JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:06

KU’RAN’DA MÜNAFIKLARIN KARAKTERLERİ

Kuranda Münafıkların Karakterleri

Kur'an'da Münafıkların Karakterleri - Tamer Doymuş

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Kur'an'da Münafıkların Karakterleri

 

Geçen sayıda münafıkların karakterlerini ayetler ışığında biraz olsun tanımaya çalışmıştık. Onların karakterleri Bakara suresinde bölümler halinde nazara verilmiştir. Tarihi seyir içinde nifak ehli değişik versiyonlarla hep varolmuşlardır. Müslümanların İslam hakkında düşüncelerini olumsuz yönde etkilemek için her türlü yolu denemekten geri durmamışlardır. Bunları yaparken de İslam dışı düşünceleri, inançları kendi nifakları için kullanmışlardır. Kur’an-ı Kerim onların durumlarını şöyle ifade etmektedir: “İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (Bakara 16)

Bundan sonraki bölümde nifak ehlinin durumu misallerle izah edilmiştir: “Onların durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır, göremezler. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” (Bakara 17-18)

Onlar imanları sayesinde öce bir nur elde etmişken daha sonra nifakları sebebiyle de bu nuru söndürmüşler ve büyük bir şaşkınlık içerisine düşmüşlerdir. “Onları karanlıklar içinde bırakır.” bu, içinde bulundukları şüphe, küfür ve nifaktır. “Onlar göremezler.” Yani hak yolu bulamazlar, bilemezler. Üstelik onlar “sağırdırlar” hayırlı hiçbir şeye kulak vermezler. “Dilsizdirler” kendilerine fayda verecek şeyleri söylemezler. “Kördürler” hakkı görmezler. Onların basiretleri kördür ve sapıklık içindedirler.

“Onlar artık dönmezler.” Bu sebepten dolayı onlar daha önce kendisini verip karşılığında sapıklığı satın aldıkları hidayete dönmezler. Bunlar bir dönem ibadet, itaat ve İslam içerisinde iken daha sonra küfür ve delalet ehlinin halkaları arasına katılmışlar, önceki halleriyle alay etmeye koyulmuşlardır., her geçen gün küfürlerini daha da bir katmerleştirmişlerdir.

Ayeti kerimede geçen misal eşyayı iman nuru ile göremeyen kimsenin, eşya hakkında hüküm verirken, İslami ilkelerden hareket etmeyeninin münafık olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. O kimse eşyaya Allah’ın nuruyla bakmadığı için gerçek şekliyle göremez.

Arkasından Rabbimiz nifakın bir başka çeşidine bir başka misal getirmiştir: “Yahut gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.”

“Şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada biraz yürürler, karanlık, üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.” (Bakara 19-20) Ayeti kerimenin tefsirinde geçen açıklamalar şöyledir: “Burada İslam dini sağanak yağmura benzetilmiştir. Çünkü kalpler onunla hayat bulur. Yeryüzünün hayat bulması da yağmur iledir. Münafıkların bu çeşidinin kalplerinde bulunan şüphe ve tereddütler, karanlıklara benzetilmiş, ister iç yüzlerini açıklamak, ister ahirette azap vermek, istese de müminlerin onlara karşı zafer kazanacaklarını bildirmek üzere Allah’ın dininde mevcut olan tehditlerde gök gürültüsüne; kalplerdeki fıtratın kalıntıları şimşeğe, bunlara isabet eden korku ve musibetler de yıldırıma benzetilmiştir.

İslam ve Kur’an bu misalde yağmura benzetilmektedir. Karanlıklar ise kalp ve nefiste yer alan şüphe, tereddüt ve şehvetlerin karanlıklarıdır. Bu tehditlere rağmen onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkar, ilahi tehdit uyarı ve Allah’ın azap günlerinin haberini işitmezler

Hakkın ışığının şiddeti dolayısıyla onlar bir çeşit nur görürler ve kısa bir süre onun aydınlığında yollarına devem ettikten sonra yeniden karanlık etraflarını kuşatır ve oldukları yerlerde kalakalırlar.”

Münafıklar Medine-i Münevvere’de her zaman nifaklarını ortaya koymaktan geri durmuyorlardı. Haklarında inen ayeti kerimelere rağmen uslanma nedir, ders alma nedir bilmiyorlardı. Çünkü: “Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönmezler.” Münafıklar mescidde Müslümanların sözlerini dinliyorlar, maskaraya alıyorlar ve Müslümanların inançlarıyla istihza ediyorlardı. Onlardan bir grup bir gün mescitte toplandılar. Rasulullah Efendimiz (sav) de onların kendi aralarında fısıldaştıklarını gördü. Birbirlerine yapışmış vaziyetteydiler. Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz onların çıkarılmasını emretti. Şiddetli bir şekilde mescitten çıkarıldılar.

Tebük Seferi’nde münafıklar: Tebük Seferi hazırlıkları esnasında Müslümanların iradelerini, azimlerini kırmak, seferden geri kalmalarını sağlamak için psikolojik propaganda yapıyorlardı. Bazıları şöyle diyorlardı: “Beni Asfar’in kılıçla vuruşmasını, Arapların birbiriyle vuruşması gibi mi zannediyorsunuz? Vallahi biz yarın sizi iplere dizilip bağlanacağınızı görüyoruz!”

Onların bu durumları Efendimiz’e ulaşınca Rasulullah (sav) Ammar b. Yasir’e şöyle dedi: “Kavme kavuş, onlar helak oldular ve onlara söylediklerini sor. İnkar ederlerse; ‘Evet siz şöyle şöyle söylediniz!’ de.” buyurdu. Ammar da onlara gitti. Ve emredileni onlara söyledi. Onlar da Rasulullah’a gelip “Biz eğlenip şakalaşıyorduk!” diyerek özür dilediler. Bunun üzerine inen ayette iç yüzleri açıklanıyordu: “Eğer onlara soracak olursan, ‘Biz andolsun ki eğlenip oynuyorduk!’ diyecekler.” (Tevbe 65)

Diğer ayette ise şöyle buyruluyor:

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder, iyilikten alı korlar. Ve onlar ellerini sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu! Münafıklar fasıkların kendileridir. Allah erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kafirlere içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” (Tevbe 67-68)

Tebük Seferi’nden çeşitli mazeretler ileri sürerek Medine’de kalan münafıklar hakkında inen ayeti kerimede ise şöyle buyruluyor:

“Allah’ın Rasulü’ne muhalefet etmek için geri kalanlar oturmaları ile sevindiler, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar ve ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın!’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar!” (Tevbe 81-82)

Münafıklarla ilgili olarak diğer ayetlerde ise şöyle buyruluyor:

“Eğer Allah seni onlardan bir grubun yanına döndürür de çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: ‘Benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve düşmana karşı benimle beraber asla savaşmayacaksınız! Çünkü siz ilk seferde yerinizde kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalanlarla beraber oturun!’ Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Rasulü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” (Tevbe 83-84)

Hendek Savaşı’nda münafıkların durumu: Mekkeli müşrikler on bin kişilik bir orduyla Hendek önlerine geldi indiler. Münafıklar müşrik ordusunu görünce, derhal paniğe kapılarak ve asılsız bahaneler üreterek savaş alanından çekilip evlerine kapanmışlardı. Kur’an-ı Kerim bu hususa şöyle işaret eder: 

“Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar ‘Allah ve Rasulü, meğer bize sadece kuru vaatlerde bulunmuşlar!’ diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: ‘Ey Yesribliler! Artık sizin için durmanın sırası değildir, haydi dönün!’ İçlerinden bir kısmı ise; ‘Gerçekten evlerimiz emniyette değil’ diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi sadece kaçmayı arzuluyorlardı.” (Ahzab 12-13)

Müreysi Gazası’nda münafıklar işbaşında: Bu sefere katılan münafıkların sayısı diğer seferlerden daha fazla idi. Çünkü münafıklar dünyalığa erişmek için kolay kazanılacağını umdukları gazalara çok sayıda katılıyorlar, sabır gerektiren seferlerden ise uzak duruyorlardı. Münafıklar katıldıkları bütün savaşlarda arabozuculuk yapmaktan, fitne fesat çıkarmaktan nifak tohumları saçmaktan bir an olsun geri durmuyorlardı. Su yüzünden bile Müslümanlar arasında nifak çıkarma gayretini göstermişlerdi. Onların bu durumlarının üzerine Efendimiz orduyu derhal yola çıkardı. Daha sonra münafıkların bu durumlarını bildiren ayetler nazil oldu: 

“Münafıklar sana geldiklerinde ‘Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin!’ derler. Allah da bilir ki sen elbette, Allah’ın peygamberisin. Allah hiç şüphesiz münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah yolundan saptırdılar. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkar etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar anlamazlar.” (Münafıkun 1-3) ayetlerin tefsirinde yapılan izahlar şöyledir:

“Öyle anlaşılıyor ki, münafıklar, durumlarının ortaya çıktığı veya Müslümanlar için kötü bir söz söyledikleri duyulduğu her seferinde yemine başvuruyorlardı. İğrenç davranışlarının gerektirdiği yaptırımlardan korunmak için yemin ediyorlardı. Böylece yeminlerini arkasına sığındıkları koruyucu bir kalkan haline getirmişlerdi. Bu sayede kendilerine kananlara yönelik komploları, yıkıcı planları sonuçlandırmak istiyorlardı.İnsanları Allah’ın yolundan alıkorlar.”

Yalan yere söyledikleri yeminler aracılığı ile hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolundan alı korlar: “Onların yaptıkları ne kötüdür.” insanları aldatmak ve saptırmak için yalan söylemekten daha kötü bir davranış var mıdır?

Ayeti kerime münafıkların yalancı şahitliklerini, kandırma amaçlı asılsız yeminlerini, insanları Allah’ın yolundan alıkoyuşlarını ve yıkıcı faaliyetlerde bulunmalarını, iman ettikten sonra kafir oluşlarına, İslam’ı gördükten sonra küfrü tercih edişlerine bağlıyor.

Münafıkların zahiren (iman ettiler) diğer Müslümanlar gibi kelime-i şahadeti okuyarak mümin olduklarını iddiada bulundular. Onların münafıkça hareketleri, kendilerinin imandan mahrum olduklarını gösterdi, müminlere karşı Müslüman olduklarını söyledikleri halde kendi şeytanlarına karşı onlarla beraber olduklarını söylemekten geri durmadılar. O münafıkların kalplerinin üzeri mühürlendi onlar Hakk’a ulaşamazlar, nifak içinde yaşayıp duracaklardır. Hak ile batılın, sevap ile hatanın arasını ayırmaya kadir olamazlar. Çünkü onlar, aslî yaratılışlarını kaybetmiş, iradelerini kötüye kullanmış, behimi bir yaşayışın esiri olarak insanlıktan mahrum kalmışlardır.”

“Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac 46)

Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: Hz. Huzeyfe (ra) Hz. Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Fitneler kalplere, çulun enine konulan çubuklar gibi tek tek sunulur. Hangi kalp bunları benimserse ona siyah bir nokta konur. Hangi kalpte bunları reddederse ona da beyaz bir nokta konulur. Nihayet bütün kalpler birisi üzerinde hiçbir şeyin tutunamadığı düz kayalık gibi bembeyaz kesilir, gökle ve yer devam ettiği sürece hiçbir fitne ona zarar vermez. Diğeri ise kavrulmuş testi gibi siyaha çalan kırmızı olur, ne marufu maruf, ne de münkeri münker tanır.”

 

Kaynaklar
-El-Esas Fi’t-Tefsir, Said Havva
-Siret-i İbn Hişam Tercümesi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Tefsiri Münir, Vehbe Zuhayli
-Mefâtihu’l-Gayb, Fahruddin Er-Râzi

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:05

EĞİTİM İNSAN RUHUNA DOKUNABİLME SANATIDIR

Eğitim İnsan Ruhuna Dokunabilme Sanatıdır

Eğitim İnsan Ruhuna Dokunabilme Sanatıdır - Yusuf-i Kenan

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Eğitim İnsan Ruhuna Dokunabilme Sanatıdır

 

Eğitim ile ilgili yoğun bir tartışma süreci yaşanan yurdumuzda eğitim sistemimiz pek çok açıdan masaya yatırılmıştır. Sosyologlar sosyolojik açıdan, psikologlar psikolojik açıdan, mühendisler teknolojik açıdan, siyaset bilimciler siyasi açıdan derken her alanda eğitim politikaları ile ilgili pek çok doktrin mevcuttur.

Bunların hepsi bir yönüyle eğitim sistemimizdeki aksaklıkları tespit etmiştir. Muhakkak ki bunların içerisinde haklı görülen yaklaşımlar fazlasıyla mevcuttur. Fakat temel dayanak insan merkezli olmadığı sürece eğitim adına yapılan her şey yüktür. Çünkü eğitimin en temel manası; kişi üzerinde istenen yönde davranış değişikliği meydana getirebilme sanatıdır. Bilgi eğer davranışa dönüşememişse eğitim anlamına da gelmez. Herkes okula gidiyor fakat saygı günden güne azalmakta, neredeyse ben merkezli hareket eden insanlar her yerimizi çepeçevre sarmış durumdadır. Belki de eleştirdiğimiz ne kadar olumsuz davranış örneği varsa bizde de fazlasıyla mevcut. En acı tarafı ise biz bunun farkında değiliz.

İnsan fiziksel doyumunu her yönüyle tatmin edebilmektedir. Çünkü ülkemizde gözden kaçmayan bir bolluk ve bereket vardır. Geçmiş ile kıyasladığımızda çok şükür doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine en fakir insanımızın bile karnı tok, elbisesi yektir. Hatta sırf israf ettiğimiz, çöpe attığımız yiyecekler ile belki de dünyada açlık denen bir şeyden söz edilmeyecektir. 

Maddi bolluğun artmasıyla beraber mutsuz insanların sayısı da günden güne artmaktadır. Eğitimli, maddi olarak kariyer sahibi, zengin, yaşam standartları yüksek insanlar kendilerinin sürekli depresyonda olduklarını, psikolojik destek ile ayakta kaldıklarını ifade etmektedirler. Bu durumda olan etrafımızda pek çok insan vardır. Çünkü maddi zenginlik insan için ayrıca bir yüktür. Bu yükün altında insanın sağlam bir ruhsal dayanağı yoksa şayet ezilir, yıpranır, yara alır, psikolojik olarak alt üst olur. Bu insanların etrafındaki dostları bile maddi dostluklardır. Paranın, menfaatin bittiği yerde dostlukta biter.

Her şey sürekli değişirken eğitim politikamız da atanan her yeni eğitim bakanımız ile değişmiştir. Değişimin en fazla yaşandığı alandır eğitim alanı. Diğer alanlardaki değişimin insan hayatını kolaylaştırmasına rağmen eğitim alanındaki her değişiklik toplumu daha büyük çıkmaza yönetmiştir. Örneğin sağlık alanındaki değişim ile hastanelerin kalitesi artmış neredeyse dünyadan tedavi amaçlı ülkemize hasta turizmi başlamıştır. Özellikle göz alanında bu çok barizdir. Askeri alandaki değişim ile ülkemiz dünyanın en güçlü ordularından birisine kavuşmuştur. Keza imar alanındaki değişim ile inşaat sektörü muazzam bir hal almıştır. Geçtiğimiz günlerde dünyanın neredeyse en büyük havaalanına sahip olduk. Hızlı tren hatları, duble yollar derken daha saymakla bitireceğimiz sosyal hayatımızı kolaylaştıran ülkemize çağ atlatan gelişmelere şahit olduk. Emeği geçen imanlı tüm devlet büyüklerimizden Allah razı olsun. Rabbim sayılarını artırsın.

Fakat çok acıdır ki aynı şeyi en önemli menfi değişimin olmasını beklediğimiz eğitim alanında söyleyemiyoruz. Nerdeyse keşke eski haliyle kalsaydı da kimse bu alana elini sürmeseydi diyoruz. Çünkü şimdiye kadar kim eğitim alanında bir şey yapmak için el atsa, yara üstüne yara açmaktadır. Toplumun bekası iyi yetişmiş insanların omuzlarında oluşur. İnsan yetişmezse toplum güdük kalır. Teknolojik gelişmeler insanın ihtiraslarının esiri olur. Örneğin atomu parçalamak çok önemli bir buluş olmuştur. Bununla insan hayatı kolaylaşmıştır. Fakat aynı atom ile bomba yapıp 250 bin kişinin acımasızca ölümüne sebep olan yine insandır. İşte insan insanlığını yitirmişse geliştirdiği teknoloji ile nelere sebep olmakta her şey ortadadır. Bunun örneklerini çoğaltabiliriz.

Mesele mühendis yetiştirmek, doktor yetiştirmek, bilim insanı değiştirmekten önce insan yetiştirmek olmalıdır. 600 yıllık çınar Osmanlı’yı yıkan, yurt dışına bilim öğrensin diye gönderdiği aklı başında, zeki diye düşünülen gençler değil midir? Oluşturdukları İttihat ve Terakki Cemiyeti ile kendilerini Yahudi uşağı yapıp ülkelerini geliştirmeleri beklenirken yıkmadılar mı? Bunları yaşamışken hala neden ibret alınmıyor?

Sözüm ona ki eğitim sistemimizin adı Milli Eğitim iken acaba eğitimimiz ne kadar milli? Ya da milli ise bile neyin millisi? Çok acı olmakla birlikte bunların cevabı gerçekten çok ağır. Çünkü eğitim adına yapılan yanlışın telafisi olmaz. Eğitimin muhatabı insandır. İnsan bir bozulmaya görsün. Bozuk insan yaşadığı dünyayı, alemi bozar. Bunlara hepimiz yakinen şahidiz.

Toplumlar insan ile, insan elinde ihya olur. 2018 verilerine göre Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde sadece öğretmen pozisyonunda 885 bin 458 personel görev yapmaktadır. Bu kadar öğretmen ile neler yapılmaz deriz ilk bakışa.

Evet öğretmeyen öğretmenler, öğrenememiş öğretmenler, insan denen kutsal emanetten bihaber öğretmenler. En kötüsü de bunlara emanet edilmiş ilk, orta ve lise düzeyinde 2017 yılı verilerine göre 17 milyon 319 ibn 433 öğrenci. Bunların içerisinde bizim yavrularımızın da olduğunu düşündüğümüz de olaya daha gerçekçi bakabiliriz diye düşünüyorum.

İnsan her şeyi unutur ama kemdi ruhuna hitaben yapılan ufacık bir dokunuşu bile ömrünün sonuna kadar unutmaz. Her bir insanın ayrı bir değer olduğunu hissettirmek eğitim de ilk derstir. Temel eğitimde milli felsefe bu eksende olmalıdır. Eğitim; her bir insan için, onu Rabbi’nin emaneti ile bütünleştirebilmektir, ruhuna dokunabilmek. Bu insan işidir.

Öğretmen bilgiyi paylaşan değil, neyi, nereden, nasıl öğreneceğini aktarabilendir. Bazen lazım olan ilim bir yaprağın sararıp yere düşmesinde, bazen bir kedinin avına odaklanmasında, bazen masum bir bebeğin ağlamasında, bazen bir yaralı sokak hayvanının yarasını sararken inlemesinde saklıdır. İşte bunu anlayabilevek seviyeye getirebilmek de, anlatabilmek de er kişinin işidir.

Geçmişimizde de günümüzde de güzel yurdumuz güzel er kişi hakiki muallimlerin tedrisinden geçmiş insanlar ile doludur. Belki okuma yazma bilememişler ama insanlığın kitabını yazmışlar. Çünkü bu insanlar Mevlanaların, Ahmed Yesevilerin, Tapduk Emrelerin, Yunusların, Hacı Bektaşilerin, Şeyh Edebalilerin gönül rahlesine diz çöküp hayat üniversitelerinde ne ilimler tedris etmişler ama maalesef günümüzde bilen yok.

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hakk’ı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere gelmektir

Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Bilmek işi öğrenmenin temelidir. İnsanlar bilmek ister. Bilmek, insan için oldukça doğal bir ihtiyaçtır. Bilme isteğinin temelinde ihtiyaç vardır. Bu; Allah’ı bilmek arzusudur. eğitimin temelinde ise insanın kendini bilmesi anlamı yatar. Buradan zaten ikisinin kesişim noktası da insanın kendisini öğrendikçe parçası olduğu Allah’a ulaşacaktır anlamı çıkmaktadır.

Her şey gönüle hitap edilebildiğinde mana kazanır. Bu manayı işlevsel hale dönüştürebilen bir eğitim sistemimini Rabbim memleketimize nasip etsin ki insanlar telef olmasın. Hazreti insan yetişebilsin.

Selam ve dua ile...

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:04

HUZURA KAVUŞMANIN İLK KAPISI TEVBE MAKAMI -3

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı 3

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Kapısı -3 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Kapısı -3

 

Üçüncü Temhid: Müminin Tevbesi Ne Zamana Kadar Kabuldür?

Her şeyin bir vakti olup vakti geçince o da geçmiş olduğu gibi, muhakkak tevbenin de zamanı vardır, zamanı tamam olunca o da geçmiş olur. Tevbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi müminin tevbesi de makbul değildir. Hadis-i şerifte: “Muhakkak Allah Teala kulun tevbesini, ruhu gargaradan geçmediği müddetçe kabul eder!” buyrulmaktadır. Vakta ki can boğazına varınca, ne kafirin imanı ne de müminin tevbesi kabul değildir. Ayet-i kerimede de: “Onlardan biri, kötülükleri işlemekte oldukları halde, kendisine ölüm geldiği zaman, ben şimdi tevbe ettim diyenlere, bir de küfür üzere devam ettikleri halde ölenlere tevbe yoktur. Onların hakkı öyledir. İşte biz onlar için pek acıklı bir azab hazırlamışızdır.” buyrulmuştur.

Şeyhzâde der ki: “Ölümün yakın olması tevbeye mani değildir. Lakin yukarıdaki ayet delil olmuştur ki halet-i nezide ölümü gözü ile müşahede ederken tevbe fayda vermez. Çünkü o zaman iman ve tevbesi iztırâri/ister istemez haldedir. Halbuki tevbe ve imanın şartı ihtiyaridir.” Kadı Beydâvi rahimehullah der ki: “Cenâb-ı Hakk’ın, tevbeyi tehir eden müminlerin tevbesi ve kafirin imanını beraberce zikir buyurmasından hikmet budur ki, imana ve tevbeye gelmeleri ve gelmemeleri aynı seviyededir.”

Yani kafirlerin imanı ve asilerin tevbeleri makbul değildir demektir. Ama isyandan sonra ihtiyar haletinde de olsa iman ederek Cenâb-ı Hakk’ın korkusunu kalibinde yerleştirip “İbadete döneyim!” diyenlere gelince; hadis-i şerifte: “Allah azze ve celle gündüz günah işleyene tevbe etmesi için gece rahmet kapılarını açar; gece günah işleyene de gündüz açar; güneş batıdan doğuncaya kadar.” Ayet-i kerimede de: “O Allah, kulların tevbesini kabul eden, kötü hareketlerini de tevbeden sonra bağışlayan ve ne işlerseniz bilendir.” buyrulmaktadır. Demek güneş batıdan doğarsa, iman ve tevbesi makbul değildir. Ruh da gırtlağa vardığı vakit tevbe makbul olmaz. Hülasa Allah azze ve celle tevbe edenleri sever ve günahlardan kendini zikirle temizleyeni sever. Allah (cc), günahlarından tevbe edeni çok sever ve fakat tevbeden sonra ibadet işleyeni daha ziyade sever demektir.

Firavun da tevbe etmiş ama tevbeyi, ölümle yüz yüze geldiği anda yaptığı için kabul edilmemişti. Allah Teala şöyle buyurur: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de saldırmak ve zulmetmek için onların arkalarına düştü (ve denize daldı). Nihayet boğulma durumuna gelince (Firavun şöyle) dedi: Ben İsrailoğulları’nın inandığından başka hiçbir ilah olmadığına inandım, artık ben (O’na) teslim olanlardanım.” (Yunus 10/90)

“Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Halbuki sen bundan önce (kendini tanrılaştırarak Allah’a) isyan etmiş ve (böylece) fesatçılardan olmuştun.” (Yunus 10/91)

“Bugünde biz, senden sonrakilere ibret olması için cesedini (batıp gitmekten) kurtarıp sahile atacağız. Yine de insanlardan çoğu bizim ayetlerimizden hakikaten gafildirler.” (Yunus 10/92)

“(İnanmak için ne bekliyorlar?) Onlar mutlaka kendilerine (ölüm veya azap) meleklerinin gelmesini yahut Rabbi’nin (imha eden azabının) gelmesini ya da Rabbin’den (kendilerini imana mecbur eden) bazı alametlerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbi’nin bazı alametleri geldiği gün evvelce iman etmemiş veya imanında hayır kazanmamış hiçbir kimseye imanı fayda vermez. De ki: “Bekleyin (o alametleri)! Şüphesiz biz (de) bekleyenlerdeniz.” (En’am 6/158)

“Bizde onu ve ordularını yakalayıp denize atıp boğduk. O, (bu sırada kendisini) ayıplayıcı durumda idi.” (Zâriyat 51/40)

“Nihayet o (müşrik ola)nlardan birine ölüm geldiği (kötü amel ve sonucu kendisine gösterildiği) zaman diyecek ki: ‘Rabbim! (dünyaya) beni döndürünüz, ta ki ben, terked(ip geldiğim o) yerde artık iyi/sevaplı iş yapayım.’ Hayır! Bu onun söylediği (boş) laftan ibarettir. Artık (kıyamette) tekrar dirilecekleri güne kadar önlerinde bir engel vardır. (Ruhen de bedenen de başak bir şekilde dünyaya geri dönemezler.)” (Müminun 23/99-100) 

Peygamberimiz (sav) de şöyle buyurmuştur: “Allah kulunun tevbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder.” Bir terzi, salihlerden bir zata; “Rasulullah’ın (sav): ‘Allah Teala, günahkâr kulunun tevbesini, canı boğazına gelmeden kabul eder.’ hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz, diye sual etti. O zat da:

-Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir?

-Terziyim elbise dikerim.

-Terzilikte en kolay şey nedir?

-Makası tutup kumaşı kesmektir.

-Kaç seneden beri bu işi yaparsın?

-Otuz seneden beri.

-Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?

-Hayır, kesemem.

-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasip olmayabilir… Sen hiç: “Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!” hadisini duymadın mı?” Bunun üzerine terzi ihlâsla tevbeye sarıldı ve o da salihlerden oldu. Bu kıssada görüldüğü gibi kulların önünde bin bir türlü dünya ve nefsaniyet çukurları vardır ki, bunların en tehlikelisi de samimi tevbeyi devamlı sonraya bırakmaktır. Oysa tevbeye sarılmak, bütün bir ömrümüzün can simididir. Nitekim Rasulullah ashâb-ı kirâma “en büyük derdin günah” derdi, “ilacının da gece karanlığında istiğfar” olduğunu beyan buyurmuştur. Firavun da tevbe etmiş ama tevbeyi, ölümle yüz yüze geldiği anda yaptığı için kabul edilmemişti.

Dördüncü Temhid: Tevbenin Hükmü ve Kısımları

Tevbe günahlardan dönmekte ve Allah’ın (cc) yolunda ilk adımdır ve her saadetin ilk kapısı olduğu için de farzdır. Zira tevbe, edebsizlikten yüz çevirmektir. Diğer tabirle tevbe, kulun Allah’tan (cc) utanıp haya etmesidir. Edepsizlik hangi bir şeye girerse onu mutlaka ayıplı kılar. Edep ve utanç da nerede bulunursa ona mutlaka azizlik ve şeref verir. Ne güzel hikmetli sözdür! Hadis-i şeriflerde;

“Gerçekte haya hayrdan başkasını getirmez.”

“Gerçekte haya ve iman ikisi birlikte beraberdirler; birisi kaldırıldı mı, diğeri de kaldırılır.”

“Sana Allah’tan utanmayı emrediyorum, kavminden salih bir adamdan utandığın gibi.” buyrulmuştur. Bu son hadis-i şerife dayanarak Sıddîkıyye meşâyıhı: “Kişi Allah azze ve cellenin azametini zihninde istihzar ederek hakiki hayaya güç bulmadığı müddetçe kavminden salih bir Müslümanı zihninde istihzar ederek hayayı kazanmalıdırlar. Allah azze ve cellenin azametini istihzar etmekle ondan utanmaya haya, salih bir insanı zihninde istihzar ederek ondan utanmaya da rabıta denilir.” dediler. Bu hadis-i şerif, rabıta etmek delillerinden biridir. Onun için hadis-i şerifte: “Gerçekte haya İslam’ın şeriatindendir. Edebe aykırı çirkin söz söylemek de kişinin kötüye meyletmesindendir.” buyrulmuştur.

Cüneyd Bağdadî (ks), tasavvuf kelimesinden sorulunca dedi ki: “Tasavvuf şu on hasleti kuşatıcı bir isimdir:

1-Dünya emtiasının her şeyinde aza kanaat etmek, çoğaltmaya çalışmaktan sakınmak, yani gerçek tevekküldür.

2-Vasıta kılınan sebeplere güven bağlamaksızın kalibn sadece Allah Teala’ya itimat etmesi.

3-Sıhhat ve selametin bulunuşu anında nafileyle Allah azze ve celleye taat ve ibadet etmek.

4-Fakir kalınması halinde yokluğa sabru tahammül göstererek dilencilik ve şikayet etmekten uzak kalmak, yani gerçek kanaattir.

5-Dünya emtiasının bulunuşu anında almakta en helali seçmek.

6- Allah Teala’nın diniyle çalışmayı, sâir çalışmalardan üstün tutmak, yani ahiret hayatını dünya hayatı üzerine tercih etmeye çalışmaktır.

7- Gizlide zikretmek, cehri zikirlerden sakınmak.

8-Vesvesenin gelişinde ihlâsı gerçekleştirmek.

9- Şek ve şüphenin gelişinde yekîni gerçekleştirmek.

10-Vahşet ve çalkalanmaktan Allah azze ve cellenin huzuruna sığınıp sebat etmektir, yani ünsiyettir. Bu on haslet kimde bulunsa, kendisine sûfî isminin takılmasını hak etmiştir, aksi takdirde yalancı lakabının takılmasına müstahaktır.”

Şah-ı Nakşibend’e kendi tarikatinden sorarken dediler ki: “Sizin tarikatiniz nedir?” Buyurmuştur ki: “Bizim yolumuz edeptir ki, sünnetleri ihya etmek ve bidatlerden kaçınmaktır. Her kim ki bunu işlerse bizim tarikimizdendir.”

Tevbe, mana itibarıyla haramdan kaçınmak ve hudutlardan çıkmamak hususunda farzdır. Gerçek tevbeden sonra hakları ödemek veya terk edilmiş namaz ve orucu kaza etmek de farzdır.

İmâduddîn el-Emevi, Hayat-ul-Kulûb kitabında der ki: “Âdemoğulları hukukun kazalarını döndürmezse tevbesi sahih değildir.”

Şeyh Ali Mansûr der ki: “Tevbe demek Allah’a dönmek demektir ve şartları da üçtür: Günahlardan soyunmak ve uzaklaşmak, yaptığı günahlardan pişman olmak ve ebediyen günahlara dönmemeye azmetmektir. Şayet günahlar insanlara bağlı bir günah ise dördüncü bir şart ziyade olur ki o da hakları sahiplerine iade etmektir veyahut helalleşmektir.” Tafsili olarak cumhura göre ve icmâli olarak Mâliki büyüklerine göre böyledir. Lakin içinde kul hakkı olan zinada helalleşmekte fitne vardır, bundan helalleşmeye lüzum yoktur, demişlerdir.

Mekruh olanları bile terk etmek de tevbenin mendublarındandır. Hatalara ve vesveselere de tevbe etmek çok sevaptır. Binaenaleyh günahları terk etmek ve emirleri yerine getirmek kısmında tevbe farz, vaciplerde tevbe vacib, sünnetlerde tevbe etmek sünnet, mekruhlardan sakınmakta tevbe mendub, vesveselerden tevbe etmek sevablı olmak üzere tevbe beş kısımdır.

Yazımızı Peygamber Efendimiz’in (sav) istiğfarın en üstünü olarak buyurduğu duasına amin diyerek sonlandıralım: “Allahümme ente Rabbi lâ ilâhe illâ ente halâkteni ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va’dike mesteta’tu, eûzu bike min şerri mâ sana’tu, ebuuleke bini’metike aleyye ve ebu’u bizenbi fağfirli zunûbî, feinnehu lâ yağfiruzzunûbe illâ ente. - Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hala gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur.”

Selam ve dua ile, Allah’a emanet olun.

 

Kaynakça:
İsmail Çetin, Edeple Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, 2007.
Hasan Tahsin Feyizli, Feyü’l Furkân Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Server İletişim, 2010.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:02

SALİH KOMŞU İNSANI BAHTİYAR EDER

Salih Komşu İnsanı Bahtiyar Eder

Salih Komşu İnsanı Bahtiyar Eder - Burcu Kul

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Salih Komşu İnsanı Bahtiyar Eder

 

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Komşusu, zararından emin olmayan kimse cennete giremez.” (Buhari, Edeb 29)

Muâviye b. Hayde şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e “Ey Allah’ın Rasulü! Komşumun benim üzerimdeki hakları nelerdir?” diye sordum. Şöyle buyurdular: “Hastalandığı zaman onu ziyaret edeceksin. Öldüğünde cenazesinde bulunacak, onu mezarına varıncaya dek teşyi edeceksin. Senden borç istediği zaman verecek, ihtiyacı olduğunda ihtiyacını karşılayacaksın. Kendisine bir iyilik dokunduğunda onu kutlayacak; başına bir felaket geldiğinde de başsağlığı dileyip teselli edeceksin. Ayrıca onun evinin havasını bozmamak ve rüzgârına engel olmamak için evini onunkinden yüksek yapmayacaksın. Birde eğer ona bir şeyler vermeyeceksen yemeğinin kokusunu kendisine duyurmayacaksın.” 

Zamanımızda evler apartman tipinde oluyor. Ondan çok fazla aile bir çatı altında yaşamak durumunda. Bu nedenle daha çok dikkat etmemiz gerekiyor. İslam’da güzel ahlaka, insan ilişkilerine ve dolayısıyla komşuluk hukukuna çok önem verilmiş. Yemeğinin kokusuna kadar dikkat istenmiş.

Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına da yapmamalıyız. Evimizi temiz tutmalıyız fakat bu temizlik anlayışımız başkalarına zarar vermemeli. Misal temizlik yapacağız diye çok fazla çamaşır suyu gibi ağır kimyasallar kullanırsak, banyo derzleri zamanla erir ve alt kattaki komşumuzun banyosuna su sızıntısı yapar. Ona elimizle eziyet vermiş oluruz. Halılarımız temiz olsun diye uygunsuz vakit ve belirsiz yerlerden silkelemek diğer dairelerin kirlenmesine sebep verir. Çok yüksek ses ile konuşup etrafı rahatsız etmek ve yüksek ses ile bir şeyler izleyip dinlemek uykusuz hasta yorgun komşularımızın hakkına girmemize neden olur. Hal böyleyken komşularımızın kalibnde bize karşı nahoş düşünceler hâsıl olabilir. Neticede apartman sakinlerinin huzuru bozulur. “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.” Allah korusun cennetten mahrum olmamıza sebep olabilir.

Bu mevzular tam ters bir şekilde de hâsıl olabilir. Biz ne kadar dikkat etsek te komşumuz hukuksal anlamda bize rahatsızlık verebilir. Döküntüye, sese, temizliğe dikkat etmeyerek bizi rahatsız edebilir. Bu durumda güzelce uyarılır ve sabretmek gerekir. Onun bu hasletlerini açığa vurmadan beklemek lazım. Müslüman biri kardeşinin hatasını kapatır ve açığa vurmaz. Bu onun güzel ahlakını gösterir. 

Komşumuzun bir hatasını diğer o bütün güzelliklerine değişmeyelim. Komşu yerine göre ailemizden en önce bize koşan kişidir. Allah korusun bir kötü hadise başımıza gelse ilk çaldığımız kapıdır. 

Ebu Bekir Sıddık bir gün oğlu Abdurrahman’ın bir komşusuyla çekişmekte olduğunu gördü ve ona şunları söyledi: “Sakın komşularınla çekişme! Bütün insanlar gittiklerinde komşularınla baş başa kalacaksın.” 

İslam alimlerinin büyüklerinden Malik ibn Dinar’ın Yahudi bir komşusu vardı. Yahudi, evinin kanalizasyon çukurunu, düşmanlık olsun diye Malik hazretlerinin odasının arkasına yapmıştı. Odadan içeri sızıntı oluyor, pis koku çok rahatsız ediyordu. Malik ibn Dinar, her gün sızıntıları temizler, pis kokuyu giderici güzel kokulu şeyler yakardı.

Yahudi, Malik’in rahatsız olduğunu anlıyor fakat şikayete gelmemesine hayret ediyordu. En sonunda kendisinin sabrı taştı. Hazreti Malik’in evine geldi. Pis kokuyu duyunca dedi ki:

-Ey Malik, bu koku ne?

-Burada kokulu şeyler yakıyorum.

-Hayır, bu koku kanalizasyon kokusudur. Bak duvardan sızıyor. Ne diye bana söylemiyorsun?

-Eğer söyleseydim, sen üzülebilirdin. Bizim dinimizde, komşuyu üzmemek ve ondan gelen eziyetlere katlanmak vardır. Komşuyla kavga ve gürültü etmek yoktur.

Yahudi bu sözler karşısında sarsıldı. Dedi ki:

-Ben bugüne kadar İslam dinine düşmandım. Şimdi İslamiyet’e hayran kaldım. Böyle güzel ve tatlı hükümler ancak hak olan bir dinde bulunur. Ey Malik! Müslüman olmak için ne lazımsa derhal yapmaya hazırım.

Yahudi, kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman oldu.

Bizler etrafımıza karşı dikkatli olmaya çalıştığımız gibi, etrafımızdaki insanlara da dikkat etmeliyiz. Güzel ahlaklı bir komşu sözüyle muamelesiyle etrafındakilere huzur saadet verir. Her çeşit insanın iç içe yaşadığı bu toplumda iyi insanlar olduğu gibi kötü niyetli insanlarda maalesef ki var. Atasözlerimizde dedikleri gibi “Ev alma komşu al.” Müslümanlar olarak bu mevzu bizi daha da ilgilendiriyor. Ailemizin yaşayacağı zemin, mekân ve çevre çok önemli. Komşuluk ilişkilerinde buna da çok dikkat etmeliyiz. Bizim imanımıza, ihlasımıza, amelimize, ahlakımıza zarar veren komşulardan uzak durmalıyız. Allah korkusu olmayan, sünnetten, namazdan, kurandan yüz çeviren başkalarını çekiştirmekten hoşlanan, eşlerinin hallerini ortaya konuşan insanlarla oturup kalkmamalıyız. Onların halleri bizlere tesir ederse onlara benzeyerek kalbimiz katılaşır ve bizlerde ibadet sevgisi azalabilir.

Hılyetü’l-Evliyâ’da anlatıldığına göre, Ebu Müslim camiye giderken tekbir alarak evinden çıkar, namaza yönelirdi. Hanımı da onu tekbirle uğurlar, yine tekbirle karşılardı. 

Ancak, bir gün durum değişti. Ebu Müslim, cami dönüşü evinin avlusuna girdiği halde tekbir sesi işitmemiş, bunun bir sebebi olacağını düşünmeye başlamıştı. Halbuki hanım evden dışarıya da pek çıkmaz, habersiz bir yere gitmezdi. 

– Hayırdır inşallah, diyerek kapıdan giren Ebu Müslim, az sonra elinde yemeklerle hanımının geldiğini gördü. Sofrayı hazırlayan hanım şöyle bir köşeye “Offf!” diyerek yığılı verdi. 

Ebu Müslim şüphelenmeye başladı: 

– Hanım, sende bir değişiklik var, nedir bu oflamalar? 

– Ne olacak, yorgunluk, bitkinlik! Bütün gün ev işleriyle meşgul oluyor, yorulup bitkin düşüyorum. Halbuki sen halifenin huzuruna girince bir hizmetçi istesen, seni kırmaz hemen verirmiş. 

– Hanım, halifenin bana hemen bir hizmetçi vereceğini nereden biliyorsun? Benim böyle itibarım var mı ki? 

– Varmış! 

– Nereden biliyorsun? 

– Nereden olacak, işte komşu kadını! O, senin böyle yüce bir itibara sahip olduğunu söyledi. Hem halifeden sadece hizmetçi değil, başka daha neler istesen alırmışsın. Onun için nüfuzunu kullanmanı, hizmetçi ile kalmayıp biraz da maddî yardım taleibnde bulunmanı istiyorum. 

Kendisini tekbirlerle namaza uğurlayıp, yine tekbirlerle karşılayan hanımının birden fikrinin bozulup dikkatinin dağıtıldığını gören Ebu Müslim, buna çok üzülür, ne yapacağını şaşırır. 

Halife Hz. Muâviye’den böyle bir talepte bulunmayı asla istemez ama kadın da bunda ısrar eder: 

Bu defa gazaba gelen büyük Velî, elini açar ve bedduasını yapar: 

– Allahım, beni tekbirle namaza gönderip yine tekbirle karşılayan bu sâliha kadının kim fikrini çeldi, aklını bozdu ise, onun gözünü kör eyle! 

O anda evin öteki köşesinde bir feryat kopar! 

– Ortalığı aydınlatın, gözlerim görmüyor! 

Meğer geçim bozup, yuva yıkmakla meşhur olan komşu kadını henüz evdeymiş, birdenbire dünyasının karanlığa gömülmesini ışığın sönmesine hükmetmiş. 

Ancak, bunun ansızın gelen körlükten başka bir şey olmadığını anlayınca başlamış büyük Velîye yalvarmaya:

– Ben ettim, sen etme!... 

Bundan dolayı derler ki: 

“Dindar hanımlar, dindar olmayan kadınların verdikleri yanlış fikirleri dinlememeli, yanlış fikir verenler de, bir gün mutlaka bir belâya uğrayacaklarını hatırdan çıkarmamalıdır!”

Kıssada anlatıldığı gibi görüştüğümüz kişilere çok dikkat etmeliyiz. Müslümana yakışır bir ahlakla muamele ettiğimiz gibi kötü ahlaklı insanlardan kendimizi ve ailemizi korumalıyız. 

Allah azze ve celle bizi, ailemizi ve bütün ümmeti maddi manevi bütün kötülüklerden muhafaza eylesin. Allahu Teala kendi sevgisine, Peygamber Efendimiz’in sevgisine, Kur’an’a ve sünnete muhabbetle bağlı kalmayı bizlere lütfeylesin.

Amin.

 

Yazar: Burcu Kul

 

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:01

ALLAH'I SEVMEK ve ONUN TARAFINDAN SEVİLMEK

Allahı Sevmek ve Onun Tarafından Sevilmek

Allah'ı Sevmek ve Onun Tarafından Sevilmek - Gönül Pınarı

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Allah'ı Sevmek ve Onun Tarafından Sevilmek

 

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla. Salat ve selam efendimiz hazreti Muhamme’de, aline ve ashabına olsun. Her türlü övgü ve hamd yalnızca Allah’a (cc) mahsustur. O Allah ki zatının zikredilmesiyle kalplerin kilitlerini açar, zikredildikçe o kalbe onun sevgisi yerleşir.

Allah’a (cc) iman etmek insanın yaradılış gayesi ve varlık alemi içindeki en önemli eylemdir. Allah (cc) insanı sevdi yarattı, her şeyi insan için insanı da kendisi için yarattı. Bunun gereği Allah’ı bilmek, Allah’ı sevmek ve Allaha ibadet etmektir.

Bu ayki yazımızda ise bu başlığın üzerinde durmaya çalışacağız. İnsan farklı kapasiteler üzerine yaratılmıştır. İnsan kapasitesinin el verdiği sınırlar içinde Allah’ı tanıya bilen bir kul olarak aynı zamanda onu sevecektir de elinde olmaksızın…

Çünkü sevgi insanın mayasında vardır, insan sevgiden yaratılmıştır. Bunun kaynağı ise Kainatın efendisi, Efendimiz’dir. Çünkü onun varlığı ve yarattıklarına karşı, duygusu sevgisi, merhamet ve şefkati bütün sevgilerin merhametlerin ve şefkatlerin bütün sevgilerin merhametlerin ve şafkatlerin gerçek kaynağıdır. Bunun için insan sevmeden yaşayamaz. Rabbini seven bir insanın bu haliyle gerçekte ışığı o kaynağa yansıtmıştır. Ve böylelikle o ışığın kaynağı ile aynası arasında bir bağ olmuştur, bir sevgi bağı… Bütün yaradılışın ve kainatın mayasında sevgi vardır.

Çiçekler sevgiyle açar kelebekler sevgiyle o çiçeklere konarlar. Yağmur sevgiyle o sevginin şiddetiyle o kuru ve çatlak toprağı yeşertir, ağaçlardaki tomurcuklar sevgiyle açar. Yıldızlar sevgiyle parlar, güneş sevgiyle doğar, deniz sevgiyle aşkla dalgalanır, bunların asıl kaynağı olan insan ise sevgiyle yaşar. Sevginin en şiddetlisi ise aşktır. Aşk ise Allah’a olur, çünkü böyle kuvvetli bir duygu fani şeylere verilmez. Bizi bizden daha çok seven bize bizden daha yakın olan zata ancak böyle bir sevgi olur. Bizi bizden daha çok sevdiğinin göstergesi tüm kainat ve içindeki bütün varlıklardır.

Allah tüm kainatı önümüze sermiş ve bütün ihtiyaçlarımızı görmektedir. Allah’a olan sevgi (Aşk) Kur’an’da hazreti Peygamber Efendimiz’e (sav) tabi olmaktan onun varislerini sevmekten geçtiğini belirtir. “Öyle kimseler vardır ki onlara baktığınızda Allah hatıra gelir.”

Ezandaki sedayı hissedip namazda Rabbimizle buluşmak bu sevginin bir göstergesidir. O bizi sevdiği için huzuruna davet ediyor bizde buna karşılık onu sevdiğimiz için o davete icabet ediyoruz. Seven insan sevdiğinin davetine icabet eder, çünkü Rabbimize olan sevdamızı en belirgin şekilde gösteriyoruz. Günde beş vakit okunan ezanlar Allah’ın mümin kullarına verdiği bir randevudur. Sevdiğimiz bizi günde beş defa huzura davet ediyor… Buna icabet etmeyen gitmeyen kimsenin hakikatte ne kadar sevgisiz olduğu bu sevgiden habersiz olduğu görülmektedir.

İşte Allah’ı (cc) sevmek ve onun tarafından sevilmek… Sevgi insan oğluna verilmiş bir güçtür. Bu gücü uygun yere uygun miktarda dağıtmak hayattan daha çok lezzet almaya sebeptir. Sevginin kullanıldığı yer ve ölçü çok önemlidir. Şunu unutmamak gerekli ölçüsüz sevgi, sevgi değildir insan bir çok meseleye sevgi besleye biliyor yaşadığı sürece karşılaştığı her şeye ya sevgi duyacak veya onu sevmeyecektir, bu onun fıtratında vardır. İnsanoğlu sevginin hakkını verir. Onu dengeli ve ölçülü severse kendinde aslında bulunan gerçek sevgiye vasıl olur. O sevgi ise paylaştıkça artar ama ölçüyü muhafaza etmek önemlidir.

Düzenli ve ölçülü kullanılmayan sevgi bir yerde tıpkı şarjı bitmiş, batarya gibi işe yaramayacaktır. Yani sevgiyi şarj etmek veya kuvvetlendirmek gelecek olan elektirikden kaynaklanır. Ana temel noktaya adapta olmak .

Allah (cc) sevgisinin üstünde sevgi olmaz, fani dünya hayatına verilen sevgi Allah sevgisinin önüne geçerse bu sevgiyi yanlış kullanıyoruz demektir.

Sevgimizin gerçek noktasında Allah (cc) olmalıdır. Bundan sonra kimi neyi seviyorsak Allah için sevmeliyiz. Ve kimi ve neyi sevmiyorsak yine Allah için sevmemeliyiz. Yani bağlantı noktasında ve ana merkezde rabbimizin rızasını bulmalıyız.

 

Konuyu daha iyi anlamak için misal verirsek para, mal, eşya insanoğlunun vazgeçemeyeceği meselelerdir. Bir Müslümanın güçlü ve zengin olması da iyi bir şeydir. İşte insan bu gücü ve kuvveti sevmesi Allah için olmalıdır. Peki Allah için para, eşya ve mal, nasıl sevilir. Tek cümle ile diyebilirki bu gücü ve kuvveti Allah için harcayarak olur. Bir Müslüman Allahın ona verdiği maddi vayahut manevi nimetleri mesela çocuğunu Allah için sever ve onun yolunda yetiştirirse…. Hazreti Muhammed’e (sav) ümmet olarak yetiştirmeli zaten ana gayemiz de bu değimli? Bu konuya vurgulamak için buradaki ince terazi ise anne olarak bir kadının yetişme tarzı ve çocuğa bu maneviyatı vermek adına hazır olmalıdır, yani bir anne Allah ve peygamber sevgisini yaşayacak ki çocuğuna da yaşata bilsin.

Namazdan, Kur’an’dan zevk alacak ki çocuk da ondan örnek alsın ve o zaman cennet bu manada yaşayan annelerin ayaklarının altında gizlenmiştir. İşte bu manada sevdalar sevgiler bitmiyor. En küçüğünden en büyüğüne kadar hepsine verdiğimiz sevgiyi toplayıp bizi yaradana bu kadar nimetleri verene teslim olmalıyız. Gece ve gündüz onu zikretmeliyiz.

Ebu Hureyre (ra) rivayet ediyor ki: Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allahu Teala bir kulunu sevdiği vakit Cabrail’e: Allah filanı seviyor, onu sen de sev, diye emreder. Cebrail aleyhisselam da onu sever ve gök ehline: Allah filanı seviyor sizde onu sevin, diye seslenir. Bunun üzerine göktekiler o kimseyi severler sonrada yeryüzünde onun sevgisi kalplere yerleşir.”

Gönülden “Benim Allahım var!” diyebiliyorsak o zaman onu sevebiliyorsak , onu görürmüşçesine ona kulluk edebilmek o sırra muvaffak olmak…

O beni her zaman görüyor, bunu unutmam bu hayatıma bakan bir pencere olarak düşünmem. “Allah beni görüyor” işte bu bize verilen ihsandır. Kalbin ona o kadar bağlanmalı ki her an onu düşünmeli… Kalbimiz onu o kadar çok seviyor ki onu hissetmeden onu zikretmeden, onu fikretmeden duramamalı. Tıpkı kurulu bir saat gibi nefesinde o olmalı “Hu!”

Kalbimizin atışı “Allah… Allah…” demeli. Çünkü seviyoruz. Sevdiğimizi idda ediyoruz, seven sevdiğinin ismini sürekli yad eder. O zaman bu sevgi bana mutluluk vermeli, huzur vermeli. Bize asıl mutluluk veren bu olmalı, bana mutluluk veren beni mutlu eden bu fani dünyevi şeyler olmalı, hayır mutluluk kaynağımız bu değil.

Gönülden diyebiliyorsak “Benim Allahım var!” velev ki dünyada hiç kimsen olmasın, garip ol yetim ol, fukara olalım onu gerçekten seviyorsak bu zenginlik bize yeter, hem dünyaya hem ahirette.

 

Yazar: Gönül Pınarı

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort