JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 May 2019 00:05

BİZ, BİZİZ...

Biz Biziz

Biz, Biziz... - Sâlik-i İrfan

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Biz, Biziz...

 

Hamd ve senalar âlemlerin Rabbi olan, Kâdir-i Mutlak olan, Halim ama Seriyy-ul Hisâb olan Mevlamıza… Cenabı Mevlamız mutlak kudret sahibi fakat aynı zamanda Halîm/cezalandırmayı erteleyen ve nihayetinde Seriyy-ul Hisâb/hesabı çabuk görendir… 

Binler salat ve selam ise sahibimiz, şefaatçimiz, Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Elhamdulillah ümmetine çok düşkün bir Efendimiz var. O’na ne kadar salatu selam getirsek az. 

Kış soğuklarının kendini hissettirdiği şu günlerde, dışımızdan daha çok içimizde esen soğuk bir rüzgar var. Bu rüzgâr kalbimizi, gönlümüzü üşütüyor. Bu milletin siyasi hayatına yön verenler arasında belli ki İslam’a bakışta modernist-reformist düşünüşlü olanlar var. Dinin güncellenmesi tartışmalarında, kadın ve aile politikalarında, Diyanet İşleri Başkanlığının cemaatlere bakışında sıkıntılı tutumlar görmekteyiz. 

Sayın Cumhurbaşkanımızın iktidarı döneminde adımları atılan devlet-millet kaynaşmasının adeta köküne kibrit suyu dökecek yaklaşımlar gözlemekteyiz. Bütün bu sorunları sınırlı bir yazıda ele almak mümkün değilse de yaklaşık bir senedir Hz. Aişe (ra) annemizin hayatından aktarımlarda bulunurken bu yazımızda günümüzde aile ve kadının konumu bağlamında bazı gerçekleri dile getirmek durumundayız.

Bugün, aile hukuku-evlilik-boşanma konularında, kadının korunması adına toplumda ifsada yol açacak kanunlar-kararlar öne çıkmakta. En son kadınların camiye davet edilmesi çağrısı da ayrı bir garabet olarak ortada duruyor. Düşünüyoruz ki sayın Erdoğan’ın etrafında, dini alanlarda kendisine danışmanlık yapacak, ehli Sünnet vel-cemaat anlayışı çerçevesinde ona bilgi verecek, yol gösterecek ilim ehli insanlar var mı? Vahyin ve sünnetin verileri ışığında, bugünkü sorunları çözmede bilgi sunacak, aktarımda bulunacak makul insanlar var mı? Bu bir, ikincisi bu alanlarda uygulanan kararların yol açtığı inlemeler, sızlanmalar, feryatlar Cumhurbaşkanına ulaşıyor mu? 

Bir yaşlı kadın demiş ya Halife Hz. Ömer’e: “Bizden haberin olmayacaktı ise ne diye Halife oldun, ey Ömer?” Çok şey mi bekliyoruz bilmiyoruz ama halkın içinden bir fert olarak, bu seslere kulak verilmezse bu sızıların yaraya, kangrene dönüşeceğini görüyoruz ve dua ediyoruz sayın Erdoğan’a ki Hakk’ın ona yardımı devam etsin, şu milletin ve ümmeti Muhammed’in duaları, evliyaların himmeti-tasarrufu devam etsin. Batı ile, bâtıl ile mücadele eden Reisimiz bu savaştan yüzünün akıyla çıksın. Fakat dost acı söyler kâbilinden eğer sadece ekonomik kalkınma önemsenir, dini-ahlâki alanlarda Peygamber Efendimizi (sav) üzecek-incitecek işler yapılırsa Hakk’ın yardımı kesilir diye korkuyoruz. Umuyoruz ki bu milletin lideri ve İslam dünyasının umudu olan Erdoğan, kalbinin sesini duyar ve yüzüne karşı eksiğini-yanlışını söyleyebilenlere kulak verir.

Kadın ve aile hukuku konularındaki mâkul seslerden bir iki aktarım yapmadan Sultan Abdulhamit Han dönemi paşalarından Yedi Sekiz Hasan Paşa ile ilgili ilginç bir rivayeti paylaşmak istiyoruz: 

Hasan Paşa; okuma yazması olmadığı için Arapça 7-8 imzası atan, erlikten paşalığa kadar yükselmiş, padişahına-devletine bağlı bir askerdir. Çırağan Vakası’nda, 150 çapulcuyla saraya saldıran baş ihtilalci Ali Suavi’nin kafasına sopayla vurup öldürerek kalkışmayı akamete uğratan cesur bir vatansever olan Hasan Paşa’yı saraydaki yağcı-iki yüzlü kimseler değişik ayak oyunlarıyla bezdirirler. Bunun üzerine paşa saraydan uzaklaşır. İzmit’te bir çiftliğe giderek bahçıvan olarak kendini gizler. Beş-altı ay kadar sonra konağın subay oğlu diplomatik bir dille yazılması gereken bir mektup üzerinde çalışırken Hasanpaşa “Şu kelime daha uygun olur, şöyle söylense daha etkili olur.” gibi yönlendirmelerle mektubu şekillendirir. Mektup taslağı padişahın önüne gelince padişah Hasan Paşa’nın üslubunu sezer. Hasan Paşa saraya davet edilir fakat bir şartı vardır: Padişah bir tabağa insan pisliği koyacak ve ileri gelen yöneticilere: “Bu benimdir, bundan birer parmak yiyin!” diyecektir. Görülür ki ikiyüzlü-yağcı tayfa hemen atılıp birer parmak yerler. Birkaç kişi: “Sultanım bizim mazur görün, yiyemeyiz!” derler. İşte o zaman Hasan Paşa ortaya çıkarak: “Padişahım, sizin aleyhinize bile olsa doğruyu söyleyecek şu yemeyen birkaç kişidir. Çünkü padişah emri bile olsa b.. yenmez!” der. 

Bu rivayet doğrudur-yanlıştır bilmiyoruz ama ibretlik bir hikâye olduğu kesindir. Bugün sayın Cumhurbaşkanımıza da doğruları söyleyecek birilerinin olması gerekmektedir. İşte bu seslerden iki alıntı yapmak istiyoruz. Birincisi Eğitimci-Yazar Ahmet Maraşlı Bey’in eşi Sema Maraşlı hanım tam bir Müslüman hanımefendi duyarlılığı ile aile hukuku-evlilik-boşanma gibi hususlarda Cumhurbaşkanına bir açık mektup yazdılar ve hepimize tercüman oldular: 

“Sayın Cumhurbaşkanım… Güzel ülkemizde maalesef ki çok kötü şeyler oluyor. Büyük zulümler var ve insanların sizden umudu var. ‘Cumhurbaşkanımız bilseydi bunlara izin vermezdi, haberi olmuyor, danışmanları haber vermiyor!’ diye düşünüp size ulaşamamanın ıstırabını yaşıyorlar. Hem onların sesi olmak hem de tarihe bir not düşülmesi için size bu mektubu yazıyorum.

Ana problem şu ki kanunlar vasıtası ile (halka) zulmediliyor. Bu kanunlar adalet temeli üzerine kurulmuş değil, bir avuç din ve devlet düşmanı insanın kışkırtması ile medyanın algı operasyonu yapması üzerine onları susturmak için yapılmış kanunlar.

Bir kısmı da biricik dostumuz görünen Avrupa Birliği’ne girebilmek için yapılmış kanunlar.

Biz, aile kurumu bitmiş, eşcinsel evliliklerin yaygınlaştığı, intiharların normal sayıldığı bunalıma girmiş Avrupa ülkelerinden biri olmak istemiyoruz.

‘Bu kanunlar onun döneminde çıkmış ve imzası olan bir lider bunun hesabını Allah’a nasıl verir?’ diye muhasebe yapmanızı istirham ediyorum.” diyen Maraşlı;evlilik, boşanma, nafaka, çocuk haczi, taciz, cinsel istismar, tek taraflı kadın beyanı ve bunun yasal cezaları gibi hususlarda görüş beyan ederek şu cümlelerle çağrıda bulunuyor: 

“Sayın Cumhurbaşkanım!

Seçim döneminde özgürlük ve adalet vaat etmiştiniz. Özgürlük hakkımı kullanarak size bu mektubu yazdım. Şimdi de mağdurlar adına adalet bekliyorum.”

Sema Maraşlı hanımefendinin Cumhurbaşkanına açık mektubunu büyüğümüz Hâce Hazretleri de çok beğendiler ve okumayı herkese tavsiye ettiler.

İkinci olarak Haber 7’nin değerli yazarı Ferman Karaçam Bey “Anneyi kaybediyoruz!”başlıklı yazısında “Aileyi, ailenin her şeyi olan anneyi kaybediyoruz. Aile bakanımız (da) hala (bu) çözülmeyi teşvik etme yolundalar.” diyerek yazısına giriyor.

Yazısının devamında çalışan anneler, kreş çocukları, kadınların çalışmaya özendirilmesi, evde bakım için para alan anneanne-babaanne çatışmaları, kadının evden-çocuktan-mahalleden-komşu ve akrabadan koparılıp kapitalizmin azgın dişleri arasına bırakılışı, dede ve ninelerin evden kovuluşundan sonra anne-babanın çalışmaya, çocukların ise bakıcıya-kreşe veya okula gönderilip evlerin otelleşmesi, çalışan kadın lehine sürekli yasa-yönetmelik çıkarılırken fedakâr ev hanımı annelerin görmezden gelinmesi… gibi tutumları tespit edip hepimizin altına imza atacağımız şu sözleri söylüyor: 

“Evvela genç kızlarımızı, yani anneyi, yani aileyi kurtarmalıyız.

Vakit geç olmadan, Batılılar gibi iyice uyuşturucu bataklığına saplanmadan, aileler dağılmadan, cinnet ve cinayetler çoğalmadan kadın, aile, çocuk ve gençlik üzerine dini, ahlâki, ilmi çalışmalar yapmalı, uygulamalıyız.

Biz, biziz.

Bizim aile yapımızı, Batılıların uyguladığı ve aileyi iyice çözdüğü gibi yasa ve yönetmeliklerle koruyamazsınız.

Bizi, Peygamberi metodlar ve öğretim kurtarır.

Şu anda gidilen bu yol, yol değildir.

Bu yol ve yöntemlerle aileyi iyice çözüyor ve parçalıyoruz.

Biz bize, kendimize dönmeliyiz.

Geç kalıyoruz.”

Cenabı Mevlamız şu topluma merhamet eylesin… Başta Cumhurbaşkanımıza ve tüm idarecilerimize basiret, firaset, hidayet ve istikâmet lütfeylesin… Şu milletin ve ümmetin liderliğini hakkıyla yapabilmeyi nasip eylesin… Cümlemize, ahirete razı olunmuş halde göçebilmeyi lütfeylesin. (Amin velhamdu lillahi Rabbil âlemin.)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Biz Seni Ancak Âlemlere rahmet olarak gönderdik

Biz Seni, Ancak Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Biz Seni, Ancak Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik

 

“Andolsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Al-i İmran, 164)

Alemlerin Sultanının, Canımız Cananımız Efendimiz’in (sav) dünyayı teşriflerini, mevlid kandilinin idarki içinde olmanın sevincini yaşıyoruz elhamdulillah. Bizlere bu sevinci yaşatan mevlamıza ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü insanlığın onca isyanına tuğyanına rağmen yine onlara merhamet ederek habibi edibini emanet etmiştir.Bugün insanlık bu emanetin neresinde duruyor? Bu vesileyle Alemlerin Sultanı Efendimiz’in inşa ettiği insanın ayeti kerimelerde ifade buyrulan vasıflarını müzakere edeceğiz inşallah. Rabbim tesirini halk buyursun.

Müminin dostları:

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah O’nun elçisi rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.” (Maide, 55)

“Allah Teala inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 257)

“Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.Onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.” (Ra’d,20-21)

“Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır.” (Al-i İmran,28)

“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. (Rasulüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın). De ki: Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.” (Al-i İmran,73)

“İşte bu şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın eğer mü’minlerseniz Ben’den korkun.” (Al-i İmran,175)

Mümin herhangi bir nimete nail olduğu zaman ki tavrı nasıl olmalı:

“Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hacc,41)

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasulü’ne iman edenler onunla birlikte toplu(mu ilgilendiren) bir iş üzerinde iken ondan izin alıncaya kadar bırakıp-gitmeyenlerdir. Gerçekten senden izin alanlar işte onlar Allah‘a ve elçisine iman edenlerdir. Böylelikle senden kendi bazı işleri için izin istedikleri zaman dilediklerine izin ver ve onlar için Allah‘tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışlayandır esirgeyendir.“ (Nur,62)

Müminin ahiretteki vasfı:

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınları, önlerinden ve sağlarından nurları koşarken gördüğün günde, (onlara), bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir, denilir. İşte büyük kurtuluş budur.” (Hadid,12)

Mümin geçmişini nasıl hatırlar:

“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr, 10)

Mümin Hakkın emirleri karşısındaki durumu:

“Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” (Secde,15)

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (Secde,16)

“O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.” (Lokman,4)

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” (Al-i İmran,160)

Mümin her durumda Allaha güvenir ve Onun emirlerine itatt eder:

“Ey Peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter.” (Enfal,64)

“Allah’ın (verdiği) rengiyle boyanın. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).” (Bakara,138)

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü: “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.” (Nur,51)

“Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkülde sebat etsinler.” (İbrahim,12)

Mümin Allah için harcar:

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara,274)

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size Allah rızası için yemek yediriyoruz; dolayısıyla, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız. (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (İnsan,8-11)

Mümin batılın karşısındaki feraseti:

“Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.” (Bakara,75)

“(Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara:) Yahudi ya da Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” (Bakara,135)

“İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi olmayın. Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal,21-22)

“Nasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Tevbe,8)

Batıl zaten Hakkı kabulden kaçınır:

“(Rasulüm!) Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.” (Rum,52)

“Körleri de sapıklıklarından (vazgeçirip) doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.” (Rum,53)

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?” (Kasas,60)

“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.” (Neml,81)

Devam edecek...

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir

 

Toplumların gelecekteki huzur ve sürekliliği çocuklarını yetiştirebildiği sürece var olur. Aile içerisinde çocuk ne denli terbiye edilebilirse toplumda da edep, ahlak, saygı, sevgi, vatanperverlik gibi kavramlar yerini bulur. Bunlar büyükleri tarafından alt kuşaklara örnek davranışlar ile anlatılıp aşılanabilir. Bu kavramlar söz ile değil, pratik olarak görerek, yaşayıp, yaşatılarak öğretilebilecek kavramlardır. Fakat ne var ki bilindiği halde hala eğitim sistemimiz sloganik olmaktan öteye gidemediği için, bu değerler davranış olarak işlevsel hale dönüşememiştir. Okul eğitim yuvası olması gerekirken ne yazık ki olumsuz davranış ve ahlak dışı münasebetlerin kol gezdiği bir müessese görünümü almıştır. Bu yüzdendir ki artık bilinçli ve hassas aileler artık eğitim sistemine haklı olarak güvenememektedirler. İmkanı olanlar özel okul arayışları ile bu boşluğu kontrollü bir şekilde doldurmaya çalışırken, maddi imkanı olmayan aileler ise çocuklarını sıkı kontroller ile okulun yol açtığı ahlaki tahribatlara karşı önlem almaktadırlar.

Burada ayan beyan ortaya çıkan manzara şudur; çocuk ailede eğitilir, aile çocuğun ahlaki değer yargılarının oluşmasında en önemli müessesedir. Aile de bilinçli ve usul çerçevesinde gerçekleştirilecek bu temel vazifeyi daha iyi yapabilecek ikinci bir müessese yoktur. Temel iskelet aile içerisinde şekillendiğinde artık dışarıdan ne tür olumsuz müdahale gelirse gelsin asla bu oluşumu yıkamaz. 

Aile çocuk için, en önemli ilk sosyalleşme sürecinin gerçekleştirildiği yerdir. Çocuk ailede şekillenir. Kişiliği aile de oluşur. Hayatı aile de tanır. Yaşadığı toplumun kültürünü, değerlerini, önceliklerini ailesinden öğrenir. Bu yüzden emperyalist, devletler artık toplumları top ile tüfek ile değil, aile üzerine oynadıkları stratejik dejenerasyonlarla tahrip yoluna giderek işgal etmeye çalışmaktadırlar. Birbirinden iğrenç batı kaynaklı televizyon yayınları, internet siteleri, bilgisayar oyunları, sevgi saygıdan uzak şiddet içerikli programlar, hep türk toplumunu kültürel olarak işgal etme taktikleridir.

Bizim kültürel olarak var oluşumuz, kendimizi bu dünyada devam ettirebilmemiz, değerlerimizi yeni nesiller ile yaşatabilmemize bağlıdır. Yoksa globalleşme denilen tek kültür, tek millet akımı bizi de içine alıp darmadağınık duruma getirecektir. Eleştirdiğimiz, batı kaynaklı ahlak dışı ne varsa günümüzde bizde de hızla yayılmasının sebebi, kendi değerlerimizi çocuklarımıza aktaramadığımız içindir. Artık çocuklarımız bizi eski kafalı olarak görmektedir. Bunu sebebi kültürel güzelliklerimizi sevdiremediğimiz içindir. 

Çocuklarımızı yetiştirirken her şeyde olduğu gibi burada da temel kaynak iki cihan güneşi peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) usulü ve tavsiyeleri olmalıdır. Peygamberimiz Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Çocuklarınızın hayatta çalışkan ve başarılı olabilmeleri için onları üç şeyle yetiştiriniz.”

Önceliğimiz, “Peygamber sevgisi’ olmalıdır. Çocuklarımıza Peygamber sevgisi aşılamalıyız. Çünkü insanlığın bir peygambere muhakkak ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı anlamayanlar kendilerini bilmezler. Çocuklar peygamber sevgisini ancak yaşadığımız çağda O’nu (sav) yaşantısıyla anlatan kamil bir peygamber varisi evliyaullah ile öğrenir. İnsanı kamiller yöntemleri ile insana aşk muhabbet içerisinde çocuklarımıza en güzel ahlak olan peygamber ahlakını yaşayarak öğretir. 

Bir diğer husus ise: “Peygamber’in Ehl-i Beytini çocuklarınıza sevdiriniz.”dir. Yani, Peygamber’in mübarek hanımları, çocukları, torunları, köle ve cariyeleri, kadın-erkek bütün akrabasının hepsine saygı ve sevgi ve onların haklarına riayet telkin ederek iyi hal ve güzel amellerini benimseyip güzel adetlerini takib ettirmektir.

Son olarak: “Çocuklarınızı Kur’ân okumakla mükellef tutunuz.”. Yani, onlara Kur’ân okutunuz. Zira çocuklarına Allah (cc) Kelamını okutmak veya okutturmak anaya ve babaya vaciptir. Okutmayanlar veya okutturmayanlar, Allah (cc) katında sorumludurlar. Kur’an-ı Kerim insanları aydınlatan, itikatlarını sağlamlaştıran, imanlarını tamamlayan, amellerini düzelten, ahlaklarını güzelleştiren ve derecelerini yükselten apaçık bir mukaddes kitaptır, insanlığın dünyasını mesut, hiretlerini mamur eder.

Bir toplumu oluşturan maddi ve manevi bütün değerler kültür olarak açıklanır. Bu kültürü sürekli kılmak için kuşaktan kuşağa aktarmak ve korumak gerekir. Bunu yapma görevi ise ailelere, toplumsal kurumlara, eğitim ve eğitim kurumlarına düşmektedir. Özellikle eğitim kurumları kültürümüzü yeni nesillere aktarırken, ortaya çıkan ihtiyaç ve şartlara göre yeni kültürel değerler oluşturmalıdır. Bu da kültürümüzü zenginleştirecektir.

Geçmişten günümüze kadar gelenek, görenek, töre, örf ve adetlerimizi taşımamız, bunlara yeni değerlerin ilave edilmesi kültürü korumak ve zenginleştirmek adına yapılan en önemli icraattır. Toplumları millet yapan kültür ve kültürel değerlerdir. Çünkü kültürel değerler insanları birbirine yakınlaştırır ve kaynaştırır. Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle bu necip milletin de en önemli özelliği budur. Yani bizi diğer milletlerden ayıran en önemli özelliklerin başında, kendi kültürümüze ve değerlerimize bağlı kalmamız gelir. Bağlı kaldığımız değerlere örnek vermek gerekirse; edebiyat, sanat, mimari, dil, folklör, kıyafet, gelenek, görenek vb.

Şehirleşmenin artması nedeniyle insanların yaşam tarzları değişime uğramıştır. Bu nedenle kültürel değerlerin bir çoğu yavaş yavaş unutulmuş, bozulmuş ve yok olmaya başlamıştır. Büyük şehirlerde aile yapısı geniş aileden çekirdek aileye doğru dönüşmesi kültürel değerlerin kaybolmasındaki en önemli etkendir. Toplumu oluşturan ailenin değişmesi ise yavaş yavaş toplumun değişmesi anlamına gelmektedir. Artık çekirdek ailede dede, nine gibi kavramlar anlamını yitirmekle büyüğe saygı, hürmet, neredeyse yok olmuştur. Artık batı ülkelerinde olduğu gibi ihtiyarların yeri evin baş köşesi değil, huzur evleridir. Dikkat edersek toplumsal ulaşım araçlarında yaşlıya, kadına yer vermek diye bir şey neredeyse kalmamıştır.

Kültürel değerlerimiz maddi ve maddi olmayan değerler olarak ikiye ayrılır. Maddi olmayan değerlerimiz bizim davranışlarımızı düzenler. İnsanlarla ilişkiler kurmak ve paylaşımlarda bulunmak maddi olmayan değerlerimizi ortaya çıkarır. Maddi olan kültürel değerlerimiz ise çeşitli araç, gereç ve eşyalardan oluşur. Bu iki değer için verilecek en güzel örnek; manevi olan kültürel değerlerimizden olan misafirperverlik değeri için maddi olan misafir odası düzmek, çeşitli eşyalar ile evlerimizde ayrı bir bölüm oluşturmak gibi davranış şekillerini uyarlamaktır. Önemli olan misafiri rahat ettirmek, hürmet ve güleryüz göstermektir. Yoksa gösteriş içerisinde son moda oturma grupları ile misafirimizi televizyon programları ile ağırlamak bizim kültürümüzde yoktur. Kültürümüz; sevgi, saygı, güler yüz, hoş sohbet üzerine kuruludur.

Toplum tarafından milli kültürü gelecek nesillere aktarmak ve korumak görevi eğitim kurumlarına da verilmiştir. Ancak daha öncede bahsettiğimiz gibi eğitim kurumları bu görevi tam anlamıyla yerine getiremediği için güvenini kaybetmiştir. Maalesef toplumsal yapıyı koruyarak milli bilinci oluşturmak ve geliştirmek de eğitim kurumlarının sorumlulukları arasında iken bu konu boşta askıda kalmıştır.

Gelişmiş toplumlar eğitimi bir devlet politikası haline getirmiştir ancak Türkiye’de böyle bir devlet politikası söz konusu değildir. Her ne kadar bazı düzenlemeler yapılsa da her yıl değişen eğitim sistemi bunun en büyük örneğidir. İktidara gelen her siyasi parti kendi anlayışını eğitim sistemine yerleştirmeye çalışır. Oysa eğitimde bir milli modelin oluşturulması gerekiyor. Eğitim kurumlarında milli kültürü genç kuşaklara aktaracak ve öğretecek dersler ve konular yeterince bulunmuyor. İlk yapılması gereken kültürümüzü koruyup geliştirecek derslerin müfredata eklenmesidir.

Okullarda Türkçe’mizin kullanılması ve korunması yönünde gerekli bilinç oluşturulmuyor. Hatta gençler arasında yabancı kelimeler kullanarak konuşmak bir ayrıcalık olarak görülüyor. Sokaklarda Türkçe tabelaların yanında yabancı isimli tabelaları da görebiliyor. İnsan bazı yerlerde kendisini yabancı bir ülkedeymiş gibi hissedebiliyor. Bu konulara eğitim kurumlarında önem verilmeli ve özellikle öğretmenlerin buna fazlasıyla dikkat edip öğrencileri bilinçlendirmesi gerekiyor.

Öncelikle milli kültürü korumak ve geliştirmek bu ülkede yaşayan her vatandaşın görevidir. Her birey kendi bulunduğu eğitim kurumlarında bu sorumluluklarını yerine getirmelidir. Aileler de okullarla işbirliği yaparak bilinçli bir şekilde çocuklarını yetiştirmelidir. Aileler bireysel olarak gördükleri eksikliklerin giderilmesi için ilgili kurumları uyarmalı ve iş birliği içinde olmalıdır.

 

Yazar: Yûsuf-i Kenân

 

Çarşamba, 01 May 2019 00:01

ŞEYTANIN KALBE MÜDAHALE YOLLARI -3

Şeytanın Kalbe Müdahale Yollarıı 3

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3

 

Şeytanın definde çare nedir ve yalnız zikrullah kâfi midir? “La havle ve la kuvvete illâ billâh” demek yeter mi, dersen, bilmiş ol ki; kalbi korumanın çaresi bu yolları kapamaktır. Bu da kalbi bu kötü huylardan temizlemekle mümkündür. Bunları anlatmak ise, sözü çok uzatır. Hâlbuki bizim maksadımız, bu kısmında tehlikeli sıfatların ilaç ve çarelerini anlatmaktır. Her sıfat müstakil bir kitaba muhtaçtır. Evet, bu sıfatların kökleri kalpten kesilip kapıları kapandığı zaman da yine şeytanın kalbe giden bir takım tehlikeli yolları vardır fakat istikrarlı değildir. Allah’ı (cc) anmak, onu kalbe uğramaktan alıkoyar. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takva ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalpte yerleşir Yoksa böyle olmazsa zikir, hadis-i nefisten ibaret kalır, kalp üzerinde bir sultası olamaz ve şeytanın sultasını önleyemez. Bunun için Allahu Teala: “Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir arıza iliştiği zaman, iyice düşünürler, bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir bile.” (A’râf: 201) buyurdu. Bu hali muttakilere tahsis etmiştir. Şeytan, aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır, şayet et ekmek gibi yiyecek bir madde önünde yoksa köpeğe “defol git” demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek maddesi varsa, o yalnız kovalamakla oradan uzaklaşmaz. Şeytan da böyledir. Şayet kalpte bir kuvveti yoksa yalnız zikir ile oradan uzaklaşır. Şayet, şehvet kalbe galebe çaldı ise, zikrin hakikati kalbin kenarlarına doğru iner ve fakat ortasında yerleşemez. Bu suretle yine şeytan, kalbin merkezine hâkim olur. Fakat hevâ ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan muttakilerin kalbi ise, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden hâli olması bakımındandır. Bu kalp, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir. Bunun delili ise, “Racim olan şeytândan Allah’a sığın.” (Nahl, 98) ayet-i celilesidir.

Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Bir gün bir mü’minin şeytanı ile bir kâfirin şeytanı karşılaşırlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Mü’minin şeytanı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı mü’minin şeytanına:

-Bu ne hâl, diye sorar. Mü’minin şeytanı:

-Ne yapayım, bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman besmeleyi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman elbiseyi besmele ile giyer, ben çıplak kalırım. Temizlendiği zaman besmele ile temizlenir ben de pis kalırım, dedi. Bunun üzerine kâfirin şeytanı da:

-Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki, bunlardan hiç birine besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giymesinde ben kendisine ortak olurum, dedi.

Muhammed b. Vasi her sabah namazını müteakip şöyle dua ederdi: “Allahım, sen bize bir düşman musallat ettin ki, o ve maiyeti bizi ve kusurlarımızı görür, fakat biz onu göremeyiz. Allah’ım, onu rahmetinden mahrum ettiğin gibi bizden de mahrum et; affından ümidini kestirdiğin gibi, bizden de ümidini kestir, rahmetinle onun arasını uzaklaştırdığın gibi, bizimle de onun arasını uzaklaştır. Zira muhakkak ki, senin gücün her şeye yeter, sen her şeye kadirsin.”

Bu zât bir gün mescide giderken şeytan karşısına çıktı ve:

-Beni tanıdınız mı? diye sordu. Muhammed:

-Hayır, bilemedim, kimsiniz? dedi. İblis:

-Ben İblisim, deyince, Muhammed :

-Ne istiyorsun? diye sordu. İblis:

-Senden ricam şu, istiazeni başkasına öğretme, ben de bunun karşılığı olarak sana dokunmam, dedi. Muhammed b. Vasi:

-Ant olsun ben bunu herkese öğretirim, sen de elinden geleni yap, dedi.

Hasan-ı Basri mürsel olarak şöyle rivayet ediyor: “Bana haber verildi ki: Bir gün Cebrail aleyhisselâm Rasul-i Ekrem’e geldi ve dedi ki: “Cinlerden bir ifrit sana hile etmek istiyor. Yatağına girdiğin zaman Ayetel-Kürsi’yi oku.” Yine Rasul-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Ömer bir yola girdi mi, şeytan o yolu bırakır başka yola gider.” Çünkü şeytanın otlağı olacak ve şeytana kuvvet verecek şehvetten kalbi temizlenmişti.

Hz. Ömer’in (ra) zikri ile şeytan kendisinden uzaklaştığı gibi, senin de mücerret zikir ile iblisin senden uzaklaşmasını istemen muhal kabildendir. Bu tıpkı, gerekli diyeti yapıp midesini temizlemeden, içtiği ilaçtan; gerekli diyeti yapıp midesini temizledikten sonra ilâç içenin bulduğu şifayı beklemesine benzer. Elbette o, onun gibi olamaz. Zikir ilâç, takva ise diyettir, yani kalbi şehvetlerden temizlemektir. Her şeyden temizlenmiş olan kalbe zikir indiği zaman, şeytan oradan uzaklaşır. Temizlenmiş olan mideye indirilmiş ilaç ile midenin şifa bulması gibi. Nitekim Allahu Teala: “Şüphesiz ki, bunda aklı olan yahut kendisi huzur içinde olarak, kulak veren kimseler için elbette bir öğüt ve vardır.” (Kâf: 37) buyurmuştur. Yine Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “(Öyle şeytan ki) aleyhinde şu (ilahi) hüküm yazılmıştır: Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu onu saptırır, onu o alevli ateşin (cehennemin) azabına götürür.” (Hac: 4) Kim işi ile şeytanın peşinden giderse, dili ile Allah’ı zikretse de, o, onun dostudur.

Şayet, hadis mutlaktır, yani Allah’ı (cc) zikir şeytanı uzaklaştırır, kim olursa olsun Allah (cc) zikredilince şeytan uzaklaşır der de, bu gibi mutlak olarak zikredilen umumi hükümlerin mukayyede bağlı olup, mukayyed ile meşrut olduğuna dair âlimlerin söylediklerini bilmezsen, kendine bak. Zira haber, muayene gibi değildir, yani duyduğun gördüğün gibi olamaz. Şöyle bir düşün; senin ibadetin ve zikrinin son haddi namazdır. Kalbini murakabe et, bak, nasıl sen namazda iken şeytan kalbini sokaklara götürür, âlemin hesaplarını gördürür, inatçılara cevaplar hatırlatır ve nasıl seninle ovaları, dağları dolaştırır. O dereceye kadar ki, namaz dışında unuttuklarını sana namaz kılarken hatırlatır. Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbine hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır. Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalplerden gelen namaz kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor belki senin vesveselerini arttırıyor. Tıpkı, gerekli diyeti yapmadan içilen bazı ilaçların verdiği zarar gibi. Şayet şeytandan kurtulmak istersen her şeyden önce takva ile diyet et. İşte o zaman Ömer’den (ra) kaçtığı gibi, şeytan senden de kaçar. Bunun için Veheb b. Münebbih (ra): “Allah’tan kork. Gizlice itaat ve dostluk ettiğin şeytanın aleyhine aşikâre atıp tutma” demiştir. Başka bir zât da: “İyilik ve ihsanda bulunan kimsenin iyilik ve ihsanını bildikten sonra mel’una itaat etmek kadar şaşılacak ne vardır” demiştir. Allahu Teala: “Bana dua edin ben size icabet edeyim” diye buyurduğu halde, duanın şartları bulunmadığı için bazı kimselerin duaları kabul olmadığı gibi, şartları bulunmadığı için birçok kimselerin Allah’ı zikretmelerinden de şeytan kaçmaz.

İbrahim b. Ethem’e: Allahu Teala “Bana dua edin ben size icabet eder ve dualarınızı kabul ederim” buyurduğu hâlde, nasıl olur da bizim yaptığımız dualar kabul olmuyor?” diye sorarlar. İbrahim b. Ethem: “Çünkü sizin kalpleriniz sekiz haslet üzerinde ölmüştür, onun için dualarınız kabul olmaz, demiş ve bu sekiz hasleti şöyle anlatmıştır:

-Allah’ı bildiniz, fakat emirlerine itaat etmemekle, hakkını yerine getirmediniz,

-Kur’ân’ı okudunuz, fakat mucibiyle amel etmediniz,

-Peygamberi (sav) sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat sünneti ile amel etmediniz,

-Ölümden korktuğunuzu söylediniz, fakat ölüm için hazırlanmadınız,

-Allahu Teala: “Şeytan sizin için büyük bir düşmandır, onu düşman tanıyınız” (Fâtır: 6) buyurdu, siz ise dilinizle düşman tanıdığınız hâlde işinizle tamamen ona uydunuz ve isyan ettiniz,

-Cehennemden korktuğunuzu iddia ettiğiniz hâlde bütün kuvvetinizle, işinizle kendinizi cehenneme attınız.

-Cenneti sevdi-ğinizi iddia ettiğiniz hâlde, cennet için hazırlanmadınız.

-Sabahleyin kal-kınca kendi kusurlarınızı arkaya attınız ve başkalarının kusurları ile meşgul oldunuz. Bu suretle Rabbinizi kızdırdınız, nasıl duanız kabul olsun? dedi.

Şayet, kötülüğe davet eden bir mi, bir kaç şeytan mıdır dersen, bilmiş ol ki; bu muamele kısmında onu bilmeğe pek lüzum yoktur. Senin vazifen, düşmanın sıfatını araştırmadan onu uzaklaştırmaktır. Nereden gelirse gelsin, üzümü ye, bağını sorma, fakat basiret nuru ile haber ve müşahedelerden anlaşıldığına ve açıklandığına göre, onlar birbirine yardımcı birçok askerlerdir. Her kötülüğün kendine mahsus ve o kötülüğe davet eden bir şeytanı vardır. Sebeplerin ihtilafı, müsebbiplerin ihtilafına delildir.

Allah’a (cc) emanet olun.

Selam ve dua ile…

 

Kaynak: İhyâu Ulûmi’d-Din, Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî, Bedir Yayınları, 3. Cilt.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Çarşamba, 01 May 2019 00:00

BİR ANNENİN GÖNLÜNDE TAŞIDIĞI ÜMMET

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet - Burcu Kul

Sayı : 131 - Kasım 2018

 

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

 

Ebedi hayat müjdecisi bir gün, Mescid-i Nebevi’de oturmaktaydı. En büyük sevdalıları da etrafında halka halka idi. Başta en büyük sıddıkiyet ve teslimiyet örneği Hz. Ebu Bekir. Hak ve adalet güneşi Hz. Ömer, hayâ madeni Hz. Osman, ilim hikmet kutbu Hz. Ali bulunuyordu. Müminlerin şefkatli annesi Hz. Aişe ile ince ve derin Fatıma (r.anhüma) da oradaydılar.

Bu, cihanın fazilet direkleri ve diyanetin billur çeşmeleri Allah’ın Sevgilisinin iman aynası berrak yüzüne bakıp saadetten uçuyorlardı. Bütün insanoğluna Allah ‘ın müjdesini getiren, Peygamberler Peygamberi (sav) bir ara ciddi şekilde ağlamaya başladı. Elmas elmas gözyaşı mukaddes sakalına doğru akıyordu. Bunu gören Hz. Ebu Bekir (ra) sordu:

-Ey Allah’ın Rasulü! Annam babam sana feda olsun, niçin ağlıyorsunuz?

-Ya Eba Bekir! Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Ümmetimin önünde çok uzun ve tehlikeli bir yol vardır, hem de ümmetim boyuna kadar masiyyete, günaha dalmıştır.

Rikkat ve merhamet madeni Hazreti Ebu Bekir’in gözleri dolu dolu, gönül ocağına bir ateş düştü:

-Ey Allah’ın Rasulü, dedi. Senin mukaddes canın müsterih olsun, sen üzülme. Emin ol ki, kıyamet gününde ümmetinin günahları yüzünden işlerin sıkıştığı zaman ben ümmetinin bütün günahlarının yarısını yükleneceğim ki onların yükü hafiflesin.

Allah’ın Rasulü tebessüm buyurdular ve Hazreti Ebu Bekir’in sırtını okşayıp, onu sena ettiler.

Sonra Hazreti Ömer’e dediler:

-Ya Ömer! Söyle bakalım, Hazreti Ebu Bekir’in sözlerini işittin. Sen ümmetimin isyankarları hakkında ne yapabilirsin?

-Ey Allah’ın Rasulü! Ben Ebu Bekir’in yaptığını yapacak kudret ve takatte değilim. Fakat ben de, ümmetinin günahlarının üçte birini yüklenebilirim!

Alemin Fahri, Hazreti Ömer’i de okşadı. Sonra mukaddes gözlerini Hazreti Osman’a dikti:

-Ya Osman, dedi, ümmetim hakkında sen ne yapabilirsin?

Hz. Osman cevap verdi:

-Ey Allah’ın Rasulü! Anam babam sana feda olsun. Ben Ömer’in yaptığını yapmağa muktedir değilim. Fakat ben de, ümmetinin günahlarından dörtte birini yüklenebilirim!

İnsanlığın ve kemalatın güneşi onu da okşayıp memnun olduğunu bildirdi. Sonra bilgi güneşi Hazreti Ali’ye döndü:

-Ya Ali dedi, ümmetim hakkında sen ne yapabileceksin?

Kevser sakisi cevap verdi:

-Ey Allah’ın Rasulü! Benim elimden ancak mürüvvet çıkar. Ben de yarın kıyamet gününde sırat tarafını tutacağım ve gelen isyankârları Cehennem ateşine düşmekten alıkoymaya çalışacağım. Şayet işler çok şiddetlenir de daralırsam onlara bedel kendimi nar’a atacağım. Onların her birini Cehennemden çıkarıp Cennete göndermeğe uğraşacağım!

Allah’ın sevgilisi, Hazreti Ali’nin bu cevabına da tebessüm ettiler ve Hazreti Aişe’ye buyurdular:

-Ya Aişe! Sen de söyle, ümmetimin isyankârları hakkında ne yapacaksın? Zira sen de onların annesi bulunuyorsun. Anneyeden evladı için fedakârlık istenir.

Dirayet ve zarafet timsali Hazreti Aişe dedi ki: 

-Ey Allah’ın Rasulü! Ben Fatıma’nın huzurunda ondan önce bir şey söyleyemem!

İnce ve derin Fatıma derhal cevap verdi:

-Sen anasın, ben evladım. Evlat anasının huzurunda, anadan evvel konuşamaz!

Hazreti Aişe mukabele etti:

-Ya Fatıma! Ne diyorsun sen? Ben nasıl konuşabilirim ki o kimsenin yanında, onun hakkında Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: “Fatıma benden bir parçadır!”

Peygamber kızı cevabı yetiştirdi:

-Ben nasıl konuşurum o kimsenin yanında ki, onun hakkında Kainatın Efendisi şöyle buyurmuştur: “Beni görmediğiniz zaman, dininizin yarısı, yahut üçte birini Humeyra’dan (yani Aişe’den) alınız, öğreniniz!”

Hazreti Aişe’nin ruhu bir kuş gibi çırpındı ve dedi ki:

-Allah’a yemin ederim ki, ben senden evvel konuşmam ya Fatıma!

Müslümanlık tarlasının saadet mahsulü olan derin ve ince Fatıma konuşmak zorunda kalınca şöyle dedi:

-Ey aziz babam! Ümmetin hesap vermek için hazırlandığı sırada, sen beni mizan başında göreceksin!

-Ey babasının ruhu, ey iki gözümün nuru, orada ne yapacaksın?

Ey aziz babam! Eğer ümmetinin günahları ağır basarsa, taatleri hafif gelirse, zehirlenerek şehit edilen ciğerparem evladım Hasan’ın zehire bulanmış gömleğini sevap kefesine koyacağım. (ki o sırada Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin daha çocuk idiler) Eğer kafi gelmezse, üstümde, başımda ne varsa hepsini mizana koyacağım. Ta ki, ümmetinin sevap ve taati üstün gelsin!

Allah’ın Sevgilisi bu cevaptan pek hoşlandılar ve buyurdular:

-Ey mü’minlerin annesi! Söyle artık, ümmetimin günahkarları hakkında sen ne yapacaksın?

-Ey Allah’ın Rasulü! O günde zannetmem ki, bu hale göre bana ihtiyaç kalsın!

-Şayet lüzum ve ihtiyaç hasıl olursa nasıl yapacaksın ya Aişe?

-Söylemek istemiyorum. Ey Allah’ın Rasulü!

-Ya Aişe! Baban Eba Bekir’in hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Ömer’in Hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Osman’ın Hatırı için söyle!

-Söyleyemem!

-Ali’nin hatırı için söyle!

-Hayır, söylemeyeceğim!

-Öyleyse, Fatıma için söyle!

-Yine de söyleyemem!

-Ya Aişe kimin için söyleyeceksin?

-Ey Allah’ın Rasulü! Allah için söyleyeceğim!

Ve Hazreti Aişe, kendisine hayretle bakan gözler arasından süzülüp hücresine girdi. Ellerini ulvilik alemlerine kaldırdı. Öyle içten, öyle derinden yalvarıyordu ki, adeta kendisinden geçmişti. Diyordu ki:

-Ey sermayesizlere sermaye veren şanı yüce Mevlam! Zat-ı uluhiyetin hürmetine, nurun şerefine bana imdat et. Beni sen, bütün mü’minlerin anası kıldın. Kalbime hepsinin şevkatini koydun. Evet, beni mü’minlerin anası kıldın: da, kalbime hepsinin sevgisini yerleştirdin. Bir ana hiçbir zaman evladının yanmasına razı olamaz. Ya onları da benimle Cennetine koy, ya beni de onlarla beraber Cehennemine at!

Mü’minlerin temiz ve pak annesi Hazreti Aişe böyle diyerek dua ediyordu. Gözlerinden billur billur yaşlar akıyordu. O nur tanesi, mü’minlerin derdiyle bikarar olmuştu…

Bu esnada melekut aleminde bir şimşek çaktı ve Sultan Melek Cibril, Arş-ı Aladan yeryüzüne süzüldü ve bir anda yetişip Allah’ın Rasulüne hitap etti.

-Ey Allah’ın Rasulü! Cenab-ı Hak sana selam ediyor ve buyuruyor ki: “Aişe’ye söyle ey Habibim! Sen benim Rasulümün zevcesisin. Nasıl caiz olur ki, biz Azimüşşan seni cehenneme atalım? Ateşe nasıl gönderelim seni? Biz kulumuza karşı ananın evladın olan şefkatinden çok daha şefkatliyiz! Keza, evladı anasından ayırmak olmaz. Ya Aişe! Kalbin rahat olsun. Gönlünü hoş tut. Hiç şüphe etme ki, yarın kıyamet gününde bütün -mü’min- evladlarını sana kavuşturacağız! Ve seni onlarla beraber cennette koyacağız. Onların Rabbi onları tertemiz meşrubatla sulayacaktır. Altından nehirler akan cennetler onların olacaktır!”

Allah onlardan ebeden razı olsun. İnşallah bizlerde evladlarım dediği zümreden oluruz. 

Bu ümit ve dua ile yazımıza devam edelim.

Sahabe annelerimiz ve sahabe efendilerimiz Kainatın Güneşi Efendimiz’i (sav) öylesine derinden ve içten sevmişler ki! Kendi nefslerini ve tüm sevdiklerini O’nun sevgisine tercih etmişler. Feda etmişler. Adeta bu feda ediş onlar için yetmemiş. Dünyalarını değiştikten sonrada Efendimiz (sav) üzülmesin diye tüm varlıklarını feda edeceklerini bildirmişler. Kimlere?

Ümmeti ümmeti diyen Efendimiz’in (sav) ümmetine. 

Bizler bugün bu sevgiyi anlayamasak ta, yaşayanı görüyoruz. Ve aynı fedakârlıkları bu ümmet için yaptıklarına şahit oluyoruz. Yakın zaman da Hace Hazretlerinin acı ve tatlı gününe şahit olduk. Dört bir cihandan gelen ihvanlarını kendi duygu dolu buözel günlerine tercih ettiler. Ümmetin irşadı için, gece gündüz demeden sohbet ederek gönülleri ihya ettiler. Gönüllerinde taşıdıkları sevda bir babanın evladına olan sevgisinden çok daha ala. Biyolojik atamızın bize sevgisi damla ise onların bize karşı sevgileri derya misali oluyor.

Günümüzde her anne ve babanın evlatları için bir istikbal endişesi var. Çocuğum nerede okuyacak? Hangi mesleğe sahip olacak? Tüm insanlık için mutlak istikbal olan bir gerçek var ki, o da ölüm. Allah dostları ise bizim istikbalimizi anamızdan babamızdan daha çok düşünüyorlar. O güne bizi hazırlamak için kendilerini hizmete adıyorlar.

Bu duygu ve düşünce ile sahabe annelerimizin bize karşı şefkatlerini tefekkür edelim.

Hz. Fatıma annemizin: “Ey aziz babam! Eğer ümmetinin günahları ağır basarsa taatleri hafif gelirse zehirlenerek şehit edilen ciğerparem evladım Hasan’ın zehire bulanmış gömleğini sevap kefesine koyacağım. Eğer kâfi gelmezse üstümde, başımda ne varsa hepsini mizana koyacağım.” kelamı gönlümüzü dağlıyor.

Hz. Aişe annemizin “Bir ana hiçbir zaman evladının yanmasına razı olamaz. Ya onları da benimle Cennetine koy, ya beni de onlarla beraber Cehennemine at!” ifadesini duyunca içimiz yanıyor.

Onlar bizim bütün günahkârlığımıza, asiliklerimize rağmen evlat olarak görmüşler. Bizim bugünkü halimizi düşünüp üzülmüşler.Peki biz neler yapıyoruz? Biz aynı şiddetle onları sevebiliyor muyuz? 

Onlar bize evlat demişlerde, biz onlara annemizden önce Anne diyebiliyor muyuz?

Onlar bize evlat demişler de, biz birbirimize kardeşim diyebiliyor muyuz?

Acımız, derdimiz, sevincimiz bir mi? Allah teala’nın mümin kullarına buyurduğu “müminler ancak kardeştir.” fermanına ne kadar uyabildik? Aramızdaki hukuk Efendimiz’in (sav) belirlediği ölçüde mi? Ashabın yaşadığı kardeşlik duygusundan bizlerde ne kadar var?

Yazımıza gelecek sayıda devam edeceğiz.

 

Yazar: Burcu Kul

 

Sayfa 6 / 258

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort