JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 01 Şubat 2018 00:06

NEDEN SURİYE?

Neden Suriye

Neden Suriye? - İrfan Aydın

Sayı : 119 - Kasım 2017

 

Neden Suriye?

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehli beyt’in, ashabı kiramın, saadatı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. Sonra da günümüzü aydınlatan büyüklerimizin üzerine olsun…

Suriye’de ve Irak’ta sıcak gelişmeler yaşadığımız şu günlerde meselelerin iç yüzünü anlamak, meselelere soğuk kanlı bakabilmek, adeta büyük resmi görmek her zaman mümkün olmuyor. Hadiseler kendilerini farklı göstererek sağ gösterip sol vurabiliyor. Irakta Barzani yönetimindeki bölgesel yönetimi yaptığı referandum ile bölgeyi başka bir mecraya sürükledi. Neticesini iyi hesab edemediği bir hamle yapıp elindekilerden de oldu. Kerkük’ü kaybetmekle kalmayıp Erbil’e sıkışıp kaldı. Yaptığı hareketin hiç kimseye bir faydası olmadı. Barzani’nin referandum kararının en büyük kazananı İran gibi gözükmekte. Zamanla mesele daha netleşerek ortaya çıkar elbette. Türkiye’nin proaktif dış siyaseti burada da kendini gösterdi. Suriye meselesinden dolayı soğuk olduğumuz İran ile hızlı bir yakınlaşma ve ittifak sürecine girilerek Amerika ve İsrail’in Kuzey Irak hamlesine cevap verilmiş oldu. Esasında Trump’ın Suud ziyaretinde sonra ortaya çıkan gelişmeler bölgede İsrail’in projesinin ortaya konulduğunu gösteriyor. Önce Katar’da operasyon yapıldı, Türkiye ve İngiltere bunu savuşturdu, ikinci hamle Kuzey Irak’tan geldi bu hamlede bölgesel ittifakla savuşturulmuş gibi gözükmekte. Tabi bölgemizde sürekli böyle değişken hamleler yaşanmakta buna karşı da sürekli yeni hamleler geliştirmek gerekiyor. Rusya ile girilen ittifak hem Suriye’de hem de Irak’ta sonuç vermeye başladı. Eğer Türkiye eskiden olduğu gibi sadece ABD ve AB ekseninde kalmaya devam etseydi şu anda bizim bölünmemiz konuşuluyor olacaktı. Eğer biz saldırıları sınırlarımız ötesinde karşılamaya başlamasaydık her gün şehirlerimizde patla-yan bomba sesleriyle uyanacaktık. 

Hadiseler bize gösterdi ki asıl düşmanımız asıl bize saldıran asıl bizi parçalamaya çalışan yüz, yüz elli yıldır peşinden koştuğumuz, medeniyet zan-nettiğimiz dost ve müttefik dediğimiz ülkelermiş. Tabi burada şunu da belirtmek lazım batı bize düşmanlık yapıyor da Rusya’sı, Çin’i, Hindistan’ı bizi çok mu seviyor, onlar bizim gerçek dostumuz mudur? Elbetteki hayır. Fakat şu anda menfaatler gereği denge politikası gütmek gerekiyor. 

Müslümanlar olarak bizim unutma-mamız gereken tek bir hakikat vardır o da gerçek ve tek dostumuz Allah’tır. Allah adamlarıdır. Neticede Müslümanlardır. Bu nedenle siyaseten kiminle iş tutarsak tutalım asıl olan İslam Birliği’dir. Asıl olan Müslümanların bir imam etrafında toplanmalarıdır. Bu nedenle Türkiye’nin dönem başkanlığını yaptığı İslam İşbirliği Teşkilatı ve D8 oluşumları önem arzetmektedir. Özellikle D8’in D20’ye dönüşmesi İslam ülkeleri arasında ortak para, ortak savunma, ortak ekonomiye geçişte önemli bir adım olacaktır. 

Burada meselenin can alıcı noktasına dikkat çekmemiz gerekiyor. İslam alemi dediğimiz coğrafyanın toplamında yaklaşık bir milyar altı yüz milyon Müslüman nüfus barınmaktadır. Bu nüfusun kahir ekseriyeti sünni dünya diye yaklaşık yüzde on kadarı da şii dünya olarak adlandırabiliriz. Sünni yani ehli sünnet olan kahir ekseriyet Endonezya’dan Fas’a, Sibirya’dan Güney Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmış durumdadır. Ehli sünnet bir imamın etrafında toplanacak bir İslam dünyası bütün dünyayı baştan aşağıya değiştirecektir. 

Düşünün bir kere yer altı kaynaklarının, petrolün, gazın büyük çoğunluğu Müslüman coğrafyadadır. 1.6 milyar ağırlığı genç olan bir nüfus çok dinamik bir ekonomi demektir. Stratejik olarak İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı, Babül Mendep, Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları. Akdeniz, Karadeniz, Hazar, Kızıldeniz ve Basra Körfezi havzaları, Nil, Fırat, Dicle, Amu Derya havzaları Hint okyanusu, Okyanusya bölgesi ve bir çok bölgeyi kontrol edebilecektir. 

Hemen görüleceği üzere Müslüman coğrafyayı sömürerek refah elde eden batı ve diğer hegemonyal güçler ayakta kalma mücadelesi vereceklerdir. Eğer İngiltere ve Fransa, Afrika ve diğer yerlerden gelen sömürge gelirleri olmasa ayakta kalamazler. Çin, Doğu Türkistan ve diğer işgal ettiği yerler olamasa devasa nüfusunu besleyemez. Hindistan Müslümanları bağımsızlık ilan ederlerse Hindistan kendi kendine yeten bir ülke olmaktan uzaklaşır. Rusya, Orta Asya ve Sibirya’yı kaybederse bir gün bile dayanamaz. Hollanda için, Belçika için, Almanya ve Amerika için durum bundan farklı değildir. Biz yükseldikçe ve bir araya geldikçe bir bir kaynakları azalmakta, aralarında bir kemik savaşı başlamakta.

Bu noktada kendileri için böyle bir tehlike gören sömürgeçi batı, yeni yeni oyunlar ortaya koymaktadır. Durumu anlamak için biraz geriye doğru gidersek, yakın geçmişte İran’da bir devrim yaşanmıştı. İlk başlarda sloganik söylemleri ile batıya ve özellikle Amerika’ya karşı duruşuyla mezhep ayrımı yapmadan bütün Müslümanların desteklediği İran devrimi daha sonraki yıllarda gerçek yüzünü göstermeye başladı. Tarih boyunca ehli sünneti yezit olarak gören karakterinden vazgeçmediğini ve asıl amacının Fars-Şii milliyetçiliği olduğunu yaptığı eylemlerle ortaya koydu. Özellikle Amerika’nın Irak işgalinden sonra Irak’ta ve sonrada Suriye’de türlü katliamlara imza atarak bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu da Humeyni’nin neden Air France uçağı ile bir kurtarıcı olarak Fransa’dan geldiğini, Şah’ın CIA tarafından neden yanıltıldığını ortaya koymaktadır…

Evet, meselemizi biraz toparlayacak olursak, 1979 yılına gelindiğinde batı bir karar vermek zorunda kaldı. Ya hiçbir şeye karışmayacaklar ve Pakistan’da Ziyaül Hak, Afganistan’da Rabbani, Türkiye’de Erbakan, Mısır’da ve bütün Arap ülkelerinde ihvan sünni karakterli bir İslam birliğine doğru gidecekti, ya da müdahale edip hareketi mecrasından çıkartacaklardı. Nitekim İran devrimi bu iş için biçilmiş kaftandı. Sünni devrim bütün İslam coğrafyası ve bir buçuk milyar nüfus demekken şii karakterli devrim yüz yüzelli milyon demekti. Şii erken devrimini yaptırarak İslam dünyasının dikkatini başka bir tarafa çektiler. İran’da devrim yapılırken Türkiye’de de darbe yapıldı. Afganistan ise işgal edildi, kısa bir zaman sonra Pakistan’da Ziyaül Hak suikastle öldürüldü. Mısır’da Enver Sedat ihvanı durdurup İsrail’le yakınlaştı. Sünni liderlerin birer birer ortadan kaldırılması ya da hapsedilmesi sonucunda herkes elindekini bırakıp yüzünü İran’a döndü, oradan bir şeyler beklemeye başladı. Sonuç tam bir hüsran oldu Müslümanlar 1979 ve 2017 yılları arasında yaklaşık kırk yıl kaybettiler. Suriye, İran’ın Şii karakterini, kafirden çok müslümanı düşman gördüğünü net bir şekilde ortaya koydu. 

Son yıllarda ise özellikle Türkiye’nin durdurulamayan yükselişi ve bağımsızlık arayışı karşısında karşısına Şii hilali (Seddi) dikildi. Amerika işgal ettiği yerleri sözde düşmanı İran’a bırakarak çıktı. Suriye’de bize sınıra dahi yaklaşma izni verilmezken Hizbullah’a bütün Suriye açıldı. Önümüzde peş peşe arka arkaya bir çok set oluşturuldu. YPG Seddi, DEAŞ Seddi, Hizbullah Seddi, Rejim ve Rusya Seddi, Koalisyon Seddi... Evet, bütün dünya Suriye’de operasyona girmişti. 

Suriye konusunda bir çok şey konuşuldu, fakat unuttuğumuz dikkati-mizden kaçan önemli bir nokta var. Evet, Suriye’nin karışmasının en önemli nedenlerinden birisi İsrail’e komşu olması ve arz-ı mevud içerisinde yer almasıdır. Türkiye’nin Suriye ile kurduğu önemli dostluktur. Enerji savaşlarında önemli bir noktadır. Rusya için sıcak denizlerde bir üstür. Bunların hepsi doğrudur. Her bir seçenek kendisini ilgilendiren ülkelerde değerlendirilmiştir. Fakat gözümüzden kaçan önemli bir nokta var o da Suriye’nin ehli sünnetin son kalelerinden olmasıdır. Türkiye, Pakistan ve Suriye’yi ehli sünnetin son kaleleri olarak sayabiliriz. Suriye’nin başına gelenler ortada. Pakistan’da ise bombalar patlamakta, başbakanlar indirilmekte, Komşusu Afganistan’daki kargaşa Pakistan’a bulaştırılmak istenmekte ve Pakistan’da bir kaos ortamı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Savaştan önce Suriye ehli beytin ve ehli sünnetin önemli merkezlerinden biri idi. Suriye’de Hama katliamında yetmiş bin civarında kayıp vermesine rağmen ehli sünnet yoluna devam etti. O Hama katliamı ki (ölenlerin çoğunluğu ehli beytendi) Suriye’nin tarihinde kara bir leke gibi halen durmaktadır. Suriye’de zalim baba Esed ve oğul Esed dönemlerinde Müslümanlara, ehli beyte yapılan onca baskı ve zulüme rağmen ehli sünnet anlayışını yıkamadılar. Ehli sünneti ortadan kaldıramadılar. Ehli sünnet ve ehli beytin anlayışını bozamadılar. Bütün baskı ve zulüme rağmen ehli sünnet Suriye’de ayakta kalmaya devam etti. Ne diğer İhvan”ın hakim olduğu Arap ülkeleri gibi selefi bir anlayışa pirim verdi ne de reformist bir çizgiye geçti. Bütün bu badirelerde dahi anlayışını bozmayan Suriye halkının üzerine son altı yıldır bütün dünya çullanarak tarihin gördüğü en büyük yıkımlardan biri gerçekleştirildi. Amerika’sı, Avrupa’sı, Rusya’sı, Çin’i, İran’ı, Suud’u, BAE’si ve İsrail’i hepsi birden Suriye üzerine çullandılar. Selefisi, Vahabisi, Şiisi, Haricisi, el-Kaidesi, Deaş’i her türlü sapık görüş ve anlayış, her türlü marjinal örgüt Suriye’de cirit atmakta. Rabbimiz’den niyazımız nice peygamber ve evliya kabri bulunan Şam-ı şerif ve Suriye topraklarına bir an önce ehli sünnet anlayışında bir kurtuluşu nasib etmesidir.

Türkiye’de ise ardı arkası kesilmeyen ekonomi ve terör saldırılarında netice alamayanlar şimdilerde Müslümanların ayrılık noktalarını kaşımaya çalışmaktadırlar.Türkiye’de daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere yaklaşık bin beş yüz yıldır bizi ayakta tutan değerlere saldırılar artarak devam etmektedir. Ehli sünnetin son kalesi olan ülkemizde ehli sünnetin zahiri ve batini yüzleri olan ilim ve ahlak yönüne sürekli olarak saldırılmakta mesele temelinden dinamitlenmektedir. Tasavvufun hint mistizmi olduğu, yunan felsefesi olduğu, İslam’la hiç bir alakası olmadığı yönündeki görüşler sürekli olarak gündemde tutulmaktadır. Akli yorumlar insanlar için cazip gösterilmekte ve insanların asıl olanla, Allah ile bağları zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Hadisler ve kaynaklar üzerinde şüphe oluşturularak inanç zayıflatılamaya çalışıl-maktadır. Kısmen başarılı olsalar da henüz ana binayı yıkmayı başaramamışlardır. Fakat her geçen gün daha ileri gitmekte ve daha güçlü gelmekteler. Elbette ki başarılı olamayacaklar. Mecraını bulmaya başlayan akarsuyu mecraından çıkartamayacaklar. Ülkemizde Allah adamları oldukça ve onlara inanmış kadrolar bulunduğu müddetçe bu işi başa götüremeyeceklerdir. Fakat bizim de boş durmaklığımız, neme lazım dememiz olmaz; elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Mim kadar imkanımız varsa inandığımız bu dava uğrunda ortaya koyacağız. Allah’ın yardımı büyüklerin duaları ile…

Takdir Cenabı Allah’tandır. Vesselam.

 

Yazar:  İrfan Aydın

 

Perşembe, 01 Şubat 2018 00:05

GÜNAHLARDAN İSTİĞFAR

Günahlardan İstiğfar

Günahlardan İstiğfar - Yusuf Fuad

Sayı : 119 - Kasım 2017

 

Günahlardan İstiğfar

 

İstiğfar kelimesi sözlükte; örtmek, bağışlamak gibi anlamlara gelen “gafr” kökünden türetilmiştir ve kulun Allah’tan affedilmeyi istemesi manasına gelir. Aynı kökten gelen mağfiret kelimesi de Allah’a nispet edildiğinde, kulun günahlarını örtüp kusurlarını bağışlaması manasına gelir.

İstiğfarın hem sözle hem de fiille olması gerektiği vurgulanmıştır. Fiil boyutu ise günahı terketmek, yaptığını kötü işlere bir daha geri dönmemeye azmetmek olarak açıklanmıştır. Anca bu şekilde kişinin samimiyetini ortaya koyabileceği, diğer taraftan yalnız dilde kalan bir af dilemenin ise kabule şayan olmayacağı dile getirilmiştir. Biz de yazımızda mevzu hakkındaki birkaç hadisi şerifi ele almaya, değerlendirmeye çalışacağız.

عَنْ أَبي هُرَيْرَةَ  قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله  : وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَذَهَبَ الله تَعَالى بِكُمْ وَلَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ الله تَعَالى فَيَغْفِر لَهُمْ.

Ebu Hureyre’den  rivayet edildiğine göre Rasulullah  şöyle buyurdu: 

“Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder, yerinize günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir millet getirir ve onları affederdi.” (Müslim, Tevbe, 11)

Bu kelam-ı peygamberî, günah işlemeye meylin insanın yaratılışında mevcut olduğunu, hiç günah işlemeden yaşamanın bir beşer için mümkün olmayacağını belirtmektedir.

Fakat buradan hareketle günaha bir teşvik olduğu söylenemez. Anlatılmak istenen asıl mesele, günah işleyen insanları ümitsizlik batağına düşmekten kurtarma ve onlara, günahları ne kadar çok olursa olsun, arkalarında kendilerini bağışlayacak bir Rableri bulunduğunu hatırlatmaktadır.

“Allah tevbe edenleri sever.” (Bakara 222) ayeti ile birlikte göz önüne alındığında hadisi şerifin yanlış anlaşılacak bir tarafının olmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim Allahu Teala’yı gazaplandıran şey, kulun kendisini unutmasıdır. Bir hata ve günah işlediği zaman Rabbini hatrına getirmemesidir.

Çünkü Rabbi her daim bağışlayıcıdır ve kuluna da hatasını düzeltme imkânı, yeteneği vermiştir. Büyük lütuflardan biri olan bu yeteneği insanoğlunun kullanmaması en yumuşak tabirle gaflettir. Gafletin böylesi ise son derece tehlikelidir.

Eğer bütün insanlar tevbe ve istiğfardan uzak dursalar, böylesine bir gaflete düşerek Allah’ı unutsalar, O da böylesi gafil insanları yerin dibine batırır ve “günah işledikten sonra Allah’tan af dileyecek bir başka millet getirir.”

Görüldüğü üzere bu hadis insanı günaha teşvik etmemekte, tam aksine, günah işleyen kimselere kurtuluş yolunu göstermekte, Allah Teala’nın kulunu bağışlamaktan hoşnut olduğu hatırlatılmaktadır.

عَنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسِ  عَنِ النَّبِيِّ ie قَالَ : سَيِّدُ الاسْتِغْفَارِ أَنْ يَقُولَ الْعَبْدُ: اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبّي لا إلهَ إلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَني وَاَنَا عَبْدُكَ وأَنا عَلى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ ما اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِ مَا صَنَعْتُ أبوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُوءُ بذَنْبي فَاغْفِرْ لِي فَإنَّهُ لا يَغْفِرُ الذِّنُوبَ إلاَ أنْتَ. وَمَنْ قَالَها مِنَ النَّهَارِ مُوقِناً بهَا، فَمَاتَ مِنْ يَوْمِهِ قَبْلَ أَن يُمْسِي، فَهْوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَمَنْ قَالَها مِنَ اللَّيْلِ وَهُوَ مُوقِنٌ بها فَمَاتَ قَبْلَ أَنْ يُصْبِحَ، فَهُوَ مِنْ أَهْلِ الجَنَّةِ.

Şeddad bin Evs’den  rivayet edildiğine göre Rasulullah  şöyle buyurdu: “İstiğfarın en üstünü kulun şöyle demesidir: Allahım Sensin benim Rabbim, Senden başka gerçek ilah yok. Beni yarattın, ben de Senin kulunum. Ben gücüm yettiğince Sana verdiğim sözüm ve senin vadin üzereyim. Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. İşte verdiğin nimetlerinle senin huzurundayım. Günahımla huzurundayım. Beni bağışla, senden başka günahları bağışlayacak kimse yoktur.”

Rasulullah sözüne şöyle devam etti: “Her kim bu duayı faziletine inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim sevap ve faziletine inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.” (Buhari, Deavât, 2)

Bu dua ve istiğfar tevbenin her türünü içine almaktadır. Son derece zengin üslûbu, oldukça derin ve geniş manası sebebiyle ona “Seyyidü’l-İstiğfâr” adı verilmiştir. 

Şüphesiz bu istiğfar, kulun Mevlasına yakarışını samimi bir şekilde yansıtması sebebiyle, gerçekten de “seyyidü’l-istiğfâr” diye anılmaya lâyık güzellikte ve mükemmelliktedir. Nebiy-i Muhterem Efendimiz’in en güzel hediyelerinden biri olan seyyidü’l-istiğfarın çarpıcı sözlerinde Rabbu’l-Alemin’in rahman ve rahim oluşunun ifadesi vücut bulmuştur.

Tecrîd-i Sarîh mütercimlerinden merhum Kamil Miras’ın “Ne güzel âdet idi!” diye belirttiğine göre, vaktiyle Anadolu’daki büyük camilerde, perşembe günleri ikindi namazından sonra, seyyidü’l-istiğfâr duası imam ve cemaat tarafından beraberce okunurmuş. (Tecrid Tercemesi, XII, 335)

 

Yazar:  Yusuf Fuad

 

 arkadş

Arkadaş, Yolumuzu Aydınlatan Kandil Gibidir - Yusuf Kenan

Sayı : 119 - Kasım 2017

 

Arkadaş, Yolumuzu Aydınlatan Kandil Gibidir

 

Her şey dostlar ile anlam kazanır. Akıllı insanlar hayatlarındaki en büyük zenginliğin arkadaşları olduğunu düşünür ve buna dünyadaki her şeyden daha çok kıymet verirler.  Ve bu arkadaşlıklarını öyle sağlam inşa ederler ki bunu yıkmaya, zarar vermeye kolay kolay pek bir güç yetmez. Çünkü bu tür arkadaşlıkların temeli fedakarlık üstüne inşaa edilmiştir. Öyle ki kendilerinden çok onlar mutlu olsun ister, üzülmemeleri için elinden geleni yaparlar. Arzu ve beklentileri asla tek kişilik değildir. İlla ki ucundan kıyısından bu hayallerine arkadaşlarını da dahil ederler. Mesafeler onların dostluğuna engel değildir ancak yine de arkadaşlarından uzakta yapayalnız hissederler. Ne de olsa kimse arkadaşlarının yerini dolduramaz. Bu insanlara hayatın tadını çıkarmak için az sayıdaki arkadaşları yeter de artar çünkü en anlamsız olay bile onlarla dünyanın en eğlenceli, en özel şeyi haline dönüşebilir.

Arkadaşlık her daim birlikte olabilmektir. İyi günde, kötü günde yanımızda gördüklerimiz gerçek arkadaşlarımızdır. Bu sebeple insanlar, her zorlukta arkadaşlarının yanında olacağını bildikleri için kendilerini daima güvende ve hayata karşı daha güçlü hissederler. Kimseye kolay kolay güvenemez, herkese içlerini döküp, dertlerini anlatmazlar. Sanki etraflarında, içini sadece yakın hissetiklerine gösterdikleri görünmez bir duvar vardır. Ve gerçekten arkadaşım diyebildikleri sınırlı sayıdaki insanlarla kardeşlik kadar yakın bir bağ kurabilirler.

Arkadaşlık kavramının anlamını bilebilen bu insanlar için “arkadaşlık” sıradan bir şey değil, çok daha faklı ve özel bir kavramdır. Bu insanların, kendilerine ait bir dünyaları vardır ve onun içine kafalarına uymayan kimseyi kolay kolay dahil etmezler. Enerjilerini, sırf daha kalabalık yaşamak adına başkalarının hatalarını görmezden gelmeye çalışarak, anlaşamadıkları insanlarla uyum sağlamaya çalışarak harcamazlar. Gerekirse sahte bir kalabalık yerine kaliteli bir yalnızlığı tercih ederler. Yüzeysellik ve yapmacıklıktan hoşlanmadıkları için sırf başkaları ile iyi geçinmek adına rol yapamazlar. Yapmacık olamadıkları içinse belki de çevreleri tarafından sürekli arkadaş canlısı olmadıkları yönünde eleştirilir, hayırsız, vefasız gibi sıfatlar ile nitelendirilirler. 

Velhasıl, insanın her an yanında hissettiği iyi bir dostu olmalı;  hani evlenirken söz verilir ya “iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta” hep birlikte olacağına denir ya, işte öyle bir şeydir dostluk. Tabiri caizse adeta iyi ve sadık bir eş gibi; sevinçlerini paylaşacağın, sıkıntılarını paylaştığın zaman rahatladığın, kimseyle paylaşamayacağın şeyleri konuştuğun zaman ölünceye kadar saklayacağı bir dost. Öyle ki zaman zaman hatalarını söyleyen, sana doğru yolu gösteren, şaşırdığın zaman en içten samimiyeti ile sana yardım elini uzatan bir dost.

Vardır muhakkak herkesin böyle dostları, en azından yoksa bile olmalı, zaten böyle bir dosta kim sahip olmak istemez ki. Zaten ona bakan kendini görmez mi? Kendini seyretmez mi aynadaki gibi. Ne kadar birlikte olunursa bu dostla, o kadar ona benzer onun gibi olmaya çalışır ve onunla bütünleşir insan. Dostun kolları, dünyanın neresinde olursak olalım, bizi kucaklayacak kadar uzundur. Dostun yüksek ruhu sayesinde, dostunun başarılarını da kendisininkiler gibi bilerek sevinir. Gerçek dost, iyi günlerimize davetimizle, kötü günlerimize ise, davetsiz gelendir. Dost, yürek acılarımızı, açıklamasak da hisseden ve şefkatiyle giderendir. Dost, kan kusarken, kızılcık şerbeti içiyormuş gibi davranandır. En önemlisi ise dost, dostu utanmasın diye, onun günahlarını, kusurlarını, potlarını hep örtendir. Dost, günah teşhircisi değildir. Tam tersine, dostunun günahından dolayı üzülen, acıyan, düzeltmeye çalışandır.

Dost, dostunun ne olursa olsun sırrını tutandır. Dost, dostunun hatırı için, onun sevdiklerine de saygı duyandır. Dost, dostunun yüreğini başkalarıyla da paylaşmayı sevendir. Dostu konusunda cimri davranan, onun yüreğindeki güzellikleri sadece kendisine münhasır tutmak isteyen, “Benim dostum” diyerek bencil davranan, gerçek dost değildir. Dost, dostluğunu satmayandır. Dostluğun karşılığını dostluk olarak bile beklemeyendir. Dost, yıldız gibidir, her zaman görünmez ama, varlığını bilirsin. Özellikle de, gönül gözün karardığında görüneceğinden emin olursun. Dost, dostluğunun reklamını yapmayandır. Dost, dostunda fani olandır. Dostuyla özdeşleşen ve hep onun gözüyle gören, kulağıyla duyan ve daha da önemlisi, kalbiyle hissedendir.

Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi: “Dosta dostun zahmeti ağır gelir mi? Zahmet: içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer. Dostluk nişanesi beladan, afetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? Dost altın gibidir. Bela da ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir.”

“Dost nasıl dosttur? Rey ve tedbir bakımından merdivene benzeyen, seni aklıyla her an irşat edip yücelten dost.” Allah herkese “iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, zenginlikte ve fakirlikte“ yanında olacak dostlar nasip etsin.

İnsan karanlıkta kaldığında ufacık bir sızıntı kadar bile olsa ışık arar. İşte arkadaşlarımızın kıymeti de darda kaldığımızda belli olur. Arkadaş bizler için yolumuzu bulmamızı sağlayan ışıktır. Arkadaş yönümüzü belirlediğimiz pusuladır. Bu sebeple arkadaş diye bildiklerimiz hem ahlaken, hem de bilgi ve amel yönünden bize rehberlik edecek yeterlilikte olmalıdır. Bu sebeple iyi arkadaş seçmek çok önemlidir. İyi bir arkadaş seçmemizin en iyi yolu kendimize yaşadığımız çevreye göre uygun arkadaşlardır. Çok arkadaşım olsun demek yerine az olsun, doğru arkadaşlarım olsun mantığını yürütmektir. Atalarımız, “Kiminle gezdiğini söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim.” demişlerdir. Ancak ortak vasıfları olanlar birbiriyle arkadaşlık yaparlar. Bir iyi ile bir kötü arkadaş olamaz. Eğer arkadaşlığa devam ederlerse ya kötü iyi olur veya iyi kötü olur. Eğer kötü kötülüğünde, iyi de iyiliğinde diretirse arkadaşlıkları uzun sürmez. 

Bu bakımdan arkadaş seçerken şunlara dikkat etmelidir:

1- Arkadaşı akıllı olmalıdır. Akıllı olmayana ahmak denir. Hazreti Ali buyurdu ki: “Ahmak ve cahil ile arkadaşlık etme! Ondan kendini koru. Nice ahmaklar var ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak ederler. Kişi arkadaşı ile ölçülür. Kalbler buluştuğu zaman birinin diğerine tesiri vardır.” Ahmak insan, iyilik yapacağım derken kötülük yapar. Onun için atalarımız, “Ahmak dost, akıllı düşmandan kötüdür.” demişlerdir. Akıllı kimse, İslam ahlakı ile süslenmiş kimsedir. Hakikati kabul eden kimsedir.

2- Arkadaşı güzel ahlaklı olmalıdır. Güzel ahlaklı olmayan kimsede hayır yoktur. Hadisi şerifte buyruldu ki: “Güzel ahlaklı olan mutlu olur.” (Beyhaki) Güzel ahlakın en azı, meşakkatlere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır.

3- Fasık olmamalıdır. Fasık, açıktan günah işleyen kimsedir. Allahu Teala’dan korkan kimse, büyük günahlarda ısrar etmez. Allahu Teala’dan korkmayana ise itimat olunmaz.

4- Bid’at sahibi olmamalıdır. Bid’at ehliyle arkadaşlık, gayrımüslimlerle arka-daşlık etmekten daha kötüdür. Sapık kimselerden uzak durmalıdır. İmamı Rabbani Hazretleri buyurdu ki: “Bid’at sahibine kıymet veren, İslamiyet’i yıkmaya yardım etmiş olur.” Hadisi şerifte; “Bid’at ehliyle düşüp kalkmayın. Onların hastalığı uyuz gibi bulaşıcıdır.” buyruldu.

5- Seçmek istediğimiz arkadaş, dünyaya düşkün olmamalıdır. İlk önce bu saydığımız vasıflara kendimiz sahip olmalıyız. Ondan sonra da arkadaşımızda aramalıyız. Dünyanın faydasız şeyleri peşinde koşan kimselerle arkadaşlık öldürücü zehirdir. İnsanın tabiatı, beraber yaşadığı insanlara uymaya meyyaldir. 

Görüldüğü gibi, müslümanın vazifelerinden biri de, arkadaş hakkını gözetmektir. Bu bakımdan daima salih, iyi kimselerle arkadaşlık kurmalıdır. Çünkü kötü arkadaş, insan için çok zararlıdır. Bütün fenalıkların başı kötü arkadaştır. Kötü arkadaş insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler. Böyle bir felakete düşmemek için arkadaş seçiminde son derece dikkatli davranmalıdır. Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir, insanın saadeti de, felaketi de arkadaşlık yaptığı kimselere bağlıdır.

Rebah b. Rebi şöyle anlatıyor: Peygamber (sav) ile birlikte bir savaşa çıkmıştık. Rasulullah her üç kişiye bir deve vermişti. İki kişi deveye biniyor, üçüncüsü de deveyi çöllerde sürüyordu. Dağları inmekte iken Rasulullah yanıma geldi. Ben o sırada yürüyordum. Bana: “Rebah, yürüyorsun ha!” dedi. “Ben deveden henüz indim. Şimdi sıra arkadaşlarımda”, diye karşılık verdim. Daha sonra Hz. Peygamber arkadaşlarımın yanına geldi. Onlar hemen deveyi çöktürerek indiler. Yanlarına varınca bana: “Şu deveye bin ve geri dönünceye kadar da inme, biz seni takip ederiz,” dediler. “Niçin”, diye sordum. “Çünkü Rasulullah senin için; “Doğrusu salih bir arkadaşınız var. ona iyi davranın.” buyurdu. diye cevap verdiler. (Y. Kandehlevî, Hayatü’s-Sahabe, III, 1086)

İşte böyle salih arkadaşlar edinmek her insan için çok önemli bir konudur. Rasul-i Ekrem: “Mü’min, mü’minin aynasıdır.” (Tirmizî, Birr, 18) buyurmuştur. Başka bir hadisi şerifte de: “İnsan sevdiği kişi ile beraberdir.” (Buhari, Fezailu Ashabi’n-Nebi, 7) buyrulmuştur. Arkadaşlar, sevilen insanlar arasından seçilir. İnsan sevdiğinin kusurunu görmez, eksikliklerini fark etmez. Onun ahlakını benimser. Bunun için arkadaş seçerken dikkatli olmak gerekir. Rastgele bir arkadaş seçimi insanı felâketlere sürükleyebilir. Akıllı, Allah’tan korkan güzel ahlâklı insanlarla arkadaş olmaya çalışılmalıdır. Kötü arkadaş, başkalarının bizim için besledikleri iyi duyguları yok eder. Kötülüklerine bizi de bulaştırır. Akılsız dost, akıllı düşmandan daha çok zarar verir.

Anne ve babalar, arkadaş seçiminde çocuklarına yardımcı olmalı, onlara yol göstermelidirler. Çocukların kimlerle dost ve arkadaş oldukları devamlı kontrol edilmeli, kötü arkadaşın insanı sürükleyeceği kötülükler hakkında uyarılmalıdır. Gerekirse iyi kişilerle arkadaş olmaları sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki iyi arkadaş; bizi insanlara sevdiren, ihtiyaç duyduğumuzda ve yalnız kaldığımızda yanımızda olan, düştüğümüzde elimizden tutan kişidir.

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

İnandığı Gibi Yaşamayan

İnandığı Gibi Yaşamayan Yaşadığı Gibi İnanır - Yusuf Kenan Kartal

Sayı : 119 - Kasım 2017

 

İnandığı Gibi Yaşamayan Yaşadığı Gibi İnanır

 

Yaşadıklarımız anlayışımızın, imanımızın, düşün-celerimizin önüne geçmişse Hz. Ömer’in sözünün muhatabı olmuşuz demektir.

İnandığımız değerler bize İslam’ı anlamamızı, akletmemizi, Allah’a (cc) yakınlaşmamızı sağlaması gerekirken inançlarımız maalesef önümüze set çekiyor. Düşüncelerimiz bakış açımızı, anlayışımızı ve idrakimizi daraltıyor. İnandığımız her anlayış bizi İslam’dan uzaklaştırıyor. Hâce Hazretleri’nin “Biz Müslümanız ama İslamcı değiliz; bir mezhebe bağlıyız, o mezhebin içtihatlarına göre amel ediyoruz ama mezhebci değiliz; ehli tarikiz bir yolun yolcusuyuz ama tarikatçı değiliz.” ifadeleri konuyu anlamımız için verilebilecek en güzel örnektir.

Bugün İslamcı nitelemesiyle müslümanları bölenler müslümanlığı parçalamış, bir bütün olarak ele alamamışlardır. Mezhebci olarak bilinenler diğer mezhepleri kendinden görmemişlerdir. Tarikatçı olanlar diğer tarikat mensuplarına ve tarikata bağlı olmayanlara farklı gözlerle bakmaktadırlar. Bir ayrıştırma ve farklılaşma gözlemlenmektedir müslümanlarda… Oysa Efendimiz (sav) “İfrat ve tefritten uzak durun orta yollu olun.” buyurmuşlardır. İtidalli olmamız, müslümanların kardeş olduğu bilincine varmamız gerekiyor. 

Ümmet olarak görevimiz; “emri bil maruf nehyi anil münker”dir, bunun şuuruna varalım, bu görevimizi anlayalım. İnsanlara iyiliği, güzelliği, hakkı ve hakikati emredelim kötülük, fenalık ve azgınlıktan uzaklaştıralım elbette ama kardeşlerimize müslümanlara farklı bakmayalım. Kardeşimizin yaptığı bir yanlıştan dolayı utanalım, üzülelim ama onu üzmeyelim utandırmayalım. Unutmayalım ki işlenilen/işlediğimiz hiçbir günah Rabbimiz’in rahmetinden büyük değildir. Müslümanların İslam’ı anlaması için onlara dinimizin emirlerini öğretelim. Namazı, orucu, zekatı anlayalım, daha sonra anlatalım ama dayatmayalım. Kıldığımız namazla namaz kılmayanlara düşmanlık beslemeyelim, onlar için dua edelim. Abdulhakim Bilvanisi Hazretleri’nin bir ihvanınına; “Teeccüd namazına kalktığında içinde; ‘Herkes uyurken; Ya Rabbi, ben Senin huzurundayım.’ diye düşünüyor musun?” sorusuna ihvanının ‘Evet’ cevabı üzerine hazret: ‘Boşuna uykunu bölme evladım!’ buyuruyor.” Çünkü o kıldığı namazı Cenabı Hak’la arasına koyuyor. Nefsini araya koyuyor. Diğerlerinden farklı görüyor kendini. Bugün bizim din olarak gördüğümüz şeyler ibadetlerimiz, amellerimiz kısacası yapıp ettiklerimiz aslında dinin neresi, nesi… 

Yapıp ettiklerimizle bir müslümana faydamız dokunuyor mu? Namazımız bizde sakinliğe, hoşluğa, mütevaziliğe, takvaya, ihlasa, şuura kapı açıyor mu? Kıldığımız namazla kardeşimizi sevindirebiliyor muyuz? Namazla hizmet mi ediyoruz, hezimete mi uğratıyoruz. “Vay o namaz kılanların haline onların namazı ahirette yüzüne çarpılacak.” tehditlerine muhatap olanlardan mıyız? Namazın kendilerini “fahşa ve münkerden alıkoyduklarından”mıyız? Namazı bilenler den miyiz, yoksa namazı kılanlardan mı? 

-İmam Ahmed b. Hanbel’e sormuşlar: Namazı açıklar mısınız, diye:

-Sizin namaz mı, bizim namaz mı, diye buyurmuş.

Evet, onların namazıyla bizim namazımız farklı… Onlar için namaz Cenabı Hak’la konuşmak, yakınlaşmak. Alemlerin Efendisi, “Gözümün nuru namaz.” buyuruyor. Gerçekten namaz bizim gözümüzün nuru mu? İnandığımız gibi yaşamadığımız için yaşadığımız gibi inanıyoruz. Bugün namaz bize bir yük değer değil.

Oruç bizim için bir aylık bir eğitim/öğretim burası hakikat ama “Oruç tutun, takvaya erin.” buyuyor Rabbimiz. Biz bu eğitimi oruç tut, sıhhat bul; olarak anladık, anlattık. Evet, oruç tutarak sıhhat buluruz ama oruç bizi Cenabı Hakk’a yakınlaştırmak için vardır. Meselelerin özünü kaybettik, öz ağır geldi, özetlerle düşündük, yaşadık. Velhasıl inandığımız gibi yaşamadık yaşadığımız gibi inandık.

Bugün bir vahdet oluşturamadığımız için temel esaslarda bile ayrışma, farklılaşma görüyoruz. Neredeyse her cemaatin namazı farklılaşmış, zekatı, orucu, kurbanı farklılaşmış… Çünkü artık bizler inandığımız gibi yaşamıyor yaşadığımız gibi inanıyoruz. 

Her yeni oluşum, fikir, düşünce, yeni bir din olarak karşımıza çıkıyor. Düşüncelerimiz, anlayışımız dini anlamamıza vesile olacakken din olarak karşımızda duruyor. Dinler çoğalınca ayrışmalar artıyor. Bu bizim tarikatten değil demenin Türkçesi bu bizim dinimizden değil. Bu bizim dernekten cemaatten değil, yani bizim dinimizden değil. Cenabı Hak, ne güzel de buyuruyor Habibine; “Sizin dininiz size, Benim dinim Banadır de.” diye. 

Konuyu özetlemek gerekirse cema-atler, dernekler, tarikatler, mezhepler vs. yani dini anlamamız için oluşturduğumuz yapılar bizim dini yorumlamamıza anlamamıza yardımcı olacak vesilelerdir. Dinin kendisi değildir. Değişik alanlardaki hizmetler, çalışmalar bir ayrılık değil güzelliktir. Dört hak mezheb vardır. On iki hak tarikat vardır. Bunlar ayrıştırmak değil birleştirmek içindir. İnsanların fıtratları hangisine yatkınsa o alanda ilerlemeleri için dinimizin yorumlarıdır, güzellikleridir. Sahip olduğumuz güzellikleri başkalarına karşı set olarak kullanıp tek gerçek, hakikat bu diyerek dayandırmazsak inandığımız gibi yaşamış ve yaşatmış oluruz.

İfrat ve tefrite düşersek ayrılma, kopma gerçekleşir. Ümmet için sıkıntılı ve belalı bireyler oluruz. Biz birleştirici olalım. Cenabı Hakk’ın çizdiği sınırlarda, Efendimiz’in sünnetinde, ehlullahın yolunda Müslümanlarla buluşalım. Bizi kurtaracak olan birbirimizle olan dostluğumuzdur. Kardeşimiz için kendimizi feda etmemizdir. 

Yapıp ettiklerimizle değil Cenabı Hakk’ın yardımıyla kurtuluşa erebiliriz. Unutmayalım ki O’nun bizi cennete koyması merhametinin, cehenneme koyması adaletinin gereğidir. 

Ya Cemali’ni göstermesi...

 

Yazar:  Yusuf Kenan Kartal

 

Perşembe, 01 Şubat 2018 00:02

DİL ve AFETLERİ HALKIN YERSİZ SORULARI

Halkın Yersiz Soruları

Dil ve Afetleri ''Halkın Yersiz Soruları'' - Şeb-i Vuslat

Sayı : 119 - Kasım 2017

 

Dil ve Afetleri ''Halkın Yersiz Soruları''

 

Halkın, Allah Teala’nın (cc) sıfatları ve kelâmıyla ilgili soruları ve Kur’an-ı Kerim’in harflerinin ezeli midir, Sonradan mı yaratılmıştır, şeklindeki soruları dilin afetlerindendir. Onların vazifesi Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle amel etmektir. Ancak bu nefse ağır gelir. Kalbi boş ve gereksiz şeylerle meşgul etmek ise nefse hafif gelir.

İlmi olmayan bazıları, ilmi konulara dalmaktan hoşlanır. Çünkü şeytan bu gibilere, âlimlerden ve fazilet sahibi kimselerden olduğu düşüncesini verir ve bu da onun hoşuna gider. Sonunda farkında olmadan kendini küfre sokacak kelimelerden konuşur.

Cahillerin işlediği her günah, ilmi konularda özellikle Allah’ın (cc) sıfatları hakkında fikir yürütmekten daha az tehlikelidir.

Halkın yapması gereken şey, ibadetleriyle meşgul olmak, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine iman etmek ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sav) getirdiklerine kayıtsız ve şartsız teslimiyet göstermektir.

İnsanın kendine farz olan ibadetleriyle ilgili meseleleri bırakıp kendisini hiç alakadar etmeyen soruları sorması edep dışı bir iştir. Böyle yapanlar Allah’ın (cc) gazabını hak ederler ve küfür tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Bu durum, sarayın hayvanlarına bakan kimsenin önündeki işini bırakıp padişahın siyaset ve özel işleri hakkında sorular sormasına benzer. Böyle yapan kimse cezayı hak eder.

İnsanın ilimden idrak edemeyeceği derin konuları sorması yanlıştır. O bu konuda avamdan sayılır. Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: “Benim sizi serbest bıraktığım konularda siz de beni bırakın (o konuda soru sormayın). Sizden önceki ümmetleri helâk eden şey, peygamberlerine çok soru sormaları ve ihtilafa düşmeleridir. Ben size neyi yasakladıysam ondan kaçının. Neyi emrettiysem de gücünüz yettiğince onu yapın.”

Hz. Enes (ra) şöyle anlatır: Bir gün insanlar, Allah Rasulü’ne (sav) çok soru sordular ve onu kızdırdılar. Bunun üzerine Rasulullah (sav) minbere çıkarak şöyle buyurdu:

“Şimdi bana sorun; ne sorarsanız cevap vereceğim.” dedi. Bunun üzerine adamın biri kalkarak,

“Ey Allah’ın Rasulü! Babam kimdir?” diye sordu. Efendimiz (sav),

“Baban Huzâfe’dir” buyurdu. İki genç kardeş kalkarak,

“Ey Allah’ın Rasulü! Bizim babamız kimdir? diye sordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sav),

“Babanız, kendisine nispet edilerek çağrıldığınız kimsedir” buyurdu. Sonra biri kalkarak,

“Ey Allah’ın Rasulü! Ben cennetlik miyim, cehennemlik miyim diye sordu. Efendimiz (sav),

“Cehennemliksin” buyurdu. İnsanlar Allah Resûlü’nün kızdığını görünce sustular. Hz. Ömer (ra) ayağa kalkarak,
“Biz Rab olarak Allah’a (cc), din olarak İslam’a, peygamber olarak Muhammed’e (sav) razıyız.” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü,

“Otur ey Ömer, Allah sana rahmet etsin. Senin söylediğin hakikatin ta kendisidir.” buyurdu.

Bir hadisi şerifte de Allah Resûlü (sav), dedikodudan, malı zayi etmekten ve çok soru sormaktan menetmiştir.

Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: Rasulûllah (sav) buyurdu ki: “İnsanlar sorular sorarak şunu demeye başlarlar: ‘Allah mahlukatı yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?’ Böyle dedikleri zaman siz de şöyle deyin: ‘O Allah, birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.’ Bu şekilde İhlâs suresini sonuna kadar okuyun. Sonra her biriniz üç defa soluna tükürsün ve kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınsın.”

Câbir (ra) şöyle demiştir: “Lanetleşen-lerin anlatıldığı ayetler, çok soru soranlar hakkında inmiştir.”

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Musa (as) ile Hızır (as) arasında geçen olayda, yeri ve zamanı gelmeden soru sorulmamasına dair bir uyarı vardır. Hızır (as), Hz. Musa’ya (as) şöyle demiştir: “Eğer bana tabi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” bu uyarıya rağmen Hz. Musa (as), Hızır’a (as) gemiyi niçin tahrip ettiğini sorunca, Hızır (as) bunu hoş karşılamadı. Hz. Musa (as) özür dileyerek şöyle dedi: “Unuttuğum şeyden dolayı beni hesaba çekme, işimde bana güçlük çıkarma.”
Hz. Musa (as) ikinci ve üçüncü işinde de niçin yaptığını sorunca Hızır (as), “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır.” demiş ve Hz. Musa’dan (as) ayrılmıştır.

Halkın, farzları bırakıp dinin incelik-lerinden sorması en büyük afetlerdendir. Bu sorular fitneye sebep olur. Dolayısıyla halkın bu tür soruları sormaları engellenmelidir.

Bu insanların, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini bırakıp harflerinin sır ve manalarına dalması, şu kişinin haline benzer:

Padişah, adama bir mektup yazmış ve içinde bir takım emirler belirtmiş. O kişi bu emirlerle meşgul olacağına, bu kâğıt eski midir, yoksa yeni midir? diye vaktini ziyan etmiş. Bunun neticesinde de azabı hak etmiştir.

Halk, Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle amel edeceğine, O’nun harfleri ezeli midir, yoksa sonradan mı yaratılmıştır, şeklindeki sorularla onun harfleriyle uğraşırlar. Yine Yüce Allah’ın (cc) halka açıklamadığı sıfatlarının manalarıyla uğraşmaları da böyledir. Bütün bunlardan sakınmalıdır. En iyisini bilen Yüce Allah’tır.

Rabbim Kur’an-ı Kerim’e, Sünenat-ı Muhammediyye’ye (sav) hadim eylesin,

Rabbim yar ve yardımcımız olsun,

Amin.

 

Kaynakça:
Dil Belâsı, Hüccetü’l İslam İmam Gazali, Semerkand Yayınları, 2011.

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort