JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 01 Nisan 2019 00:07

ALLAH KULUNU BIRAKMAZ

Allah Kulunu Bırakmaz

Allah Kulunu Bırakmaz - Andelib

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Allah Kulunu Bırakmaz

 

“İlahi! Hamdini sözüme sertac ettim,
Zikrini kalbime mi’rac ettim,
Kitabını kendime minhac ettim.
Ben yoktum var ettin,
Varlığından haberdar ettin,
Aşkınla gönlümü bîkarar ettin.
İnayetine sığındım, kapına geldim,
Hidayetine sığındım lütfuna geldim,
Kulluk edemedim afvına geldim.
Şaşırtma beni doğruyu söylet neşeni duyur, hakikatı öğret.
Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem,
Sen sevdirmezsen ben sevdiremem.
Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini,
Yar et bize erdirdiklerini.”
                                   (Elmalılı Hamdi Yazdır)

 

Allah (cc) insanı en güzel şekilde (ahseni takvim) yarattı. Onu birçok nimetlerle donattı. Ona kendinden bir ruh üfledi. Ona nefs de verdi, nefsini tanıyıp Rabbini daha iyi bilmesi için. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” buyrulmuş… 

 

Yüce Mevlâ’mız (cc) insanı nefsin hevasına ve şeytanın hilelerine terk etmemiştir. “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyame 36)Ayetin devamında insanın yaratılışı ve insana şekil vermeyi anlatır Rabbimiz.

 

Ayet bir yönüyle muhasebeyi anlatıyor bize, bir yönüyle de Rabbimizin bizi bırakmadığını. Hâce Hazretlerinin (kuddise sırruh) ihvanlarından olan bir abimiz bu ayeti okuduğunda “Allah’ın (cc) kuluna yakınlığını düşünüp” çok sevindiğini anlatırdı sohbetlerinde. 

 

Allah (cc) kulunu bırakmadı. Adem’i (as), Nuh’u (as), İbrahim’i (as), Musa’yı (as), İsa’yı (as) bırakmadı. Peygamber Efendimiz’i (sav) de yalnız bırakmadı. Onun şanını yüceltti. “Kuşluk vaktine and olsun, karanlığı çöktüğü vakit geceye and olsun ki, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duha,1-3)

Allah cc) bizi de bırakmadı. “Fefirru illallah (Allah’a firar edin)”, “fesav ila zikrillah (Allah’ın zikrine koşun)”, “Va’tasımû bihablillâhi cemîân (Allah’ın ipine topluca sarılın)” “ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd (Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.)” Kur’an-ı Kerim’de geçen bu ayetler, Allah’ın (cc) kuluna yakınlığının ifadeleridir.

Allah (cc) kulunu hep kendisine davet eder. Cibril hadisinde Cebrail (as) Peygamberimize (sav) gelerek İslamı, imanı ve ihsanı sorar. Peygamber Efendimiz de sorularını cevaplar ve o gidince onun Cebrail (as) olduğunu ve onlara dinlerini öğretmeye geldiğini söyler. Din, İslamı, imanı ve ihsanı anlamakla kemale gelir. Sûfiler bir ömür boyu ihsan sırrına ermenin derdiyle ve aşkıyla yaşamışlardır. 

İhsan: Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak. Biz O’nu göremesek de O bizi görüyor… Nakşibendilerin huzur hali dedikleri, ihsana ermektir. İhsan, Allah’a yakınlaşmanın adı… 

Peygamberler, Allah’ın (cc) kullarına gelişinin en güzel halidir. İnsanlar, Peygamberler yoluyla Allah’ı bildiler, tanıdılar, sevdiler… Peygamberler; insanlığı dünyanın çirkinliğinden, nefsin bataklığından kurtarıp İslamın nuruna ulaştırdılar. 

Kitaplar, Allah’ın (cc) kullarına gelişinin bir başka yolu… Yüce Mevlâmız gönderdiği kitaplarıyla insanlarla konuştu. Kendisini esmasıyla ve fiilleriyle bizlere tanıttı. İnsanlığa en güzel örnek olan Peygamberimizi (sav) ve diğer peygamberleri de anlattı. 

İmanda ve teslimiyette güzel halleri olanları da tanıttı bizlere. Öyleleri vardı ki, ateşlere atıldılar, ayakları kolları çaprazlama kesildi. Etleri demir taraklarla tarandı. Yine de imanlarından vazgeçmediler. 

Kur’an-ı Kerim Allah dostlarından bahseder. Peygamber varisi alimler, mürşidi kamiller de Allah’ın (cc) iplerindendir. Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetini bugün en güzel tatbik eden, adeta yaşayan Kur’an olma özelliğini bugün devam ettiren veliler; insanları Allah’a (cc), Allah’ı da insanlara sevdirmenin derdiyle, gayretiyle yaşadılar. 

Müslümanların günümüzdeki en büyük problemi kendilerini Allah’la (cc) buluşturacak velayet ipini kesmeye çalışmalarıdır. Velayet, dergahlardaki zikirlerden, dervişlerin tesbihlerinden ibaret değildir. Velayet anlayışı çok daha kapsamlıdır. 

Yeryüzündeki Müslümanlara bakın… Birçok meselede yollarını, yönlerini şaşırmış durumdalar. Bakıyoruz, bir taraflarıyla İslamın çizdiği rotada gidiyorlar. Bir başka meselede tamamen batılın peşine düşebiliyorlar. 

Aliye İzzetbegoviç’in bir sözü var, “Yeryüzünün öğretmeni olmak istiyorsanız, göklerin öğrencisi olacaksınız.” Velayet, göklerin öğrencisi olmaktır. İlmini, anlayışını Hak’tan alanlar istikametten şaşmazlar.

Osmanlıda birçok padişaha yol gösteren velayet sahibi rehberler vardı. Birçok alanda güzel işler yapılan ülkemizde bazı sorunların artmasında velayetin rehber edinilmemesi yatmaktadır. Güzel şeylerin yanında bazı meselelerde İslam’a çok zıt tavırlar da alınabiliyor. 

Velayet, içinde imamet anlayışını da barındırır. Bu anlamda kast edilen velayet; Peygamber Efendimiz’in (sav), Hz. Ebubekir’in (ra), Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın (ra), Hz. Ali’nin (ra), ehli beytin, ashabı kiramın ve ümmetin önderi olmuş on iki imamın yolunu devam ettiren anlayıştır. 

Velayet; Mevlana’nın gönlünde ilahi aşk, Yunus’un dilinde şiir, Fatih’in elinde kılıç olur. Alimin elinde kalem, dervişin gönlünde tesbih olur…

Velayet; ilahi aşkla dolup nehirler gibi çağlayıp coşar. Bozuk akidelerin karşısında Rabbani bir duruşun adı olur. Gün gelir, zalimin karşısına çıkıp hakkı haykırır. Yezidlerin karşısında Hüseyin olmaktır velayet.

Peygamber Efendimiz (sav),  “Ümmetimden bir topluluk, hak üzerinde galip gelmeye devam edecektir. Onlar hak üzerinde hep böyle sebat edip durdukları müddetçe ta Allah’ın emri onlara gelinceye kadar muhalif olanlar onlara zarar veremeyecektir.” buyurmuştur.

Kıyamete kadar devam edeceği, bitmeyeceği müjdelenen topluluğun anlayışı, yaşantısıdır velayet. Öyle bir nimettir ki velayet, Müslümanlar onunla asrı saadeti tekrar yaşayabilirler. 

Fikirlerin, duyguların, imanların karıştığı sallantıda olduğu bir dönemde dağlar gibi durmanın adıdır velayet. 

“Hâlbuki kim, iyi bir kimse olarak kendini Allah’a teslîm ederse, o takdirde muhakkak ki en sağlam kulpa tutunmuştur. (Bütün) işlerin âkıbeti ise, Allah’a (varacak)tır.” (Lokman 22) Sağlam bir kulpa yapışmaktır velayet.

Velayetin yolu aydınlıktır. Bu yolun yolcuları salih amel yaparlar. Onlar tertemiz bir kalbe ulaşmanın derdindedirler. Onların kalbi rabıtayla, Allah’tan (cc), Peygamberden (sav) ve Onların sevdiklerinden ayrılmaz. 

Velayetin cerayanı o kadar kuvvetlidir ki, bu akıma tutunanlar sapık ve bozuk anlayışlardan etkilenmezler. 

Ya Rabbi, bizi sevdiklerinden ayırma. Velilerine bende eyle bizleri. Sevdiklerini bize sevdir, bizi de sevdiklerine sevdir. Ya Rabbi, velayet bağıyla Sana olan kulluğumuzu güzelleştir… 

Amin…

 

Yazar: Andelib

 

Pazartesi, 01 Nisan 2019 00:06

ASHABI KİRAMA BAKIŞIMIZ

Ashabı Kirama Bakışımız

Ashabı Kirama Bakışımız - Sâlik-i İrfan

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Ashabı Kirama Bakışımız

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Aziz olan, Kâdir olan Mevla-i Müteal olan Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz, şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun…

2018 yılının güz aylarındayız. Güz ayları hüzünlüdür. Hele, Hacı Annemizi toprağa vermenin hüznü içimizdeyken… Ömrümüz geçiyor. Biz de umuyoruz ki Hacı Annemiz gibi şahit olunmuş bir şekilde göçelim. Rabbi Rahîm olan Allahımız kolaylaştırsın inşallah.

Kişisel gelişimde çok anlamlı, şöyle bir söz nakledilir: “Hayatta başarılı olmanın en kestirme yolu, hayatta başarılı olmuş insanların hayatını okumak ve uygulamaktır.” Biz Müslümanlar için başarı, bu hayatı imanla-aşkla, razı olunmuş bir şekilde tamamlamaktır. Öyle ise birinci sıradaki örneğimiz ashabı kiram olacaktır. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.” ifadesiyle Efendimiz (sav) kiminin ışığı az, kiminin çok ama hepsi için hidayet kaynağı-yol gösterici vasfını haiz buyurmuşlar. Önümüzde, sahibimiz Peygamberimize aşkla itaat etmiş, onun uğrunda canını vermiş yüzlerce sahabi örneği var. Onların hayatlarına baktığımızda bize utanmak düşüyor. Ya Rabbi! Nasıl bağlanmışlar, nasıl bu kadar fedakâr olmuşlar?

Hangisini anlatalım?

Mekke’nin en zengin ailesinin biricik çocuğu… İslam’a girdiğinde on yedi yaşlarında… Öyle yakışıklı ki sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşüyor ve ona mendil sallıyor… Yemesine-giymesine itina gösteren biri… Ancak İslam’a girdikten sonra, ailesinden hiç yakınlık görmeyen, Medine’ye giderken üzerindeki elbiseden başka bir şeyi olmayan biri… Uhud Savaşı’nda bir kılıç darbesiyle sağ kolunu kaybetmesinin ardından sancağı sol koluna alan, ikinci kılıç darbesiyle sol kolunu da kaybedince bu haliyle kendisi Hz. Peygamber’in (sav) önünde durarak ona siper olan ve Efendimiz’i korurken vücuduna saplanan bir mızrak ile şehit olan… Üzerini örtmek için kefen bezi bulunamayan, ayakları ishir denilen bir otla örtülen o yiğit sahabe kim? Hz. Musab b. Umeyr (ra)… Şimdi Hz. Mus’ab’ın Efendimiz’e sevdasını kırık dökük birkaç kelimeyle nasıl anlatalım?

Mekke’de, o zorlu yıllarda, iman dolu siyahî bir demirci… Ümmü Enmâr’ın kölesi iken âzâd edilmiş ama Allah’a iman edince Ümmü Enmâr’ın onu bağlatıp ateşte kızarttığı, demirle başını dağladığı bir insan… Kendisine işkence edenlerden Abdi Yeğus oğlu Esved bunun sırtını, yüzünü ve göğsünü kızgın kumlara sürtüyor ve diğer müşrik önderler birlikte yaktığı ateşe baş aşağı tutuyor, ateş sönünce de yer soğuyuncaya ve vücudunun yağı-teri kuruyuncaya kadar kızgın küller üzerine yatırıyor… Kalkmaması için de göğsünden ayaklarıyla basıyor… Dağlar gibi imanıyla bu eziyete sabreden kim? Habbâb bin Eret (ra)… Nasıl anlatalım Hz. Habbab’ın Allah’a imanı ve Allah Rasulü’ne olan bağlılığını?

Nasıl anlatalım Yasir ailesini? Kimi kimsesi olmayan Yasir ailesini! Mahzumoğulları, onları dinlerinden döndürmek için güneşin en kızgın zamanında taş ve kumlar üzerinde olmadık işkencelere uğratıyorlar... O kadar işkenceye maruz kalırlar ki sonunda yaşlı baba Yasir acıya dayanamaz, şehid olur… Zevcesi yaşlı Sümeyye de Ebu Cehil’in sapladığı mızrakla can verir... Peygamberimiz (sav) bu ailenin yanından geçerken gözyaşları içinde ancak şunu söylemektedir: “Sabredin ey Yasir ailesi, sabredin; sizin mükafatınız cennettir.”

Mekke’de Müslüman oldukları için her gün efendileri Ömer bin Hattab’tan dayak yiyen, hakarete uğrayan iki cariye Hz. Zınnîre (r.anha) ve Hz. Lübeyne’yi (r.anha) hangi duygularla anlayalım?

Bedir Savaşı’nda Hz. Ali, atını ileri sürdüğü vakit müşriklerin saflarında kardeşi Akil’i görünce... Hz. Ebu Bekir, oğlu Abdurrahman’ın üzerine yürürken… Hz. Ömer de müşrik cephede dayısı Âs b. Hişâm’ı gördüğünde... Neler hissettiler acaba? Bu duygular nasıl dile gelir?

En müthişi de Ebu Ubeyde bin Cerrah’ta (ra)… Bedir’de babası Abdullah Cerrah ile karşılaşır... O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip etmektedir… Nihayet babasıyla çarpışmak zorunda kalınca da: “Al, Allah aşkına!” deyip onu yere indirir… Hangi kelimeler bu tercihlere tercüman olabilir?

Öz babasını öldürmek zorunda kalan Ebu Ubeyde’nin imanına, göğün yedinci katı kadar uzaktan, şah damarı kadar yakından Allah (cc) şahit olmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya soyu sopu, aşiretleri olsa da yine Allah ve Peygamberi’ni düşman tutanlara dostluk ettiğini göremezsin.” (Mücâdele 22)

Ensar’dan iki hanımı olan Sa’d b. Ubade, muhacir kardeşi Abdurrahman b. Avf’a: “Kardeşim, siz her şeyinizi Mekke’de bırakıp öyle geldiniz. Şu anda sen bekarsın, benim ise iki hanımım var. Allah için söylüyorum! Sen bu hanımlarıma bak! Hangisi hoşuna giderse, ben onu boşayayım sen al!” diyen Sa’d bin Ubade’nin (ra) imandan gelen bu teklifine Hz. Abdurrahman bin Avf’ın: “Hanımların sana mübarek olsun, sen bana çarşının yolunu göster.” diye mukabele eden anlayışı nerede?

Uhud Savaşı’nda oğlunun, kocasının ve kardeşinin şehid olduklarını duyup onların parçalanmış bedenlerini gören… “Allah Resulü sağ mı?” diyerek koşturan… Efendimiz’i (sav) sağ salim görünce… Allah Rasulü’nün cübbesine dudaklarını koyup: “Sen sağ olursan vallahi bütün musibetler çok hafiftir!” diyen Sümeyrâ binti Kays’ın (ra) sabrı bugün hangi yürekte?

Kalbi Allah korkusuyla ve Rasulü’nün muhabbetiyle dolu… Bu muhabbeti aşk derecesinde... O, bu aşkının en güzel ispatını Uhud ve diğer gazalarda göstermiştir. Hele Uhud Savaşı’ndaki kahramanlığı dillere destan… Müşrikler Allah Rasulü’nü öldürmek için bütün kuvvetleriyle hücuma geçtikleri bir sırada, Rasulullah’a (sav) bir zarar gelmemesi için en çok uğraşan, canını hiçe sayıp O’nun etrafında etten-kemikten bir set meydana getirerek insanüstü gayret gösterenlerden biri...

Bu Peygamber aşığının vücudu heyecandan ve Rasulullah’a bir zarar gelir korkusundan tir tir titriyor: “Kurbanın olayım ey Allah’ın Rasulü! Ne olur uzanıp bakma… Düşmanın oku bir yerine değmesin! Oklar sana değeceğine bana değsin!” diye yalvaran… Bu savaşta seksene yakın yara aldığı halde, hemen hemen her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle yaralandığı halde Rasulullah’ın yanından ayrılmayan, O’nu korumaya çalışan… Atılan oklara, savrulan kılıçlara karşı kollarını¸ bacaklarını, kalkan yapan kim? 

Müşriklerden Malik bin Zübeyr adında çok keskin nişancı, attığını vuran bir okçu var… Bu hain, Peygamberimiz’e (sav) nişan alıp bir ok atar… Rasulullah’ın (sav) başına doğru gelen bu oka başka hiçbir şekilde karşı koyamayacağını anlayan… Elini açarak oka karşı tutan hangi aşık? Ok elini parçaladığında, parmaklarının bütün sinirleri kesildiğinde, elinin kemikleri kırıldığında… Sultanu’l-Enbiya (sav) Efendimiz’in buyurduğu: “Eğer beni korumak için elini oka tutarken Bismillah deseydin, insanların gözü önünde, insanlar sana bakarken, melekler seni göklere yükseltirdi, cennete giderdin.” müjdesine muhatap olan… Yine Nebi’nin (sav): “Uhud günü, yeryüzünde, sağımda Cebrail solumda ise ondan başka kimse yoktu.” buyurduğu Hz. Talha b. Ubeydullah (ra)… Hz. Talha b. Ubeydullah’ın cesaretini nasıl anlatacağız?

Şimdi şu rivayetlere bakalım: “Ashabım hakkında uygunsuz sözler söylemeyin. Eğer, sizden birinin Uhud Dağı kadar altını olsa ve bunun tamamını Allah yolunda infak etse, bu, onların bir-iki avuçluk infakına hatta bunun yarısına bile mukabil gelmez!” (Buhârî, Fezâilü’l-Eshâb, 5)

Hele şu rivayete bakalım: “Kim ashabıma söverse ona Allah lanet etsin. Melekler lanet etsin. Bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” (Mecmau’z-Zevâid, 10:21) İşte Efendimiz’in (sav) bir mucizesi daha gerçekleşiyor, çünkü Efendimiz ümmetin içinde diplomalı cahillerin çoğalacağını biliyor, ashaba dil uzatılacağını biliyor ve o günden bizleri uyarıyor; “Kim ashabıma söverse…”

Amandır ya Rabbi! Biz ashabı sevenlerdeniz… Karınca kararınca onların izini takip edenler olmaya çalışıyoruz… Bizi onlara bağışla… Onların mirası olan ahlak-anlayış ve teslimiyetlerinden biz-lere de lütfet... Bizleri ashaba dil uzatan edepsizlerden uzak eyle… Ashabı kiram efendilerimizle cennetinde, cemalinde bizi buluştur ya Rabbi!

Evet, Aişe annemizin bereketi… Hz. Aişe (ra) annemizden nakillerde bulunuyorduk fakat ashabı kirama bakış öne çıktı. Aişe annemizden de birkaç aktarımla yazıyı toparlayalım:

Hz. Aişe validemiz, ensar kadınları hakkındaki bir hayretini şöyle dile getirir: “Ensar kadınları ne hoş, hayâları, soru sorarak ilim öğrenmelerine mani olmuyor!” İşte bu kadınlardan biri olan, Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym, Peygamberimiz’e gelmiş ve: “Allah, hak olan bir meseleyi açıklamaktan çekinmez. Bu yüzden ben de çekinmeden soruyorum.” deyip kadınların gusül abdesti alması konusunu soruvermiş, Allah Rasulü de güzelce açıklamıştı.

Allah Teala’nın, insanların en üstünü olan Peygamber Efendimiz’e, Peygamberlikle birlikte şehitlik derecesini de vermiş olduğu, Hazreti Aişe-i Sıddîka’nın haber vermiş olduğu şu hadisi şeriften anlaşılmaktadır: “Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ duymaktayım. O zehrin tesiri ile şu anda, kalbimin ebher (aort) damarının koptuğunu hissediyorum.” (Buharî, Sahih, Kitabu’l-Meğazî, Bab: 83)

Peygamberimiz’in (sav) vefatına gi-den hastalığı safer ayının son gecesinde, çarşamba günü, Bâkiyyu’l-Garkad Kabristanı’na gidip evine döndükten sonra baş ağrısı ile başlamıştır. Hz. Aişe annemiz der ki: Rasulullah Bakî Kabristanı’ndan dönünce, beni başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben: Vay başım, diyordum. Rasulullah: “Vallahi ya Aişe! Vay başım, diye ben demeliyim!” buyurdu. Rasulullah’ın (sav) baş ağrısı gittikçe ilerliyordu. Hastalığı on üç gün sürmüştü.

Hz. Peygamber’den sonra Aişe annemizin evi, kadın-erkek, büyük-küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinle-diği, varsa sorusunu sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı oldu. Ashabtan bazılarının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle muhtelif bölgelere gitmesi sonucunda Medine’de çok az sahabe kalmıştı. Hz. Aişe annemizin varlığı sayesinde, “Peygamber şehri Medine” ilim merkezi olmaya devam etti. 

Bu şehirde onun yıllarca süren eğitim ve öğretim faaliyetleri sayesinde İslam ilimlerinin temelleri atıldı ve ilmî hareket gelişmiş oldu.

Müminlerin annesi olan Aişe annemiz geceleri namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Kimsenin aleyhinde konuşmayı sevmezdi. Kanaatkâr, mahviyetkâr, mütevazı aynı zamanda vakur ve cömert idi. Öksüz ve fakir çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetiştirilmesine itina eder, sonra da kendilerini evlendirirdi. Birçok köle ve cariyesini azat etmiştir; bazı rivayetlerde sayıları altmış iki olarak zikredilen bu azatlılardan bir kısmı da ilim ve hadisle meşgul olmuştur.

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Pazartesi, 01 Nisan 2019 00:05

İSRAF

İsraf

İsraf - Veysel Özsalman

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

İsraf

 

Cenabı Mevla Hazretleri’nin dünya hayatı için her birimize lütfeylediği nimetler kemiyet bakımından farklılık gösterdiği gibi bizim de kendi bakiyemizdeki nimeti kullanma meylimiz yekdiğeriyle birebir aynı değildir. Bize farklı miktarlarda bahşedilmiş ömür, mal, ilim, sıhhat gibi nimetleri biz de kendimize has usul ve mizanla sarf ederiz. Elimizdeki imkân ve nimetleri değişik şekillerde harcamayı tercih etmemiz bu davranışların farklı mefhumlarla ifade edilmesini de mümkün kılar.

Hüccetü’l-İslam İmam Gazali bu hususu açıklarken: “Dinin, adetlerin ve insanlığın gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü ölçüde harcamak cömertlik, bu ölçütlerin altına düşmek cimrilik, bunların üstünde harcamada bulunmak ise israftır.” buyurmuştur. Burada kemiyet bakımından harcamalarımızdaki ifrat ve tefrit tehlikesine dikkat çekilmiş, münasip olanın “orta yol” yani dinin gerekli gördüğü miktar olduğu vurgulanmıştır. Keyfiyet bakımından ise dinin gerekli görmediği yere yapılan harcamaların tamamının zayi olduğunu zaten izaha gerek yoktur.

Bahsettiğimiz mefhumların manası verilen bütün nimetleri şamil vaziyette olsa da ilişkilerin tamamının iktisadi temele dayandığı günümüz dünyasında cimriliğin yahut israfın mali zemin dışında düşünülmesinin imkânı dahi yoktur. Bu sebeple harcamalar konusundaki ifrat ve tefrit noktası olan cimrilik ve israfın, akıllara gelen ilk manasının mal ve para hususunda olması kaçınılmazdır. Hele ki bugün içerisinde bulunduğumuz türden mali zorluk devrelerinde bu mefhumlar tamamen maddi anlamıyla ön plana çıkmakta ve cemiyet tarafından bu haliyle anlaşılmaktadır.

Günümüz dünyasında sadece maddi ve mali vurgularla karşımıza çıkan bu mefhumlar bir de modern zaviyeden ele alınınca içleri tamamen boşalmış ve maddi olarak bile gerçek anlamını ifade edemez durumda görünmektedir. Mesela israf denildiğinde ilk akla gelen çöpe atılan ekmekler, açık kalan musluklar, söndürülmeyen ışıklar olurken, ne hikmetse aynı zaman, mekânda ve şartlar altında bir bardak kahveye verilen onlarca lira yahut bir telefona verilen binlerce lira bu hesabın dışında kalabilmektedir.

Bugün hakim olan iktisadi anlayış ile İslamiyet’in maalesef uzlaşabilecek bir noktası yoktur. Çünkü en temelde İslamiyet, insan ihtiyaçlarını sınırlı ve kaynakları yeterli görürken, bugünkü iktisat fikri, kaynakları sınırlı insan ihtiyaçlarını ise sonsuz olarak tarif etmektedir. Bu duruma bir de modern tüketim alışkanlıklarını eklediğimizde ölçüyü tutturmak neredeyse imkânsız hale gelmekte, israf ve tasarruf gibi kavramların sınırları bulanıklaşmaktadır.

Bir tanım yapmak mecburiyetinde kalsak israfı “mal ve imkanların gereksiz yerlere sarf edilmesi” olarak ifade edebiliriz. Buradaki “gereksiz yerler” ibaresi ise hudutlarını din, örf ve ferdin zenginliği gibi unsurların belirlediği harcamalar dışında kalan her şeyi ifade eder. Bu haliyle israfın fertlerin içinde bulunduğu şartlara göre tarif edilebilir bir yapısı olduğu söylenebilir. Yani madde planında birisi için israf olarak adlandırılabilecek bir harcama bir başkası için israf olmayabilir. Ancak israfı sadece maddi harcamalar için değil de insana bahşedilmiş diğer nimetler için, mesela “insan olma” nimeti için ele alacak olursak durum biraz farklılık gösterir.

Yukarıda bahsettiğimiz birinci durum, yani mal ve imkanların gereksiz yere harcanması, ferdin servetiyle alakalı olup onu maddi olarak ziyana sokarken aynı zamanda günahkâr olmasına sebep olur. Elbette ki bu da İslam’ın hoş karşılamadığı, şiddetle uzak durulmasını emrettiği durumlardan birisidir. Fakat ikinci durumda ferdin kendisine verilen bâtıni sermayeyi israf edip tüketmesinin meydana getireceği yıkım daha ağır, teşhis, telafi ve tedavisi daha zor olacağından üzerinde daha fazla kafa yorulması gerekmektedir.

İnsan ne elinde tuttuğu mal mülk ile ne de kendi bedeni varlığı ile insandır. Bu manada “İnsan bâtını ile insandır.” buyrulmuştur. Çünkü diğerleri gelip geçici ve insanın bâtınına göre şekillenen mevzulardır. Yine bu hususta “Emanet-i ilahiyeyi zayi etmek en büyük cinayettir.” buyrulmaktadır. 

Dünya üzerinde bir misafir ve dolayısıyla verilen nimetlerin de emanetçisi olan insan, bunları zayi ettiği takdirde kendisi için menfi manada bir karşılık olduğunu ve zarara uğrayacağını bilir. Geçimini fesada uğratmamak ve zarar görmemek için bu emanetleri korumaya, harcarken itidalli olmaya ve tasarruf etmeye çalışır. Evliyâullah ise bütün bunların gelip geçici ve helâk-ı manevinin baki olduğunu bildiğinden, insanları bu konuda uyarıp korumaya çalışmaktadırlar. İmam Efendi (ksa) bu durumu izah ederken: “Cenabı Hak emaneti zayi edenden şiddetle ahz-ı intikam buyurur. Allah muhafaza buyursun, buna beşer tahammül edemez.” buyuruyor.

İnsan kendisinde mevdû bulunan manevi hazineleri, emanetleri cimrilik etmeden yahut israfa düşmeden nasıl kullanabilir? Hem de böyle bir hazinenin kendisinde var olduğunu dahi bilmeden? O halde bu gizli hazinelerin zayi olmaması için evvela keşfedilmeleri yani “insan olmaklığın” ne demek olduğunun şuuruna varılması gerekmektedir. Bu da ancak daha önce bu yolda yürüyenlerle beraber olmakla, daha önce bu yoldan gidenlerin izini takip etmekle mümkün olabilir.

Görüyoruz ki cimrilik, cömertlik yahut israf sadece mal ve para ile alakalı işler olmayıp insan manevi olarak da bu hareketlerde bulunmaktadır. Hars bin Esed el-Muhasibi “Din hususundaki cömertlik, nefsinle cömertlik yapmak-lığındır. Onu Allah için telef etmekliğindir.” buyurmuştur.

Bahsedildiği üzere imkanları münasip olmayan yerlere sarf etmeye israf, bu işi yapana da müsrif deniliyorsa; en büyük israf kalbi Allah’tan başkasına vermek, en büyük müsrif de bu duruma düşmekten korkmadan ömür tüketen insandır.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumlaru 2

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -2 - Tamer Doymuş

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -2

 

Hankâh: Bağdat’da Maruf-i Kerhi (ks), Cüneyd-i Bağdadi (ks); Bistam’da Bayezid-i Bistami (ks) tarafından kurulan ve Nişabur, Hemadan gibi diğer ilim merkezlerinde yer alan hankâhlarda irfan eğitimi verilmiştir. Hankâhdaki faaliyetlerle ilgili olarak sufi Ebu Said Ebü’l Hayr müridi Hasan el- Müeddib’e şu kuralları yazdırmıştır:

“Bedeninizi ve elbisenizi daima temiz tutun. Camide ve mübarek mekânlarda gereksiz yere konuşmayın. Namazı ilk vaktinde cemaatle kılın. Gece namazına önem verin, seher vakti tevbe ve dua edin, sabahleyin güneş doğana kadar Kur’an okuyun. Akşamla yatsı arasında dua ve zikirle meşgul olun. Muhtaç ve zayıflara ilgi gösterin onlara tahammül edin. Yemeği birlikte yiyin, izin almadan birbirinizden ayrılmayın, boş zamanlarınızda ya ilim öğrenin veya virdle meşgul olun.”

Hankâhlarda, irfan (tasavvuf) eğitiminin yansıra tefsir, hadis, fıkıh, akaid, Arapça olmak üzere çeşitli konularda dersler verilir, kitaplar yazılır, yazılan eserler çoğaltılırdı. Hankâh ve çevresinin bakımlı olması için iş bölümü yapılır, buralarda yabancılara, yolculara, hastalara hizmet verilirdi.

Osmanlı’da Eğitim: Osmanlı’da ilk medrese olarak Orhan Gazi’nin 1331’de kurduğu, İznik Orhaniye’si adını da taşıyan İznik Medresesi gösterilir. Bu medreseye ilk olarak büyük âlim Davud-i Kayseri müderris olarak tayin edildi. Muhyiddin Arabî ekolünden gelen Davud-i Kayseri medreseye müderris olarak atanmasıyla medresede zahir ve batın ilimlerinin birlikte yürütüldüğünü görmekteyiz. 

1361’de Edirne fethedildikten sonra burada da dokuz yeni medrese açıldı. Özellikle II. Murad Han’ın Daru’l-Hadis Medresesi, Sahn-ı Seman medreseleri açılıncaya kadar (1463-1470) en yüksek Osmanlı medresesi kabul edilmiştir. 

İstanbul’un fethinden sonra 1470 yılında tamamlanan fatih külliyesi içerisinde sekiz medreseden oluşan Sahn-ı Seman ve bunların bir sıra gerisinde yer alan sekiz tetimme (lise hükmünde) medresesi tesis edildi. Tetimmeyi bitiren talebe Sahn medreselerine geçerdi.

On altıncı yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu gezmiş olan bir Fransız seyyahı her köyde mektebe rastlamış ve ilk tahsilin Türkiye’de garp memleketleriyle mukayese edilemeyecek kadar çok olduğunu hayretle söylemiştir.

On ikinci yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan medreseler ve bunları besleyen vakıf düzeni sadece İslam dünyasında yayılmakla kalmamış, diğer kültür ve medeniyetleri de etkilemiş. Batıda kurulan üniversite ve kolejlerin oluşumunda İslam dünyasında uygulanan vakıf düzeninin etkili olduğu söylenmiştir. George Makdisi, Müslümanların açtığı eğitim ve bilim kurumlarının Avrupa’daki yüksekokul ve üniversite sisteminin gelişmesine, hatta doktora ve kürsü gibi uygulamalara kaynaklık ettiğini ileri sürmüştür. 

Osmanlı’da eğitim sıbyan mektepleri ve medreselerde yapılmaktaydı. Köylere kadar yayılan sıbyan mektepleri birer temel eğitim kurumuydu. Genellikle tek dersli ve tek öğretmenli olan bu kurumların asli görevi talebenin üç dört yıl süren öğrenim hayatı boyunca dini bilgilerini ve İslami kültürünü buradan öğrenmesiydi. Okutulan dersler; Kuran, ilmihal, ahlak bilgisinden oluşmaktaydı. Ayrıca yazı ve aritmetik dersler de veriliyordu. Osmanlı eğitim sisteminin omurgasını medreseler oluşturuyordu. Medreselerde dini ilimlerin yanında pozitif ilimlere de ağırlık verilmiştir.

Osmanlı medrese sistemi, günü-müzdeki sistematiğe göre ilköğretimin ikinci kademesinden, lisansüstü eği-time kadar farklı eğitim kademlerini kapsayan, bir birinin devamı niteliğindeki medreselerden oluşuyordu. 

Lisans düzeyinde öğrenim gören öğrencilere ortak derslerin alındığı ilk iki yıldan sonra ihtisaslaşmak istedikleri alana yönelik ders seçme imkânı sağlanmıştır. Lisans düzeyinde eğitim veren her medrese külliyesi öğrencilerin barınma, beslenme, temizlik vb. ihtiyaçlarını karşılayan birimlerden oluşan birer kampüs şeklinde gelişmiştir.

Medrese sisteminde lisansüstü düzeyde eğitim veren daru’l-hadis, daru’l-tıp, daru’l-kurra, daru’l-mesnevi gibi medreseler de faaliyet göstermiştir.

Medreselerde Program:

Medresede okutulan dersler esas itibariyle cüz’iyyat denilen ehsap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri; alet ilimleri kabul edilen belagat (meani, bedi, beyan), mantık, kelam, sarf ve nahiv, dil ve edebiyat dersleri; ulum-i aliye denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı. (Sarf ve İştikak, Nahiv, Mantık, Felsefe, Hisab ve Astronomi, Belagat, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis dersleri) 

Derslerde takip edilen kitapların tamamı Arapça idi. Müderrisler, Gazali, en-Nesefi, Sa’deddin et-Taftazani, Razi gibi İslam dünyasının tanınmış alimlerinin klasik metinler haline gelmiş olan Arapça kitaplarını takrir eder, tartışmalar ve cevaplar Türkçe olurdu. Osmanlı medreselerinde sınıfın değil dersin geçildiği, her dersin başlangıç, orta ve ileri seviyede ele alındığı, her ders için en az üç kitabın takip edildiği bir sistem var idi. Medrese eğitiminin temel unsurunu müderrisler oluştururdu. Talebenin hangi medresede okuduğu değil, hangi hocalardan ders aldığı önemliydi. 

Bir ayet mealiyle bu bölümü bitirmek istiyoruz: “Kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran 164)

 

Kaynak:
-Osmanlı Tarihi, İ. H. Uzunçarşılı
-Yeni Rehber Ansiklopedisi
-İslam Tarihi, H. İbrahim Hasan
-Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam
-İslam Tarihi, Hüseyin Algül
-İslam Ansiklopedisi, TDV

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak Doğru Yoldayız Demektir

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak, Doğru Yoldayız Demektir - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak, Doğru Yoldayız Demektir

 

Aile, insanın neş’et ettiği beşiktir. Beşiği sağlam olan nesiller her yönden sağlam olur. Cemiyetin yapı taşı sağlam oldu mu millet mefhumu da sağlam olur, devlet de. Ailedeki problem, insanın bütün gününe bütün işlerine sirayet eder. Hayatı verimsiz hale getirir. Bu problemler kısa vadede birkaç insanı, dost ve ahbabı etkilese de uzun vadede bütün toplumu ilgilendiren bir yara halini alabilir. Zira huzursuz ailede yetişen nesil, gelecekte cemiyeti tehdit eden bir unsur haline gelebilir. Çünkü geleceğin toplumunu oluşturmaya namzet şahsiyetler, yeni nesil dediğimiz bizim yetiştireceğimiz evlatlarımızdır.

Ruh sağlığı yerinde bireyler, huzurlu ailelerde yetişir. Bir çocuğun hayatındaki en büyük nasibi düzenli bir aile ortamında dünyaya gözlerini açabilmesidir. Bilinçli ve düzenli ailelerin elinde büyüyen çocuk sağlam bir temel ile hayata hazırlanır. İster küçük olsun ister geniş olsun, aile yuvasının mutlu ve huzurlu olması toplumun da huzurlu olmasına sebep vermektedir. Bu sebeple huzurlu bir hayat yaşamak istiyorsak, toplumsal mutluluğumuzu devam ettirmek istiyorsak aile hayatımıza önem vermek mecburiyetindeyiz. Ailenin en temel iki üyesi kadın ve erkektir. Erkek ve kadın yalnızlığın giderilmesi, beraberliğin sağlanması, dünya hayatının mutlu bir şekilde geçirilmesi ve daha birçok hikmetler gereği birbirini tamamlayan iki ana unsur olarak yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus bizlere şöyle aktarılmaktadır: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum 30/21) Hayatımızın en önemli zaman dilimi içerisinde olan, dünyamızı ve ahiret hayatımızı saadet bahçesi haline getirebilme imkanını bize sağlayan aile hayatımızı mutlu bir birliktelik haline dönüştürebilmenin ise bir takım şartları vardır. 

Her şeyden önce aile saygı ve sevgi temelleri üzerinde inşa edilmelidir. Saygının yitirilmesi demek ailenin de eninde sonunda yıkılabileceği anlamına gelir. Saygı, sevgiye değer vermek ile oluşur. Bu sebepledir ki aile dinamizmini oluşturan sevgi ve saygı ayrılmaz iki değerdir. 

Aile huzurun telakkisi için öncelikle anne babalar birbirlerine muhakkak saygı duymalılar ki çocuklar da bu iklimi teneffüs edebilsinler. Saygı ancak doğal ortamda yaşayarak öğrenilir ve yaşatarak öğretilir. Aile tamamı ile maneviyat demektir. Zaten kutsallığını da buradan alır. Vefa, kadrü kıymet bilmek, dürüstlük, doğruluk, sevgi, saygı, samimiyet aileyi ayakta tutan olmazsa olmaz değerlerdir. Bunları özümseyerek yetişen bireyler evvela kendilerine, sonra da toplumlarına faydalı olabilirler. Her fırsatta üzülerek uzaklaştığımızı dile getirdiğimiz bu değerler ancak aile ortamında kazanılabilir. Geleneksel aile kültüründen hızla uzaklaştığımız günümüzde, popülist kültür öğeleri aile müessesesini hızla kuşatmaktadır. Artık aile bireyleri birbirlerine manevi değerlerle bağlanmak yerine, menfaatleri kadar bağlı kalmaktadır. Tıpkı eleştirdiğimiz Avrupai yaşam tarzında olduğu gibi…

Toplum olarak bizim gibi İslam dini ile yoğrulmuş kültürlerde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi en temel mevzulardan biri eşlerin birbirlerine artık saygı duymamasıdır. Birbirlerine değer vermeyen ailede hır-gür hiç eksik olmaz. Basit bir mevzu, eşlerin birbirlerinin ailesini, karakterini, davranışlarını vs. yerden yere vurmaya vesile olur. Böyle bir ortamda sevginin yeşermesi de mümkün değildir. İnsan biriyle hayatını birleştirmiş ise, buna hür iradesi ile karar vermiş ise, bundan sonra onu kabullenmesi, ona alışması esastır. Eşlerin birbirine hürmet göstermediği, daha doğrusu değer vermediği bir yuvada aile büyüklerine de saygı yoksa evdeki yavrular gelecekte kişilik problemleri taşıyan, riyaya ve suniliğe açık birer fıtrat haline gelirler. Birbirine karşı bir velinimet gibi bakan eşlerin ise bakışlarındaki sevginin sıcaklığı huzur vericidir. Evdeki çocukların asla nazarlarından kaçmayan bu manzaralar, çocuğa özgüven ve edep kaynağı olacaktır. Bu anlayış ve maya ile yetişen çocukların oluşturduğu toplum hayatı da bu güzellikleri yansıtacaktır. 

Her hususta olduğu gibi aile hayatının mutlu bir şekilde devam ettirilmenin bir başka şartı ise, aile bireylerinin birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmeleridir. Eşlerin birbirleri üzerinde hakları olduğu gibi ana-babanın çocukları üzerinde, çocukların da ana-baba üzerinde hakları vardır. Bu haklara tam anlamıyla riayet edildiği müddetçe aile içinde geçimsizlik baş göstermeyecek ve neticede aile yuvası hayatını mutlu bir şekilde devam ettirecektir.

Ailede huzurun temininde önemli bir husus, ailedeki herkesin vazifesini en güzel şekilde yerine getirmesidir. Herkes mesuliyetini bilir ve elinden geldiğince vazifesini ifaya çalışırsa, diğer meseleler küçülür gider. Bu arada zaman zaman eşlerin birbirlerini hoşgörüyle karşılamaları, müsamaha ile birbirlerine yaklaşmalarını gerektirecek hadiseler de vuku bulabilir. İnsan, en azından dışardaki bir arkadaşına gösterdiği müsamaha ve anlayışı hayat arkadaşından esirge-memelidir. Zira kimse mükemmel değildir. Vazifelerini herkes yerine getirme hususunda samimi olur, gayret içine girer ise elde olmayan sebeplerle aksamalar olsa da bunlar hoş karşılanmalıdır. En basit şekli ile erkeklerin sorun ettiği, örneğin; bulaşıklar, çocukların o günkü aşırı yaramazlıkları sebebiyle yetiştirilemeyebilir, her zaman saatinde hazırlanan kahvaltı o gün gecikebilir veya akşam gelirken getirilecek yumurta, zeytin vs. işteki bir kısım sıkıntılar sebebiyle unutulabilir. Böyle durumda, biri “Hanım çocuklarla çok yoruluyor, benim de hem moral olarak hem de işlerin ucundan tutarak destek olmam lazım.” öbürü de; “Sağlık olsun, bugünlük evdekilerle idare ederiz, herhalde yoğun bir gün geçirdi veya şimdi çıkıp alabiliriz.” gibi mevzuyu basite indirecek ki geçim olsun. Geçimi sağlayacak olan eşlerin birbirlerinden esirgememeleri gereken hoşgörüdür. Hoşgörü olmazsa sonuç kavga, gürültü, hakaret, incitme ve saygısızlık olur.

Hayatımızın en önemli zaman dilimi, gelecek nesillerin yetiştiği ortam olan aile, dünya cennetini bizlere yaşatacak ortamların başında gelmektedir. Bu birlikteliği sevgi ve saygı çerçevesinde, anlayışla, hak ve hukuka riayet ederek devam ettirirsek, her günümüz bir öncesinden daha güzel olacaktır. Hüzünler, sıkıntılar, dertler, hayatın zorlukları sağlam bir aile birlikteliğimizde en aza inecek, sevinçlerimiz, neşelerimiz, mutluluklarımız ve huzurumuz aynı zamanda en doruk noktalara çıkacaktır.

Huzurun temininde önemli bir diğer husus da, eşlerin birbirlerinin hassasiyetlerine saygı göstermeleridir. Her insan kendisine değer verilmesini ister. İnsana değer verdiğimiz, onların isteklerine, hassasiyetlerine ve duygu-larına saygı duymamız, onlarla iyi geçinmemiz ile anlaşılabilir. Bu durum-larda inatla hareket etmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz. İnat, insana hakta sebat etmesi için verilmiş bir duygudur. Onu yanlış yerde kullanmak felakete sebep olur. Eşin hassasiyetine saygı asla kendi kişiliğinden taviz olarak görülmemelidir. 

Öte yandan, eşler birbirlerinin ailelerine karşı saygılı olmalıdırlar. Hiç kimse kendi ailesi hakkında kötü konuşulmasından hoşlanmaz. Bunu insanın kendi eşi yaparsa, bu arada nefrete, soğukluğa ve hatta husumete sebep olabilir. Ayrıca ailede büyükanne veya büyükbabanın çok büyük rolleri vardır. Baba, kendi baba veya annesine hürmet göstererek, hizmetlerinde bulunup isteklerine itaat ederek, kendi çocuğuna bir model olur. Zira çocuğun eğitilmesi süreç içinde olur. Çocuk, bu uzun zaman dilimi içerisinde pek çok örnek görerek, büyüklerine karşı saygıyı, onlara hizmeti öğrenmelidir. Eşlerin karşılıklı büyüklerine gösterdikleri saygı, saygıyı doğurur. Bu da karşılıklı fedakarlığa kapı aralar. Eşler, bütün bir hayatı paylaşacakları eşlerine karşı fedakarlık yapmaktan asla kaçınmamalıdır. Fedakarlık sevgiye giden köprü gibidir. Birbirlerine özverili davranan eşlerde karşılıklı güven oluşur. Güven ise, evliliğin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Şöyle tatlı bir hikaye ile bu mevzuyu kısaca taçlandıralım:

Uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdüren yaşlı çift, evliliklerinin “ellinci” yılını yaşamaktaydılar ve mutlu süren evliliklerinin altın yılını kutlamışlardı. Bir gün kahvaltıda kadın kendi kendine düşünüp; elli yıl boyunca kocama nazik davrandım ve ona her zaman ekmeğin iyi pişmiş, kıtır tarafını verdim. Ama bugün bu lezzetli kısmı kendime ayırayım artık, diye düşünmüş ve ekmeğin kıtır kısmını yağlayıp kendisine ayırmış, öbür yumuşak tarafını da eşine vermiş. Beklediği tepkinin aksine kocası sevinerek, karısının elini öpmüş ve şöyle demiş; can parem, bana günün en mutlu anını yaşattın. Elli yıldır ekmeğin en sevdiğim yeri olan yumuşak tarafını yiyemiyordum; çünkü çok sevdiğin için o parçayı hep sana bırakıyordum.”

İnsan, iyiliğin kölesidir. İyilik yaptıkça hayatından lezzet alır. Hele bu iyilikler Hak yolunda ise bunun zevki tariflere sığmaz. İşte bu güzelliklerin de eşler arasında paylaşılması çok faydalıdır. Aynı duygu ve düşünce ile Allah’a hizmet eden eşlerin bağlılıkları dünyevi duygularla birbirlerine bağlı olanlara nispeten daha sağlamdır. Zira ebedî bir hayatta da beraber olmanın sebeplerine sarılmışlardır. Maddi haz-ların yanında birlikte manevi hazları da paylaşmışlardır. Evde zaman zaman beraber kılınan namaz, beraber gözyaşı dökerek edilen dualar, çekilen tesbihatlar, zikirler, komşulara yapılan güzellikler de eşlerin paylaşım adına yapabilecekleri güzel faaliyetlerdir. Unutulmamalı ki, evde yapılan ibadetlerin, Allah için gözyaşı dökmelerin, birlikte kitap okumanın ve manevi heyecan atmosferinin evdeki çocuklara tesiri de büyük olacaktır.

Unutulmamalıdır ki evliliğin huzur içinde devam etmesi ancak Allah’ın (cc) yardımı ile olabilir. Bunca sebeplere sarılan insanlar yine de şeytanın türlü tuzaklarına düşebilirler. Bir anlık gafletleri meselelerin büyümesine sebep olabilir. Bu sebeple belki her gün Allah’a (cc) yalvarıp ağız tadı, gönül şenliği, huzur, ülfet, muhabbet, istikamet adına yalvarılmalıdır. Bü-yüklerimizi, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva, Efendimiz Hazreti Muhammmed (sav) ile Hazreti Hatice, Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma arasındaki sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetten bizlere de bahşetmesini Cenabı Mev-la’dan niyaz etmek gerekir.

Kur’an-ı Kerim, mesut bir cemaati, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: 

“Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mü’min erkekler, mü’min kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35)

 

Yazar: Yûsuf-i Kenân

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort