namazı kılar ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.” (Tevbe, 11) buyuruyor Cenabı Hak. 

Dikkat edin ki kim tevbekardır, günahtan sakınır, günahı terk eder, Rabbini tanır, marufa yönelmiştir, münkerden uzak durur, namazlarını da dosdoğru kılar... Musallidir, namaza haristir; zekatını da verir, yani bu dini mübinin ukbasına inandığı gibi dinin emrettiği dünyevi hayata da inanırsa o sizin din kardeşinizdir. 

Zekat mali bir ibadettir, maddi bir ibadettir. Dolayısıyla dünyanın simgesidir. Namaz ukbanın simgesidir, uhrevidir. Zekat mali bir ibadet olması hasebiyle dünyayı temsil eder. Zekatını da verir yani dini, bir dünya düzeni olarak kabul eder. Dünyasını da dinine göre ayarlar. 

“فَاِخْوَانُكُمْفِيالدّ۪ينِۜ” İşte sizin din kardeşiniz, arkadaş olmanız gereken, hemhal olmanız gereken, birlikte olabileceğiniz insanlar bunlardır. “Efendim ben onu kazanmaya çalışıyorum!” Dikkat et kazanırken kaybolmayasın, ava giden avlanabilir; kazanırken kaybolabilirsin. 

Hazreti Şeyhimiz buyuruyorlardı ki; dikkat edin iblis sizi şer ile kandıramazsa hayırlarınızla kandıracaktır. İşte “Onu kazanıyorum, kazanma mücadelesi veriyorum!” düşünceleri gibi. Münafıkların cereyanı kuvvetlidir, buyuruyordu şeyh efendimiz. Sen o arkadaşına uysan bir vakit namazı terk etsen, Bediüzzaman’ın (rahimehullah) tarifine göre sekiz yüz çeşit günahın cezası sana yazılır, sekiz yüz çeşit günah işlemiş olursun.

Değdi mi? Bir arkadaşına uydun, o arkadaşla birliktelik adına misal namazı yedin o gün. Peki, bu arkadaşlığın, bu dostluğun sana faydası ne o zaman? Yarın seni Allah’ın huzurunda utandıracaksa bunun faydası ne? 

Bunları niye şimdi konu ediniyoruz; burada hepiniz gençsiniz, gençler için bu çok önemli. Arkadaşlığa değer verdiğinizi, kıymet verdiğinizi biliyorum. Arkadaşlarınızı iyi seçin. Arkadaşınız sizden daha muttaki, daha dikkatli olsun, haramdan sakınan olsun, ibadeti düzenli olsun. 

Siz birilerini kazanma işini biraz erteleyin. Nefislerinizi kazanmaya bakın. Cenabı Hak: “ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ - Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 2) buyurur. 

Yani siz kendinizi kazanmadan niye başkalarını kazanmaya kalkıyorsunuz. İslam’ın erdemleri oturmadan, onlar sizde halleşmeden, ahlaklaşmadan, kemikleşmeden niye onları başkalarına söylüyorsunuz, başkalarına tavsiye ediyorsunuz. “ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ- Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” (Saf, 3) buyuruyor. 

Allah’ın yanında bu bir kerihlik olarak, bir eksiklik, bir hata olarak size kâfidir. 

Kendimizi kazanalım… 

Bunun için de kazançlı insanlarla birlikte olalım. Sohbete başlarken söylediğimiz şiirde geçtiği gibi, arif ile eyle sohbet; irfan sahibi insanlarla düş kalk ki; onların sözleri dürr ü mercan, incidir. Sohbetleri mücevher gibidir. Kalbini uyandırır, hareketlendirir, zihnini açar. Senin firaset, basiret sahibi olmana vesile olur.

Cahil ile kılma ülfet; dünyaperest, hodbin insanlarla yakınlık kurma, onlar ile hemdem olma, akıbet can incitir. Sonra canın yanar, pişmanlık duyarsın, nadim olursun da iş işten geçmiş olur.

İşte sen de belki o zaman diyeceksin ki; keşke ben toprak olsaydım. Böyle diyeceğine insan olmaya gayret ederek, yaradılış gayemizle bütünleşmeye çalışalım. 

Elbette ki bu toplumda insan olmakla beraber sosyal varlıklarız, herkesle iç içeyiz… Bazen maslahat gereği insanlarla birlikte olmak, alışveriş yapmak, bir şeyleri paylaşmak gerekir, bu ayrı bir şey; dostluk ayrı bir şey muhteremler. Hayatın gerekliliği paylaşırsın, alışveriş yaparsın, gelirsin, gidersin. Meslek arkadaşın olur, okul arkadaşın olur, iş arkadaşın olur. Ama gönül arkadaşlığı apayrı bir şeydir. Eğer birine ben gönlümü açacaksam onun gönlünde hazine olmalı. Oradan bir şey alabilmeliyim…

 

Hazreti Şah ı Nakşibend 2

Hazreti Şahı Nakşibend Muhammed Bahauddin el-Buharî el-Üveysî -2 - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Hazreti Şahı Nakşibend Muhammed Bahauddin el-Buharî el-Üveysî -2

 

Nakledildiğine göre Şah-ı Nakşibend hazretleri bir gün rüyasında Türk şeyhlerinin büyüklerinden Hakim Ata’yı görür ve hazret ona Türk dervişlerinden birisi ile ülfeti tavsiye eder. Bu rüya üzerine siması zihnine kazınmış olan o zatı aramaya başlar. Buhara pazarında ona rastlar ve isminin Halil Ata olduğunu öğrenir, onunla mülaki olur. Bu birliktelik tam on iki yıl sürmüştür. Bu süre zarfında kendisine bir müddet Mavereünnehr Sultanlığı da nasip olan Halil Ata ile yakınlığı bu sırada da devam etmiş, kendilerine bu durumun uygunluğuna göre hizmete devam etmek suretiyle ondan istifadeye gayret etmişlerdir.

Bununla birlikte yine Emir Külal hazretlerinin halifelerinden Mevlana Arif Dikgerânî’ye, Ahmed Yesevî hazretlerinin silsilesinden ve Türk şeyhlerinden Kusem Şeyh namıyla maruf zata da hizmet edip onların da sohbetlerinden müstefid oldular.

Üç sefer hac yapan Şah-ı Nakşibend hazretleri, ilk haccından döndüğü sıralarda, şeyhi Emir Külal hazretleri vefat etti. Vefat etmeden evvel müridlerine Hace Bahauddin’e tabi olmalarını emir buyurdular.

Şah-ı Nakşibed hazretleri, irşad vazifesine başladığında, doğduğu Kasr-ı Ârifân köyünde ikamet ediyordu. Ancak, Buhara’nın yanı sıra Maveraünnehir’in Nesef, Hârezm ve Kermîne gibi bölgelerine de giderek sohbetler yapardı. Onun mana alemindeki kemâlât ve faziletlerini işitip sohbetini dinlemek ya da intisâb etmek için Semerkand gibi büyük şehirlerden gelenler bile vardı.

Buhara’nın önde gelen âlimlerinden Hüsâmeddîn Hace Yûsuf’un Nakşibend hazretlerine intisâb etmesi ise mühim bir dönüm noktası oldu. Bu zatın ardından Buhara âlimleri ve talebeleri kalabalık gruplar hâlinde Nakşibend hazretlerinin sohbet halkasına katılmaya başladılar.

Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle buyurur: “Abdulhalık Gucdüvânî hazretlerinin emrettiği şekilde Rasulullah Efendimiz’in hadis-i şeriflerini ve ashab-ı kiramın haberlerini araştırmaya gayret ettim. alimlerin meclisine devam edip hadis-i şerif dersleri aldım, sahabe-i kiramın haber ve rivayetlerini öğrendim. Bunların her biriyle amel edip, Allah’ın inayetiyle neticelerini üzerimde müşahede ettim.” 

Şah-ı Nakşibend hazretleri, iyi bir hadis tahsili gördüğü için sohbetlerinde sık sık hadis-i şerifleri izah eder ve tasavvufî şerhler yapardı. Arapça, Türkçe ve Farsça’ya vakıftı.

Şah-ı Nakşibend hazretleri tarikatını, “Rasulullah Efendimiz’in sünnetine ve ashabının sözlerine tabi olmak.” diye hulâsa ederdi. Sünnet-i seniyyeyi hayatının her alanında tatbik etmekten büyük bir zevk alırdı. O derecede ki, oğlu vefat ettiğinde şöyle buyurmuşlardı: “Elhamdulillah, bu hususta da Peygamber Efendimiz’e ittiba bize müyesser oldu. Zira O’nun da evlatları sağlığında vefat etmişti. Efendimiz’in başına gelen hallerin çoğu bizde de zuhur eyledi.”

Bahauddin Nakşibend hazretleri ibadetler hususunda çok hassas idi. İbadetlerin manevi tekâmül yolundaki ehemmiyetini de şöyle ifade buyurmuştur; “Mecaz, hakikatin köprüsüdür.” denilmiştir. Bundan kastedilen şudur: Zahirî, bâtıni, kavli ve fiilî olan bütün ibadetler mecazdır. Bu tarikata girenler; bütün ibadetlere ihtimam gösterip bu merhalelerden geçmedikçe, imandan ihsana yolculuk yapmadıkça hakikate vasıl olamazlar.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle buyurdu: “Üstadım bana; kalplere dikkat et! Düşkünleri, zayıfları ve gönlü kırıkları gözeterek onlara hizmet et! Halkın küçük gördüğü ve iltifat etmediği kişilere sen iltifat et ve onlara karşı tevazu ve mahviyet göster, tavsiyesinde bulundu. Ben de üstadımın işaret ettiği üzere bir müddet bu hizmetlerle meşgul oldum. 

Sonra, tekrar o aziz dost bana buyurdu ki; hayvanların bakımını da tevazu ve itina ile yerine getir. Zira hayvanlar da Allah Teala’nın mahlukudur. (Onlardaki tecellileri müşahede et! Onlara Halık’ın şefkat nazarıyla bakmaya gayret et!) Hasta ve yaralı olanların tedavisiyle meşgul ol. Bu emir üzerine hayvanların hizmetlerini görmeyi kendime vazife edindim. Bir müddet bu şekilde devam ettim. Şayet yolda önüme bir hayvan çıksa durur, o hayvan geçip gidene kadar öylece kalır, önüne geçmezdim. Yedi sene bu minval üzere günlerim geçti. 

Tekrar o aziz dost bana şöyle buyurdu: ‘Bu mübarek dergâhın köpekleri ile de samimiyetle meşgul ol ve aralarından sana sadet ufuklarının açılmasına vesile olacak birini ara!’ Ben üstadımın işaretleriyle bu hizmeti de ganimet bildim ve ona sıkıca sarıldım. Bir gece bir köpeğe rastladım. Beni çok farklı bir hal kapladı. Onun yanında Allah’a niyaz ve tadarruda bulundum. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ben bu hâldeyken o hayvancağız, arkasını yere koyarak yüzünü semaya doğru çevirdi, ön ayaklarını yukarı kaldırdı ve hazin hazin inlemeye başladı. Ben de ellerimi kaldırdım, kırık bir kalp ile niyaz edip ‘Âmin!’ diyordum. Bu vaziyet, onun susup normal hâline dönmesine kadar devam etti…

Yine aziz üstadım bana; ‘Yol ve geçitlerin bakımı ile meşgul ol! Eğer yol üzerinde insanların hoşlanmayacağı bir şey görürsen onu kaldırıp temizle ki oradan geçenlere bir zarar gelmesin!’ dedi. Bundan sonra o hizmetle meşgul olmaya başladım. Öyle ki, bahsettiğim bu yedi sene zarfında üstüm başım hep toz toprak içinde olurdu. O Allah dostunun bana emrettiği her ameli, büyük bir sadâkatle yerine getirdim. O amellerden her birinin kendi ahvâlim üzerindeki neticelerini de müşahede ettim.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri; “Tasavvuf yolunda mürşidinden istifade etmek istiyorsan, bir nebze de olsa sekinet halini bulmaya çalış. Çünkü bu yolda gerçek gayeye ulaşmak için sadece namazın ve orucun çokluğu yetmez. Bunun için tam bir fena haline ulaşman ve insanlardan bir beklenti içinde olmaman gerekir. Abdulkadir Geylanî hazretlerinin şu sözü, bunu ne güzel anlatır; ‘Kardeşim, ben Allah Teala’ya sadece gece namazları kılmak, oruç tutmak ve ilim öğrenmekle ulaşmadım. Beni Allah Teala’ya ulaştıran, tüm bunlarla beraber cömertlik, tevazu ve gönül zenginliği olmuştur.’ buyurdular.

Şah-ı Nakşibend hazretleri çok mütevazı bir hayat yaşadı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet tarikini ihtiyar ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.

Muhammed Parsâ hazretlerinden sonra ikinci büyük halifesi ve aynı zamanda damatları olan Alâuddin Attâr Hazretleri şöyle buyurur:

“Üstadımız Şah-ı Nakşibend hazretlerinin ahlâkı pek ulvî idi. Şayet bir dostu evine gelse, bizzat hizmet eder, en güzel şekilde izzetü ikramda bulunur ve her türlü itinayı gösterirdi. Misafirin ibneğine bile son derece itina ile bakardı. Evine, kendi terbiyelerinde olan dervişler bile gelse, onların taharet ve temizliği için lâzım olan malzemeyi daima kendisi tedarik eder ve; ‘Bu hizmetlerin hepsi benim canıma minnettir.’ derdi. Hâce hazretleri bir müridinin evini şereflendirdiği zaman ise, onun çocuklarını, yakınlarını, hizmetçilerini, ibnek hayvanlarını, hatta tavuklarını bile sorar, her birine bir vesileyle iltifat eder ve gönüllerini alırdı.”

Şah-ı Nakşibend hazretleri, yaşlılık döneminde tekrar hacca gitti. Bu yolculuktan dönerken hastalandı.

Talebelerinden şöyle nakledilmiştir:

Şah-ı Nakşibend hazretleri, ölümü çok yâd ederlerdi. Bilhassa hayatının son günlerinde; “Dostların gittiği o ahiret alemi ne güzeldir!” buyurup Hâcegân büyüklerini anarlardı. Hâce hazretleri, vefatlarına yakın bir zamanda da, Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen şu hadis-i şerifi sıkça tekrar ederlerdi:

“Benim ulu’l-azm kardeşlerim ile rusûl-i kiram hazeratı bundan daha şiddetli belâlara sabrettiler. O hâlleriyle giderek Rablerine vasıl oldular. Cenabı Hak onlara pek büyük ikramlar ve pek çok sevaplar ihsan buyurdu. Dünyadaki refah seviyemi yükseltmekten haya ederim. Öyle yaparsam belki yarınki nasibimden noksanlaştırılır da kardeşlerimden geri kalırım. Şu dünyada birkaç gün sabretmek, bana, yarın ahiretteki nasibimin noksanlaşmasından daha iyi gelir. Şu anda bana, ashabıma ve kardeşlerime kavuşmaktan daha sevimli başka bir şey yoktur.” (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III, 82)

Alâuddîn Attâr hazretleri şöyle buyurur:

“Hâce hazretlerinin son anlarında Yâ Sîn-i Şerif okuyorduk. Yarısına geldiğimizde nurlar zahir olmaya başladı. Hâce hazretleri kelime-i tevhidi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Yaşları 73’ü doldurmuş, 74’e ayak basmıştı. Vefatları 3 Rebîu’l-evvel 791’de (1 Mart 1389) pazartesi gecesi vaki oldu.”

Vefatına düşülen tarihlerden birinin tercümesi şu şekildedir:

Gitti Şah-ı Nakşibend ki, din ve dünya hocasıydı;
O ki, millete din ve devlet caddesini açtı.
Ona yuva ve konak “Kasr-ı Ârifân” olmuştu;
Vefatında ölüm tarihi “Kasr-ı Ârifân” yine oldu

Cenabı Hak, ihvân-ı Hâcegân’a ve bütün ümmet-i Muhammed’e Hazreti Şah-ımızın yolunu bihakkın takip edebilmeyi nasip etsin.

Bizleri dünyada, zatını ve erkanını tanıyıp her türlü sevgiden daha ziyade bir muhabbetle izini sürmekle; ukbada da şefaatlerine erişip cennâtü âliyyâtta sohbetlerinde bulunmakla şereflendirsin.

 

Bu yazımızı hazırlarken;
Muhammed b. Abdullah Hânî hazretlerinin; “Behcetü’s-Seniyyث - Nakşibendi Adabı” adlı eserinden,
Semerkand Tasavvuf Klasikleri’nden “Şah-ı Nakşibend” adlı kitaptan,
Aslen, Şeyh Safiyyüddin namıyla bilinen Mevlana Ali b. Hüseyin Hazretlerine ait ve Nakşibendiler nezdinde pek kıymetli bir eser olan “Reşahat”ın; N. Fazıl Kısakürek tarafından “Can Damlaları” ismiyle Türkçe’ye uyarlaması yapılan eserinden,
Ayrıca, “islamveihsan.com” ve “ismailaga.org.tr” adreslerinin ilgili maddelerinden istifade edilmiştir.Rabbimiz emeği geçenlerden ebediyyen razı olsun.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Şah ı Nakşibend Haz. Fikirleri ve Anlayışı 2

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı -2 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı -2

 

Mevlana Bahauddin Şah-ı Nakşibend (ks) hazretlerinin mübarek sözlerinden ve yaşantısından bahsetmeye devam ediyoruz.

Yine Alauddin Attar (ks) hazretleri nakleder ve şöyle der:

Bizim hocamız Bahaeddin Nakşibend Hazretleri buyurdular ki:

Tevbe ve inabetimin sebebi şudur ki; aileme çoluğuma çocuğuma karşı kalbimde meyil vardı. Bir gün halvet edip otururken iltifat ve muhabbet meyanında bazı davranışlarda bulundum. Ansızın hatiften bir nida geldi:

“Her şeyden beri olup geçmen, ümit yüzünü benim dergâhı izzetime döndürme zamanın daha gelmedi mi?”

Hitabı ile itab edildim. Bu sesten sonra halim çok değişti. Zihnim altüst oldu. Kararım kalmadı. Şaşkın bir halde dışarı çıktım yürüdüm. Buraya yakın bir ırmakta elbiselerini yıkadım. Tevbe niyetiyle guslettim. O eziklik halimle ve tazarru ile İki rekat namaz kıldım. Hakk’a karşı kulluk ve muhtaçlık duygusu içinde başımı o ilahi kapının eşiğine koyup dua ve yakarış da bulundum. Allah’a teveccüh edip kalbimin yönünü ona çevirdim. Sonra da bu kulluk halini ve saadet ipini salı vermedim. İşte benim bu yola girişim böyle başladı. Fakat nice yıllar var ki ben o iki rekat namazın arzusundayım.

Tarikattaki Yeri

Şah-ı Nakşibend Hazretleri Hanefi mezhebindendir. Nakşibendi silsilesinin Bahauddin hazretlerinden (ks) önceki devirleri hakkında bilgi veren kaynaklara göre tarikat Yusuf Hemedanî (ks) zamanından Şah-ı Nakşibend zamanına kadar Hemedanî’nin ve ardından gelenlerin taşıdığı Hâce lakabına işaret olarak “Tarikat-ı Hâcegân” diye anılmaktayken, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden itibaren “Tarikat-ı Nakşibend” adıyla anılmış ve böylece tanınmıştır.

Dolayısıyla tarikatın büyüğü olarak da;

“Varis-i taht-ı tarikat, şah-ı alem-i Nakşibend, pirimiz Seyyid Bahaeddin Nakşibend” beytinde ifade edildiği gibi anılır.

Ancak daha öncede konusunda belirtildiği üzere bu silsile da emaneti zahiren Seyyid Emir Külal’den, batınen Hâce Abdulhalık Gücdevanî’den almışlardır ve emanetin bizzat şeyhi tarafından kendisine tevdi edilmesi de onu tarikattaki yetkinliğinin bir delilidir. Şah-ı Nakşibend (ks) mürşidi Seyyid Emir Külal hazretleri ahirete intikal edeceği zaman ashabına ihvanına ve müritlerine Hâce Muhammed Bahauddin’e tabi olup bağlanmalarını bildirmiş ve emretmiştir.

Kemâl ve marifetin hasep ve neseple değil, iktisapla olduğuna inanırdı. Bu yüzden kendisine: “Sizin silsileniz nereye ulaşır ve kime dayanır?” diye soran birine: “Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz.” diye karşılık verdi.

Kur’an’daki: “Ey müminler Allah’a inanın.” (Nisa 136) ayetini: “Her göz açıp kapamada bu fani vücudu nefyedip mabud-i hakikiyi isbat etmektir.” diye yorumlamıştır. Masivaya aldanıp bağlanmayı bu yolda en büyük perde olarak görmüştür. “Kelime-i tevhiddeki ‘Lâ ilahe’ tabiat putunu nefydir. ‘İllallah’ gerçek mabudu isbattır. ‘Muhammedurrasulullah’ Hazret-i Rasule ittibadır. Bu yüzden zikirden maksat, bu sırra ermektir. Zikir sırasında masiva bilkülliye nefy olmalıdır, sayısının çok olması şart değildir.” buyurmuştur.

Şah-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esasını “sohbet” olarak tanımlamıştır: “Yolumuz sohbetledir. Halvette şöhret vardır. Şöhrette de afet. Hayr ve felah cemiyette, halk arasına karışmaktadır. Sohbete devam, iman-ı hakikiye imkan sağlar. Bizim tarikimizde az amel ile çok fütuh olur. Çünkü sünnete ittiba zor iştir ve bizim yolumuz sünnet yoludur.”

Menkıbeleri

Hoca Bahauddin Nakşibend hazretleri bazen kendisine mürit olmak isteyenlerin samimiyetini imtihan ederdi. Bazen de müridi olduktan sonra dünya malına veya paraya karşı zaafı ve kalbi bağlılığı var mı diye kontrol ederdi.

Hoca Sekka-ı Semerkandî, Bahauddin Nakşibend’e mürid olmak niyetiyle Semerkand’dan Buhara’ya doğru yola çıkmıştı. Yola çıkarken annesi ona dört dinar para vermişti. Hoca Sekka Buhara’ya Şah-ı Nakşiben’din (ks) huzuruna gelip onun hizmetinde bulunmak istediğini söyleyince Bahauddin Nakşibend (ks) adeti olmadığı halde: “Bize dünyevi bir şey vermedikçe seni kabul etmeyiz!” dedi. Hoca Sekka kendisinin çok fakir ve beş parasız bir insan olduğunu ısrarla söyleyince Şah-ı Nakşibend müritlerine: “Bunun gömleğinin cebinde annesinin verdiği dört dinar var, bunu getirin!” diye emretti. Hoca Sekka bu durumu hayretle izlerken Hoca Bahauddin Nakşibend oradakilere dinarları almayıp orada oynayan küçük çocuklara verilmesini istedi. Çocuklar paralarla ilgilenmeyip bir kenara fırlatıp attılar. Hoca Sekka’nın mahcubiyeti bir kat daha arttı. Şah-ı Nakşibend ona: “Cimrilik kadar kötü bir huy yoktur. Hak yoluna talebe olmanın yanında dört dirhemin ne değeri var!” dediler ve sonra bu zatı müritliğe kabul ettiler.

Şah-ı Nakşibend müritlerinden biri şöyle anlatıyor: “Efendi hazretlerine intisap etmiştim. Bir gün alım satım yaptığım dükkanıma teşrif buyururlar. Bugün çok kazanç elde etmiştim. Efendi hazretleri bugün ne kazandın, diye sordu. Bilmiyorum ama hepsi budur diyerek huzurlarına getirdim. Bir önlüğe koydular ve alıp götürdüler. Evime geldiğimde etraftan ailem bazı sözler söyleyip dedikodu yaptılar. Ben de bazen onlara muvafakat ettim. Gece yarısı ansızın efendi hazretleri bir derviş ile önlüğü içindekilerle beraber geri gönderdiler. Beni büyük bir mahcubiyet ve sıkıntı sardı. Ama efendi hazretlerinin kerem ile sıkıntıdan kurtulup huzura kavuştum.”

Bu menkıbeler den anlaşıldığına göre Hoca Bahauddin hazretleri müritlerini dünya malına gönül vermeme konusunda eğitmek için bu şekilde davranmıştır. Ayrıca bazı müritlerinde de kibir duygusu hissederse onu kırmak için müridin nefsine zor gelecek işleri emrederdi. 

Baba Sahip Semerkandî’den nakledilmiştir: Hoca Bahauddin Nakşibend (ks) halk arasında meşhur olunca içinde onunla görüşme arzusu ve sohbetleriyle Müşerref olmak için Semerkand’dan Buhara’ya gittim. Buhara’ya vardığımda büyük bir kervansarayda konakladım. Orada dinlendikten sonra Hâce Hazretleri ile görüşmek için dışarı çıktım. Birkaç kişi yolda önümde gidiyordu. Onların derviş olduğunu anladım. Peşlerinden gitmeye başladım. O esnada hatırıma Hoca Hazretleri görüşme esnasında bana kaymak verip kimseyi de ortak etmesin diye bir düşünce geldi. Önümde yürüyen grup durdu. İçlerinden alında velilik nuru parlayan biri beni karşılayıp iki kere hoş geldin ey Baba Sahip Semerkandî, dediler. Halbuki daha önce onlarla hiç karşılaşmamıştım. Benim ismimi nereden bildi acaba, bu zat Hoca Bahauddin olmalı diye düşündüm. Yolda giderken bana Semerkand alimlerinin ahvalini sordular. Bir eve ulaştık bahçede hoş bir sohbet oldu. Sonra Hoca Hazretleri içeri girerek bir çörek ve bir miktar kaymak getirip önüme koydular. Yanıma oturup ye bu sene nasibindir ve sana kimse ortak değildir, dediler. Sonra yavaşça ariflerin gönlünü bu tür şeylerle yormak uygun değildir, dediler.

Hoca Alaaddin Attar hazretlerinden nakledilmiştir: Bir gün hocamız Bahauddin Nakşibend hazretlerinin yanındaydım. Hava kapalı ve bulutluydu. Hoca Hazretleri bana öğle namazı vaktinin girip girmediğini sordular. Ben henüz vakit girmedi deyince gökyüzüne doğru bak diye işaret buyurdular. Gökyüzüne baktığında perde tamamen açıldı o sırada meleklerin öğle namazının farzını kılmak ile meşgul olduklarını gördüm. Bunun üzerine Hoca Hazretleri: “Ne dersin öğle namazı vakti olmuş mu?” diye sorunca söylediğin sözden mahcup olup istiğfar ettim ve bir süre o utanç yükünü üzerimde taşıdım.

Hoca Bahauddin Nakşibend Kasr-ı Arifan köyünde iken müritlerinden Şeyh Şâdi Gadivetî ziyaretine geldi ve yaptığı kusurlardan dolayı özür diledi. Hoca Hazretleri şaka olarak karşılıksız özür kabul olunmaz bir şey vermen gerekir dediler. Şeyh Şâdi bir sığırım var unu size vereyim deyince Hoca Bahauddin: “Bu şekilde karşılığını ödeyemezsin. Ama Gadivet köyünde bir süre önce bir deliye gizlediğin kırk sekiz altını getirirsen özrün kabul edilir.” buyurdular. Şeyh Şadi kendi kendine: “Benim bu sırrımı kimse bilmiyordu, bu nasıl iştir?” diyerek Gadivet’e gitti. Duvar deliğine gizlediği altınlar alıp Hoca Bahauddin’e getirdi. Hoca Hazretleri altınları sayıp içlerinden bir tanesini ayırdılar ve onu Şeyh Şadi’ye verip: “Bu altın haramdır. Size nereden geldi!” dedikten sonra geriye kalan kırk yedi altını tekrar Şeyh Şadiye verip: “Git bu altınlarla sığırlar al, ziraatla meşgul ol. Kazandığın gelirle de Allah Teala’nın kullarına harca, onlara hizmet et.” buyurdular.

O bir altının durumu Şeyh Şadiye sorulunca: “Hâce Hazretlerine bağlanmadan önce kumardan bir altın kazanmıştım haram olan altın odur.” diye cevap vermişlerdi.

Ahlaki Şahsiyeti

Bahauddin Nakşibend hazretleri bir defasında Gadyut adlı yere gitti. Bir derviş önlerine yemek getirdi. Buyurdular ki: “Bizim bu yemeği yemeğimiz uygun düşmez. Zira bu yemek öfke ile pişirilmiştir. Onun ununu eleyen hamur yoğuran ve pişiren öfke üzeredir.” Eğer bir kevgiri öfke ve kerahet ile isteksizlikle bir çömleğe soksalar o yemeği de yemezdi ve: “Herhangi bir iş ki öfke, gaflet, kerahet ile zoraki yapılmıştır, onda hayır ve bereket yoktur. Nefsin ve şeytanın arzuları ona yol bulmuştur.” derdi.

Kısaca, iyi amellerin ve güzel işlerin meydana gelmesi helal yemektir. O da gaflet ile yenmeyip, kalbi huzurlu ve ayık olarak yenmelidir. Her zaman kalbi uyanık, yani gafletsiz bulunmak, bir tabiat, bir huy haline gelip insana yerleşirse, bu tavır ve bu hareket tarzı, namazda da kalp huzuru yaşanmasına vesile olur, derlerdi.

Bahauddin Nakşibend hazretleri ayıpları örter kusurları görmezdi ve şöyle buyururdu:

“Eğer Biz dostların kusurlarına baksaydık dostsuz kalırdık.

Yarsız kalır, cihânda ayıpsız yâr isteyen”

Mısrasının anlamı yaşanan bir gerçektir, tecrübe ile sabittir. Zira hiçbir kimse yoktur ki, güzel niteliklerden tamamen yoksun bulunsun.” Yani herkesin mutlaka beğenilecek bir iyi tarafı vardır.

Bilakis, kusurları görmemek suretiyle dost kazanmak, dostlukları ilerletmek de önemlidir ve gereklidir. Bu konuda da şöyle buyururlar:

“Bu yolun yükünü çekmek, dost kazanmak içindir. Nitekim din yolunda çokça dost kazan demişlerdir.” Hâce Abdulhalık Gucdevâni’den sordular ki: “Su ne şekilde yürür?” buyurdular ki: “Dostun yardımı ile yürür.” 

Nakledilmiştir ki, Hâce Hazretleri’nin oğlu vefat etmişti, buyurdular ki:

“Allah Teala’ya hamd olsun. Bu da Peygamberimizin sünnetindendir. Zira Peygamberimizin de oğlu vefat etmişti Bizim de öyle oldu Rasulullah’ın üzerlerinde cereyan eden işlerin hepsi, Allah’ın inayeti ve iradesiyle benim de üzerinde cereyan etti.”

Kendileri bir sohbetlerinde şöyle buyuruyorlar:

Abdulhalık Gucdevâni’den gelen bir tavsiyede buyurdular ki;

Herhalde durumda şeriat caddesi üzerinde, emir ve yasaklara riayet ederek, azimet ve sünnet üzere yürümek gerektir. Ruhsat ve bidatlerden uzak durmalı, hadis-i şerifler daima örnek ve rehber edilmelidir. Peygamber’e (sav) ve onun ashabına ait asar ve haberleri, bilgileri araştırıp öğrenmelidir.

Bu talimatı kendi üzerlerindeki etkisini söyle anlatırlar:

“Yukarıda geçen olaydan sonra bu hikmetli sözlerin eseri görülmeye başladı. Her yerde o vasiyet sebebiyle amelimin neticesini buldum ve emrolunduğun üzere Peygamber aleyhisselamın hadislerini ve sahabenin haberlerini araştırma hususunda çaba harcayarak ilim meclislerine devam edip hadis okudum ve sahabe eserlerini öğrendim. Her biri ile amel edip Allah’ın lütuf ve yardımıyla sonuçlarını kendimde gördüm.”

Yine şöyle buyurmuşlardır:

“Bizim Yolumuz az bulunur bir yoldur. Sağlam bir kulptur. İrade eli ve himmet pençesi ile Hz. Muhammed Mustafa’nın sünnetine tutunmak, ona sıkıca sarılmak ve ashabı kiramın yoluna uymaktır.

Bu yolda, az amel ile çok fetihler elde edilir. Fakat sünnet-i seniyyeye uymak ve bunu gözetmek de büyük iştir.”

Yine nakledilmiştir ki Hazreti Hâce’ye:

“Siz bu rütbeyi ne ile bulduğunuz?” diye sorulmuş. Buyurmuşlar ki:

“Rasulü Ekrem’e uymakla buldum.”

Hâce Nakşibend hazretleri anlatmıştır:

“Hak yoluna girişimin ilk zamanlarında, herhangi bir yerde iki kişinin konuşup sohbet ettiğini görsem, hemen aralarına gidip faydalanmak isterdim. Eğer sözleri Yüce Allah’ın rızasını kazanmaya, Cenab-ı Peygamber’e ve Kur’an’a müteallik meseleler ise, o sohbetten memnun olur ferahlık duyardım. Eğer konuşmaları hakikat hasıl etmeyen faydası sözlerse o sohbetten dolayı üzüntü duyarak uzaklaştırdım. Ne zaman bende bir hal galebe gelse, bir aşina, bir dost arardım ki onu anlatayım. İsterdim ki birileri hep Hakk’ı hakikati konuşsa ben dinlesem. Yine ben Rabbimden söz etsem de beni bir dinleyen olsa.”

Muhterem kardeşlerim şunu bilmemiz gerekir ki, Şah-ı Nakşibend hazretleri ve onun gibi kümmelini evliyadan olan zatların, kemalatları, ilimleri ve mübarek yaşantılarını anlatmak deryadaki suyu bir yerden bir yere aktarmak gibidir. Bu nasıl mümkün değilse onların güzelliklerini, anlayışlarını ve fikirlerini anlatmakta aynı şekilde mümkün değildir. Bizler bu iki sayımızda onları yad etmek adına ve onlardan bereketlenmek adına, ruhaniyetlerinden özür dileyerek, deryada damla misali bahsetmeye çalıştık. Çünkü onlar Hz. Mevlamız tarafından bizlere rahmet olarak gönderilmişlerdir. Bu rahmetten istifade edebilmek için Şah-ı Nakşibend hazretlerini anlatmaya çalıştık. Kusurlarımız ve eksiklerimizden dolayı tekrar ruhaniyetlerinden özür diliyoruz.

Cenab-ı Hak Teala hazretleri Himmetlerini üzerimizden eksik etmesin. Her daim onların günümüzdeki arkadaşlarıyla birlikte eylesin.

 

Faydalanılan Kaynaklar:
Prof. Dr. Necdet Tosun, Şah-ı Nakşibend Hz.
Ekrem SAĞIROĞLU, Şah-ı Nakşibend, hayatı, sözleri, halifeleri www.ismailaga.org.tr/muhammed-bahauddin-sahi-naksibendi

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:06

KUREYŞ ONUNLA NE KADAR İFTİHAR ETSE AZDIR!

Kureyş Onunla Ne Kadar İftihar Etse Azdır

Kureyş Onunla Ne Kadar İftihar Etse Azdır - Salik-i İrfan

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Kureyş Onunla Ne Kadar İftihar Etse Azdır

 

Hamd ve senalar alemlerin Rabbi olan, Kâdir-i Mutlak olan, Halim ama Seriyy-ul Hisâb olan Mevlamıza… Cenabı Mevlamız mutlak kudret sahibi fakat aynı zamanda Halîm (cezalandırmayı erteleyen) ve nihayetinde Seriyy-ul Hisâb (hesabı çabuk gören)dir… 

Binler salat ve selam ise sahibimiz, şefaatçimiz, Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Elhamdulillah ümmetine çok düşkün bir Efendimiz var. Ona ne kadar salat-u selam getirsek az. 

İki sayı öncesinden bu yana AbdullahibnAbbas (ra) hazretlerinden paylaşımlarda bulunuyorduk. Elhamdulillah ona niçin Bahru’l-ilim (ilim deryası) denildiğini araştırdıkça daha iyi anlıyoruz. Dua ediyoruz ki Cenabı Mevla onların ilminden, aşkından, edebinden… hasılı Mevlamızı hoşnut eden hallerinden bizlere de lütfeylesin inşallah.

Abdullah ibn Abbas hazretleri, uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir kimse idi. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü. Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti: 

“Allah, gözlerimden görme nûrunu aldıysa (da) dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor.” 

İbn Abbas (ra) Hz. Peygamber’in (sav) vefatında on üç yaşında bir gençtir. Hz. Peygamberin amcasının oğlu olan Abdullah ibn Abbas, hicretten üç yıl önce dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber vefat ettiğinde ise on üç yaşlarında olduğu belirtilmiştir.

Din ilimleriyle ilgili geniş bilgisi sayesinde Hibru’l-ümme (Ümmetin Âlimi) ve Bahr (ilimde derya) gibi niteliklerle anılmıştır. Onun böyle bir payeye nail olması Hz. Peygamber’in onun hakkında, “Allahım onu dinde bilgili kıl ve ona tevili öğret!” (Buhârî, 1992: Vudû, 10) şeklindeki duasının tesirine bağlanmıştır.

Abdullah ibn Abbas hazretleri, muhacir ve ensar-ı kiramdan birçoklarıyla görüşür, onlara Rasulullah’ın gazâları ve inzâl olan sureler hakkında sorular sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahru’l-ilim, yani ilim deryâsı denildi. 

İbn Mesud (ra) onun hakkında “O sultanu’l-müfessirin’dir.” buyurdu. İmam Şâfi’nin: “İbn Abbas’tan sübut bulan tefsirin miktarı yüz ayet kadardır.” (Suyûtî, 2006: II, 1233) sözü bu hususa işaret etmektedir. 

Bir gün bazı kimseler ona gelerek şöyle dediler: ‘Bize tefsir etmen için Allah’ın kitabından bazı şeyler soracağız. Açıkladığın şeylerin misdakını/delilini de Arap dilinden göstermeni istiyoruz. Zira Allah Kur’an’ı apaçık Arap lisanıyla indirdi. Bunun üzerine İbn Abbas; “Aklınıza geleni sorun.” dedi. (İbnü’l-Enbârî, 1971: I, 76-77; Suyûtî, 2006: I, 383)

Abdullah ibn Abbas (ra) anlatır:

Birkaç sahabi yolculukta bir çadır kurduk. Burada kabir olduğunu bilmiyorduk. Birinin Mülk suresini başından sonuna kadar okuduğunu işittik. Medine’ye gelince, bunu Rasulullah’a (sav) arz ettik. Buyurdular ki: “Bu sure, ölüyü kabirdeki azaptan kurtarır.”

Abdullah ibn Abbas hazretleri, bilhassa Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve ayet-i kerîmelerin îzâhında yüksek bir ilme sahiptir. Bu vasfından dolayı Tercümân-ül Kur’an da denilmiştir. Hazreti Ömer, onu, ilim meclisinde bulundurur ve daima ilme teşvîk ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen ibn Abbas’a hürmet eder, onunla istişârede bulunur, ilim ve irfânını takdîr ederdi. 

Abdullah ibn Abbas hazretleri, Hazreti Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir: 

“Hazreti Ömer, beni, ashâb-ı Bedir’in meclisinde bulundururdu. Onlardan bazıları Hazreti Ömer’e; “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun?” diye sual ettiklerinde buyururdu ki: “Bu, sizin bildiklerinizden değil.”

Abdullah ibn Abbas (ra) buyurdular ki:

- Allah Teala bütün emirleri için bir sınır koymuş, bu sınırı aşınca, özür saymıştır. Özür olanı affetmiştir. Yalnız, zikrediniz emri, böyle değildir.  Bunun için bir sınır ve özür tanımamıştır. Hiçbir özür ile zikir terk edilmez. Çünkü o: “Onlar ki gerek ayakta gerek oturarak ve gerekse yanları üzerinde hep Allah’ı zikrederler ve göklerin-yerin yaratılışını fikrederler: Ya Rabbena, derler. Bunu sen boşuna yaratmadın sübhansın, o halde bizleri o ateş azabından koru!” (Ali İmran 191) buyurdu.

İbn Abbas hazretlerinin verdiği fetvalar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halife Me’mûn zamanında toplatılan fetvaları, yirmi cildi bulmaktadır. Kendisine havale edilen meselelere gayet açık ve isabetli cevaplar vermesiyle meşhurdur. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda gelen oluyordu. Sual sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar halinde yanına alıp suallerine cevap verirdi.

Talebelerinden Ebu Sâlih anlatır: 

“İnsanlar meselelerini sormak için Abdullah ibn Abbas’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzuruna girip kapı önündeki durumu haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirdiğim su ile abdest aldı ve buyurdu ki:

- Şimdi çık ve dışardakilere söyle! Onlardan, Kur’an-ı Kerim ve kırâat ilmine dâir soru sormak isteyenler gelsinler!

Dışarı çıkıp söyledim. O hususta meselesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki: 

- Şimdi Kur’an-ı Kerim’in tefsîr ve te’vîli husûsunda bilgi edinmek isteyenler gelsin! 

Söyledim, içeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da suallerini cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından tekrar buyurdu:

- Haram, helal ve fıkıhtan meselesi olanlar gelsinler! 

Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı.

Gelenler de haram, helal ve fıkhî mevzûlarda çeşitli sualler sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi.

Gelenler dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki:

- Ferâiz (mîrâs) meselesine dair sualleri olanlar girsinler!

Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar.

Onlar çıktıktan sonra yine buyurdu:

- Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler.

Onlar da gelip suallerini sorup cevaplarını aldılar. Böylece, sorusu olanların hepsi, cevaplarını teferruatlı bir şekilde aldılar.

Bu duruma yakinen şahit olduktan sonra anladım ki Kureyş, Abdullah ibn Abbas hazretleri ile ne kadar iftihâr etse azdır. Hayatımda, kapısında böyle kalabalık insanların toplandığı bir başka kimse görmedim.” 

İbn Abbas hazretleri, hadis ilminde bir derya idi. 2660 civarında hadis-i şerif rivayet etti. Hadis-i şerifleri tetkik ve araştırma ile öğrenirdi. Rivayetleri kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almaktadır.

Abdullah ibn Abbas hazretleri, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 senesinde Tâif’te vefat eder. Cenaze namazını, Hazreti Ali’nin (ra) oğlu Muhammed ibn Hanefiyye kıldırır ve buyurur ki:

“Bugün, bu ümmetin en alimi vefat etti. Onun vefatı müslümanları çok üzmüştür.”

 

Yazar: Salik-i İrfan

 

Sayfa 6 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort