JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 Kasım 2017 12:42

Kasım 2017 Mukaddime

Kasım 2017 1

Sayı: 119 - Kasım 2017

 

Muhterem kardeşlerim, dergimizin yeni sayısında sizlerle birlikteyiz. Bizleri her ay buluşturan Rabbimiz’e (cc) nihayetsiz hamd ve şükrediyoruz. Habibine (sav) binlerce salât ve selam, dostlarına minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Kardeşlerim, bu ay tasavvuf yolunun en kıymetli usullerinden biri olan Nakşibendiliğin günümüz şartlarında uygulanabilirliği ve uygulamalardaki farklılıklardan dolayı nasıl bir tablo ortaya çıktığını açıklamaya çalışacağız..

Öncelikle şurası aşikardır ki, nakşibendi geleneğinde en önemli esas ilimdir. Yapılan her uygulama Kur’an, Sünnet ve ilim ehli olan meşayihi kiramın tecrübeleri ile şekillenmiştir. Bundan dolayıdır ki, her dönemde müslüman toplumun İslam’ı takva ölçüsünde yaşamalarına öncü olmuştur. 

İkinci olarak nakşibendilik, Hak olmasına rağmen, kerameti değil istikameti ön planda tuttuğu için dış cereyanlardan çok fazla etkilenmeyen, anlayış kabiliyeti güçlü fertler yetiştirmiştir. Bu gün her ne kadar sadece gizli zikir yapmak gibi kısır bir anlayışla algılansa da aslında gönlün derinliklerinden gelen bir muhabbetle Hakk’a doğru seyrin menbaı olmaya devam etmektedir.

Bu noktada Hâce hazretlerinin (ks) bir kibar-ı kelamını sizlerle paylaşmak isteriz. Buyuruyorlar ki, 

“Gerçek Nakşibendi olan bilmelidir ki, hakiki nakkaş Rabbü’l âlemin’dir. Kainat üstündeki o kudret nakşını görüp ayniyle o nakşı kendi üzerinde uygulayabilmektir. İşte bu netice bizi, neticede başladığımız nokta olan seyyidimiz Hazreti Ali’nin buyurmuş olduğu “perde kalksa idi. Ben onu görmüş olsa idim, yakinimde hiçbir şey değişmezdi.” Sözüyle, O nakkaşın nakşını ayniyle bizim uygulayabilmemizdir.”

Bunun içindir ki, böyle ulvî ve zarif bir yolun insanların anlayabileceği, her kesimi kucaklaması gereken, bizden-sizden ayrımlarına kurban edilmemesi lazımdır. 

Bir diğer meselemiz geçen ayki yazımızda da bahsetmeye çalıştığımız, İslam’ın sahih kaynaklarında açık olarak belirtilen kaidelerinin, gençliğimizin ahlakına sahip çıkmak maksadıyla alimlerimizin vaazlarında beyan etmeleri neticesinde, derdi İslam düşmanlığı olan muannit insanlar tarafından eleştirilmesi ve bazı Müslüman çevrelerin bunlara destek vermesi idi. 

Netice olarak gördük ki, bu bahsettiğimiz kesim kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkemizde halen daha sözlerini geçirebiliyorlar. Bunların bağırtı ve çağırtıları Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından halen daha kaale alınabiliyor. 

Sözü İhsan Şenocak Hocamızın Diyanetteki görevinden açığa alınması ve hakkında soruşturma başlanmasına getireceğiz. Allah için bu kararı veren yetkili kişilere soruyoruz. Beyefendiler içinizden birisi çıkıp söylesin ki, “İhsan Şenocak’ın ikaz ettiği meselelerdeki kullandığı ayet-i kerime ve hadisi şerifler doğru değildir. Bu sözlerin İslam’la alakası yoktur. Bu zat bunları uydurmuştur.” Karşısına da delillerinizi koyarsınız. Sonra dersiniz ki, “bu sebeplerden dolayı soruşturmanın selameti açısından açığa alıyoruz.”

Bu hocamız bu ikazlarını müslüman anne-babalara ve onların kızlarına yapmıştır. Bu dinimize inananları bağlar. Her fırsatta İslam’a düşmanlıklarını gösteren laik yobazların baskısıyla, Müslüman halkın gönlünde taht kurmuş insanları rencide etmeye halkın gözünden düşürmeye çalışmak tek kelimeyle korkaklıktır.

Ayrıca bu zatı muhteremler hep Kur’an ve sünnet yolundan zerre ayrılmayan insanlarla uğraşacaklarına, üniversite kapılarına Kur’anda peygambere itaat yoktur diyerek, Allah’ın ayetlerini nefislerine göre yorumlayan İSYANOĞLU tayfasına da bir şeyler söyleseler ya... Yıllarca Fetö’nün İslam dışı söylemlerine ses çıkarmayan hatta onun için dinler arası diyalog masaları kuran bu insanlar her geçen gün Müslüman toplumun gözünden düştüklerini görmüyorlar mı?

Bu manada özellikle Cumhurbaşkanımızın DİNDAR NESİL yetiştirme fikrini bu insanlarla nasıl gerçekleştireceğini merak ediyoruz. Biz kendilerinin samimi olduklarına inananlardanız. Fakat korkarız ki, bu basiretsiz insanların yaptıkları onlarında samimiyetlerine gölge düşürecektir.

Ümit ediyoruz ki, bu ve bunun gibi yanlışlıklar bir an evvel düzeltilir ve halkımızın gönlüne bir ferahlık verilir, inşaallah.

 

Aralık 2017

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin ARALIK 2017 sayısı çıktı.

İnsan Kamil Olunca Değerini Bulur

İnsan Kâmil Olunca Değerini Bulur - Andelib

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

İnsan Kâmil Olunca Değerini Bulur

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki yazımızda kaliteli bir insan nasıl yetişmeli ve bunun oluşması için gerekli argumanlar ve merhaleler nelerdir, büyüklerimizin bizlere buyurdukları kibar-ı kelamları ışığında açıklamaya çalışacağız.

Ayet-i kerimelerde Rabbimiz Zülcelal hazretleri buyuruyorlar ki; 

“Andolsun ki Biz, ademoğlunu mükerrem kıldık. Karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.” (İsra suresi 70. Ayeti kerime)

“Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tin suresi 4. Ayeti kerime)

Halıkı Zülcelal hazretleri tarafından maddi ve manevi zahir ve batın her türlü ikramlarla donatılmış ve Ahsen-i takvim (en güzel bir şekilde) olarak yaratılmış olan insan başlangıçta zaten yaratılış harikasıdır. Doğumundan büyümesine, yetişmesine ve vefatına kadar her türlü ihtiyacını karşılayacağı ve hayatını en güzel bir şekilde yaşayacağı bütün imkanlar önüne serilmiştir. İnsan idrakini durduracak kadar mükemmel bir vücut yapısı lutfedilmiştir. Hak (cc) Ruh-i şeriflerinden üflemişler, kalb ve akıl ile desteklemişler. Bunlarda yetmemiş ilk yarattıkları insana bilmesi gereken her bilgiyi öğretmişler ve ona insanlığı eğitmesi için peygamberlik ikram edilmiş, hayat kataloğu olarakta 10 suhufla desteklemişlerdir. Daha sonraki seyirde suhuflarla birlikte peygamberler göndermeye devam etmişler, insanlık çoğalıp yeryüzüne dağılınca büyük peygamberler ile birlikte kitaplar göndermişler. Yani kısaca belirtecek olursak, kaliteli olabilmesi için insana her türlü imkan Hak Teala hazretleri tarafından ikram edilmiştir. 

Günümüzde insanın yaradılış gayesi yanlış anlaşıldığı için, insanda yanlış yönlendirilmektedir. Kaliteli insan yetiştirmek denilince hemen maddi manada anlaşılmaktadır. İyi bir doktor, iyi bir mühendis, iyi bir siyasetçi vs. yetiştirmenin aynı zamanda kaliteli insan yetiştirmenin gereği olduğu algılanmaktadır. Elbette ki, bu bugün ortaya çıkmış bir düşünce değildir. Avrupalıların bilim ve teknolojide ilerlemeleri neticesinde insanlığın her şeye maddeci bir yaklaşımla bakmaları bu sığ düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Avrupalılar bu ilerlemeleri kaydederken kendilerine göre bazı ahlaki kurallarda geliştirmeye çalışmışlar ve sonuçta eksikte olsa bazı başarılara ulaşmışlardır. Fakat bu ahlaki prensipler hep maddeci ve menfaatçi mantıkla ortaya konulduğu için insanlığa faydalı şeyler icad etmiş olsalarda, insanlığın yok edilmesi için her türlü silahı da (atom bombası ve kimyasal silahlar dahil) üretmişlerdir. Bunun neticesinde de kendine ahlaklı fakat kendinden olmayana zalim bir insan modeli ortaya koymuşlardır.

Bunlara özenen İslam dünyası da sanki eksiklik İslam dininde imiş gibi bir algı ile kaliteli insan denince batılıların karakterinde ve becerisinde olması gerektiği zannına kapılmıştır. Bunun sonucunda belki bilim dallarında kaliteli insan yetiştirmeye muvaffak olmuşlardır, fakat ahlaki açıdan batılımı doğulumu olduğu anlaşılamayan ucube nesiller yetiştirilmiştir ve halende bundan kurtulamamışlardır.

O zaman bu gün kaliteli insan yetiştirmenin yolu nedir? Nerde yanlış yapmıştık ki, bu durumlara geldik? İmkanlarımız geliştiği halde niçin halen daha faydalı nesiller yetiştiremiyoruz? Bunun sebebi nedir?

Öncelikle şurasını unutmayalım ki, kaliteli insan olmanın birinci ve tek yolu Müslüman olmaktan geçer. Cenab-ı Hak bizleri yaratırken “insan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” fermanı ilahisi ile bize bir ihtarda bulunuyor. Bizi mükerrem ve ahseni takvim üzere yaratırken, ancak kendi emirleri doğrultusunda yaşarsak bu ikrama ve ihsana mazhar olabileceğimizi buyuruyor. Bunun içinde başta belirttiğimiz gibi bize kitaplar gönderiyor ve bu kitapların emirlerini yaşayarak bizlere talim ettirecek olan peygamberler gönderiyor. Yani “sen kendi istediğin rol modeli seçemezsin. Sadece numune-i imtisal olan peygamberimi rol model olarak seçebilirsin, Bizim O’’na öğrettiğimiz bilgilerin dışında her şey sendeki kaliteyi yok eder.” buyuruyor. 

İnsan Hakk’ın emirlerine uygun yaşamadığı sürece nâs mertebesinde, emirleri yaşamaya başladığında insan mertebesinde, kaliteye ulaştığında ise insanı kamil mertebesine ulaşır. Yani İslam’ın anlayışında insan gayreti ile kemalat kesbederek mükemmele ulaşmalıdır. Nâs unutkan manasına gelir. Yani dünyaya gelmiş yaradılış gayesini unutmuş, nefsi emmareye köle olmuştur. Bu köleliyi idrak edip, tevbe ile Hakk’a (cc) dönünce Âdemiyetini idrak edip insan sınıfına dahil olur. Burda da yetinmeyip çalışıp gayret edip Halıkı Zülcelal hazretlerinin “dön Rabbine, sen Ondan razı, O senden razı olarak.” Hitabı izzetine nail olmak için gayret sarfederse işte o zaman kaliteli insan yani insanı kamil, hatta hazreti insan olur.

İşte bu kemalata ermek için yapılacak gayrette nasıl bir yol izlenmelidir? Bunun cevabı içinde büyüklerimizin kibarı kelamlarına müracaat edeceğiz.

İmam Efendi Osman Bedruddin Erzurumi (ks) hazretlerinin mektubatının takdim kısmını hazırlayan muhterem Ahmet Fevzi Özçimi, İmam efendinin mürşidi Mahmud Sâmini (ks) hazretlerinin ve İmam efendi (ks) hazretlerinin mektuplarından çıkararak adeta bir ana fikir gibi yazdığı on madde, yukarda sorusunu sorduğumuz izlenecek yolu bizlere göstermektedir.

Buyruruyorlar ki,

1- Bütün mükevvenatın yaradılış sebebi insandır ve Cenab-ı Hak her şeyi insan için yaratmıştır.

2- “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğime muhabbet ettim.” Kudsi hadisinin ışığında anlıyoruz ki, insanıda Allah (cc) kendisinin en üst seviyede bilinmekliği için yaratmıştır.

3- İlahi beyanla da tasrih edildiği üzere insan, Allah’ın (cc) en müstena ve en büyük eseridir. Maddesi ile de manası ile de, hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak kadar müstesna yaratılmış olan insan, bütün kâinatın özüdür, kalbidir. Kâinat onunla can, mana ve renk kazanır.

4- Ancak yukarda ki üç maddede zikredilen insan; Allah’ımızın, mahlûkatın en şereflisi olarak “Ahsen-i takvim üzere” yarattığını beyan buyurduğu ve yeryüzünde kendisine halife olmaya hak ve liyakat kazanmış olan hazreti insandır.

5- İşte bu manadaki insanın mutlak ve muşahhas numunesi olan, Allah’ın sevgilisi, kainatın Efendisi Hazreti Muhammed’in (sav) şu âlem sahnesine gönderilmesi iledir ki, (mutlak hakikat)e ait şaşmaz ölçüler bize intikal etmiştir.

6- Bu itibarla hakiki manada insan ve İslam olabilmenin, yaradılış gayemize uygun hayat sürmenin, korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nail olmanın –tek cümle ile- dünya ve ötesinde Hakk ve hakikate, kurtuluş ve saadete ermenin tek yolu ve çaresi evvela sembol ve örnek insanı, yani Hazreti peygamber (sav) efendimiz hazretlerini belli ölçüler içerisinde tanıyıp bilmek, sonra da bu bilişin verdiği imkân ve müsaade nisbetinde o muazzam varlığı sevip, ona yakın olabilmektir.

7- Çünki, böyle bir biliş ve bu yolla ona yakin oluş, aynı zamanda Halıkımızı da bilmenin, bulmanın ve tarifsiz bir sevgi ve muhabbet yoluyla, varlığı ilahiye ye ermenin tek yolu ve tek çaresidir. Fahri kâinat efendimizi biliş ve O’na muhabbetten geçmeyen bir yolun, bize Allah’ımızı bildirmesi ve bizi O’na kavuşturması da mümkün değildir.

8- Tasavvuf ise talib olanlara, hakiki manada insan olabilme sanatını öğretip, öğrettikleri ile eğiten; muhabbet yoluyla (biliş-buluş-oluş) safhalarından geçirmek suretiyle bizi, ilk merhalede peygamber efendimize, nihai planda ise Allah’ımıza ulaştıran, bir eğitim sisteminin adıdır.

9- Bu sistemin icaplarını kişinin kendi kendine öğrenmesi ve ifa eder hale gelmesi mümkün değildir. Böylesine hayati bir konuda, özel bir şekilde eğitilerek insan-ı kâmil haline gelmiş, topyekûn bütün insanlığa tek ve mümtaz bir numune olan Hazreti peygamber efendimizin (sav) Ahlakı Muhammedisi ile tahalluk etmiş ve talip olanlara da kendisi gibi olabilmenin yollarını göstermeye memur ve vazifeli kılınmışi bir hakiki mürşide, bir manevi mürebbiye mutlaka ihtiyaç vardır.

10- İşte ancak vazifeli kılınmış böyle bir mürebbinin taht-ı terbiyesinde insan, yaratılışındaki gayeyi tahakkuk ettirerek; meleklerden muazzez, ulvi ve yüce bir varlık olabilmenin; Allah’ını (cc) bilmenin, bulmanın ve O’na ermenin yoluna girer ve dolayısıyla, kendisini yaratan varlığın huzuruna, onu hoşnut edecek bir hüviyetle çıkmanın şuur ve idrakine ulaşır. 

Netice olarak şurası unutulmamalıdır ki, insan oğlu dünyaya bir imtihan için gönderildi. Dünyada yapacağı hiç bir iş, meslek, kazanacağı kabiliyetler asla kalıcı olmayacaktır. Yani bir insan dünyada ulaşılabilecek en üst makamlara, mevkilere ve zenginliklere ulaşsa da, bu onun kaliteli bir insan olduğunu göstermez. Bunlarla birlikte Rabbini (cc) yeteri kadar tanır ve ona itaatte kemal kesbederse olgun bir insan ve mü’min olur. Buna ulaşabilmesi içinde mutlaka kendine kendisini tanıtacak ve kendini tanıyınca Rabbini tanıyacağı bir insan-ı kamili örnek almalıdır. Bununla sadece ahiretini mamur edip cennete ulaşmış olmaz. Aynı zamanda da Hakk’a vuslatı yaşayarak, Allah’ın Cemal-i Bâ kemaline kavuşur. 

Yani kısaca Rabbinin, bilinmekliğini murad ederek yarattığı insan o muradı tahakkuk ettirerek vazifesini tamamlamış olur.

Bunun içindir ki, insan bütün umurlarıyla Hakk’ı razı etmek için gayret sarfetmelidir. Dünyaya ilk adım attığındaki sâfiyetini korumak için ciddi bir terbiyeden geçmelidir. Sonuçta da dünya imtihanını alnının akıyla veren bahtiyar insanlardan olmaya muvaffak olmalıdır.

Cenab-ı Hak teala hazretleri bu şuura ulaşmamızı ve bu gayrete muvaffak olmamızı nasib ve müyesser eylesin. AMİN...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Kaliteli İnsanı Amcal İnsan ı Kamil Yetiştirebilir

Kaliteli İnsanı Ancak İnsan-ı Kamil Yetiştirebilir - Andelib

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Kaliteli İnsanı Ancak İnsan-ı Kamil Yetiştirebilir

 

Çeşmi ibretle seyret eşyayı,
Görünür gözüne bin bir hikmetler,
Aczine vâkıf olup kendini tanırsan,
Sana secde eder cümle melekler.

                               Hâce Hazretleri (kuddise sırruh)

 

Yıllarca insanın gelişini bekledi yeryüzü. Dünyayı güzelleştirecek insandı. İnsan eşyanın hakikatini bilecek ve yine insan dünyanın manası olacaktı. İnsan dünyanın kalbi gibiydi adeta. O kalp attıkça (insan yaşadıkça) dünya da yaşayacaktı. Eğer o kalp durursa dünyanın sonu gelmiş demektir.

Peygamber Efendimiz (sav), “İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” buyuruyor. Dünya da aynen öyledir. Dünyanın kalbi olan insan düzgün ise dünya güzelleşir, imar olur; insan bozulursa dünya karanlıklara boğulur. Dünya hem insanla güzel hem insanla çirkin. 

Güzel ve iyi insan, çirkin ve kötü insan… Habil iyileri simgeledi, Kabil kötülüğün yolunu açtı. Dünya iyi ve kötünün mücadelesi ile geçti, geçiyor ve geçecek… Kıyamete kadar bu hep böyle devam edecek. 

Kur’an-ı Kerim bizlere iyileri de kötüleri de tanıtıyor. Peygamberler, şehitler, sıddıklar, salihler, muhlisler, muhsinler, muttakiler, müminler… iyi; kafirler, müşrikler, münafıklar, fasıklar… kötüydü. İyilerin dostu Allah’tı (cc), kötüler şeytanın arkadaşıydı.

Peygamber Efendimiz (sav), “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.” buyururken gerçek ve en güzel eğitimi Yüce Mevlâ’nın yaptığını haber veriyordu. Allah’ın (cc) yetiştirdiği, eğittiği peygamberler ve o peygamberlerin yetiştirdikleri. “Dünyanın en güzel insanları kimdir?” diye sorsak, vereceğimiz cevap peygamberler, onların arkadaşları ve onların yolundakiler olur. Allah (cc) sevdiklerini diğer insanlara da sevdiriyor. Yüce Mevlâ’nın Habibi olan Peygamber Efendimiz (sav) alemlerin en sevileni idi. Ashab-ı kiram, sadat-ı kiram hep sevilen insanlardı. Yıllar geçti ama onların sevgileri, isimleri hep bizimle. Onlar gönüllerimizde, onlar isimlerimizde…

Peygamber Efendimiz (sav) bizi İslam yollarından birini tarif ederken, “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” buyuruyor. İyi olmanın yolu iyilerle olmaktır. Büyüklerimiz buyurmuşlar, “ Kötülerin yanında iyi olmaktansa, iyilerin yanında olmak daha güzeldir.” Her gün namazda Fatiha suresinde okuduğumuz nimet verilenlerin yolu, hep iyilerin yoludur. 

Günümüzün en büyük problemlerinden biri iyi insanların azalmasıdır. Milyonlarca müslüman varken kaliteli müslüman ne kadar acaba? Peki nasıl yetişecek bu kaliteli nesiller? Batı (batıl) değerleri iliklerimize kadar işlemişken hangi güzel insanları yetiştirmekten bahsedeceğiz? Gençliğimizin örnekleri futbolcular, şarkıcılar olmuş. Model bozuk olunca ona benzeyenler de bozuk olacaktır. 

Kaliteli insan yetiştirmek istiyorsak onlara rol model olacak güzel insanlara ihtiyacımız var. Teorik bilgi yardımcıdır, fakat kendi başına irşad edici değildir. Dört kutsal kitap varken bir rivayet iki yüz bin peygamber gelmesi insan eğitmede insanın gerekliliğinden dolayıdır. 

Peygamber Efendimize (sav) bir genç gelip zina etmek isteğinden bahsedince Peygamber Efendimiz o gence nasihat eder. Aklını teskin ettikten sonra, eliyle göğsünü sıvazlayarak gönlündeki arzuları da teskin eder. Bugün birileri de belki bize sohbet ediyor. Biz göğsümüzü sıvazlayacak elleri kaybettik. Peygamber Efendimizle (sav) aramızdaki bağı kaybettik O’nun varisi olan mürşidi kamillerle, alimlerle, evliyaullahla olan bağımızı kaybettik. Zannettik ki, sadece bilgi bize yetecek. Şeytan bizden daha mı az biliyordu? Belam bizden daha mı cahildi? Kur’an bize yeter diyenlerin amacı bizi Peygamber Efendimizden (sav) ve Allah dostlarından uzaklaştırmaktır. 

Kur’an-ı Kerim her yönüyle mucize bir kitap. Yüce Mevlâmızın kelamı… Hz. Ebu Bekir imanın kalesi olurken; Ebucehil, cehaletin babası oldu. Oysa ikisine de Kur’an okunmuştu. Peygamberimize tabi olanı, O’nun yanında olanı Allah (cc) nimetlerine ulaştırdı.

Bizim örneğe ihtiyacımız var. Usve-i hasene olan Peygamber Efendimize (sav) ihtiyacımız var. Hz. Ebu Bekir’e, Hz. Ömer’e,Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye, Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e ihtiyacımız var. Selman-ı Farislere, Abdulkadir Geylanilere, Şah-ı Nakşibendilere, Hasan Şazelilere ihtiyacımız var. Ve en önemlisi bizim yaşayan örneklere ihtiyacımız var. 

Yakın zamanda ülkemizde çok şehit verdik. Darbe girişimlerine, teröre birçok canımız gitti. Çocuklarımıza kahraman kim diye sorun, size şehit olan askerlerimizin ismini söyleyeceklerdir. İyi insan kim diye sorsak bize kimleri söylerler acaba? Mevlana, Yunus Emre… dedikten sonra yaşayan güzel insanlardan da söyleyebilirlerse, işte kaliteli insan yetiştirmenin yolunu açmışız demektir. 

Hz. Ali (kv), “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” buyurmuşlar. Bu harf belki imanın “i” siydi, belki edebin “e” siydi, belki de “aşkın “a”sıydı bilinmez. Kutsal meslek masallarıyla kendini avutanlar, bize bu harfleri öğretebilirler mi? Eğitim neferi olan öğretmenler, çocuklarımızın gözlerinde iyi insan modeli olabildiler mi? Ailelerimiz ve eğitim kurumlarımız imanı, sevgiyi, edebi… kısaca kaliteli insan olmayı bize öğretebilir mi? 

Ezcümle, kaliteli insanı ancak insan-ı kamil yetiştirebilir. Peygamber Efendimiz ve O’nun ashabından sonraki nesillere bakın. En güzel insanlar hep sûfilerden olmuştur. Caferi Sadıklar, İmamı Azamlar, Gazzaliler, İmamı Rabbaniler, Mevlana Halidler, Abdulhakim Hüseyniler, Abdulhakim Arvasiler, Alvarlı Efeler, Mehmet Zahit Kotkular, Mevlana Yakub Haşimiler… hep sûfi meşreb insanlardır. Güzel insanların buralardan çıkması tesadüfi değildir. Çünkü o güzel insanları yetiştiren daha güzel insanlar orada vardır. 

 

Maksuduna erdirir,
Matlubuna bildirir,
Gönlün Hakk’a döndürür,
Hâcegân uluları.

               Hâce Hazretleri (kuddise sırruh)

 

Ya Rabbi, bizleri sevdiğin bu güzel insanlardan ayırma. Onların yanında güzelleşip razı olduğun kullarından eyle bizi… Amin…

 

Yazar: Andelib

 

Dünya Bir Değiş Tokuştan İbarettir 2

Dünya Bir Değiş-Tokuştan İbarettir - 2 - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Dünya Bir Değiş-Tokuştan İbarettir - 2

 

Hastalık Gelmeden Sıhhatin Kıymeti Bilinmeli:

Sıhhat ilahi bir nimettir, hayatın kaynağı odur. O olmadan ne ağzımızın tadı ne dizimizin feri ne gönlümüzün süruru oluyor. Cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın meşhur ifadesidir;

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Bu sözü herhangi birisi söylese o kadar da önemli sayılmayabilir, uzanamadığı ciğere murdar diyor bu kişi, deriz. Fakat Kanunî söyleyince hakikaten önemli oluyor. Çünkü onun elinde dünyalık her şey mevcut. Büyük bir saltanat, binlerce kilometrekare devlet ve daha nice servetu sâmân. Buna rağmen o buyurmuş ki; sıhhat nimeti gibi hiçbir nimet yok.

Tabii sıhhat deyince hemen dünyalık değerlendiriyoruz. Halbuki zahir sıhhatimize dikkat ettiğimizden çok daha fazla batın sıhhatimize dikkat etmeliyiz. Nasıl bazen zahirde ufacık bir grip bile tedbirsiz olduğumuzda bizi ölüme götürebiliyorsa, işte manevi virüsler de böyledir. Tedbir alınmazsa -Allah muhafaza- insanı imanından bile edebilir. Mesela gıpta ettiğimizi zannederken, farkına varmadan bu işi hasede dönüştürebiliriz. Dolayısıyla bizi mahvu perişan eder. Çünkü haset ilahi taksime razı olmamaktır.

Nasıl zahir sıhhatimize dikkat edip en ufak bir rahatsızlıkta doktora gidiyorsak, batın sıhhatimiz için de manevi doktorlara gitmek zorundayız. Manevi hastalıkların ilacı da kamil zatların terbiyesinde bulunmak, tavsiyelerine uymakla olur. Çünkü bu tedavi müteselsilen Efendimiz’den (sav) bize ulaşmaktadır. Hadisi şerifte de buyrulmuş: “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti!” diye. İşte bu manevi tedavi Rasulullah’ın Cenabı Hak’tan gördüğü terbiyenin nesilden nesile, sadırdan sadra aktarılarak bize kadar ulaşmasıdır. İnsanı kamil olan zevat da bize bazı ilaçlar tavsiye ederler; teheccüd gibi, evvabin gibi ibadetler, belli isimlerin maduden söylenmesi gibi zikirler ve daha başka tedavi yöntemleri... Biz de bunlara gücümüz nisbetinde devam etmeye gayret ederiz.

“Allah katında amellerin en makbulü az fakat devamlı yapılandır.” buyurmuş Aleyhisselatu vesselam. Fakat biz az olsun falan derken bütün bütün amelden mahrum kalmışız ve bu kamil doktorların tavsiyesini göz ardı etmişiz. Dolayısıyla onların yanında tedaviye cevap vermeyen bir hasta gibi olmuşuz. Sonrası malum huzursuzluk, sıkıntı, stres vesaire. Halbuki müminin bunlarla bir işi olmaması lazım. Tahir Büyükkörükçü hocaefendi öyle buyurmuş: “Müslüman başına ne gelirse gelsin bizim Allahımız var diyebilmeli!”

Cenabı Hak bir ayeti kerimede: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.” (Rad 28) buyuruyor. Başka bir ayette de: “Eğer siz Allah’ın zikrinden yüz çevirirseniz Allah da size dar bir geçim verir.” (Taha 124) diye bizi ikaz ediyor. Şu halde biz ya Allah’ı zikrederek dünyevi ve uhrevi bir itminana ereceğiz ya da Allah’tan yüz çevirerek her türlü meşakkat, zillet ve imtihanı üzerimize celp edeceğiz, tercih bizim. 

 

Meşguliyet Gelmeden Boş Vaktin Kıymeti Bilinmeli:

Esasında müslümanın boş bir vaktinin olmaması gerekir. Biraz yukarıda söyledik; farz namazlar, nafile ibadetler, zikir, tefekkür, hac, umre, itikâf, kurban, zekat... 24 saatimizin her anı için yapabileceğimiz bir şeyler var. Ayeti kerimede öyle buyurulmuş: “Onlar ayaktayken otururken ve yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler.” (Ali İmran 191) Zaten insan hayatı bu üç halin dışında değildir. Yaratılış gayemizi anlatırken de Cenabı Hak “Bana kulluk yapsınlar diye.” buyuruyor. Rabbimiz bizi kulluk yapalım diye yarattı. Şu halde her anımızı bu ilahi vazifeye atfen geçirmeliyiz.

Şüphesiz en büyük israf vakit israfıdır. Çünkü onun dışında her şeyi telafi edilebilir; sıhhat gider ama insan tedavi olursa yerine gelebilir, mal mülk gider ama insan çalışıp tekrar kazanabilir; zaman böyle değildir. Onun bir daha geri dönüşü yok. Şu halde fırsat varken işleyen bu nakdi kazanca çevirmek durumundayız. Zaman ya lehte ya aleyhte bize şahittir. Cenabı Hak Yasin Suresi’nde: “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz elleri bize konuşur ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.” (Yasin 65) buyuruyor. Buradaki eller ve ayaklardan kasıt bir manada her şeyin bize şahit olacağıdır. Zaman ve mekan, canlı ve cansız bütün varlıklar, hayvanat ve nebatat; her şey...

Rabbimiz bedenimizi, ruhumuzu, aklımızı, kalbimizi; hasılı her şeyimizi ömür dediğimiz bir süre zarfında bize emanet olarak vermiştir. Emanete hıyanet edenin de dinimizde tarifi malumdur. Bedenimizi helal ile besleyip onu maddi manevi hastalıklardan korumak durumundayız. Bütün hastalıkların temelinde meşru olmayan yeme-içme vardır. Onun için büyüklerimiz daima “Ekli’l-helal - Helalinden yemek” buyuruyorlar. Bedenimizi böyle muhafaza ederek onu ahiret azabından korumak durumundayız. Çünkü Cenabı Hak cehennemi doldurmayı da vadetmiştir. Hatta ayeti kerimede: “Ey iman edenler kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından koruyun.” (Tahrim 6) buyurmuş. Onun için bizler ibadet ve taate devamla, beden emanetini muhafaza etmeli, korumalıyız.

Ruhumuzu ala-yı illiyyîne ulaştırarak, aklı selamete kavuşturarak muhafaza etmeliyiz. Akl-ı maaş (sadece dünyevi kazancı düşünen akıl) değil; akl-ı mead (ahireti düşünen akıl) olmaya, Allah’ın huzuruna döndürüleceğimiz şuuruyla yaşa-maya gayret etmeliyiz. Kalbimizi gönül haline getirerek muhafaza etmeliyiz. Çünkü ancak gönül olursa insana yakışır. Aksi takdirde yürek her canlıda var.

Kalp imanın karar kılacağı yerdir. İman tarif edilirken kalple tasdik buyurulmuş. Kalp yani gönül Allah’ın arşı, Allah’ın beyti, Allah’ın hazinelerinin bulunduğu/bulunacağı bir mevhibe ilahidir. Aslında ne kadar da çok işimiz var. Onun için diyoruz ki müminin boş vakti yoktur. Boşa geçen her vakit mümin için zayiattan ibarettir. 

 

Fakirlik Gelmeden Zenginliğin Kıymeti Bilinmeli:

İnsanın aklına hemen geliyor ki: “Hakiki manada zengin kim, fakir kim?” Dedik ya her şey hemen öyle zahire göre değerlendirilmemeli diye. Çünkü insan düşünen bir varlıktır ve bizler düşündükçe, meseleler üzerine yoğunlaştıkça inşaallah Cenabı Hak bize hakikat kapılarını açacak. Buyrulmuş ki: “Peygamberler içerisinde en son cennete girecek hazreti Süleyman’dır. Çünkü sahip olduğu varlığın hesabını tek tek verecek.”

Büyüklerimiz de öyle buyurmuşlar ki: “Dikkat edin! Her helalin hesabı, her haramın azabı vardır.” Yani haramların zaten netice itibariyle durumu bellidir de müslüman helali de hesapsızmış gibi harcayamaz. Yazımızın başındaki hadisi şerifte de söyledik; müslüman malını nereden kazandığının ve nereye harcadığının hesabını Allah’a mutlaka verecektir.

Cenabı Hak ayeti kerimede: “Dikkat edin! Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara 268) buyurarak zaaflarımıza dikkat çekmiştir. Yani şeytan sizi fakirlik vesvesesi ile tehlikeye düşürmesin, onun hilesi zayıftır buyurarak bizi ikaz ediyor. Fahr-i Kainat da (sav): “Fakirlik Allah’a isyana yakındır, fakirlik küfre sebep olur.” buyurarak bizi bu büyük tehlikeye karşı önceden uyarmaktadır.

Asıl zenginlik Allah ile birlikteliktir. Daha da doğrusu Allah’ın bizle birlikte olduğunu idrak edebilmektir. Bunun için Cenabı Hak ile bir mükalemesinde Hazreti Musa buyurmuş: “Ben senden daha zenginim ya Rabbi! Benim zenginliğim sensin. Zor durumda sana sığınırım, sana ibadet eder ve senden yardım dilerim.” Asıl zenginlik bu. Zenginlik iman zenginliğidir. Çünkü bu ilahi bir takdirdir ve bize ikram olunmuştur. Rabbimizin inayetinden başka bir şey değildir, lütfu ilahidir. Merhum Akif öyle demiş:

İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür

İmansız olan paslı yürek sinede yüktür

Asıl zenginlik İslam zenginliğidir. Çünkü bütün güzellikler onda mevcuttur. Asıl zenginlik Kur’an’a inanmaktır, çünkü yaş-kuru ne varsa onda mevcuttur. Diğer bütün kitapların özü onda bulunmaktadır. Asıl zenginlik, en büyük saadetimiz, ümmet-i Muhammed olmaktır. Çünkü bu istemelerine rağmen peygamberlere bile nasip olma-yan bir güzelliktir. Asıl zenginlik tevbe edebilmektir. Eğer samimiyetle tevbe edersek o günahı hiç işlememiş gibi olacağımızı bize Peygamberimiz müjdelemiştir. Asıl zenginlik Allah’ın zikri için bize müsaade buyrulmasıdır. “Siz beni zikredin ben de sizi anayım.” fermanıyla Cenabı Hakk’ın bizi taltif etmesidir. “Kim beni zikrederse ben ona arkadaş olurum.” ilahi müjdesiyle bizi müjdelemiş olmasıdır.

Asıl fakirlik de ilahi nimetlerden mahrum olmaktır. Mesela imandan mahrum olmaktır. Cenabı Peygamber, Hazreti Ömer’e: “İstemez misin dünya onların, ahiret bizim olsun?” buyurmuş, hem de sırtında üzerine yattığı hasırın izleri varken. Kendisini bu halde görmeye dayanamayan Hz. Ömer’i böyle teselli etmiş. Asıl fakirlik amel fakirliğidir, bir vakit namazın bile kıymetini anlayamamaktır. Efendimiz öyle buyuruyor: “Vakti geçmeden namazı kılmakta acele edin. Ölüm gelmeden tevbe etmekte acele edin.”

Asıl fakirlik anlayış fakirliğidir. Hazreti İsa öyle buyurmuştur: “Anlamayana anlatmak ölüyü diriltmekten daha zordur.” Asıl fakirlik sevgi, merhamet fakirliğidir. Vali olarak tayin ettiği bir zat çocuklarını sevmediğini söyleyince, Alemlere Rahmet olarak gönderilmiş olan Nebi de (sav): “Allah senin kalbinden merhameti aldıysa ben ne yapayım!” buyurmuştur.

 

İhtiyarlık Gelmeden Gençliğin Kıymeti Bilinmeli: 

Efendimiz aleyhisselam: “İnsanoğlu gençliğini nerede yıprattığından hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan ayrılma-yacaktır.” buyurmuştur. Şüphesiz her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Onun için gençliğin de şükrü bu nimeti Allah’ın rızası dahilinde kullanmaktan geçer. Güç, kuvvet, sıhhat, afiyet daha ziyade gençlikte bulunur. Bunları değerlendirmeli ve Allah’ın rızasına sarf etmeliyiz.

Gençlik heva ve hevese rağmen kulluktur. Esas iş bu tercihi zoraki değil isteyerek yapmaktır. Yani iş işten geçtikten sonra ve adeta günah beni terk ettikten sonra, günah işlemeye takatim-mecalim kalmadıktan sonra ibadete yönelmek değildir mesele. Yiğitlik günahı yapabilecek kuvvetteyken takva sahibi olabilmektedir. Bu yüzden gençliğini kulluk ile geçiren kimse cennete emin adımlarla yürümektedir. Çünkü bir başka hadisi şerifte: “Allahu Teala’nın kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde; Rabbine ibadet yolunda serpilip büyüyen genç Rabbinin katında gölgelenecektir.” buyrulmuştur.

Kendisine kıyametten soran kişiye: “O güne ne hazırladın?” buyuran Rasulullah bize gençliğimizin nereye sarf edilmesi gerektiğini de öğretti. Çünkü bu hazırlık daha ziyade gençlikte mümkündür. Atalarımız da öyle demişler ya: “Gençlerin yaptığı ibadet çıra ışığı gibidir, yaşlıların ibadetleri ise kör idare ışığı gibidir.” Yani onların ki çok daha makbul ve Allah katında kıymetlidir. Kalbi selimden başka hiçbir şeyin faydasının olmadığı günde, gençliğin Allah’a yönelmesinde büyük faidelerin olduğu görülecektir. Yine bir başka hadisi şerifte; “Küçüklüğünden beri Allah’a çokça kulluk eden gencin yaşı ilerledikten sonra çokça kulluk etmeye başlayan kişiye üstünlüğü peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir.” buyrulmuştur.

Yaşlanınca yaparız diyenler için, daha vaktini çok sananlar için Efendimiz (sav): “Eyyamcılar (işlerini hep sonraya erteleyenler) helak oldular.” buyurdu.

 

Ölüm Gelmeden Hayatın Kıymeti Bilinmeli:

“Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyurmuştur Rasulullah (sav). Bu alem imkan alemidir. Cenabı hakla ülfet, ünsiyet kurma yeridir. Allah’ı memnun ve mesud etme mülküdür burası. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle buyurur: “Dünyanın bir günü, ahiretin bin yılından hayırlıdır. Zira kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyaya aittir. Ahirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.”

Hadis-i şeriflere göre üç günlük bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada bulunuşumuz gelip geçerken bir yerde konaklayan yolcunun durumu gibidir. Uzun fikirli olmamak, ömrümüzü uzun zannetmemek gerekir. “Ölüm bana kaşımla gözüm arası bir mesafededir.” diyen Hazreti Ömer’e: “Sen çok uzun fikirlisin!” buyurur Hazreti Peygamber. Dünya bir nefesten ibarettir; ya aldık veremeyeceğiz ya verdik alamayacağız. Üstelik nasıl ölürsek öyle dirileceğimizi de bize yine Peygamberimiz bildirmiş. Eğer hayırlı bir dirilişle dirilmek istiyorsak burada hayırlı amellerin ve hayırlı kimselerin peşini bırakmamak durumundayız. Çünkü miskal kadar hayır olsa Rabbimiz bunu bizim için değerlendirecek ve yine miskal kadar şer bulunursa Rabbimiz dilerse yine bunu bize soracak. Unutulmamalıdır ki insana çalıştığından başka bir şey yoktur.

Cenabı Hak her şeyi yerli yerinde değerlendirebilmeyi bizlere lütfetsin ve bizi pişman olanlarla birlikte bulunmaktan muhafaza buyursun.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort