JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

 Osmanlı Devletinden Günümüze Eğitim Anlayışı

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı - Yusuf-i Kenân

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı

 

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher olup mum gibi her şekli alabilir. Küçük iken kalıcı bir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’an ve Allah’ın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Çünkü her Müslüman emri altında bulunanlardan mesuldür. Bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz mesul olursunuz.” (Müslim)

Eğitim açısından mevcut durumumuzu anlamanın en güzel ve kesin yolu geçmişimizi iyi anlayıp mütalaa etmek ile gerçekleşir. Biz de bu yazımızda yakın tarihimiz, ceddimiz Osmanlı’nın eğitim sisteminin temel dayanaklarını araştırarak günümüze ışık tutmaya, önümüzdeki resmi okumaya çalışacağız. Rabbim muvaffak etsin. 

Çok değil yakın geçmişimiz ile günümüz eğitim sistemini kıyasladığımızda hepimizin ortak kanaati sanıyorum “Ne oldu bize de bu hale geldik!” demek olacaktır. Milli eğitim adına insan fıtratında çok büyük tahribatlar yapılmıştır. Bu zulüm halen de devam etmektedir. Neredeyse eğitim sistemi düşman eline geçse ancak bu kadar tahrip edilebilirdi dedirtir türden bir şaşkınlık içerisindeyiz. Sözde yapılan her yenilik, düzenleme, iyileştirme eğitimi daha da dibe itmekten öte gitmemektedir. İnsanın yetiştirilemediği gibi belki de köreltildiği, iğdiş edilip fıtratının dumura uğratıldığı gençlerimizin içerisinden geçmek zorunda bırakıldığı canavar bir çark görünümlü eğitim sistemimiz, derhal köklü değişimler ile insan merkezli bir sisteme dönüştürülmelidir. Günümüzde neredeyse insanda mevcut istidat ve yetenekleri körelterek insan harcama makanizmasına dönüşen eğitim sistemimiz her şeyden önce yetişmiş insan eliyle düzelir. İnsan ancak kemale ermiş insan ile yetişir. Körpecik yavrularımızı emanet ettiğimiz eğitim fakültelerimizden mezun öğretmenlerimiz maalesef insan yetiştirmeye ne derece namzet bunun takdiri sizlere ait. Şu anki eğitim sistemimiz boş bilgi külliyatı şeklindedir. Üstelik liseyi bitiren bir öğrenci (bu 12 yıl demek oluyor) hiçbir şey öğrenmeden mezun oluyor. İlkokuldan itibaren coğrafya okutuluyor ama ülkelerin yerini sorsan çoğu öğrenci bilmez. Sözde İngilizce okutuluyor ama hiçbir öğrenci “Adın ne?” diye sormaktan öteye dil öğrenemiyor. Ezberci, hiçbir şey öğretmeyen bu sistemle ne kadar ileri gidebiliriz ki? Hala öğrenciler kabiliyetlerine göre değil, ebeveynlerinin istekleri doğrultusunda yetişmeye devam ediyor. Ceddimizin yüzyıllar önce kullandığı uygulamalı eğitim sistemini şimdi Japonlar kullanıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Hala çocuğumun karnesinde matematik notu 4 mü 5 mi; neden 90 değil de 70 aldı onu tartışıyoruz. Bu eğitim sisteminde çocuğunun ders notu 3 olsa ne olur 5 olsa ne olur. Biz çocuğumuzun ne öğrendiğine değil de sınavda aldığı nota, karnedeki sözde başarısına bakmaya devam ettiğimiz sürece bu böyle olmaya devam edecektir.

Osmanlılarda eğitim “terbiye” olarak ifade edilir; belli bir konuda, bir bilim dalında yetiştirme etkinliği olarak görülürdü. Eğitim faaliyeti, amacına ulaşmak için öğretim faaliyetinden yararlanır. Bu nedenle öğretim, eğitimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Osmanlı’da tedris, tâlim diye tanımlanan öğretim; belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işiydi. Buna göre eğitim ve öğretimin amacı, insanlara gerekli olan bilgi, kültür, değer ve bir takım davranışların kazandırılmasıydı. Osmanlı Devleti’nde eğitimin iki boyutu vardı. Bunlar:

1-Kişilere geçerli bilgileri ve değerleri aktarmak. 

2-Amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş olan kurumlar ile eğitim ve öğretim yapmak.

Selçuklulardan itibaren Osmanlı eğitim sistemi içerisinde de eğitim fert bazında kişisel özelliklere endeksliydi. Mekteplerde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu. Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu: “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

Osmanlı Devleti’nde eğitimin ilk basamağı sıbyan mektepleriydi, mahalle mektepleri de denirdi. Sıbyan mektepleri medresenin başlangıcını oluştururdu. Bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Şehzadeler 4 yaş 4 ay 4 günlükken eğitime “amin alayı” ile başlardı.

Bir insanın ömründe zekasının en açık olduğu gün 4 yaş, 4 ay, 4. günüdür, diye rivayetler vardır. Hal böyle olunca o gün Peygamber Efendimiz (sav) Hazretlerine ilk inen 5 ayeti kerimeyi çocuğumuza telkin etmek, kelime kelime 5 ayeti okutmakta pek çok esrar vardır. Bunu tatbik eden çocukların alim ve salih birer insan olacakları ümit edilir, denilmiştir.

Mahalle mektebinin, bütün masrafları, mahalle halkı tarafından karşılanırdı. Okulda çocuğu olan aileler, mektebin hocasına maddî imkanlarına göre para ya da kumaş, koyun, yiyecek, ayakkabı gibi şeyler verirlerdi. Ayrıca okulun ısınma ve diğer giderlerini de aileler karşılardı. Mahalle mekteplerinin bir kısmı da padişahlar, üst kademe devlet yöneticileri ve hayır sahiplerinin yaptırdığı, cami, medrese, imaret ve çeşmelerden oluşurdu. Bir vakıf olarak örgütlenen bu yerlerde fakir öğrencilerin yemek, harçlık ve giysileri de temin edilirdi.

Sübyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen bilgileri öğreninceye kadar okula devam ederdi. Günümüzde olduğu gibi sınıf, ders saati ve teneffüs ayarlaması olmayan sübyan mekteplerinde sabahtan ikindiye kadar ders verilip, yalnız öğle paydosu yapılırdı. Okula başlama törenle olurdu, öğretim hatim indirmekle tamamlanırdı. Çocuklar okula pazartesi ya da perşembe günü başlardı. Tatil kavramı yoktu, eğitim kesintisiz olarak devam ederdi. Osmanlı zamanında aşağıdaki manidar şiir bütün mekteplerde okutulurdu:

Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan, Çiçekleri açtıran, bir Allah’tır, bir Allah!

Allah her yerde hazır, ne yaparsan o görür. Ne söylersen işitir. Vardır, birdir, büyüktür.

Biz Allah’ı severiz. Her emrini dinleriz. Beş vakit namaz kılar, O’na isyan etmeyiz.

Bizlere akıl verdi. Doğru yolu gösterdi. Din-i İslam’a uymayan, ateşte yanar dedi.

Kur’an-ı Kerim’e iman eden, Peygamber’i izleyen, dünyada mesut olur; cehennemden kurtulur.

Mümin iyi huyludur. Herkes ondan memnundur. Kimseye zulüm eylemez. Kendi de huzurludur.

Ya Rab! Af eyle beni. Ve anamı babamı. Kafirlerin şerrinden koru Müslümanları!

Fatih’in babası II. Murad, bir gün kendisini ziyarete gelen mürşidi Akşemseddin Hazretleri (ks) ile konuşuyordu. Fatih Sultan Mehmed dört yaşındaydı ve Akşemseddin Hazretleri’nden eğitim alıyordu. Fatih’in kafasını kurcalayan bir şey vardı ve babasına sordu:

-Baba sen sultan-ı iklim-i Rum değil misen?

Babası: Öyleyem, sultan-ı iklim-i Rum’um… dedi. Fatih, Akşemseddin’i göstererek:

-Bu da senin emrinde olan tebaandan biri değil mi, dedi. II. Murad:

-Evet, diye cevapladı.

Fatih:

-Öyleyse bu beni neden dövüyor, diye sorunca oğlunun ne demek istediğini, anlayan II. Murad müthiş bir cevap verdi:

-Onun hocası da vaktiyle beni döverdi. Fatih, böylece ilk dersini aldı…

Osmanlı Devleti’nde medreselerin yer alması Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başlamıştır. Osmanlı Medreselerinde; kelam, mantık, belagat (güzel konuşma), lügat, nahiv (söz dizimi), matematik, astronomi, felsefe, tarih, coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an-ı Kerim ilimleri, hadis ve fıkıh gibi dersler okutulurdu. Medreseler orta öğretim kurumu niteliğindeydi. Medrese kelime olarak talebenin ilim öğrendiği yer anlamına gelirdi.

Osmanlı eğitim sisteminde hiç şüphe yok ki onu cihan devleti yapan, sarayda bulunan ve devlet adamı yetiştiren Enderun Mektepleri çok önemli bir yere sahiptir. İkinci Murad zamanında kurulan Enderun Mektepleri’ne, devşirme yoluyla gelen çocuklar zeka testine tabi tutulur ve bu okula alınırdı. Evliya Çelebi, Katib Çelebi, Sokullu Mehmet Paşa ve Köprülüler burada yetişen kişilerdendi. Üstün zekalıların ve yeteneklilerin eğitim-öğretimi için kurulan ve Türk-İslam Eğitim Tarihi’nde olduğu kadar, Dünya Eğitim Tarihi’nde de çok önemli yere sahip olan Enderun Mektebi, geçmişten günümüze eğitim kalitesi açısından ilk sıradaki yerini hep korumuştur.

Kelime anlamı olarak enderun; bir şeyin iç kısmı, iç yüzü, dahili, harem dairesi gibi anlamlara gelmekte olup Enderun Mektebi ise Osmanlı Devleti’nde mülki, idari, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdi. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak da nitelendirilebilir.

Bu mektepteki öğrencilere, üstün zekalılara ve çeşitli yeteneklere yönelik programlar ve testler uygulanarak, ortalama 15 yıllık bir eğitim verildikten sonra, devletin ihtiyaç duyduğu üst düzey idari, bürokratik ve askeri personelin yetişmesi sağlanırdı. Nitekim bu konuda, önde gelen tanınmış psikologlardan Amerikalı Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zeka testini bulan kişi) Enderun Mektebi’ne alınan çocuklar için şunları söylemektedir: “Zeka seviyesini ölçmek için ilk defa test yöntemi, Osmanlı’da Enderun Mektebi’ne seçilen öğrenciler için uygulanmıştır.” Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias’ın “Platon’un idealindeki okul” olarak nitelendirdiği Enderun, tarihçi Mustafa Armağan’ın da tam bir isabetle ifade ettiği gibi “Üstün Yetenekliler Fabrikası’ydı”.

Gerçekten de kişinin yeteneklerine değer verip onları en iyi biçimde geliştiren Enderun Mektebi, Türklerin düzenli, kendine özgü bir eğitim sistemini kurup başarılı sonuçlar aldıklarını göstermekte ve dünya eğitim tarihinde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda Enderun Mektebi, üstün yeteneklilerin eğitiminde dünyadaki ilk sistemli eğitim örneğini oluşturmaktadır.

Enderun öğrencileri gün doğmadan iki saat önce kalkar, hamama gidip yıkandıktan sonra, toplu halde sabah namazını kılarlardı. Çoğu zaman yatsı namazını kıldıktan sonra yatılırdı. Enderun Mektebi’nde eğitim öğretim faaliyetleri bir bütün ve de uygulamalı olarak yapılırdı. Askerlikten diplomasiye, güzel sanatlardan spora kadar her türlü eğitim-öğretim üst düzeyde ve tatbiki-uygulamalı olarak yapılırdı. Bugünkü Japon eğitim sistemindeki “uygulama ağırlıklı” eğitim metodu yüzyıllar öncesinde Enderun Mektebi’nde başarıyla uygulandı.

Osmanlı Devleti’nin bölgesinde kavga çıkartmadan birçok milleti bir arada, yüzyıllarca barış ve huzur içinde başarıyla yönetmiş vasıflı ve nitelikli idareciler yetiştirmede bizlere öğreteceği çok şey vardır. Bu başarıya İslami eğitim ile ulaşmışlardır.

 

Yazar: Yusuf-i Kenân

 

Fıtratın Din Kılınması Düşüncenin Merkeze Konması Demektir

Fıtratın Din Kılınması, Düşüncenin Merkeze Konması Demektir - Dilhûn Âşık

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Fıtratın Din Kılınması, Düşüncenin Merkeze Konması Demektir

 

-Düşünebilmek, insan olma üniversitesinden mezun olmaktır.

-Düşünme nesnesi kendinsen düşünmek hem çıktığı yer itibarıyla hem de vardığı yer itibarıyla hiç evinden ayrılmamış demektir.

-İnanmak Allah’ı davet etmektir. Düşünmek ise onu rahat ettirmektir.

-Düşüncenin sınırı inancın kadardır. Gayba inanma bu alanı neredeyse sonsuzlaştırır.

-İsteyen değil düşünen özgürdür.

-Eğitim, düşüncenin gelişmesi için yapılan yatırımın adıdır. Öğrenim, düşüncenin işlevi için yapılan yatırımdır. Mantık, düşüncenin usulleşmesi, bilim düşüncenin ürünleşmesi demektir. İnanç düşünme zemininin tertemiz, pürüzsüz hale getirilmesidir.

-Beşeri özelliklerimiz işlenerek ahlakımızı açığa çıkarır. Ahlak doğallığın işlenmesi ile oluşur. İşlemeye vesile olan sebebler ne kadar çok olursa olsun bütün işlemleri geçerli kılacak sebeb bir tanedir. O sebeb düşüncedir. Ahlak, doğallığa düşüncenin temasıyla açığa çıkar.

-Düşünmek düşkün olmadan gerçekleşmez.Düşkün olunan da ancak sevgilidir.

-Düşünmek sevgiliyi sevgiyle dinlemenin ürünüdür.

-Kendin düşersen tecrübeye yol olur, sevgiliye düşkün olursan dostluk hasıl olur. Dostluk, düşüncenin evidir.

-“İnsan düşünceden ibarettir.” der Mevlana. Düşünmeyi fiyaka gören bir toplumda insan nedir o zaman? Düşünmek insan olmanın makamsız, mevkisiz tek yoludur. Düşünme insanın doğasının kendiliğinden eylemidir.Düşünme insanın kendi kendini temizlemesidir. Fıtrat abdestidir.

-Yetiştirilmeden gelişen, anlamadan öğrenen, bilmeyi haberdar olmak sanan, okuduğunu ilim gören, yüreği düşünceden ayırmayan, aklı secde edemeyen kim mi? Biz!

-Cennet mekandır. İnanç, duygu, düşünce ise mekanın içindeki mekansızlıktır. İnanç cennetinin güzelleri duygu ve düşüncedir.

-Zorluklardan kurtulmak için düşünüyoruz. Düşünmenin ibadet olduğunu anladığımızdan değil. Zaten zordayız, bir de düşünecek miyiz? Düşünemediğimiz için zordayız zaten.

-Hayat tecrübesi, insanın inancına düşman olmasına ya da inancını merkezden kaydırmasına yol açıyor. İnanç düşünce destekli bir anlayış zemininde gelişmez ise ilerideki düşmanınız şu an ki inancınızdır.

-Gözün gördüğü, kulağın duyduğu, elin yaptığı yeterli olsaydı akıl düşünür müydü hiç?

-Hakk’ın sende dilediğini hoşnut bir biçimde işlemesi senin Müslümanlığını gösterir. Senin de Hakk’ı her şeyiyle izlemen düşünceni oluşturur. Düşünce Hak ile konuşmandır. Düşünce Hakk’ı izleyebilme yeteneğidir.

-Özgürlük tamamen düşüncemin bana yol açmasıdır. Düşünüyorum o halde özgürlüğün içindeyim. Özgürlüğüm kendim olarak sevgiliye hizmetimi sunmamı sağlıyor.

-İstediğini yapan değil, bilincine erdiği gerçeklerin kendisindeki karşılıklarının cevaplarını düşünerek bulup eyleme geçiren özgürce bir eylem yapmıştır. İstek+Eylem= Özgürlük tamamen yanlıştır. Olgu+ Bilinç+Düşünme+Eylem=Özgürlük tamamen doğrudur.

-Özgürlük istek-arzu ve ihtiyaçların karşılanması değildir. Muhtaciyet ile özgürlük yan yana nasıl konulur? Özgürlüğün alt sınırı bilinç, üst sınırı düşüncedir. Düşünce insanın kendi içindeki sınırsızlığını yakalamasıdır.

-Düşünen özgürdür. İnsanın özgürlüğü en geniş alanı düşüncesidir. Düşünceden çok geniş alana sahip niteliklerimiz vardır. Fakat özgürlüğün kendisini bile özgür bırakabildiğimiz özelliğimiz düşünce alanımızdır. Özgürlük düşünce ile varlık sahamıza giren bir nimettir.

-Müslüman düşünmeyi öğrenen insandır.

-Düşünmeden insan olunabilir mi?

-Huzur düşüncenin gayesine vardığını, mutluluk düşüncenin işler halde olduğunu, dert düşüncenin ağırlığını hissettiğini, sadakat düşüncenin sevgiliye düşkünlüğünün sınırına geldiğini gösterir.

-İnsanın farkı düşünmesidir. Düşünmek bütün insaniyet birikimini kaçırmamak demektir. Zaman düşünceye göre çok yavaş, çok yavaş... Evrende insanın hızının, derinliğinin pik yaptığı yer düşüncesidir. Işık düşüncenin pırıltısıdır.

-İnanç düşününce yaklaştı demektir. Ahlak düşününce insanlaştı demektir. Eylem düşününce tamamlandı demektir. Düşünce manevi yapımızın enerjisidir. Ne var ise meydana çıkan düşüncenin dönüşümü ile elde edilmemiş ise vay haline vay....

-İnsan olmak düşünceye ermek demektir. “İnsan düşünceden ibarettir.” Müslüman inancını düşüncesi ile besleyebilen insandır. İnancın havası, suyu düşüncedir. Mazharda (aynada) gözüken ilahi sanatsa bize düşünmek düşer.

-İlişki yasalardan önce gelir. İnanç ilişki yoludur. İnanç insana ince ayar verilmesidir. İnanç kurtuluştur.Kurtulmamış bir insan düşünemez.Hürlük düşüncenin vatanıdır.

-Gerçek zemin anlayıştır. Bu zemindeki müstakim yol ise düşünce.

-Felsefe düşünceyi ilhama değil mantığa bağlamıştır. Bu bir intihardır.İlhama güvenmeyenler kural ve kaidelerin içinde boğulup gittiler. Felsefeden devlet, düşünceden insan doğar. Felsefe kuvveti, düşünce letafeti güçlü görür. Felsefe dizgeye ( sistem), düşünce özgürlüğe varır. “Felsefe düşünmenin yolu, yordamıdır!” ifadesi doğasında özgür yaşayabilen düşünceyi ehilleştirme gayretlerinin neticesi söylenmiştir. Düşünce doğallığı ile ehildir. Ehilleştirilmiş düşünce senin istediğin yere gidebilir artık. Ne büyük zulüm bu. Felsefe insanın doğallığını yeterli görmeyen büyük öğretmenlerin(!) insanı ehilleştirme hareketidir. Doğallık kendi içinde yeterliliğini taşır. Ey felsefe! Gölge etme başka ihsan istemem! Düşünmek yalınlık, duruluk, sadelik eylemidir. Yaşasın cennetten dünyamıza getirdiğimiz evimiz: Düşüncemiz. Büyük sözler kandırmak için söylenir. Düşünmek büyük söz söylemekle neticelenmez. Düşünmek sözü büyütür.

-Düşünmek amaca yol bulmaktır. Nasıl oluştuğunu, oluşum seyrini bilmektir. Neden var edildiğini, neden yapıldığını anlamaktır. Düşünmek sivil bir harekettir. Makamı kendi içindedir. Bir makamda değildir. “Düşünüyorum öyleyse varım.” ciddi bir ifadedir. Düşünmek evrendeki sana ayrılan yerini ve işlevi bulman demektir Düşünüyorum evimi buldum. İnsanın kutsal evi düşüncesidir. Özgürlüğü eylem sahasında arayanlar istek ve arzularına sınır çizmemeyi ya da başkalarını sınır bilmeyi konuşur da dururlar. Arzu ve istekler birer faydadır. Düşünmek amaçtır. Özgürlüğün yeri eylem sahasında değil düşünme evrenindedir.

-Özgürlük düşünmeye ermektir.

-Düşünce işlenmiş bilginin ufkuna bakabilme yeteneğidir.Düşünce bilginin ufkuna varabilme gayretidir. Bilgilerden anlayışa sıçrama işidir. Düşünmek bilginin ufku olan anlayışa varma eylemidir. Düşünmekten amaç anlayışa varmaktır.

-Sevgi bilgileşirse inanç, inanç bilgileşirse sanat, sanat bilgileşirse ahlak, ahlak bilgileşirse görev... açığa çıkar. Bu açığa çıkanlar artık düşünceye açıktır.Düşünmek böyle bir silsilenin neticesidir.Toplum olarak niye düşünemiyoruz ki?

-Bilgileşemeyen doğuramaz, üreyemez. Özellikle ibadetlerin bilgileşmesi gerekir. İbadetler bilgileşirse insan düşüncesini besler hale gelir. Bilgileşen her şey artık bir tefekkür malzemesidir. İnancın, ahlakın, sanatın bilgileşmesi düşünceyi açığa çıkartır.İnsan niye düşünemiyor ki?

-Akıl düşünce ile olgunlaşır.Düşüncenin madeni de bilgidir.

-Düşüncen Allah’a ibadetlerinden çok daha yakındır. İbadetlerindeki niyetin düşüncenin ürünü olursa ibadetlerinde Allah’a düşüncen kadar yakın olabilir.

-Nefes alırsın senleşmez ise ölürsün.Yemek yersin senleşmez ise ölürsün. Ya bilgi, ya haber... Düşünmek bilgiyi, duyumsamak görgüyü senleştirmedir. Hakk’ı senleştirme ise inançtır.

-Düşüncenin pınarı duygu olmaz ise düşünce katil olmaya gider.

-Söz, kalbin düşünürse oluşur.

-Gönülden alınamayan din, duygu ve düşünceye ihtiyaç duymaz.

-Söz harflerden daha ziyade duygu ve düşüncelerle doğar.

-Bilgisiz düşünmek cehalettir. Yoksa cahil düşünmez değil.

-Aklın tahareti düşünmesidir.

Velhasıl, düşünmek sevgiliye düşkün olmanın gereğidir. Düşkünlük ona yol açmanı da sağlar. Yol açma ise düşünme işidir.

 

Yazar: Dilhûn Âşık

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:03

SÂDÂTI KİRAM

Sâdâtı Kiram

Sâdâtı Kiram - Vahdettin Şimşek

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Sâdâtı Kiram

 

“Uyan! Allah dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar! Onlar ki Allah’a iman edip, takva ile kötülüklerden korunur dururlar.” (Yunus 62, 63)

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, peygamber olmadıkları, şehid olmadıkları halde, kıyamet günü Allah’ın katındaki dereceleri sebebiyle; peygamberler de, şehidler de onlara imrenirler. Bunlar öyle insanlardır ki aralarında ne bir akrabalık ve ne de bir menfaat alışverişi olmadığı halde, sırf Allah rızası için birbirilerini severler. Allah’a kasem ederim ki; yüzleri nur kaplıdır ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmazlar.” (Ebu Davud)

Rabbimiz celle ve âla hazretlerinin kendisine veli-dost olarak yakınlaştırdığı, dünyada da ahirette de kendilerinden korkuyu ve hüznü kaldırdığı evliyaullah hazeratına derin bir hürmet ve sevgi duygularıyla yazımıza başlayalım.

Evliyaullahın tamamı insanlar içerisinde müstesna bir yere sahiptir. Bunların içerisinde de yine müstesna veliler ve bunların oluşturduğu silsileler vardır. Biz burada silsiletü’z-zeheb yani altın silsile denilen Nakşibendi-Hâcegân silsilesinin sâdâtını yâd etmeye çalışacağız.

Malum olduğu üzere Hâcegân yolu Efendimiz’in (sav) Sevr mağarasında Sıddık-ı Âzam efendimize talim etmiş olduğu usule nisbet edilmiştir. Sıddık-ı Âzam efendimizden sonra Selman-ı Fârisi (ra), ardından yine Hazreti Sıddık’ın (ra) torunu Kasım bin Muhammed (ra) hazretleri, onun ardından ehlibeytten Cafer-i Sadık’tan (ra) ilâ ahir devam eden bir mukarrebûn silsilesi günümüze kadar gelmiş ve bu günde mürşidimiz, canımız cananımız Mevlânâ Hâce Yakub Hâşimî (ksa) hazretleri ile devam etmektedir.

Elbetteki onlardan bahsetmek, onları tanıtmak bizim gibi nefsin esiri olmuşların haddine değildir. Onları “dostum” buyurarak Cenabı Hak (cc) medhetmiştir. Zatına varis kılan Habibullah (sav) taltif buyurmuştur. O kübera, ilâhi bir cezbe ile zaman zaman kendilerini tarif ve ta’zim buyurmuşlardır. Biz de genel olarak sâdâtımızın kelamından tarif etmeye gayret edeceğiz.

Reşahat Ayne’l-Hayat’ın son kısmındaki beyitlerden bazılarında Şeyh Sâfi (ksa) şöyle buyurmaktadır:

“Seyahatları vatan dahilindedir. Tıpkı hâle içinde oturmakta olan ay gibi. Bedenen durmakta olmalarına rağmen, yürekleri itibarı ile sa’y ve harekettedirler. Bu hızlı yürüyenlerin durumu, baş döndürücü bir hızla hareket etmesine rağmen yerinde sabit sandığın dağların, yerin durumuna benzer. Demek yürekleri dönük kimseler bu zatları da kendileri gibi dönük sanırlar.

Ehlüllâh, aşk kâbesine doğru yol alan bir kafiledir. O kafileye kumandanlık edenler de bu kahraman nakşîlerdir. Bu zatlar, aşka susamış kimselerin dudağında cana can katan aşk şarabıdırlar. Vesveseli insanların elinde ise, avuçta sıkılan altınlardır.

Tertemiz gözlere sahiptirler. Hatta, saf ve temiz gözlerin nurlarıdırlar. Dindarların önderi, dinin de tacıdırlar.”

Onlar yeryüzünde Hak namına bulunurlar. Beyitte de buyurdukları gibi ihtişamla karşımızda duran, yeryüzünü dengede tutan dağlar gibidirler. Dışarıdan hareketsiz gibi dururlar. Fakat içeride hiç bir beşerin fehmedemeyeceği bir hareketlilik içindedirler. Bizler onların huzurundayken onlar bize göre bizimle olurlar ki bu Rabbimizin bize sunduğu en büyük nimettir, hakikatte onlar Rablerinin izni ve emriyle âleme nizamat verirler.

Gün gelir, Hakk’ın azameti ilahiyesi karşısında mahfiyet elbisesine bürünüp, Bayezid-i Bistâmi (ksa) hazretleri olur, bütün amelini iki ekmeğe satıp deveye yedirir ve “Elhamdulillah şimdi Rabbimle başbaşa kaldım.” buyururlar.

Gün gelir, Hasan Harakâni (ksa)hazretleri gibi aslanı kendisine binek ederler ve “Biz insanların ezasına sabrettik, Allah da aslanları bize hizmet ettiriyor.” buyururlar. 

Gün gelir Abdulhalık Gucdevânî (ksa)hazretleri gibi ahlakının güzelliğinden ve makamının yüceliğinden melekler huzuruna gelir, onunla sohbet eder ve ondan dua talebinde bulunurlar.

Gün gelir Mevlâna Bahâuddin Şahı Nakşibend (ksa) hazretleri gibi mahlukata şefkatinden yıllarca yaralı hayvanları tedavi eder ve insanlara eza veren şeyleri sokaklardan temizler. Bunun sonucunda da Maklukatın Halıkı (cc) tarafından mübarek ismi şerifi ve yolu kıyamete kadar aziz kılınır.

Gün gelir Ubeydullah-ı Ahrar (ksa)hazretleri gibi Semerkand’dan İstanbul’a tayyi mekan yoluyla ulaşıp, İstanbul’un fethinde bulunur. Sorduklarında da “Kardaşım Sultan Fatih savaş zorlaştığında bizden yardım istedi. Biz de onun yardımına koştuk.” buyururlar.

Yine gün gelir İmamı Rabbani (ksa)hazretleri gibi İslam itikadının bozulmaya çalışıldığı bir dönemde zamanın firavunu Ekber Şah ve yönetimine karşı eşine az rastlanır bir mücadele ile insanların itikadlarını kurtarır. Bunun sonucunda da Müceddidi Elf-i Sâni (İkinci bin yılın yenileyicisi) olur.

Yine ümmetin fesada gitmeye başladığı bir dönemde kendi döneminde ilimde yekta olan fakat bununla yetinmeyip mana denizinden de kana kan içen ve asrının manevi kıblesi olan Mevlâna Halid-i Bağdadi (ksa) hazretlerini görüyoruz. İslam coğrafyasında ilmi ile tanınmış alimleri, hilafeti ayakta tutmak için gayret eden siyasileri, Müslüman olduğunu söyleyen fakat İslam dininden bîhaber yaşayan garipleri hep birlikte irşad edip âdeta bozulmaya başlayan İslam akaidini tasavvuf muhabbetiyle yeniden canlandırmıştır. Yetiştirdiği dört yüz küsur halifesi ile yepyeni bir çağ açmıştır. Bugün elân cari olan ve ehlisünnet itikadının yayılmasına kaynak olan yolu devam etmektedir.

Konumuza inşallah gelecek sayılarda devam edeceğiz...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:02

ŞEYTANIN KALBE MÜDAHALE YOLLARI

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları 2

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları - Şeb-i Vuslat

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları

 

Şeytanın kalbe hulul eden büyük kapılarından biri de mezhep taassubu ve şehvet arzuları ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve onlara hakaretle bakmaktır. Bu hal, fasıkları olduğu gibi, abidleri de helake götürür. Zira insanlara hakaret edip onlara kusur aramakla uğraşmak, insanda bulunan kötü bir haslettir.

Şeytan bu tabiatta olan kimsenin hayaline, bunun güzel bir şey olduğunu yerleştirir. Bu da adamın kalbine yerleşir ve adam da bütün gayretini bu yola sarf eder. Adam, bu hareketi ile din namına gayret sarf ettiğini sanarak kendisini sevinç ve neşe içinde bulur. Halbuki doğrudan şeytan yolundadır. Mesela, biri kalkar Hz. Ebu Bekir (ra) için taassub gösterir, onu bütün ashap üzerine tercih eder ve hepsinden fazla sever. Öte yandan haram yemekten çekinmez, boş ve yalan sözlerden kaçınmaz, çeşitli fesat yollarına girer; yalnız Ebu Bekir’i üstün tutmada ısrar eder ve bununla dindarlık yaptığını zanneder. Halbuki bu hali ile Ebu Bekir kendisini görse, ilk düşmanı o olurdu. Çünkü Ebu Bekir’in (ra) dostu, onun yoluna düşüp, onun istikametini takip eden, ağız ve dilini koruyan kimsedir. Ebu Bekir’in (ra) ahlakı şöyle anlaşılır: O, lüzumsuz söz sarf etmemek için ağzında taş saklardı. Böyle alabildiğine fuzuli işlerle uğraşan kimse, Ebu Bekir’e nasıl dost olabilir?

Öte taraftan Hz. Ali’yi (ra) tercih eden başka bir mütassıb görürüz. Onu diğerleri üzerine tercih eder ve bunu bir ibadet sayar. Halbuki onun yolundan gitmez. Hz. Ali (ra) halife olduğu halde üç dirheme bir gömlek almış ve uzun gelen kollarını makasla kesmiş ve öyle mütevâzı bir şekilde giymiştir. O, böyle bir zahid iken, onun aşığı olduğunu iddia eden kimse, ipek elbiseleri giymekten kaçınmaz ve haramdan kazandığı servet ile süslenmekten çekinmez. Buna rağmen Hz. Ali’yi (ra) sevdiğini iddia eder. Bilmez ki kıyamet gününde ilk hasmı Hz. Ali’dir.

Büyük bir insanın ciğerparesi, gönül meyvesi ve iki gözünün nuru olan bir oğlunu, bir başkası dövse, parçalasa, tüylerini yolsa, makasla dilim dilim kesse ve sonra da bu çocuğun babasını çok sevdiğini iddia etse, acaba o babanın yanında bu adamın bir değeri olur muydu? Bilinen bir gerçektir ki, din ve şeriat Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve diğer sahabenin -Allah onlardan razı olsun- evlatlarından, aile ve nefislerinden de daha fazla sevdikleri şeylerdir. Şeriata isyan edenler, onu şehvet makası ile kesip parçalayanlardır. Bununla beraber Allah’ın (cc) dostlarına düşmanlık ve düşmanı olan İblis’e dostluk etmiş olurlar. Kıyamet gününde sahâbe-i kiram ve Allah velileri huzurunda bunların alacağı manzara meydandadır. Şayet şu anda perde ortadan kalksa da sahabe-i kirâm’ın, Rasul-i Ekrem’in (sav) diğer ümmetlerinden neler beklediklerini görseler, onların bu kötü davranışları karşısında sahabeyi ağızlarına almaktan utanırlardı.

Ne yazık ki, şeytan bunları aldatır ve bir kısmına Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i sevenlerin etrafına ateş yaklaşamaz diye vesvese verirken, diğerlerini de Hz. Ali’yi severek ölen kimse için korku yoktur, diyerek aldatır. Halbuki Rasul-i Ekrem (sav) kendisinden bir parça olan Hz. Fatıma’ya: “Amel et; zira ben Allah katında senden bir şey kaldıramam!” buyurmuştur.

Mezhep imamları olan Şafii, Maliki, Hanefi, Hanbeli ve diğerleri hakkında taassup gösterenlerin vaziyeti de böyledir. Bir imamın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlakı ile ahlaklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır. Zira o zat bu adama: “Benim mezhebim yalnız dil ile konuşmaktan ibaret değil, belki ameldir. Konuşmak, hezeyan yapmak için değil, amel yapmak içindi. Benim mesleğim ve mezhebim olan amel babında, bana neden muhalefet ettin? Sonra da yalancı olarak ‘Ben falanın mezhebindenim!’ diye ortaya çıktın?” diyerek yakasına yapışır.

İşte bu da şeytanın giriş kapılarının büyüklerindendir. Alimlerin çoğu bu noktada helak olmuştur. Medreseler, Allah’tan az korkan, dinde basiretleri zayıf, dünyaya rağbetleri kuvvetli ve metbu olma ihtirasları şiddetli olan kimselere teslim edildi. Bunlar da mevki ve emellerine ancak mezhep taassubu ile ulaşabildiler. Şeytanın hilelerinden kimse onları ikaz etmedi, belki bunlar şeytanın hilelerini infaz edip yerine getirmekte şeytana vekalet ettiler. İnsanları bu yolda tuttular ve böylece dinlerinin esaslarını unuttular. Kendileri helak olduğu gibi, başkalarını da helake sürüklediler. Allah (cc) onları ve bizi affetsin, amin.

Hasan-ı Basri anlatıyor: İblis “Ben Muhammed’in ümmetine isyanı söyledim, onlar onu süslü gördü ve yaptılar. Fakat akabinde tevbe etmekle benim belimi kırdılar. Buna karşılık ben de onlara öyle günahlar süsledim ki, onlar onu ibadet sandılar ve tevbe etmek hatırlarına bile gelmedi. O da hevâ-i nefislerine uymaktır.” dedi ve bunu doğru söyledi. Çünkü onlar bu hareketlerinin isyan olduğunu bilmezler ki, ondan tevbe etsinler.

Şeytanın büyük aldatma yollarından biri de kulu, insanlar arasındaki mezhep ihtilafları ve bu husustaki dedikodularla meşgul edip kendisini unutturmaktır.

Abdullah b. Mes’ud (ra) şöyle anlatıyor: “Bir cemaat, Allah’ı zikretmek üzere bir yere toplandılar. Şeytan bunları dağıtmak ve aralarını bozmak için ne kadar çalıştı ise, muvaffak olamadı. Bu defa bunlara yakın başka bir cemaate gitti. Bunlar da dünya işlerini konuşuyorlardı. Şeytan kolaylıkla bunların arasına fesat tohumu ekti ve bunları birbirine düşürdü. Bunlar da yekdiğerini öldürmeye kalktılar. Şeytanın maksadı bunlar değil, ötede zikir ile meşgul olanları dağıtmaktı ve buna da muvaffak oldu. Şöyle ki, bu döğüş ve kavgayı gören zikir erbabı, bunları ayırmak için hemen oraya koştular ve ayırdıktan sonra da dağılıp gittiler, işte şeytanın istediği de bu idi, yani onları dağıtmak idi.”

Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de, cehaletleri sebebiyle akılları ermeyen bazı kimseleri, Allahu Teala’nın (cc) zat ve sıfatı üzerinde ve akıllarının alamadığı bu gibi meselelerde düşünceye sevk eder, şüpheye düşürür ve onları dinin esasında şaşırtır. Allahu Teala (cc) hakkında bazı hayali şeyler hatırlarına getirir ki, bu gibi hayaller ile ya bidat sahibi olur veya küfre giderler. Adam da bilmeyerek sevinir, güya bir şey buldum zanneder. Akıl ve zekası ile bir şey anladığını sanır. İnsanların en ahmağı, zekasına en çok güvenendir. İnsanların en akıllısı da kendini en fazla töhmetleyen ve durmadan âlimlerden soran kimsedir.

Hz. Aişe (ra) diyor ki: Rasul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Şeytan birinize gider hulul eder ve vesvese yolu ile:

-Seni kim yarattı, diye sorar. Adam:

-Allah yarattı, deyince, şeytan:

-Ya Allah’ı kim yarattı, der. Sizden biriniz içinizde böyle bir sual ile karşılaştığı zaman, Allah ve Rasulü’ne iman ettim, desin. Zira bu vesveseyi giderir.”

Rasul-i Ekrem bu vesvesenin ilacından bahsetmeyi emretmedi. Zira bu vesveseyi alimler değil, insanların avamı bulur. Avamın hakkı ise, kalpleri ile tasdik ve vücutları ile inkıyat olup, ibadetle ve aralarında geçimle meşgul olarak, ilmi, ulemaya terk etmektir. Avamdan olan bir kimsenin ilim hakkında konuşması, onun zina ve hırsızlık etmesinden daha kötüdür. Zira ilmi olmadan, Allahu Teala ve dini hakkında konuşanlar, bilmediği yerden küfre gidebilirler. Bu tıpkı yüzmeyi bilmeyen kimsenin denize girmesine benzer. İtikad ile alakalı olan şeytanın hile ve yolları sayılamayacak kadar çoktur.

Şeytanın kalbe hulul eden kapılarından biri de suizandır (kötü zan). Allahu Teala: “Ey iman edenler, zanların çoğundan sakının, zira zanların bazısı günahtır.” (Hucurât 12) buyurmuştur.

Kim, bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde dil uzatmaya ve gıybet etmeye sevk eder de bu sebeple helaka gider yahut o adamın hakkına riayet edemez, ikramda kusur eder, ona hakaretle bakar ve kendini ondan hayırlı görür. Bunların hepsi tehlikelidir. Bunun için şeriat töhmet yerlerinden menetmiştir. Nitekim Rasul-i Ekrem (sav): “Töhmet yerlerinden kaçınınız.” buyurmuştur. Hatta bizzat Rasul-i Ekrem töhmet yerlerinden uzaklaşmıştır.

Ali b. Hüseyin’den (ra) rivayet edildiğine göre; “Safiyye bint-i Hayy b. Ahtab, Rasul-i Ekrem’in mescidde itikafta olduğunu öğrendi ve Rasul-i Ekrem’i ziyarete gittiğini söyledi: Bir müddet Rasul-i Ekrem ile konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım ve Rasul-i Ekrem de kapıya kadar beni yolcu etti. Tam o sırada ensardan iki genç oradan geçiyordu. Hemen Rasul-i Ekrem onlara seslendi ve: ‘Bu, Safiyye bint-i Hayy’dır!’ buyurdu. Onlar da:

-Ya Rasulallah, biz senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem:

-Kanın bedende cereyanı gibi şeytan da insana hulul eder. Size vesvese vereceğinden korktum da onun için vaziyeti izah ettim, buyurdu. 

İnsafla bak ki, Rasul-i Ekrem (sav) onları din ve diyanetlerinde nasıl korudu. Çünkü Rasul-i Ekrem onlara, suizannın insanı küfre kadar götürdüğünü, ümmetinin töhmet yerlerinden uzaklaşmalarını öğretti. Hatta en muttaki bir alimin bile bu hususta tesahül göstermeyecek halde olduğunu ve bu gibi alimin bile “Benim hakkımda hüsnü zandan başka ne yapılabilir?” demesinin doğru olmadığını bildirdi. Zira en muttaki ve şüpheli şeylerden çekinen alim bir zata dahi herkes aynı nazarla bakmaz. Bazıları her yönden rıza gözü ile bakarsa, bazıları da kem gözle bakarlar. Nitekim şair: 

“Rıza gözü, bütün ayıplara karşı kördür / Fakat hışım gözü bütün kötülükleri açıklar.” demiştir.

Onun için kötü zanlardan ve kötülerin töhmetinden uzaklaşmak gerekir. Zira kötüler, herkesi kötü bilirler. İnsanlara suizanda bulunan ve kusur araştıran bir kimseyi gördün mü? Bilmiş ol ki, bu adam kötü bir insandır, o hal, kendisinden taşan pisliğidir. O, başkasını kendisi gibi görür. Zira mümin, mazeretler arar ve kabul eder. Münafık ise kusur arar durur. Mümin, bütün insanlar hakkında kalbi temiz olup iyilikten başka bir şey düşünmeyen kimsedir.

Şu anlattıklarımız, şeytanın kalbe giden yollarının bazılarıdır. Hepsini saymak istesem, ona güç yetiremem. Yalnız bu kadarı diğerlerine de işarettir. Ademoğlu’nda bulunan her kötü huy, şeytanın bir silahı ve kalbe hulul eden yollarından biridir.

Devam edeceğiz inşallah,

Selam ve dua ile...

Kaynak:
İhyâu Ulûmi’d-Din, Hüccetü’l-İslam İmam Gazâlî, Bedir Yayınları, 3. Cilt

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:01

BİR KALP İKİ DÜNYA

Bir Kalp İki Dünya

Bir Kalp İki Dünya - Burcu Kul

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Bir Kalp İki Dünya

 

Fahri Kainat Efendimiz (sav) buyuruyor ki;

“Helal de bellidir, haram da. Bu ikisi arasında insanlardan çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kim şüphelilerden korunursa dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Bu kişi koruluğun etrafında koyun güden ve koyunların her an koruluğa girme ihtimali bulunan bir çoban gibidir, dikkat edin! Her kralın bir koruluğu vardır. Dikkat edin! Allah’ın yeryüzündeki koruluğu haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o düzgün olursa bütün vücut düzgün olur, o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.” 

Maneviyat denilince aklımıza kalp gelir. Bedenin merkezi olan kalbe birçok damar girer ve çıkar. Bunların her birinin ayrı bir görevi vardır. Bazı damarlar kalbe kirli kanı taşır. Kalp bu kirli kanı içerisine alır, temizler ve diğer damardan dışarı temizlenmiş kanı pompalar. Her kalp atışında bir temizlik, bir yenilenme oluyor. Kalp çalıştığı sürece bu durum değişmez.

Peki, bizim gönlümüz de böyle çalışıyor mu? Biz bugüne kadar kötü alışkanlıklarla kalbimizi mahvetmişiz. Ona yeterli gıdasını, zikri vermeyince süzülmüş. Kalbimiz hastalanmış düzgün çalışmıyor. Aklımıza gelen kötü duygular, havatırlar, haram bakışlar, fena sözler, günahlar gönlümüzde temizlenemiyor. İstediğimiz bu temizlenme ancak sağlam bir gönül ile olur.

Biz gönlümüzü nelerle besliyoruz?

Günümüzdeki doktorların hemen hemen hepsi yediğimiz içtiğimiz gıdaların zararlarından bahsediyor. Kötü beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik ve düzensiz yaşam tarzı başta obezite olmak üzere birçok hastalığı ortaya çıkarıyor. Ya nemelazımcılık yapıp “Aman canım can boğazdan gelir. Boş ver, bu dünyaya bir daha mı geleceğiz, ye iç oyna.” ya da aşırıya kaçıp hiç yemek yemeden zafiyet hastalığına yakalanıp hayati fonksiyonlarımızı iflas ettiriyoruz. Şimdi bir kişiye sorsak sağlıklı olmak için;

-Neler içiyorsun?

-Ya ben sigara içmiyorum. Alkol kullanmıyorum. Katkılı yemiyorum. Kızartmalardan uzak duruyorum.

-Ya yediklerin?

-Sağlıklı olmak için hiç yemiyorum.

Bu ne kadar anlamsız bir cevap olur değil mi? Bu insan sadece zararlı gıdalardan uzak durmakla sağlıklı olmaz. Bu insanın temel besin öğelerine ihtiyacı var. Protein almalı, vitamin, karbonhidrat almalı. Su içmeli.

Kötü yaşam tarzından uzak durduğu gibi sağlıklı beslenmeli. Yoksa hayati fonksiyonları yavaş yavaş bozulup iflas eder.

İşte kalbimizi de günahlardan haramlardan koruduğumuz gibi ona lazım olanı vermeliyiz. Zikri, istikameti, takvayı, tefekkürü, kanaati vermeliyiz. Bunun için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Bizi diğer canlılardan ayıracak şey kalbimizin manevi hasletleri. Yoksa, çok affedersiniz, hayvanatta da aynı kalp var. Onu değerli kılacak şey hakiki bir iman.

Bizler nasıl ki rahatsızlandığımızda kendimizi tedavi edemiyorsak, bir doktora ihtiyaç duyup gidiyorsak, kalbi hastalıklarımızı da bir doktor yardımı ile tedavi etmeliyiz. Bizler manevi hastalıklarımızın adlarını dahi bilemiyoruz. Bize nasıl tesir ediyorlar bilmiyoruz. İnim inim inleyen hasta yatağında nasıl ki şifa bekler; kendisini iyileştirecek, tekrar hayata döndürecek bir ilaç ister. Ne derseniz iyi olmak için yapar. İşte biz de bugün o hasta gibiyiz. İmanımız öyle inliyor ki. Manevi bir doktora ihtiyacımız var. Sahte doktorlar var diye bizler doktora gitmeyi bırakmıyoruz. En iyisini arayıp buluyoruz. İste bugünün manevi doktorları da öyle tesirli ki. Arayıp, bulmamız gerekiyor. Kalbimizi ellerine teslim etmemiz lazım.

Kalbin düşmanları çok. Şeytan hiç durmadan bizim imanımızı mahvetmek için çalışıyor. Nefs türlü oyunlarla kalbimizi perdelemeye çalıyor. Dünya süslenmiş püslenmiş kalbimize girmeye bizi meşgul etmeye çalışıyor. Kalbimizi düzeltecek, imanımızı kuvvetlendirecek, kamilleştirecek şifayı almamız lazım. Bizi ibadetten, huşudan alı koyan halleri öğrenmeliyiz. Nefsin desiselerini, şeytanın vesveselerini bizler maalesef ki anlayamıyoruz. Kamil bir hale gelinceye kadar o terbiyeye muhtacız. Gönülden bihaber olunca imtihanların ağırlığı altında da eziliyoruz. 

Kur’an-ı Kerim’de, dünya bizler için bir imtihan yeri olarak anılmış;

“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara 155)

“İnsanlar, (sadece) iman ettik diyerek sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut 2)

Hz. Musa, Tur-i Sina’ya giderken yolu üzerinde bir şahısla karşılaştı. O şahıs Hz. Musa’ya:

-Ey Kelimullah! Bir ihtiyacım var; ne olur, Tur-i Sina’da Rabbime niyaz eyle de kabul buyursun, dedi. Hz. Musa;

-İhtiyacın nedir, söyle de ona göre dua edeyim, deyince o kişi;

-Ey Allah’ın Peygamberi! Bu benimle Rabbim arasında bir sırdır, dedi.

Hz. Musa (as), Tur-i Sina’ya vardı, Allah Teala ile konuştu ve o kişinin de haceti için dua etti. Cenab-ı Hak da bu duayı kabul buyurduğunu kendisine bildirdi. Buna sevinen Hz. Musa, bu müjdeyi vermek için dönüşte o kişiye karşılaştığı yere uğradı. Bir de baktı ki, canavarlar onu öldürüp parçalamış! Bu hale son derece hayret eden Hz. Musa (as);

-Ya Rab! Bu nasıl bir sırdır? Onun hacetini kabul etmiştin, diye niyazda bulundu.

Bunun üzerine Cenab-ı Hak, kendisine şöyle buyurdu: 

-Ey Musa! O kulum benden öyle bir manevi makam istedi ki, kendi gayret ve amelleriyle arzusuna nail olması mümkün değildi. Bunun için ona görmüş olduğun belayı verdim. Böylece onu, bu iptila ile katımda arzu ettiği makama yükselttim.

Mühim olan, bu imtihanlardan tam not alabilmek. Fahri Kâinat Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Öyle manevi dereceler vardır ki kul kendi çalışmasıyla onlara kavuşamaz. Allah Teala kulunu sevimsiz sıkıntılara müptela ederek kendisini o derecelere ulaştırır.” 

Bizi bizden çok düşünen ve her daim güzel makamda görmek isteyen bir Rabbimiz var. Bu duygu biz Müslümanları şaha kaldıracak bir duygu. Aşkla şevkle elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Gayret edeceğiz ki Hakk’ın rahmeti üzerimize yağsın. Allah’ın rahmetinin üzerimize sağnak sağnak yağdığı şu günlerde, ne olur bizler tembellik şemsiyesiyle bunu engellemeyelim. Yarıncılardan olmayalım. Her bir mümin Allah’ın üzerindeki nimetini sergilemek için yarışmalı. 

Alimler şu üç makamdan hangisinin daha üstün olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir: 

Birincisi, Allah Teala’ya kavuşma arzusu ile ölümü arzulayan kulun makamı.

İkincisi, Rabbine hizmet etmek ve onun yolunda çile çekmek için uzun yaşamayı isteyen kulun makamı.

Üçüncüsü ise, “Hiçbir şeyi tercih etmiyorum, Rabbim’in benim için razı olduğuna rıza gösteriyorum. Beni ister ebediyete kadar yaşatsın, isterse yarın canımı alsın!” diyen kulun makamı.

Yarınımızı bu-gün belirler. Biz bu-gün maneviyatımızı yüceltmeliyiz. Onun için gönlümüzü bir bilene bağlamalıyız. İşte o zaman kalbimiz iyileşmeye başlar. Asliyetine kavuşmak için elini taşın altına koymaktan çekinmez.

Kalp sağlıklı çalışmaya başladı mı, mutmain olur. Kalp mutmain olunca özüne döner. Mevlaya yakınlık kesbeder. Artık dışarıdan gelen fenalıklar işlemez. Nefs ölümü hatırlar ve dünyadan yüz çevirir. İhlas sırrına erdik mi, Allah’ın şeytana onlara dokunamazsın dediği kimselerden olunur. İmtihanlar bize Allah’ı hatırlatır. Mevlaya döndürür bizi.

Rabbim o son anımızı düğün günü eylesin. Hak namına ayrıldığımız her şeyin nihayeti ona olsun. Yar ile kavuşmanın adı olsun, ayrılık.

Amin.

 

Yazar: Burcu Kul

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort