JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Bir Peygamber Aşığı

Bir Peygamber Aşığı Abdullah İbn Ömer (ra) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Bir Peygamber Aşığı Abdullah İbn Ömer (ra)

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allah’ımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. O’nun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. O’nun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Büyüğümüz Mevlana Hace hazretleri “Türkiye’ye bakıyorum bir şey yok. İslam ülkelerine bakıyorum hepsi buraya bakıyorlar. Anlıyorum ki bu iş burada olacak.” buyurmuşlardı. Elhamdulillah ülkemiz birçok alanda bir değişim-dönüşüm yaşıyor. Sıkıntılar yok mu, var hem de çok fakat bu toplumda 100 yıldır üzerinden onca zulüm geçmiş kalbi Müslüman-aklı Batılı bir tip oluşturulmuş. Menderes-Özal-Erdoğan çizgisindeki siyasette kendini gösteren gelişim, özellikle Erdoğan döneminin son çeyreğinde ve 15 Temmuz sonrasında kendini daha bir net göstermeye başladı. Menderes’in ezanı asliyetine çevirmesi gibi kimi tutumları onu toplum nazarında evliya makamına çıkarırken, Özal’ın cuma kılan, hacca giden, tarikatlarla yakın olabilen bir cumhurbaşkanı portresi çizmesi doğrusu bu büyük dönüşümün adımlarıydı. Erdoğan ise Türk ve İslam dünyasıyla kurduğu ilişkiler, ABD’nin içerdeki eli FETÖ’yü kırması, topluma aşıladığı Batıya karşı direnme ruhu, Afrika’dan Endonezya’ya tüm müslümanlara seslenebilme yönleri ile adeta “Siyasetin Mehdisi” konumuna çıkacaktı.

ABD’nin güney sınırımızda planladığı-uyguladığı gavurluğun haddi hesabı yok. Atalarımızın kâfirden çıkardığı gavur kavramı o azgın-saldırgan hali tam olarak dile getiriyor. ABD onca azgınlığına rağmen -elhamdulillah- başarılı olamadı, olamayacak inşaallah. Cenabı Mevlamıza ne kadar şükretsek azdır. Bilen bilir, bilmeyen ne bilir. Belli ki Hak dostları Türkiye liderliğine dua ediyor, himmet ediyorlar. Cenabı Mevlamız onların dua ve himmetlerini başımızdan eksik etmesin.

İç gündem olarak da bazı reformist-modernist-yerli oryantalistlerin hadisi şerifler ve sünneti seniyye üzerinden edepsizlik yaptıklarına, akla ve imana zarar verecek kimi tutumlarına şahit olmaktayız. Büyüğümüz Hace Hazretleri haftalık sohbetlerinde bunlarla mücadele etmeye, bunların bozuk itikat ve görüşlerini açıktan izhar ederek emri bil maruf ve nehyi anil münker alanımızı genişletmeye davet etmişlerdi. Ayrıca Sahibimiz Efendimiz’in (sav) gönlünü almak için vird ve ezkârımız haricindeki tüm vakitlerimizde selatü selam söyleyerek hediye etmemiz istenilmişti. Ya Rabbi! Bizler Hâcegân cemaati olarak günahımızla-kusurumuzla Ashabı Kirâm ve Rasulü zi-şân Efendimiz’in (sav) yolunda-sevdasında, izinde-derdinde olduğumuzu arz ve beyan ederiz. Ya Rabbi bu imanımızı, bu ikrarımızı elimizden alma. Efendimiz’i (sav) üzecek-incitecek söz, davranış ve fiillerden, şerleşmiş kişilerden biz uzağız. Bu fesat görüşlü kişilere hidayet-hidayet-hidayet eyle… Hidayetlerini takdir etmemişsen Seriyyul Hisâb sensin, Azîzun Zuntikam sensin… Haklarından gel, memleketimizde bunların izini dahi bırakma ya Rabbi!

Tarihten günümüze bu ifsat hareketlerinin her zaman olduğunu görüyoruz. Malumunuzdur, bugün daha çok Mevlit adıyla bildiğimiz Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı şiirin Süleyman Çelebi tarafından yazılması da benzer bir durumda gerçekleşmiştir. 1400’lü yıllarda Sultan Yıldırım Beyazıt döneminde Bursa Ulu Camii imamlığı yapan ve Emir Şeyh Hazretleri’nin halifesi olan Süleyman Çelebi İran’dan gelen bir vaizin Bakara Sûresi’nin 285. âyeti kerîmesindeki “Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırdetmeyiz.” meâlindeki bölümün tefsirinde: “Hazreti Muhammed ile Hazreti İsa arasında hiçbir farklılık veya üstünlük yoktur.” diye tefsir eder. Efendimiz’i (sav) incitecek sözler söyler. Bunun üzerine Efendimizin (sav) üzüldüğünü keşfen gören Süleyman Çelebi, O’nun gönlünü almak üzere Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı şiiri yazar. O mahzuniyetle, o aşkla yazılmış bu şiir öyle kabul görür ki aradan 600 yıl geçmesine rağmen halen sevilir, halen okunur:

 

Doğdu ol saatte, o Sultan-ı Din,
Nura gark oldu, semavat ü zemin.

Mahlûkatın hepsi sevindi o an,
Dirilip âlem yeniden buldu can.

Kâinattaki her şey edip seda,
Çağrışarak dediler ki, merhaba!

Merhaba, ey Âl-i Sultan merhaba!
Merhaba, ey Kân-i İrfan merhaba!

Merhaba, ey Sırr-ı Furkan merhaba!
Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey Rahmeten lil-Âlemin!
Merhaba, sensin Şefial Müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,
Cümle Âlemlerin Sultanı sensin.
Kim olmak isterse ateşten necat,
Aşk ile, şevk ile etsin salevat!

Essalatü vesselamü aleyke ya Rasulallah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyid-el Evveline vel-Âhirin.
…………...

 

Bugün bizler de öncelikle Peygamber Efendimizin (sav) sevgisi etrafında toplanmak durumundayız. Kültür dediğimiz, yaşam biçimi dediğimiz şeyin merkezinde O’nun yaşantısı olursa toplum olarak üzerimize öyle bir rahmet ve himmet yağmuru yağar ki şaşar kalırız. Tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Kim Allah’tan yardım istiyorsa hayatının merkezine O’nu almalıdır. Bu da doğal olarak O’nun bugünkü varisleri olan evliya ile bizi buluşturacaktır zaten.

Geçen sayımızda en çok saldırılan-iftira edilen sahabe olarak Ebu Hureyre (ra) hazretlerinin hayatına bakışta bulunmuştuk. Bu yazımızda da muksirûn (Çok hadis rivayet edenlerden) Ebu Hureyre (ra) hazretlerinden sonra gelen ve Medine’nin fakih Abdullahlarından Abdullah bin Ömer (ra) hazretlerinin hayatından dersler-ibretler almaya çalışacağız:

İbn Ömer diye de anılan Abdullah, nübüvvetin üçüncü yılında Mekke’de doğdu. Hz. Peygamber’in zevcesi Hafsa ile ana baba bir kardeştir. Babası Hz.Ömer (ra) ile birlikte müslüman oldu, yine onunla birlikte Medine’ye hicret etti. Babasından önce hicret ettiği de rivayet edilmektedir. On üç yaşında iken Uhud Savaşı’na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber henüz çok genç olduğunu söyleyerek izin vermedi. Bedir Savaşı’na da aynı sebeple kabul edilmediği rivayet edilir. On beş yaşına girince Peygamber’in izniyle Hendek Savaşı’na katıldı.

İbn Ömer orta boylu, iri yapılı ve esmer tenliydi. Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu sebeple sakalı kumral bir renk alırdı. Hz. Peygamber’in de öyle yaptığını söylerdi.

Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu İstanbul seferine (49/669) iştirak eden Abdullah (Taberî, V, 232; el-Kâmil, III, 459), müslümanlar arasında çeşitli fitnelere yol açan savaşlardan ve hadiselerden hep uzak durmuştur.  

Kardeşleri arasında babasına en çok benzeyenin Abdullah olduğu rivayet edilir. Seksen beş (veya seksen yedi) yaşlarında Mekke’de vefat etti. (ö. 73/692)

Hazreti Âişe (ra) buyurdu ki: “Hâl ve hareketinde Rasulullah’a en çok benzeyenlerden biri de İbni Ömer idi.”  

Hadîs ve fıkıh âlimleri arasında Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Zübeyr ile Abdullah bin Amr bin Âs’a  (Abâdile-i erbea) yani dört Abdullah ünvânı verilmiştir. Bu dört zat, bir meselede ittifak edince Abâdile’nin kavli denilir. Ancak fıkıh kitaplarında Abâdile denilince ekseriya İbni Mesud, İbni Abbas ve İbni Ömer hazretleri kastedilir. 

Hz. Peygamber’in kayınbiraderi olması, ona Rasul-i Ekrem’in yakın çevresinde bulunma imtiyazını sağlamıştır. Bu sebeple Rasulullah’ın, birçok sahâbînin görüp duyma imkanını bulamadığı davranış ve sözlerinin müslümanlara intikal etmesine yardım etmiştir. Rivayet ettiği 2630 hadis ile Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahabenin (el-muksirûn) ikincisi oldu. Bu hadisleri, başta Hz. Peygamber olmak üzere, babası Ömer, ablası Hafsa, ayrıca Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman,Hz. Âişe, Zeyd b. Sâbit, Bilâl ve Abdullah b. Mesûd gibi ileri gelen sahabelerden dinleyip öğrendi. Rivayetlerinin 168’i hem Buhari hem Müslim’de bulunmaktadır. İbn Ömer’in en önemli özelliklerinden biri de hadisleri Hz. Peygamber’den duyduğu lafızlarla rivayet etmeye son derece dikkat etmesi, bunların benzer kelimelerle değiştirilmesine asla izin vermemesidir. Geniş hadis bilgisine rağmen bu titizliğinden dolayı ihtiyatla hadis rivayet ederdi. Onunla birlikte Medine’ye kadar yolculuk yapan Mücâhid ve yanında bir yıl kalan muhaddis Şa‘bî, bu süre içinde sadece bir hadis rivayet ettiğini söylerler. Buhari’ye göre, “Altın zincir” (silsiletü’z-zeheb) adı verilen en sahih isnad, İbni Ömer’den azatlı kölesi Nâfi’nin, ondan da İmam Mâlik’in rivayet ettiği hadis senedleridir. 

Ashabın fakihleri arasında mümtaz bir yeri olan Abdullah, en çok fetva veren yedi sahabeden (el-fukaha ü’s-seb‘a) biridir. Altmış yıl boyunca fetva vermiştir. Özellikle sahabenin yaşlıları vefat ettikten sonra insanların fetva için başvurdukları kişilerin başında İbni Ömer ve İbni Abbas gelmekteydi. 

Babası Hz. Ömer’in fıkhi kanaatlerinin büyük ölçüde tesiri altında kaldığı ve onun hükümleriyle amel ettiği görülmektedir. Ancak ictihadına uymayan konularda babasına muhalefet etmekten de çekinmemiştir. (Kal‘acî, s. 33-39)

Kesin kanaat sahibi olmadığı hususlarda fetva vermekten son derece sakındığı bilinmektedir. Bir defasında bilmediği bir meselede kendisinden ısrarla fetva isteyen birine: “İbni Ömer böyle fetva verdi diyerek sırtımızın cehennem köprüsü haline getirilmesini mi istiyorsun?” diye çıkışmıştır. Yanlış fetva vermek suretiyle günaha girmekten korktuğu için Halife Osman’ın kadılık teklifini kabul etmemiştir. Fıkhın hemen her dalında vermiş olduğu fetvalar Muhammed Revvâs Kal‘acî tarafından konularına göre alfabetik olarak tasnif edilip neşredilmiştir. (Mevsû‘atü Fıkhı Abdillâh b. Ömer, Beyrut 1406/1986)

Kaynakların ittifakla belirttiğine göre, Hz. Peygamber’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve O’nun emirlerini aynen yerine getirme hususunda Ashab-ı Kiram içinde İbni Ömer’in müstesna bir yeri vardır. 

Gençliğinde bir rüya görür. Rüyasında ipek bir kumaş parçasının üzerine binerek uçmakta, cennetteki istediği yerlere konmaktadır. Bu sırada birileri onu cehenneme götürmek ister. 

Hemen karşısına bir melek çıkıp “Korkma!” der. Sonra onu alıp tekrar cennete götürür. Hazreti Hafsa (ra), onun bu rüyasını Rasulullah’a anlatınca, Peygamber Efendimiz (sav) buyurur ki: “Abdullah ne iyi insandır. Keşke geceleri de namaz kılsa!”  (Buhari, Fezâilü Ashâbi’n-Nebî, 19)

O zamandan sonra gece namazını hiç bırakmaz.

(Devam edecek...)

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:09

AHLAKİ DEĞERLER

Ahlaki Değer

Ahlaki Değerler - Tamer Doymuş

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Ahlaki Değerler

 

Hz Aişe (r.anha) validemize Efendimiz‘in (sav) ahlakı sorulunca, Müminun suresini okuyor musun dedi ve okudu, işte Rasulullah’ın ahlakı böyleydi dedi.

“Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir.(mutlu oldular) Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki, zekât vazifelerini yerine getirirler. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu cariyeleri hariç. Bunlarla ilişkilerden dolayı kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır; Evet Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.’’ (Müminun,1-11)

Ayeti kerimede ifade buyrulan değerler Müslüman’ın ahlakını belirler. Bu değerler ancak ayeti kerimede: “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem,4) buyrularak bizlere her hususta Rehber olarak gösterilen Âlemlerin sultanından, sonrada O’nun ekmel varislerinden öğrenilir.

Müminler bu yüce değerleri taşıdıkları ölçüde vuslatı gerçekleşmekte ve de müjdelenenlerden olmaktadır. Ayeti kerimede ifade buyrulan ahlaki vazifeler müminlerin hayata bakışını, yaşam tarzını belirleyici unsurlardır. Mümin Mevlasının kendisi için belirleyip çizdiği bu yaşam tarzını gerçekleştirdiği ölçüde hem kendisinin hem de içinde yaşadığı toplumun kurtuluşuna vesile olacaktır. 

“Müminler muhakkak kurtuluşa ermişlerdir.’’

Kurtuluş, nefsin prangalarından, şeytanın desiselerinden, dünya ve dünyalıkların çekiciliğinden hâsılı Kulu Mevlasından uzaklaştıran şeyin adı her ne ise bütün bunların tasallutundan kurtulmaktır.

Kurtuluşun yolu ise diğer ayeti kerimelerde şöyle ifade edilmektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulû’l-emr’e de itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasul’e götürün bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa,59) 

“Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa,65)

Rasulullah Efendimiz (sav) müslümanların içine düştüğü sıkıntıların kaynağını ve yine buradan kurtuluşun yollarını ifade buyurmuşlardır:

-Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ben size bir şey teklif etmedikçe, beni kendi halime bırakınız. Sizden evvelki milletler, ancak peygamberlerinden çok sual sormak ve onlarla münakaşa etmek yüzünden helak oldular. Binaenaleyh herhangi bir şeyden men edersem ondan sakınınız; emrettiklerimi de elinizden geldiği kadar yapınız.’’

Hadisi şerifler üzerinde bu kadar oynamak Sünneti Seniyye’yi basite almak Rasulullah (sav) ile münakaşa olmuyor mu? İşte bir diğer hadisi şerifte ise Efendimiz (sav) sıkıntıları aşmanın yolunu gösteriyorlar:

Ebu Necih el-İbraz b. Sâriye’den (ra) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: 

Günün birinde Peygamber (sav), beliğ bir hutbe irad eti; ondan kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bunun üzerine:

Ya Rasulallah, bu öğüt, ayrılış öğüdüne benziyor; binaenaleyh bize vasiyette bulununuz, dedik.

“Allah’a ittika etmenizi, üzerinize, bir Habeşî köle emir tayin olsa dahi sözünü dinlemenizi ve ona itaat etmenizi tavsiye ederim. Sizin içinizden hayatta kalanlar birçok ihtilaflar görürler. Binaenaleyh benim sünnetimden ve hidayete nail olan Hülefai Raşidin’in sünnetinden ayrılmayınız; Ona sımsıkı sarılınız. Dinde ihdas edilmiş bidatlerden sakınınız. Zira her bidat dalalettir.’’

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bütün ümmetim Cennet’e girerler; yalnız istemeyenler müstesna.”

Ya Rasulallah, kim istemez, denildi.

“Bana itaat eden Cennete girer; dinlemeyen cenneti istememiş demektir,” buyurdu.

Ümmetin birlik ve beraberliğinin nereden başlaması gerektiğini şu hadisi şeriflerden anlıyoruz: 

Ebu Abdullah Nu’man b. Beşir’den (ra) rivayet edildiğine göre, Peygamber’in (sav) şöyle buyurduğunu işittim demiştir: “Saflarınızı düzeltiniz; yoksa Allah Teala sizin aranızda dargınlık ilka eder.’’

Bir başka rivayette ise şöyledir: 

Hz. Peygamber (sav) oku düzeltir gibi Saflarımızı düzeltirdi. Biz alışıncaya kadar bunu devam ettirdi. Sonra günün birinde Peygamber (sav) çıktı ve namaz kılacağı yerde durdu. Tam tekbir alacağı sırada göğsü saftan ileri çıkış bir adam gördü, bunun üzerine:

“Ey Allah’ın kulları, saflarınızı düzeltiniz, yoksa Allah Teâlâ aranıza muhalefet ilga eder de bir birinize yüz çevirirsiniz, buyurdu.’’

Bizim halimizi ifade eden bir diğer hadisi şerifte şöyle buyruluyor:

“Benim vaziyetim, ateş yakan ve ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca da, onun içerisine kendilerini atmak isteyen kelebeklere engel olmak isteyen şahsın hali gibidir. Ben de sizin ateşe düşmenize engel olmak istiyorum ama siz kendinizi ateşe atmak için çırpınıyorsunuz.”

“Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler’’

Huşu’un mahalli de kalptir. 

“Haşiun” bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumu olan huşu’dan gelir. Kalbin huşusu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. Bedenin huşusu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. Namazda hem kalbin, hem de bedenin huşu içinde olması istenir.

Hasan-ı Basri diyor ki: “Onların huşuları kalplerinde idi. Bundan dolayı gözlerini harama kapadılar ve alçakgönüllü, mütevazı oldular.”

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler’’

Yani onlar haram veya mekruh ya da hiçbir hayır bulunmayan, insanı ilgilendirmeyen, insanın buna ihtiyaç duymadığı şeyleri baştan terk ederler. Hiçbir fayda bulunmayan söz ve davranışları içine alır. Cenabı Hak şöyle buyurur: “Onlar boş sözlerle karşılaştıkları zaman oradan vakarla geçip giderler.” (Furkan, 72)

“Onlar ki, zekât vazifelerini yerine getirirler’’

Zekât kalp ve malın temizliğidir: Kalbin cimrilikten temizlenmesi, kişinin bencillikten kurtulmasıdır, şeytanın fakirlik konusunda verdiği vesveselere üstün gelmesidir. Ayeti kerime de şöyle buyruluyor: “Allah katındaki karşılık ve mükâfata güvenmesidir. Mal için temizliktir zekât. Geri kalanını temiz ve helal kılar. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.” (Zariyat: 51/19)

“Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vaatetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” (Hadid: 57/1)

Ayrıca “zekât” gönlün şirk ve batıl kirlerinden temizlenmesi manasına geldiği de ifade edilmiştir. 

“Nefsini arındıran (Tezkiye eden) kurtuluşa ermiştir. Nefsinin gerçek yüzünü gizleyen ise hüsrandadır.” (Şems,9-10); “Müşriklere yazıklar olsun. Onlar zekât vermezler. Ahreti de inkâr ederler.” (Fussilet, 10)

Ve onlar ki, iffetlerini korurlar

Onlar ırzlarını haramdan koruyan ve Allah’ın yasakladığı haramlara düşmezler. İffetin korunması ve muhafazası için mahremiyet emredilmiş, tesettür emredilmiştir. Bu ruhun, yuvanın, Nefsin, ailenin ve toplumun arınmasıdır. Bu temizlik ve arınma; bedenin kirletmesine, kalbin helâl olmayan şeylere ilgi duymasına, toplumda şehvet ve arzuların hesapsız bir şekilde başını alıp gitmesine, ailenin ve soyun bozulmasına karşı korunmakla sağlanır. Burada tesettürü ve mahremiyeti emreden ayeti kerimeyi tekrar anlamaya gayret edelim inşallah:

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini kapasınlar; namus ve iffetlerini korusunlar. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, ellerinin altında bulunan köleler, erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçi vb. tâbi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.’’ (Nur,31)

“Evlerinizde oturun, ilk Cahiliyle devri (kadınlarının) yürüyüşü gibi açılıp saçılarak, ziynetlerinizi göstererek yürümeyin.” (Ahzab,33)

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına(bir iş için dışarı çıktıları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemeleri için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır esirgeyendir.’’ (Ahzab,59)

“Birde onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit perde ardından isteyin onlardan. Bu, hem sizin kalbileriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir.’’ (Ahzab: 53)

“Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler’’

Rabbimiz bizlere tertemiz bir fıtrat ikram etmiştir Her doğan İslam fıtratı üzere doğar” Hadisi şerifinde ifade buyrulan “fıtrat” bir emanettir. Müminler Kendilerine emanet verildiği zaman ihanet etmezler. Bilâkis emaneti ehline verirler. Bir söz verdikleri yahut sözleşme yaptıkları zaman buna uyarlar. Dolayısıyla, emaneti yerine vermek ve ahde vefa göstermek iman ehlinin vasıflarıdır.

“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin, sonra bile bile emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.” (Enfal,27)

“Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Al-i İmran,77)

“Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.” (A’raf,102)

“Allah’ın ahdini az bir karşılığa değişmeyin! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.” (Nahl,95)

“Onlar namazlarına devam ederler.”

Onlar namazı devamlı surette eda ederler, namazı vaktinde bütün rükün ve şartlarına tam manasıyla riayet ederek kılarlar.

Ahlakın hususiyetleri tefsirlerimizde şu başlıklar altında ifade edilmiştir:

Ahlak Toplumsal sorumluluğu gerekli kılmaktadır.

Hadisi şerifte: “Müminler, bir birlerini sevmekte, bir birlerine acımakta ve korumakta, bir uzvu rahatsız olduğunda diğer uzuvları da bu yüzden humma ve uykusuzluğa tutulan bir vücut gibidirler.’’ Buyruluyor.

İslam’da ferdi haz ve menfaat şu şekilde ifade ediliyor:

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise, Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (Kehf,46)

İçki, kumar gibi ahlaki yasakların yanında; Öfke, haset, kin, nefret, riya, kibir gibi kötü duygularında yasaklığı Ahlaki vazifenin en yüksek gayesinin gerçekleşmesi içindir.

İslam ahlakının asıl hedefi ahiret saadetidir. Bu açıdan dünyada atılan her adımın düşünülerek atılması gerektiği kendiliğinden anlaşılmaktadır.

“Biz, kıyamet günü için terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.” (Enbiya,47)

“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kazanç da budur.” (Tevbe,72)

Ahlaki hayatın üstünlüğü

“Hanginizin daha güzel davranacağını imtihan için ölümü ve hayatı yaratan o’dur. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır” (Mülk,2)

“Bana Müslümanların ilki olmam emrolundu.” (Zümer,12) Buyrulurken, insanın herkes böyle yapıyor anlayışıyla hareket etmesinin izahı mümkün olmasa gerektir.

İslam ahlaki davranışları herkesi kuşatıcı olarak değerlendirir.

“Sizler Kitap’ı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara,44)

Ahlaki davranışlar sorumluluğu beraberinde getirir.

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminun,115)

Hz Musa (as) bir kişinin arşın gölgesinde durduğunu görünce kim olduğunu sormuş. Cenabı Hak kim olduğundan ziyade ne işleyerek o seviyeye geldiğini sormasını istemişler. Musa (as) sorunca Mevla buyurmuş ki; Bu kulum üç hasletle bu makama kavuştu:

1-Ana babasına asi olmadı

2-Hiç kimsenin ayıbıyla dedi kodu etmedi

3-Kimseye haset etmedi.

“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da, kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki, kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına oldukça şefkatlidir.” (Al-i İmran,30)

 

Kaynak:
-Ahkamu’l kuran, İmam Kurtubi
-Mefatihulgayb, Fahruddin er-Razi
-Fizilalil kuran, Seyyid Kutup
-Tefsirü’lMünir,VehbiZuhayli
-Riyazus-Salihin

 

Yazar:  Tamer Doymuş

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:08

HAK DAMARI

Hak Damarı

Hak Damarı - Veysel Özsalman

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Hak Damarı

 

Aciz insan zihniyeti sınırları içerisinde maddiyatın mukaddesata galebe çaldığını beyan etmek üzere anlatılan “isot tarlası” fıkrası herkesin malumudur. Hani şu Fransızların köyleri, kasabaları, şehirleri velhâsıl vatan toprağını peyderpey işgal ettiği sırada kahvehanede otururken, en nihayetinde düşmanın isot tarlalarına kadar ulaştığı haberini alınca gayrete gelerek mücadeleye, müdafaaya karar kılan nasipsizlerin hazin hikâyesi…

Mevzubahis hikâyede geçen hadise hayli hazindir çünkü şahsi menfaatlerin istiklal, hürriyet, vatan sevgisi gibi umumi ve muazzez değerlerin nasıl da önüne geçebileceğini gösterir. Yine bu hikâyenin kahramanları bir o kadar da “nasipsizdirler” çünkü “isot tarlası” ile “vatan toprağı” arasındaki kıymet farkını ayırt edebilecek akıl ve vicdan nimetlerinden de mahrumdurlar.

Her ne kadar mübalağalı bir anlatıma sahip olsa da bu hikâye elbette hayatımızdaki bazı gerçeklere de işaret etmektedir. İşte o gerçek, kudsî olan ne varsa hayatımızın içerisinden sille tokat kovarak yerini maddi kaygılarla, şehvetle ve menfaatle doldurmuş olduğumuzdur. Dolayısıyla menfaatperestlerden oluşan bir cemiyetin hiddetlenip sükûnet bulmasını da bunlardan ayrı düşünmemek gerekir.

Her ferdin ve fertlerden müteşekkil olması hasebiyle de her cemiyetin “kırmızı çizgileri” yani tahammülünün belirli sınırları vardır. Bu sınırlar zorlandığında yahut tecavüze uğradığında fert planında en pısırık olan adamın, içtimai planda da en çelimsiz görünen milletin kendisinden beklenmeyecek çapta şiddetli bir cevap vermesi şaşılacak bir iş değildir. 

Burada kemal-i dikkatle incelenmesi gereken bir nokta varsa mülayim bir adamın yahut muharebe kuvvetinden mahrum bir milletin aniden zuhur eden kahramanlığından evvel, bunu sergilemesine vesile olan sebeplerdir. Yani bahsettiğimiz fıkradaki ifadelerle anlatmaya çalışırsak mücadele “isot tarlası” için mi yoksa “vatan toprağı” için mi verilmektedir? Esasen mühim olan budur. Nitekim “ameller niyetlere göredir” ölçüsü bizi her hareketimizde mecburi olarak bu tahkikata sevk eder.

Hangi sebeple olursa olsun en sakin adamın bile temas edildiğinde yerinden hoplamasına sebebiyet verecek, hassasiyet gösterdiği ve mühimsediği mevzular vardır. Bir kediyi aslan gibi kükretecek, miskin bir şahsın içerisindeki cengâveri açığa çıkaracak, susmayı adet haline getirmiş bir milleti toptan ayağa kaldıracak bu gibi mevzuları ifade etmek için “damarına basmak” tabirini kullanırız. Cemiyetleri idare etmek isteyenlerle nihai hedefi anarşi çıkarmak olanların adeta bir tabip dikkat ve hassasiyetiyle bu “damarı” bulmaya çalıştıklarını, hem kendi memleketimizde hem de diğer memleketlerde, her gün bir yenisi yaşanan içtimai hadiselerden anlayabiliyoruz. Bulduklarında ise kendi emellerini gerçekleştirmek üzere bu damardan ya ağrı kesici şırınga edip cemiyeti sakinleştirmekte yahut da var gücüyle üzerine abanarak cemiyete olduğu yerde ters takla attırdıklarını görüyoruz.

Üzücü olan ve vurgulamak istediğimiz husus, cemiyet olarak müdahaleye açık hassas noktalarımızın bulunması değildir. Bilakis bunlar her cemiyette az çok var olan kaçınılmaz meselelerdir. Asıl sıkıntı tahammül sınırlarımızın çok gerilere, ne yazık ki, “isot tarlası” sınırlarına kadar geriye çekilmiş olması ve dokunulduğunda aklımızı oynatacak derecede acı veren “damarımızın” maalesef cüzdanlarımızın arasından geçiyor olmasıdır. 

Cemiyetin ekseriyetini ilgilendiren ”akçeli” mevzularda yer yerinden oynarken ne hikmetse kudsîyet arz eden mevzularda büyük çaplı bir hareketlilik yaşanmamaktadır. Mevzubahis cebimize girip çıkacak üç-beş kuruş olduğunda arkadaş sohbetlerinden haber bültenlerine, sosyal medyadan sokaklara kadar her sahada infialin etkileri gözle görülebilirken aynı hassasiyeti dine, maneviyata, mukaddesata yapılan sataşma ve tacizler karşısında görememekteyiz.

Fikir ve ruh dünyamızı tehdit eden irili ufaklı birçok tehlike mevcutken bütün cemiyeti kuşatacak çapta bir karşılık veremiyor, bu tehlikeler karşısında hareketsiz kalıyoruz. Tehditlerin sayısı ve çapı her geçen gün artarken biz hadiselere seyirci kalmaktan öteye geçemiyoruz. Devasa tehlikeler karşısında en azından bütün cemiyetin irkilmesi şeklinde gerçekleşecek iptidai bir hareket, bir refleks dahi sergileyemiyoruz.

Uzunca bir zamandır derecesi kademeli olarak arttırılan ve son asırda iyice körüklenen bu atalet ateşinin üstünde pişirilenin kendi öz vicdanımız olduğunu anlayamıyoruz. Eğer bu kaynar kazanın içerisine ansızın atılmış olsaydık elbette ki canhıraş çığlıklarla yeri göğü inletirdik. Lakin öyle olmadı ve her şey sırayla, yavaş yavaş gerçekleşti. Koyulduğumuz kapta altımızda yanan ateşin farkına hiçbir zaman varamadık.

Eğer cemiyettin “kırmızıçizgileri” maneviyatı da kuşatacak bir yapıda olsaydı yahut milletin genelini besleyen bir “Hak damarı” olsaydı yaşananlar muhakkak oraya dokunacak bizi yerimizden zıplatacaktı. Daha sahabeye (ra) ilk sataşmada çığlığı basacak yeri göğü inletecek bunu yapanları pişman edecektik. Peygambere (sav), onun sünnetine ve hadislere ilk dil uzatıldığında bunun şiddetiyle gözlerimiz yuvasından fırlayacak, cemiyet olarak topyekûn ayağa kalkacaktık. Efendimiz televizyonlarda –temsilen- kamyonet kasalarına bindirilip, çalgılı çengili olimpiyatlara teşrif ettiği palavraları sıkılırken “Hak damarından” giren sancı topuktan kafatasına kadar bütün vücudumuzu yakıp kavuracaktı.

Olmasa elbette daha güzel olur ama dünyevi kayıplarımıza haddinden fazla üzülüp, her ortamda dillendirirken, bununla ilgili şikâyetlerimizi bin bir yolla “sağır sultana” kadar duyurup hak arama mücadelesine girişirken, mukaddesat gözlerimizin önünde ince ince kıyıldığında sessiz kalmanın anlaşılır tarafı yoktur. Maddi kayıplar karşısında gösterdiğimiz hassasiyetin daha fazlasını din adına, değerlerimiz adına gösteremezsek hepsinin elimizden uçup gitmesi kaçınılmazdır.

Sadece dünyevi kaygıların esiri olmuş, maddi acı ve hazlardan başka bir hassasiyeti kalmamış cemiyeti düştüğü yerden ayağa kaldırmak için evvela fert planında mukaddesatın, dokunulmaz, alay edilemez ve paha biçilemez olduğu şuurunu oluşturmak gerekir. Sonra da efkâr-ı ammenin körelmiş vicdanına taze kan taşıyacak damar bulunmalıdır.

Cemiyetin kopmuş hayat damarını mı arıyorsunuz? Bunu içi boş, süfli ve bayağı mevzularda aramayın. İşte buyurun size “Hak damarı”. Hastalıktan kırılan zavallı beden içerisinde yeri kaybedilmiş ve artık hissizleşmiş bu damarı bulup teslimiyet, nezaket, gayret ve muhabbet aşısını yapın; ardından geriye yaslanıp onun nasıl ayağa kalktığını seyredi.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:07

ORTADOĞUDA DEĞİŞEN DENGELER

Ortadoğuda Değişen Dengeler

Ortadoğuda Değişen Dengeler - İrfan Aydın

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Ortadoğuda Değişen Dengeler

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehli beyt’in, ashab-ı kiramın, saadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. Sonra da günümüzü aydınlatan büyüklerimizin üzerine olsun…

Uzun zamandan beri belli bir denge halinde yönetilen Suudi Arabistan’da prenslerin ve üst düzey yöneticilerin tutuklanması üzerine uzun zamandan beri süregelen denge bariz bir şekilde bozuldu. Veliaht prens Muhammed bin Selman mevcut durumu sürdürülebilir olmadığını düşünerek tarihi bir hata yaparak bütün dengeleri bozdu. Bu hareket bir taraf açısından yakın vadede bir kazanım getirecek gibi gözükmekle beraber orta ve uzun vadede ülkeyi kaosa ve bölünmeye götüreceği çok açıktır. Amerika’yı arkaya alıp yapılan bu hareket İngiliz yanlılarını devre dışı bırakmış gibi gözükmekle beraber henüz oyunun kazananı ortaya çıkmış değildir. Hiç birisi temiz olmayan bu taraflar arası saray kavgaları İngilizler tarafından Osmanlı’ya karşı kurulmuş olan Suudi Krallığı’nın sonunu getirecek gibi gözükmektedir. Zaten batıda yayınlanan haritalar bu günkü Suudi Arabistan’ın dörde bölüneceğini öngörmektedir. Merkezde Riyad devleti , Mekke ve Medine de hicaz devleti, Kuveyt yakınlarındaki Şii bölgelerin Irak’ın güneyinde kurulacak Şii ırak devleti ile birleşmesi, güneyde Necran bölgesinin bölünmüş Yemen devleti ile birleşmesi Hicaz bölgesinin kuzeyinde yer alan Kızıldeniz kıyılarının Ürdün ile birleşmesi... 

Sonuçta ortada Suudi Arabistan diye bir devlet kalmıyor. 

Fakat Amerika ve İsrail Suud’u bölmeden önce ona yeni vazifeler vermiş gibi gözüküyorlar. Önce İran sonra da Türkiye’yi bölme projesi. Tabi buna güçleri ve ömürleri yeter mi bilinmez. İran için belki önce çevrede sonrada merkezde emellerinin en azından bir kısmına ulaşabilirler. Fakat ülkemiz Allah’ın izni ile yoluna devam edecektir.

Aslında bütün mesele Trump’un Suud’u ziyareti ile başaladı. Orada bir küre etrafında ABD, Mısır, Suud ve BAE başkanları bir fotoğraf verdiler. Bu fotoğraf daha sonralar yavaş yavaş ortaya çıkan ittifakın ilk karesiydi. Bu ittifak başta ABD ve İsrail sonrada Suud, BAE ve Mısır’dan oluşmaktaydı. Bu ittifak tamamen israil’in projesine kendilerini adamış gibi gözüküyor. İran’ın Önce Yemen sonra Lübnan uzantıları ile savaşılacak sonrada Suriye ve Irak’ta geriletilecekti. Daha sonrada kendi içinde bölünme yolları aranacaktı

Bu projede kilit ülke olan Suudi rejimini böyle bir maceraya bu denli riskli bir zemine iten saikler nelerdi acaba. Önce Irak’ta sonrada Suriye’de alanı tamamen İran’a kaptıran Suudi rejimi Yemen’de Husiler üzerinden İran’la savaşa girişti. Bahreyn’deki Şii ayaklanmayı bastıran Suudi rejimini dört bir tarafından İran’la sarılmış durumda. Suriye ve Yemen operasyonları ekonomisini iyice zayıflatmış olan Suudiler petrol fiyatlarının da düşmesi ile zor duruma düştü. Ekonomik , siyasi ve askeri olarak iran karşısın da geriliyen Suud ABD ve İsrail ile aynı yatağa girerek İran’a karşı zafer kazanmaya çalışmakta. Baştan bitik bir proje olarak gözükmekle beraber Suudlular köşeye sıkıştıklarını düşünmekte ve hem hanedanlarını hem de bölgeyi ateşe atmaktalar.

Bu şer ittifakı Yemen’de devam eden savaştan sonra Lübnan’da hizbullaha karşı ikinci bir cephe açacak. Irak’ta ise Sadr ile anlaşıp Irak’ta İran’ı geriletmek isteyeceklerdir. Lübnan başbakanının Riyad’da yaptığı şaibeli istifa Lübnan için düğmeye basıldığının işareti gibi gözüküyor. Suriye, Irak, Yemen Şimdide Lübnan bütün bölge ateş altında kalacak gibi gözüküyor. İsrail’in etrafında Arz-ı Mevud bölgesi içerisinde ne kadar ülke varsa parçalara ayırmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Bu bölme siyasetini petrol kartelleri, silah üreticileri ve Neoconlar desteklemekte. Hepsi de bu müslüman kadim coğrafyaya leş yiyicilerin baktığı gibi bakıyorlar…

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Türkiye’yi bölme hedeflerini arka plana atan bu kirli ittfak önceliği İran’a vermiş durumdalar. Bu operasyonlar esnasında Türkiye’yi hapsetme ve oyalama görevi YPG ye verilmiş gibi gözüküyor. Tabi oyalama başarılı olamazsa daha güneyimizde kurulan bu kirli ittifak karşımıza dikilecektir.

Suud’a yüklenen diğer bir vazifede Türkiye’de 15 temmuz FETÖ darbesi ile çöken ılımlı İslam projesinin yeni hamisi olmak. Batı İslam dünyasını radikal ve ılımlı olarak ikiye bölmek istiyor. Bu bilinen bir gerçek. Özellikle FETÖ üzerinden yayılmaya çalışılan ılımlı İslam projesi Türkiye’nin kendi özüne dönme yolunda attığı adımlarla akamete uğradı. Projeyi ortaya atan küresel güçler projeyi uygulamaya koyacak yeni bir aktör bulmuş gibi gözüküyorlar. Yeni Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman önderliğinde başlatılan hareket rotasını ılımlı İslam olarak açıklamış bulunuyor. Nihai amaç Mekke Medine’de kurulacak Vatikan benzeri kukla bir hilafet devleti ile İslam dünyasını batı adına yönetmek… Tabi bütün hesapları gibi bu projenin de tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ne kadar hesap yaparlarsa yapsınlar ne kadar hain ve kukla çıkartırlarsa çıkartsınlar Allah’ın da (cc) bir hesabı vardır. Ne kadar tuzak kurarlarsa kursunlar Allah’ın (cc) da bir tuzağı vardır. Onların bütün hesap ve tuzakları Allah’ın kaderine kadardır.

Tabi bu arada 2019 seçimleri Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Eğer mevcut iktidar bağırsaklarını temizleyip halka güven veren kadrolarla hakkın yanında tereddütsüz yer alabilirse Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile bu kritik barajı aşacak ve bölgedeki bütün denklemler ve dengeler değişecektir. Yok eğer bu barajı aşamazsa zaten bütün bu konuştuğumuz konuları konuşmamızın bir manası kalmayacaktır. Çünkü her meseleyi konuşurken gizli özne Türkiye’nin kendi tarihine ve hakka dönüşü ekseninde konuşuyoruz. Eğer Türkiye’nin hakkı temsil ettiği böyle bir eksen olmayacaksa hiçbir şeyi bu şekilde konuşamayız. 

Türkiye önümüzdeki dönemde bir tercihe zorlanabilir, ya bu şer ittifakının içinde yer almaya zorlanacak ya da karşı ittifakta sayılıp düşman muamelesi yapılacak. Tabi Türkiye her zaman olduğu gibi net bir taraf olmaktan ziyade bölgede aklı selimi temsil etmeye çalışacaktır. Bir yandan Rusya ve İran’la hem Suriye de hem de Irakta bölünme politikasını durdurmaya çalışacaktır. Diğer yandan Suudi, Amerika ve İsrail bloğunu da karşısına almayıp politikalarında etkili olmaya çalışacaktır.

Diğer yandan Türkiye hem Nato’da hem de Avrupa Birliği’nde yol ayrımına sokulmak istenmektedir. Avrupa birliği bizim bağımsızlık yolunda ilerleyişimizi ve kendi boyunduruğundan kurtulmak isteyişimizi durdurmak için fonlarla tehdit etmektedir. Haddi zatında bu Türkiye için kayda değer bir önem taşımamaktadır. Türkiye için önemli olan ekonomimizin, üretim gücümüzün, bankacılık sektörünün, ihracatımızın ve turizmin neredeyse yarıdan fazlası Avrupa birliği ülkeleri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Avrupa birliği de başta Almanya olmak üzere bunu silah olarak kullanmaya çalışmaktadır. Nato’da ortaya çıkan resim krizi artık alttan alta giden hedef ve düşman ülke Türkiye imajını iyice gün yüzüne çıkarmış bulunmaktadır. Özellikle S400 krizi bunu iyice ortaya çıkarmış bulunmakta. Defalarca kendisine bağlı ordu üzerinden bize darbe yapıp yönetim değiştiren Nato artık açıktan Türkiye ile savaş senaryolarına çalışmaktadır. 

Artık bölgede ve içimizde Amerika ile gizli açık bir mücadeleye giriştiğimiz açıktır. Amerika’nın Türkiye’nin bütün itirazlarına rağmen PYD’yi silahlandırması, Türkiye’nin ise S400 füze sistemlerini alım sürecini başlatması ile düşman tanımlamalarını hangi yönde ortaya koyduklarını göstermişlerdir.

Türkiye’nin Suri-ye’de Rusya ve İran’la başlattığı diyalog Suriye’de meyvelerini vermeye başlamış, önce Fırat Kalkanı operasyonu, yakın zamanda da İdlip operasyonu ile Suriye’de oluşturulmak istenen kuzey koridorunu durdurmuştur. Artık Suriye’de yeni hedefimiz Afrin’in düşürülmesidir… 

Soçi zirvesi artık Suriye’de askeri dönemin bittiğini ve siyasi dönemin başladığını ilan etmiş oluyor. Tabi bu süreç belki eskisinden daha zorlu olacaktır. Yakın vadede kesin bir çözüm vaad etmese de orta ve uzun vadede bir çözüm oluşturabilir. Hayırlısını yüce mevlamızdan diliyoruz. Çünkü Suriye de altı yedi yıldır ölen insan sayısı bir milyonu buldu. Başka ülkelere göç eden mülteci sayısı beş milyonu aştı. 

Bütün dengelerin alt üst olduğu bir dönemden geçiyoruz. Arzı Mevud için, Petrol için, Armegedon için, silah satmak için jeostratejik bir coğrafya için bin türlü oyunun oynandığı bir dönemden geçiyoruz. Dostun düşman, düşmanın dost olduğu, bütün tanımlamaların ve hesapların alt üst olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bütün bu oyun ve düzenlere rağmen engellenemeyen bir ülke Türkiye’nin Allah’ın izni ile yükselişine de şahid oluyoruz. Cenab-ı haktan niyazımız gerek içeride gerekse dışarıda önümüze çıkartılan büyün bu engelleri, iman ile birlik ile, hayırlı bir sahip ile neticeye erdirmektir...

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:05

İNSAN GÜZELLİĞİN PORTRESİDİR

İnsan Güzelliğin Portresidir

İnsan Güzelliğinin Portresidir - Yusuf-i Kenan

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

İnsan Güzelliğinin Portresidir

 

İnsan, üns kökünden gelir. Ünsiyet kurmak, canlı ve cansız varlıkların etrafını sardığı çevreyle ilişki kurmaktır. Birlikte yol almaktır. İnsan, değerli bir varlıktır. İnsanın, aklı, iradesi, zekası ve duyguları birlikte yaşamaya, dünyayı güzelleştirmeye, kardeşlik duygularını arttırmaya yarar. Buna insani fıtrat denir. İnsan merhamet, vicdan, insaf duygu ve düşünceleri üzerine yaşar. Bunun dışına çıkan kişiler, kötülüklere uyarak kötülüğü seçmiş kişiler olur. Bununla beraber her insan öncelikle insan olduğu için değerlidir.

Dünyadaki en önemli görevlerimizden biri Marifetullah yani Allah’ı tanımaktır. O’nu tanımak içinse önce kendi nefsimizi, bedenimizi tanımamız gerekir. Çünkü nefsini bilen Rabbini bilir. İnsanoğlu hem madden hem de manen ne muhteşem, ne sırlı, ne mükemmel yaratılmış olduğunu anlasa ve idrak etse bu anlayış onu Allah’ın kudretini ve azametini anlamaya götürür. Hz. Ali’nin dediği gibi insan küçük alemdir. Bu alemde görebileceğimiz her şeyin özü Ademoğlu’nda mevcuttur.

Öyleyse insanın bu sırlı ve hikmetli bedenini tanımak temel vazifelerindendir. 

İnsan güzelliğin sırrıdır. Güzelliği hakkıyla anlamak isteyen herkesin bakacağı ilk yer İnsan- ı Kamildir. Güzellik hakikatini anlayan insanlarda tecelli eder. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin sûresi 4.âyet) buyuran Rabbimiz Allah yaratılmışların en güzelini biz kullarına yine bizi göstererek işaret etmektedir. Yüce Yaradan insana öyle değer vermiş ki, dünyadaki bütün varlıklar ve göklerdeki her şey; kuşları, hayvanları, denizleri, denizlerdeki balıkları, havayı, oksijeni, suyu, ağaçları, taşı, toprağı, dağları, demiri, yer altı, yer üstü madenlerini ve daha sayamadığımız bir çok nimeti insanoğluna hizmet etmek için yaratmış bir kısmını istifadesine sunmuş, bir bölümünü de onun tasarrufuna bırakmıştır.

İnsan, alemin özeti, cihanın canıdır. Rabbimiz, içinde yaşadığımız şu dünya sarayına insanı halife kıldı... İnsanın Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olması Allah’ın insana verdiği yüce değeri göstermektedir. İnsan halife sıfatını ve yaratıkların en üstün ve şereflisi olma özelliğini ancak Allah’a gerçek manada kul olmasıyla elde eder. Elbette başıboş yaratılmamış, yapıp ettiklerinden bir bir hesaba çekilecektir. Öyle ya, varlık alemi içinde her şeyin bir gayesi olduğuna göre böylesine üstün bir varlığın başıboş bırakılması ve gayesiz yaratılması mümkün müdür? Dolayısıyla insan; Allah’a kul olmak ve O’nun emir ve isteklerini hakkıyla yedrine getirmek, adaleti, şefkat ve merhameti yeryüzünde yaşamak ve yaymak üzere yaratıcısına verdiği sözü yerine getirme sorumluluğunu doğuştan üzerine almıştır. Ne zaman ki bu sorumluluğun hakkını veririz işte o zaman hayat sulh ve selamet, ne zaman ki unutur gaflete dalarız zulüm ve rezalete düçar oluruz. Diğer bir ifadeyle ne ekersek onu biçeriz.

Allah’ın bizlere rehber olarak indirdiği Yüce Kitabı Kur’an’ın ilk emri “Oku” dur. Kur’an’ımız insan merkezlidir. İnsana seslenir, insanı muhatap alır. Hedefi insanı insana yaraşır bir kıvama getirmek ve insan medeniyetini inşa etmektir. Kur’an; insanı yeryüzünde nefsine kul olmaktan çıkararak yalnızca Allah’a kul olmaya çağırır. Adeta, insana mutluluğun sırlarını ücretsiz bağışlayan berrak pınarlar gibi hayat kaynağı olur saadet bahşeder. Hikmet pınarının yanı başında dururken susuzluktan yanmak ne kadar acı ve ızdırap vericidir. Kitabı Kur’an, rehberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olan bir İslam aleminin, acılar içinde kıvranmasının; fırtınalı denizlerde güvensiz araçlarla yola çıkan ancak hedefine ulaşamayan sahil sahil can çekişen insanlıktan ne farkı vardır?

Şüphesiz her kesin olumlu özellikleri vardır. İnsan değerinin anlaşılmasına katkı sağlayan bu güzel özelliklerinin keşfedilmesi farkına varılması gerekir. Dışlama, aşağılama, küçümseme gibi olumsuz tavır ve davranışlar ise başkalarındaki olumlu özelliklerin fark edilmesine engel oluşturur. Kişilere önyargılı yaklaşan, küçümseyen, aşağılayan, dışlayan kişiler gerçekte insanın değerinin insan olmasından geldiğini anlayamamış demektir. Bu durumda çevresindeki kişileri dışlayıcı tavırlar içinde olanın gerçekte insanlık adına sorunlu olduğu söylenebilir.

İnsan değerli bir varlıktır; özellikle fıtri özellikleri bakımından olduğu gibi kabul edilmeli, değer verilmelidir. Günah yönünden ise her insan zaman zaman hata yapabilir, hatta bazen terk edemediği olumsuz alışkanlıkları olabilir. Bu tür özellikler zararlı olmakla beraber tamamen insanı değersiz yapmaz. Aksine tevbe etmesi için fırsat verilmeli, nasihatte bulunulmalıdır. Hemen silip atmak yerine güzel olan özellikleri ile değerlendirilmeli, hatalarını görüp anlaması içinse ifade edildiği gibi imkan tanınmalıdır. Unutulmamalıdır ki insan hata yapabilir, ama hatada ısrarcı olmamalıdır.

Baktığımız yerden gördüğümüz için, bakışımız mutlaka Rahmani olmalıdır. İnsanların fıtratları da fiziksel özellikleri gibi farklıdır. Bu farklılık her birimizde bulunan ayrı bir ilahi tecellinin tezahürüdür. İşte bunun hatırı her şeyin üstündedir. Mümin, mümin kardeşini sevmekle yükümlüdür. Çünkü iman etmiş olmanın şartlarından bir de budur. Müslüman kulun gönlü Rabbimiz Allah’ın tecelligahıdır. Bu sebep; insana bakışımızın temelini oluşturmalıdır. Ancak Bu tarz bir bakış ile insanın değeri ve hakikat nazarındaki konumu anlaşılabilir. 

İnsan ne kadar güzel ve özel olduğunu kendini tanırsa idrak edebilir. Bunun içindir ki tefekkür en büyük ibadetlerdendir. En büyük tefekkür gönüle dönük olanıdır. Çünkü gönül insana ait keşfolunmayı bekleyen sırlar ile doludur. Bu sırların en büyük tecelligahı Mümin kulun gönlüdür.

Herkes kendi gönlünde tek başına yol alamaz. Bunun için bu keşfe giden doğru yolları bilen iyi bir rehbere ihtiyaç vardır. Çünkü gönül keşfinin yolları çok çetin ve çetrefillidir. Pusula şaştığında insan kendi içinde kaybolabilir. Bulduğunu zannettiği şeyler kendi nefsi arzularının farklı tezahürleri olabilir. O sebeptendir ki bu yola rehbersiz çıkılmaz. Rabbimiz Allah’ın; en büyük yarattığı eseri olan İnsan için yol gösterici peygamberler gönderilmiştir. Son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa’dan (sav) sonra ise peygamber varisleri olan Allah dostu İnsan-ı Kamiller bu kutsal yolun irşad ve yol göstericileridir.

Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabii bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Rabbimiz Allah şöyle demiştir: “And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk.” (İsra 70) İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddi-manevi hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Rabbimizin biz insanoğluna bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslam, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlar Adem’in çocuklarıdır, Adem’i de Allah topraktan yaratmıştır.” buyurarak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslam, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

İslam’ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur’an-ı Kerim’de, hadislerde ve İslam tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber’in (sav) hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber (sav) Ashaptan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, ayağa kalkmanız gerekmezdi demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müslüman değilse insan da mı değil?” cevabını vermişti.

İslam’a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak ise bambaşka bir şeydir. “Her hak sahibine hakkını vermek” ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki Peygamber Efendimiz: “Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir” demiştir. Böylece İslam, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

Allah, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim bize örnek olası hasebiyle sahabe efendilerimizden Bilal-ı Habeşi (ra) ile Ebu Zer el-Gifari (ra) arasında çıkan bir tartışmada Hz. Ebu Zer, Hz. Bilal’e “siyah kadının oğlu” diye hitap etmiş ve Hz. Bilal bu söze çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber (sav), Hz. Ebu Zer’e: “Sende hala cahiliye adetleri görüyorum!” demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Hz. Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: “Bilal yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam!” diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. 

Sonuç olarak her şey insanı tanıyıp anlamaktan geçer. Çünkü tüm sorunların temel çıkış noktası insanın sırrına vakıf olup insanlığımızı yaşayıp, insanlığı yaşatabilmek ile mümkündür. Ceddimiz Osman Gazi’ye Mürşidi Şeyh Edebali’nin dediği gibi;

 

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort