JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Rasule itaatimiz Allaha oan kulluğumuzu belirler

Rasul'e Olan İtaatimiz Allah'a Olan Kulluğumuzu Belirler - Yusuf Kenan Kartal

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Rasul'e Olan İtaatimiz Allah'a Olan Kulluğumuzu Belirler

 

Günümüzde İslam coğrafyasında ve özel-likle ülkemizde hadislere karşı bir takım yanlış tutumlarla karşılaşmaktayız. Kimileri hadisleri yüze, kimileri üç yüze indirmektedirler. Daha birkaç yıl öncesine kadar çevremizde duyduğumuz sahih hadis/mevzu hadis tartışmaları bugün hadisleri bitirme noktasına getirmiş ve sayılarla ifade edilecek bir konuma düşürmüştür.

Yirmi üç yıl peygamberlik yapmış Efendimiz Hz. Muhammed (sav) bunların bu tutumuna göre ümmetine bir şey anlatmamış, bir köşede oturmuş. Ayetlerde anlaşılan mevzulara kulak tıkamış, herkesin kendi anladığıyla amel etmesini uygun görmüş bir peygamber. Bu tanım peygamberlik tanımına ters düşen ve peygamberimizi aramızda yok etmeye götüren bir tavırdır. 

Geçtiğimiz yıllarda tamamen temiz bir niyetle karşımıza çıkmış gibi duran hadis düşmanları hadisleri topluyoruz, derliyoruz, düşüncesi bugün karşımızda “hadisler yok” (haşa) haykırışıyla durmaktadır. Hadisi şerifleri yok saymaya başlayanların bugün Hz. Adem’e baba arayışlarına şahit oluyoruz. Onlara tavsiyemiz önce kendilerine bir baba bulmalarıdır.

Ümmetin parçalandığı bir zamanda, bilad-ı İslam’ın kan gölüne döndüğü bir yüzyılda insanlığa rahmet olarak gönderilen Rasul’e karşı itaatsiz tutum bu yangına odun taşımaktır. 

Efendimiz Hz. Muhammed (sav) belki bugün mübarek bedenleri aramızda değildir ama o rahmetiyle, sünnetiyle ümmetinin başındadır. Efendimiz’i Medine’de mescide hapsettiklerini sananlar en büyük hıyanet ve yanılgı içindedirler. 

Fahri kainat Efendimiz’in her sözü bir tutum belirlemeye yönelikti. O ümmetine; “Hadi gelin bugün kul hakkı üzerine konuşalım.” demedi ama gördüğü bir durum karşısında söylediği mübarek emirleri ümmetine o konuyla alakalı İslami tutumu belirledi. Sadece konuştuklarıyla değil, davranışlarıyla günlük yaşantısıyla ümmetine dersler verdi. Bu alemlere rahmet olanla ümmeti arasındaki ikili ilişki de sürekli canlı kaldı.

Bugün bu ilişkiyi görmezden gelen körlere, Kur’an Müslümanlığı diye ortaya çıkanlara, bakın Kur’an nasıl cevap veriyor. “Allah’a ve peygambere itaat edin, belki merhamet edilirsiniz.” (Âl-i İmran, 132) Cenabı Hak sadece Allah’a buyurmuyor, Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Sadece Allah’a itaat edene merhamet edilmiyor, ikisine birden itaat edilince merhamet ediliyor. Tıpkı “La ilahe illallah” diyerek Müslüman olunmayıp “La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasullullah” diyerek İs-lam’a girildiği gibi. 

Bir diğer ayeti kerimede Cenabı Hak bizlere; “Rasul size neyi verirse onu alın neyi yasaklarsa onu yapmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Haşr 7) buyuruyor. Kur’an verdi aldık, tamam; Kur’an’ı açıklayan bir yorum vermedi mi, bir sünnet bırakmadı mı? Kur’an-ı Kerim’de yasaklar belli, peki Rasulün yasakladıklarından ne anlamamız gerekiyor? Nerede bu Kur’an Müslümanları, bizlere bu ayetleri açıklasınlar. 

Efendimiz (sav) buyuruyor; “Sizden biri gözüme şöyleyken ilişmesin. Koltuğuna yaslanmış benim emrettiğim ya da yasakladığım bir şey ona ulaşıyor ve o da, peygamberin her sözünü biz anlamayız, Kur’an’da bulursak yaparız, diyor.” (Tirmizi 2662) Efendimiz bu hadisi Mekke’de müşriklere değil Medine’de İslam hakim olduğunda ümmetine söylüyor. Uyarıyor, çünkü onun sözünden ve sünnetinden yüz çevireni şiddetli bir azab bekliyor. 

Sahabe efendilerimiz büyük bir dikkatle Efendimiz’in her hareketini takip etmişler. Efendimiz ve sahabe efendilerimiz arasındaki kardeşlik zaten birbirleriyle olan ilişkide oraya çıkmış. Sahabilerden rivayet edilen hadislerde “Efendimiz şöyle emretti.” veya “Efendimiz’i şöyle yaparken gördüm.” veya “Efendimiz’i şöyle otururken gördüm.” diye rivayet ettikleri hadislere şahitlik ediyoruz. Onlar Efendimiz’den bir şeyler duymak için canlarını feda ediyorlardı. Bugün Müslümanlar Efendi-miz’den bir şey duymamak için bu gayreti gösteriyor. Onun her hareketi bize bir ders veriyor. Evinden çıkışı, oturuşu, yemek yeyişi, insanlarla olan ilişkisi bizim yaşamımızda bir örnek oluşturuyor.

Bugün birlikte hareket edemediği-miz için bize örnek olacak -tabiri caizse- bir rol modelin olmadığından bu sıkıntıları çekiyoruz. Herkes kendi telaşında, kendi meşgalesinde... Kimsenin bir çözümü olamıyor. Çözümün odağını kapatıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda hadisleri üç yüze indirenler bugün Kur’an’dan bazı ayetleri çıkarmanın bazı hükümleri yok etmenin peşindeler. 

Hayallerindeki peygamber modeli kendi yarattıkları peygam-ber modeli var ona inanmaktalar. Ashabla peygamber arasında oluşan dostluğu bugün göremeyenlerin peygamberimizle ashab arasındaki ilişkiyi anlamamaları bugün o ilişkiyi yaşayamamalarıdır. Bugün onlara günümüz meselelerini anlatan, açıklayan bir kamil mürşidden uzak kalmalarıdır. Peygamberin oturan değil; ümmetin içinde minberde, ordunun başında seferde olmasını anlayamayanlar bugün salih ulemanın varlığından habersiz olanlardır.

Ya Rabbi bizi nasipsizlerden eyleme. Bizi bugün Rasulü’nün izinden gidenlerin, onunla ashabı arasındaki ilişkiyi yaşayanlardan ayırma, amin.

 

Yazar: Yusuf Kenan Kartal

 

İmamı Rabbani Hazretlerinden Mektumuz Var 2

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var! -2 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var! -2

 

Allahu Teâlâ, Kitab-ı Mecidi’nde şöyle buyurdu: “Allah, yaptığınız şeyi hakkı ile görendir.” (49/18) Bu ilâhî emri duydukları halde, görülen kötü amelleri işlerler. Şayet onlar; yaptıkları en küçük bir işe, bir şahsın muttali olduğunu hissetseler, hiç bir şekilde, kötü bir ameli işlemezler.

Hali anlatıldığı gibi olanların durumu, şu iki şeyden hali değildir:

-Yüce Hakk’ın verdiği haberi yalan sayarlar.

-Yüce Hakk’ın, kendi amellerine muttali olduğuna itibar etmezler.

Anlatılan iki manadaki iş, imandan mı sayılır; yoksa küfürden mi? Hali anlatıldığı gibi olan çocuğa lâzımdır ki: Yeniden imana gelip tecdid-i iman ede.(imanını yenileye) Nitekim bu manada Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “İmanınızı, Allah’tan başka ilâh yoktur kelâmı ile yenileyiniz.”

-Sübhan Allah’ın rızası olmayan işlerden nasuh tevbesi ile dönmelidir. İlâhi emirlere sarılıp yasak olan haram işlerden kaçınmalıdır. 

-Beş vakit namaz cemaatle kılınmalıdır. 

-Mümkün olursa gece namazına ve teheccüd namazına kalkmalıdır. Böyle bir ibadeti yapmak ne büyük saadettir. 

-Malların zekâtını vermek, İslam rükünlerin-dendir; mutlaka zekâtın verilmesi gerekir.

Ey oğul,

Nefs, kendi özünde cimridir. İlâhi hükümleri yerine getirmekten kaçar. Bunun için, kelâm rıfk ile yumuşaklıkla devam etti. Yoksa mallar ve mülkler hep Yüce Allah’ın hakkıdır. Malı durultmada, vermekten geri kalmakta kulun ne mecali olabilir. Kula asıl lâyık olan, zekâtı tam bir memnuniyetle vermektir.

Sonra, hiç bir şekilde yakışmaz ki; nefsin arzularına uyarak ibadetlerin edasında tembellik yoluna gidilip ağırdan alma.

Tam manası ile kulların hakkı ödenme cihetine gidilmelidir. Bu yolda tam bir gayret sarf edilmeli, ta ki üzerinde hiç kimsenin hakkı kalmaya. Şundan ki bu dünyada hak ödemek kolaydır, yumuşaklıkla, tatlı sözle helallik almak mümkündür. Ama ahirette iş zordur, orada çare bulmak kabil değildir.

Şer’i hükümleri, fetvaları; ahiret ulemasından sorup öğrenmek uygundur. Zira onların sözlerinde tesir vardır. Belki, onlara sorulduğu için, nefeslerinin bereketi ile, amelde başarı hâsıl olur.

İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya âlimlerinden kaçınmak yerinde bir iştir. Meğer ki, muttaki âlimler bulunmaya da, zaruri olarak bu dünya âlimlerine baş vurula. Ama, zaruretin icap ettirdiği kadar.

Bilmiş olasın ki, 

Bu nasihat yollu meseleler, ona ulaştı; kulağına girdi. Ama ondan maksat ameldir, mücerred bilgi değildir. Hastalığının ilacını bildiği zaman, bu hastalığının ilacını bilmesi kendisine yetmez. O ilacını kullanmadıkça, şifa hâsıl olmaz.

İşte, bu üzerinde durmalar, ısrarlar hep amel içindir. Zira amelden arınmış bir ilim, sahibinin aleyhine bir hüccettir. Bu manada, Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü, insanların en şiddetli azaba uğrayanı, Allah’ın, kendisine ilimden fayda vermediği kimsedir.”

Evlat, bilmelidir ki geçmişte yapılan inabe, cemiyet halini bulan zatlarla sohbetin azlığı dolayısı ile bir semere vermiyorsa da, istidadın nefs cevherini anlatmaktadır. Ümit odur ki: Bu inabe bereketi ile noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onu rızasına muvaffak eder ve kendisini necat ehli kılar.

Her halükârda, bu zatların muhabbet bağını koparmamak uygundur. Bu büyük zatlara tazarru ve ilticayı şiar edinmelidir. Böylece, bu taifeye muhabbet yoluyla Yüce Hakk’ın muhabbeti ile şerefyab olmayı beklemelidir. Bu muhabbet sonunda, zatına tam manası ile cezbedilmeyi, bütün kirlerden bozuk işlerden halâs olmayı gözetmelidir.

Bu manada bir şiir şöyle söylenmiştir:

Aşk ancak bir şuledir yanan

Halktan öte sevgili kalan

İmam Rabbani Hazretleri başka bir mektubunda buyuruyorlar ki; İslam ve küfür birbirinin zıddı olmuştur. İkisinin bir araya gelmesi muhaldir. Birini ağırlamak, öbürünü küçük düşürmektir.

Bilesin ki,

İki cihanın saadetini kazanmak; ancak seyyidü’l-kevneyn Rasulullah’a tabi olmaya bağlıdır. Ona tabi olmak ise, şu şekilde olur, insanlar arasında İslamî hükümleri yerine getirip icra etmek; havastan ve avamdan, küfür adetlerini kaldırıp iptal etmek.

İslam ve küfür birbirinin zıddıdır, bir arada olamazlar. Ta kıyamete kadar; hatta kıyamette dahi... Bunlardan birini ispat etmek, diğerini kaldırmaktır. Birini ağırlamak, diğerini küçük düşürmektir.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurdu: “Ey Nebi, küffar ve münafıklarla cihad eyle, onlara sert çık.” (9/73)

Sübhan Allah, en güzel huyla sıfat alan Rasulüne: “Küffarla cihad ve onlara sert çıkmak” (9/73) emrini verdiğine göre, bundan bilinir ki onlara sert çıkmak en güzel huylar arasındadır. İslam dininin izzet bulması, küfrün ve küfür ehlinin zelil düşmesindedir. Buna göre, bir kimse, küfür ehlini ağırlarsa İslam ehlini zelil düşürmüş olur.

Eğer onlarla alâka peydah etmek, dünya işlerine ait zaruretler icabı ise, başka türlü de olmuyorsa, o zaman uygun olan, ancak zaruret miktarı onlarla olmak vardır. Bu arada onları bir şey yerine koymamaya ve kendilerine lüzumsuz yere iltifatta bulunmamaya riayet etmelidir. 

Ama İslam’ın kemali, böyle bir garazı dahi tamamen terk edip onlara iltifat etmemek ve onlarla karışıp durmamaktır. Zira noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onları, yani küfür ehlini, Kelam-ı Mecidi’nde zatının düşmanı ve Rasulü’nün düşmanı olarak tanıttı: “Ey iman sahipleri, düşmanım ve düşmanınız olan kimseleri, kendilerine sevgi yüzü göstererek dost edinmeyin. Onlar, Hak tarafından size gelene küfretmişlerdir.” (60/1) “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa, şüphesiz Allah bu gibi kâfirlerin düşmanıdır.” (2/98)

Allah’ın ve Allah’ın Rasulü’nün düşmanı olan kimselerle karışık durmak; cinayetlerin en büyüklerindendir. 

Bu düşmanlarla karışık durmanın, onlarla arkadaşlık etmenin en azından zararı, şer’i hükümlerin icrasındaki kuvvette zaaf ve gevşeklik hâsıl olmasıdır. Bundan başka, seni küfür merasimini kaldırmaya, onlarla ünsiyet dolayısı ile hayâya mani olur. Böyle bir zarar, cidden büyüktür. Kaldı ki, Allah’ın düşmanlarına karşı sevgi gösterisi ile ülfette bulunmak Allah’ın düşmanlığını, Rasulü’nün düşmanlığını çeker. Allahu Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Böyle bir uygunsuz insan sanır ki, kendisi Müslümanlardandır; Allah’a ve Rasulü’ne imanı vardır. Ama bilmez ki, bu gibi kötü ameller kendisinden İslam devletini giderir. Nefslerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah’a sığınırız.

İslam devletinin husulünün alâmeti: Küfür ehline buğzedip onları kerih görmektir.

Allahu Teâlâ Kelâm-ı Mecidi’nin bir yerinde onları: “...Necis...” (9/28) diye isimlendirdi. 

Bir başka ayette ise onlara: “Murdar…” (9/195) ismini verdi.

Eğer o kâfirleri böyle görmüş olsalardı; hiç şüphe yok ki: Onlarla arkadaşlık etmekten kaçınır ve onlarla oturmayı kerih görürlerdi.

Herhangi bir şeyde bu düşmanlara müracaat etmek, onların reyi ve hükmü ile iş tutmak kendilerini tam manası ile ağırlamaktır. Bunlardan himmet talep edip onları bir vesile bilenin hali ne olur ki? Allahu Teâlâ bu manada şöyle buyurdu: “Kâfirlerin duası, ancak sapıklıkta kalmaktır.” (13/14)

Bu kâfirlerin duası batıldır; bir hâsılattan yana boştur. Onda nereden icabet (kabul) ihtimali bulunsun! Hatta bu kilabı ağırlamaktan, çok büyük fesatların meydana gelmesi beklenir. Bu hizlana düşenler, duaya başladıkları zaman, putlarını vesile ederler. Hal böyle olunca, işin nereye varacağı düşünülmelidir. Böyle bir şeyde, İslam’ın kokusu bile bulunmaz.

İslamiyet hâsıl olduktan sonra, Hakk’ın rızası ve Rasulü’nün rızası hâsıl olur. Ona salât ve selâm. Sübhan Mevlâ’nın rızasından daha büyük devlet ne olabilir?

Allah’ı Rab, İslam’ı din, Muhammed’i (sav) nebi ve rasul olarak kabul edip razı olduk. Ya Rabbi, bunun üzerine bizi yaşat. 

Seyyid’ül mürselin hürmetine.

Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli.

Evvelen ve ahiren selâm…

İslam küfrün nasıl zıddı ise, ahiret dahi dünyanın zıddıdır. Bunların biri diğeri ile bir araya gelmez. Dünyayı terk etmek iki kısımdır:

-Zarurî miktar hariç, onu bütün mubahları ile bırakmak. Ki bu, dünyayı terk etmenin iki şeklinden en alâsıdır.

-Dünyanın mubahları ile nimetlenip haramlarından ve şüpheli olan şeylerden kaçınmak. Böyle bir şeyi yapmak dahi, cidden bulunmaz bir iştir. Bilhassa bu zamanda…

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, mubah çerçevesini geniş kılmıştır. Hatta mubahlarla nimetlenip geçinmek yolları haram işlerden daha fazladır. Hal böyle iken, mubah işlerde Allah’ın rızası, haram işlerde ise Allah’ın dargınlığı vardır.

Akl-ı selim sahibi olan bir kimse, Mevlasının rızası olmayan bir fani lezzete dalmayı uygun bulmaz. Kaldı ki haram lezzetlerin yerine, Mevlası mubahların yolunu da göstermiştir.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah bize ve size Şeriat Sahibi Rasulullah’a tabi olma yolunda istikamet versin… O’na ve âline salât ve tahiyyet…

Uygun düşer ki, muamelelerde, vera haline sahip olan ulemaya müracaat edile. Durum onlardan sorula ve onların fetvasına göre amel edile…

Çünkü: Necat yolu şeriattır; şeriatın dışındakilerin hepsi batıl olup onlara itibar yoktur. Bu manada şu ayeti kerime ne kadar güzeldir: “İşte O Allah sizin gerçek Rabbinizdir. Gerçeğin dışında sapkınlıktan başka ne olabilir ki? Nasıl yoldan çıkarılabiliyorsunuz?” (10/32)

Evvel âhir selâm…

 

Kaynakça:
Mektubat-ı Rabbani, Cilt 1, Çile Yayınları, İstanbul, 1979

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Salı, 01 Ocak 2019 00:01

Allah’ın (cc) Veli Kulları -4

Allahın Veli Kulları 4

Allah'ın (cc) Veli Kulları -4 - Mine Şimşek

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Allah'ın (cc) Veli Kulları -4

 

En güzel övgüler, hamdler ve şükürler; Cenabı Hakk’a (cc) salat ve selamlar ise sevgili Peygamberimize (sav) olsun. Dünya ve ahiret, yalnız kendi Zâtı’nın, Rasulü’nün ve dostlarının muhab-betine kavuşmak için yaşamayı tüm ümmete lütfeylesin. Allah dostlarının kısa hayatlarını yazmaya devam edeceğiz inşaallah.

Ayeti kerimde Cenabı Hak (cc): “Biliniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.” buyurmaktadır. (Yunus 62)

Hâce Hazretleri (ksa) bir sohbetlerinde sadat-ı kiram efendilerimizin hayatlarından, menkıbelerinden anlatmak bereketli ve faziletli olduğunu ve Allah dostlarının hayatlarını kıssaları okumamızı ve ayrıca Hak adına yazılan şiirleri okuyup üzerinde tefekkür etmemizi tavsiye buyurmuşlardır.

Yunus Emre ve Kısa Hayatı:*

Anadolu’da yetişen Yunus isminde dizeleri ile meşhur bir aşık yaşarmış. O tarihlerde kıtlık döneminde kıtlıktan etkilenenler dergahlardan faydalanırlarmış. Yunus Emre ise yanına ikram olarak alıç meyvesinden alarak dergaha gelir. Bir miktar buğday almak için Hacı Bektaş Veli (ks) Hazretleri’nin huzuruna çıkar. Pir hazretleri Yunus’u görünce; “Evladım buğday mı istersin erenlerin himmetini mi?” diye, bir soru sorar. Yunus Emre ise yokluğun tesiri ile; “Buğday isterim.” der. Pir hazretleri tekrar; “İstersen alacağın her buğdayın tanesi kadar nefes edeyim.” derse de Yunus Emre buğday istemekte ısrar eder. Hacı Bektaş Veli hazretleri ona lutf ile muamele ederek birkaç gün dergahta misafir eder.

Ertesi gün yola koyulan Yunus Emre kendi kendine: “Buğday biter ama himmet bitmez.” diye düşünerek ne kadar yanlış tercih yaptığını anlayıp derhal dergaha geri dönererek pirin huzuruna çıkar, gözü yaşlı Yunus Emre kusurunu ve özrünü beyan ederek nefes istediğini söyler. Hacı Bektaş Veli ise: “Bizden geçti, Taptuk Emre dergahına gedeceksin, Taptuk Emre’yi bulacaksın o sana himmet edecek.” diye buyurur. Bir fırsat kuşunu kaçıran Yunus tekrar o himmete kavuşmak için tam kırk yıl Taptuk Emre dergahında, hocasının rahlesinde bir çok ilim öğrenip hocasına “öf” bile demeden sabırla hizmet eder. Feyiz alır, olgunlaşır ve pişer, şu mısraları dile getirir.

Ayak idik baş olduk, Kuru idik yaş olduk,
Kanatlandık kuş olduk, Uçtuk elhamdülillah
Dirildik pınar olduk, İrkildik ırmak olduk,
Aktık denize dolduk, Taştık elhamdülillah
Taptukun tapusunda, Kul olduk kapısında,
Miskin yunus çiğ idi, Piştik elhamdülillah

Dergaha odunları her taşıdığında Yunus Emre, adeta o odunlarla sanki yanar pişer… Allah’a olan sadakati, sabrı, tevekkülü, doğruluğu ve hocasına bağlılığıyla kendisine manen rehberlik eden hocasının gözünden kaçmaz. Bir gün, Taptuk Emre hazretleri: “Bakıyorum kestiğin odunların hepsi kuru, hepsi düz. Meraklandım, ormanda hiç eğri odun yok mu?” diye sorar. Yunus Emre ise tebessüm ederek: “Eğri odun ormanda var, var olmasına amma sizin dergahınızdan içeri, odunun eğrisi bile giremez efendim.” diye cevap verir.

Güzel şiirleri ve sözleri:

“İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmesen, Bu nice okumaktır.
Okudum bildim deme, çok taat kıldım deme;
Eğer Hak’ı bilmez isen, Ha bir kuru emektir.
Yunus der ki ey hoca, Gerekse var bin hacca,
Hepisinden iyicesi, Bir gönüle girmektir.”

“Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın,
Göçtü kervan kaldık dağlar başında,
Çağrışır tellallar inanmazmısın,
Göçtü kervan kaldık dağlar başında,
Yunus sen bu dünyaya niye geldin,
Gece gündüz hakkı zikretsin dilin,
Enbiyaya uğramaz ise yolun,
Göçtü kervan kaldık dağlar başında.”

“Şeyhimin illeri, Uzaktır yolları
Açılmış gülleri, Dermeye kim gelir.
Şeyhimin özünü, Severim sözünü
Mübarek yüzünü, Görmeye kim gelir
Şeyhimin ilinde, Asası elinde
Şeyhimin yolunda, Olmağa kim gelir.”

“Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken,
Ya hayattır yahut kefen,
Kahrında hoş lütfunda hoş.
Cana cefa kıl ya vefa,
Ya dert gönder yada deva,
Narında hoş nurunda hoş.
Gerek ağlat gerek güldür
Gerek yaşat gerek öldür,
Aşık yunus sana kuldur
Kahrında hoş lütfun da hoş.”

İbrahim Ethem ve Kısa Hayatı:*

O büyük beldelerin padişahı İbrahim bin Ethem! Zamanın sadığı ve Peygamberimiz’e son derece bağlı olduğu, yine İmamı Azam ile sohbet ettiği rivayetlerde bildirilmiştir. Allah dostları onun hakkında, “İbrahim, miftahu’l-ulum, ilimlerin anahtarı.” şeklinde övmüşlerdir.

Önceleri bir şehrin padişahı iken kırk atlı asker önünde, kırkı da ardında giderdi. Bir gece sarayında yatarken cennet ve cemali isteme düşüncesi gönlüne gelir. O anda damının üzerinde bir gürültü duyar kendi kendine: “Subhanallah! Nedir bu?” diye düşünür. bir ses: “Deve arıyorum.” sedasını işitir. Kendi kendine: “Damda deve bulunur mu?” deyince yine ses: “Ey gafil! Peki, Allah atlas döşeklerin içinde mi istenilir?” sedasıyla içine ateş dolar.

Sabah olunca müteessir olarak tahta oturur, biraz tefekkür eder. Sonra sahraya çıkar, derdi biraz dağılsın diye gezerken, “Uyan!” diye tekrar seda işitir. Duymamazlıktan gelir. Tekrar aynı ses: “Ölmeden önce uyan!” denilir. İbrahim bin Ethem hazretlerinin derdi iyice çoğalır ve dünyadan el etek çekerek padişah elbiselerini çıkarıp cennet ve cemalullah aşkıyla ahiret elbiselerini giyer ve dokuz yıl ibadet eder. Bir gün Dicle kenarında elbiselerini yıkarken iğnesi suya düşer, biri onu görüp; “Ey İbrahim, padişahlığı bırakıp ne yaptın?” deyince İbrahim Ethem, “İğnemi çıkarın.” diye seslenir. O anda tüm balıklar ağızlarında birer iğne ile sudan başlarını çıkarırlar. İbrahim ethem: Bu benim iğnem değildir değince, zayıf cılıs bir balık ağzında iğneyi takdim eder. İbrahim b. Ethem (ks) soran kişiye der ki: “Önceki padişahlık mı daha güzel bu mu güzel?” O kişi ise gördüklerine hayret eder.

Mübarek sözleri şunlardır: “Mümin kişinin alameti şunlardır, tek düşüncesi fikir ola, baktığı ibret ola, yürüdüğü taat içinde bir yol ola.”

Bir gün huzuruna biri gelip: “Niçin dualarımız kabul olmuyor?” diye sorunca. İbrahim b. Ethem hazretleri tebessüm ederek şu cevabı verir; “Hakk’ı bilip emirlerini tutmazsınız, Peygamberin sünnetlerini icra etmezsiniz, Kur’an okur amel etmezsiniz, cenneti bildiğiniz halde talep etmezsiniz, cehennemden korkmazsınız, ana babanızın ölülerini kendi elinizle kabre koyduğunuz halde ibret almazsınız. Böyle hallere dua kabul olunur mu?” diye buyurur. 

Hacı Bektaş Veli (ks), Taptuk Emre (ks), Yunus Emre (ks), İbrahim bin Ethem (ks) hazretlerine zerreler adedince rahmet olsun, himmetleri bol olsun. 

 

Kaynaklar:

*Tdv Aaştırma Merkezi, Semerkand tv int. sit.
*Evliyalar ansiklopedisi
Devam edeceğiz inşaallah...

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Esas Problem; İçimizin Başka, Dışımızın Başka Olmasıdır - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Esas Problem; İçimizin Başka, Dışımızın Başka Olmasıdır

 

Sual: Sohbet ortamlarında bulunurken bizlerde güzel bir hal oluyor, etkileniyor ve kendi kendimize; “Hak yolunda gayretli olacağız!” diye sözler veriyoruz. Ama oradan ayrılınca verdiğimiz sözleri unutuyor, yine nefsimize söz geçiremiyoruz. Sohbette olanlar dışarıda olmuyor… 

Cevap: Olmuyor demeyelim, olduramıyoruz diyelim. Çünkü olmadı demek bir neticedir, halbuki bizden olması isteniliyor. Olmayacak bir şey bizden istenilmez. Allahu Teâlâ bize bizim kaldıramayacağımız, yapamayacağımız bir yük yüklememiş. Demek ki dışarıda da oluyor, olabilir; buna imkân vermiş Cenabı Hak. Bunu biz olduramıyoruz, beceremiyoruz. Bu bizim eksiğimiz… 

Eğer buradan aldığımız şeyin gerçek olduğuna inanıyorsak ve onu iğreti bir şekilde almamışsak yani hakikaten onu gönlümüze, zihnimize, hayatımıza indirmişsek, o şey biz nereye gidersek gidelim, fıtrî bir hadiseymiş gibi, bizimle birlikte her yere gelir. 

Misal biz gittiğimiz yerde acıkıyoruz ve helal dairesinde orada bulabildiğimiz şeyleri yiyoruz. Gittiğimiz yerde uykumuz geliyor, müsait bir yer buluyoruz, uyuyoruz. Susuyoruz, su da içiyoruz. Teneffüse ihtiyaç duyuyoruz, teneffüs ediyoruz, nefes alıyoruz. Afedersiniz def-i hacete ihtiyaç duyuyoruz, buralarda bu olmaz demiyoruz, müsait bir yer bulup hacetimizi gideriyoruz. Yani her şey tabii, her şey oluyor. Hayatımızda öyle çok büyük bir değişiklik yok. Öyleyse niye ibadet olmuyor, niye İslamî hayat yaşanmıyor? Demek ki burada eksiklik bizde… Orada da su ve susuzluk aynı, orada da açlık ve beslenme aynı, orada da teneffüs ihtiyacı ve hava aynı… Zaruri ihtiyaçlar, bütün beşeri ihtiyaçlar aynı, niye manevi ihtiyaçlar farklı olsun? Hayat normal seyrinde devam ediyor.

Öyleyse biz bir denge kuramıyoruz. 

Geçenlerde de dedik ya; “İyyâke na’budu”ya geri döneceğiz. Kulluk anlayışımızı gözden geçireceğiz. Biz Allah’ı nasıl tanıdık? Yani bizim Allahımız belli mekânların Allah’ı mı? Bizim Allah ile olan irtibatımız sadece mescitte, tekkede, Mekke’de, Medine’de mi? Böyle belli yerlerde mi bizim Allah’a ihtiyacımız var, yoksa her alıp verdiğimiz nefeste Allah’a muhtaç mıyız? Allah’a inanışımızı, Allah’ı tanıyışımızı Allah’a karşı olan duruşumuzu, bakışımızı ciddi manada gözden geçirmeliyiz.

İman dediğimiz kavramı şöyle önümüze koyup yeniden bir tahlil etmeliyiz. Nasıl inanıyoruz biz? 

Biz, Allah’ın bizi her yerde gördüğünü, gözettiğini, kuşattığını ve her yaptığımız şeyden dolayı O’na hesap verecek olduğumuzu nasıl anlamışız, bunu kontrolden geçirmeliyiz. Bu iman zafiyetidir ve çok ciddi bir tehlikedir.

Bir Müslüman, misal, burada namazını kıldı; gittiği yerde şartlar müsait değil diye kılmadı… Misal, “Burada nerede abdest alacağım, kıble neresi?” diye böyle eften püften bahanelerle namazını kılmadı; veya burada dikkat ettiği helallere, sakındığı haramlara gittiği yerde dikkat etmedi, o zaman bu kişinin iman problemi var, Allah’a güven problemi var. Demek ki onun Allahı’nın sadece buraya gücü yetiyor, buraya karışıyor, buraya bakıyor(!). Geniş alanlara, farklı mekânlara çıktığında oralara karışamıyor… Sanki böyle bir anlayış oluşuyor. Bu, şirke kapı açar. 

Mümin Allah’a teslim oldu mu şartlar ne olursa olsun o, O’na (cc) sığınmıştır.

O bilir ki en dar olan yerden bile Cenabı Hak bir genişlik lütfeder. Her tarafı kayalık olsa ona yol açar, her tarafı kapalı olsa ona bir kapı açar… Buna inanmıştır, buna güvenmiştir; dolayısıyla O’nun emrinden ayrılmaz. 

Dünyanın fani olduğunu bilir, dolayısıyla da dünyayı ukba ile değişmez. En fazla bana ne olabilir, başıma ne gelebilir, misal ölüm gelir. Peki, ölüm bir bitiş midir, son mudur? Değildir. Ebedi hayatım var benim. Ben ölümle Rabbime kavuşacağım... Öyleyse ben ölürüm, o haramı yapmam; ölürüm Rabbimi terk etmem, bırakmam. 

Bu anlayış kişi de oturmazsa Kur’an; “Buna mümin demeyin!” buyuruyor, mümin değil Müslümandır. “Ben Müslümanım!” desin buyuruyor Sure-i Hucurâtta. Ben mümin oldum, demesin. 

Demek ki mümin olmak çok farklı erdemler gerektiriyor. Mümin olmak gerçekten inanmış olmayı gerektiriyor. İnancı bütün hücrelerine yerleştirmiş olmayı gerektiriyor. Sadece sözde değil. 

Bizim İslam ile olan irtibatımız -afeder-siniz- tükürükle değil. Bir şeyi tükürükle yapıştırırsanız tükürük kuruduğunda o şey düşer, irtibat kesilir. Veya bizim Allah’a bağlılığımız pamuk ipliğiyle değil; ufak asıldığında pamuk bırakır kendini, Allah’tan kopmuş olursun. Tabiri caizse biz çelik halatla Allah’a bağlanmak zorundayız. Bunun için Kur’ân bize buyurur ki: “Allah’ın ipine yapışın!” (Âl-i İmrân, 103) Yapışın ki hiçbir şey sizi ondan koparamasın. Sizi koparmak isteyenler asılarak ellerinizi koparsınlar ama siz bırakmayın. Hazreti Cafer misali…

Sağ elindeydi sancak, sağ omuzdan düşürdüler elini. Sol eline aldı, sol elini düşürdüler. Ayaklarının arasına aldı, diz kapaklarından ayaklarını kestiler. Ağzına aldı, mübarek başını kestiler. Ona Âlemlerin Efendisi “Tayyar” buyurdu. Kanatları gidince Allah ona kanat taktı. Elleri gitti, ayakları gitti, la teşbih bir kütük gibi budadılar Cafer’i, ama o bırakmadı. 

Onun sancaktan kastı bir çaput parçasını tutmak değildi. O sancağın temsil etti-ği bir dava vardı: Din… Cafer o dini bırakmadı. Varlığıyla o dine yapıştı o dinin sahibi de onu bırakmadı, onu kanatlandırdı. Dünya, ahiret durdukça, var oldukça Hazreti Cafer uçacak. Biz böyle sarılmalıyız, bu gayreti göstermeliyiz. 

Olmuyor demek çok kolay, neye göre olmuyor?.. Öbürleri oluyor da bu niye olmuyor?..

Burada noksanı “olmuyor” da değil; kendimizde aramalıyız, oturup ciddice düşünmeliyiz. Mesela bir insan, yabancı bir memlekette, gurbette, parası bitti vesaire… Bir yerde hamallık yapıyor, utanmıyor, çekinmiyor. Üç beş para kuruş kazanmak için, bir ekmek almak veya memleketine gidecek kadar yol parası çıkarmak için... Daha olmadı her şeyi göze alabiliyor, çaresiz dileniyor. Yaşamak için, hayatta kalabilmek için her şeyi göze alıyor... Hasta bir insan, ölüme inanmış olmasına rağmen bir gün daha fazla yaşayabilmek için sağın solun tavsiyesini dinliyor; şunu iç, bunu iç diyorlar, belki zehir, hiç bakmıyor, içiyor. Bir gün daha fazla dünyada kalabilir miyim, diye. Halbuki netice ölüm, hasta olsan da öleceksin, iyileşsen de bir gün öleceksin. Ama bir gün daha dünyada kalayım diye “olmuyor” demiyor. Mesela doktorun verdikleri hariç, eş dost neleri tavsiye ederse onları yapmaya çalışıyor, çünkü yaşama sevinci var içinde. 

Şimdi içinde Allah sevgisi olan, İslam inancı olan bir insan bunun gibidir, pes demez, olmuyor demez. Olması için ne gerekiyorsa yapar. Dilenmesi gerekiyorsa dilenir.

Misal bir insan ona farz olan, vacip olan bir meseleyi bir kitaptan öğrenecek. O mesele sadece o kitapta yazıyor, o kitap da kendinde yok. Alma imkânı da yok, bulamadı, alamadı, çaldı… Çalabilir, bu fıkhen hırsızlık olmaz. Niye? Gayesi Allah, dinini öğrenecek, başka türlü o kitaba, o bilgiye ulaşamadı… 

Düzenli namazını kılabilmesi için zamanı kestiremiyor, ayarlayamıyor, misal zihni zayıf, buna bir çare, çözüm bulamadı; saat lazım. Saatle ayarlayacak, saate bakacak ama saat yok, alacak para yok. Saati çaldı, kastı; namaz için, düzenli namaz kılabilmek için, iftar, sahur vakitlerini tespit edebilmek için saat çaldı… Ona helal, İslam onu cezalandırmaz. Sen niye saat çaldın, bu hırsızlık, senin elini keseceğim, demez İslam. Maksadı yüce. Yaptığı iş çirkin, gayesi temiz… İslam bu noktada “Tamam, çaresizsin sen kılma.” demiyor. Namaz vakitlerini ayarlayamıyorsun, bilemiyorsun, kılmasan da olur, demiyor. Saati çalmasına izin veriyor, kitabı çalmasına izin veriyor; öğren. Meseleyi anlatabiliyor muyum, “olmaz” demek çok kolaycılık. 

Hani bir söz var; zora dağlar dayanmaz, derler. Biz kendimizi zorlarsak bütün dağları aşarız Allah’ın izniyle. Gaflet dağlarını, masiva dağlarını Allah’ın yardımıyla aşarız. Ümitvar olacağız, olur diyeceğiz, Kadir olan bir Rabbim var, beni bekleyen, beni isteyen, bana gel diyen bir Mevlam var benim. O İbrahimi’ne ateşin içinden yollar açmış, O’na gitsinler diye… Musası’na denizden yollar açmış, İsası’na semadan yollar açmış. Yolun olması mümkün olmayan yerlerden yol açmış. 

Onlar istemiş, ben de istersem bana da yol açacak, olduracak. Allah varsa gam yok. Benim eğer öpmeye meramım olmazsa sorarım; “Dayı yanağın nerede?” diye. Benden kaynaklanıyor, oturup imanımı yeniden inceleyeceğim. İslam anlayışımı gözden geçireceğim.

Sual: Hâcegân yolunun esasla-rından bir tanesi de sevgidir. Bir kişinin sohbet meclislerinde olan gayretinin, isteğinin dışarıda sürmemesinin sebebi sevgisizlik midir?

Cevap: Sade sevgiye bağlayamayız, bütün sebepleri incelemek durumun-dayız. Misal bir hasta doktora gidiyor, hastalığının ne olduğunu anlayabilmek için ona bir sürü tetkik yapıyorlar. Sadece bir muayene ile sen-de şu var demiyorlar. Onun kanını alıyorlar, kanında ciddi tetkik-ler yapıyorlar, MR çekiyorlar, en son kişinin DNA’sını tahlil ediyorlar, o hastalığı bazen oradan keşfede-biliyorlar. Bu yüzden meseleyi tek sebebe bağlayamayız. İnsan bütün sebepleri yani “olmuyor” da bütün sebepleri incelemeli. İmandan mı olmuyor, sevgiden mi olmuyor, ihlastan mı olmuyor hepsine bakmalı. 

Çünkü insan vücudunda bir yer bozulduğunda nasıl öbür yerleri de bozuyor. Mesela insanın kanında bir virüs olsa olsa bu kanın dolaştığı bütün uzuvlara bunu bulaştırabilir. Kan vücudu dolaşıyor, onu ciğere bulaştırır, kalbe bulaştırır, böbreğe bulaştırır, kandaki bir rahatsızlık bütün azalara bulaşabilir. İşte “olmuyor”u incelerken bütün konuları incelemek durumundayız. 

Belki olmaması sevgiden kaynaklanıyor ama öbürlerine de bundan ne kadar bulaştırmış. Onları da tamir etmek, düzeltmek durumundayız. Sırf bir noktada kalamayız. 

Misal seven insan bencil olabilir, sevgi bazen insanda bencillik meydana getirir. Bencillik nedir? Bencil insan ister ki her şey benim istediğim gibi olsun, ben seviyorsam benim istediğim gibi olsun. Bu sevgi değildir o zaman, bu tahakküm olur, hükmetme olur, kibir olur. 

Sevgi nedir? Seviyorsam her şey sevdiğimin istediği gibi olsun demektir. Sevgi fedaya dayanmak durumundadır. Şimdi her şey benim istediğim gibi olsun anlayışı sevgiden bana yerleşmişse ben o zaman öbür meselelerdeki mevzuatı da benim anladığım gibi yaparım. O bozukluk oradan çıkıyor bu sefer. Ben her şeyi kendi istediğim gibi yapıyorum: İman, benim anladığım gibi inanıyorum; amel benim kabullendiğim şekliyle yapıyorum; ihlas, bana göre. Her şeyde ben merkezli hareket ediyorum. Bu sefer her şeye bulaşmış oluyor o. Sevgideki bir bencillik benim bütün manevi değerlerime bulaşmış oluyor.

Halbuki sevgi beni teslimiyete sevk etmeli, sevdiğime teslim olmalıyım, her şeyimle ona güvenmeliyim, teslim olmalıyım ve demeliyim ki her şey senin istediğin gibi olsun. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun, sevgi bunu dedirtmeli. 

İşte o zaman iman onun istediği gibi olacak, ihlas onun istediği gibi olacak, amel onun istediği gibi olacak, otomatikman sorunlar düzelecek. İçeride de dışarıda da tevhid etmiş olacağım, o zaman bir olacağım. İçim başka, dışım başka olmayacak. Şimdi içerisi başka, dışarısı başka... Bura-da oluyor, dışarıda olmuyor dedik ya; bu temelde için ve dışın başkalığından olu-yor. İçerisi dışarısı problemi, benim içim benim dışım… Problem burada.

Benim içim baş-ka, dışım başka oldu mu; burada dervişim, çıktım mı berduşum. O başkalık beni bu hale getirecek. Burada sofuyum, burada takvayım, burada namazlıyım, niyazlıyım, zikirliyim, fikirliyim; dışarı çıktın mı kimseyi tanımıyorum, beni tanıyabilene aşk olsun.

İşte bu benim içimin ve dışımın başkalığından oluyor. Ama ben içimi dışımı birleştirsem, bu anlamda tam bir tevhide ulaşsam, o zaman sorun yok, burada ne isem ben dışarıda da oyum. Çünkü -haşa- buranın Rabbi ayrı, dışarının Rabbi ayrı değil. 

O yüzden biz tevhide ulaşmak durumundayız. Tevhid etmek durumun-dayız, içi dışı birleştirmek durumundayız.

23.03.2018/Aksaray

 

 Bizim Hakiki Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır

Bizim Hakiki Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır... - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Bizim Hakikî Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır...

 

Bir yandan Ramazan-ı şerifin mübarek ikliminden kâmilen istifadeye gayret etmeye çalışırken diğer yandan da yavaş yavaş bayrama yaklaşmaktayız. Efendimiz Aleyhisselam’ın meşhur olan “Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin...” (Buhârî, Rikak, 3) hadisi şerifini hatırlıyoruz. Evet, dünya bir değiş-tokuştan ibaret. Elde ettiklerimiz, kavuştuklarımızın mukabilinde vaz geçtiklerimiz, geride bıraktıklarımız da var. Müspet ya da menfi bir şeylere ulaşmak arzusunda iseniz eğer, karşılığında da bir şeyler vermek durumundasınız. Dünyanın cari olan kanunu bu. Bayramın gönlümüze sürur veren iklimine kavuşurken içerisinde bulunduğumuz kıymetli zamanlar da adeta elimizden kayıp gitmekte. 

Aklı başında olan herkes, sahip olduğu mümince yaşama şuuru nispetinde bu mübarek ayda kulluğunu ziyadeleştirme azminde olur. İbadet ve taatte, düşünce ve tefekkürde yoğunlaşmamız diğer zaman dilimlerini ihmal edip hiç olmazsa bu kadar yapabiliyoruz anlayışıyla hareket etmekten değil, sahip olduğumuz şartlar içerisinde en ziyade kulluğu nasıl yapabiliriz, bunu görebilmek için gayret etmektendir.

Esefle belirtmek gerekir ki İslam âleminin büyük bir çoğunluğu olarak Receb ve Şaban’ı şanına yakışır şekliyle idrak edemediğimiz gibi Ramazan’ın da hakikatini müdrik değiliz. Bunu anlamak için illa keramet sahibi olmaya gerek yok. Allah için, elimizi vicdanımıza koyup kendi halimize baksak, şahsi vaziyetimize göre ümmetin umumi ahvali hakkında az çok kanaate varmak mümkün. Çünkü ümmet, bizim gibi fertlerden müteşekkildir. Elbette ki, çok şükür, istisnalar var. Zaten dünyanın onların yüzü suyu hürmetine var olduğuna inanıyoruz. Onlar hürmetine nimetlendiğimize, Cenabı Hakk’ın bizlere tevbe için, yönümüzü düzeltmek için, dinimizi doğru bir şekilde yaşamak için onlar hürmetine mühlet verdiğine mutekidiz. 

İşte böyle bir vaziyet içerisinde millet ve ümmet olarak gelecek bir bayramı bekliyoruz. Kimine göre şeker bayramı, kimine göre oruçtan kurtuluş(!), kimine göre Ramazan bayramı… Hâlbuki bayramın esas adı “ıydü’l-fıtr” yani fıtrat bayramı. Öze dönüş, aslımıza rücu’… Yemeden, içmeden, mukarenetten uzaklaşmak suretiyle zahir ahvaline dikkat eden saim; duygu, düşüncelerine ve yaratılışının merkezinde bulunan kalbine rikkat ile yönelmekle adeta melekî sıfatlarla ivazsız, garazsız, saf bir hüviyetle Rabbine yönelme imkânı bulur. 

Peki, aslî ahvaline, fıtratına dönmek niçin bu kadar önemli? Efendimiz (sav) buyurmuşlar; “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu ana babası Yahudi, Hristiyan yahut Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz 92) Bunun içindir ki ehlisünnet itikadına göre baliğ olmayan, mükellef olmayan bir sabi vefat etse onun ehli cennet olduğuna inanırız. Bunun bir manası da şöyle düşünülebilir; insan esas itibariyle baliğ olana kadar kendisini bozabilecek bir durumda değildir. Baliğ olmakla fıtratta var olan saflığı, Allah ile irtibatı, dünyaya doğru zaviyeden bakma gibi güzellikleri isterse bozabilecek bir keyfiyet kazanır. Hâlbuki yaradılıştan gelen bu kabiliyetlerini muhafaza etse, Allah ile olan irtibatının kuvvetini, O’na kulluğun kolaylığını, Rasulü’ne uymanın rahatlığını zorlanmadan bilecek, böyle-likle dünya ve ahiret saadetini elde edecektir.

Buna örnek olarak ayeti kerimelerde bize haber verilen ve tek başına bir ümmet diye tesmiye edilen Hazreti İbrahim gösterilebilir. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta iken yıldıza, aya, güneşe baktı ve içindeki saflık, fıtratındaki temizlik ne bunları ne de çevresindeki insanların taptıkları putları ilah olarak kabul etmesini sindiremedi. Elbette o bir peygamberdi fakat ayeti kerimede onun bu temiz yönelişiyle ulaştığı hakikat nazara verilmektedir. 

İmam Suyutî buyurmuşlar ki; “Çocuklarda olan şu beş haslet büyüklerde olsa evliya olurlar;

1- Rızık için endişe etmezler.

2- Hastalandıklarında Hâlık’ı (Yara-tıcıyı) kimseye şikâyet etmezler.

3- Yemeği birlikte yerler (Yalnız yemeyi sevmezler).

4- Korkunca hemen gözlerinden yaş akıtırlar.

5- Kavga ettiklerinde kin tutmadan hemen barışırlar.”

Dikkat edilirse bozulmamış fıtrata sahip insan; tabi olarak, kolayca rızaya uygun işler yapmaya ne kadar da meyyaldir. 

Demek ki aslî fıtrata dönüş meselesi bizim gündemimiz açısından ciddi bir yerde bulunmalı. Zaten belki de ömrümüz kaybettiğimiz, bozduğumuz o fıtrata dönme telaşından ibaret. Belki de onun için büyüklerimiz; “Size ne verildiyse yolun başında verildi.” buyurmuşlar.

Rabbimiz’in bizi dünyaya gönderişi belki de onun için ikinci bir fırsat olarak nitelendirilmiştir. Büyüklerimizin elimizden tutarak, bizi irşad ederek ulaştırmak istedikleri sırat-ı müstakim asla dönüşten ibarettir. Çünkü biz babamız Âdem’in şahsında Allah ile ünsiyeti bulunan, cennette mukim olan, nimetlerle taltif olunan insanoğluyuz. Onun için tasavvufa saflaşma, arı duru olma yolu denmiştir. Büyüklerin sohbeti, nazarı, himmeti ile saflaşır, özüne döner, adeta şeffaflaşır insan. Onun için büyüklerimiz; “Ya Mütecellî irham zülli, Ya Müteâlî asli’h-hâli (Ey tecelli eden, rahmet tecellilerinle günahlarımıza merhametinle muamele buyur. Ey yüceler Yücesi Rabbim, bizi asıl halimize, tertemiz fıtratımıza iade eyle.)” diye dua etmekteler.

Hal böyle olunca “Bayram nedir, ne değildir?” sorusuna vereceğimiz cevapları da muhasebe etmemiz gerekiyor herhalde.

Efendimiz (sav) hadisi şeriflerinde “Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftar ettiği vakit, biri de Rabbine kavuştuğu vakittir.” (Buhârî, Savm, 9) buyurdular. Adeta Fahri Kâinat Efendimiz bizlere hedef gösteriyor; “Bu kadar gayret ettiniz, fani olan lezzetlerle iktifa etmeyin, güzelin güzeli var, En Güzel (cc) var.” buyurarak Kendileri (sav) olmasa asla haberdar olamayacağımız nimetleri bize işaret ederek kavuşmamızı ümid ediyor. Fakat biz bu müjdeyi, maksadı gözden kaçırıyoruz. Akşama kadar aç kalmanın ezikliği ile iftara öyle odaklanıyoruz ki, türlü türlü yemekler, lezzetli börekler, enfes tatlılar vs. peşine de gelsin sodalar, gitsin çaylar, kahveler derken gözümüz başka bir şey görmüyor. Kavuşmak varmış, vuslat varmış, lika varmış, rıza varmış… Bunlar bize biraz lüks geliyor. Hal böyle olunca da bu meseleleri ya reddediyoruz, ya da kendimiz için ulaşılmaz kabul edip başkalarına havale ediyoruz.

Esasında meseleleri böyle kabul-lenmek işimize geliyor. Çünkü başta da dedik ya bir şeylere ulaşmak için bir bedel ödemek gerekir. Müslümanlar olarak buyrulan bu hakikatlerin varlığını kabullensek geçmişimizle yüzleşmemiz; eksiklerimizi, tembelliklerimiz, gafletimizi izale etmek için çok gayret sarf etmemiz gerekecek. Hele ki Allah’a kavuşma gibi ulvi bir maksat var ise. Bu en büyük nimete ulaşmak için şüphesiz en çok kıymet verdiklerimizden vaz geçmek gerekecektir. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Âl-i İmran, 92) buyruluyor. İyiliğe bile ulaşmak için sevdiklerimizden vaz geçmemiz isteniyorsa ya tüm iyiliklerin yegâne sahibi olan Allah’a ulaşmak için ne yapmamız gerekiyor? Hamdolsun varis-i Pey-gamber (as) olan ekmel büyüklerimiz var. Onun da yolunu bize tarif ediyor ve buyuruyorlar ki; “İnsan için en değerli şey kendidir, nefsidir. Allah’a vasıl olmak, kavuşmak isteyen kişi kendi varlığından isteyerek vaz geçmek, kurtulmak durumundadır.”

Hiç şüphesiz bu kolay bir iş değildir. Fakat bunu yapabilecek maya bizim hilkatimizde mevcuttur. Allahımız’ın inayeti olursa zorlanmadan üstesinden gelebileceğimiz bir ameliyedir. Babamız Hazreti Âdem’e de Rabbimiz evvela eşyanın isimlerini öğretmiş, say diye emredince meleklerin dahi bilemediklerini (daha doğrusu Allahu Teala’nın onlara öğretmediklerini) sayıvermişti. Demek ki Allah’ın nusreti olursa bütün güçlükler aşılır. İş ki biz bu hususiyetlerimizin farkında olalım ve İlâhî yardımı, tecelliyi, tenezzülü karşılayabilecek bir zemin oluşturalım. 

Yaradılıştan gelen bu kabiliyet-lerimizi istenilen düzeyde kullanabilmek içinse tabiri caiz ise bol miktarda idman yapmalıyız ki Rabbimiz’in murad ettiği o kıvamı yakalayabilelim. İşte zahiri ve batıni bütün vazifelerimiz bu idmanlar mesabesindedir. 

Kulluğun zirveye çık-tığı, nefsi terbiye tedip gayretlerinin ziyadeleştiği Ramazan-ı şerif bu manada bizim için en büyük fırsatlardandır. Maddi ve manevi feyzi bol, Allahu Teala’nın ikram ve ihsanlarının adeta çıplak gözle görülebilecek kadar çok olduğu bir mevsimdir. 

İçerisinde barındırdığı ve Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle “Bin aydan daha hayırlı” (Kadr, 3) olan Kadir Gecesi ile koskoca bir ömürde elde edilebilecek manevi kazanımların çok kısa sürelerde ele geçebileceği nice manevi fırsatların olduğu bir aydır. 

Efendimiz’in mübarek kelamlarıyla “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azad oluş”dur. (İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 191) Yani her türlü masiyetten, münkerattan, zahir ve batın necasetlerinden temizlenmiş insanoğ-lunun aslî hüviyetine kavuştuğu; nefsin tasallutundan kurtulup hürriyetini elde eden tertemiz ruhu ile Rabbine vuslat edeceği/ettiği bereketli bir zaman dilimidir. 

Cenabı Hak, cümlemize Kendisi’ne vuslat kapılarını açıp hakiki manada bayramlara erişebilmeyi lütfeylesin. Erzurum’un manevi mimarlarından Alvarlı Muhammed Lütfi efendinin bu manaya işaret eden şiirleriyle yazımızı bitirelim:

 

Can bula Canânı’nı
Bayram o bayram olur
Kul bula Sultânı’nı
Bayram o bayram olur

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort