JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Ekim 2017 21:56

RASULULLAH EFENDİMİZİ ZİYARET

Rasulullah Efendimizi Ziyaret

Rasulullah Efendimizi Ziyaret - Tamer Doymuş

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Rasulullah Efendimizi Ziyaret

 

Hâce Hazretleri (ksa) “Nefahâtu’l-Haremeyn” adlı eserinde şöyle buyuruyorlar:

“Arkadaşlar burada bulunuş amacımız belli… Bu amaca kilitlenebildiğimiz, yönelebildiğimiz sürece Allah’ın emnu emanında olacağız. “Gerçekten insan için, çalıştığından başkası yoktur.” buyurmakta Cenabı Hak Azze ve Celle.

İnsana ancak yaptıklarının karşılığı vardır. Niyet ve gayretindeki ihlâs, azim, sebat teslimiyet miktarınca; anlayışı kadar ona mükâfat, füyuzat, rahmet ve bereket vardır. Bunun için her şey önce kendi iç alemimizde, gönlümüzde, niyetimizde başlıyor. Biz buraya Hac amacıyla geldik. Biliyorsunuz haccın kelime karşılığı özetle; ziyaret. Biz niçin, kimi ziyarete geldik; Alemlerin Rabbini…

İnanıyoruz ki Rabbimiz bizi sevmiş ve bize bu yolculuğu, bu mukaddes mekanı nasip etmiş. Elbette ki bize bu davet karşısında icabet düşer. Yüzümüzü süre süre bile olsa, yüzümüz yerde bile olsa Allahımız’ın davetine icabet ettik, elhamdulillah...”

Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Şüphesiz, Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Kabe’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.” (Bakara 158) Hac ve umreyle ilgili bir diğer ayeti kerimede ise şöyle buyruluyor:

“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye vermesi gerekir. Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Bulamayana da, hacda üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram’da olmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.” (Bakara 196)

Umre, sözlükte “ziyaret etmek” anlamına gelmektedir. Umre, özel bir şekilde Kabe’nin ziyaret edilmesini ifade etmektedir. Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: 

“Umre, kendisiyle diğer umre arasında işlenen (küçük) günahlara kefarettir. Hacc-ı mebrurun karşılığı ise cennettir.”

Hz. Peygamber Efendimiz (sav) hicretten sonra toplam dört umre yapmıştır.

Birincisi, Hudeybiye Umresi’dir. Efendimiz’in (sav) ilk umresi olup hicretin altıncı senesinde yapmıştır. Müşrikler bu ziyareti engelleyince, Hudeybiye’de develeri kurban etti. Ashabıyla birlikte tıraş olarak ihramdan çıktılar.

İkincisi, ertesi sene yaptığı Kaza Umresi. Mekke’de üç gün kaldılar umreyi tamamlayıp oradan ayrıldılar.

Üçüncüsü, hacla birlikte yaptığı umre.

Dördüncüsü, Cirane’den yaptıkları umre. Huneyn’e çıkıp Mekke’ye geri döndüklerinde Cirane’de ihrama girerek Mekke’ye geldiler ve umreyi yaptılar.

Umre; ihram (niyet), tavaf, Safa ile Merve arasında sa’y ve tıraştan ibaretti. Umre için dışarıdan gelenlerin mikat mahallerinde, Mekke’de bulunanların ise Hill bölgesinde ihrama girmesi gerekir. İhram umrenin şartlarındandır. Umre yapmak isteyen kişi, umre yapmaya niyet eder ve telbiye okuyarak ihrama girer. Bundan sonra tavaf edip Safa ile Merve arasında sa’y ettikten sonra tıraş olarak ihramdan çıkar. Kabe’yi tavaf etmek umrenin rüknüdür. Sa’y ve tıraş olmak ise umrenin vaciplerindendir.

Umre, arefe, nahr ve teşrik günleri dışında senenin her zamanında yapılabilir. Umre ibadetinin ömürde bir defa yapılması sünnet-i müekkede olmakla birlikte daha fazla da yapılabilir. Umre, İmam Şafii’ye (rh.a) göre ise; farzdır. 

Efendimiz’in (sav) şöyle buyurduğu rivayet olunuyor: “Vefatımdan sonra kim Beni ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir. Yine kim Beni ziyaret ederse, kendisine şefaatim vacip olur.”

Bir diğer hadisi şerifte Hz. Enes’den (ra) rivayetle Efendimiz (sav) şöyle buyurdular:

“Kim mükafatına, inanarak Medine’de Beni ziyaret ederse, kıyamet günü ona şefaatçi ve şahid olurum.”

İbn Ömer’den (ra): Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kim sırf Benim ziyaretimi düşünerek, Beni ziyarete gelirse, kıyamet günü ona şefaatçi olmam Benim üzerime bir haktır.”

Ziyaret adabıyla ilgili şu hususlar ifade edilmiştir: Ziyaret esnasında; Medine-i Münevvere’ye giderken salatu selamı çoğaltmak, kurbiyete vesile olacak şeyleri işlemek, Medine’ye yaklaştıkça huşu ve huzur içinde onunla buluşma arzusunu taşımalıdır. Büyükler Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları zaman binitlerinden inmişler ve yürüyerek huzura varmışlardır. Medine-i Münevvere’ye giderken boy abdesti almak, temiz elbiseleri giymek, koku sürünmek ziyaret adabındandır. Yeşil kubbeyi gördüğünde huşu ve sükûneti elden bırakmamak, oranın azametini düşünmek gerektir. Oranın, Allah Teala’nın Peygamberi, sevgilisi ve dostu için seçtiği mekan olduğunu düşünmelidir. Medine’de yürürken Rasulullah’ın (sav) ayak bastığı yerleri tasavvur ederek hareket etmelidir. Efendimiz’in (sav) misafiri olduğunun şuurunda olarak hareket etmelidir. Gerek davranışlar olsun gerekse kılık kıyafetler hususunda olsun Rasulullah’ın (sav) getirdiği düsturun, O’nun (sav) anlayışının dışına çıkmamalıdır.

“Ey iman edenler, Allah’ın ve Rasulü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar şüphesiz Allah’ın kalplerini takva için imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hucurat 1-3) 

Ayrıca Ravza-ı Mutahhara’ya giderken, orada bulunurken; “Sana odaların arkasından bağıranların çoğu, aklı ermez kimselerdir.” (Hucurat 4) ayetinde ifade buyrulan hususa son derece dikkat edilmeli. Herhangi bir izdihama mahal vermeden ziyareti gerçekleştirmek evla olanıdır.

O’nun (sav) hukukuna halel getirmemek sevginin bir tezahürüdür. Seven kimsenin sevdiğinin rengine boyanması sevginin özelliklerindendir. 

“Biz her peygamberi, Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (Nisa 64) 

Rasulullah’a (sav) itaat ve teslimiyetin önemini daha iyi kavramak, teslimiyetteki gösterilen kusurlardan dolayı da tevbe ve istiğfar ederek adeta yenilenerek ayrılmalı.

Umre bir vakitle mukayyet değildir. Yalnız yasaklandığı sabit olmuş günler vardır. Ramazanda yapılması efdaldir. Hz. Peygamber (sav) kendisiyle birlikte umreyi kaçıran Ümmü Ma’kıl’a ramazanda umre yapmasını buyurmuş ve: “Ramazanda yapılan bir umrenin, bir hacca bedel” olduğunu haber vermiştir.

İbn Abbas’dan (ra): Ümmü Süleym Hz. Peygamber’e (sav) gelip: “Ebu Talha ve oğlu hacca gidip beni bıraktılar!” deyince Hz. Peygamber (sav): “Ey Ümmü Süleym! Ramazanda yapılan bir umre benimle beraber yapılan nafile bir hacca denktir.” buyurdular.

Ebu Bekir b. Abdurrahman: Rasulullah’a (sav) bir kadın gelerek: “Hac için hazırlanmıştım, bir engel çıktı!” dedi. Rasulullah (sav) ona: “Ramazanda umre yap, çünkü o da hac gibidir.” buyurdu.

İmam Malik şöyle demiştir: “Umre sünnettir. Hiçbir müslümanın onun terk edilmesine müsaade ettiğini bilmiyorum.”

Umrenin yapılışı: Mekke dışından olup da umre yapmak isteyen bir müslüman mikat yerinde ihrama girer. İki rekat namaz kılar ve: “Allahım! Ben umre yapmak istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul et!” diyerek dua ve niyet eder, telbiye de bulunur. Harem-i Şerif’e gelince Kabe’nin etrafına yedi defa dolaşarak tavaf eder. İlk üç dolanışta biraz çalımlı yürür. Her dolanışta Hâcerü’l-Esved’i selamlar. Tavaf bittikten sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekat namaz kılar ve Safa tepesine gider. Oradan başlayarak, Safa ile Merve arasında sa’y yapar. Daha sonra tıraş olarak ihramdan çıkar. 

İhramla ilgili olarak bazı hususlara dikkat etmek gerekmektedir. Şöyle ki, İhramda asıl olan hac veya umreye niyet etmektir. İhram mikat mekanı denilen Hz. Peygamber’in (sav) tayin ettiği mahallerden ihrama girilebildiği gibi memleketinde de hacc veya umre niyetiyle de ihrama girebilir. Niyetsiz ve ihramsız “mikat mahallerini” geçtiği zaman hem günahkar olur, hem de ceza kurbanı kesmesi gerekir.

Hanefi mezhebine göre ister hac veya umre için, ister başka bir maksatla Mekke’ye ihramsız girmek caiz değildir. Hac veya umre niyetiyle ihrama giren kimse hac ve umresini yapmadan ihramdan çıkmaz. 

Tavaf yapan kişinin abdestli olması ve cünüplükten temiz olması, avret yerlerinin örtülmüş olması ve Kabe’yi soluna alarak kendi sağından başlaması vaciptir. Tavaftan sonra kılınan tavaf namazı (Hanefilere göre) vaciptir. Tavafın dört şavtı, umrenin rüknüdür. Ondan sonra geri kalan üç şavt ile Safa ve Merve arasında yedi defa yürümek, saçları tıraş etmek (veya kısaltmak) umrenin vaciplerindendir.

Umre yapan kimse, umre tavafının tamamını veya ekserisini veya azını (velev ki bir şavt bile olsa) cünüp olarak veya abdestsiz olarak veya hayız olarak yapacak olsa kurban kesmesi gerekir.(Şafi mezhebine göre bu tavafa itibar edilmez.) Safa ile Merve arasında sa’y vaciptir. Yapılmadığı takdirde ceza kurbanı gerekir. Umre yapan, haccedenin yaptığını yapar. Umrenin ihram hükümleri, her yönden haccın ihramı gibidir. Farzları, vacipleri, sünnetleri, haramları, müfsitleri, mekruhları da hep hacdaki hükmü gibidir. Umre hacca yalnız birkaç şeyde uymaz. Bunlardan biri, onun farz olmamasıdır. Onun muayyen bir vakti de yoktur. Onun vakti geçmez. Umrede, Arafat’ta ve Müzdelife’de vakfe yoktur. Şeytan taşlamak, iki namazı bir vakitte kılmak, hutbe okumak, tavaf-ı kudûm ve tavaf-ı sader yoktur. Umre ile ilgili yasaklar hacdaki yasaklarla aynıdır. Bunların bir kısmının yapılması halinden kurban gerekmektedir.

“O Peygamber’e inanıp O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber gönderilen nura uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Araf 157)

 

Kaynakça:
-İslam Fıkhı, İbn Abidin
-El-Hidaye Tercümesi
-Büyük İslam İlmihali, Ö.N.Bilmen
-Zadu’l-Mead, İbn Kayyim el- Cevziyye
-Peygamber Külliyatı, ed-Dımaşki
-Şamil İslam Ansiklopedisi
-Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Allaha Yemin Ederim ki

Allah'a Yemin Ederim ki Ben Sizin İyiliğinizi Düşündüm- Sâlik-i İrfân

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Allah'a Yemin Ederim ki Ben Sizin İyiliğinizi Düşündüm

 

Hamd alemlerin Halık’ı, Rezzak’ı, Rabb’i olan Yüce Mevlamızadır. O’na bizi var ettiği, insan kıldığı, ümmeti Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine eriştirdiği için ne kadar şükretsek azdır.

Sonra, alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, İnsanlığın Efendisi, Ümmetin Sahibi, Son Nebi Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri’ne salat ve selamlar olsun.

Cenabı Mevlamız şükretmeyi nasip etsin. İslam’ın yükseliş günlerindeyiz. Son sultan Abdülhamid Han Hazretleri’nden sonra ülke olarak hep yıkılış, hep geri çekiliş yaşadık. 1960 darbesi, 80 darbesi, 28 Şubatlar, postmodern darbe girişimleri… En sonuncusu 15 Temmuz darbe girişimi… ve milletimizin şanlı direnişi…

Kadir Mısıroğlu 1960 darbesinde sessizce ağlayanlara bakarak “Kalkın tepkimizi gösterelim!” dediğinde kendisine ajan-kışkırtıcı muamelesi yapıldığını, 15 Temmuz’da ise halkın liderine sahip çıktığını ifade ile toplumun geldiği seviyeye işaret eder. Herkesin ittifak ettiği bir durum olarak Cenabı Mevlamız 15 temmuz günü bu milletin kalplerini birleştirmiş, tek yürek-tek vücut haline getirmiştir. Başlatılan temizlik harekâtı ile ABD maşası FETÖ’nün 40 yıllık projesi çöpe atıldıysa da tam bir arınma mümkün olmayacaktır; çünkü toplumun hücrelerine kadar nüfuz eden bir yapıdan söz ediyoruz. İnsan vücudunda da bir miktar virüs-bakteri her zaman vardır. Önemli olan virüsün çoğalmasına, bünyeyi tamamen etki altına almasına engel olmaktır. Fatih Sultan, Yavuz Selim Han, Kanuni Sultan Süleyman zamanlarında hain yok muydu? Elbette vardı, fakat önemli olan iyilerin gücü kontrol etmesi, toplumu hayra yöneltmesi ve Hakk’ın rızasının hedef edinilmesi… Bunun adı ilâyı kelimetullah idi, Kızıl Elma idi.

Ömer Seyfettin’in aynı adlı hikayesinde “Kızıl Elma nedir?” sorusuna derviş-alp tipi ile “Padişahımızın atının gittiği yerdir.” cevabı verilmesi ideali-hedefi olan ve toplumuyla tam bir güven sağlamış, lidere itaatin teslimiyetin ifadesi olarak kayda geçer.

Elhamdulillah, bu yükseliş günlerinde asrı saadetten iman ve ilham alan günlerdeyiz. Milletimizin iman ve idrakinin yükselmesi, ahlâki olgunluk ve salih amellerle Mevlamızın rızasının öncelenmesi daha nice güzel günler getirecektir. ABD’nin zenciler eliyle çöküşünü, AB’nin kapımızda ekmek dilendiğini, mazlum ümmeti Muhammed’in yaralarının sarıldığını göreceğiz inşaallah… Cenabı Hak o günlere erişmeyi hepimize lütfetsin…

Evet, asrı saadetten, elleri ayakları öpülesi ashabı kiramdan bahsediyor, Hz. Osman (ra) efendimizin hayatından örnek paylaşımlarda bulunmaya çalışıyorduk. Önceki yazılarımızda Hz. Osman efendimizin hilafeti günlerine, o dönemde yapılan fetihlere bir göz atmıştık.

Hz. Abdurrahman bin Avf (ra), Hz. Ömer (ra) adına halifeyi seçmekle görevlendirilince birçok görüşme-değerlendirme yapmış, sonuçta Hz. Osman’ı seçerek biat etmişti. Şurası çok önemlidir ki Halife Hz. Osman’a ikinci sırada biat eden kişi ise Hz. Ali olmuştur. Geçenlerde kulağımıza gelen bir türküde “Ali sandıklarım hep Osman çıktı.” şeklinde bir ifade vardı. Ali ve Osman efendilerimizi düşman gösteren bu cümleyi düşündüğümde şu kanaate vardım: Şayet Cenabı Hak kuluna kapı açmazsa onca tarihi bilgiye-belgeye rağmen insan kör karanlıkta kalabiliyor ve ahirete öyle gidebiliyor. Cenabı Mevla hidayetini üzerimizden eksik etmesin…

Hz. Osman efendimizin hilafeti (Hicri 23) M. 644 yılında başlar M. 656’ya kadar 12 yıl sürer. Hilafetinin ilk 6 yılı büyük fetihlerle geçer. son 6 yıl ise karışıklık ve fitnelerin arttığı bir dönemdir.

Hayrettin Karaman hoca, İmam Suyuti hazretlerinden nakille Osman efendimizin yaptığı kimi uygulamaları aktarır: 

“Süyûtî, İslâm tarihinde ilk defa Hz. Osman tarafından gerçekleştirilmiş bulunan -bir kısmı da onun ictihad kudretini gösteren- tasarrufları şöyle sıralamaktadır: 

-Hizmetleri sebebiyle bazı kimselere ıktâ yoluyla arâzî vermek.

-Devlet için mera ve korular tesis etmek.

-Mescidi, güzel kokularla kokulamak, her iki Mukaddes Mescidde (Kabe ve Ravza) genişletmeler yapmak. 

-Daha önceleri, cuma namazı için ilk ezan, hatip hutbeye çıktıktan sonra okunurken, halkın toparlanıp vaktinde camiye gelebilmeleri için bir de dış ezanı okutturmak (bugün cuma için okunan ilk ezanı okutturmak). 

-Müezzinlere beytülmalden maaş bağlamak.

-Gizli mallar denilen nakit, ticârî mallar ve benzerlerinin zekatlarını ödeme işini doğrudan yükümlülere bırakmak (Daha ön- ce bütün malların zekâtını devlet toplar ve dağıtır idi).

-Emniyet teşkîlâtını kurmak.

-Hz. Ömer’in başına gelenler tekrarlan- masın diye, Mescid’de özel bir bölüm (maksûre) yaptırmak. Bilindiği üzere Hz. Ömer, Mescid’de namaz kıldırırken hançer- lenmiş ve şehit olmuştu.

-Kur’an-ı Kerim’i tek lehçe ve okunuşa göre yazdırıp çoğaltarak başka lehçe ve okuyuşları ortadan kaldırmak. (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s.164 vd.)  

Onun, buraya kadar örnekleri geçen ictihadlarından başka ictihadları ve fıkıh bakımından önemli tasarrufları vardır:

a) Yükümlülerin, alacaklarından dolayı da zekât ödemeleri gerektiğini minberden ilân etmiş, sahâbe de buna itiraz etmemişlerdir. (Mâlik, Muvatta’, Zekât, 17. C.I, s.253) Bu ictihad, alacakların zekâtı konusunda kaide olmuştur. 

b) Hasta iken eşlerini boşayan ve böylece onları miraslarından mahrum etmek isteyen erkeklerin bu kötü maksatlarına ulaşmalarını önlemek ve bir haksızlık kapısını kapamak için (sedd-i zerîa olarak) bu şekilde boşanmış kadınları, iddetlerini doldurmuş, evlilik bağları sona ermiş bile olsa kocalarına mirasçı kılmıştır. (Mâlik, Muvatta, Talâk, 40-44. (C.II, s.571-572)

c) Rasulullah (sav) yitik mallar hakkında ne yapılacağını açıklarken develerin olduğu gibi bırakılmasını, bulan tarafından alınıp başka bir yere götürülmemesini, gelip sahibinin deveyi bulabileceğini ve devenin de o zamana kadar yaşama imkânına sahip bulunduğunu bildirmişlerdi.

Hz. Ömer zamanında da uygulama buna göre oldu. Hz. Osman’ın hilafetinde toplumun ahlâkı değişmeye başlamıştı, kaybolan develeri alıp götüren, kendilerine mal eden kişiler çıkmıştı. Halife, haksızlığı önlemek için bulunmuş develerin alınıp getirilmesini, bunun için devletin tuttuğu çobana teslim edilmesini, sahibi çıkmazsa satılmasını ve bir gün sahibi çıktığında bedelinin buna teslim edilmesini emretti. (Mâlik, Muvatta’, Akdıye, 51. C.II, s.759) 

Hz. Osman’ın sedd-i zerîa ve mesâlih prensiplerine bağlı bulunan bu ictihadları, benzeri diğer sahâbe ictihadları ile birlikte, daha sonraki müctehidlerin ve özellikle Medîne’de İmâm Mâlik hazretlerinin, aynı çerçevedeki ictihadlarına örnek ve kaynak olmuştur.” 

Osman efendimizin şu sözü ile bitirelim: “Allah’a yemin ederim ki ben, sizin iyiliğinizi düşündüm, elimden geldiği kadar sizin için iyi olanı yapmaya çalıştım; sonunda isâbet ettim veya hata ettim.” (İbn Sa’d, Tabakât, C.III, s.66) 

Cenabı Mevlamız Osman efendimizin himmet, nusret ve şefaatlerini üzerimizden eksik etmesin. Onun ahlâkından bize de lütfeylesin. Cennette Mevlamızın huzurunda mübarek ellerinden öpebilmeyi nasip eylesin. 

Amin, velhamdu lillahi Rabbil alemin.

 

Yazar: Sâlik-i İrfân

 

Pazar, 01 Ekim 2017 21:39

UNUTMAK

Unutmak

Unutmak - Veysel Özsalman

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Unutmak

 

İnsanın diğer varlıklarla arasındaki mesafeyi izah etmeye çalışanlar bu işin esbab-ı mucibesinden bahsederken lafa evvela akıldan başlarlar ve bu gerçekten de bütün mevcudat içerisinde insana ait iftihar edilecek bir hususiyettir. Çünkü düşünme, kavrama, hafıza ve benzeri kabiliyetlerden müteşekkil olan akıl vasıtasıyla insan kendisini olduğu gibi cemiyeti ve tabiatı da nispeten kontrol altında tutma gücüne sahip olur.

Akılını kullanarak icra ettiği hareketler neticesinde kıymet derecesi yükselen insan onun ile dünyada saltanat sürer. Akıl dünyayı kavramanın en kuşatıcı, kuvvetli ve yegâne yolu olmasa da ihtimal odur ki dünyayı tanımak ve tanıtmak isteyenlerin en sık başvurduğu yoldur. Nitekim his, sezgi, aşk yahut daha başka vasıtalarla da kavranması mümkün olan dünyamız en çok aklın merceği altına yatırılmış insanlar mevzularını onunla halletmeye çalışmıştır. 

Akla olan bu teveccüh ve tevessül, onun zahirde eşyanın sabitliğini yakalamadaki fevkalade başarısından kaynaklanır. Diğer taraftan his, sezgi ve aşk gibi vasıtalarla dünyayı kavrayıp tanıtmanın zorluğunun yanında eşyanın donuk tabiatını bayağı ve kestirme bir yoldan anlatabilmenin cazibesi de bu durumda etkili olmuştur.

Eşyayı ve hadiseleri anlamada basit ve kullanışlı mahiyetiyle ön plana çıkan akıl, diğer idrak yollarından daha revaçta olduğu halde yine de birçok bakımdan eksiktir. Hakikatin izahında sınırlı bir rol oynayan ve nihayetinde “en büyük marifeti kendi acizliğini anlamak” olan aklın handikaplarından birisi de unutmaktır.

Muhafaza kabiliyeti zaman ve hacim ölçüsüyle hesap edilemeyen aklın mahiyetindeki bu genişlik, insan için büyük bir nimet olduğu gibi bazen de içerisinde kaybolduğu dipsiz bir kuyudur. Sakladığı malumatın bir anda buharlaşması, bulunamaması ve bazen lazım olduğu halde hatırlanamaması işleri zora sokabilmektedir.

Unutmanın sebepleriyle ilgili birçok husus sıralanabilir. Bunların bir kısmı psikolojik olduğu gibi bir kısmı da fizyolojik mahiyettedir. Ama temelde gözden kaçırılmaması gereken husus unutmanın fıtri bir mesele olduğudur. “İnsanların ilki, unutanların da ilkidir” sözü unutmanın bize Hz. Âdem’den (as) miras olduğunu hatırlatmaktadır. “Andolsun biz, önceden Âdem’e (o ağaçtan yememesini) tavsiye etmiştik. O, (bizim tavsiyemizi) unuttu. Biz onda bir azim (ve sebat) görmedik.” (Taha 115) ayeti kerimesi de bu manaya yorulmuştur.

İnsanlar fıtrattan gelen ve kurtulmanın imkânsız olduğu unutkanlığın menfi etkilerini hiç değilse azaltmak için tarih boyunca arayış içerisinde olmuşlardır. “Öğrenirken nasıl öğrenelim? Öğrendikten sonra ne yapalım? Ne yiyip içelim ki hafızamız daha kuvvetli olsun?” gibi çeşitli sorulara cevap arayarak unutkanlığı dizginlemeye çalışmışlardır. 

Bizim ecda- dımız da Peygamber Efendimiz’den (sav) intikal eden hadisler ve O’nun sünneti seniyyesi rehberliğinde hafızanın kuvvetlenip unutkanlığın azalması hakkında tavsiyelerde bulunmuşlardır. Mese- la kabak ve bal gibi gıdaların tüketilmesi, hacamat yaptırılması, faydasız ve boş işlerle uğraşmayıp bunların zihne sokulmaması gi- bi hususların altını çizmişlerdir. 

Meydana getirdiği menfi durumlar neticesinde ne kadar hayatın dışına çıkarılmak istenilse de unutmanın farklı bir açıdan şifa olduğu da gerçektir. İnsanın başına gelen bütün üzücü olayları, kayıpları, yaşadığı felaketleri, şahsi ve içtimai bunalımları unutmadan hayatını devam ettirmesi mümkün değildir. Eğer yaşadığımız hiçbir hadise hafızamızdan silinmeseydi ve biz bütün kötü hatıralarımızla her an yüz yüze gelseydik bu, yaşanması imkânsız bir hayat olurdu.

Günlük hayatın unutulması gerekenleri ve asla hatırdan çıkartılmaması gereken meseleleri genellikle onlardan elde edeceğimiz fayda ile doğru orantılıdır. İç dünyamızda asayişi sağlayıp huzuru bulmak adına menfi hadiseleri siler, müspet hadiselerin altını çizeriz. Bu mevzular dünyalık olduğu sürece telafi edilebilir, meydana getirdiği hasar tamir edilebilirdir. Peki unutmak ve hatırlamak şeklinde meseleler arsında gidip gelen ve bu sebeple adı “nisyan” ile kardeş olan insanın hiç aklından çıkarmaması gereken, bu husustaki unutkanlığı telafi edilemez bir mevzusu yok mudur?

İnsanın gece başını yastığa koyduğunda, sabah gözlerini açtığında ve bu ikisi arasında geçen sürenin neredeyse tamamında hatta ve hatta uyuduğunda rüyasına dahi şekil verecek kadar üstüne düştüğü, düşündüğü meseleleri yok mudur? Alacaklı alacağını, vicdan sahibi kabahatini, esnaf kârını, delikanlı sevdiğini ne kadar hatırından çıkarabilir? Peki istesek de aklımızdan çıkaramadığımız ve unutmamamız gereken bunca şey varken nasıl bir tavır takınmamız gerekir?

Elbette ki unutulmaması gerekenler içerisinde en mühim olan Allah’tır (cc). “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (Hadîd 4) ayeti kerimesi O’nu hatırdan çıkarmanın mümkün olmadığını ortaya koysa da, insan bir şekilde imkansızı başarabilmektedir. İşte tasavvuf tam da bu noktada devreye girerek Cenabı Mevla ile olan sürekli birlikteliğin şuuruna varabilmesi için insanı eğitmeye çalışmaktadır.

Tasavvufun Allah’ı “görüyormuşçasına” yaşayıp ibadet etmeye ve Mevla’yı bir an olsun hatırdan çıkarmadan hayatı devam ettirmeye teşvik ederken kullandığı usul, zikrin her türlüsüne sıkıca sarılmaktır. Bu manada zikir “Allah’ı hatırlamak için değil, hiç unutmamak içindir.” buyrulmuştur. 

Her ne kadar zikrin kelime olarak denk düştüğü mana “hatırlamak” olsa da tasavvufun bahsettiği zikir, belirli bir zaman dilimine yahut bazı sözcüklere sıkışıp kalmanın ötesinde her daim Mevla ile birlikte olunduğunun unutulmaması için bir çabadır.

Allah’ı unutmaktan kasıt O’nun emir ve yasaklarını göz ardı etmek, hayata hâkim kılmamaktır. Tasavvuf zikir vasıtasıyla bir yandan bu problemi ortadan kaldırmak istediği gibi diğer yandan da insanı Mevla ile olan sürekli birlikteliğinin farkına vardırmaya çalışmaktadır.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Pazar, 01 Ekim 2017 21:32

ÇOCUKLARIMIZDAN BEKLENTİLERİMİZ

Çocuklarımızdan Beklentilerimiz

Çocuklarımızdan Beklentilerimiz - Yusuf-i Kenan

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Çocuklarımızdan Beklentilerimiz

 

Hayatın içerisinde her şey değişime uğrayarak sürekli gelişim içerisindedir. Bu değişimle birlikte beklentiler de sürekli değişmekte ve gelişime paralel olarak büyümektedir. Beklentiler elbette ki olmalıdır. Fakat herkes ayrı bir dünyadır. Her insan farklı ve özeldir. Beklentilerimizin içeriğini anne babaların heva ve hevesleri oluşturmamalıdır. Bu şekilde başlayan ve şekillenen beklentiler çocuklarımız açısından bakıldığında son derece acımasız ve orantısız olabilmektedir. Bu devasa beklentilerin karşısında çocuklar çoğu zaman ezilerek altında kalmaktadırlar. Herkesin başarabileceği bir ilgi ve beceri alanı vardır. Bu başarı alanları her bireyde farklılık gösterir. Önemli olan anne-babaların çocuklar üzerinde bu alanları keşfetmelerinde rehberlik etmektir. Eğer bu keşif zamanında isabetli olarak yapılabilmişse çok önemli ve yerinde bir temel atılmış demektir. Artık bundan sonraki aşama beklentilerin çocuğun başarı sağlayabileceği alanlara çekilmesi yönünde olmalıdır. 

Unutulmamalıdır ki çocuklar anne babalarının geçmişteki başarısızlık ve imkansızlıkların neticesinde elde edemediklerini yeniden onlar üzerinde tamamlayabilecekleri bir zemin değildir. Çocuklarımız her ne kadar bizim genlerimizi taşıyorlarsa da biz değildir. Bizim seçtiğimiz mesleği ya da sosyal olarak bizim tercihlerimizi aynen olduğu gibi kopyalayarak tercih etmesini bekleyemeyiz.

Elbette ki bizim onlar üzerindeki beklenti ve tercihlerimiz; bildiğimiz temel itikadi, ahlaki ve kültürel değerler üzerinde olacaktır. Bu konuda kimsenin itirazı olamaz. Fakat bahsini ettiğimiz daha çok ilgi alanları, mesleki tercihler gibi kişisel hayat ile ilgili alanlardır. 

Ebeveynlerin beklentileri çocuklarının kapa- sitesine, yeteneklerine, zeka düzeyine ve ilgisine uygun olmalıdır. Bir çok anne baba daha bebeklikten itibaren, çocuklarının potansiyel ve seviyelerinin üzerinde bir beklentiye girebilmektedir. Çocuk yaşıtlarına göre oldukça normal bir seviyede zihinsel ve psikomotor beceriler gösterse de, anne baba bunları bile olağanüstü, çok zekice ve ya çok üst düzey bir yetenek gibi algılamaya başlar. “Şunu biliyor!”, “Şunu yaptı!” gibilerden kişisel gözlemleriyle çocuklarının çok farklı, çok yetenekli ve çok zeki olduğunu kendi çaplarında “görmeye” ve bunu etrafındakilere de “göstermeye” çaba harcarlar. Bakın benim çocuğum bunları yapıyor, bunları da biliyor gibilerden hava civa atmaya başlarlar. Böylelikle çocuklarının herkesten daha farklı, daha zeki ve daha yetenekli olduğuna önce kendileri inanır! Sonra da bunları ispatlaması ve kendilerini doğrulaması için çocuklarını buna inandırmaya başlarlar. Fakat ne var ki burada çocuklara, sadece kendilerinden beklenen rolü oynamaktan başka bir çare bırakılmamıştır.

Bu çizgideki anne babalar, çocuklarında olduğunu sandığı, çocuklarının kayıtsız şartsız yapmasını ve en güzel şekilde başarmasını istediği şeyleri; çocuklarında varmış, çocukları bunları yapıyormuş, bunları başarıyormuş gibi kabul eder. Kabul etmekle de kalmaz, bütün bu beklentilerini çocukları tarafından gerçekleştirmeleri uğrunda onları sorumlu tutarlar. 

Aslında olan biteni en güzel şekilde tüm gerçekliğiyle anlamanın yolu çocuk gözüyle, kendimizi onun yerine koyarak birşeyler yapmaktır. İsterseniz bir de bizim beklentilerimizi çocuğumuzun gözüyle görmeye çalışalım. Belki de o zaman bilmeden yaptığımız tahribatın ne kadar derin olduğunu fark edebiliriz.

Çocuk kendisinde var olduğunu, annesinin ya da babasının söylediği özellik ve yetenekleri sorgulamadan en kısa sürede edinmeye çalışır. Çünkü, o özelliklere sahip olmalıdır. Kendisine başka alternatif bırakılmamıştır. Anne baba o özelliklere sahip bir çocuk istiyor ve o özelliklere sahip olursa anne babasının gözünde daha değerli olacak ve onları da mutlu etmiş olacaktır.

Anne babalar beklentilerinin çocukları tarafından gerçekleştirilebilmesi için çocuk ihtiyaç duysa da, duymasa da ekonomik yönden destekleyerek onlar üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadırlar. İhtiyaç duymasa da özel öğretmenlerden ders aldırmaktadırlar, ekonomik olarak imkanlarını çok zorlayarak aşırı bir fedakarlığa girmektedirler. Bu fedakarlık sonunda da “Yememizden içmemizden kestik seni dershaneye gönderdik, özel ders aldırdık.” “Giymedik, giydirdik hayatımızı sana pervane ettik.” gibi sözlerle beklentilerini gerçekleştirmeye çocuklarını adeta mahkum etmektedirler. Artık çocuğun başka bir seçeneği kalmamıştır. “madem anne baba bu fedakarlıkları yapmış” o halde her halükarda sınav kazanılmalı! Ya da istenen beklentiler ne ise mutlaka yerine getirilmelidir. Aksi takdirde bunca fedakarlığa karşın nankörlük edilmiş olacaktrır. Hele ki günümüzde bunca insanın sınavla yatıp sınavla kalkmasına (çocuklarıyla beraber sınava hazırlanmasına) karşılık olarak, çocuk da sınavı kazanarak bütün bunların bedelini ödemelidir. Çocuk gözüyle konunun portresi budur. Minicik yürekleriyle bu ağır sorumluluk çocukları darmadağın etmez mi?

Çocuk artık kendisi için değil de anne babasının bu fedakarlıkları karşısında borcunu ödemek için çalışır. Anne babanın sözde çabaları ve beklentilerinin gerçekleştirilmesi için çalışır. Çocuklara sınavın yükünün ötesinde kaldıramayacakları bir yükü omuzlarına yükleyerek, üzerlerindeki sınav kaygısının artmasına neden oluyoruz. Bu kaygı ile çocuğun derse kendini vermesini ve etkili ders çalışmasını engellemiş oluyoruz. Sınavda da çocuklar anne babalarını mahcup edecek sonuç aldıklarında da bunun faturasını yine gariban çocuk öder. 

Çocuklarımızla ilgili beklentilerimiz gerçekçi, gerçekleştirilebilir ve onların ilgi, yetenek ve potansiyellerine uygun olmalıdır. Anne baba olarak bizim beklentilerimiz bu yönde olmalı ve çocuklarımızın da beklentilerinde gerçekleştirilemeyecek olan bir hedef söz konusu ise bunu da makul seviyeye çekmelerine yardımcı olmamız gerekir. Çocuklarımızın hedeflerini, yol haritalarını ve yapacaklarını biz belirlememeliyiz. Çocuklarımızı bir bilgisayar gibi biz planlamamalıyız. Çocuğumuzu değerler ve beceriler açısından “değiştirilmeli” değil de, taşıdığı genetik şifreleri açısından, gizil güçlerinin ortaya çıkarılması gereken, “geliştirilmeli” yaklaşımıyla değerlendirmeliyiz.

Çocuklarımıza bakışımızda hiç unutmamalıyız ki her insanın doğuştan getirdiği ve o insanı farklı kılan, taşıdığı genetik şifre vardır. Bu şifreye uygun bir hayat tarzı, bu şifreye uygun ortaya koyabileceği yetenek ve çalışmaları vardır. Her insanı farklı ve “biricik” kılan bu özelliklere toplum olarak ve başta anne babalar olmak üzere saygı duymalıyız. Bu özellikleri değiştirmeye, ortadan kaldırmaya, belli kalıplara hapsetmeye değil de; ortaya çıkarmaya, geliştirmeye ve serbestçe hayat bulmasına zemin hazırlamalıyız.

Çocuklarımızın, beklentilerimize cevap vermek ve beklentilerimizi gerçekleştirmek adına çabaları onlar üzerinde stres ve kaygı durumu oluşturmaktadır. Çocuk bu durumda doğal halinden genetik haritasının dışına çıkmaya adeta zorlanmaktadır. Beklentilerimizi gerçekleştirme adına kendisiyle adeta savaş vermektedir. Bizim ondan beklentilerimizi, gerçekleştirilmesi gereken bir hedef olarak algılar. Kendi içinden gelen değil, dışarıdan verilen bir komut, emir olarak nitelendirir. Bu kendi içinden gelen ve benimsediği bir amaç değildir. Çünkü, kendi koyduğu bir hedef değildir. Kendi amacı, kendisi için gerçekleştirilebilir, kendi koyduğu, özüne uygun ve gerçekleştirilebilir bir beklenti içerisinde olmayan birey büyük bir zorlanma ve taciz ile karşı karşıya demektir. Birileri bir şeyler istemektedir, beklemektedir ama bütün bunlar ona ne kadar uygun, ne kadar gerçekçi ve gerçekleştirilebilir? Bunun sorgusu hep bilinç altında yapılır. Bu beklentiler ona uygun mu? Yeterli veya eksik mi? Her şeyden önemlisi kimin beklentileri? Bireyin dışında oluşan beklentiler ile bireyin kendisine yönelik beklentileri arasındaki fark ne kadar fazla ise bu durum o kadar çok kaygı oluşturacaktır.

Çocuğumuz üzerindeki beklentilerimiz, onun özüne ve özelliklerine saygı duyarak geliştirmeyi hedef almalıdır. Beklentilerimiz onun ilgi, yetenek ve kapasitesine uygun olmalıdır. Çocuğumuzun güçlü yönlerinin yanında zayıf yönlerinin de dikkate alınması gerekir. 

Anne babanın yüksek beklentisi çocuğu kapasitesinin üzerinde bir hedefe ulaşmaya yönelik olarak kamçılayacaktır. Böyle aşırı hırsla hareket eden çocuk bazı alanlarda, konularda ve derslerde başarılı olamadığını görünce hayal kırıklığına uğrayacaktır. Her konuda üstün başarıya ulaşma dürtüsü çocukta baskı ve bunalıma sebep olacaktır. Bu tür baskı çocukta özgüvenin kaybolmasına ve hayal kırıklığına sebep olur.

Kendi hedef ve beklentilerimizi gerçekleştirmek için, “bizim için” değil, kendi hedef ve beklentileri için çalışan çocuklarımıza destek veren anne babalar olma bilincine toplum olarak kavuşmamız dileğiyle…

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Pazar, 01 Ekim 2017 20:52

HAYIR ve ŞER

hayır ve şer

Hayır ve Şer - Yusuf Fuad

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Hayır ve Şer

 

Hayır, sözlükte “iyi olmak, iyilik etmek, üstün olmak, üstün kılmak” gibi anlamlara gelen hayr (خير) kökünden olup “iyi” yahut “iyilik” manasında ve şerrin karşıtı olarak kullanılır. Hayır, kelimesi Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde geçmekte, yer aldığı ayetin konusuna göre farklı anlamlara gelmektedir. Bu anlamları kısaca “iyi, güzel, değerli, faydalı ve mal, mülk gibi arzulanan şeyler” diye sıralamak mümkündür.

Bu kelime vahiy dilinin en temel kavramlarından olup Kur’an’da yer aldığı kadar hadislerde de çokça bulunmaktadır. Müslüman şahsın karakterini belirleyici nitelikte olan ve bir kısmı Efendimiz’in kendisine sorulan sorulara cevap olarak verdiği hadislere göre insanların yahut müslümanların en hayırlısı şu şekildedir:

İyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan (Tirmizî, Fiten, 76); toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun hakkını ödeyen, diğer taraftan Rabbine ibadet eden, savaşa çıktığında ise düşmana korku salan (Tirmizî, Fiten, 15); savaş zamanında malı ve canıyla savaşan, barış zamanında ise rabbine ibadet etmekle meşgul olup kendini insanlara zarar vermekten alıkoyan (Buhârî, Rikak, 34); dostlarına ve komşularına hayrı dokunan (Tirmizî, Birr, 28); ömrü uzun, ameli güzel olan (Tirmizî, “Zühd”, 2); geç öfkelenip çabuk yatışan (Müsned, III, 19); borcunu güzellikle ödeyen (Buhârî, İstikraz, 4)… 

Yine Allah Rasulü’nün buyruğuna göre; ticaret ehlinin en hayırlısı borcunu güzellikle ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir (Müsned, III, 19). En hayırlı yönetici ise halkının kendisini sevip hayır duada bulunduğu kişidir (Tirmizî, Fiten, 77).

Diğer bazı hadislerde de hayırda ve şerde öncü olma hakkında birtakım buyruklar vardır. İnşaallah, onlardan birkaçını da burada zikredelim:

عَنْ اَبِى مَسْعُودٍ عُقْبَةَ بْنِ عَمْرٍ الأنصارىِّ  قال : قال رَسُولُ الله : مَنْ دَلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلَهُ مِثْلُ أجر فَاعِلِهِ. 

Bedir’e katılan ve ensardan olan Ebu Mesud Ukbe İbn-i Amr’dan (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kim bir hayra ve iyiliğe kılavuzluk ederse ona hayrı işleyenin sevabı kadar sevap vardır.” (Müslim, İmare 133)

عَنْ أبي هُرَيْرَةَ  أن رَسُولَ اللَّهِ  قال : مَنْ دَعَا إِلَى هُدًى كان لَهُ مِنَ الأجر مِثْلُ أُجُورِ مَنْ تَبِعَهُ لاَ يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا وَمَنْ دَعَا إِلَى ضَلاَلَةٍ كان عَلَيْهِ مِنَ الإثْمِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ تَبِعَهُ لاَ يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئًا. 

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, İlim 16)

عَنْ اَبِى الْعَبَّاسِ سَهْلِ بْنُ سَعْدٍ  أن رَسُولَ اللَّهِ  قال يَوْمَ خَيْبَرَ : لَاُعْطِيَنَّ هَذِهِ الرَّايَةَ غَدًا رَجُلاً يَفْتَحُ اللَّهُ عَلَى يَدَيْهِ يُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيُحِبُّهُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ. قال: فَبَاتَ النَّاسُ يَدُوكُونَ لَيْلَتَهُمْ أَيُّهُمْ يُعْطَاهَا. قال : فَلَمَّا أَصْبَحَ النَّاسُ غَدَوْا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ  كُلُّهُمْ يَرْجُون َأن يُعْطَاهَا. فَقال : أَيْنَ عَلِيُّ بْنُ أبي طَالِبٍ. فَقالوا : هُوَ يَا رَسُولَ اللَّهِ يَشْتَكِي عَيْنَيْهِ. قال : فَأَرْسِلُوا إِلَيْهِ فَأُتِيَ بِهِ فَبَصَقَ رَسُولُ اللَّهِ  فِي عَيْنَيْهِ وَدَعَا لَهُ فَبَرَأَ حَتَّى كان لَمْ يَكُنْ بِهِ وَجَعٌ فَأَعْطَاهُ الرَّايَةَ. فَقال عَلِيٌّ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أُقَاتِلُهُمْ حَتَّى يَكُونُوا مِثْلَنَا؟ فَقال : إنفُذْ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى تَنْزِلَ بِسَاحَتِهِمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإسلام وَأَخْبِرْهُمْ بِمَا يَجِبُ عَلَيْهِمْ مِنْ حَقِّ اللَّهِ فِيهِ فَوَاللَّهِ لأن يَهْدِيَ اللَّهُ بِكَ رَجُلاً وَاحِدًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أن يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ .

Ebu Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî’den (ra) rivayet edildiğine göre Hayber Gazvesi gününde Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle Hayber’i fetheder. O kimse ki Allah’ı ve Rasulü’nü sever, Allah ve Peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahabiler Rasulullah’ın (sav) huzuruna koştular. Peygamber Efendimiz: “Ali İbn-i Ebi Talib nerede?” diye sordu. Sahabiler: “Ey Allah’ın Rasulü, o gözlerinden rahatsız.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ona haber verecek birini gönderiniz.” buyurdular. Ali derhal getirildi. Rasulullah (sav) onun gözlerini kendi ağızlarından bir miktar su alarak tedavi edip kendisine dua etti, hastalığı hemen iyileşti sanki hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali:

“Ya Rasulallah! Onlar da bizim gibi mümin oluncaya kadar mı savaşacağım?” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sav):

“Yavaş ve sakin olarak onların yanına var, onları İslam’a çağır. Uymaları gereken Allah’tan olan yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vasıtanla Allah’ın bir kimseye hidayet vermesi senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır!” buyurdu. (Buhari, Fezailü’s-Sahabe, 9)

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort