JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:08

YA RASULALLAH OĞLUMU HEDİYE KABUL ET!

Ya Rasulallah Oğlumu Kabul Et

Ya Rasulallah Oğlumu Hediye Kabul Et! - Sâlik-i İrfan

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Ya Rasulallah Oğlumu Hediye Kabul Et!

 

Hamd ve senalar âlemlerin Rabbi olan, Kâdir-i Mutlak olan, Halim ve Seriyy-ul Hisâb olan Mevlamıza… Cenabı Mevlamız mutlak kudret sahibi fakat aynı zamanda Halîm (Cezalandırmayı erteleyen) ve nihayetinde Seriyy-ul Hisâb (Hesabı çabuk gören)… 

Binler salat ve selam ise sahibimiz, şefaatçimiz, efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Elhamdulillah ümmetine çok düşkün bir Efendimiz var. O’na ne kadar salat-ü selam getirsek az.

Geçen sayımızda Enes bin Malik (ra) hazretlerinin hayatından dersler ibretler almak için bir giriş yapmış Efendimiz’in (sav) Medine’ye geliş günlerindeki anılarını nakletmiştik. Bu yazımızda ise Hz. Enes’in hicretten sonraki hayatından paylaşımlarda bulunmaya çalışacağız. 

Enes b. Malik (ra) Rasul-i Ekrem Efendimiz’e bir hicret hediyesidir. Efendimiz (sav), Medine-i Münevvere’ye teşrîflerinde Hazreti Enes 9-10 yaşlarındadır. Vâlidesi Ümmü Süleym kendisini alıp Rasulullah’ın (sav) huzûruna getirir. Hizmetlerine kabul buyurmasını ister. “Ya Rasulallah! Ensar erkek ve kadınlarından sana hediye vermeyen kalmadı. Bu oğlumdan başka sana, hediye verecek bir şeyim yok. Bunu al. Sana hizmet etsin.” der. Vâlidesinin bu isteği kabul edilir. Bunun üzerine annesi: “Ya Rasulallah! Şu hizmetçiniz Enes’e dua buyurunuz!” deyince, Rasulullah (sav) Efendimiz de “Yâ Rabbi! Enes’in malını ve evlâdını mübârek ve yümünlü (hayırlı,talihli,kutlu) eyle, ömrünü uzun eyle, günahlarını affeyle!”şeklinde dua buyurdular.

Enes b. Malik (ra) bu büyük nimetin karşılığını ödemek için büyük gayret sarf eder. Efendimizin hiçbir sözünü kaçırmadan, dikkatle hizmet edecektir. 

Sevgili Peygamberimiz Enes bin Mâlik’e sanki çocuk değil de olgun bir insan gibi davranırlardı. Bir kerecik yüzlerini astığı görülmedi. Sert konuştukları işitilmedi. Onun minik kalbini kırdıkları, incittikleri duyulmadı. 

İşte o dönemlerde bir gün, küçük Enes, arkadaşlarıyla birlikte oynarken Hazreti Peygamber (sav) çocuklara doğru yaklaştılar. Sevgiyle selam verdiler. Onlar da hürmetle, selâmlarını aldılar. Sonra Efendimiz yavaşça, Enes’in elinden tuttular. Birlikte, az ilerdeki duvar dibine yürüdüler. Orada onun kulağına, bir şeyler söylediler.

Ümmü Süleym’in akıllı oğlu, derhal koşarak uzaklaşır. Belli ki Efendimiz kendisine bir vazife vermişlerdir. Kendileri de, o duvar dibine oturdular. Beklemeye başladılar... Epeyce sonra Enes koşarak gelir. Efendimiz’e öğrendiklerini arz eder. Rasulullah Efendimiz oradan memnun ayrılırlar.

Yaşı küçük, vazifesi büyük Enes daha sonra evine gelir. Hava kararmak üzeredir. Annesi merakla sorar:

-Nerede kaldın yavrucuğum? Niçin geciktin? 

Enes’in gözleri pırıl pırıldır:

-Efendimiz, bir işe gönderdiler anneciğim. O yüzden geç kaldım. 

Ümmü Süleym daha da meraklanır: 

-O iş, neydi?  

-Sırdır, cevabını verir ve susar. 

İşte o zaman annesi:  

-Aferin oğlum! Rasul-i Ekremin sırlarını, daima muhafaza et, sakla. Onları hiç kimseye açıklama. Bütün ömrünce böyle davran, diye tenbih eder. Sonra da sevgiyle oğulcuğunu bağrına basar. 

Aylar ve yıllar geçmekte, küçük Enes; sevgili Peygamberimizin yanlarında büyümekte, o şerefli ocakta terbiye edilmektedir. Efendimizle birlikte abdest alır, namaz kılar, oruç tutarlardı. 

Hz. Enes, Rasulullah’ı çok sever, ona hizmet etmekten büyük bir huzur ve lezzet duyardı. Sabahları herkesten önce kalkar, Peygamber Mescidi’ne giderek Rasulullah’a hizmet ederdi. Rasulullah oruca niyetlenecekse sahur yemeğini hazırlar ve sahurdan sonra da onunla sabah namazını kılardı. Zaten Hz. Enes, Peygamberimizin hizmetine girdikten sonra her gün sabah namazlarını Rasulullah ile birlikte kılma saadetine ermiştir.

Ona “Ey oğulcuğum!” diye hitap eder, bazen “Ey iki kulaklı!” diyerek şakalaşırdı.

Hz. Enes şöyle anlatır: “Rasulullah insanların en güzel huylusu idi. Beni bir gün bir yere gönderdi. Vallahi gitmem, dedim. Fakat gidecektim. Emrini yapmak için dışarı çıktım. Çocuklar dışarda oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama baktım Rasulullah arkamdan geliyordu. Mübârek yüzü gülüyordu. “Ya Enes! Dediğim yere gittin mi?” buyurdu. Evet gidiyorum ya Rasulallah, dedim.”

Peygamberimiz, çok sevdiği Hz. Enes’e zaman zaman tavsiyelerde bulunurdu. Bir defasında ona hitaben şöyle buyurdu: “Evladım, kalbinde hiç kimseye karşı kötülük düşüncesi olmadan yaşamaya gücün yeterse yap. Evladım, bu benim sünnetimdendir. Kim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur, beni seven kimse de cennette benimle beraberdir.” (Tirmizî, Edeb: 63)

Rasulullah (sav) başka bir gün ise, “Evladım, evine girdiğin zaman selam ver. Senin ve ev halkın için berekete sebep olur.” buyurdu. (Tirmizî, İsti’zan: 10)

Uzun yıllar Rasulullah ile birlikte bulunması sebebiyle sünneti seniyyeyi çok iyi bilen Hz. Enes, kendi hayatında da sünneti en güzel şekilde yaşardı. Her hareketinde Rasulullah’ı taklit etti. Peygamberimizin, “Şüphesiz ki üç nefeste içmek, susuzluğu daha iyi giderici, zararsız ve sağlığa daha uygundur.” buyurduğunu rivayet eden Hz. Enes, “Ben de üç nefeste içerim.” diyerek, sünnete olan bağlılığını ifade ederdi. (Müslim, Eşribe: 123.)

Hz. Enes, hizmetinde bulunduğu yıllar içerisinde Peygamberimizin bir defacık olsun yaptığı bir iş için kendisine “Bunu niye böyle yaptın, bunu niye böyle yapmadın?” demediğini rivayet eder. (Müslim, Fezâil: 132.)

Yine bu dönem için Hz. Enes, “Rasulullah’a on sene hizmet ettim. Mübârek elleri ipekten yumuşak idi. Mübârek teni miskten ve çiçekten daha güzel kokuyordu. Rasulullah’ın kalb-i şerîfi nazargâh-ı ilâhî idi.” diyecektir.

Hz. Enes b. Mâlik, Rasul-i Ekrem’e o kadar sokulurdu ki adeta ikisinin dizleri birbirine değerdi. Nitekim Hayber Gazvesi’nde, Rasul-i Ekrem (sav), Hz. Enes b. Mâlik ile birlikte giderken dizleri birbirlerine dokunuyordu. Hz. Enes, Rasul-i Ekrem’e çok yakın olduğu gibi ailesi de çok yakındı. Nitekim Ümmü Süleym Hayber’den sonra Hz. Safiye ile evlenen Rasulullah’ın evlenme işlerinde O’na yardım etmiştir. Yine Efendimiz (sav) Hz. Zeyneb ile evlendiği zaman, Ümmü Süleym yemek yaparak hizmet etmiştir. Bu arada Hz. Enes de davet olunacak şahısları çağırmakla görevlendirilmiştir. 

Hz. Enes b. Mâlik (ra), Bedir Gazvesi’nde henüz on iki yaşında olmasına rağmen savaş alanına gitmiş ve savaş esnasında mücâhidlere hizmet etmiş, bu arada Rasulullah’ın hizmetini de aksatmamıştır. Hz. Enes’e yaşının küçük olduğu hatırlatılarak Bedir’e iştirak edip etmediği sorulduğunda: “Bedir’den kim geri kaldı ki ben geride kalayım?” cevabını vermiştir.

Enes bin Mâlik (ra) hazretleri: “Bismillâhirrahmânirrahîm ve la-havle ve lâ-kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.” okumanın sinir hastalığına ve bütün hastalıklara iyi geldiğini haber vermiştir.

Devam edecek...

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:07

ÜÇ AYLAR VE MİRAÇ MUCİZESİ

Üç Aylar ve Miraç Mucizesi

Üç Aylar ve Miraç Mucizesi - Tamer Doymuş

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Üç Aylar ve Miraç Mucizesi

 

“Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır.“

Yine rahmet mevsimine ulaşmanın hazzını yaşıyoruz. Bizleri bu rahmet mevsimine ulaştıran Mevlamıza hamdu senalar olsun. Üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları nas olmaktan kurtulup insan olma yolunda mesafe kat etmemiz için Rabbimizin bizlere ikram ettiği bir rahmet mevsimidir. Recep ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insani özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Recep ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insani vasıflarının artmasına gayret eder. 

 

Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz, Recep ayı girince, “Allah’ım! Recep ve Şabanı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.

Receb, Muharrem ile başlayan ve Zilhicce ile sona eren Hicri aylarının yedincisi olan Recep, aynı zamanda üç ayların ilkidir.

“Recep” kelimesi; herhangi bir şeyden korkmak, utanmak veya bir kimseyi heybetinden dolayı ululamak ve tazim etmek manalarına gelir 

Recep ayına arab-ı aribe döneminde “esamm” (sağır) diye adlandırıldığı rivayet edilir. Cahiliye devrinde, Recep ayı boyunca savaştan ve baskılardan uzak durulur, kan dökmenin, ırza ve mala dokunmanın yasak olduğu bu ayda kavga ve silah sesleri, imdad çağrıları duyulmadığı için bu adla anıldığı rivayet edilir.

Recep ayı aynı zamanda haram aylardandır. Eşhuru’l-hurum diye ifade edilen haram aylar, Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. Haram aylar, (hürmete lâyık aylar); Bu aylarda savaş yapmak yasak olduğu için bu adı almıştır. Cahiliye devrinde Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı. Bu aylarda panayırlar kurulur, şiir yarışmaları yapılırdı. Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için bu savaşlara “Ficâr savaşı” denirdi. Kur’an-ı Kerim’de bu aylarla ilgili olarak şöyle buyruluyor; “Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hacc kurbanını ve gerdanlıkları insanların kalkınmasına sebep kıldı. Bu da, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu bilmeniz içindir.” (Maide, 97)

Bu aylar hürmete layık aylardır: “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu dosdoğru dindir. O aylar içinde kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 36)

“Sana haram ayı yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haramın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük günahtır.” Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” (Bakara, 217)

Haram aylardan üçü Zilkade, Zilhicce, Muharrem peş peşe geldiği için bunlara “serd” birbirini takip eden Anlamında kullanılır. Recep ayına tek olduğu için “ferd” münferit denilir.

Receb ayı ayrıca içinde iki tane kandil de bulundurmaktadır. Bunlardan ilki Receb ayının ilk Cuma gecesine denk gelen Regaip kandilidir. Cenabı Mevla üç aylara başlarken mübarek bir zaman dilimiyle kapıyı açıyorlar. Regâib, Arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”’den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen şey demektir. Çok bağış ve bol ihsan anlamına gelmektedir.

 

Bu ayda yer alan kandillerden Bir diğeri ise Miraç kandilidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:

“Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, Kulunu Mescid-î Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, gözetendir.” (İsra, 1)

Cenabı Hak, bir gece Rasulullah’ı Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da dilediği kadar yakınına götürdü. Ayeti kerim de şöyle buyruluyor: “Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Göz ne şaştı, ne aştı. Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm,16-18) Bu mübarek ayet, yaratıkların en şereflisi olan Yüce Peygamberimiz’in (sav) bir nice kudret ve azamet eserlerini görmesi için geceleyin Mescid-i Aksa’ya götürülmüş olduğunu beyan buyurmaktadır.

Bu gecede yüce Peygamberimiz, zaman ve mekânda münezzeh olan Yüce Allah’ın tecellilerine, ilâhî hitaplarına kavuşmuş, bir nice kutsi ayetleri, alâmetleri görmeye muvaffak olmuştur. 

Bu yolculuk her şeyden haberi olan, her şeyi en güzel şekilde düzenleyen yüce Allah’ın yapılmasını istediği bir yolculuktur. Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’den peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’e (sav) kadar ki, tevhit inancının en büyük halkalarını birbirine bağlıyor. İslam dinin kutsal saydığı yerleri birbirine bağlıyor. Efendimiz’in kendisinden önceki tüm peygamberlerin kutsal değerlerine sahip çıktığı, onun peygamberliğinin bu kutsal değerlerin hepsini kuşattığı tüm insanlığa duyurulmak isteniyor.

İmam Nedvi’nin Rahmet Peygamberi isimli eserinde Miraç hadisesiyle ilgili şu bilgileri görmekteyiz: “Bu Allah katından büyük bir ziyafetti. Onun kırılan kalbini düzeltmek, gönlünü almak Taif’te gördüğü hakarete, çirkin davranışlara ve inkâra bir karşılıktı.

Ertesi gün sabahleyin bu haber müşriklere ulaşınca, bunu inkâr ettiler, olmayacak şey dediler, yalanlayıp alay ettiler. Fakat Hz. Ebu Bekir (ra): Allah’a yemin ederim ki, eğer bunu o söylediyse, Şüphesiz ki doğrudur. Siz buna niçin şaşıyorsunuz? Vallahi, onun gökten yere, gece gündüz her saat, Allah’tan gelen vahiylere ve bundan daha fazla hayret edilecek şeylere tereddütsüz inanıyor tasdik ediyorum.” dedi. Hz. Peygamber’in Hak katına yaptığı bu seyahat, çok dakik ve derin manaları, hikmetli işaretleri ihtiva eder.

İsra hadisesi hakkında nazil olan ve bu hadiseyi anlatan iki sure-i celile vardır. “İsra” ve “Necm” sureleri. Hz. Muhammed Efendimizin, kendisinden sonraki nesillerin önderi olduğunu ilan etmiştir. Peygamberler O’nun arkasında namaz kıldı. Bu O’nun risaletinin umumiliğini, imametinin ebediliğini ifade eder. Bu hadise Hz. Peygamber’in (sav) şahsiyetini, önderlik ve kumandanlık vasıflarını, Onun peygamber olarak gönderildiği ümmetin, diğer ümmetler arasındaki mevkiini de ortaya koymaktadır. İsra, evrensel ve ebedi bir şahsiyeti insanlığa tanıtan bir hadisedir.”

Yeri gelmişken Miraç mucizesindeki hikmetleri anlamamız için Hâce Hazretleri’nin (ksa) sohbetlerinden bir bölümünü burada ifade etmek faydalı olacaktır: 

“Efendimiz nübüvvetini izhar etmeden önce şan/şeref sahibi, emin, güvenilir, hatırlı bir kişiydi. İçinde yaşadığı toplumun efendisiydi, eşrefiydi. İçinde bulunduğu toplumun ezberini bozunca bir anda O’na karşı cephe alındı. -Hâşâ- Sanki toplumun en şerlisiymiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Birçok sıkıntıya maruz kaldı. Yakın gibi görünen arkadaşları, akrabaları yüz çevirdiler. Kur’an’ın ayetlerine baktığımızda, amcası Ebu Leheb yengesiyle birlikte yapmadıkları eza u cefayı koymadılar. Taif’de akrabalarının verdikleri eziyet, O’nu taşlamaları. Taif’dekiler akrabaları idi Efendimiz’in. Hüzün senesi diye bilinen Hatice annemizin ahireti şereflendirmesi, arkasından amcası Ebu Talib’in vefatı, vahyin üç sene kadar sırlanması/kesilmesi, Müslümanlara ekonomik ambargo uygulanması gibi birçok sıkıntılar yaşadılar. Bunların hepsi o günlere rastlar. Adeta bütün bu sıkıntıların, çilelerin, meşakkatlerin sonuna doğru Cenâbı Hak Efendimize -la teşbih ve la temsil, teşbihte hata olmaz- “Sen iyi bir tatili hak ettin. Güzel bir hediyeyi hak ettin” dercesine o mahzun gönlünü, o hüzünlü gönlünü mesrur etmek/sevince boğmak için Mirac’ı nasip etmiştir. Mirac’ın bir sebebi bu.

Ama Cenabı Hak bu hadiseyi, iki varlığın arasında yaşanmış bu hadiseyi, döndükten sonra anlatmasını emrederek ve Kur’an’da bunu zikrederek alenileştirmiştir. Sanki ifşa etmiştir bu sırrı. Mevlâmız İsra Suresi’nin ilk ayetiyle ve Mirac’la ilgili Kur’an-ı Kerim’deki diğer ayetlerle bunu cenabı Hak bu sırrı ifşa etmiştir. Öyleyse bu hadisenin Efendimiz ‘in şahsıyla olduğu kadar ümmetle de alâkalı yönleri vardır. İşte niçini burada.

Bu bütün insanlığa bir çığırın, bir yolun açılması. Şimdi -bazı misaller vereceğim. Meselenin basitleşmesinden de korkuyorum. Allah’a sığınırım.- Aralarında alış-veriş olan, birbirleriyle ticari ilişkileri olan veya özel bir ilişkileri olan insanların bu meseleleri telefonda görüşerek halletmeleri farklı olur yüz yüze gelip, birebir konuşmaları, dertleşmeleri, halleşmeleri, pazarlık aşmaları daha farklı olur. Cenabı Peygamber, sürekli ümmeti için dua eden, yalvaran bir insandı. Dua bir nevi telefon görüşmesi gibi. Ama bir de gidip yüz yüze görüşerek, ümmeti için daha fazla avantajlar alması, imkânları genişletmesi, çok daha farklı olmuştur. Bunu belki Cenabı Hak da biliyor. Bahane/vesile halk ediyor. Deniliyor ya, ‘Allahımız bahane Allahıdır.’ Sebeplere bakar. Mirac’ı da buna bir sebep halk ediyor ve bütün insanlığa adeta bu kapı açılıyor. Bunun için ayeti kerimede de bize buyuruyor ki, ‘siz de bu namaz yolunu deneyin.’ Allah’tan namazla ve sabırla yardım isteyin. İsteklerinizi, Allah ile olan meselelerinizi, alış-verişlerinizi namazla yani miraçla halledin siz de. Namazda Cenabı Hak ile yüz yüze gelirsiniz. Pazarlığınızı orada yapın. Çünkü namaz bir yönüyle dua, bir yönüyle zikir, bir yönüyle hizmet, bir yönüyle vuslat, bir yönüyle gurbet bir yönüyle hicret. Bütün değerler var. Cenabı Hak bunun için diyor ki ‘namazı kullan.’ Sanki bu çok özel bir hat. Namazla dua edin. Misal iki rekât hacet namazı kılın, dua edin. İki rekât istiğfar namazı kılın. Meseleye göre. Eğer bir müşkülünden dolayı yalvaracaksan, irtibat kuracaksan hacet namazı. Günahından dolayı yalvaracaksan, istiğfar namazı kıl. Nimetlerine teşekkür etmek içinse, şükür namazı kıl. Güneş tutuldu, ay tutuldu küsuf namazı kıl. Yağmur için rahmet talep edeceksin istiska namazı kıl. Bir müşkülünü danışacaksın, istihare namazı kıl... Her şey için bir namaz belirlemiş. Namaz bir hat, Allah ile sürekli açık durması gereken bir hat... 

Cenabı Hak özel telefonunu, özel hattını, Rasul-i Ekrem vasıtasıyla bizlere bildirmiş ve o yol bize açılmış. O yol bize namazla açılmış… Miraç bize bunları getiriyor.”

Miraç gecesi, Sidre’de Efendimiz’e (sav) verilen pek çok ilahi bahşişlerin yanında bir de İsra Suresi’nde ifade buyrulan şu hususlar Müslümanlara bildirildi:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babaya da iyi davranmayı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Of” bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.

Onlara karşı aşırı şefkat ve merhametinden dolayı alçak gönüllü olmanın kanatlarını indir ve “Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi sen de onlara öyle rahmet et!” diyerek dua et.

Rabbiniz, sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.

Bir de akrabaya, fakire, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.

Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür.

Eğer, Rabbinden umduğun bir rahmet için onlardan yüz çeviriyorsan hiç olmazsa, kendilerine güzel söz söyle.

Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker kalırsın.” (İsra, 23-29)


Kaynakça
-Rahmet Peygamberi, Ebu’l-Hasan Ali En-Nedvi
-İslam Ansiklopedisi, DİB
-Şamil İslam Ansiklopedisi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Fi Zilalil kuran, Seyyid Kutup
*Bkz. Gülzar-ı Hacegan Dergisi, Eylül 2008

 

Yazar:  Tamer Doymuş

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:06

THESEUS'UN GEMİSİ

Theseusun Gemisi

Theseus'un Gemisi - Veysel Özsalman

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Theseus'un Gemisi

 

Bütün nedir? Parça neyi ifade eder? Peki ikisi arasında nasıl bir münasebet vardır? Bütün parçaların birleşmesinden mi oluşur yoksa daha fazlasını mıdır? Parça parça eksiltilen yahut bunun tamamen zıttı olarak artırılan bir varlık kendisi olmayı ne zaman terk eder? Herhangi bir şeyin “o şey” olarak kalabilmesinin hudutları ne kadar esnektir? Mesela bir ormandan ne kadar ağaç kesilirse ormanlıktan çıkar ya da kaç su damlası biriktiğinde bir denizi meydana getirir?

Bu gibi meselelerde kemiyet hesabında işin içerisinden çıkılamayacağı ortadayken keyfiyet planında da durum ondan farklı değildir. Bir ev düşünelim mesela, yapılan tadilatlar sonucunda birçok değişiklik meydana gelmiş olsun. Tabandaki tahtasından tavandaki ampulüne, boyasının renginden çatıdaki kiremitlerine kadar her unsuru değişen bir ev… Bu ev hala eski ev midir yoksa artık farklı bir ev mi olmuştur?

Bu ve benzeri meseleler tarih boyunca düşünürlere hep malzeme olmuştur. Bunların en meşhurlarından birisi de “Theseus’un Gemisi” adıyla bilinen paradokstur. Değişimi farklı bir şekilde ele alan ve içinden çıkılması imkânsız gibi görülen bu efsaneyi en kısa şekliyle olduğu gibi aktaralım:

“Bir Yunan efsanesine göre, Girit’ten muzaffer dönen Theseus‘un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre muhafaza edilir. Zamanla geminin tahtaları çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. Öyle ki, bir gün geminin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmaz. Bu durumda gemi hala Theseus‘un gemisi sayılır mı, yoksa başka bir gemi haline mi gelmiştir? Geminin hala Theseus’un gemisi olduğunu söyleyenlere karşı ikinci bir soru daha ortaya atılmıştır: Değiştirilen tüm parçalar bir tarafta saklansa ve bunlar kullanılarak ikinci bir gemi yapılsa, Theseus ‘un asıl gemisi hangisi olur? Bundan sonra gemi efsanesi, antik filozoflar için bir tartışma konusu olmuştur.”

Biz bu efsaneyi modern zamanların evvela parçalara ayırıp daha sonra her bir parçası üzerinde türlü oyunlar oynadığı, sürekli bir şeyler ekleyip çıkarttığı hayatlarımıza intibak ettirelim. Her defasında bizi bir şekilde yakalamayı beceren ve kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı değişimin, fert ve cemiyet şahsiyeti üzerindeki tesirine bir de bu açıdan bakmaya çalışalım. 

Hayatlarımız sürekli değişirken “kim” olduğumuz hususunda nasıl emin olabiliriz? İlk önce ve en basit ilgiyle farkına varılabilecek dış görünüşteki değişikleri bir tarafa bırakalım. Bunların da temelinde yatan duygu ve düşüncelerimizin sürekli değiştiği şu hayatta kendi saf halimizde kalmanın imkanını düşünelim. Son sürat değişirken muhafaza etmek istediklerimizin elimizden kayıp gitmesine nasıl engel olabileceğimizi soralım.

Her an bir şeylerin eklenip eksildiği yaşama şeklimiz, daima sahip olmayı arzuladığımız “Müslüman şahsiyeti” ile ne kadar mutabık kalabilmiştir? Şahsiyet mevzusunda ilelebet referans noktamız olan ve her fırsatta atıfta bulunduğumuz sahabe-i güzin efendilerimizi (ra) bir düşünün. Sorumuzun cevabı onlardan on dört asır sonrasın da değil, hemen tabiin döneminde, “Eğer onlar sizi görseydi…” diyen Hasan Basri (ra) hazretlerindedir. Değişimin şiddet ve istikamet bakımından şimdikiyle mukayese edilemeyecek kadar cılız olduğu bir devirde verilen bu cevabı alın siz günümüz şartlarına uyarlayın.

Bugün hayatımızın neredeyse hiçbir şubesi orijinalliğini koruyamamış parça parça sökülüp yerlerine en bayağı ve ucuz malzemeden müteşekkil sahteleri ikame edilmiştir. Gerek dış görünüşte, kılık kıyafette, yaşayışta gerekse iç dünyamızda inanışımızda hiçbir şey olduğu gibi kalmamıştır. Theseus‘un gemisi artık o eski gemi midir bilinmez ama fert ve cemiyet bazında her bir parçamız defalarca değiştiğinden bizim artık o eski biz olmadığımız aşikardır. 

Bizden değişmemizi isteyenlerin ve bizi buna mecbur bırakanların kılık, kıyafet, fikir ve hareket bir tarafa, bizi biz yapan bir zerreye dahi tahammülleri yoktur. Çünkü onların istedikleri bizim değişmemiz değil yok olmamızdır. Bu sebeple ki bu değişim hikayesi biz yok olana kadar sürüp gidecektir. Bu durumun en güncel örneği yurtdışında tertip edilen bir ses yarışmasına katılan Müslüman bir genç kızın, başı kapalı olması nedeniyle aldığı aşırı tepkiler yüzünden yarışmadan çekilmek zorunda kalmasıdır.

Başı kapalı olduğu için şarkı bile söyletilmeyen bir genç kız… Oysaki pantolonu, gömleği, makyajı ve hatta tepki toplamasına sebep olan baş örtüsü – bone tarzında- dahi olanlardan. Yine de kabul görmüyor, hakaretlere maruz kalıyor. Diğer taraftan kimse de sormuyor ki bu nasıl bir iştir? Bu kılık kıyafet, ses yarışması her şey tamam fakat tek sorun başı kapalı diye tepki gösterilmesinde mi? İşte bu değişimin sadece dış görünüşle sınırlı kalmadığının bununla birlikte zihinleri de etkisi altına aldığının en açık örneklerinden birisidir.

Ferdin yahut cemiyetin kim olduğunu unutmasının en kolay yolu milli ve manevi değerlerine uymayan yabancı fikir ve davranışlara alışmasıdır. O halde bırakın milli ve manevi değerlerde, fikir ve davranışlarda değişimi en ufak bir taviz dahi vermenin neticesinde geri dönülemez felaketlerle karşı karşıya kalınacağı ortadadır. Ne yazık ki bu hususta geç kalınmış, verilen tavizler yuvarlanan kar topu gibi büyüye büyüye bir çığ haline dönüşmüştür.

Her gün bin bir farklı kılık ve isimle karşımıza bir yenisi daha çıkan ve temelde amaçları bizi özümüzden koparmak olan bütün akım, hareket ve teşebbüslerin dikkatle takip edilmesi ve oyunlarının bozulması şarttır. Hadis ve sünnet düşmanları, mealcilik, modernlik, mezhepsizlik, radikallik ve daha adını sayamadığımız birçokları her gün her saniye “gemiden” bir tahta eksiltmenin, o da olmadı bir çivi sökmenin derdindedirler. Maalesef kısmen de başarıyorlar.

Maazallah bu faaliyetler amacına ulaşır, zihnimizdeki “Müslüman” algısının parçaları bir bir değişip sonunda ilk halinden eser kalmazsa, biz de antik filozofların Theseus’un gemisini ararken sordukları “Hangisi gerçek?” sorusunu soracak derman bile kalmaz.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:05

DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAK

Düştüğü Yerden Kalkmak

Düştüğü Yerden Kalkmak - İrfan Aydın

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Düştüğü Yerden Kalkmak

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in (sav), daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashab-ı kiramın, sadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun.

Afrin harekatı ile ülkemizin gündemi tamamen bu operasyona kilitlenmiş durumda. Dünyanın dört bir yanında zulüm altında kalan Müslümanların durumu biraz arkada kalmış, göz önünden çekilmiş gibi gözüküyor. Doğu Türkistan, Arakan, Filistin, Afrika Müslümanlarının durumu değişmeden aynı şekilde devam ediyor. Bütün bu zulümlere rağmen oralarda yaşayan Müslümanların gönülleri de duaları da bizimle beraber. Adeta lisanı halleriyle ‘’Başladığınız bu operasyonu bitirmeyin ve düşmanları yene yene balkanlara, Kafkaslara, Şam-ı Şerife, Mekke-i Mükerremeye, Medine-i Münevvereye, Afrika’ya, Orta Asya’ya, Semerkand’a, Buhara’ya, Doğu Türkistan’a, Arakan’a kadar devam edin’’ dediğini duyar gibiyiz. Mazlumlar başlayan bu operasyonla kurtulma sırasının ne zaman kendilerine geleceğini merakla ve iştiyakla bekler durumdadır… 

Evet bundan tam olarak yüz yıl önce 1918 yılında Mondros Mütarekesi ile resmen yenilmiş ve dağıtılmıştık. Bütün dünyadaki mazlumlara yardım eden onlara el uzatan Osmanlı artık resmen dağılmaya başlamıştı. Peşinden vahşi bir paylaşım yaşandı ve Anadoluda küçük bir coğrafyaya hapsedildik. Kurtuluş savaşı vererek düşmanı ülkemizden kovduk. Düşmanı kovduk kovmasına amma bu seferde Lozan’la başlayan siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri sömürge dönemi başladı. Zaman zaman sömürgeci değişse de sömürülen yani biz hiç değişmedik. 

Aradan yüz yıl geçti şartlar tamamen değişti. Sömürgecilerin mutlak hakimiyeti zayıflamaya başladı. Halkımız ise iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, hakkı batılı görmeye başladı. Yüz yıl önce aydınlarımızda ve halkımızda baş gösteren batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi azalmaya başladı. Artık kendine güvenen batıyı hayranlıkla değil rekabet edilecek ve geçilecek bir güç olarak gören bir milletten söz ediyoruz. Geçmişte medeni zannetiği batının vahşi, zalim yüzünü görmeye başlayan bir milletten söz ediyoruz.

Zihinlerde ve gönüllerde yaşanan bu diriliş sonrası milletimiz, artık siyasi, ekonomik, kültürel, askeri ve teknolojik çıkış noktası aramaya başlamıştır. Önce ekonomik sonra da askeri olarak bağımsızlığını arttırmaya başlamıştır. Şimdilerde kültürel ve teknolojik olarak bağımsızlığı elde etme zamanıdır… 

Tabi diriliş ve uyanış zamanında düştüğümüz yerden tekrar kalkarken hangi esaslar üzerine, hangi eksen üzerine, hangi düşünce manzumesi üzerine kalkacağımız cevaplamamız gereken en önemli sorudur. 

Tarihimize baktığımız zaman Selçuklu ve Osmanlı olarak Abbasilerden ve daha sonra da Memlüklüler’den aldığımız bayrağı Avrupa’nın ortalarına kadar taşımışız. Bunu yaparken öze bağlı kalarak yeni bir sentez oluşturmuşuz. Yeni bir dil, yeni bir kültür yeni bir yönetim anlayışı ortaya koymuşuz. Ehli beyti ,evliyayı baş tacı etmemiz ve sapık akımlara geçit vermeyip ehli sünnet üzere bir yaşam biçimi oluşturmamız bunda en büyük etken olmuş.

Evet bugün cevaplamamız gereken asıl sorulardan biriside budur. Biz düştüğümüz yerden kalkarken Osmanlı Selçuklu mirasını yeniden canlandırmak için mi kalkacağız, yoksa tarihten aldığımız mirası da unutmadan altın çağ ve nesil dönemi olan asrı saadetimi esas alacağız. Tabi ki asrı saadet ile birlikte tarihi tecrübe diyeceğiz. Fakat burada herkesin farklı bir asrı saadet bakışı olması meseleyi zorlaştırmaktadır. 

Bizim bu konuda ki kanaatimiz odur ki özellikle tasavvuf ve Allah adamlarının merkezde olduğu bir toplum biçimi dışlanırsa, istediğimiz hayal ettiğimiz döneme girmek bir yana asimetrik olarak merkezden uzaklaşma meydan gelebilir. Gerek Asrısaadetin gerekse bize miras olarak gelen İslam tarihinin merkezinde, ekseninde daima Allah adamları, evliyalar, Ehli beyt olmuştur. İslam tarihinin sorunlu dönemleri hep bu insanların merkezden uzaklaştırıldıkları dönemlerdir. Ne zamanki umera ve ulema, fudala ile birleşmişse o zaman parlak bir dönem yaşanmıştır. 

Önümüzde yeni başlayan ve parlak bir döneme doğru girdiğimiz hissini veren yüz yıl beklide bin yıl, ardımızda ise iyisiyle kötüsüyle yükselen ve alçalan evreler içeren bin beş yüzyıl var. Bizler öyle hissediyoruz ki Başlagıç ve sonun tam ortasındayız. Geçmişi iyi yorumlayabilirsek günahlarıyla sevaplarıyla iyi anlayabilirsek, Allah adamlarının İslam tarihi boyunca yerine getirdiği fonksiyonlarını iyi değerlendirebilirsek, bu çıkışımız, bu dirilişimiz doğru zemin ve eksen üzerinde olacaktır. Tabi ki Kur’an’ı ve Sünneti, Allah adamlarının bakışıyla anlayabilirsek, Nurun tamamlanacağı yeni döneme çok iyi bir pozisyonda çok iyi bir konumda girebiliriz. İnsanlığa yeniden İslamın o eşsiz ve üstün nizamını gösterme imkanını bulabiliriz. İnsanın ve Kuranın tevem-ikiz oluğunu gösterebiliriz. Kısacası Cenabı Hakk’ın halifem diye buyurduğu, Alemlere rahmet olarak gelen efendiler efendisi Hz. Muhammed Mustafa Efendimizin (sav) müjdelediği Hz. İnsanın ortaya çıkışını fevc fevc görebilir ve gösterebiliriz.

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Çarşamba, 05 Eylül 2018 12:04

ÇOCUKLARIMIZI NASIL EĞİTMELİYİZ

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz - Yusuf-i Kenan

Sayı : 123 - Mart 2018

 

Çocuklarımızı Nasıl Eğitmeliyiz

 

Neslin devamı için hayatındaki en büyük mutluluk hayırlı evlat sahibi olmaktır. Evlilik ile birlikte eşler, fıtraten vakti saati geldiğinde doğal olarak çocukları olsun isterler. Hepimiz için geçerli olan bu sorumluluğu önceden içimizde hissederek hem madden hem de manen gerekli hazırlıkları eksiksiz yapmaya çalışırız. Allah bizlere insan emanetini çeşitli vesilelerle çocuk olarak verdiğinde de erişilmez bir mutluluğun içerisinde kendimizi buluruz. En büyük endişemiz ise biz Müslüman aileler olarak çocuklarımızı mevcut dünya hayatının tehlikeleri karşısında iyi bir ahlak ile yetiştirip yetiştiremeyeceğimizdir. Hiç şüphe yok ki hepimiz hayırlı bir evlat yetiştirmek isteriz kısacası evlendiğimizde hayırlı bir çocuk dünyaya getirmek için dua ederiz veya bizim için böyle dua edilir. Bir çocuk dünyaya getirdiğimiz zaman ise bu sefer onun hayırlı bir evlat olması için dua ederiz veya onun, bizim için hayırlı bir evlat olması için dua ederler. Hayırlı evlada insan olan herkesin ihtiyacı vardır. 

Peki bu hayırlı evladı neye göre belirleriz yani çocuk neye göre hayırlı evlat vasfını neye göre de hayırsız evlat vasfını alır? Bazı kimselere göre insan yaşlandığı zaman kötürüm olup elden ayaktan düşünce ona bakan yediren içiren ihtiyaçlarını gideren öldüğü zamanda onları mezarlarına gömmeyi son vazife bilen varislerdir hayırlı evlat. Kimisine göre de eve ekmek parası getirendir, yaşlanınca huzur evine girince aidat parasını ödeyendir, öldüğü zamanda toplumumuzda çağdaş bir ritüel haline gelmiş siyah gözlükleri takıp saygı duruşunda bekleyendir hayırlı evlat.

Herkesin niyetine, beklentisine, hayattan anladığı mana kadarınca göreceli pek çok farklı şekillerde hayırlı ya da hayırsız evlat tanımlamaları vardır. Peki ya bu kadar kavram kargaşasına uğramış hayırlı evladın göreceli olmayan nesnel yani genel, herkese hitap eden insanın yaradılış sebebine, onuruna yaraşır hayırlı evlat tanımı nasıldır. Bunun sıfatları nelerdir?

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra 23. ayet)

Bu ayeti kerimede Rabbimiz Allah (cc) dünyadayken anne babaya iyilikte bulunmayı emreder. Ama bu her şeyiyle hayırlı evlat demek değildir çünkü burada verilen tanım tamamıyla henüz tahakkuk etmiş değil tanımın kalan kısmı da; “öldüğü zamanda arkasından hayır dua edendir” bu tanıma işaret eden ise şu hadisi şeriftir: “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar:

1-Sadaka-i Cariye, (hayrı devam eden iyilikler) “cami yaptırmak, kur’an kursu, çeşme, vs. var olduğu müddetçe işleyen…”

2-Yararlanılan ilim. “bir kitap telif edip insanlara bırakmak, talebe yetiştirip insanların yararına bırakmak gibi…”

3-Kendisine dua eden salih evlat (Müslim, Sahih, “Vasıyye) 

İşte hayırlı evlat tanımı şimdi tahakkuk etmiştir demek ki hayırlı evlat olması için dünyadayken kendisine iyilik yapacak yukarıdaki ayeti kerimenin dediği gibi sonra Salih bir çocuk olacak ve öldüğü zamanda anne babasının arkasından dua edecek. Böyle bir vasıfta evlat yetiştirmek asıl niyet ve gayret olmalıdır. Elbette ki çocuklarımızın iyi bir tahsil almasını isteyebiliriz. Mühendis olsunlar, doktor, hakim, kaymakam, öğretmen. Ama önce insan olma şurunu ve yolunu öğretmek için gayret göstermeliyiz. Bunun için de çocuk için doğru ve kalıcı eğitimin alınabileceği ilk mektep ailedir. Şefkatli ve merhametli anne babaların sevgi yumağıyla çocuklarını büyüttükleri aile ocağı en temel sosyal müessesedir. Çocuğun birey olarak kişiliğinin ve ahlakının şekillendirildiği en önemli sosyal kurum ailedir. Çocuğun ilk öğretmenleri anne babalarıdır. Bunun için anne babalar çocuklarını dengeli, doğru ve faydalı sevmenin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü çocuk yetiştirirken sevgi adına yapılan hatalar çok tehlikelidir. Günümüzde ben merkezci, egoist, enaniyeti ayyuka çıkmış, sınırlarını ve haddini bilmeyen, terbiye edilmesi zor bir nesil ile karşı karşıyayız. Bunun sebebi ise maalesef anne babaların sevgi adına yaptığı hatalardan kaynaklıdır.

Her şeyden önce anne ve babalar, sınırlarını bilen, arkadaşlarının hakkını gözeten, okuyan, dinleyen, soru sorabilen, kendine güveni olan, anlayan ve anladığını ifade edebilen çocuklar yetiştirmelidirler. Çocuk yetiştirme konusunda doğru yöntemlere geçmeden önce, yapılan hatalar hakkında kısaca bilgi vermek istedik. Çünkü öncelikle doğru bildiğiniz yanlışların farkına varmalı, bunları yapmaktan vazgeçmeli ve daha sonra, doğru davranışlara yönelmeliyiz. İşte çocuk büyütürken yapılan başlıca yanlış davranışlar;

*Çocuklarımız başarısız olsa bile, bizim evladınız olduğu için çok sevdiğimizi belli etmeliyiz. Çocukları yetiştirirken her şeyin mükemmel olacağı düşüncesinden uzaklaşarak, onun elinden geldiği kadar iyi olmasına destek olmalıyız. Anne babalar çocukları için her şeyin mükemmelini hayal ederken bu mükemmeliyetçilik çocukların psikolojisi üzende baskı oluşturur.

*Çocuklarımızın yaşadıkları karşısında hissettikleri duygulara engel olmamalıyız. Kızdıysa ya da sevindiyse bunu özgürce yaşamasına izin vermeliyiz.

*Ebeveynleri olarak istediğimiz bir şeyi çocuklarımıza yaptıramıyorsak, onu yapması için zorlamadan, daha farklı alternatifler sunarak uzlaşma yoluna gitmeliyiz. Böylelikle sürekli olarak isyan eden, her şeye karşı çıkan bir çocuk olmak yerine daha ılımlı bir çocuk olacaktır.

*Çocuklarımıza karşı çok fazla koruyucu olmamalıyız. Parkta veya başka bir yerde oynarken uzaktan gözlemleyelim ama, her düştüğünde ya da ters bir durumda yanına koşmamalıyız. Evvela sorunları kendisinin çözmesine izin vermeliyiz.

*Ebeveynler olarak çocuklarımızın öğrenmesinde ve zeka gelişiminde en büyük etken olan merak duygusunu törpülememeliyiz. Çocuklarımız herhangi bir şeyi merak ediyorsa, öğrenmesi için ona yardım etmek en önemli sorumluluğumuzdur. Bir konu hakkında bizi soru yağmuruna tutuyorsa sabırla cevap vermeliyiz.

*Bizimle oyun oynamak istediğinde, oyunu biz değil onun yönetmesini sağlamalıyız.

Çocuklarımızın toplumda başarılı ve güzel ahlak sahibi bir birey olmasını istiyorsak, davranışlarınıza hemen çeki düzen vermemiz gerekiyor. Çünkü ancak, anne babanın desteğini alarak doğru bir şekilde yetiştirilmiş, çocuklar toplumda saygın ve başarılı fertler olabilir. Çocuklarımızın kreş zamanı geldiğinde imkan oluşturarak yollayalım. Çünkü bizim evde öğreteceğimiz şeyler sınırlıdır. Ayrıca okullarda yapılan faaliyetler sayesinde, çocukların becerileri keşfedilir. Hangi alana ilgisi ve yeteneği olduğu tespit edilen çocuk, doğru şekilde yönlendirilme imkanı bulur. Çocuk yetiştirirken faydalı olduğu düşünülen uzmanlarca tavsiye edilen başlıca davranış ve yaklaşımlar ise kısaca şöyledir;

*Çocuk başarılı olduğu zaman, daha çok sevildiğini hissetmemelidir. Eğer çocukta daha çok başarılı olunca daha çok sevileceği gibi yanlış bir düşünce oluşur ise ileride çok büyük problemler ile karşılaşabilir.

*Çocuk yetiştirilirken ona hayatı boyunca hatanın, en doğal unsurlardan biri olduğunu benimsetmek önemlidir. Basit bir hata yaptığında hayal kırıklığına uğramaması, yaptıkları hatalardan dersler çıkarması gerektiğini aşılamak çok önemlidir. Asıl olan hata yapmamayı değil, hatada ısrarcı olmamayı öğretebilmektir.

*Çocuklarımızın ne istediğini anlamak için onları dikkatli bir şekilde dinlemeliyiz. Eğer biz anne babaları olarak çocuklarımızı dinlemezsek, çocuğunuz da en başta bizi ve diğer kimseleri de dinlemeyecektir. Önemli bir işimiz var ise ya da hiç vaktimiz olmasa bile yine de çocuğumuzu dinlemek için vakit ayırmalıyız.

*Çocuğu yetiştiren anne ve babalar bu konu hakkında tam olarak düzenli bir yol izlemelidirler. Çocuk yetiştirmede tutarlı davranan anne babalar topluma daha iyi bir birey kazandırmış olacaklardır. 

*Eğer ortada bir sorun varsa bunu çözmek aslında anne babaya düşer. Ama çocuğumuzun problem çözme kabiliyetinin gelişmesini istiyorsak, birlikte problem çözmeye çalışmalıyız. Böylelikle çocuk yanında ebeveynleri olmadığınız zamanlarda da ortada olan problemler için çözüm arayışına girecektir. Bu da kişilik gelişimi için oldukça olumlu bir yaklaşımdır.

*Eğer çocuklarımız bir hata yaptıysa, ceza vermekten kaçınmamalıyız. Koyduğumuz kurallara karşı yaptığı hatalarda hiçbir ceza almazlarsa yaptıklarının yanlış olduğunun bilincinde olamazlar. Onlara altından kalkabilecekleri cezalar vermekten kaçınmayalım. Fakat şu da önemlidir ki; çocuklar için uygulanması zor olan cezalar vermemiz halinde ise nasıl olsa bana böyle bir şey yaptırmazlar düşüncesi ile bizi pek de ciddiye almayabilirler.

*Çocuklarımızı yetiştirirken dikkat edeceğimiz en önemli şeylerden biri de tutarlı olmaktır. Çocuğa yapma dediğimiz bir şeyi kendimiz yapıyorsak, çocuk için söylediğimiz hiçbir şey etkili olmayacaktır.

Sonuç olarak; Bu hayatta herkes üniversite okuyup kariyer yapacak diye bir kaide yok. Çocuğumuzun yeteneklerini keşfedip, onu en doğru şekilde anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki çocuklarımız belki bizim zorlamamızla dünyalık kariyer olarak en üst noktalara gelebilir, çok iyi bir işi, çok iyi bir maaşı olabilir. Ama insan yaptığı işten mutlu değilse başarılı olması hiçbir işe yaramaz. Asıl olan güzel ahlak ile sırat-ı müstakim üzere istikrarlı bir hayat sürdürebilmektir.

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort