JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 01 Temmuz 2019 00:00

MANEVİ SOFRALARIMIZ DOLU DOLU OLMALI

Manevi Sofralarımız Dolu Dolu Olmalı

Manevi Sofralarımız Dolu Dolu Olmalı - Mine Şimşek

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Manevi Sofralarımız Dolu Dolu Olmalı

 

Alemlerin Rabbi olan eşi benzeri dengi olmayan, yüce Allahu Teala’ya binlerce hamdu senalar olsun. Habibi Kibriya Muhammed Mustafa’ya zerreler adedince selatü selam olsun. Cenabı Hak cümlemizi bu dünyadan ayrılmadan “mağfirun” cümlesine ilhak eylesin . İçimizi dışımızı nur eylesin. Kendi rızasına varan kullardan eylesin.

Bu ayki konumuzda zikrin menen faidelerinden bahsedeceğiz inşallah. Allah dostları zikri, yalnızca bizim yapmış olduğumuz tesbihatlar olmadığını zikrin çeşitleri olduğunu ve bunların: Tevhid, salatu selam, oruç tutmak, namaz kılmak, Kur’an okumak, tefekkür etmek, tevbe etmek, Allah rızası için bir hayır yapmak, Allah korkusu ile yasaklardan kaçmak ve sohbet-ilim meclislerinde bulunmanın da zikir kabilinden olduğunu buyurmuşlardır.

Hace Hazretleri bir sohbetlerinde zikir ile ilgili şöyle nakletmişlerdir:

“Zikir bizim varlık sebebimizdir arkadaşlar! Zikrin güneşi kalbine doğmasa kalbin durur. Allahu Teala gözlerini kapatır göremezsin, kulaklarını kapatır işitemezsin. Evet o kalbe hava gitmese mağfiret, letaiflerinde devri daim yapmazsa imandan oluşan gayret düşer. Soğukluk olur mantık devreye girer. Zikir haydır hayat bulmuştur, zikretmeyen ölmüştür. Çünkü kainatta zikretmeyen varlık yoktur ayı güneşi, taşı toprağı, karıncası hepsi zikreder. Bunu bir unutan biziz. Cenabı Hak: “Onlar tesbih ederler siz işitemezsiniz.” buyuruyor.

Zikir asli ve muazzam bir ibadettir. “Ey iman edenler çokça zikredin.” buyruluyor. Yani zikirde sınırsız zikredin. Zikri daimden, zikri küle ulaşın. Allah’ın nuruna bütün kapılarımızı açalım. Nefeslerimiz sayılı sınırlı, nereye harcadığımızdan sorumluyuz arkadaşlar… Zikir süzgecinden tefekkür süzgecinden o nefesi alıp vermeliyiz bozuk para gibi o nefesi harcayamayız.

Malayaniden, çok konuşmaktan Allah’a sığınmalıyız. Boş düşünceler bile kalbe geldi mi ruhu söndürür. Hak dostlarının sohbeti ile besleneceğiz, bir düşünce geldi mi hemen tevbeye sarılacağız. Ruhumuzun gıdası için tevbe, sohbet, zikir şart. Manevi sofralarımız dolu dolu olmalı, gönül testimizi sohbet nurunun zikir nurunun altına koyacağız, bizlere şerbet olacak, o şerbeti sunacağız adeta… Şeytanın nefsin hilelerinden kendimizi çok iyi koruma altına alacağız. Başın ağrudı mı dişin ağrıdı mı hissedebiliyorsun hemen ilaç alıyorsun, gönül sancılarını gönül açlığımızı niçin hissedemiyoruz?”

Hace Hazretleri’nin bu güzel sohbetlerini biraz açmaya çalışalım inşallah: Zikir bir terbiye sistemi kirlerden arınma usulü olduğunu anlıyoruz. Zikirde kabuk istenilmiyor yani sürekli dilde kalan zikir değil, öz isteniliyor. İhlas ile yapılan zikir, muhabbet ile...

Bizler nasıl bir varlığı zikir ediyoruz? O ki alemlerin padişahı! O mübarek esmasını, tevhidini dilimizde: “Lailahe illallah! Senden başka büyük yok! Rahim yok! Cezayı erteleyen yok! Hastalığı senden bilirim, şifayı senden! Aklı bize sen lütfettin, hiç rahatsız olmadan konuşabilmek, yiyip içmek senin ikramındır. Allahım senin iznin olmadan yaprak bile kımıldayamaz, sen dilemesen konuşamam yürüyemem, akıl idrak vermesen huşu bulup zikir edemem, yine senin iznin olmadan nasip etmediğin rızkı yiyemem! İşte böyle düşünerek bütün azalarımız ile onu zikrettiğimizin şuuruna varıp o şuur ile hayatın içinde olup surekli onun rızasını aramaktır zikir. Var oluşumuzu sıhat ve afiyetimizi ona borçlu oluşumuzdan emirlerini yapmak, yasaklardan kaçmak, sürekli hamt etmek. Yani halk arasında hak ile beraber olmaktır zikir.

İçi boşaltılmış zikir değil dolu dolu muhabbet ile arzu ile yapmış olduğumuz “Estağfirullah elazim” tevbemizi, büyük bir pişmanlık ile ağlalayarak gönülden gelen o tövbe, nasuh tevbesi olup gönle ruha şerbet ilaç olur buyruluyor. O zaman her olaya güzel bakar güzel düşünürüz nefis terbiye olur. Konuşmalarımız hak adına sözümüz de doğruluk olur ve o zaman gönül gül bahçesine döner diyebiliriz.

Yine zikir ile irademiz beslenir, idrakımız artar, hayvanata bakışımız farklılaşır. Merhamet nazarı ile bakar: “Ya Rabbi! Senin bu varlık üzerinde sanatın var, eserin var!” deyip tefekkür ederiz. Zikirler ile adeta hayata tutunuruz, gelecek olan gaflete karşı zikrimiz siper olur inşallah. Zikir marifet yolunun esası ibadetin özüdür, imanın alameti ve Allahu Teala’nın kapısını çalmak onu anmaktır, hiç şüphesiz anılmaya en layık hazreti Allah’dır (cc).

İbn Ataullah el-İskenderi: “Zikir beraberindekileri her şeyi yakıp yıkan yok eden bir ateştir. Girdiği yerde (gaflet) odun bulursa ateş olup onu yakar, girdiği yer karanlıksa nur ışık aydınlık olup orayı aydınlatır. Aydınlıksa nur üstüne nur olup orayı aydınlığa boğar.” buyuruyor.

Sohbet meclislerinin de zikir halkası, olduğunu unutmayalım, yani sohbetlere gitmeden gönüllerimizi o sohbete hazırlamamız isteniliyor. Her türlü beşeri düşüncelerden sıyrılıp “Allahım! gönlümün temizlenmesi için muhabbet ile dolması için gidiyorum, acaba bugün Rabbim bana hangi bilmediğim bir ilmi nasip edecek!” deyip niyetimizi almalıyız. Allah dostları: “Sohbetlerde gönüllerinize seslenilir.” buyurmuşlardır. Yapılan sohbetleri ten kulağıyla değil gönül kulağıyla dinlememizi o kulaktan ince ince gönle aktığını hissetmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Yalnızca sohbet halkalarında bulunmakla kalmayıp duyduğumuz o güzel Rabbimizin buyruklarını, Peygamberimizin sünnetlerini, yani dinin emirlerini doğru anlamak, anlatmak ve amel etmek durumundayız.

Sevgili Peygamberimiz (sav): “Onlar Allah’ı zikretmeye düşkün olan kimselerdir. Zikir onlardan günah yüklerini kaldırır da kıyamet günü onlar Allah’ın huzuruna günah yüklerinden hafiflemiş olarak gelirler.” buyurmuştur.

Allah için hayır yapmak da zikirdir. Bu hayrımızın da gizli olmasına özen gösterip gönle riya kibir gelmeden “Senin rızan için yapıyorum!” deyip o ameli yapmalıyız. Bazılarımız yapmış olduğumuz nafile ibadet veya hayırlarımızı farkında olmadan anlatabiliyoruz. Gizli olmasına azami derecede çok dikkat etmeliyiz, çünkü gizli olan amelin yetmiş kat daha faziletli olduğu bildirilmiştir. 

Yazımızı Hace Hazretleri’nin gönüllere şerbet olan güzel duasıyla bitirelim inşallah:

“Cenabı Hak cümlemizi zikrin büyüklüğünü idrak edebilenlerden zikredebilmeyi lütfeylesin. Bizleri, darda zorda… hasılı her nefeste, özellikle son nefeste zikirde muafvak eylesin. Zikirlerimiz ile bizleri terbiye kılsın, bizi ihlasa eriştirsin ve herkesin kaçacağı o günde zikrin bereketiyle kendi zatı tarafından tanınanlardan eylesin. Zikri daimden zikri küle ulaştırsın, kalbimizi zikrullah ile işlersek nurlanacak, bugün onun ismini yarın muhabbetini onun yakınlığını huzuru bulacağız inşallah.

Öyle hale geleceğiz ki görüyormuşcasına ibadetlerimizi yapacağız. Hiçbir şey bizi zikirden ibadetten ona yakınlıktan alıkoymayacak. Canabı hak bu yolu bize açsın.”

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Pazartesi, 01 Nisan 2019 16:07

BÜTÜN “İZM”LERİ ÇIKARAN ŞEYTANDIR

Bütün ''İzm''leri Çıkaran Şeytandır - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 134 - Şubat 2019

 

Bütün ''İzm''leri Çıkaran Şeytandır

 

Biraz önce kütüphaneye bakarken elimize İbn Ataullah İskenderî hazretlerinin Hikem-i Ataiyye’si geldi. Dedik tevafuk, buradan sohbetleşelim, buradan söyleşelim. Cenabı Hak tesirini halk eylesin.

Evet, Hikem-i Ataiyye yani Ataullah’tan hikmetler, inciler, mücevherler anlamına geliyor. Ulema, geçmiş büyüklerimiz bu eserdeki hikmetli ifadeler hakkında buyurmuşlar ki: “Eğer namazda Kur’an-ı Kerim’den başka bir şeyin okunması caiz olsa idi Hikem’in okunmasını tavsiye ederdik.” Biliyorsunuz namazın farzlarından birisi de kıraattir. Kur’an’dan bir bölüm okumak namazın içindeki farzlarındandır.

Eğer namazda Kur’an’dan başka bir şeyi okumak caiz olsa idi, Hikem’in okunmasını tavsiye ederdik, demişler. Yani İbn Ataullah Hazretleri öyle ifadeler kullanmış ki Kur’an’ın özünden. Demek ki ayeti kerimelere uyum içinde, ayeti kerimelere yakın ifadeler kullanmış.

İbn Ataullah İskenderî Mısır’l; Mısır’ın İskenderiye şehrinden. O yüzden İskenderî diyorlar. Bizim pirimiz, sultanımız Ebu’l-Hasen Şazili hazretlerinin halifesi. Onun talebelerinden, onun meclisinde, tedrisinde yetişmiş. Allahu Teala şefaatlerine nail eylesin, himmetleri var olsun inşallah.

Bu eseri hepinize de tavsiye ederim, okuyun; anlayarak okuyun. Okurken müelliften/yazandan dinleyerek okuyun, kendi hislerinizle, kendi duygularınızla değil. Misal Hikem’i okurken sanki İbn Ataullah İskenderî hazretlerinden dinliyormuş gibi okuyun. Kur’an’ı okurken Cenabı Hak’tan dinler gibi okuyun. Hadis-i şerif okurken Sultanu’l-Enbiya’dan dinler gibi okuyun. Yoksa araya nefis karışır. Okurken size başka bir şeyler söyler onlar. Siz okursunuz ama o aradan kalbe başka bir şeyler söyler.

اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِ

Ta insanların kalbinin derinliklerine iner; oralarda konuşur gürültü yapar, dedikodu yapar, fısıltı yapar İblis aleyhillane. Sen farkında olamazsın. Bunun için Cenabı Hak buyurur:

فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِالّٰلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kur’an okurken, Kur’an okuyacağınız zaman şeytanı hesaba katın, ondan Allah’a sığının. Siz okurken o da size başka bir şeyler okuyabilir.

Bakın bunu bugün görüyorsunuz, çok net. Bugün Kur’an adına konuşanlar, Kur’an Müslümanlığı fikrini öne çıkarmaya çalışanlar, sözde Kur’an’dan söylüyorlar. Ama onlara şeytanlar vahyediyor. Allah’ın vahyini söylemiyorlar, iblisin onlara vahyettiklerini söylüyorlar. Eğer onlar Kur’an’ı okurken şeytandan Allah’a sığınsalar böyle şeyler söyleyemezler.

Bu sadece Kur’an-ı Kerim için mi? Hayır, her meselede böyle yapmalıyız. Hangi meseleye niyet edersek o işin içine şeytanın karışmasından, nefsimizin müdahale etmesinden Allah’a sığınmalıyız. Allah Rasülü buyurur ki: “İblis kanınızın damarlarınızda dolaştığı gibi içinizde dolaşır. Onun yollarını Allah’ı zikir ile daraltın.” Gezecek yer bulamasın. Allah’ı zikrederek, tefekkür ederek, zikrin manasını teemmül ederek onu içinizden çıkarın. Şunu da unutmayın, Cenabı Hak ayette şeytanı tarif ederken şöyle buyuruyor:

اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِۙ

O öyle bir şeytan ki, size vesvese verir, size konuşur. Nereye konuşur: Sizin kalbinizin derinliklerine, sadrınıza, gönlünüze konuşur.

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

Şeytan sadece cinnî değildir. İnsanlardan da onun avanesi, yardımcıları, arkadaşları, ekibi, grubu, örgütü vardır. Yani onlar ile de size konuşur. Kendini şeytana satan, şeytana tapan insanlar. Bir zaman vardı ne deniyordu onlara: Satanist, şeytana tapanlar. Tarih boyunca insanlar Allah’a tapınmamak için önlerine gelene tapınmışlar. Buda’ya tapanlara ne diyoruz Budist. Dünyada yaygın bir din. Çok da eski bir din. Uzak Asya’da oldukça yaygın bir dindir. Ateşe tapanlar var, Mecusi diyoruz, ateşperestler. Totemciler var, putlara tapanlar. Bu putlar zahir de olabilir, görünmeyen hadiseler de olabilir. Hevasına tapanlar. Kur’an-ı Kerim bunu ifade ediyor:

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ

Görmez misin ya Muhammed, şahit değil misin? Hele bir bak yani onlara? Kendi hevasını ilah edinmiş, Rab edinmiş nefsine tapanları görmüyor musun ya Muhammed!

İnsan nefsine tapınabiliyorsa, kendine tapınabiliyorsa her şeye tapınabilir. İşte böyle şeytana tapanlar da var, satanist. Şimdi şeytana tapanlara modernist diyorlar. Bunlar şeytana tapıyorlar. Kadınlardan da feminist diyorlar. Feministler… Kadın üstünlüğünü savunanlar. Bunlar da şeytana tapıyor. Çünkü bütün bu “ist”leri çıkaran şeytandır. Bu yolları kuran şeytandır, onun vesveseleridir. İnsanları da kullanarak yollar icat ediyor.

Allah Rasülü (sav) bir gün sahabe ile otururlarken asası ile kumun üzerine düz bir hat çekiyorlar, sahabe bakıyor. Efendimiz buyuruyor ki: “Bu yol sırat-ı müstakimdir.” Dost doğru yoldur. Bu yol enbiyanın yoludur, peygamberlerin yoludur. Bu yolun ismi İslam’dır... Sonra o yolu kesen/kat eden başka hatlar çiziyor. Buyuruyor ki: “İşte bu yollar da şeytanın yollarıdır.”

Bunları da şeytan ihdas eder. İnsanlara bunu kese, kısa yol diye gösterir. Buradan gidersen menziline/maksuduna daha tez varırsın, der. “Ben bu düz yolun üstündeyim.” buyurur Cenabı Peygamber. Yani o yolu Peygamber aydınlatıyor. Onun sünneti aydınlatıyor. Bu yoldan ayrılmazsanız kıyamete kadar hidayet üzere olursunuz. Ama diğer yolların her birinin üzerinde bir iblis ruhlu, iblis anlayışlı birileri vardır. Onlar sizi butlana, batıla davet eder. Bunlar çok farklı sıfatlarla görünebilir. Bunlar siyasi lider olabilir, hükümet başkanlığına kadar yükselir.

Bunlar askeri lider olabilir, Genelkurmay Başkanı olur. Bunlar bir tekkede şeyh olur, etrafında müritleri olur. Bunlar bir üniversitede profesör olur, yanında talebeleri olur. Bunlar müellif olur kitaplar yazar, çok da tutulan bir yazar olur… Yani sıfatları farklı farklı olabilir. Bunların hepsinin temel özellikleri birdir: Şeytaniyet. Özellikleri budur. Bunların hepsi üstü örtülü bir şekilde Allah’tan gayri şeylere çağırırlar. Davetleri vardır, kendilerince gayretleri vardır. Ama Allah’tan gayri şeylere çağırırlar: Hevalarına çağırırlar. İlah edindikleri hevalarına, arzularına, anlayışlarına. İşte bunun için Cenabı Hak buyurur ki onlardan Allah’a sığının:

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ

O şerlilerden bütün bu kâinatı, insanlığı var eden Allah’a sığının.

مَلِكِ النَّاسِۙ

İnsanların padişahına güvenin. Mevla’ya güvenin.

اِلٰهِ النَّاسِۙ

İnsanlığın, kâinatın varlığın ilahına yönelin. Siz Allah’ı bir bilin.

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ

Siz o gizli gizli gönülleri iğfal eden bütün şeytanlardan insanların Rabbine padişahına ilahına yönelin ve sığının. Şimdi İbn Ataullah İskenderî gibi, Abdülkadir Geylani gibi, Şah-ı Nakşibend (ks) gibi insanların görevini anlayabiliyor musunuz? Bu mukaddimenin içinde bunların görevi de anlatılıyor. Bunlar Cenabı Hakk’ın ricalullah/Allah adamı diye buyurduğu, hizbullah/Allah taraftarları diye tarif buyurduğu, mukarrebun/bize yakın olanlar diye sıfatlandırdığı, vasıflandırdığı insanlar. İşte bunlar Cenabı Peygamber’in (sav) çizdiği o düz hattın kıyamete kadar koruyucuları, o yolun hizmetçileri.

Bunun “كلام السادات سادات الكلام” buyurmuşlar, büyüklerin sözleri de kendileri gibi büyüktür. Namazda okunmaya layık görmüşler o sözleri. Namazda başka bir şey okunsa Hikem okunurdu, buyurmuşlar. Bu duygularla okumaya gayret edelim, konu buydu. Allahım cümlemizi muvaffak kılsın. Hazret burada buyuruyor ki: Varidat Hazreti Kahhar’dan geldiği için karşılaştığı her şeyi yakar yok eder.

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌ

“Hayır! Hayır, biz hakkı bâtılın tepesine atarız da onu parçalar. Bir de bakarsın, o anda (bâtıl) mahvolmuştur.” (Enbiya 18)

Varidat, Allahu Teala’nın lütfu bereketi ile mümin insanın kalbine gelen ilhamatıdır. Allah’ın ona nusretidir. Bu varidatın şekillenmiş haline firaset diyoruz. “Müminin firasetinden korkun.” buyurur Sultanu’l-Enbiya. Müminin bakışından, anlayışından, meseleleri değerlendirişinden korkun. O Allah’ın nuru ile değerlendirme yapar. Allah namı hesabına hareket ettiği için her şeyi Allah’ın nuru değerlendirir.

O nur denir? Vahyi ilahi ile yani Cenabı Hakk’ın her meselede belirlediği ölçülerle hareket eder. O meseleyi, o meseleye ait ölçüler içinde düşünür. İşte kalbini böyle Allah’a yönelttiğinde, kalbini vahiyle bütünleştirdiğinde Allah o kalbe ilham eder. Ayeti kerimede de buyurur bunu Cenabı Hak:

اَفَمَنْ شَرَحَ الّٰلُ صَدْرَهُ للِلْإِسْلَامِ

Allah onların kalplerini açar, şerh eder, genişletir. O kullarının gönüllerini uçsuz bucaksız hale getirir. Niye? Oraya tecelli edecektir de ondan. “Bir gönle sığan Mevla, var olan eşyalara sığmaz.” der şair. Allah o gönle tecelli buyuracak. O gönle nazar edecek. Onun için onun zeminini hazırlıyor. Onu şerh ediyor, açıyor, sınırlarını kaldırıyor. İlhama müsait hale getiriyor. Buna firaset diyoruz. Bu firaset kişinin kalbine Allah’tan geliyor. Ama burada ilginç olan bir yön de Cenabı Hakk’ın kahhariyet sıfatını zikretmesi. Varidat Hazreti Kahhar’dan geldiği için. Başka bir sıfatını zikretmiyor. Hazreti Rahman’dan diyebilirdi. Hazreti Subhan’dan diyebilirdi. Değil, Hazreti Kahhar’dan diye buyuruyor İbn Ataullah hazretleri. Niye Kahhar? Demek ki kalpteki fazlalığın, cürufun, ifrazatın, gafletin, beşeriyetin bırakmış olduğu tortuların temizlenmesi, yakılması yok edilmesi lazım.

Bunun için Kahhariyet. İslam’ın böyle yönleri çok ilginçtir. Biz mesela her işe başlarken besmele söyleriz. Allahu Teala’nın rahmaniyet ve rahimiyetini öne çıkarırız. Çünkü o yaptığımız işte bize merhamet buyurmasını, şefkat göstermesini yardım etmesini isteriz. Niye merhamet? Belki aslına uygun yapamayız, öyle olsa da onu bizden kabul buyursun, yüzümüze vurmasın. Aslına uygun yapamayabiliriz. Eksik olur bizim yaptığımız iş, kuluz. Onu reddetmesin, kabul buyursun. Bakın kurban keserken Bismillahirrahmanirrahim denmez ama. Kurban boğazlayacağımız zaman orada rahmaniyet, rahimiyet olmaz. Niye? Rahman olsa o kurbanı kesemeyiz, merhamet gerekir. Çünkü o kurbana da Rahman’dır ona da merhamet edecektir. Ne deriz kurban keserken? “Bismillahi Allahu Ekber.”

Senin büyüklüğün adına, azametin adına kesiyoruz bunu ya Rabbi. Büyüklüğe yakışan odur. Dünyada bile serseri büyüklere kurban kesiyorlar. Bir ferd-i leim geliyor bakıyorsun kaç tane kurban kesiyorlar. Hacda, Allah hepimize nasip etsin, şeytan taşlamada “Bismillahirrahmanirrahim” denmez. Kurban bayramının üç günü şeytan taşlanır. Bismillahi Allahu Ekber diye taşlanır. Bismillahirrahmanirrahim diye olmaz. Şeytana merhamet yok. Her sıfatın farklı bir özelliği var. Şimdi burada Kahhar ismi şerifini kullanmasının sebebi o sıfatın tecellisine ihtiyaç var. Bir güce, bir otoriteye, bir devrime ihtiyaç var. O devrimi Rahman sıfatı yapmaz. Subhan sıfatı yapmaz. Celaliyet gerekli, sertlik gerekli. Onun için İbn Ataullah hazretleri buyuruyor ki Kahhar’dan gelirse…

Dolayısıyla o Kahhar tecellisi şeytanın bütün desiselerini, tuzaklarını; nefsin gönülde kurduğu devleti devirir. Cenabı Hak kalbi fetheder. Ve içerde Hak’tan gayri ne varsa onları yakar yok eder, temizler. 

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً

Cenabı Hak buyurur ki söyle ki: “Sen ya Muhammed hak gelirse, hakikat gelirse, Allah’ın nuru gelirse batılı ortadan kaldırır, yanlışı temizler, süpürür götürür. Bilin o batıl, o şeytaniyet yok olmaya mahkumdur. Onun bir kökü yok, onun bir ayağı yok, dayanağı yok, senedi yok.

Şimdi biz bu ayete ümit ediyoruz. Bugünkü batıllar da çok sürmeyecek inşallah. Yeter ki biz dik durmayı bilelim. Bunlar da yıkılacak, yıkıldı hepsi çünkü. Firavun öldü, Nemrut öldü, Karun öldü, Hâmân öldü. Sistemleri yıkıldı. Modern firavunlar da ölecek. Evet, bu Kuraniyyun anlayışını, sözde yeni bir din olarak insanlara lanse etmeye çalışanlar da yıkılacak inşallah. Yeter ki biz imanımızda kavi olalım. İslamımızda samimi olalım, ihlaslı olalım. Biz aç bir insanın ekmeğe sarıldığı gibi Allah’ın ipine ve Rasul’ün sünnetine yapışalım. O zaman bu batıllar zail olacak. Hakk’ın kahhariyeti onları yakacak. İbn Ataullah hazretleri ayeti kerimeyi de bunun için örnek gösteriyor: “Biz hakkı batılın üstüne çarparız da o Hak o batılı yakar perişan eder.”

Şimdi demek ki bizim nefsimiz batıl, bunu biliyoruz.

إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Buyuruyor Allah. “Sizin nefsiniz size sürekli sürekli kötülüğü emrediyor.” Size yanlışları doğru gösteriyor. Çirkinleri makyajlıyor güzelleştiriyor. “Bak şöyle yaparsan daha iyi olur, çevren seni beğenir, kabul eder, sever. Çevre ile uyum içinde olursun. Ne böyle kara fatma gibi giyiniyorsun. Daha modern şeyler giy. İslami olsun ama daha modern olsun. Bak çevrede bu kadar gençlik var. Sen de böyle modern giyinirsen onlar belki sana ısınır. Senin vesilenle İslam’a ısınır.” Bak sana nerelerden su getiriyor!

“Bazı meselelerde katı olma. Yumuşak ol. Allah’ın rahmeti sonsuzdur. Belki yaptığın şeyde ufak tefek yanlışlıklar olur ama Allah bağışlar. Allah affedicidir, affı sever. Sonra tevbe edersin, Allah ile arayı düzelti verirsin. Bu kadarı kadı kızında da var. Hacı hoca gelmemiş mi hiç bu zamana kadar. Biraz gevşet bu işleri.” Nefsimiz bize konuşuyor. Sû olanı, kötü olanı, masiva olanı emrediyor bize. Muvaffak oluyor mu? Maalesef, oluyor da. Siz de görüyorsunuz işitiyorsunuz. Meşru mazeretler müstesna onlara bir şey diyemeyiz çünkü bu da bir fıkhi bir kaidedir. Mazeret mahsuratı kaldırır. Bir özür varsa, ciddi bir sebep varsa o ciddi sebep mahsurlu olan şeyleri ortadan kaldırır. Farklı bir çıkış yolu, bir alternatif getirir. Bakıyoruz hanımefendi çarşafından dolayı çevresinde utanç yaşıyor. Bir gün, iki gün derken nefis ağır basıyor, çarşafı çıkarıveriyor. “Niye çıkardın?” “Ya tuhaf bakıyorlar.” Peki, onların bakışı niye seni bu kadar etkiliyor da Allah’ın bakışı seni etkilemiyor? Halbuki Allahu Teala ayeti kerimede buyuruyor ki

إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

Ey kullarım biz her saniye, her salise size bakıyoruz. Sizi murakabe ediyoruz, kontrol ediyoruz. Gözümüzün önündesiniz. Niye Allah’ın bakışı bizi etkilemiyor da insanların bize bakışı bizi etkiliyor. Şimdi bakın bu işin biraz daha ilerisine giderseniz işin içinden çok acayip şeyler çıkar: Şirk çıkar, şirk. Allah’tan değil de insanlardan etkilenmek, onları Allah’a eş koşmak. Haşa, onları Allah gibi değerli kabul etmek. Allah Rasulü ne buyuruyor: “Ben bundan sonra sizin aya güneşe yıldıza veya cisimlerden putlar yapıp tapmanızdan korkmuyorum. Bir daha böyle akılsızlık yapmazsınız. Böyle bir cehalete düşmezsiniz. Ben sizin gizli şirkinizden korkuyorum buyuruyor. Gizli… Bazı şeyleri Allah kadar değerli tutmanızdan. Allah’ı bırakıp onlara yönelmenizden… Bundan korkuyorum.” İşte çevresel faktörleri ilahlaştırmanızdan, siyasal faktörleri, örfleri dinleştirmenizden korkuyor Cenabı Peygamber.

Adam örfünü din haline getiriyor. Örfü dinin önüne geçiyor. Örf… Biz anamızdan babamızdan böyle gördük diyor, dinin açık, sarih emri varken o emrin değil de örfün gereğini yapıyor. Bu hepimizin hayatında var olan bir şey.

Nasrettin Hoca misali; yoğurt satıyormuş da Hoca pazarda adamın birisi de gelmiş şöyle biraz kaba elini derinlemesine sokarken hoca demiş ki: “Çok karıştırma bak dibi lor gelir bunun.” Adam espri diye almış yoğurdu eve götürmüş. Yoğurdu kaptan boşaltırken bakmış dibi lor, peynir. Hemen kadıya gitmiş. Demiş: “Beni kandırdı, peyniri yoğurt diye sattı.” Neyse Hocayı mahkemeye çağırmışlar. Demiş: “Kadı efendi ben söyledim!” Kadı sormuş: “Nasıl söyledin?”

Hoca cevap vermiş: “Ben dedim ki çok karıştırma dibi lor gelir.” Söyledi mi, diye sorar kadı da adama. “Söyledi.” der adam: “Ama ben espri yaptı zannettim!”. Kadı da: “Yapacak bir şey yok malını sana söylemiş. Dibinde lor var diye. Sende bile bile almışsın.” der.

Şimdi bu işi karıştırdın mı dibi lor geliyor, şirke gidiyor. Çevre bana değişik bakıyordu, değişik bakmasınlar diye çarşafı çıkardık. Peki, bakış değişecek mi? Vallahi yok! Allahu Teala buyuruyor ki:

وَلَنْ تَرْضٰ عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتَّٰي تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ

Sen her şeyinle onlara tabi olmadıkça, onlardan olmadıkça sana bakışları değişmeyecek. Seni değerlendirmeleri değişmeyecek, senden razı olmayacaklar, seni sevmeyecekler. Bu sefer onların gözünde pardösülü yobaz olacaksın. Kara çarşaflı yobazdın, pardösülü yobaz olacaksın. Bir şey değişmeyecek. Değdi mi peki? Yobazlıktan kurtulamadın yani. Eşeğin semerini değişsen de, altından yapsan da eşek değişmiyor. İşte batıl kalbe böyle yerleşiyor. Nefsin arzuları yerleşiyor. Dünya sevgisi şeklinde oluyor bu, çevreye saygı diye oluyor bu, sözde uyum adına oluyor. Ama ne zaman sen Hakk’a dönüyorsun, ne zaman Kur’an’a sarılıyorsun, ne zaman Hz. Muhammed’i (as) dinlemeye başlıyorsun o zaman Hak gönlüne nisan yağmuru gibi yağmaya başlıyor.

اَلَا بِذِكْرِ الّٰلهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

Gözünü aç bak, uyanık ol ki, bizim zikrimiz yani bizden gelenler, bizim emrimiz, fermanımız, ihsanımız, ikramımız sizin gönüllerinizi rahatlatır, huzur verir, mutluluk/saadet verir. Açar gönülleri ferahlatır, buyuruyor Allah. Bu hali Allah’tan gelenler yapar. Bunun için Nakşibendiler, Hâcegânlar vukuf-i kalbiyi çok önemserler. Temel prensiplerdendir bu yolun. Vukuf-i kalbi, kalbe vakıf olmak, kalbe dikkat etmek. Yani kalbe ne geliyor ne gidiyor; nereden geliyor bunlar. Rahmani mi, Şeytani mi? Bunu murakabe etmek. Şahı Nakşibend hazretlerinin belirlediği esaslardan birisidir, vukuf-i kalbi. Kalbe sahip olmak, vakıf olmak, dikkat etmek manasında. Çünkü kalp önemlidir.

أَلاَ وَإِنَّ فِي الجَسَدِ مُضْغَةً: إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الجَسَدُ كُلُّهُ، أَلاَ وَهِي القَلْبُ

“İnsan bedeninde bir et parçası var. Onun ismi kalptir, ona kalp diyorlar. Eğer o kalp salih olursa, salim olursa; o kalbe vakıf olunursa, o kalp Allah’ın zikri ile mutmain olursa, tenvir olursa bütün beden kurtulur. O insan kurtulur, salih olur. Onun yaptığı işe âmâl-i salih denilir. Eğer o kalp bozulursa, o kalbe vakıf olunmazsa, kendi haline bırakılırsa, değişik faktörlerden etkilenirse; şeytana, nefse, hevaya bırakılırsa kalp fesad olur. Kalp fesad olursa bütün ceset fesad olur.” Cehenneme odun olur o adam. Amele salih olur. Amali salih yapacaktı ya, amele salih olur.

Bakın, Allah iman ile birlikte ameli zikrediyor. Ama vasıflı amel istiyor. Vasıflı, birinci sınıf amel istiyor. Şanına layık amel istiyor. Senin her yaptığını istemiyor. Astar olsun yüz olsun, kız olsun tez olsun, istemiyor.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

İman edenler, Allah’ı tanıyanlar, Allah’ı bilenler var ya onlar hep güzel işler yaparlar. Niye? İşte varidat onlara Allah’tan gelir. Kalpleri Allah’a açıktır. Bütün alıcıları Allah’a dönüktür onların. Onlar Cenabı Hak’tan sinyal alırlar. Onların kalbine konuşur Allahu Teala. Bunu arzu ediyoruz, buna talibiz, bunun için buradayız. Ama sırf bu kadar yeterli değil. Burada olmamız yeterli değil. Buradan geriye evlerimize gittiğimizde buradan geriye ne götüreceğiz, bu önemli. Asıl hayat orada. Nerden geldiysek oraya, geriye ne götüreceğiz. Burada size bir sermaye veriliyor. Veya la teşbih, demonte bir malzeme veriliyor. Siz mekanınıza, meskeninize, yurdunuza gittiğinizde bu demonte malzemeyi monte edeceksiniz, birleştireceksiniz. Bundan bir fikriyat çıkaracaksınız. Bu sizde bir yaşam tarzına dönüşecek. İhlasa dönüşecek. Anlayışa dönüşecek. Hayat tarzı olacak sizde. Yeşillik olsun diye söylenmiyor bunlar.

İşte o zaman anlayacağız ki biz gerçekten bu işi istiyoruz, samimiyiz. Allah’ı istiyoruz. Biz O’nu samimiyetle istersek, O da bizi isteyecek. Kul Allah için olursa, Allah da kul için olur. Ayeti kerimede Cenabı Hak buyuruyor:

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ فَاِنّ۪ قَر۪يبٌ

“Sana bizden sorarlarsa yani bizi isterlerse, bize meraklı iseler onlara de ki biz onlara çok yakınız.” Yani biz de onlarla beraberiz biz de onları istiyoruz. Bilsinler ki onlar bize dua ettiklerinde dualarına icabet edeceğiz. Bize iman ederlerse bize yönelirlerse bizim için olurlarsa; dua ettiklerinde, bizden bir şey istediklerinde onlara yardım edeceğiz, dualarına icabet edeceğiz. Ve onları doğru yollarımıza, hidayetimize, nurumuza, rahmetimize ulaştıracağız. Varmak istedikleri hedef, menzil: “İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi.” Onları oraya ulaştıracağız. Rabbimiz de o zaman istiyor ve yardım ediyor. Ama sen bunu samimiyetle istersen.

Sen kitabın ve sünnetin ölçülerine ciddi manada sahip olursan, bu yolun edeplerini tatbike, takibe gayret edersen… Sen insansın, Müslümansın, ihvansın. Farklı sorumlulukların var. Sen dışardaki herhangi bir insan gibi yapamazsın. Sen Nakşibendisin. Sen dışını değil gönlünü nakışlayansın. Gönlünü süsleyensin sen. Senin işin hep gönülle. Nakşibendilik bu, gönlünü süsleyeceksin. Gönlünü işleyeceksin dantel gibi. Bizim işimiz gönülde başlıyor gönülde bitiyor. Dışarıda bir işimiz yok bizim. Bizim bütün işimiz içeride.

Bunun için bize, amandır, zikirde dilini bile oynatma diyorlar değil mi? Damağına yapıştır. Seni de kimse görmesin bir de örtü ört, gafiller uyuyorlar zannetsin. Ne sen kimseyi gör ne kimse seni görsün. Kalbinden çalış. İçeride fırtınalar essin. Cenabı Hak da öyle buyur ya:

اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةۚ

Sen Rabbine dua et, ibadet et taatte bulun. İçten sızlanarak. İçten fırtınalar kopararak, depremler yaparak ve gizli olarak, gizli. Dışardan kimse bir şey bilmesin. Senin işin böyle. Ama biz biraz istiyoruz ki dışarıdan da bilsinler. Dışarıyı karıştırırsan işler karışır. Sen bil, Hak bilsin yeter, başka bilen olmasın; Nakşibendilik bu.

Bu yol sırrî bir yol. Bu yolun seyri enfüsi, gizli, içeride, nefis üstünde. Diğer tarikatların seyri afakidir, alem üstündendir. Hatta Hazreti Şeyhimiz (ks) tesbih ile gösterirdi. Buyururdu ki: “Diğer tarikatlar tesbihin başından sonuna bu yolu dolaşacaklar. Seyri sulukları, onların yolculukları buradan. Böyle menzile ulaşacaklar. Bizim yolumuz, tesbihin başlangıç tanesinden hemen karşısındaki bitiş tanesine.”

Onun için Şahı Nakşibendi: “Bizim yolumuzun başlangıcı diğer bütün yolların nihayetidir.” buyurmuş. Ha gayret inşallah. Gayret olursa himmet de olur. Gayret ve himmet oldu mu bu nimete dönüşür, nimet olur.

 

Mayıs 2020

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi'nin Mayıs 2020 sayısı çıktı.

 

Tevbe Kararlılıktır, Bir Daha Yapmamaya Azmediştir- Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Tevbe Kararlılıktır, Bir Daha Yapmamaya Azmediştir

 

Sual: Efendim Cenabı Hak ayeti kerimede: “Ey iman edenler! Allah’a öyle tevbe edin ki, nasuh bir tevbe olsun.” buyuruyor. Öncelikli olarak tevbe, nasuh tevbesi nedir ve bu nasuh tevbe nasıl yapılır?

Cevap: Tevbe bir furkandır yani fark ediştir. Hakk’ın istediği ile nefsin istediklerini fark edip; nefsin istediklerinden kaçıp Hakk’ın istediklerine sığınıştır tevbe. 

Tevbe acziyet, pişmanlık, mahcubiyet duygusudur. 

Tevbe, “Ya Rabbi benim bu nefse gücüm yetmiyor, şeytanla baş edemiyorum. Sana sığınıyorum, Sen benim elimi bırakma, beni kapından kovma. Benim ümidimi, sevincimi kırma Ya Rabbi.” diyerek Allahu Teala’ya karşı aczini itiraf etmektir. 

Bu anlamda acziyeti itiraf, hasbelbeşer yapılmış eksikler, noksanlar varsa bunlardan pişmanlıktır. Harbi bir şekilde “Evet, ben bunları yaptım, şeytanla baş edemedim, nefsime gücüm yetmedi bunları yaptım. Pişmanım, kapına geldim. Küçüğün işi sehv ile isyan büyüğün işi af ile ğufrandır, ben merhametine sığınıyorum.” diyerek pişmanlık duymaktır. Allah’ın azametinden, kibriyasından, yüceliğinden mahcubiyettir, utanma duygusudur. 

Allah Rasulü: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayeti kerimesi geldiğinde altı ay semaya doğru bakamamışlar. Ben nasıl Allah’a istediği gibi doğrulacağım, nasıl bunu başaracağım diye edebinden, utanma duygusundan utancından semaya bakamamış. Ta ki O’nun hakkında “عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ - Ey Muhammed! Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki sen elbette dosdoğru bir yol üzeresin.” (Yâ-sîn, 4) ayeti gelinceye kadar. Sen dosdoğru yol üzerindesin, sen doğrusun, korkma! Bu müjde O’na verilinceye kadar gökyüzüne bakamamış Kâinatın Efendisi. 

İşte tevbe böyle bir mahcubiyettir, mahzuniyettir. İnsanın bir kaybı oluyor, misal ailesinden birini kaybediyor; annesini, babasını kaybediyor, evladını kardeşini kaybediyor vesaire, Allah cümle göçmüşlerimize rahmet eylesin. Bundan dolayı ne kadar mahzun oluyor, günlerce yüzü gülmüyor, yemiyor içmiyor, iştahı kaçıyor. Halbuki ölen kendisi değil aileden biri vefat etmiş. Ama onun yokluğu, onun olmayışı bunu bu kadar etkiliyor. Belki onunla yaşadığı şeyleri düşünüyor. Geçmişte güzel şeyler yaşamış, güzel ilişkiler olmuş. Onlar bir daha olmayacak, bunları düşününce mahzun oluyor. 

Bırakın bir insanın annesini babasını kaybetmesini evinde beslediği bir muhabbet kuşu olsa iki üç sene ona baksa su verse, yem verse o muhabbet kuşuyla arasında bir ülfet olsa adeta bir dostluk olsa; onu bir evlat gibi sevse… O kuş uçsa, kaçsa veyahut ölse o insan mahzun oluyor. Kuş, ama üzülüyor insan… 

Veya mal kaybediyor, para kaybediyor; malını satmak zorunda kalıyor. 

Eğer bir mümin işte tevbe ile Allah’a karşı böyle bir mahcubiyet, mahzuniyet yaşamıyorsa o tevbeyi anlamamış demektir. İsyan, günah, gaflet… yaptığın her ne ise sana imanın hakikatini, Allah’ın sevgisini, Allah’ın heybetini kaybettiriyor. Bunları unutmasan zaten, kaybetmesen o günahı işleyemezsin. İhsanı düşünen bir insan, Allah’ı görürmüşçesine hareket etse, Allah’ın kendini sürekli gördüğünü müşahede etse, bunu düşünse kötülük yapamaz. 

Öyleyse bu insan Hakk’ı kaybetmiş, bundan dolayı mahcubiyet yaşaması lazım. Ya Rabbi ben senin gözünün önünde neler yapıyorum!.. 

Misal sigara içiyorsun baban geliyor, deden geliyor, amcan geliyor seni öyle yakaladığında mahcup oluyorsun, hemen ayağının altına atıyorsun. Niye, babana saygından… Allah’a karşı günah işliyorsun, seni her daim gören işiten senden haberdar olan Âlemlerin Rabbine karşı sen bir masiyette, bir hatada, bir isyanda bulunmuşsun. Peki, bunun sende bir mahcubiyeti olmamalı mı? Bir toparlanması olmamalı mı? 

İşte tevbe mahcubiyettir. Tevbe kararlılıktır, bir daha yapmamaya azmediştir. Furkan dedik ya madem fark ettin ki yaptığım şey yanlıştır, Hakk’a karşı yapılmaması lazım, “Ben Müslümanım benim böyle davranmamam lazım.” bunu anladın, ciddi karar vermelisin ki onu bir daha yapmayasın. Bir daha misal yalan söylemeyesin, gıybet etmeyesin, zulmetmeyesin, kimsenin hakkına hukukuna tecavüz etmeyesin, kem gözle kimseye bakmayasın. Kibirden, gururdan, ucbdan uzak durasın. Kararlılıktır tevbe. 

Tevbe ric’atır, dönüştür; Allah’a dönüştür. “Ya Rabbi ben nefsani bir alanda, şehevi arzularla, gaflet içinde yaşıyordum. Şimdi uyandım, Seni tanıdım, bildim. Sen sonsuz merhamet sahibi, mağfiret sahibi, güç kuvvet sahibi Âlemlerin Rabbisin. Sana döndüm Ya Rabbi.” 

Dönüştür; dolayısıyla bir muhabbettir sevgidir, aşktır tevbe. Seven sevdiği ile arayı bozar mı, katar mı? Sevdiğini incitir mi? Günahtan Cenabı Hak inciniyor. Bizi günah işleyelim diye yaratmamış. Hayırda yarışalım diye yaratmış bizi, güzellikleri yapalım diye yaratmış bizi. Şer işledik mi, yanlış yaptık mı inciniyor Cenabı Hak. Nasıl sevdiğimizi incitelim? Çocuğumuzu incitmiyoruz, bizden bir şey istese yok dememeye çalışıyoruz. Misal elbise istiyor, oyuncak istiyor alakaderilimkan ona yok demek istemiyoruz, çocuğun yüzü yere düşmesin… Allah senden kulluk istiyor, ibadet istiyor, itaat istiyor, dürüstlük istiyor, doğruluk istiyor, temizlik istiyor. Seviyorsan eğer bunları var gücünle yapmaya azmedeceksin. 

Tevbe muhabbettir, tevbe istikrardır, sıratı müstakim üstünde, Allah’a dosdoğru giden yol üstünde sabitkadem olmaktır. Kararlılıktır dedik ya kararını vermişsin. Kararın ne idi: Ben Müslümanım, Müslüman kalacağım, Müslüman öleceğim. Öldürseler beni, ben Allah’ın izniyle Rabbime karşı yanlış yapmam. Rabbimi aldatmaya kalkmam, Rabbimi kandırmaya çalışmam. 

İstikrar… 

Namazımdan, abdestimden, helalimden taviz vermem. Hiç kimse beni harama, küfre, fıska, zındıkaya bulaştıramaz. 

Sorunun ikinci bölümü, tevbe nasıl yapılır? İnsan işte bütün bu duyguları, bu erdemleri özünde birleştirip Allahımızın “فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ - O halde hemen Allah’a kaçın” (Zariyat, 50) emri üzerine; bütün bu duygularla masivadan, gafletten, nefsaniyetten, hevau hevesten Allah’a koşuştur tevbe. Şöyle bir akşam vakti okulların dağılma saatinde gidin bir okulun önünde okuldan çıkan çocukları izleyin. Okul bittiğinde, bitiş zili çaldığında o çocuklar sınıflarından nasıl bir heyecanla, bir coşkuyla koşuyorlar… Onlara göre o günkü sıkıntı, yoğunluk bitti, ders bitti. Bir an evvel evlerine koşup ne yapacaklarsa evlerinde, kendilerince huzur ne ise ona bir koşuşları var. Gözü kimseyi görmüyor o talebenin. Birbirini ezercesine okulun kapısından, sınıflardan çıkıyorlar. 

Teşbihimi mazur görün kış vakti ağılda tutulan hayvanları düşünün… Bahar geldiğinde, etraf yeşillendiğinde, ağılın kapısını açtığınızda o hayvanlardaki coşkuyu bir düşünün. O yeşilliklere doğru, yaylalara çayırlara doğru nasıl bir hücum vardır. 

İşte tevbe böyle yapılır. Günahtan, masivadan Allah’ın razı olmadığı her şeyden Allah’ın rızasına, Allah’ın yoluna O’nun emrine böyle bir koşuş… Coşkuyla… 

Cenabı Hak bizden istediği her şeye marka koymuş, kalite koymuş. İman istiyor; kamil iman istiyor. Amel istiyor; salih amel istiyor, vasıflı işler istiyor. Tevbe istiyor; nasuh tevbesi istiyor. “تُوبُوا إِلَى اللَّهِ - Allah’a tevbe edin” Ama “تَوْبَةً نَّصُوحًا - Nasuh gibi tevbe edin.” 

Nasuh kim? Geçmiş Peygamberlerin (aleyhimussalatu vesselam) ümmetlerinden Nasuh isminde bir erkek. Bu Nasuh’un sakalı bıyığı çıkmıyor. Ama şehveti ziyade, arzuları çok. Bu arzularını tatmin için, nefsini körlemek için kendine makyaj yapıyor bayana benzetiyor kendini ve gidiyor bayanlar hamamında tellak oluyor. Kadınları keseliyor, onların mahrem yerlerini görüyor, onlara dokunuyor. Öyle tatmin ediyor kendini. 

Bir gün şehrin valisi hamamı kapatıyor. Kendi ailesini, kızlarını, gelinlerini hasılı mahremlerini hamama getiriyor. Hamama yabancı girmeyecek diyor. Hamamda aileden birinin bir ziyneti kayboluyor. Bu hamamda kaybolduysa o zaman bunu hamamdaki görevlilerden birisi aşırdı, diyorlar ve asker hamamın etrafını kuşatıyor. Vali emir veriyor ki hamamda herkesi arayın. Nasuh’u korku alıyor. Aramada erkek olduğu ortaya çıkacak, sen erkeksin bayan hamamında ne işin var, deyip Nasuh’un kellesi gidecek. Müthiş bir can korkusu… Bu can korkusuyla Nasuh Allah’a yöneliyor. Ya Rabbi sen beni burada satreyle, beni gize, beni kurtar; tevbe bir daha ben bu işi yapmayacağım. Ben vazgeçiyorum ama kellem gidecek, hayatımı bana bağışla. Çok gözyaşı döküyor, çok pişman oluyor. Derken Nasuh’a sıra gelmeden ziynet bulunuyor. Maksat ziynetin bulunmasıydı, diğerlerini aramıyorlar. Ziynet bulununca arama kaldırılıyor. Nasuh çıkıyor o hamamdan, o çıkış bir daha o işi yapmıyor. 

Allahu Teala’nın bu hareket hoşuna gidiyor, bunu kıyamete kadar gelecek insanlığa bir örnek gösteriyor. Nasuh gibi olun, pişman olduğunuz şeyi bir daha yapmayın, kararlı olun. Kalite istiyor. 

Cenabı Hak hoşuna giden şeyleri kıyamete kadar bakileştiriyor arkadaşlar. 

Hazreti Hacer Allah’a sığınarak Safa Merve arasında oğluna su arıyor. Allah’tan başkasında ümidi kalmamış. Kuşun uçmadığı kervanın geçmediği bir yerde, her türlü vahşetin olduğu bir yerde su arıyor. Can havliyle gidip geliyor. Bir ileriye gidiyor bakıyor bir şeyler var mı; İsmail kundakta, çocuktan biraz uzaklaşınca, korkuyor, geri geliyor. Bir çaylak, bir kartal, bir doğan İsmail’i alır. Bir kurt gelir İsmail’i parçalar diye koşarak geri dönüyor, İsmail’e bakıyor. 

Bu gidiş gelişler Allahu Teala’nın hoşuna gidiyor. O annelik duygusu, o şefkat… Kendinden geçmiş çocuğu düşünüyor. Cenabı Hak Hacer’in yaptığı bu ameli, bu gidiş gelişi kıyamete kadar Müslümanlara emrediyor. O arada siz de gidip geleceksiniz. Hacer’i unutmayacaksınız, Hacer’in amelini yapacaksınız. Say diyoruz buna yani gayret… Safa Merve arasında git gel bu ibadet. “إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ - Gerçekten, Safa ile Merve Allah’ın alâme-tlerindendir.” (Bakara, 158) buyuruyor Allah. 

Sen o Safa’yı, Merve’yi bilir misin oralar Allahın şiarındandır, işaretlerindendir, beşaretlerindendir, Allahın kıymet verdiği yerlerdendir. 

Orda kuş uçmaz kervan geçmezdi ama Hacer orayı adeta dünyanın en sayfiye, en lüks yeri haline getirdi, Allah’ın şiarı oldu orası. 

İşte tevbe, Allah’ın razı olduğu şeylere kişinin kendinden, nefsinden, şeytanından, hevasından firar ederek, kaçarak Allah’a sığınmasıdır. Ve bu tevbe de böyle yapılıyor. Allah’a koşarak… Say gibi, tavaf gibi ama kararlılıkla, istikrarla, muhabbetle, mahcubiyetle, mahzuniyetle, itirafla.

O zaman tevbe Nasuh tevbesi olur.

 

Hazreti Şahı Nakşibend

Hazreti Şahı Nakşibend Muhammed Bahauddin el-Buharî el-Üveysî - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Hazreti Şahı Nakşibend Muhammed Bahauddin el-Buharî el-Üveysî

 

Hicrî 1440/Miladî 2019 yılının elinizdeki bu Ocak sayısında; Nakşî yolunun isim babası, yolumuzun büyüklerinden es-Seyyid eş-Şeyh Mevlânâ Muhammed el-Buharî el-Üveysî (ksa) hazretlerinin tarihçe-i hayatı hakkındaki mâlumâtı toparlamaya çalışacağız. Cenabı Hak muvaffakiyetler ihsan eylesin.

Şahı Nakşibend efendimizin “Silsile-i Âliyye”deki fertleri şu şekildedir:

Şeyhinâ ve melâzinâ ve kıdvetinâ ve imâminâ ve imâm’i-tarîkatizi’l-feydi’l-cârî ve’n-nûri’s-sârî, eş-şeyh behâi’l-hakkı ve’l-hakîkative’d-dîn Hazret-i eş-şeyh Muhammedini’l-Üveysiyyi’l-Buharî, el-ma’rûfi bi-Şâhı Nakşibend (ks)

Şeyhimiz, tâliblerini kayıran, örnek edin-diğimiz, imamımız, tarikatın imâmı, câri feyz ve sâri nurun sahibi, ârif, hak ve hakîkatleri süsleyen, Hz. Şeyh Muhammed Buhârî, Üveysî bilinen ismi isle Şahı Nakşibend. (Allah sırlarını yüceltsin)

Belki sadece yukarıdaki ifadeleri anlayabilsek, bu birkaç cümle bile o büyük velîyi tanımak için bize yeter ama yine de Hazreti Şahı Nakşibend efendimizin, Kâdir olan Allah azze ve celle tarafından takdir edilen hayatını şu minval üzere aktarmaya gayret edelim:

Hazreti Şahı Nakşibend’in doğumundan tam bir asır evvel, Cengiz Han, Buhara’yı kuşattı; işgal edip yaktı, yıktı ve tarumar etti. Bundan sonra Buhara, Moğollarla Harezmliler ve İlhanlılar arasında birçok defa el değiştirerek siyasi açıdan tam bir keşmekeş içinde kaldı. Bahauddîn Buharî’nin doğduğu zaman Buhara, İran Moğolları ile müttefikleri Çağatay hanedanının elindeydi. 

Bu kadar yıkım ve kıtale rağmen Hakk’ın dinini ve Rasul’ün sünnetini ihyâ gayretinde ve yaşama azminde olan insanlar da çok şükür, o topraklarda bulunmaya devam etti. Dîn-i Mübîn-i İslam ve müntesipleri, bütün yok edilme çabalarına rağmen hak ve hakîkat Allah Teala’nın muhafazası ile korunmuş, nesilden nesile aktarılmak suretiyle mübarek büyüklerimize kadar ulaşmıştır.

Şahı Nakşibend Muhammed bin Muhammed Buharî Hazretleri hicrî 718 Muharremi’nde (1318 Nisan) bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan ve Buhara’ya 1 fersah (yaklaşık 6 km) mesafede bulunan Kasr-ı Hinduvân’da doğdu. Nesebi, baba tarafından Rasulullah Efendimiz’e (as), anne tarafından ise Hazreti Ebu Bekir Sıddîk efendimize ulaşır.

Nakşibend Hazretleri’nin doğu-mundan önce Baba Semmâsî Hazretleri Kasr-ı Hinduvân’a çok gelip gider ve sohbetlerinde: “Yakında bu Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân olacak!” buyururlarmış. (Salâhaddîn b Mübârek el-Buharî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 36)

Şahı Nakşibend Hazretleri’nin dede-sinden nakledildiğine göre o şöyle anlatır:

Oğlum Bahâuddin’in doğumu üzerinden birkaç gün geçmişti ki Hâce Baba Semmasî hazretleri müridleri ile beraber Kasr-ı Hinduvân’a geldi. Ben ona çok muhabbet duyardım. Aklıma torunumu alıp ona götürmek geldi. Çocuğu alıp büyük bir tadarrû (yakarış) ve hürmet ile kendilerine takdim ettim. Baba Semmasî hazretleri; “Bu benim evladım… Onu manevi evlatlığa kabul ettim.” buyurdu ve sözlerine devamla “Daha önce buralara her gelişimizde size, güzel bir koku geldiğini söylüyordum. Bu çocuğun doğumuyla koku daha da arttı. İşte bu çocuk, o kokuyu getiren bir Hak eridir. Onun, alemin kendisine uyacağı bir rehber ve insanları irşad edecek bir mürşid olmasını umuyorum.” dedi ve yanında bulunan halifesi Seyyid Emir Külâl’e; “Onu sana havale ettim. Allah Teala’dan sana ulaştırmış olduğum terbiyeyi, sen de en güzel şekilde oğlum Bahauddin’e ulaştır.” diye emir buyurdu.

Şahı Nakşibend hazretleri o günlere dair şöyle buyurmuşlardır: “Allah Teala’nın bana en büyük lütuflarından biri, daha çocukluk günlerimde Baba Semmâsî hazretlerinin mübarek nazarlarıyla müşerref olmam ve onun beni manevi evlatlığa kabul buyurmalarıdır.”

Şahı Nakşibend hazretleri, maneviyat yoluna girmeden önce bir süre dini ilimleri tahsil için Semerkand’a gitti. On sekiz yaşında Semerkand’daki tahsilini tamamlayarak memleketine döndü ve evlendi. Evlenmesinden bir süre sonra ilk şeyhi Baba Semmâsî vefat etti. Kendisi yine şöyle anlatır: “Semmâsî hazretleri vefat ettikten sonra da dedem, nerede gönül ehli bir derviş olduğunu duysa, hemen beni ona götürür ve benim hakkımda güzel nazarlarını esirgememeleri için adeta yalvarırcasına ricada bulunurdu. Onlar da bana iltifat buyururlardı.” Bu arada Kasr-ı Hinduvân’a gelen Emir Külâl, Bahauddin’e şeyhinin vasiyetini hatırlatarak, onun manevi eğitimiyle meşgul olmaya başladı.

Hakkında yazılan eserlerden Enîsu’t-Tâlibîn’in verdiği bilgilere göre Hâkim Tirmizî’nin eserlerini okumuş ve fikri olgunluğa o eserler sayesinde ermiştir. Hatta yirmi iki yıldan beri onun tarikinde olduğunu söylediği kaydedilmektedir. Bu ifadeler, onun tasavvufun amelî ve ahlakî tarafından başka, fikrî tarafıyla da ilgili bulunduğunun delilidir.

Şahı Nakşibend hazretleri gençli-ğinde sık sık Buhara’daki büyüklerin mübarek kabirlerini ziyaret ederdi. Yine böyle bir gece Mezâr-ı Mezdâhin’e gitti. Kıbleye dönük olarak otururken kendilerinde birden gaybet (maddî âlemden kalben alâkayı kesip kendinden geçmek) hâli vaki oldu. Bu halde iken mânevî bir meclis gördü; büyük bir tahtın üzerine yüzü peçeli bir zatın oturmuş olduğunu, etrafında da pek çok kişinin bulunduğunu müşâhede etti. O topluluk içinde Baba Semmâsî Hazretleri’ni görünce bunların vefat eden Hak dostları olduğunu anladı. O Hak dostlarından biri Nakşibend Hazretleri’nin yanına gelip, tahtta oturan zatın Abdulhâlık Gucdüvânî hazretleri, yanındakilerin de halifeleri olduğunu söyledi ve tek tek isimlerini saydı. Sıra Semmâsî Hazretleri’ne gelince:

-Sen onu hayattayken görmüştün. Senin şeyhindir ve sana, Ali Râmîtenî Hazretleri’ne ait bir külâh (bir emanet) vermişti, dedi. Sonra o topluluk:

-İyi dinle! Hâce Abdulhâlık Hazretleri sana seyr u sulûkte zarurî olan şeyleri telkin edecek, dediler.

Hâce Abdulhâlık Hazretleri yüzünden peçeyi kaldırdı ve tasavvufî terbiyenin başlangıcı, ortası ve sonu hakkında bilgiler verdi. Bu şekilde Gucdüvânî Hazretleri’nin ruhaniyetinden feyz ve bilgi aldığı için Nakşibend Hazretleri’ne üveysî denmekte ve onun gerçek mürşidi olarak kendisinden bir asır evvel yaşayan Abdulhâlık Gucdüvânî Hazretleri kabul edilmektedir.

Daha sonra Hazret, üzerine basa basa şunları söyledi:

“Bütün hâllerde ayağı şeriat ve istikâmet caddesine koyarak yürümek, ilâhî emir ve nehiylere uymak lâzımdır. Amelde azîmeti tercih etmek ve Sünnet-i Seniyye’ye tabi olmak icap eder. Ruhsat ve bid’atlerden ziyadesiyle uzak durup, devamlı hadisi şerifleri rehber edinmek ve her zaman Peygamber Efendimiz ve ashabına ait haber ve nakilleri araştırıp öğrenmeye gayret etmek gerekir.”

Hazreti Şahı Nakşibend, uzun yıllar Emir Külâl hazretlerinin hizmetinde bulunmakla müşerref oldu. Emir Külâl Hazretleri, Nakşibend hazretlerine zikir telkin etti ve kelime-i tevhide (nefy ü isbât zikrine) hâfî (gizli) olarak devam etmesini söyledi. Nakşibend hazretleri, gaybet hâlindeyken Gucdüvânî hazretleri’nden aldığı emir üzere gizli olarak zikreder, cehrî zikir yapmazdı. Bununla birlikte, cehrî zikir ve semaya da karşı çıkmaz, bu hususta: “Biz bu işle iştigal etmiyoruz, ama ona karşı da çıkmıyoruz!” buyu-rurlardı.

Şahı Nakşibend hazretleri, üsta-dının her emrini derhâl ve büyük bir titizlikle yerine getirir, Cenabı Hakk’ın bütün mahlukatına ihlâsla hizmet etmeyi canına minnet bilirdi.

Nihayetinde Nakşibend Hazretleri’nin manen yüksek bir mertebeye ulaştığını ve onda daha fazla yükselme kabiliyeti olduğunu gören Emir Külâl Hazretleri bir gün:

“Oğlum Bahauddin! Muhterem üstadımın sizin hakkınızdaki tavsiyesini tam olarak yerine getirdim. Sadrımda ne varsa size ilkâ ettim. Artık ruhaniyet kuşunuz beşeriyet yumurtasından çıktı. Himmet kuşunuz yükseklerde uçmaktadır. Size izin veri-yorum, her kimden rûhânî bir koku alırsanız onunla alâkadar olunuz ve himmetiniz îcâbı ondan istifâde etmeyi ihmâl etmeyiniz!”

Devam edecek..

 

Bu yazımızı hazırlarken;

Muhammed b. Abdullah Hânî Hazretleri’nin; “Behcetü’s-Seniyye (Nakşibendi Adabı)” adlı eserinden,
Semerkand’ın Tasavvuf Klasikleri içerisinde neşredilen “Şahı Nakşibend” adlı kitaptan,
Aslen, Şeyh Safiyyüddin namıyla bilinen MevlânâAli b. Hüseyin Hazretleri’ne ait ve Nakşibendiler nezdinde pek kıymetli bir eser olan “Reşâhat”ın; N. Fazıl Kısakürek tarafından “Can Damlaları” ismiyle Türkçe’ye uyarlaması yapılan eserinden,
Ayrıca, “islamveihsan.com” ve “ismailaga.org.tr” adreslerinin ilgili maddelerinden istifade edilmiştir.
Rabbimiz emeği geçenlerden ebediyyen razı olsun.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort