JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Şahı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı

Şahı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı - Vahdettin Şimşek

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Şahı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki, sohbet konumuz Hâcegân yolunda çok önemli bir yeri olan, kendisinden sonra bu güzide yol mübarek ismiyle anılan Mevlana Bahauddin Şah-ı Nakşibend (ksa) hazretlerinin yaşantısı ve fikriyatı olacaktır. Elbette ki o büyük mana sultanını bir makale ile tanımak veya tanıtmak mümkün değildir. Fakat gücümüz nisbetinde bizlere kadar ulaşan kaynaklarımızın ışığında, himmetlerini üzerimize çekmek arzusuyla mübarek yaşantılarından bahsetmeye gayret edeceğiz. Çünkü “Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar.” emr-i peygamberisi bizim için azim bir nimettir. Hele de günümüzde evliyaullah hazeratına bu kadar iftira ve hücumat varken onları sürekli gündemde tutmak, onların himmetlerinden ve tasarrufuyla hayat bulan bizlerin bu peygamber varisi ve aşığı zatları hiç unutmamamız gerekir. 

Başlangıçta Hâce Bahauddin (ks) hazretlerinin çok sevdiği ve kendisini en çok seven ve tanıyan halifesi Muhammed Pârisa (ks) hazretlerinin şeyhini medheden ve bizlere tanıtan medhiyesi ve şiiriyle başlayalım, inşallah. 

O büyük veli mürşidini şöyle methediyor:

“İrşad ve hidayetin kaynağı, velayet sıfatlarının merkezi, hakikat ve İrfan sahibi insanların kutbu, rabbani sıfatların mazharı, sübhani ahlakın baş temsilcisi yüce himmet sahibi Şahı Nakşibend.”

Beytinde de buyuruyor ki;

Kibirsiz riyasız ve kinden uzak oldu,

Kutsal olan Nura yüzü ayna oldu,

Onunla karşılaşmak her sorunun cevabı,

Her sorun hiç konuşma olmaksızın onunla hal olur,

Onun güzelliği anlatılmaya çalışıldıkça

Zaman biter de bunun vasfedilişi sona ermez.

Onu düşündüğüm her faziletle methetmek isterim,

Ecel bitti de buna dair anlatacaklarım baki kaldı.

Onun (ks) talim ettiği Nakşîlik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi, setredilmesiydi. Çünkü Hak Teala bazen veli kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul, gayenin keramet değil, istikamet ve Hak rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Maneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâh-ı Nakşibend’e göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisinden: “Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?” diye soranlara şu cevabı veriyor: “Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?”

Sordular:

– Sizin dervişliğiniz mevrûs mudur, yoksa mükteseb midir?

Şâh-ı Nakşibend buyurdu:

– Bizim dervişliğimiz Hak cânibinden bir cezbedir. Hakk’ın ikrâmıdır.

– Peki, sizin tarikinizde cehrî zikir, halvet ve semâ var mıdır?

– Hayır, yoktur.

– Öyleyse sizin tarikatınızın esası nedir?

– Bizim tarikatımızın esası halvet der-encümendir. Yani zâhir halk ile bâtın Hak ile bulunmaktır. “El kârda, gönül yârda” olmaktır. Nitekim Kur’an’daki: “Ne ticaret ve ne de alışverişin Allah’ın zikrinden alıkoymadığı erler vardır.” (Nûr 37) ayetinde bunlara işaret vardır.

Şâh-ı Nakşibend hazretleri, ileri ufuklara bakmayı daima yükselmeyi öğütleyen bir mana sultanıydı. Müridlerine: “Eğer himmetimizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmette öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız.” Yani sizin manevi dereceniz benden daha yukarılara ulaşmalı.

Buhara ulemasından biri, Şâh-ı Nakşibend hazretlerine sordu:

– Bir kul namazda huzura nasıl erebilir?

Cevap verdi:

– Dört şeyle:

1. Helâl lokma

2. Namaz dışında da Hakk’ı asla unutmamak,

3. Abdest sırasında da gafletten uzak durmak; Hak ile olmak.

4. İlk tekbiri alırken kendini Hakk’ın huzurunda bilmek.

Tarikatın, şeriatın emrini yerine getirmekle elde edileceğini belirten Şah-ı Nakşibend:

“Bizim yolumuz, sağlam halkadır. Hz. Peygamber’e ve sünnetine tabi olma, eteğine tutunmak, sahabenin izinden gitmektir.” der. (Molla Cami, 720, 721, 739.)

Şah-ı Nakşibend, helal konusunda çok titiz davrandığı için şüpheli yemeklerden kaçınır, müritlerini de sakındırırdı. Emirlerin sofrasında yemek yemez, onların yemeklerini şüpheli görerek şöyle derdi; “Biz Allah’ın lütfu ile manen her ne elde etti isek, Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleriyle amel etmek suretiyle elde etmişizdir. Bu amelden bir netice alabilmek için; 

1.Takva ve şerî kurallara riayet etmek, 

2.Azimete sarılmak, 

3.Ehlisünnet ve cemaat prensipleriyle amel etmek ve 

4.Bidatlerden kaçınmak gerekir.” Bu prensipler, Nakşibendiliğin hükümlere karşı gösterdiği hassas yaklaşımını da ortaya koymaktadır. (Prof. Dr. N.Tosun, 340)

Yine kendilerinden sonra yerine geçen güzide halifelerinden Hoca Alauddin Attar (ks) hazretleri buyuruyorlar ki;

Bizim hacemiz her zaman fakr yolunu seçti ve öyle yaşadı. Dünyaya değer vermedi. Allah’ın gayri olan her şeyden alakayı kesme ve tam olarak Allah’a bağlanma hususunda büyük çaba gösterdi. Allah’tan başka hiçbir şeyi önemsemedi. 

O daima mübarek sözleri ile de fakrı över, fakirlere muhabbet göstermeyi tavsiye ederdi ve “Biz her ne bulduksa fakr sıfatı ile bulduk.” derdi. 

- O yaşayış tarzı öyle idi ki, evinde bulunan mescitlerini kış günü yarayacak bir çözüm olmadığından bir hasır üzerinde ibadet ederlerdi.

- Yiyecek ve içeceklerin helal olmasını azami dikkat sarf ederler şüpheli şeylerden haramdan sakınır gibi sakınırlardı. Bu konuda son derece titiz davranır. Hatta mübalağa gösterirlerdi. Özellikle hane halkına helal lokma temin hususunda haddinden fazla çaba sarf eder elinden gelen gayreti gösterirlerdi.

- Kendisini her kim bir hediye getirirse bu hediyeyi aynı ile veya misliyle mukabele ederdi “Hediyeleşiniz ki sevginiz ve muhabbetiniz devam etsin.” hadisi şerifine göre hareket ederdi.

- Bizim hacemiz huyları en üstün derecedeydi. Eğer bir dostu evine gelse bizzat ona hizmet eder ve her çeşit ihtiyacı ile meşgul olurdu. Hatta misafirin binek hayvanının dahi rahatını sağlamak için gerekeni yapardı.

-Hoca Nakşibend hazretlerinin geçim ve yiyeceklerini nafakasının temini kendi ziraatlarındandı. Ekerler biçerler de her sene bir miktar arpa ve börülce yetiştirilirdi. Onların tohumu tarlası suyu ve ekimi hususunda tam bir itina gösterir ve titiz davranırdı. Bu işlerde kendileri de çalışırlar ve helal-halis yiyelim diye kendi ektiklerinden yerlerdi.

Yine Alauddin Attar (ks) hazretleri Şahı Nakşibend hazretlerinin azim ve iradesini anlatırken şu nakillerini anlatıyorlar.

“Bir gün yürüyüp giderken bir kumarhanenin önünden geçiyordum. İçeride bir topluluğun iştahla Kumar oynamakta olduklarını gördüm. Hele içlerinden ikisi kendilerini oyunu öyle vermişlerdi ki hiçbir şeyin farkında değillerdi. Maddi manevi bütün güç ve varlıklarıyla kumara bağlanmışlardı. Sanki kendilerinden geçmişlerdi.

Böylece ikisi kendi aralarında aldılar verdiler. Bir müddet sonra Onlardan birisi mağlup oldu, küçüldü. Kaybettikçe kaybetti. Her neyi varsa ortaya koydu. Neticede dünyalık olarak yanında ne varsa rakibi hepsini elinden aldı.

O kadar perişan haline rağmen yine işe devamlı ısrar ediyor. Büyük bir çaba ile oyunu sürdürüyordu. Yenildikçe hırsı artıyor bir ara kendisini hep yenen arkadaşına dedi ki;

-Ey yüce dostum malımı bütün servetimi değil bunun için başımı bile vereceğimi bilsem yine oynamaktan vazgeçmem.

Kumarbazın kumarda oynayıp her hususta bu derece zarar görmesine rağmen bu işte ısrarını kararlılığını hırsını ve irade kuvvetini görünce bana da bir şevk ve gayret geldi. Rabbimin rızasını kazanma yolunda ben de öyle bir gayretin zuhuruna vesile oldu ki o günden itibaren Hak yolunu takip etmekte ki gayretin biraz daha arttı. O günden beri hep o hırsla Rabbime kavuşmak için elimden gelen gayreti gösteriyorum. Hamdolsun Rabbime her geçen gün de isteğim artmaktadır.

Devam edecek...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:08

İSLAMI GÖNÜLLERE NAKŞEDEN EVLİYA

İslamı Gönüllere Nakşeden Evliya

İslamı Gönüllere Nakşeden Evliya - Andelib

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

İslamı Gönüllere Nakşeden Evliya

 

Hak Teâla ona nazar etmiş ezeli
Nazarı değse cevher eder gazeli
Evliyalar serçeşmesi, güzeli,
Mürşid derler bir meclise uğradım,
Nakşî derler bir meclise uğradım.

                   Hâce Hazretleri (Kuddise sırruh)

Allah (cc) insanı en güzel şekilde yarattı. İnsana kendini tanıtsın ve sevdirsin diye peygamberlerini gönderdi. Onlar Allah’a (cc) olan kulluklarını en güzel şekilde yerine getirdiler. Kendi ümmetlerine ve kendilerinden sonrakilere de örnek oldular. Peygamberler silsilesinin son halkası, hatemül enbiya olan Peygamber Efendimiz’di (sav). O’ndan sonra daha peygamber gelmeyecek.

İnsan nefs taşıyan bir varlık. Bizim küçük gördüğümüz ama hevası, hırsı çok fazla olan küfür üzere yaratılmış bir nefs vardı içimizde. Şeytan, bizim en büyük düşmanlarımızdandı. Dünya sevgisi bizi dünyaya prangalamış ve Allah’tan (cc) uzaklaştırmıştı.

 

İnsanın, Allah’ın yardımı olmasa doğruyu bulması ve onda sebat etmesi çok zor. Peygamberler bize Rabbimizin en büyük ihsanıydı. Bu ihsan Peygamber varisi alimler ve evliyalar yoluyla devam etti. Evliyalar, Peygamber Efendimiz’den (sav) aldıkları kulluk sancağını en güzel şekilde taşıyıp kendilerinden sonra gelenlere bıraktılar. 

Evliyalar, Allah’ı (cc) tanıtmanın ve sevdirmenin gayesiyle yaşadılar. Onlar peygamber varisi kutlu insanlardı. Onlar, peygamberin izinde Allah’a (cc) giden kutlu kervanın kılavuz rehberleri. Onlar, insanları nefs karanlığından kurtaran yeryüzünün nurlu kandilleri. Onlar; küfrün, nifağın ve şirkin karşısında sarsılmayan, yıkılmayan, dimdik duran İslam kaleleri. Onlar, Hakk’a aşık gönül erleri. Onlar, kullukta zirveye çıkmış ibadet aşıkları. Onlar, zikrin müştakı olmuş zakirler… Onlar hem sabır hem de şükür ehlidirler. Onlara yeryüzünde korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar. Onlar, varlık denizinde fenaya ulaşıp Hak’ta fani olmuş erler. Onlar, Allah’ın (cc) sevdiği ve razı olduğu müminler, muvahhidler, muhlisler, muttakiler ve mukarreblerdir… Onlar, Allah’a (cc) dost olmuş kutlu insanlar. 

Evliyaları övmeye kelimeler kifayetsiz kalır. Onların taşıdığı sır, dağlara, taşlara yüklenseydi tuz buz olurdu. Onlar, Hakk’ın sırdaşları ve gönüldaşlarıdır. Bu kutlu kervanın nadide mücevherlerinden biri Şah-ı Nakşibend hazretleri (ks)…

Doğmadan müjdelendi, taşıdığı manevi nisbetin kokusu kendinden önce geldi. Muhammed Baba Semmasi hazretleri (ks) o bölgeden geçerken buradan bir er kokusu alıyorum demiştir. O er Şah-ı Nakşibend’di. Asıl adı Muhammed Bahauddin olan Şah-ı Nakşibendi hazretleri (ks) Buhara yakınlarında Kasr-ı Hinduvan’da 1318 yılında dünyaya geldi. Peygamber neslinden bir yıdız… Etrafına ışık saçan bir kandil… İslamın güzelliklerini hem kendine hem de müridlerine nakşettiği için adı Nakşibend olur… Evliyalar şahı Şah-ı Nakşibend… Köyünün adı da ariflerin köşkü anlamında Kasr-ı Arifan diye değişir. 

Muhammed Baba Semmasi hazretleri onu küçük yaşta manevi evladı olarak kabul eder. Onun terbiyesini de halifesi Emir Külal(ks) hazretlerine tevdi eder. Manevi bir nisbetle büyüyen Şah-ı Nakşibend İslam aşığı bir gençti. Mahallesinden arkadaşları onu yanlarına çekmek isterler. Onlara gönlüne gelen ayeti okur. “Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak, kısacak olan yoktur. Her neyi de tutar kısarsa, onu da, ondan sonra salacak yoktur. O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fatır,2) Onlar da okunan bu ayetten etkilenip Şah-ı Nakşibendi’nin yoluna bağlanırlar. Ayetin tesirinin yanında, ayeti söyleyenin de tesiri önemlidir. Evliyaların insanlara çok tesir etmeleri Allah’a (cc) olan yakınlıklarındandır. Onların sözleri, nazarları, halleri insanları aydınlatan ışık gibidir. İnsandaki gafletler, arızi yönler onların yanında kaybolur.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (ks) yıllarca Emir Külal hazretlerine hizmet eder, onun sohbetinde bulunur. Hizmete ve öğrenmeye adanmış bir ömürdür onunki… Nefs terbiyesi kolay değildir. Allah’a giden yolda birçok engelin aşılması gerekir. 

Eşik… 

Tasavvuf yolunda eşik menkıbeleri çoktur. Yunus Emre kendinde bir gelişme olmadığını düşünüp dergahı terk eder. Yaşadığı birkaç olayla hatasını anlar ve geri döner. Ona başını eşiğe koyup beklemesi söylenir. Buradan geçerken sana değer, kim olduğunu sorunca “Yunus” dersin “Bizim Yunus” derse elini öpersin derler. Yunus Emre söyleneni yapar. Tasavvufun yıldızlarından olur.

Eşik, tasavvuf yolunda Hakk’a açılan bir kapı olmuş… Eşiği geçenler kapıdan içeri girip hane-i saadete kabul edilmişler. Eşiğe baş koyanlar vuslata ermiş de, eşiğe gelmeyen allemei cihan olsa bu yolda ilerlememiş. Eşik nefs terbiyesi… Eşik mahviyet… Eşik gönülle yola baş koyma…

Şah-ı Nakşibend hazretleri (ks) Emir Külal hazretlerinin (ks) sohbetlerini çok arzularlar. Dergaha bu arzuyla gelirler. Emir Külal hazretleri (ks) bazı sufilerle sohbet etmektedir. Şah-ı Nakşibend içeri girmek için izin ister. Emir Külal hazretleri onu içer almaz dışarıda tutar. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin çok zoruna gider. Ne yapmalı? Gönül koyup gitmeli mi? Gönülle eşiğe baş koymalı mı? Şah-ı Nakşibend nefsine zor geleni yapar. Eşiğe baş koyar. Karlı bir gündür … Karlar yağar üstüne. Sabah namazı vakti Emir Külal hazretleri eşikte bulur onu. Eşik terbiyenin zirvesi. Şah-ı Nakşibend de eşiği geçip saadete erenlerden olur. Şah-ı Nakşibend hazretleri yıllar sonra müridlerin gayretinden yakınırlar: 

“Ben her sabah evden çıkarken kendi kendime, ‘ Keşke şimdi başını eşiğe koymuş, talepte bulunan bir mürit olsa.’ diyorum. Ancak şimdi öyle mürit kalmadı, herkes kendince şeyh oldu.” Buyururlar.

Hizmet…

Şah-ı Nakşibend gibi mürşidi kamiller kolay yetişmiyor. Kıyamete kadar istikamet üzere devam edecek, insanların irşad olacağı bir yolun köşe taşlarından olmak kolay değil. 

Emir Külal hazretlerine yıllarca hizmet ettikten sonra birçok evliyanın sohbetinde bulunup onlara hizmet etmiştir. Bu evliyalardan bir tanesi de Halil Ata hazretleridir. Yıllarca Halil Ata hazretlerinin yanında bulunup ona hizmet etmiştir. 

İnsan, ibadetlerinin çokluğu ve bilgisinin fazlalığıyla kemale gelmez. Ahlakının da güzelleşmesi gerekir. Riyazat, ibadet derken şeyhi tarafından hayvanlara hizmetle görevlendirilir. Yedi yıl boyunca hayvanların yaralarını sarar, onların bakımıyla ilgilenir. Yardım ettiği köpeklerden biri sırt üstü yatar, ayaklarını havaya diker, içli içli, iniltili iniltili sesler çıkarmaya başlar. Şah-ı Nakşibend hazretleri de onun bu yakarışına amin der. O gün çok feyz aldığını buyururlar.

Hizmet devam eder. Yedi yıl da yollarda insanlara eziyet veren şeylerin temizliğiyle uğraşır. Nakledilir, müridin biri şeyhine “Efendim, himmet!” demiş. Şeyhi de ona “Oğul, hizmet.” demiş. Hizmet insanın nefsini terbiye etmenin en güzel yollarından biri… Nefs bencildir, hep kendi menfaatini düşünür. Oysa hizmeti başkalarına yaparsın. Mürid hizmetle nefsinin üstüne basar. Yeter ki hizmetine riya, kibir bulaştırmasın… 

Şah-ı Nakşibend hazretleri (ks) hizmetle, aşkla, edeble velayet basamaklarını çıkıp zirveleşen evliyalardan olmuştur. Allah’a (cc) giden kutlu bir yola ismini vermiştir.

Ya Rabbi, bizleri sevdiklerinden ayırma… Ya Rabbi, istikamet üzere büyüklerimizin yolundan gidip onların ahlakıyla ahlaklanan kullarından eyle… Yolumuzdaki eşikleri aşıp hane-i saadete erenlerden eyle… 

Ya Rabbi, sevdiklerini bize sevdir, bizi de sevdiklerine sevdir… Amin…

Şah-i Nakşî Buhari’ye,
Ğavsım Şah-ı Kasrevi’ye,
Abdüssamed Ferhendi’ye,
Kul ben olam, kul ben olam.

           Hâce Hazretleri (Kuddise sırruh)

 

Yazar: Andelib

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:07

KUR’AN-I HAKİM -2

Kuran ı Hâkim

Kur'an-ı Hâkim -2 - Fahri Berk

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Kur'an-ı Hâkim -2

 

Bu etkinin sebebini anlamıştık! Türkler bu kitabı akılları ile değil kalpleri yani ruhları ile dinliyorlardı! 

İman; akıl ile değil, kalp ile olur diyorlardı. Bu kitap orjinaldir, temizdir, kirlenmemiştir! İnsan görüşü karışmamıştır! Allah’tan Peygamber’e geldiği gibidir ve Allah’ın kitabıdır… Bu kesindir! Türklerin de imanı temizdi, saftı, kirlenmemişti, hakiki idi.

Halbuki İncil öyle değildir! Allah’ın gönderdiği, İsa peygambere (as) gelen İncil, insanlar tarafından değiştirilmişti. İnsan görüşleri, yorumları İncil’e karışmış, İncil bozulmuştu. 104 İncil’den seçilerek insanların yazdığı dört İncil biz Hristiyanlara Allah’ın diye okutuluyordu! İtiraf etmek gerekirse biz bunu biliyorduk! Ancak; geleneksel olarak oluşan ve devam eden vatan, millet, dinbağlılıklarını terk edemiyorduk! Topluma uyuyorduk… İçine insan sözleri ve görüşleri karışmış İncil! İlahiliğini kaybetmiş ve kirlenmişti!

İngiltere’de yaptığımız bir toplantıda biz de Kur’an’ı değiştirelim dediğimde, Osmanlı’da beraber ajanlık yaptığım Christopher “Bu mümkün değil” dedi! “Evet, Kur’an’ı değiştirmek mümkün değil! Çünkü bütün dünya kütüphanelerinde on binlerce orijinal Kur’an var! Toplamak, yok etmek mümkün değil, toplasanız yok etseniz dahi bütün dünyanın her tarafında yüz binlerce hafız var ve tüm Kur’an-ı Kerim’i ezbere biliyorlar! Her hafız, Kur’an’ı kendi memleketlerinde ayrı ayrı yazsa noktası virgülü değişmeden aynısını yazarlar!” diye devam etti.

Christopher bunu söyleyince Kur’an-ı Kerim’deki bir ayeti kerimeyi hatırladım:

“Şüphe yok o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz!” Madem Kur’an-ı Kerim’i değiştiremeyeceğiz, o halde başka bir şey olmalı. Bir şey yapmalıydık! Bu kitaba saygı yok olmalı idi. Bu saygının gücünü Müslümanlardan, Türklerden almamız lazımdı! Bu saygının gücü dünyayı titreten Osmanlı Devleti’ni kurmuştu! (Osman Gazi’nin Kur’an-ı Kerim bulunan odada sabaha kadar ayağını uzatmayıp uyumadığından bahsediyor.)

Günler ve geceler boyu bu işin üzerine tartışmalar yaptık! Mısır’da Cemâleddin (Efgâni) ve (Muhammed)Abduh ile baş başa çok kez sabahladık. Ve 1700’lü yıllarda yaşamış meslek-taşımız Hempher’in hâtırâtını okurken Cemaleddin birden: “Ne yapacağımızı buldum!” dedi. Gerçekten de bu dehşet bir buluştu. Bu buluş, İslam alemi ile buluşmalıydı! Müslümanların ilerlemesini artık durdurmalıydık! Onları kendi kitapları olan Kur’an-ı Kerim ile vurmalıydık! Bu dehşet buluş iki kelime idi: “Kur’an’a uyalım!” Evet Kur’an’a uyalım... Önce tüm İslam aydınlarının beynine “Kur’an’a uyalım”ı yerleştirmemiz lazımdı! Sonra tüm İslam alemine bu yayılmalı idi! Kur’an’a uyalım! 

Tüm misafirler şaşırmıştı kurt bakışlı Türk ise dikkat kesilmişti! Gözle-rimin içine bakıyordu! ‘Şimdi siz ne yapmak istiyorsunuz’ der gibi. Salondan çıt çıkmıyordu. Herkes ne diyeceğimi bekliyordu. Ben de dünyanın en büyük savaşını kazanmış bir komutan edası ile salona baktım ve tane tane, yavaş yavaş konuşmaya başladım:

“Onlar bin yıldır Kur’an-ı Kerim’e uyuyorlar!” dedim ve “Kur’an-ı Kerim’e uyanlara ‘Kur’an’a uyalım’ demek ‘Kur’an-ı Kerim’e uymayı değiştirelim’ demektir. Madem Kur’an-ı Kerim’i değiştiremiyoruz o halde Kur’an-ı Kerim’e uymayı değiş-tirelim ve bunun sloganını da ‘Kur’an’a uyalım!’ yapalım.” diye ekledim. Bin yıldır ‘Peygamberlerinin açıkladığı şekilde’ Kur’an’a uyuyorlar! Hepsinin din anlayışı, yani imanı Kur’an okuyanlarda da ve okuyup anlamayanlarda da okumasını bilmeyenlerde de aynı!

Bu iman Kur’an-ı Kerim okunurken hepsini ağlatıyor! Allah Teala’nın kitabı olduğunu biliyorlar! Peygamberlerinin açıkladığı şekilde Kur’an’a uyuyorlar! Bin yıldır Kur’an’ı takkesiz dinlememeleri gerektiğini ve bunun müstehap olduğunu, bunun Kur’an-ı Kerim’e saygı olduğunu ifade ediyorlar ve asla tâviz vermiyorlar! Madem Kur’an-ı değiştiremiyoruz o zaman Müslümanların Kur’an’a olan saygı ile birlikte Kur’an’dan anladıklarını, yani imanlarını değiştirelim. Peygamberlerinin Kur’an’dan anladığını ve açıkladığını bir kenara atalım. Kendi anlayışları ile Kur’an’a uymalarını sağlayalım. O zaman her birinin imanı farklı olur ve imanları farklı olduğu halde kendilerini aynı imanda zannederler! Bunu ancak “Kur’an’a uyalım” diyerek yapabiliriz. Kur’an’a uyalım sözünü bütün aydınların beynine yerleştirmemiz lazım. Evet, bin yıldır Osmanlı’da, Selçuklu’da bir tane Kur’an tercümesi yoktu! Hemen Kur’an’ın tercümesini yaptırmamız lazımdı ve her Müslüman’ın Kur’an’dan kendi anladığına uymasını sağlamamız gerekiyordu. 

Her kafadan İslamiyet adına farklı bir ses gelmeli idi. İşimiz zordu, zaman istiyordu. Bu büyük bir projeydi fakat İslam’ın birliğinin kalbine saplanacak bir hançerdi. İlk iş buna karşı duracak, bunu yok edecek alimleri ortadan kaldırmaktı. ‘Kur’an’a uyalım’ anlayışı dalga dalga yayılmalı idi. Bu bir devrimdi! Karşı çıkacak ve toplumu uyaracak alimler kalmamıştı. Kimse “Hayır! Kur’an’a uymayalım!” diye-mezdi. Biz “Kur’an’a uyalım!” ile Kur’an’a uymanın şeklini değiştiriyorduk! Kur’an ile Müslümanları vurmuştuk! Onlar Kur’an’a Peygamberlerinin sahabelere öğrettiği şekilde, sahabelerin de müctehid imamlara yazdırdığı şekilde uyuyorlardı. Buna “edille-i şer’iyye” diyorlardı. Kur’an-ı Kerim kitapları gibi, imanları da hakiki ve birdi. Şimdi ise kitapları hakiki bir olacak, ancak Kur’an’dan aldıkları imanları farklı olacaktı. Kur’an’a uyarken kendi kendilerine oluşturacakları yeni yeni imanlar olacak (farklı anlayışlardan dolayı), mecburî bu imanlar değişik olacak ve her biri farklı farklı iman etmiş olacaklardı. Bu gerçekten dehşet bir proje idi ve Kur’an’ı değiştirmeden Müslümanların imanını değiştirme, yok etme projesi idi. Bu tahribâtı anlamaları mümkün değildi çünkü artık bunu anlayacak alimleri yoktu ve Kur’an orijinal hali ile duruyordu.

Yapılanı anlamadılar, anlayamadılar. Tüm aydınlar, cemaatler, din okulları ve tüm İslam alemi “Kur’an’a uyalım!” kampanyasına katıldılar. İlk Kur’an tercümesini Zeki Megamiz adlı Hristiyan bir Arab’a yazdırmıştık. İlk meali ise Misak isimli bir Ermeni’ye. Tercümeler ve mealler çoğalmaya başladıkça artık her kafadan bir ses geliyordu. İslam adına farklı cemaatler türüyordu. Her cemaat kendi yolunu, görüşünü savunuyordu. İslam birliğini yok etmiştik hem de Kur’an ile! Müslümanlar Kur’an’a uyduğunu zannederken Kur’an’dan Peygamberlerinin anladığını bırakıyorlar ve insanlar kendi yorumlarına, görüş-lerine, anladıklarına uymaya başlıyorlardı. Kafalar karımıştı, ayrılma ve bozulma devam ediyordu! Kur’an’a uyalım sesleri yükseliyordu.

Kur’an’dan çıkan farklı manalar yeni yeni değişik imanlar oluşturuyordu. Yüz dört İncil’den dört İncil çıkmıştı. Bir Kur’an’dan binlerce iman. Bu İstanbul’u feth etmekten daha büyük bir devrimdi. Kur’an’ları hakiki ve bir fakat anlayışları ve imanları farklı Müslümanlar!

Artık Kur’an-ı Kerim okunmaya başlandığında abdest alıp başında takke; bütün işlerini bırakmış, iki diz üzerine oturup nefesini tutmuş, gözünden yaş akan insanlar yoktu. Kur’an’ı okumak için abdeste gerek olmadığını, Kur’an’ın öcü olmadığını, Kur’an’a uyulması gerektiğini haykıran yüzlerce din adamalarımız, evet bize çalışan din adamları yetişmişti.

Artık “Kur’an’ı ölülerinize okumayın, Kur’an’a uyun!” diye haykıran şairler vardı. Megamiz’lere ihtiyaç yoktu! Kur’an’a uyalım diyen ancak bu işin nasıl olacağını bilmeyen, yani herkesin kendi anladığına uymasının Kur’an’a uymak olduğunu zanneden topluluğu oluşturmuştuk!

Artık “Kur’an’a uyalım!” diye bağıran, Kur’an-ı Kerim’e uymanın saygı ile başladığını bilmeyen, Kur’an’a saygısız Müslümanlar çoğalıyordu! Herkes Kur’an’a uyulmadığı için geri kalındığını, dinden uzaklaşıldığını söylüyor ve tekrar “Kur’an’a uyalım!” diye bağırıyorlardı.

Kur’an’a uyalım diyenlerin sayısı arttıkça, o eski abdestli, iki diz üzerinde, anlamadan gözleri yaşlı Kur’an dinle-yenlerin sayısı yok oluyordu! Artık İslam toplumu Kur’an-ı Kerim’e nasıl uyulur bilmiyordu. Sadece ellerinde orijinal Kur’an-ı Kerim, dillerinde “Kur’an’a uyalım!” kelimesi vardı. Osmanlı’da bir hoca; Allah Teala’nın Peygamberlerin sıfatlarını, 32 farzı, İslam’ın ve imanın şartlarını, namazın farzlarını ve birçok konuyu ezberlemişti.

Yani hakiki İslamı öğrenmişti ve Kur’an-ı Kerim’e uymak bu demişti! Şimdi gusül abdestinin nasıl alındığını bilmeyen, Kur’an’a uyalım diye bağıran bir topluluk oluşturmuştuk. İslam’ın öğreti sistemini değiştirmiştik! Hep bir ağızdan “Kur’an’a uyalım!” diye bağırıyorlardı. Halbuki yukarıdaki bilgileri öğrenmek Peygamberlerinin açıklaması ile Kur’an’a uymaktı.

Eskileri buna “ef’âl-i mükellefin” ve “edille-i şer’iyye” diyorlardı. Ben konuşmamı bitirmiştim! Ortalıkta çıt yoktu! Nefesler kesilmiş herkes bana bakıyordu. Kurt bakışlı Türk’ün gözlerine baktım, o da şaşkındı. Bana bakıyordu ve gözlerinden iki damla yaş akıyordu. Biliyordu artık bunun düzelmesi imkansızdı.

“Kur’an’a uyalım!” sloganı, ahta-potun kolları gibi tüm İslam alemini sarmıştı! Toplantıdan çıkarken İngiliz konsolosun, kulağına “O Türk kim?” diye sordum. O da “Albay Hüseyin Feyzullah” dedi. (Yani bilinen ismi ile Alparslan Türkeş)

[Papaz Jeffs Warren, 03 Aralık 1955 ABD Sacremento California doğumlu çok eşli Mormonpapaz’ın Hatıralarından.]

Rabbim yeniden azîz milletimizi ve ümmet-i Muhammed’i özüne, dinine, birliğe, kardeşliğe, ilme, adalete, ehli sünnet ve’l-cemaat yoluna iletsin.Güçlendirsin ve birleştirsin.

Zafer Hakk’ın ve Hakk’a inananlarındır.

 

Yazar: Fahri Berk

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:06

ONLARA KUR’AN’DAN DELİL GETİRME...

Onlara Kurandan Delil Getirme

Onlara Kur'an'dan Delil Getirme... - Salîk-i İrfan

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Onlara Kur'an'dan Delil Getirme...

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Azîz olan, Kâdir olan Mevlayı Müteal Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz ve şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun… 

Ayrıca; hakikatin, sünnetin ve aşkın -ki hepsi bir- varisi olan Hâcegân büyüklerine selam, şükrân, binler ihtirâm olsun. O Hâcegân büyükleri ki kıyamete doğru yürüdüğümüz bir dönemde, ashabı kirama, Efendimiz’in (sav) mübarek sözlerine, Kur’an’a dil uzatıldığı bir zamanda bizleri muhafaza eylemişler. Ne kadar şükretsek azdır. 

28 Şubat gibi sıkı zamanlarda küfrün-tuğyanın temsilcilerine ağzını açıp tek kelime edemeyenler, bugün arslan parçası kesilip, sözde gerçek dine, öze dönüş adı altında dinin temel değerlerine saldırabilmekteler.

Anlıyoruz ki herkesin eteğindeki taşlar dökülecek, herkesin içi dışına çıkacak. Bu da toplumsal temizlenmenin bir gereği. Cenabı Mevla bizlere, hakkı hak bilip tabi olmayı batıl ne surette gelirse gelsin tanıyıp kaçınabilmeyi lutfeylesin.

Önceki yazılarımızda İbni Abbas (ra) efendimizden aktarımlarda bulunuyorduk. Bu yazımızda da İbni Abbas (ra) efendimizin şahsiyetini tanımada, örnek ve ibret almada Haricilerle mücadelesinden bir nakilde bulunmak istiyoruz. Görüyoruz ki ta o dönemlerden itibaren akaid kitaplarımızın belirttiği cehlî küfür/inadî küfür örnekleri birçok vakit kendini göstermiş. 

Hz. Ali (ra) efendimize itiraz eden, isyan eden kimselerle mücadelede, ilmi ve anlayışı muhkem bir sahabe olarak İbni Abbas (ra) efendimiz öne çıkıyorlar ve bu güruhun imanını-ahiretini kurtarmak için nasıl çırpınıyorlar. 

Aktaracağımız rivayette Hz. Ali (ra) efendimizin “Onlarla münakaşa ederken Kur’an’dan delil getirme.” ikazı da çok mühimdir. Bugün ayeti kerimeleri diline dolayıp edepsizce yorum yapanlarla muhataplığımızda bize önemli bir ölçü sunulmaktadır. Uzunca bir rivayet olup Mevlamız doğru anlamayı, doğru yerde durabilmeyi bize kolaylaştırsın, diyoruz... 

Hz. Ali (ra) Haricilerle konuşmak üzere gönderdiği İbn Abbas’a (ra) şöyle demiştir:

-Onlarla münakaşa ederken Kur’an’dan delil getirme.

-Niçin ey müminlerin emiri? Ben Kur’an’ı onlardan daha iyi bilirim. Kur’an bizim hanelerimizde nazil oldu.

-Doğru söylüyorsun, ancak Kur’an ayetleri çok anlamlı bir yapıya sahiptir. Buna göre sen bir ayet okursun, onlar da kendi davalarını destekleyecek bir ayet okur. Sünnetlerden delil getir. Sünnetlerden delil ve tevil yoluyla kaçamazlar.

Tarihi kaynaklar, “Hakem tayin etme ve verdiği hükme razı olma meselesi etrafında cereyan eden” bu münakaşada İbn Abbas’ın (ra) sünnet ve sîretten (hadislerden ve Efendimiz’in uygulamalarından) deliller getirerek binlerce Harici’nin tevbe edip Hz. Ali’nin safına geçmesini sağladığını kaydeder. 

Yine Zübeyr b. Avvam (ra) da oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: “Sana karşı koyanlara karşı Kur’an’la mücadele etme. Onları iknaya güç yetiremezsin. Sünnete sarılmaya bak.”

Burada yanlış anlaşılacak şu noktayı da açıklayalım. Kur’an’ın çok anlamlı ve çok boyutlu oluşu -hâşâ- onun birbiriyle çelişik hükümler içermesi anlamında değildir. Sadece dinimizi yaşamada, sahabe başta olmak üzere, Nebevî anlayış üzere yürümüş olan Selef’i göz ardı ederek Allah Teala’nın muradına ulaşmak mümkün değildir. Buradaki tespit de buna dikkat çekmektedir.” (E. Sifil, Murâdullah mı Meal Yazarının Kanaati mi? Rıhle Dergisi, 4. Sayı)

İbni Abbas (ra) dedi ki: Haruriyye (Hariciler) düşmanlık üzere bir yerde toplandılar ve Ali b. Ebi Talib ve onunla beraber olan Peygamberin (sav) ashabına karşı çıkmaya karar verdiler.

Bir adam gelip “Ey Emire’l-Mü’minîn, bu topluluk sana karşı gelecek!” dedi. Hz. Ali “Bana karşı çıkana kadar bırak onları. Bana karşı savaşa girişene kadar onlarla savaşmayacağım. Gerçi öyle de yapacaklardır.” dedi.

Hz. Ali’ye dedim ki: “Ey Emire’l-Mü’minîn! Biraz namazı geciktir ki kaçır-mayayım ve bu arada o topluluğa gidip konuşayım.” 

“Sana bir şey yaparlar diye korkuyorum.” dedi. Dedim ki: “Hayır, inşaallah bir şey yapmazlar. Ben güzel davranıp kimseye eziyet vermeyen biriyim.”

Sonra Yemaniyye’den (bir tür kumaş) en güzelini giydim. (Ebu Zemil der ki: İbni Abbas güzel, yakışıklı biri idi.) Yanlarına geldim. Öğle istirahatinde idiler. İbadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Elleri deve dizi gibi idi. (Çok ibadetten iz yapmıştı.) Yüzlerinde secde eseri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı. Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı. Yanlarına gelince dediler ki:

-Bu üzerindeki elbise de ne?

Ben de:

-Beni bununla mı ayıplıyorsunuz? Ben Rasulullah’ın (sav) üzerinde bundan daha güzelini görmüştüm ve şu ayet inmişti: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?” (A’raf 32) 

-Niye buraya geldin?

-Size Rasulullah’ın ashabından, onun yanında olup da vahyin üzerlerine indiği insanlardan bahsetmeye geldim ki aranızda onlardan hiçbiri yok!

Onlardan bazıları dedi ki:

Kureyşle münakaşa etmeyin. Allah Teala buyuruyor ki: “Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.” (Zuhruf, 58)

Sonra dedim ki:

-Söyleyin bana Rasulullah’ın amca oğlu ve damadı olup ona ilk iman eden, ashabının birlikte olduğu kişiden alıp veremediğiniz nedir?

Dediler ki:

-Biz ona üç konuda muhalefet ediyoruz.

-Nedir onlar?

-Birincisi, o Allah’ın dininde insanları hakem kıldı. Halbuki Allah buyurdu ki: “Hüküm ancak Allah’ındır.” Allah’ın bu sözünden sonra insanların hükümde ne işi olabilir?

-Başka?

-Ali insanlarla savaştı ama ne köle aldı ne ganimet. Eğer savaştıkları kafir idiyseler mallarının Ali’ye helal olması gerekirdi. Eğer mümin idiyseler müminlerin kanını dökmek haramdır.

-Başka?

-Kendisi için emîru’l-mü’minîn sıfatından vazgeçti. Eğer emîru’l-mü’minîn değilse emîru’l-kâfirîn demektir.

-Başka bir itirazınız var mı?

-Bu kadarı bize yeter, dediler.

(İbni Abbas şöyle devam eder):

-Eğer size Allah’ın muhkem kitabından ve Nebisi’nin sünnetinden fikirlerinize karşı delil getirirsem dönecek misiniz?

-Evet, dediler.

-Allah’ın dininde insanların hüküm vermesi hakkındaki görüşünüze gelince, Allah Teala buyuruyor ki: “Ey inananlar ihramlı iken avı öldürmeyin, öldürürseniz -keseceği kurban için- içinizden adil iki kişi hükmetsin.” (Maide 95)

Kadın ve kocası hakkında ise şöyle buyuruyor: “Eğer karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.” (Nisa 35). Şimdi Allah’a yemin verdirerek soruyorum size; insanları birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak için, aralarını bulmak için hüküm vermek mi daha evladır, yoksa değeri çeyrek dirhem olan tavşan ve bir kaç kadın hakkında hüküm vermek mi daha evladır? Üstelik biliyorsunuz ki Allah dileseydi hükmü verir, insanlara bırakmazdı.

-Vallahi birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak ve aralarını düzeltmek daha evladır, dediler.

“Ali savaştı ama köle ve ganimet almadı.” sözünüze gelince, söyleyin, anneniz Aişe’ye sövüyor musunuz? Yoksa başka kadınlarda helal olanı onda da helal kılıyor musunuz? Eğer böyle diyorsanız küfre düştünüz demek. Yok eğer onun müminlerin annesi olmadığını söylüyorsanız yine kafir oldunuz ve İslam’dan çıktınız demektir. Allah Teala buyuruyor ki: “Nebi müminlere kendi canlarından daha evladır ve zevceleri de (müminlerin) anneleridir.” (Ahzab Sûresi 6)

Görülüyor ki siz iki sapıklık arasında bocalıyorsunuz, hangisini seçerseniz seçin. Şimdi bu görüşlerinizden vazgeçtiniz mi? Birbirlerine baktılar ve dediler ki:

-Vallahi evet! 

(Devamla İbni Abbas)

-Ali’nin kendisi için Emîru’l-mü’minîn sıfatından vazgeçtiği görüşünüze gelince size bu konuda razı olacağınız sözü söyleyeceğim: Hudeybiye günü Rasulullah (sav) Kureyş’i aralarında anlaşma yazmak için davet etti. Suheyl b. Amr ve Ebu Süfyan ile yazışacaklardı. Peygamber (sav) dedi ki: “Ya Ali yaz! Bu Allah’ın Rasulü Muhammed’in hükmüdür.”

Dediler ki: “Vallahi senin Allah’ın Rasulü olduğunu bilseydik seni Kâbe’den alıkoymaz, sana karşı savaşmazdık. Onun yerine Muhammed b. Abdullah yaz.” Peygamber dedi ki: “Vallahi beni yalanlasanız da ben gerçekten Allah’ın Rasulüyüm. Yaz ya Ali: Muhammed b. Abdullah.”

Peygamber Ali’den üstünken kendisinin nebi olarak zikredilmemesine razı oldu ve bu onu peygamberlikten çıkarmıyor. Simdi bu görüşünüzden de vazgeçtiniz mi?

Dediler ki:

-Vallahi evet.

Bunun üzerine iki bini geri döndü. Dört bin kişi ise sapık olarak öldürüldüler. 

(Bu hadisi Abdurrezzak, Ebu Nuaym ve Beyhaki ve diğerleri tahric ettiler. Hasâis-ü Emirü’l-Mü’minin Ali b. Ebî Talib, Süneni Nesaî)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:05

İNSANIN YOLCU HÂLİ

İnsanın Yolcu Hali

İnsanın Yolcu Hâli - Veysel Özsalman

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

İnsanın Yolcu Hâli

 

“Yürümek yeterli, sadece yürümek.

Davet edilenler yolu bulacaktır…”

İnsanın dünya sahnesinde bin bir türlü hali var. Bunlardan bazıları gelip geçici ve ömrünün belirli bir devresinde gerçekleşen hallerken bir kısmı da beşikten mezara kadar insanla birlikte var olan ve olmaya devam edecek hallerdir. İşte bu noktada bahsimize konu olan “yolcu” hali de insanı doğumdan ölüme kadar hiç bırakmayacak ve her daim onu nitelendirebileceğimiz hallerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

İster kelimenin gerçek manasıyla insanın bir yerden başka bir yere ulaşmak için aşması gereken mesafeleri ifade etsin isterse de mecazi manasıyla ferdin iç dünyasındaki sefere işaret etsin “yolculuk” daima insanın en mühim meselelerinden birisi olagelmiştir. Bu öneminden dolayı da felsefede, edebiyatta, mitolojide ve dinde bir metafor olarak sıklıkla kullanılmıştır.

Bir ağız alışkanlığı olarak insanın yolculuğu için “beşikten mezara” ibaresini kullandık fakat “beşik” ile “mezar” insan için sadece bu dünyanın ölçüleriyle bir başlama ve bitiş olarak kabul edilebilirler. Biz iman ediyoruz ki bu dünya insan için mutlak manada bir son olmadığı gibi benzer şekilde bir başlangıç olması da mümkün değildir. Öyleyse insanın yolculuğu da bu dünyada başlayıp bitmemektedir. 

Biz “yolculuğumuzun” bu dünyanın zaman ve mekân hudutları dışında seyreden kısmının sadece bize bildirilen kadarını biliyor ve anlamaya çalışıyoruz. “Bezm-i elest”i biliyoruz mesela, yolculuğumuzun ne kadar eskiye dayandığını görüyoruz ve ardından sonsuzluğu düşünüyoruz aklın sınırlı imkanlarıyla, yolumuzun uzunluğu aklımızı başımızdan alıyor…

Yolculuğun içerisindeki yolculuklar önümüze konuluyor sonra… Her biri bizim için ayrı bir ibret vesikası. Kendi yolculuğumuzda kaybolmamamız için birer pusula vazifesi görmekteler. Hz. Adem’in (as) dünyaya yolculuğu mesela, Hz. Nuh’un (as) gemisiyle çıktığı yolculuk, Hz. Musa (as) ile Hz. Hızır’ın (as) yolculukları ve Alemlerin Efendisinin (sav) miracı…

Ne çok şey öğretiliyor bu yolculuklar ile bize ve biz bu yolculuklara bizim için katlananlara ne çok şey borçluyuz… Elimizden geldiğince onlara teşekkür ediyor ve hayatımızı onlara göre şekillendirmeye çalışıyoruz. Mesela fani dünyanın zamanını bile Efendimiz’in (sav) mübarek yolculuklarını merkeze alarak ölçüyoruz. Hem yaşadığımız dünyanın işlerini hem de kendi iç dünyamızın işlerini onların mübarek yolculuklarıyla bir nizama kavuşturmaya çalışıyoruz.

Yolumuzu aydınlatanların mübarek yolculuklarından istifade ederek kendi yolumuzda ilerlemeye gayret ediyoruz. Bazen iç dünyamızdaki sefer bizi gerçek manada yollara düşürüyor bazen de yollara düşmemizin neticesinde iç dünyamızda bir sefere çıkma imkânı bulabiliyoruz. Bu imkanlar birleşip her iki cihette mesafe kat edilebilen ender zamanların arayıcıları olmaya azmediyoruz. Bunla-rın dışındaki yolculukların şuursuz koşuşturmacasında cezayı maalesef ayakların çektiğini, böyle yolculukların yorgunluktan başka kazancının olmadığını biliyoruz. Biliyoruz ama…

Ne yazık ki modern zamanların mührü her faaliyetimizde olduğu gibi “yolculuk”larımızda da belirgin şekilde görülür oldu. Sürekli tehir ettiğimiz ve aslında çıkmaya gönülsüz olduğumuzu bir türlü kendimize itiraf edemediğimiz manevi yolculuklarımız kaderine terk edilmiş vaziyette bir köşede bekletilirken dünyalık gezmeler ve gezintiler peşinden koşar olduk. İnsanın madde ve mana olmak üzere iki boyutlu bir varlık olduğunu kabul edip söylerken onu hep madde boyutuyla ele alıp insan olarak nitelendirilmesini sağlayan asıl boyutu ihmal ettik.

“Bir şeyi kırk defa söylersen olur.” şeklinde halk arasında yaygın olarak kullanılan ifadenin geçersizliğini ispatlamaya and içmiş gibi, günde en az kırk defa “bizi doğru yola ilet” diye yalvarırken yoldan çıkmayı başarabilen insanlar olduk. Bu sebeple modern zamanların sarhoşluğunun da tesiriyle “yolunu kaybetmiş”, “yoldan çıkmış”, “yolda kalmış” bir kul olmak ne yazık ki bizleri her zamankinden daha fazla tehdit eden bir mesele haline geldi.

Karşı koyamayacağımız vasfımız olan “yolcu” olma hali, zorunlu olarak bir yolda olduğumuzu ifade ederken mutlak manada doğru yolda olduğumuzun garantisini veremez. İyi yahut kötü herkes kendi seçtiği “yolun yolcusu”dur. Doğru yol ise ancak ve ancak “Göklerde ve yerde olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” (Şura 53) dur. İşte en önemli meselemiz “sırat-ı müstakim” denilen bu yolun yolcusu olabilmektir.

Bugün “doğru yol”u fark edebilmek her zamankinden daha güç bir hal almış, “arayış” içerisinde olanların işi ziyadesiyle zorlaşmıştır. Bu fark edişteki zorluk -haşa- yolun gizli, sisli, çetrefilli yahut karanlık olmasından değil modern zaman alışkanlıklarının bir katarakt gibi gözümüzün ferini söndürmesinden, ba-kan gözlerdeki fehimsizlikten kaynak-lanmaktadır.

Şu soruyu kendimize sormadan geçemiyoruz: Şahsi engellerimiz, ken-di eksikliklerimiz, her türlü kusur ve kabahatlerimiz “doğru yolu” görmemize, bulmamıza mani olurken nasıl olur da sırat-ı müstakime ulaşır, peygamberler, sıddıklar, salihler ve şehitler ile birlikte aynı yolda yürüyebiliriz? Bu soruya cevabımız ise şudur: Elbette onların yoldaki iz ve işaretlerini takip ederek. Bir âmâ en kalabalık şehirlerde trafiğin en yoğun olduğu caddelerde işaretleri, izleri, türlü vasıtaları kullanarak yolunu nasıl bulabiliyorsa bizim de aynı şekilde yoldaki izleri, işaretleri kullanmaktan başka şansımız bulunmamaktadır.

Üstad Necip Fazıl’ın “İşte iz, geli-niz” diye işaret ve davet ettiği bu iz, peygamberlerin, sıddıkların, salihlerin ve şehitlerin izidir. Bu izden kasıt bizi onlara kavuşturacak, onlara giden yolda bizi sevk ve idare edecek olan insan-ı kâmillerdir. Bu yolda el yordamıyla değil ancak onların önderliğinde ve rehberliğinde layıkıyla yürünebilir.

Bugün modern dünyanın bizi adeta itip kakarak ve sürükleyerek getirdiği “yol ayrımı”nda bir seçim yapmak zaten baştan kaybetmek anlamına geliyor. Çünkü bu tercihlerin hepsi çıkmaz sokak, bizi ulaştırabileceği bir son yok. İster kariyer basamaklarından tırman, istersen de kısa yoldan köşeyi dön… Hangisi nihayetinde Cenabı Mevla’nın ‘sırat-ı müstakimi’ne varır? Hiç birisi!

Bize öyle bir yol lazım ki attığımız adımları hem madde hem de mana dünyasında lehimize yazdırsın. Ayrı ayrı şeyler gibi görünse de birbirinin iz düşümü olan madde ve mana planında aynı anda ilerleme imkânı sağlasın. Böyle bir yol bulalım ki, bu yolda Cenabı Hakk’ın işaretlerine uyup maksadımıza erelim.

Cenabı Mevla bizi sırat-ı müstakimine iletsin ve ayaklarımızı bu yolda sabit kılsın. Bu uğurda bize yol gösterenlerin kıymetlerini bilerek, buna uygun davranabilmeyi, onlara layık olabilmeyi nasip etsin.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort