JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Eylül 2018 14:28

Eylül 2018 Mukaddime

Eylül 2018

Sayı: 129 - Eylül 2018

 

Muhterem Kardeşlerim;

Ağustos ayı bu yıl kurban bayramını içinde barındırması açısından sevinç ve mutluluk içinde geçireceğimiz bir ay olacaktı. Fakat önce Hâce Hazretleri’nin (ks) rahatsızlanıp hastaneye yatmaları, daha mübarek vücutları sıhhat bulamamışken valideleri Hacı Annemizin rahatsızlanması ve akabinde de hem bayramın son günü, hem de mübarek cuma gününde Hakk’a yürümeleri bu sevinç ve mutluluğumuzu kursağımızda bıraktı. 

Hacı Annemizin ahireti şereflendirmeleri ile gerek Hâce Hazretleri, gerekse de Hâcegân ihvanı kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle tam bir hüzne boğulduk. 

Fakat özellikle Hacı Annemizi defnettiğimiz gün gördük ki, her ne kadar hüzünlensek de bir büyüğümüzü toprağın bağrına versek de bu hadisenin Hacı Annemizin Şeb-i Aruzu olduğunu anladık. Vefanın en üst mertebesini gösteren Hâcegân ihvanı adeta Annelerini gelin ediyorlar ve hakiki dosta vasıl ediyorlardı.

Bu duygularla hepimizin haline tercüman olma temennisiyle Ali Ünal hocamızın kaleme aldığı hüzün dolu yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

Hacı Anne

Saat 21.30 gibiydi… Haber geldi hastaneden… Hacı Annemiz Hakk’a yürümüştü. 

Hacı Anne, 1940’larda başladığı bu hayat yolculuğunu 24 Ağustos 2018’de, güzel bir yaz akşamında bitirmişti.

Hâce Hazretleri, İstanbul’dayken yaptıkları bir ev sohbetinde “Ümmet Hz. Hatice’yi tanıyamadı, Hz.Fatıma’ya ise doyamadı.” buyurmuşlardı. Ayak tozları gözümüze sürme olsa bize şeref olacak bu iki Annemizin hayatını ne de güzel özetliyordu bu cümle. Fatıma Annemizin çok genç yaşta, 25-26 yaşlarında vefatı; Hatice Annemizin ise Mekke’de sıkıntılı zamanlarda Peygamber Efendimize kol kanat germesi ve ilk müminlerin yaşadığı çileli günlerde vefat etmesi… Hz. Hatice Annemizin yeterince tanınmadan hayattan göçmesi Senetü’l-Hüzün denilen Efendimiz’in (sav) hüzünlü günlerinin adı olacaktır. 

Benim için, bizim Hacı Annemizin vefatında hissettiğim acının bir yönü de onu yeterince tanıyamamaktı. Bir manevi evladı olarak bizlere, bütün cemaate dua ettiğini biliyorduk ama Hâce Hazretleri’nin “Birçok yönümü Annemden aldım.” dediği Hacı Annemizi yeterince tanıyabilmiş miydik?

20’li yaşlarda iki çocuklu iken hayatın çile ve meşakkatine terk edilmiş bir hanımefendi… Dini bir eğitim almamış fakat belli ki Annelik duygusu ile birleştirdiği imanı, istikamete, bir iffet abidesine dönüşmüş.

Hâce Hazretleri’nin “Hanım ihvanlardan hiçbiri Hacı Anne’yi aşmadan bize ulaşamaz.” kriteri olmuş bir insan Hacı Anne… Oğlu olmaktan öte mürşidi olan insana; bakışı, anlayışı ve bu anlayışın oluşturduğu ahlakı bütün ihvanlara örnek olmuş bir şahsiyet Hacı Anne… Temizliği, titizliği, hele iffetiyle hanımlara örnek olmuş bir insan Hacı Anne… Bizim kırık dökük cümlelerle anlatamayacağımız bir sevgi, fedakarlık ve hizmet abidesi Hacı Anne… Hâce Hazretleri’nin misafirlerine, ihvana hizmeti ibadet bilmiş bir insan Hacı Anne…

Necip Fazıl bir şiirinde “Utanırdı burnunu göstermekten süt ninem…” der. Benim zihnimde Hacı Anne; çarşafına sarınmış, evinden ağır ağır adımlarla hanımlar dergahına sohbete giden iffetli Annemiz olarak kalacak… Onu tanıyan, ondan nasihat dinleyenlerin kim bilir zihinlerinden binlerce sahne geçiyordur. Çünkü onunla bir ömür yaşadılar. Bendeki fotoğraf ise evinden çıkıp ağır adımlarla sohbete yürüyen Hacı Anne olarak kalacak.

Bir ömür Hakk’a yürüyen Hacı Annemizi Rabbimizin rahmetine tevdi ettik. Umuyoruz ki onun vefatı bize hayat olur. Onun istikameti bize ufuk olur, işaret olur.

Umuyoruz ki Rabbimiz bizleri cennetinde-cemalinde buluşturur.

 

Aralık 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin ARALIK 2018 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “İNSAN HAKK'A YAKLAŞTIKÇA KULLUK MESULİYYETİ ARTAR” Başlıklı sohbetlerinde:

''Yolumuzun büyüklerinden Ubeydullah Ahrar hazretleri silsilemizde Şahı Nakşibendi efendimizden sonra üçüncü kişidir. Alauddini Attar, Yakubi Çerhi, Ubeydullah Ahrar hazretleri… Buyuruyor ki; bir gün yolda yürürken fark etmedim, bir karıncayı ezdim. Karıncanın üstüne bastım, bir baktım ki benim bastığım yerde, o mıntıkada müthiş bir zelzele oluyor. Yer ha yarıldı ha yarılacak, beni yuttu yutacak. Öyle sallanıyor. Toprak çatlamaya, yarılmaya başladı, beni içine doğru çekiyor. Subhanallah, ne oluyor? Hemen Cenabı Hakk’a yöneldim, Allah’a sığındım dedim: “Ya Rabbi beni muhafaza eyle!” Ne yaptığımı da bilmiyorum, Allah’a yöneldim, Allah’a sığındım. Gaipten bir ses bana dedi ki:

-Sen bir karıncayı öldürdün, bir karıncaya bastın o karınca senden kısas istedi. Karınca Allah’a yöneldi, dedi ki: “Ya Rabbi benim intikamımı, hakkımı sen al.” Sen de o yüzden yere gömüleceksin. Dedim:

-Ya Rabbi senin öyle kulların gelmiş bu yeryüzünde sağ insan koymamışlar. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamışlar. Moğollar mesela; sen onlara böyle bir helak, böyle bir musibet vermedin. Bu kadar insanları katleden, insanlara zarar veren, asi olan insanlar geldi, sen böyle bir zarar, musibet vermedin. Ben bir karıncayı görmeden ezdim, bilsem ezmezdim; beni helak edeceksin. O ses bana dedi ki: 

-Sen de o insanlar gibi ol, hesabının görülmesi için kıyamete kadar mühletini bekle. Sen bizim dostumuzsun, Allah’a yakın olduğun için, seninle Allah arasında bir dostluk olduğu için Cenabı Hak sana böyle muamele ediyor, cezanı hemen veriyor. Sen de Allah’tan gafil olsan, uzak olsan kıyamete kadar beklersin… 

Ben hemen tevbe ettim, Allah’a yalvardım yakardım, Rasul-i Ekrem Efendimiz’den manevi yardım istedim, karınca beni helal etti, bu yakarışımı görünce davasından vazgeçti, Allahu Teâlâ beni bağışladı, yerin beni yutmasından kurtuldum...

Bu manen yaşanan bir hal, bir evliyanın manasında yaşadığı bir hal, ama ibretamiz bir hal… İbret alınması gereken bir hal… 

Demek ki müminlerin çok dikkat etmesi lazım. Allah’ın hudutlarına, hukuklarına, Peygamber’in hudut ve hukukuna, insanların hukukuna çok dikkat etmesi lazım... 

Bize büyüklerimiz öyle buyururlardı ki herhangi bir adam bir günah işlese ona bir ceza vardır, o günahının karşılığı ne ise ona onun cezası vardır. Ama bir derviş, ehli tarik olan, ehli zikir olan bir insan bir günah işlese onun günahı katlanır. Ona sadece bir ceza olmaz, onun günahı katlanır. Sıradan bir adam aklında olan nefsinin arzuladığı bir suçu-günahı işlemedikçe, fiiliyata dökmedikçe ona ceza yazılmaz. Ama bir derviş, bir ihvan bir suça niyet etse onu işlemiş gibi günah yazılır. O yanlışlığı gönlünden geçirse ona günah yazılır. Niye? Çünkü onun Allah ile bir farklı bir ilişkisi var, Allah’a söz vermiş; sakınmaya, kaçınmaya dikkat etmeye ahdetmiş, Allah’a söz vermiş. Bu sözünü bozduğundan dolayı onun günahı katlanıyor ve cezasını Cenabı Hak belki peşin peşin buradayken veriyor. 

O yüzden derviş kesiminin çok dikkat etmesi lazım. Niyetine dikkat edecek, gönlünden geçirdiklerine dikkat edecek, sözlerine dikkat edecek, muamelesine dikkat edecek, hâsılı karıncaya basmamaya dikkat edecek.

Düşünün şimdi karıncaya basmamak gerekirken biz, bir bir üstümüze basarsak, ihvanlar olarak, insanlar olarak birbirimizi ezmeye kalkarsak acaba bizim halimiz ne olur... Bir bir hukukumuzu hiçe sayarsak, birbirimizle olan alışverişlerimize dikkat etmezsek, kul hakkına özen göstermezsek… Ondan sonra sen otur sabaha kadar boncuk say. Fış fındık… İçi boş, kır kır içinden bir şey çıkmıyor. 

Hem şeriatın zahir ve batın edeplerine hem tarikatın adaplarına usul ve erkânına azami derecede riayet etmekliğimiz lazım ki zikrimiz, fikrimiz, hizmetimiz bize bir fayda versin, neticede bize bir şey kalsın.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Fahri Berk; “Kur'an-ı Hakim” ve Hüseyin Tetik; “İcma-ı Ümmet” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Yusuf Fuad - Sünnet-i Seniyye

Sefa Afacan - Kıyas-ı Fukaha

Sâlik-i irfan - ''Onun Soru Soran Bir Dili ve İyi Anlayan Bir Kalbi Vardır''

Veysel Özsalman - Deizm Meselesi

Vahdettin Şimşek - Sâdât-ı Kiram -3

Tamer Doymuş - Asrı Sadetten Nur Damlaları

Şeb-i Vuslat - Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı

Burcu Kul - Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet -2

Gönül Pınarından - Gül Yüze Hasret -2

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? - Vahdettin Şimşek

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır?

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki konumuz tasavvufi âdab konusunda olacaktır. Öncelikle Allah dostlarının, mürşidi kamillerin huzurunda edep nasıl olmalıdır. İkinci olarak ihvanın birbirleriyle olan edepleri ve muaşeretleri, üçüncü olarak da irfan sohbetlerinin yapıldığı, Allah, Rasulullah ve evliyaullah muhabbetinin aşılandığı dergahların âdabı hakkında yazılar kaleme almayı uygun gördük. 

Öncelikle şunu unutmamalıyız ki İslam edep dinidir. Bu dinin mübelliği aleyhisselatu vesselam “Beni Rabbim edeplendirdi, ne güzel edeplendirdi.” “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmaktadırlar. Bu edep sayesinde Efendimiz (sav) “usve-i hasene - en güzel numune” oldular. Bunu da güzide ashabına talim ettirdiler ve onlarda bu talimin en güzel şekilde uygulayıcısı oldular. Sahabe efendilerimiz birinci olarak bu edeplerini Efendimiz’e (sav) gösterdiler. Allah’ın (cc) habibi ve yeryüzündeki en kıymetlisinin huzurunda O’nu incitmemek ve O’ndan gelen maneviyatı içlerine en güzel bir şekilde sindirebilmek için adeta kendilerini mahvettiler.

Efendimiz (sav) sahabe efendilerimizin meclislerine teşrif ettiklerinde hazreti Ebubekir ve hazreti Ömer hariç diğerleri Efendimiz’in mübarek yüzlerine bakmazlardı. “Bizler Rasulullah’ın huzurunda başımızda bir kuş varmış, hareket edersek uçacakmış gibi otururduk.” buyuruyorlar.

İşte ashabı kiramın Kâinatın Efendisi’nden (sav) gördükleri bu terbiye daha sonraki nesillerde o dönemin büyükleri kimlerse onlara da gösterilmeye devam etti. Çünkü Efendimiz (sav): “Alimler peygamberlerin varisleridir.” buyurmuşlardır. (Ebu Davud) Bu hadisi şerif penceresinden baktığımızda: “Toplum içerisinde alim, ümmeti içerisinde peygamber gibidir.” hitab-ı peygamberîsi de bizlerin alimlerin huzurunda ashabın efendimizin huzurunda bulunduğu gibi bulunmamızı icab ettirir. 

Bu girizgahtan sonra şurası da bilinmelidir ki, hakiki alimler ilmin hem zahirine hem de batınına vakıf olan mürşidan-ı izam hazeratıdır. Bundan dolayıdır ki, edebin aslı onlara gösterilen edeptir. Çünkü yine Efendimiz’in (sav) mübarek dilleriyle buyurdukları “Allah dostları görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar.” hadisleriyle teyid edilmiştir. Allah dostları gönüllerinde Hakk’ı taşıyan ve insanlara Hakk’ı hatırlatan mübarek zatlardır. Onlara hürmet Allah’a ve Rasulü’ne hürmettir. Çünkü onlar yeryüzünde insanlara Allah (cc) sevgisini talim ve dolayısıyla da tatbik ettiren insanı kâmillerdir. Gönülleri sürekli Allah Teala’nın ilhamlarına açık olduğu için muradı ilahiyeye de vakıfdırlar. Bu vesileyle de yaşadıkları dönemlerde halkın manevi ihtiyaçlarını onlara en güzel bir biçimde sunabilmektedirler. Cenab-ı Rabbü’l-Âlemin Kitab-ı Mübininde:

“Muhakkak ki Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.” (Araf 56) buyuruyorlar. Rahmetin vesilesi ve kaynağı onlardır. Başka bir ayeti kerimede de “Allah, sâlihleri velî edinir.” (Araf 196) buyuruluyor.

Bundan dolayıdır ki, onları incitmemek için ve onlardan istifade edebilmek için edebimizi güzel takınmamız icab eder. 

Yine evliyaullah hazeratının hallerini anlatmak için Ataullah İskenderi (ksa) hazretleri Allah’ın iki veli kulu adlı eserinde şöyle buyuruyorlar.

“Allah’a davetin ebediyen süreceğini anlamış isen, bundan sonra şunu da bilmelisin ki, Allah’ın velilerinde bulunan zahir nurlar, peygamberlik nurlarından gelen ışıltılar, parıltılardır. Hakikatı Muhammediyye güneşe, evliyanın kalpleri de aya benzer. Ay, gündüz güneşten aldığı ışıkla geceleyin karanlığı aydınlatır. Bundan dolayı güneş, hem gündüz hem de gece aydınlatmaya devam eder. Gündüz kendisi aydınlatır. Gecede ışığını kendisinden almış olduğu ay vasıtasıyla dünyayı aydınlatır. Böylece güneşin ışığı ne gündüz ne de gece asla kesilmez ve kaybolmaz. Bu örnekten şunu anlayabilirsin; Peygamber Efendimiz’in (sav) nurunun sürekli olması sebebiyle nurlarını onlardan alan evliyanın nurları da aynı şekilde devam eder.

Bazı ariflere evliya-ı mededin durumu sorularak “Her hangi bir zamanda onlardan bir kişi eksilir mi?” denildi. O arif şöyle cevap verdi: “Şayet onlardan herhangi biri eksilecek olsa, gökyüzü yağmur yağdırmaz, yer bitki bitirmez. Zamanın bozulması onların sayılarının azalmasıyla ya da yardımlarının eksilmesiyle olmayacaktır. Fakat yeryüzünde fesat ortaya çıktığı zaman Allah, o velileri var etmekle beraber varlıklarını insanlardan gizleyecektir. Herhangi bir zamanda insanlar Allah’tan yüz çevirirler, Allah’ın dışında başka şeyleri tercih ederler, öğüt ve nasihat onlara fayda vermez olur ve hiçbir yönlendirme ve irşat onları Allah’a yöneltmezse, işte bu takdirde o insanlar, Allah’ın onların arasından evliyasını ortaya çıkarmasına layık değildirler.” Bundan dolayı alimler şöyle demişlerdir: “Allah’ın evliyası gelin mesabesindedir. Gelinleri suçlular ve günahkarlar göremezler.” 

İşte günümüzde insanların evliyaullaha bakışlarının değişmesinin sebeplerinden biri de budur. Müslümanlar ameli terk ettiler, itikadlarını bozdular. Dini kolaydan nasıl yaşarım bunun derdine düştüler. Dinin asıl gayesinin Allah Teala’yı razı etmek olduğunu anlayamadılar. Allah’a yakınlığı bir ihtiyaç olarak görmediler. Bunun tahsil edilmesinin yolunun da Mürşid-i kamillerin sohbet meclislerinde olacağını bilemediler. Her insan kendi dünyevi haline göre bir dini anlayış oluşturdu. Bunun sonucunda da Rabbimiz (cc) dostlarını sır perdeleriyle perdeledi. Artık gerçek Allah dostları ya hicab-ı beşere bürünerek kendilerini gizlediler. Ya da toplumdan tamamen uzaklaşarak uzlete çekildiler. 

Sonuçta Müslüman toplumlar olarak bizler Allah dostlarından uzak kaldık. Onları da kendimiz gibi veya zahir alimler gibi bildik. 

Bir adam Hasan-ı Basri hazretlerine bir mesele sordu ve Hasan Basri hazretleri de ona fetva verdi. Fakat adam “Diğer alimler seninle aynı görüşte değiller.” dedi. Bu sözü duyan Hasanı Basri hazretleri o adama kızdı ve şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun sana! Sen hiç fakih gördün mü? Fakih o kimsedir ki, fıkhını, yani Allah’ın emir ve yasaklarını doğrudan Allah’tan almıştır.”

Ebu’l Abbas Mürsi hazretleri de: “Fakih, kalbinin gözlerinden perdeyi kaldıran ve Rabbinin melekûtunu müşahade eden insandır.” buyurmuşlardır.

Bazen de onlara düşmanlık ettik. Onlara iftiralar ettik. Kendi elimizle oluşturduğumuz FETÖ ve gibileri bizleri zehirlediklerinde onları da aynı kefeye koyduk. Bu ahvalleri özellikle evliya duası ve himmetiyle bizlere yurt olmuş bu Anadolu topraklarında gerçekleştirdik. Bugün artık ne yaparsak yapalım, hangi yollara başvurursak vuralım, gençliğimizin ahlaki çöküntüsüne bir çare bulamıyoruz. Evliyaullah meclislerinden uzaklaştırdığımız çocuklarımız camilere gitmediler. Futbol, müzik, gayri meşru arkadaşlıklar ve sonucunda uyuşturucu çetelerinin ağına düştüler. 

Artık aklımızı başımıza alalım. Bizim ecdadımızın her türlü başarılarında Allah dostlarının tavsiyeleri, duaları ve himmetleri vardır. Ehli küfür bile anlamış ki, “Ehlisünnetin kalesi bir tek Türkiye kalmıştır. Orayı yıkmanın en büyük silahı onları ehlisünnetten uzaklaştırmaktır.” diyorlar. 

Ehlisünnetin ayakta kalmasının en önemli unsuru zahir ve batın bütün ilimlerde mahir tasavvuf erbablarıdır. Yani insan-ı kamillerdir. Öyleyse bu gün bizler her türlü gayretimizi bu kendilerini perdeleyerek insanlardan uzak duran evliyaullah hazeratını yeniden ön plana çıkarmaktır. Onların meclislerini arayıp bulmak ve onlara hürmette kusur etmemektir. Çünkü mademki bizler birer yolcuyuz. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bir seyir içindeyiz. İşte bu seyrimizde bize en kestirme ve en doğru yolu gösterecek olan varisi peygamberi olan kümmelini evliyaullah hazeratıdır. Bu nurlu yolculuğumuzda kılavuz olarak onları önümüze alıp gerçek vatanımız olan cenneti âlaya ve orada da cemali bâ kemale ulaşmalıyız.

Netice olarak bunun kamilen yapılabilmesi için büyüklerimize nasıl edep göstermeliyiz. Bunun yollarını talim etmeliyiz. Bu mevzuyu da inşaallah gelecek ay yine büyüklerimizin tecrübelerinden bize intikal eden kibarı kelamlar ile açıklamaya çalışacağız.

Rabbimiz bizlerin elini onların eteğinden kesmesin. Hayatımızın tamamında onlar kılavuzumuz olsun. Onlara olan sevgimiz ve muhabbetimiz daim olsun. Allah yâr kalpler beraber olsun.

Amin...

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:10

MÜRİDİN, İHVAN İLE OLAN ADABI

Müridin İhvan ile Olan Adabı

Müridin, İhvan ile Olan Adabı - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Müridin, İhvan ile Olan Adabı

 

Bizler biliyoruz ki her oluşumun kendisine göre bir takım prensipleri, usül ve erkânı, olmazsa olmazları vardır. Nakşibendi yolu da temelleri Yusuf Hemadanî tarafından atılan, Abdulhalık Gücdevanî ile şekillendirilen Muhammed Bahauddin Hazretleri ile taçlandırılan, isimlendirilen bir menhec, mübarek bir caddedir. Onun da kendi içinde bir takım kaideleri vardır ki bu yolda yürümek isteyen, bu yolun götürdüğü neticeye nail olmak isteyen herkes bu kaidelere uymak zorundadır. Tabi bu gönüllü olarak kabul edilen bir yükümlülüktür. Onun için kabul etmeyenlerin bu esaslar hakkında söz söylemeye, kabul ettiği halde buna uygun davranmayanların şikâyetlenmeye hakları yoktur.

Evvelce de zikretmiş idik. Allah izin verirse, ömrümüzün son demine kadar, kalbimize de nakşolması niyazıyla, hep söyleyeceğiz. Yolumuzun itikadı şudur; din-i mübin-i İslâm’ı bizler iki temel kaynaktan öğreniriz. Birincisi vahy-i ilahîdir ki Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünnetinden mürekkeptir. Yani kendi içinde vahy-i metluv (okunan vahiy) ve vahy-i gayr-i metluv (okunmayan vahiy) olmak üzere izah edilir. Bu, farzları ifâ, sünnetleri ihyâ demektir. İkincisi ise büyüklerimizin, sâdât-ı kiramın ve ulemâ-i izâmın tecrübeleri, yürüdükleri kutlu yollarıdır. Bu yolun hududu içerisinde kalan meselelere de âdâb denilmiştir.

Mevzumuz bu zaviyeden anlaşılabilirse eğer âdâb buyrulan hakikatlerin basit birer kural olmaktan çok daha mühim oldukları idrak edilebilir. Zira tarikatler, alalade birer cemiyetler değillerdir ki kuralları olsa da olur olmasa da olur nevinden geçiştiriliversin. Tarikat, daha doğru ifadesiyle tasavvuf; imanın dil ile ikrarının kalben tasdik edilmesi ve mucibince amel edilmesi ve bunlar olurken ihsan sırrına vakıf olunabilmesi için evvel emirde ehlinden talim edilmesi gereken bir ilimdir. Kendi içinde müfredatı ve derslikleri bulunan; muallim ve talebenin, Rasulullah ve ashabına vekâleten hazır bulunduğu, ruhaniyetlerin ve meleklerin şahit olduğu kutsi/manevi meclisleri vardır. Orada bulunanlar işbu haleti idrak etme gayretinde, her daim uyanık olma azminde ve kiminle alışveriş yaptıklarının fehminde olarak rikkat ve dikkat ile işlerini görürler.

İşte bu gönül inceliğinin bozulmaması, hatta artarak devam edebilmesi için gerekli olan şey âdâba riayettir. Peki, nedir bu âdâb, nelerden müteşekkildir? Açıkça söylemek gerekir ki bu hakikaten hacimli bir meseledir. O kadar ki yolumuzda bu meselelere dair hususi eserler kaleme alınmıştır. Böyle mühim bir hadiseyi burada izah edemeyeceğimizin farkındayız. Biz de bu yüzden meselenin sadece “İhvanın Birbiriyle Olan Âdâbı” yönünü bu bölümde işlemeye gayret edeceğiz inşaallah…

Bizim büyüklerimiz seyrimizi tarif ederken; “Hâcegân yolunda müridin seyri, fenâfi’l-ihvân ile başlar.” buyurmaktadırlar. Fenâ, ihvan için düşünüldüğünde onunla ilişkimizin gerektiği şekilde ayarlanması demektir. Yani bu yolda “İhvan kimdir, bizim için önemi nedir, onunla olan münasebetlerimiz nasıl düzenlenmiştir?” sorularına isabetli cevaplar verebilmemiz, buna göre hareket edebilmemiz çok önemlidir. Çünkü başlangıç olmadan nihayete erişmek muhaldir.

Ayeti kerimede Rabbimiz: “Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler…” (Hucurât, 10) buyurmuştur. Yani kardeşlik bizim için ezelden iman ile birlikte lütfedilmiş bir nimettir. Bu kardeşlik, karındaşlıktan ötedir. Bunun böyle olduğunu ashabı kiram efendilerimizin örnek hayatlarından açıkça görülmektedir. Onların ana baba bir kardeşlerini, akrabalarını, hatta bazen eş ve çocuklarını iman mevzubahis olduğunda sanki hiç tanımıyormuşçasına hareket etmişlerdir. Hatta bazı savaşlarda gözlerini kırpmadan onları haklamışlar, bu hususla ilgili takdir ayetleri nazil olmuştur. Allahu Teala, bu aziz kardeşlik müessesi ve bu çerçevede ashabın ve ümmetin fedakârlıklarını, birbirlerini tercih etmelerini, yardımlaşmalarını değişik ayeti kerimelerle bizlere bildirmiş; Efendimiz (sav) de birçok hadisi şerifi ile birbirimize karşı vazifelerimizi hatırlatmış, bu manadaki müsbet davranışları övmüş, menfi tavırları ve bunların olumsuz neticelerini de bizlere bildirmiştir. Bu manada kardeşlik, karşılıklı olarak ümmetin her ferdinin asli vazifesidir.

Müminlerle kardeşlik bağımızı daha da ziyadeleştiren ikinci bağ ise tasavvufi manada kardeşliktir. Şeriat caddesinde ümmetin diğer fertleri ile omuz omuza ilerleyen ümmet fertleri bir de meşrep birlikteliği ile aynı menhecte yürümeye başlarlar ise elbette birbirlerine karşı sorumlulukları artar. İşte bizim anlamaya çalıştığımız yükümlülükler bu bölümle alakalıdır. Zira, fıkh-i zahir de denilen şer-i şerif cihetinden kardeşlerin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları hemen her sahada işlenmekte. Fıkh-i batın olan tasavvuf ile ilgili mevzularda ise büyüklerimiz şunları buyurmuşlar:

1- Sadık mürid, kardeşinin ayıbına bakmaz.

Allahu Teala her insanı nakıs yaratmıştır. Bu bizim temel özelliklerimizdendir. Bu noksanlıklarımız yüzünden de zaman zaman hataya düşer, yanlış işler yaparız. Cenabı Hak bize hata yapmaktan ziyade hatada ısrarı yasaklamıştır. Bunun için de “Günah işleyenlerin en hayırlısı, günahının peşine tevbe edendir.” diye buyrulmuştur. Ancak bütün bunlara rağmen kişi “kendi küçük günahlarını büyük, kardeşinin büyük günahlarını da küçük görmek” durumundadır. Tavsiye buyrulan budur. Kişi insanı böyle tanıyabildikten sonra, bir de bu tavsiyelere gönül verirse elbette ki hiçbir ihvanını ayıplamaz. Hatta ayıplamak şöyle dursun; onun -varsa bile- bir takım kusurlarının 

“Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” ayetinin sırrınca bunlar hayra tebdil edilmiştir, diye düşünür. Yapmış olduğu iyiliklerin de “İyilikler kötülükleri giderir.” ayeti gereği şimdiye kadar bu hayırlı meclislerde yaptığı iyiliklerin -hasbel beşer- işlediği kusur ve küsurun ziyadesiyle affına vesile olduğu hüsnü zannına sahiptir.

2- Mürid, Allahu Teala’nın kendisine lütfettiği maddi ve manevi her şeyden kardeşine de ikram eder.

Çünkü bu yolda paylaşmak esastır. Maddi ve manevi bütün rızıkların Cenabı Hak’tan geldiğinin fehminde olan mürid, kendisine bahşedilenleri yine rızayı Hak için kullanmalı ki Allahu Teala onu kendi katından güzelliklerle yeniden müşerref eylesin. Zira “Feyyaz’da buhl olmadığı” nasıl mürid tarafından idrak edilmişse, Kendisi’nin (cc) cimriyi sevmediği, hatta cimriliğin bir manada Allah’a güvensizlik olduğunu da bilir. 

Zaten imani ve tasavvufi sorumluluğu bu paylaşımı zorunlu kılar. Nitekim marufun, iyinin güzelin paylaşılması ve yayılması imani bir vazifedir. Bununla birlikte yol arkadaşına iyilik de “kim iyilik yaparsa, iyilik görür” kaidesince neticede iyilik uman dervişlerin üzerine bir vecibedir.

3- Mürid, hiçbir hal ve kârda riyasete, imamlığa, öne geçmeye özenmemelidir.

Riyaset, diğer bir ifadesiyle baş olma gerek zahiri manada gerekse de batıni bir vazife olarak asla beklenmemelidir. Zira aklıbaşında bir mürid bilir ki bu yolda “Birşey istenmez, verilirse de reddedilmez.” kaidesi caridir. O inanır ki bu yolun en sonunda kendisi vardır. Dolayısıyla eğer öne geçme bir faziletse bu fazilete diğer kardeşlerinin kendisinden çok daha layık olduğunu düşünmelidir. Eğer bu vazife bir yük ise bu ağır yükün altından ancak kendisine nispetle imanı, ahlakı, ameli daha ziyade itikat ettiği kardeşlerinin bu yükü daha rahat taşıyabileceklerini itikad etmelidir. Çünkü onları Kur’an ve sünnetle amel, sâdâta sadakat noktasında daima kendisinden üstün tutar. Dolayısıyla önde bulunmaya, takip edilmeye onların elyak olduğuna inancı tamdır.

Fakat dedik ya “...verilirse de reddedilmez.” diye. Cilveyi Rabbani herhangi bir şekilde bir vazifeye kendisi uygun görülürse o zaman da bunun bir maslahat olduğuna inanır ve aczini itirafla arkadaşlarının her yönleriyle yine kendisinden önde bulunduğunu bilir ve kendisine verilen görev her ne ise bunu müteselsilen ihvanına, mürşidine, Rasul-i Ekrem’e ve Cenabı Hakk’a hizmet için en güzel şekilde kullanmaya gayret sarf eder.

4- Mürid, hayırlı cemiyetlerde ihvanıyla birliktelik arzunda olmalıdır.

İnsanın seyri her zaman tek düze olmaz. İnişler ve çıkışlar bizim içindir. Derviş kimse, insanın bu durumunu iyi bildiğinden arkadaşlarını kollamalı, üzerinde gaflet emareleri gördüğü kardeşlerini ikaz etmeli, onların hayırlı meclislerden istifade ile terakki edebilmesi için gerekirse kendilerini önceden uyarmalı ve birlikte sohbet ve muhabbete devamı istemelidir. Anadolumuzda “Düşmez kalkmaz bir Allah” diye güzel bir ifade vardır. Herkesin zaman zaman çeşitli sebeplerden gevşeklik gösterdiği olmuştur. Bu durumu fırsat bilerek tökezleyene bir tekme de sen at, mantığı barizdir ki nefsin kötü ahlakıdır. Çünkü bu yolda kardeşimiz bizim rakibimiz değil, bilakis refikimizdir. Varılması hedeflenen her ne ise hep birlikte varmamızın arzulandığı da muhakkaktır.

(Devam Edecek)

 

Yazar:  Abdülkadir Visâlî

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:09

DERGAHLAR GÖNÜL MEKANLARIDIR

Dergahlar Gönül Mekanlarıdır

Dergahlar Gönül Mekanlarıdır - Andelib

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Dergahlar Gönül Mekanlarıdır

 

Aşkın deryasına dalsak,
Orada hazineler bulsak,
Mürşid rengine boyansak,
Hâcegânlar tekkesinde.

             Hâce Hazretleri (ksa)

 

Kâbe-i Muazzama, ilk insan Hz. Adem (as) tarafından yapıldı. Yeryüzünde inşa edilen camiler, mescidler, dergahlar… Kâbe-i Muazzama’nın birer şubesi oldu. Buralar, Allah’ın eviydi. Beytullahtı… Müslümanlar, Rableriyle bu kutsal mekanlarda buluştu. Allah (cc) gücü yeten her müslümanı evim dediği Kâbe’ye davet etti. Kâbe’nin yolu camiden, mescidden geçer. 

Kulluk tevbeyle başlar. Sonrasında ibadetleri güzelleştiren niyetlerdir. Bir müslüman camiye niçin gider veya bir dervişin dergaha gitme gayesi nedir? Sorular basit gelebilir bize. Ama cevaplarımızı ihlasla verebilsek zorlandığımızı fark edebiliriz. Camiye Allah’la (cc) buluşmaya giden kaç müslüman var aramızda. Müslümanların namazlarında Allah’ın (cc) huzurunda oldukları şuuru artarsa camiye gidiş niyetleri de değişir. 

Camiler, mescidler, dergahlar… Allah’ın evidir. Buralara giden müslümanlar Rableriyle buluşmanın idrakiyle ve bu idrakin oluşturacağı neşeyle coşmalıdırlar. “Allah’a firar edin.” “Allah’ın zikrine koşun.” buyrulmuş. Bu kutsal mekanlar Allah’ın (cc) zikrine koşmanın, Rabbimize kavuşmanın adresleridir. Müslüman ezanı duyduğunda gönlünde müthiş bir sevinç duymalı, ezanla birlikte Rabbini zikretmelidir. O zikirle camiye girmelidir. 

Dergahlar ve tekkeler de Allah’ın (cc) zikredildiği kutsal mekanlardandır. Dervişler, tekkelerde Rablerinin rızasını arzulayarak Yüce Mevlânın zikrini yapmanın gayretinde olmuşlardır. Yüce Mevlâmız Kur’an-ı Kerim’de: “Onlar ki, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine (yatar) iken Allah’ı zikrederler ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında (derin derin) düşünürler. (Ve şöyle duâ ederler) Rabbimiz! (Sen) bunları boş yere yaratmadın; sen (bundan) münezzehsin, artık bizi ateşin azâbından muhâfaza eyle!” buyurmuştur. 

Dervişler, Allah’ı (cc) çokça zikredenlerdir. Dergahlarda Allah’a çokça ibadet ederler. Beş vakit namazlarına diğer sünnet namazlarını da eklerler. Tesbih ve Kur’an-ı Kerim dervişlerin en yakın dostlarıdır. Birkaç derviş bir araya gelse sohbetleşmeye başlarlar. Rablerini, peygamberlerini, Kur’an-ı Kerim’i tefekkür ederler. İslamı yaşama yolunda en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz’i (sav) ve O’nun ashabını, ehli beytini, varisi olan mürşidi kamilleri birbirlerine anlatırlar. Özellikle bağlandıkları, gönül verdikleri mürşidlerinden çokça bahsederler. 

Dergahlar, gönül evleridir. Dergahlarda gönüller, aşkla, şevkle, zikirle, sohbetle cezbelenir. Dergahlar boş boş oturma yerleri değildir. Orada geçireceğimiz her vakit bizim için çok önemlidir. “Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah, 7-8) buyurmuş Rabbimiz. Dergahlarda Kur’an’lar okunup hatimler indirilir. Zikirler yapılır, ilahiler söylenir. Muhabbetullah doya doya yaşanır. Sohbetler marifetullahı arttırır. Dergahlar, Evliyaullah’ın nazarlarının değdiği, sohbetlerini yaptıkları yerlerdir. Dergahlar, Allah (cc) diyen dervişlerin nefesleriyle doludur. 

“Kur’an müminlere şifadır.” buyurmuş Rabbimiz. Dergah ortamları da Kur’an aşığı müminler için şifa kaynağıdır. Buralarda okunan Kur’an-ı Kerim’ler, yapılan zikirler, edilen sohbetler müslümanları manevi kirlerinden arındırır. Orada iki müslümanın hiçbir dünyevi menfaat olmadan birbirine tebessümle bakması onları tertemiz yapar. Bir sûfi gittiği o tasavvuf yolundan nasibini almak istiyorsa dergah ortamlarında çokça bulunmaya çalışmalıdır.

“Bir saat tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” buyrulmuş. Dervişler; imanlarını, ihlaslarını, idraklerini kuvvetlendirecek tefekkürü çoğu zaman mürşidlerinin sohbetinde bulmuşlardır. Bir araya geldiklerinde de bu sohbetleri paylaşarak ziyadeleştirmişlerdir. Şeytanın binlerce yıl yaptığı ibadetler onu kovulmaktan, lanetlenmekten kurtarmadı. Anlayışsızlığı, edebsizliği, kibirlenmesi onu Allah’tan (cc) uzaklaştırdı.

Dergaha gelen insan bütün rütbelerinden, unvanlarından sıyrılmalıdır. Onları dergahın kapısında bırakıp içeri garip bir kul edasıyla girmelidir. Allah’ın rahmetine/şefkatine muhtaç, Allah’a aşık garip bir derviş gibi olmalıdır. Dergaha acziyetinle, mahviyetinle gel… Toku ağırlamak zordur derler. Doysa bile nefsinin açlığını doyuramazsın. Böyleleri mürşidi kamil aradığını söyler de aradıkları aslında kendi hevalarıdır. 

Günümüzde bazı tarikatlerde zenginlere, mevki-makam sahiplerine şeyhin yanında özel minderler ayrılmış. Nefsi terbiye etme mekanı olan tarikatler, nefsi kibirlendirmenin yeri olmuşlar. Bunun tarikatle, İslamla bir alakası yoktur. 

Seçim zamanlarında siyasiler, oy deposu olarak gördükleri cemaatleri ziyaret ederler. Hâce Hazretleri (ksa) böyle zamanlarda bu tip siyasiler dergaha gelseler de onlarla görüşmezlerdi. Dergaha bir Allah dostunu ziyaret edip duasını almak niyetiyle Anadolu’nun değişik yerlerinden gelen talebelerle, işçilerle saatlerce sohbetleşmişlerdir. Dergahlara gidiş niyeti çok önemlidir.

Dergahlar, edebhanelerdir… Dergahların giriş kapılarında, duvarlarında “Edeb Ya Hu” tabelalarını görürüz. Oralarda gönüller edeblendiği gibi, bedenler de edeblenir. Dervişlerin her halinden edeb süzülür adeta. Oturup kalkmaları, konuşmaları hep edebledir. Gülmeleri ve eğlenmeleri de ölçüyü aşmaz. Bir kişi allame-i cihan olsa edebden yoksunsa eğer, Kur’an tabiriyle kitap yüklü merkep olmaktan kurtulamaz. 

Dergahlar, sohbethanelerdir… Ashabı Kiram Peygamber Efendimiz’in sohbetini başlarında bir kuş varmış gibi dinlerlerdi. Hareket etmekten korkarlarmış. Dervişler, mürşidlerinin sohbetini ashabı kiram gibi dinlemişlerdir. İşiteceğimiz bir söz imanımızı, ihlasımızı, takvamızı harekete geçirip bizi kemale ulaştırır diye can kulağıyla dinlenmişler bu sohbetleri. Sorularını edeble sormuşlar, cevaplarını yine edeble dinlemişler. Sohbet ortamlarını bozacak her türlü davranıştan sakınmışlardır. 

Dergahlar, hizmethanelerdir… İnsanın terbiyesinde hizmetin yeri büyüktür. Hizmetle elde edilecek nisbet ve feyz başka şeyle elde edilmez. Dervişler, küçük büyük iş demeden hizmeti muhabbetle yapmanın gayretinde olurlar. 

Ğavs Hazretleri (ks) şeyhini ziyarete gittiklerinde dergahta kalırlar. Dergahların arazi işleri olur, her gün bir grup hizmete götürülürmüş. Dervişler, hocalar, talebeler… sırayla hizmete giderlermiş. Ğavs Hazretleri her seferinde kendini o gruba dahil eder hizmete koşarlarmış. O büyüklerimizin hizmetleri de amelleri de çok büyükmüş. Nakşibendi yolunun büyükleri yaptıkları hizmetleriyle hem zamanlarına hem de sonraki nesillere çok güzel örnek olmuşlardır.

Dergahlar, mürşidi kamillerin gönlüdür... Yunus Emre’nin “Dört kitabın manası/Bir gönüle girmekmiş.” mısralarıyla kastettiği Evliyaullah’ın gönlü olsa gerek. Bülbül, gülün açılışını görmek için seherlere kadar beklermiş. Aşık, maşuğunu görebilmek ümidiyle onun evinin etrafında pervane gibi döner. Dervişler de mürşidini bülbülün aşkıyla beklerlermiş. Mürşidlerini bir an görmenin aşkıyla yanıp tutuşurlar. Ashabı suffanın mescid kuşu olduğu gibi dervişler de dergah kuşlarıdır. 

Dervişler, zaman zaman değişik diyarlardan mürşidlerini ziyarete giderler. Bu tasavvuf yolunun esaslarındandır. Dergaha giden mürid aslında mürşidinin gönlüne misafir olmuştur. Dervişler, bu ziyaretlerinde mürşidlerine yönelirler. Gönüllerini meşgul edecek başka şeylere meyletmezler. Çarşı pazar gezmezler; dergahta sohbetle, zikirle, ilimle meşgul olmak onların çok hoşuna gider. Orada aldıkları her nefes bütün dertlerine ilaç gibidir.

Ya Rabbi, bizleri sevdiklerinden ayırma. Sevdiklerini bize sevdir, bizi de sevdiklerine sevdir. Ya Rabbi, evim dediğin camilerde, mescidlerde, dergahlarda Seni zikredebilmeyi, Sana kulluk edebilmeyi bizlere nasib eyle. Ya Rabbi, ayaklarımızı dinin üzere sabit kıl… Bizleri bir ömür boyu dergahlarından mahrum eyleme…

Amin…

 

Yazar: Andelib

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort