JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 01 Mart 2018 00:04

NAMAZ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER -1-

Namaz Hakkında

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 1 - Yusuf Fuad

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 1

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله  يَقُولُ: لا صَلاةَ بحَضْرَةِ طَعَامٍ وَلا هُوَ يُدَافِعُهُ الأخْبَثَانِ. 

Hz. Aişe; Rasulullah’ın  şöyle buyurduğunu işittim, dedi: “Yemek hazır iken veya büyük ve küçük abdest sıkıntısı varken tam manasıyla bir namaz kılınamaz.” (Müslim, Mesacid, 67)

Namazda huşunun önemi pek çok ayeti kerimede ve ehâdis-i nebevide ifade buyrulmuştur. Burada onları tek tek zikretmek konuyu fazlasıyla uzatacaktır ki zaten meselenin ehemmiyeti herkesçe malumdur. Efendimiz’in  buradaki ifadeleri de yine bu konuya işaret buyurmaktadır.

Sofra hazırken veya büyük ve küçük abdest sıkıştırmış vaziyetteyken namaz kılmanın uygun olmadığı diğer birçok hadiste de belirtilmiştir. Çünkü karnı aç olan bir insan, sofra ortada iken namaz kılmaya kalkarsa aklı-fikri yemekte olur. Aynı şekilde abdest bozması icap eden bir halde namaza durmak kişinin hem sıhhatine zararlıdır hem de namazdaki huşusuna engeldir. Dolayısıyla bahsedilen hallerde namaz kılmak mekruhtur.

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: سَأَلْتُ رَسُولَ الله  عَنِ الالْتِفَاتِ في الصَّلاةِ فَقَالَ: هُوَ اخْتِلاسٌ يَخْتَلِسُهُ الشَّيْطَانُ مِنْ صَلاةِ الْعَبْدِ. 

Hz. Aişe şöyle demiştir: Rasulullah’a  namazda başı sağa sola çevirmenin durumunu sordum. O da: “Bu yapılan hareket kulun namazından bir kısmını, şeytanın kapıp aşırmasıdır.” buyurdu. (Buhari, Ezan, 93)

Namazda başı sağa-sola döndürmenin huşuya aykırı olduğuna ve yasaklandığına işaret eden bu hadis-i şeriften bunun ne kadar şiddetli bir yasak olduğunu anlamış olmaktayız. Ebu Zer’in  rivayet ettiği bir başka hadise göre, kul namazda iken Allahu Teala hep ona yönelmiş halde bulunur. Kul sağa sola bakınca Allah da kulundan yüz çevirir (Nesâî, Sehv 10).

Namaz kılan insan başını sağa-sola döndürünce, şeytan bir zafer elde eder ve kulu meşgul etme imkânına kavuşmuş olur. Şeytanın meşguliyetine kapılmış olan kul Allah’la olan bağını koparmış demektir. Bu sebeple namazında bazen unutkanlık hali kendisine galebe eder, kaç rekât kıldığını bilemez, bazen hataya düşer, okuduğunu şaşırır. Artık o anda kalbi de Allah ile meşgul değildir. Bu durum Allah’ın rızasına ve hoşnutluğuna aykırı olduğu için, o andaki davranışı şeytana nisbet edilmiştir.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ  أَنَّ النَّبِيَّ iقَالَ: أَمَا يَخْشَ أَحَدُكُمْ إذَا رَفَعَ رَأْسَهُ قَبْلَ الإمَامِ أَنْ يَجْعَلَ الله رَأْسَهُ رَأْسَ حِمارٍ أَوْ يَجْعَلَ الله صُورَتَهُ صُورَةَ حِمارٍ. 

Ebu Hureyre’den  rivayet edildiğine göre Peygamber  şöyle buyurdu: “Sizden biriniz imamdan önce başını secde ve rükûdan kaldırdığında Allahu Teala başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmaz mı?” (Buhari, Ezan, 53; Müslim, Salat, 114)

Cemaatle namaz kılanlar bir imama uymaya niyet etmiş olurlar. İmama uyan kimse onu takip etmek ve yaptıklarını ondan hemen sonra yapmak zorundadır. Hem imama uymak, hem de uymamış gibi ondan önce hareket etmek caiz değildir. Kendisi imama değil de imam kendisine uyacakmış gibi davranan kimse ahmaklık etmiş olur. Böyle bir insanın merkebe benzetilişi işte bu ahmaklığı sebebiyledir. Çünkü merkebin vasfı ahmaklık, basiretsizlik ve inatçılıktır. Ulemanın bir kısmı bu hadisteki benzetmeyi mecazi bir anlatım olarak kabul ederken, bir kısmı hakikate hamledilmesinde bir sakınca görmezler. İbn Hacer, hadisi açıklarken Şam’da vuku bulmuş bir olaya dikkat çeker ve hadisteki bu benzetmenin gerçekleşmesini kabul etmeyerek imamdan önce rüku ve secde yapan birinin yüzünün tamamen merkep başına döndürüldüğünü gören kişilerin olaya şahit oluşlarını anlatır.

DEVAM EDECEK...

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:03

CÖMERTLİK VE CİMRİLİK

Cömertlik ve Cimrilik

Cömertlik ve Cimrilik - Fatih Yıldızlı

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Cömertlik ve Cimrilik

 

Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa bu onu cennete götürür. Cimrilik ise dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de onun dallarından birine tutunursa bu da onu cehenneme çekip sürükler.

Birbirine tamamen zıt olan bu iki sözcüğün ve götürecekleri yerlerin aynı harfle başlaması nasıl bir tevafuktur, hiç düşündünüz mü? Cömertlik -cennet, cimrilik-cehennem Cennetin yolu, cehennemden geçerken cimriliğin cömertlik önünde tuzak kurmaması beklenemezdi gerçekten. Tebessümün, selamın dahi cömertlik kabul edildiği hatta selam vermeyenin dünyanın en cimrisi ilan edildiği gerçeği ortadayken cömertliği maddiyatla sınırlandırmak sayılmaz mı cimrilikten? Sonuçta varış noktaları belirlenmiş iki yol var ortada. Madem sınav için geldik dünyaya, maddi imkanın yoksa da manevi cömertliği kılavuz edinip koyul cennet yoluna! 

Bir gün Peygamber Efendimiz (sav): “Fakirler için bir şeyler getirin.’’ diye buyurmuşlar. Hz. Ömer (ra) de beklediği fırsatı yakalamış nihayet. Çünkü hayırda yarışmak niyetinde olan Hz. Ömer (ra), Hz. Ebubekir’i (ra) geçecek bir fırsat olarak görmüş bu buyruğu. Derhal evine varıp malının yarısını alıp Efendimiz’in (sav) huzuruna getirmiş ve teslim etmiş. Merakla Hz. Ebubekir’i (ra) beklemiş, bu esnada da içinden: “Ömer bu sefer Ebubekir’i geçeceksin.’’ diye geçirmiş. Tabii ki bu kıskançlık değil rahmete ulaşmak için yarış sadece! Biraz sonra Hz. Ebubekir (ra), çıkagelmiş. Develer yükü eşya ile huzura varmış ve hepsini teslim etmiş. Peygamber Efendimiz (sav):

-Ey Ebubekir! Kendine ve çoluk çocuğuna ne bıraktın? Her şeyi getirmişsin, yerdeki halıyı, kilimi bile getirmişsin. Ne bıraktın kendine, diye buyurmuşlar. Hz. Ebubekir:

-Onlara Allah ve Rasulünü bıraktım. Allah ve Peygamberinden (sav) başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok bizim, demiş. Peygamber Efendimiz’in (sav) çok hoşuna gitmiş bu cevap. Elbet ya her şeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Efendimiz’i (sav) razı eden bu cevap Cenab-ı Hakk’ın(cc) rızasından mahrum kalır mı hiç? Cebrail (as), gönderilmiş Efendimiz’e (sav). Gelen haber, Efendimiz (sav) tarafından müjdelenmiş:

-Sana müjdeler olsun Ya Ebubekir! Allah soruyor: “Ben Ebubekir’den razıyım, Ebubekir, benden razı mıdır?’’ Hz. Ebubekir, (ra) ağlayarak ayağa kalkar:

-Ben kimim ki Allah’tan (cc) razı olmayacağım, der. Tüyleri diken diken eden bir hadise değil mi? Alemlerin sahibi olan Rabbimiz (cc), alemlere “rahmet’’ olarak gönderilen Efendimiz’in (sav) dostuna tarifi mümkün olamayacak bir şeref bahşediyor: “Ben Ebubekir’den razıyım, Ebubekir benden razı mıdır?’’ Bu sözün bittiği yerdir aslında üzerine konuşulacak tek kelime bırakılmayan bir hadise! Yaşarken bu cömertlik dersini veren Hz. Ebubekir (ra), vefat ettiğinde de Peygamber Efendimiz’in (sav) gösterdiği ‘hayırda yarış’’ konusunda rakipsiz olduğunu bir kez daha gösteriyor: 

Hz. Ömer (ra) halife seçilir, Hz. Ebubekir’den (ra) kalan sorumluluklar artık onun mübarek omuzlarındadır. Devletin hazinesini denetler, gönlüne şu gelir: Maaşımdan geçinecek kadar ayırayım gerisini hazineye devredeyim, fakir fukaraya pay edilmek üzere. Bütün işler yapılır, küçük bir emanet torba ilişir Hz. Ömer’in (ra) gözüne. Açıp baktığında şu not çıkar karşısına: “Geçimimi sağlayacak kadar aldıktan sonra maaşımın geriye kalanı buradadır, yeni halifeye teslim ediniz, fakire fukaraya dağıtınız.” Böylece Hz. Ömer,(ra) yaşarken geçemediği Hz. Ebubekir’i (ra) vefat ederken bile geçemeyeceğini anlamıştır. Zira Hz. Ömer’in (ra) düşündüğünü, Hz. Ebubekir (ra) çoktan gerçekleştirmiştir. ’’ Ya Rabbi! (cc) Ne büyük nasipsizliktir, senin razı olduğun Hz. Ebubekir’e (ra) dil uzatmak. Günümüzde bazı insanların bu yanlışta ısrar etmeleri, ebediyen kendilerine hazırladıkları korkunç son olacak maalesef! Yine de Allah (cc), hidayet versin, diyoruz. Nasip değilse bu hidayet, Hz. Ebubekir’in (ra) mübarek adını o “pis” ağızlardan kurtarsın!

***

Cömertliği ile meşhur Hatem-i Tai’ye sorarlar:

-Kendinden daha cömert birini gördün mü?

-Evet gördüm, demiş.

-Kimmiş o?

Bir gün bir delikanlının evine misafir oldum, 10 koyunu vardı, bir koyun kesip bana ikram etti, ben koyunun bir parçasının lezzetine doyamadım, yine istedim, genç dışarı çıktı, bir müddet sonra geldi, yemeğe devam ettim, vedalaşma vakti geldiğinde bahçedeki kanları görünce gerçek ortaya çıktı. Meğer o sevdiğim kısım küçük bir et parçasıymış ve bu cömert genç benim hoşuma gittiği için bütün koyunlarını kesip bana ikram etmiş. Sitem ettim, neden böyle yaptığını sordum.

-Sizin hoşunuza gitmişti, yeniden ikram etmek de benim gücüm dahilindeydi, ben de ev sahipliğinin gereğini yaptım, dedi.

- Peki siz ne yaptınız bu gencin ikramına karşılık, bir şey verdiniz mi?

-Verdim ama pek mühim sayılmaz.

-Ne verdiniz?

-Üç yüz deve, beş yüz koyun verdim.

-O halde siz ondan daha cömert davranmışsınız.

-Hayır, o genç benden daha cömerttir zira o koyunlarının tamamını verdi, ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi mühimdir, bir zenginin sürüsünden bir deveyi ikram etmesi mi?

Sahip olduğu malı mülkü Allah yolunda ve rızası için harcayabilen cömertlere ne mutlu! Hz. Ömer’in (ra) dediği gibi: Yeryüzünde nice bilinmeyenler vardır ki gökyüzünde şöhret sahibidirler.’’ Bu zümrenin içinde olabilmek dileğiyle!..

 

Yazar:  Fatih Yıldızlı

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:02

RİYAYI TERKEDİP, İHLÂSA SARILMAK

 Riya İhlas

Riyayı Terkedip, İhlâsa Sarılmak - Şeb-i Vuslat

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Riyayı Terkedip, İhlâsa Sarılmak

 

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.” Sahabeler sordular: “Ey Allah’ın Rasulü! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyadır” devam etti: “Allahu Teâlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”

Fakih diyor ki: O riyakârlara böyle denilmesinin sebebi dünyada ki amellerinin hile, aldatmaca oluşudur. Ahirette de öyle. Nitekim bu hususu Cenâb-ı Hak şu ayet-i kerime ile belirtir: “Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allah’a oyun etmek isterler. Hâlbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir.” (Nisa 142) Yani, onlara amellerine karşılık vereceği ecir aldatmacalıdır. Yaptıklarının sevabını boşa çıkarır. Allah onlara der ki: “Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira katımda size sevap yoktur. Çünkü yapılan amel, Allah için yapılmamıştır.” Amelin sevap getirmesi için, Allah (cc) için hâlis (katışıksız) olması gerekir. Bir başkası için yapılan işin içine ortaklık girer şirk olur. Allah şirkten münezzehtir.

Nitekim diğer bir hadisi şerifte de: “Ümmetimin üzerine korktuğum şeylerin en korkuncu; Allah’a şirk koşmaktır.” Peygamberimiz’e (sav) “Senin ümmetin senden sonra şirk koşar mı?” dediler. Buyurdu ki; evet ama ben güneşe ibadet edersiniz, aya ve puta ibadet edersiniz demiyorum, fakat Allahu Teala’dan başka, birtakım amelleri ve gizli şehveti söylüyorum.” Anlatılan manada, Ebu Hureyre (ra) tarafından rivayet edilen bir hadis-i kudsi şöyledir: “Ben şirkten müstağniyim. Ben, Ben’den başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele Ben’den başkasını ortak ederse, Ben o amelin dışındayım.” Anlatılmak istenen mana şudur: “Ben, Ben’den başkasının ortaklığı bulunan ameli istemem. Kim zatımın gayrı için bir iş tutarsa, Ben o işten uzağım. Bir amel ki, o amelde Ben’den başkası ile ortak edilirim, o işten beriyim.” Denildi ki: “O işten de beriyim; o işi yapandan da beriyim” manasına gelir. Anlatılan mananın delâleti şudur: Allahu Teâlâ, kendi Zatı için halis olmayan ameli kabul buyurmaz. Halis olmayan hiçbir ibadeti kabul buyurmaz. Ahirette ise, o amel sahibinin bir alacağı yoktur. Yeri ise cehennemdir. Yine bir kimse, yaptığı amelle, Yüce Allah’ın (cc) rızası dışında bir şey dilerse, onun amelinin karşılığı, yorgunluk ve sıkıntı çekmekten başka bir şey değildir.

Nitekim Muhammed b. Fazl, Muhammed b. Cafer, İbrahim b. Yusuf, rivayeti ile İsmail’in Amr’dan onun da Ebu Hureyre’den naklen rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan açlık ve susuzluktur. Nice ibadete kalkan vardır ki, bu ibadetten kendisine kalan, uykusuzluk ve zahmettir.” Bunlardan çıkan mana şudur: Tutulan oruçtan, kılınan namazdan Allah (cc) rızası beklenmezse, ona verilecek hiçbir sevap yoktur. İbadetler, bütün olarak Allah (cc) için olmayınca, riya bölümüne girer. Riyakâr için ise, bazı hâkim zatların verdiği şu misal yerinde sayılır. Demişler ki: İbadetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse şuna benzer ki: Pazara çıkar; kesesine çakıl taşları doldurur; onun bu haline bakan halk söyleşir: “Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!” O kesenin içinde taş olduğunu halk bilmez. O kimseye de halkın sözünden başka bir fayda kalmaz. O, kesesindekilerle gidip bir şey almak istese onlarla hiçbir şey vermezler. İşte riyakârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hâli budur. Halkın sözünden başka, hiçbir menfaati olmaz. Ahirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bulamaz.

Bu manada gelen şu ayet-i kerime önemlidir: “Onların yaptıkları işlerden her birini ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkan suresi, 23) Bu ayet-i kerimenin daha açık manası şudur: Allah (cc) rızası için yapmadıkları işlerin sevabını iptal ettik, güneş ışığında görünen dağınık zerreler haline getirdik. Hükemâdan bir zât der ki: Yedi şey olmadan, yedi işin hiçbir faydası yoktur:

1. Hazersiz havf (çekinme duygusuz korku). Bunun manası şudur: “Ben Allah’ın azabından korkarım” deyip, günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yararı olmaz.

2. Talepsiz rican (yoluna girmeden bir şeyi ümit etmenin). Yani, “Ben Allah’tan sevap umuyorum!” deyip yararlı hiçbir işe koyulmayanın sözü hiçbir fayda sağlamaz.

3. Kasıtsız niyet (bir işe girişmeden yapılan niyetin). Bundan çıkan mana şudur: Bir kimse vardır; kalbinde, hayırlı işlere ve tâata niyet eder, ancak hiçbir şekilde kendini o yöne zorlamaz. Onun bu çeşit niyetinin, hiçbir işe yaradığı yoktur.

4. Gayretsiz dua. Yani: Allah’a dua edip yalvarır, kendisini hayırlı işlere muvaffak kılmasını diler; ancak bu istediği yolda, hiçbir çabası görülmez. Bu şahsın duasında hiçbir fayda yoktur. Böyle bir kimsenin istediği yolda muvaffak olabilmesi için çaba sarf etmesi gerekir. Nitekim bu husus, şu ayet-i kerime ile daha açık anlatılır: “O kimseler ki, uğrumuzda çaba harcarlar. Hidâyet yollarımızı onlara açarız. Elbette Allah iyilerle beraberdir.” (Ankebut suresi, 69) Bu ayetin daha açık manası şudur: O kimseler ki, tâatımızda çaba harcarlar. Mutlaka onlara başarı ihsan ederiz.

5. Pişmanlık duymadan yapılan tevbe. Meselâ: “Ben, Allah’tan bağışlanmamı istiyorum” der, ancak yapmış olduğu günahlara pişmanlık duymaz. Böylesi için istiğfarın hiçbir faydası yoktur. Yani pişman olmadan yaptığı istiğfarın yararını göremez.

6. Amellerini açık yaparak, gizlemek Görünürde âbit zahit.. Gizlide hiç... Daha açık tabirle, görünürde, işlerini düzeltme yoluna gider. Yararlı iş yapmaya bakar; fakat gizli, riyasız hiçbir yararlı işi yoktur. Bu kimsenin işinin de hiçbir yararı olmaz.

7. İhlâssız zorlu amelin. Tâat ve ibadet işinde, zorlu çaba harcar. Fakat yaptığı ameli Allah (cc) rızası için yapmaz. Yani halis olarak yapmaz. İşte, bu kimseye ihlâssız ameli hiçbir fayda sağlamaz. Böyle ihlâssız amel kişinin nefsini aldatmaktan başka bir işe yaramaz. 

Ebu Hüreyre (ra), Rasulullah’tan (sav) şöyle bir hadis-i şerif-i rivayet eder. “Dünyayı sağmak için, birtakım kimseler çıkar. Tıpkı koyun sağar gibi sağarlar.” Bir başka rivayette ise: “sağmak için” tabiri, “çekerler” şeklinde rivayet edilir. Bu durumda açık mana şöyle olur: “Dini alet ederek, dünyayı yerler...” Bir başka rivayette ise, bu hadis-i şerif şöyledir: “Dünyayı tutar alırlar, süt kuzusu postuna bürünürler. Dilleri şekerden tatlıdır. Kalpleri kurtlarınkine benzer. Allahu Teâlâ bunlar için şöyle buyurur: “Beni mi aldatmaya çalışıyorsunuz? Yoksa bana karşı bir çeşit cüret gösterisi mi yapmak istiyorsunuz? Şu kimse gibi ki: Gözü hiçbir şeyi görmeden, hiçbir fikre dalmadan kendisini kahraman sanır. Yemin ettim, bu zümreyi, salınan fitne olarak çıkaracağım ki, onların hali için akıllı kimseler dahi şaşarlar.”

Veki, Süfyân, Habib Ebu Salih yolu ile rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: Biri geldi. Rasulullah’a (sav) şöyle sordu: “Yâ Rasulullah! Bir amel işliyorum; gizli tutuyorum. Ama anlaşılıyor. Bu durumda endişeye düşüyorum, acaba ecrim var mı, yok mu?”

Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Senin için, hem gizlilik ecri, hem açıklık ecri vardır.”

Fakih der ki: Bu hadisin bir başka manası şudur: Onun ameli görülür; aynısı yapılır. Dolayısıyla kendisine iki ecir verilir: Amel ettiği için; bir de kendisine uyulduğu için. Nitekim bu manada buyurulan bir başka hadis-i şerif şöyledir: “Bir kimse, iyi bir âdet icat ederse, ecir alır; onunla amel edenden yana da ecrini alır, ta kıyamete kadar. Yine bir kimse, kötü bir âdet icat ederse günah alır. Onu işleyenden yana da günah kazanır, ta, kıyamete kadar.” Bir evvelki hadiste belirtilen yaptığı faydalı iş başkaları tarafından görüldüğü için endişeye düşen bu kimsenin sözündeki mana, kendisine uyulma korkusu için değildir. Çünkü o sevabının erimesinden korkmaktadır.

Abdullah b. Mübarek, Ebu Bekir b. Meryem, Damire, Ebu Habib yolu ile gelen bir hadis-i şerif şöyledir: “Allah’ın kullarından birine ait bir işi melekler överek alıp çıkarlar. Böylece o ameli, Yüce Allah’ın kendi saltanat âleminde dilediği yere kadar hoşça götürürler. Orada, Allahu Teâlâ onlara şöyle vahyeder: “Siz kulumun amellerini koruma meleklerisiniz. Ben ise onun özünü gözetirim. O kulum, bu amelinde Ben’im için ihlâslı değildir. Onu cehennemlik yazın. Bundan sonra, bir başka kulun amelini alıp götürürler. Bunu da azımsar, küçük ve düşük görürler. Bu ameli de, Yüce Allah’ın kendi sultanlığı dâhilinde dilediği yere kadar götürürler. Orada da, Allahu Teâlâ onlara şöyle vahyeder: “Siz kulumun ameline bakmaya memur meleklersiniz. Ben ise onun özünü gözetirim. Bu kulum, amelinde Ben’im için ihlâs sahibidir. Onu, üstün vasıflı zümreye dahil ediniz.”

Bu hadis-i şerif delâlet ediyor ki: Az amel, Allah (cc) için yapılınca, Allah (cc) için yapılmayan çok amelden hayırlıdır. Zira bir iş Allah (cc) için yapılınca, az da olsa, Allah (cc) onu fazlı ile çoğaltır. Nitekim bu mana şu ayet-i kerime ile sabittir: “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu kat kat artırır, kendinden de büyük mükâfat verir.” (Nisa suresi, 40)

Rabbim nasip eder ise yazımıza gelecek sayımızda devam edeceğiz inşaAllah. 

Allah (cc) yar, kalpler beraber olsun…

 

Kaynakça:
Tenbihü’l-Gafilin ve Bostanü’l-Arifin. Ebu’l –Leys Semerkandi. Bedir Yayınevi.2016
Tarikat-ı Muhammediye Şerhi Berika 3.Cilt Muhammed Mevlana Ebu Said Hadimi. Kahraman yayınları.2015

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

Son Sözün Hû

Son sözün ''Hu'' olsun senin.! el-ESMAÜ'L-HÜSNA - Mine Şimşek

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Son sözün ''Hu'' olsun senin.! el-ESMAÜ'L-HÜSNA

 

Bizleri yoktan var eden varlığından haberdar eden Allah’ü Teala’ya (cc) Hamd olsun. Rahmet olarak gönderilen nebilerin en şereflisi sonuncusu olan Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’e zerreler adedince salat ve selam olsun. Es-selamu aleyküm ve rahmetüllahi ve beraketühu. Allah’ın sıfatları konulu yazımıza geçen ay kaldığımız yerden devam edeceğiz inşaallah.

Allah’ü Teala hazretlerinin (cc) sıfatlarını ve manalarını okurken gönlümüze bazı sıfatlarının bazı sıfatlarından sayı olarak daha fazla olduğu geldi. Bunlar: (Çok acıyan merhamet eden, kullarına çok cömert ve fazl’ı keremi ihsanı ikramı çok olan, cezada mühlet veren erteleyen, duaları kabul eden, nimeti ve mağfireti bol, kullarını seven gözeten mümin münafık herkesin rızkını veren vs.) bir rabbimiz olduğunu birbirinden güzel sıfatlarından anlaya biliyoruz. Bizler de onun sonsuz rahmetine güvenerek kulluğumuzu en güzel şekilde gayretimiz kadar kul olmaya Abdullah olmaya çalışmalıyız diyebiliriz. Bir hata bir günah işlediğimizde, “et-Tevvab” “el-Afuv” (cc) sıfatını zikredip ondan günahımızın affını fazlını istemeliyiz ki Araf suresinde de Allah’ü Teala’nın (cc) isimleri ile dua etmemiz buyrulmaktadır.

Zikir yalnızca “Allah” (cc) zikri değildir. Hace hazretleri bir sohbetlerinde zikrin güzelliklerini anlatırlarken, ihlas ile: Kelime-i Tevhid. Esma zikirleri. Sübhanellahi ve bi hamdihi sübhanellahil azim , ve bi hamdihi estağfirullah ve etübü ileyh. Peygamberimize salatu selamlar. Dil de hafif mizanda ağır getiren zikirler olduğunu buyurmuşlardı.

Sevgili Peygamberimiz (sav) birkaç hadisi şeriflerinde: “Kıyamet gününde Allah Azze ve Celle: Beni bir gün olsun zikredeni veya benden korkanı cehennemden çıkarın” diye buyurur. (Tirmizi Sıfatü Cehennem,9)

“Allah Teala rahmetini yüz parçaya böldü ve ondan, insanlar, cinler, kuşlar ve hayvanlar arasında paylaştırdı. İşte bu tek parça sayesindedir ki mahlukat birbirlerine şefkatli ve merhametli davranır. Allah (cc) geri kalan doksan dokuz rahmetini ise kıyamet günü mümin kullarına ihsan edecektir.” (Müslim Tövbe, 19-20) 

“Allah mümin kuluna, şefkatli bir annenin yavrusuna gösterdiğinden daha fazla merhamet eder.” buyurmuştur. (Müslim, Tövbe 22)

İmamı Gazali hazretleri İhyası’nda rabbimizin rahmetine sığınarak şöyle dua etmişlerdir: “Bu ve yazdığımız diğer bütün kitaplarımızda ayağımızın sürçtüğü, kalemimizin kaydığı her şey için Allah’tan af ve mağfiret diliyoruz.

Onu rızasını elde etmek uğruna, kazandığımız ilmin ve yaptığımız amelin içine rızasının olmadığı bir şeyler karışmışsa bu kusurumuzdan dolayı da af ve mağfiret diliyoruz. Allah için yapmaya söz verdiğimiz ancak daha sonraları nefsimiz sebebiyle ifa edemediğimiz borçlardan ötürü bağışlanmayı istiyoruz. Bize kendisine şükretmemiz için verdiği ancak ona isyan yolunda kullandığımız nimetlerden ötürü bağışlanmayı ümit ediyoruz. Esasen sahip olduğumuz her türlü noksanlık kusur açık ve gizli hatalarımızdan bağışlanmayı istiyoruz.

Kendimize bu (ihya-i ulumi’d-din) kitabı ibret ve istifade üzere okuyanlara onu yazanlara ve onda olanları dinleyenlere Allah’ın rahmet ve mağfiretini ihsan edeceğini, görünen ve görünmeyen tüm günahlarımızı affedeceğini ümit ediyoruz. Çünkü onun engin ve ihsan ve merhameti, geniş rahmeti ve cömertliği (mümin-müslüman) mahlukatının her sınıfının üzerine adeta bir yağmur gibi akmaktadır. Zira bizler Allah’ın (cc) mahlukatlarından biriyiz ve ona ancak onun fazl ve keremiyle ulaşabiliriz.”

Cenabı Hak (cc) Kur’an-ı Kerim’de: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde ona onlarla dua edin” (Araf, 180) buyurmuştur.

 

el-Esmaü’l- Hüsna ve Manaları:

“el-Muid” (cc): Ey hayattan sonra ölüme ve ölümden sonra hayatı geri veren ve buna devam eden Allah’ım.

“el-Muhyi” (cc): Ey kullarını dirilten hayat veren ömür bağışlayan yaşamaları için sağlık veren Allah’ım. (Afiyet içinde güzel bir yaşam ihsan eyle.)

“el-Mumit” (cc): Ey kullarını öldüren, canlarını alan ölümü yaratıp kullarına ölüm acısını tattıran Allah’ım. (Dini mübine düşmanlık edenleri acilen öldürüp helak eyle.)

“el-Hay” (cc): Ey daima diri olan gerçek olarak yaşayan sonsuz hayat sahibi olan Allah’ım. (Ölü kalplerimizi sana zikrederek dirilt.)

“el- Kayyum” (cc): Ey bütün varlıkları, gökleri yeri ve her şeyi ayakta tutan Allah’ım. (Sırlarımı muhafaza ederek kendine ulaştır.)

“el-Vacid” (cc): Ey hazinelerinde hiçbir şey eksilmeyen dilediğini dilediği vakit bulan Allah’ım, ey aczi söz konusu olmayan, ya vacid! (Beni sevindirecek şeyler ihsan eyle .)

“el-Macid” (cc): Ey mutlak şan ve şeref sahibi, şanının fazlının ve şerefinin akılların alamayacağı kadar muhteşem olan Allah’ım. (Sen bana işlerimde yardımcı ve vekil ol.)

“el-Vahid” (cc): Ey tek olan uluhiyet sıfatlarında ve yaptığı işlerinde tek olan Allah’ım. Veziri dengi ve benzeri olmayan bir yekta..! (Eşi benzeri bulunmayan tek biricik.)

“el- Samed” (cc): Ey bütün mahlukatı için başvurduğu tek merci, herkesin ona muhtaç olduğu bir müstağni..! (İhtiyaç duymayan) ve ey kendisine yalvarılan kendisine ihtiyaçlar arz olunan Allah’ım.

“el-Kadir” (cc): Ey kadri mutlak olan hiçbir mahlukatın yapma güç ve kudreti gösteremediği şeyleri ve imkanları var edip yerine getiren Allah’ım. (Düşmanlarımızı helak ederek yok eyle.)

“el-Muktedir” (cc): Ey iktidar sahibi her şeyi üzerinde istediğini yapma kuvvet ve kudretine sahip olan Allah’ım. (Bize hasetlikte bulunanlara azap eyle.)

“el-Mukaddim” (cc): Ey dilediğini öne geçiren istediğini ileri alan Allah’ım. (Sırlarımı yücelterek öne al.)

“el-Muahhir” (cc): Ey dilediğini geri bırakan, istediğini arkaya alan Allah’ım. (Beni geri şeylerden koruyup afiyet ihsan eyle.)

“el-Evvel” (cc): Ey başlangıcı olmayan tek varlık olan, ezeli olan Allah’ım. (Hayır ve hasanat yapıp gönderenlerden eyle.)

“el- Ahir” (cc): Ey nihayeti olmayan ezelden ebede kadar var olan ebedi baki olan Allah’ım. (Kelime-i şehadeti getire getire ömrüme son verip ruhumu al.)

“ez-Zahir” (cc): Ey varlığı aşikar olan yarattığı eserleri ile güneş gibi varlığını kabul ettiren Allah’ım. (Açık ve zahiri nimetlerinden bize ihsan eyle.)

“el-Batın” (cc): Ey varlığını gizli tutan sıfat ve eser tecellilileri zatı ilahisini gizleyen Allah’ım. (Seni bilen ve tanıyan ariflerden eyle.)

“el- Vali” (cc): Ey bütün eşyada tasarruf sahibi olan tek başına bütün alemlerde kainatta idare eden idaresi altında tutan Allah’ım. (Bizlere acıyıp nasihat edecek kişileri başımıza getir.)

“el-Müteali” (cc): Ey her şeye tam kudreti ile faik (üstün-yüksek), mahlukat sıfatlardan ali ve münezzeh olan Allah’ım. (Başımızdakileri ıslah edip doğru yola ilet.)

“el-Berr” (cc): Ey kullarına karşı ikram ve iyiliği bol mahlukata karşı çok kayırıcı olan Allah’ım. (verdiklerinden nimetlerinden bize de ihsan eyle.)

“et-Tevvab” (cc): Ey kullarının tövbelerini kabul eden günahlarını bağışlayan Allah’ım. Ya Tevvab!( Günahlardan tövbe etmeyi nasib edip tövbemi kabul eyle)

“el-Müntekim” (cc): Ey düşmanlarından öç ve intikam alan mücrimleri cezalandıran Allah’ım.

“el-Afuv” (cc): Ey affı bol bağışlaması ve affetmesi çok olan Allah’ım. (Bize acıyarak fazl ve kereminle günahlarımızı affet.)

“er-Rauf” (cc): Ey son derece merhametli acıması ve şefkati bol olan Allah’ım. (Dua ederek sana sığınan kullarına şefkat ederek dualarını kabul eyle.)

 

Kaynakça:
Büyük İslam ilmihali. Ömer Nasuhi Bilmen
İbn Ataullah El-İskenderi, Gönüllerin neşesi zikir.
İmamı Rabbani, Mektubat.
İmamı Gazali,İhya-i Ulumi’-din.

 

Yazar:  Mine Şimşek

 

Zatı İdrak Edilemez Olanın Sevgisi İdraksız Değildir - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Zatı İdrak Edilemez Olanın Sevgisi İdraksız Değildir

 

Sual: Sahabilerdeki farklılığı/üstünlüğü Efendimiz aleyhissalatu vesselam ile olan irtibatlarından ötürü anlayabiliyoruz. Ama sahabenin dışında bir de Veysel Karani hazretleri gibi zatlar var... Onlar neyi idrak etti de ümmete böyle şefaatçi olabildi, Efendimiz aleyhissalatu vesselam indinde çok özel bir yere sahip oldu? O idrak ettiği şey kesbi miydi yoksa vehbi miydi?

Cevap: Hazreti Veysel Karani’nin ismi Veysel değildir. Veysiyet onun sıfatı, karakteri olduğu için Veysel ismiyle meşhur olmuştur. Ve tasavvuf berzahında da üveysiliğin piri olarak bilinir.

Veysel Karani’nin kendi şahsında üveysiyet olduğu gibi ailesinde de üveysiyet vardır. Annesi de üveysi velilerdendir. Veysel Karani’nin dayısı üveysi velilerdendir. Dayısı hiç putperest olmamıştır. Hanif dinine mensuptur. Hazreti İbrahim’in şeriatı ile amel eden birisidir. Veysel Karani’deki o hal, o kemal tamamen vehbidir. Bununla birlikte elbette ki gayreti vardır.

Veysel Karani’nin öne çıkan ameli sevgidir, muhabbettir. Sonra bu muhabbete merhamet eklenmiştir. Muhabbetle merhameti mezcetmiştir. Veysel Karani, bu iki kanatla Allah’a yükselmiştir.

Bundan sonrakilere bakacak olursak “edenler neyi idrak etmişler”… Evet, hakikatte idraksizliğin idrakı idraktır, denilmiş. Tabi bu Hakk’ın Zatıyla ilgilidir. İdrakı mümkün olmayan Zatın (celle celaluh), sevgisi mümkünsüz değildir; bunu idrak etmişler. Aslında sahabenin de idrak ettiği budur. Zatı idrak edilemez olanın sevgisi idraksız değildir.

Bunu idrak edince bütün himmetlerini, bu anlamdaki bütün gayretlerini Allahu Teala’nın sıfatlarına yönlendirmişlerdir. Veya sıfatları üzerinden Allahu Teala’yı sevmeye yönelmişlerdir. O sevgi onları o kadar temizlemiş o kadar saydamlaştırmış, şeffaflaştırmış ki Cenabı Hakk’ın bir sıfatından baktıklarında, tefekkür noktasında, sanki bütün sıfatlarını o sıfat aynasında seyretmişler. Öyle bir şeffaflık olmuş. Ama bu sevgiyle, muhabbetle olmuş.

Buna her biri belki farklı bir şeyi katık yapmış. Dedik ya Veysel Karani merhamete muhabbeti katık yapmış. Öbürü meveddeti katık yapmış, öbürü başka bir şeyi katık yapmış. Bir şeyle bir şeyi birleştirerek, sanki bir terkip yaparak kemal bulmuşlar.

Zaten Rab-bimiz bahane Rabbi… Öyle çokça zorluk isteyen, murad eden, zorlaştıran değil. Belki çok basit bir şeyden bile, ama ciddiyetle samimiyetle yapıldığında, hoşnut olan bir mabudumuz var. Bu yolu biz biraz yokuşa sürmüşüz.

Geçenlerde de bu mevzu konuşulmuştu, İmamı Azam efendimizin (rahmetullahi aleyh) kırk yıl yatsının abdestiyle sabah namazını kılması gibi ifadeler var. Bazı büyükler hakkında da bu tip ifadeler var.

Bu tip ifadeler İslam’ı zorlaştırmaktan başka bir şey değil. Biz bununla İmamı Azam’ın büyüklüğünü ümmete anlatmak istiyoruz ama farkında değiliz İslam’ı zorlaştırıyoruz. O büyüklerin amelini, o büyüklerin takip ettiği yolu zorlaştırıyoruz. Gerçek kaynaklarda arasanız böyle şeyler bulamazsınız. Bunlar biraz abartı ifadeler.

Onların değerleri farklı noktalarda… Velev ki böyle bir şey olmuş olsa dahi İmamı Azam kırk yıl yatsı abdestiyle sabahı kılmış olsa bile onun değeri buradan değil, buradan değer olmaz. Biz onların değerini başka noktalarda aramalıyız.

Bu anlamda Cenabı Peygamber’e baktığımızda orada bizi böyle çokça zora sokan şeyler görmüyoruz. Var, birçok yönleri var ama adeta bunları ümmetinden gizlemiş.

Misal geçen bir konuyu araştırıyorduk öyle denk geldi; Cenabı Peygamber abdest bozmuşlar, sahabeden birisi hemen ibrik getirmiş, abdest bozdular, abdest alacaklar diye. Efendimiz buyurmuş ki hayır ben abdest almayacağım, ben namaz kılacağım zaman abdestle emrolundum, namaz kılacağım zaman abdest alırım, şimdi abdeste ihtiyaç yok…

Almadığından, abdestsiz gezdiğinden, gezeceğinden değil… Ümmetine bir kolaylık olsun diye orada almamış.

Bu da aslında bir örneklik…

Şimdi biz Peygamberde bu vasfı görürken -abdest bozmuş, abdest almamış, namaz kılarken alacağım buyurmuş- İmamı Azam’ı zorla yatsının abdestiyle sabaha kadar ayakta tutuyoruz. Zorumuz ne?

Bunlar bizim kurgularımız, Rabbimizin bizden beklentisi bu değil.

Ne demek istediğimi iyice anlayın, bunu abdestsiz gezelim, abdest almayalım manasında söylemiyorum. Çünkü ölüm bizi her an yakalayabilir, tedbirli olma durumundayız. Çünkü biz kendimizi biliyoruz, abdest bizim silahımız, abdest bizim zırhımız. Abdest bozduğumuz yerde müsaitse abdest alalım, bize yakışan bu…

Burada bütün mesele sevginin, muhabbetin ziyadeliği… Hakk’a itaat bütün yaratılmışa, mahlûkata şefkat. Eğer bu iki temel esasa riayet edebiliyorsak sorun yok. O zaman Cenabı Hak bize bir nasip lütfedecek. O nasibimiz ne ise onu bize ihsan edecek. Biz bu anlamda mutedil, yumuşak olalım; her türlü katılıktan, sevgisizlikten Dadaş tabiriyle “kor”luktan uzak duralım. Mutedil, munis, mülayim, muhlis, mazlum olalım…

Hani vasat yol deniliyor ya; vasat yolcunun hali budur.

Anlayış bir ufuktur, anlayış bir miraçtır. Bu ufku Hak sana açmalı. Bu miracı sen Hakk’ın kudretiyle gerçekleştirebilirsin. “Dilediğine” buyrulmuş. Birçok nimeti ilahi var ki Kur’an ifadelerinde bakıyoruz Allah bunu “dilediğine” veriyor. Allah’ın dilemesiyle oluyor. 

يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ 

O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. (Âl-i İmrân, 74)

O fadl, o kerem, o ihsan, o lütuf dilediğine oluyor. Dilediğini o miraca kabul buyuruyor. Burada kulun yapacağı şey temiz sevgi…

Mesela hadisi şeriflere de bakıyoruz adam hiçbir amel yapmamış ama yaptığı çok basit bir şeyden dolayı Allah onu mağfiret etmiş. Yüzüğü varmış onun kaşına bir esma-i ilahi yazdırmış. Uykuda sağdan sola dönerken Allahımızın ismi şerifini söylemiş… Belki habersiz de, haberi de yok ama diline öyle gelmiş söylemiş. Fahişe bir kadın ayakkabısını/çarığını çıkarmış, afedersiniz, bir köpeği sulamış Allah onu affetmiş. Yüz kişiyi öldürmüş daha sonra vazgeçmiş tevbe etmeye giderken yolda ölmüş; rahmet-azap melekleri sizin-bizim diye üstünde nizalaşmış, Allah onu tevbeye yaklaştırmış, suç mahalline uzaklaştırmış, bir bahane halk etmiş affetmiş. Böyle hadisi şerifler var.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor; bu adam, bu insan, o kadın… bütün bunları niye yapmış? Bir sevgi var. Aslında bir bilinç yok, bir idrak, anlayış yok… Bir sevgi var.

Birinde Hakk’a bir sevgi var; Hakk’ın ismini söylemiş. Birinde mahluka bir sevgi var. Birinde yapılan işin şen’iliğinden bir korku var; adam o kadar cinayet işlemiş. Korkunun da temeli sevgiye gider.

İşte o sevgi bir şeylerin önünü açmış. Bu sevgi olmaksızın yapılan dağlar, zerre hükmündedir.

Fıkıhta bazı ölçüler vardır… Misal bir adam yemin kefaretini para olarak vermek istese hepsini bir günde verse bu bir kefaret olur. O günün kefareti olur. On gün verecek bunu. Ya on tane ayrı fakire verecek ya da bir fakire on gün verecek. Hepsini birden bir fakire verse bir kefaret olur.

Mesela Kabe’de, tavafta, namaz kılmaksızın yüz şaft yapsa bir tavaf sayılır. Yedi şaftın arkasından tavaf namazı kılmasa, yüz şaft yapsa bir tavaf sayılır. Hâlbuki yediden hesap ettiğinde belki on beş tavaf edecekti ama bir tavaf etti. Niye? Kafasına göre yaptı, ölçüsüz davrandı.

Sevgisizlik de bunun gibi… Sevgisiz o kadar amel yap yap… Dağ yap, Hakk’ın yanında hükmü zerre, belki zerre de etmez. Ama sevgiyle yap, zerreni dağ yazsın… O muhabbetle yap, o ülfetle yap, yaptığın zerreyi dağa saysın.

Belki kemal bulanların birçoğu kemali böyle bulmuşlar. Zerreden kürre elde etmişler. Denk gelmiş... Bizse diğer tarafta o kadar uğraşalım ki yatsının abdestiyle sabahı kılalım… Derler adamın cevizleri ötmüyor, diğerinin unları ötüyor.

Hâsılı muhabbetsiz mahbub olmaz. Yapıp ettiğimiz hiçbir şeye Cenabı Hak ihtiyaç sahibi değil. Biz muhtacız ayrı, O’nun bizden istediği o samimiyet… Muhabbeti bizden istiyor...

İşte Veysel Karani’de gördüğümüz bu… Onu o sevgi arşı alaya çıkarmış. Belki o yönüyle ele alınsa istisnalar hariç hiçbir sahabenin ulaşamayacağı bir atmosferde Veysel Karani. Sahabe Rasulullah’ı görmüş bu tartışma kabul eden mevzu değildir, o yönüyle değerlendirmiyoruz zaten. Normal bir insanın gayreti, kemali noktasında değerlendirdiğimizde istisnalar hariç Hazreti Veysel Karani ile mukayese edebileceğimiz bir sahabe gösteremezsiniz. Ona denk gelebilecek bir sahabe gösteremezsiniz.

Sevgide bir eriticilik, açıcılık, genişleticilik var. Zahir bilgide daraltıcılık var. Bilgi daraltıyor, kalıplaştırıyor, donuklaştırıyor. Mesela bir insan sırf fıkıh ilmiyle uğraşsa donuklaşır. Fıkhın yanında tasavvufla iştigal etmesin, tasavvuf ilmiyle uğraşmasın o fıkıhtan istifade edemez. Ham sofu olur. Zahid olur, alır satır.

Tasavvuf yumuşatır, eritir, açar, genişletir… Aşkın özelliğidir bu. İnsana en zor menzilleri aştıracak vasıta aşktır. Aşk olmaksızın insanın bir şeye ulaşması güçtür. Sevgiye yaratılmıştır bütün alem, sevgiden yaratılmıştır. Sevmeseydi yaratmayacaktı. Muhtaç değildi ki… Hangi birimizin Allah’a bir katkısı var, hangi birimizin Allah’a bir faydası var?

Bu anlamda şimdi Allah için dediğimiz şeylerin hangisi Allah için, bunu söyleyebilir misiniz? Niyetimiz Allah için. Ama hakikatte o şey Allah için mi? Allah’ın ona bir ihtiyacı var mı? Allahu Teala’nın bir şeyini arttırıyor mu, O’na bir katkı sağlıyor mu? Yok. Allah içinden kasıt ne? O’na duyduğumuz muhabbetten yapıyoruz. O’na ulaşsın, O’na kavuşsun diye değil, biz O’nu seviyoruz, o sevgimizden dolayı O da bizi sevsin diye namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, zikir yapıyoruz. Biz bunlara “Allah için” diyoruz. Bu bizim zannımız. Yoksa yapıp ettiklerimizin Allah’a bir katkısı yok. Bunu adım gibi biliyorum. Benim namazımın Allah’a bir katkısı yok. Benim sevgimden, sevgi ile yaptığım şeyden hoşlanıyor.

Misal çocuğu olanlar, evde iki, üç, beş yaşında küçük çocuğunuzu düşünün… Çocuğun yaptığı şeylerin size bir katkısı var mı? Yok, ama size müthiş bir keyif veriyor. O gelse konuşsa, bir hareket yapsa, oynasa keyif veriyor size. Hatta o hareketlerini yaparken yanlış bir şey de yapsa o arada misal bardağı kırsa, çayı devirse kızamıyorsunuz. Niye? Muhabbetle yaptı. Çocuk, oynarken çayı döktü. Bu bile size bir zevk, şevk veriyor.

Kulun yaptıkları Cenabı Hakk’a karşı böyle, o çocuğun yaptıkları gibi…

Yanlış söylediği bir kelime, harfleri söyleyememesi o kadar hoşunuza gidiyor ki iki de bir çağırtıp ona söyletiyorsunuz. Yarım yamalak söylemesi, yanlış söylemesi o kadar size keyif veriyor, kulağınıza hoş geliyor, gönlümüze ılgıt ılgıt akıyor. O yarım ağızla misal bir Kur’an okusun, ayetleri belki yanlış okuyor ama size bir keyif veriyor; sanırsınız Abdussamed okumuş.

Sevgiyle, muhabbetle yapılan şeyler de Cenabı Hakk’a böyle keyif veriyor, hoşuna gidiyor. Dolayısıyla da o arada yaptığın yanlışlara da bakmıyor. O çocuğun yanlışı gibi görüyor. Ciddi bir şey değilse ona bakmıyor.

Ama sevgisiz olan şeylerde kasıt aranıyor. Çünkü sevgi yoksa iddia var. İddia, bir şeyde iddialı olmak ciddi bir şey… O zaman ispat isteniyor. Tamamı isteniyor, en ince ayrıntısı isteniyor, isteniyor da isteniyor...

İslam fıkhı belli… Mesela âmâ birinin imameti fıkha göre mahsurludur. Niye, âmâ olduğundan dolayı temizliğe riayet edemez. Necasetten salim olamaz, görmüyor. Görmediğinden dolayı belki belli vazifeleri tam yapamayabilir. Bu bizim fıkhımız...

Peygamberin fıkhına bakıyoruz, Peygamber savaşa, sefere giderken Medine’de âmâ birini imam bırakıyor, ümmeti ona teslim ediyor. İbn Ümmü Mektum… Niye, namaz kıldırabilecek başka biri yok muymuş, gözü gören biri yok muymuş?.. Var, ama onu bırakıyor Peygamber… İmam o… Sevgi var İbn Ümmü Mektum’da. Hakk’a sevgi var, ümmete şefkat var. Bu yüzden Peygamber çok da bakmıyor temizmiş, değilmiş; gönlünün temizliğine bakıyor. Gönlündeki saffete bakıyor. Belki çok daha tırıntaz olan sahabeler var, belki kıraati Hazreti İbn Ümmü Mektum’dan çok daha mükemmel olanlar var ama onu tercih ediyor. Onun sevgisini tercih ediyor.

Geçen bir yerde gördüm, bu da bir sevgi emaresi olduğu için çok hoşuma gitti, duygulandım: Osmanlı bütün Selatin camilerde ikinci müezzinlerini âmâlardan tutmuş. Peygamberin sünnetine ittiba… Yakın tarihe kadar da bu böyle devam ediyormuş, sonradan kaldırmışlar.

Sarayda da harem ağaları zenci… Efendimizin hanei saadetinde haremağası Bilali Habeşi (radiyallahu anh) idi… Kadınlar bölümüyle, annelerimizle o ilgileniyor. O zenci olduğu için saraydakiler de Habeşli, zenci… Peygamberin sünnetine ittiba...

Sevgi… Peygamber’e muhabbet… O’na ait olan şeylerin devam ettiril-mesi… Görülmeyen meseleler bunlar ama bunlar müthiş bir güç, müthiş bir manevi destek…

Şimdi me-selenin bu cephesini bilmesek ne mantık canım niye ikinci müezzinler âmâ-lardan alınıyor diye hemen itiraz edeceğiz. Karşıt görüşler söyleyeceğiz. Ama meseleyi bilince, Peygamberimizin müezzininden, İbn Ümmü Mektum’dan dolayı ikinci müezzinler âmâ, akan sular duruyor, bir şey diyemiyoruz. Niye canım Habeşli birini alsınlar Osmanlı sarayına diye itiraz edeceğiz, Bilali Habeş’ten dolayı bir şey diyemiyoruz. Sevgi önümüze çıkıyor bütün zulümatı dağıtıyor, bütün muhalefeti ortadan kaldırıyor.

Allah bizi sevgiden mahrum bırakmasın. Sevgide nasibi olmayanın başka bir şeyde nasibi yok, buyursun hangi kapıyı çalarsa çalsın. Eğer bir insanın sevgide nasibi yoksa, sevmeyi bilemiyorsa neyi bilir bilsin...

 

Sayfa 6 / 229

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort