JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:09

GERÇEK BAYRAM

Gerçek Bayram

Gerçek Bayram - İrfan Aydın

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Gerçek Bayram

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashabı kiramın, sadatı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. 

İslam alemi olarak Hicri 1439 Ramazan ayını idrak etmekteyiz. İnşaallah, ğufran ayı Ramazanı da tamamlayıp bayrama kavuşacağız. Teravihleri ile Kur’ân tilavetleriyle oruçlarıyla İslam dünyasının dört bir yanında manevi bir coşkuya sebep olan bu mübarek ayı da nihayetine erdirmekte ve bunun verdiği sürur ile bayrama kavuşmaktayız. 

Müslümanlar olarak bu ayın getirdiği manevi iklimden olabildiğince istifade ederek ruhumuzda bir esenlik bulmaya bu dünyanın ve nefsin hevasına karşı bir özgürlük tatmaya çalışıyoruz. İnşaallah, Cenabı Hak bütün ümmeti Muhammed’e on iki ayı da Ramazan gibi yaşamayı nasib eder.

İslam dünyası Ramazan’a girerken yine bildik tavır ve manzaralara şahit olduk. Müslümanlar olarak, tevhid-i kıble etmiş kişiler olarak, Rabbimizin bize olan yakınlığı ve teveccühüne yakışmayacak tavır ve davranışlar içine giriyoruz. Bırakınız gayrimüslimlere İslam’ın güzelliklerini göstermeyi; bir Ramazan, bir bayram meselesinde bile ortak bir tavır ortaya koyamıyoruz. Yine Müslüman ülkeler olarak farklı günlerde oruca başladık. Muhtemelen farklı günlerde bayram yapacağız. 

İşin fıkhî boyutuna girmeyeceğiz. Kimi hilalin çıplak gözle görülmesini esas alırken kimi de hesab üzerinden gitmekte. Bu mesele istendikten sonra çözülmeyecek bir mesele değildir. Yeter ki gönüller bir olsun. Âlimler toplanarak bu mesele hakkında herkesi tatmin edici ortak bir kararı çoğunlukla alabilirler. 

Fakat mesele sadece fıkhî bir mesele değildir. Asıl mesele siyasidir. Müslüman ülke ve liderleri ayrı ayrı oldukları için, her biri başka bir batılı ülkeden emir aldıkları için. Müslüman ülkelerin yöneticileri kendi halklarına dayanmadıkları için ve asıl önemlisi genelde fasık idareciler oldukları için bir araya gelememekte ve bu en basit meselede dahi ihtilafa düşmekteler. Halbuki Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamızı emretmektedir:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kitabı’na, Dini’ne) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran 103)

Yine Enfal Suresi’nde Allah (cc) ve Rasulü’ne (sav) itaat etmemizi ve birbirimizle tefrikaya düşmememizi eğer tefrikaya düşersek kuvvetimizin, devletimizin elimizden gideceğini beyan buyurmaktadır. 

“Hem Allah’a ve Rasulü’ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve devletiniz elden gider, ve sabırlı olun çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)

Cenabı Hakk’ın bu emirleri bu kadar açık ve netken Müslümanlar olarak bizim bu şekilde ayrı durmamız, basit nefsi hesaplar uğruna İslam dünyasını kafirlere peşkeş çekmemiz, anlaşılır bir durum değildir. Bunun büyük bir vebali vardır. Bunun sorumluları hem bu dünyada hem de öbür dünyada azaba düçar olurlar. 

Kaldı ki Arakan’da, Doğu Türkis-tan’da, Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta, Afrika’da her gün Müslümanlar öldürülmekte. İsrail Gazze’ye her gün bomba yağdırmakta, Suriye’de milyonlarca çocuk, kadın açlık ve ölümle pençeleşmekte, her gün karşımıza yeni bir içler acısı manzara çıkmakta. Arakan’dan yüz binlerce Müslüman Bangladeş’e kaçmak zorunda kalmış ve bu zulüm, bu işkence hâlâ devam etmekte. Doğu Türkistan’da Müslümanlar oruç tutamamakta ibadetlerini özgürce yapamamakta. Yemen’de, Suud’un ablukası altında Müslüman çocuklar ölmekte. Afrika’da Müslümanlar açlık ve fakirlikle boğuşmakta. Bizler dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlara nispeten çok daha rahat iftar ve sahur yaparken abluka altındaki Gazze’de bir dilim peyniri sahura diğer dilim peyniri iftara ayıran annelerin çilesi bizi adeta kahretmekte. Allahım tüm zulüm altındaki Müslümanlara kurtuluş nasib etsin!..

Bu manzara karşısında titremeyen; İsrail’le, Amerika ile ittifak yapan rejimleri Allah’a havale ediyoruz. Bu vesile ile kentlerin anası Mekke-i Mükerreme’nin özgürlüğüne kavuştuğu, İslam Birliği’nin Mekke-i Mükerreme’de ve Medine-i Münevvere’de, Kudüs-i Şerif’te, Şam-ı Şerif’te, İstanbul’da ve diğer bilad-i İslamiyye’de gerçekleştiğini görmeyi Cenabı Hak (cc) hepimize nasib etsin…

Hiçbirimizin şahsi hesapları Allah ve Rasulü’nün ve ümmeti Muhammed’in birliğinin önüne geçemez. Müslümanlar olarak azami müştereklerimiz varken basit sayılabilecek, incir kabuğunu doldurmayacak meselelerde ihtilafa düşmemiz hem Allah indinde hem de tarih önünde bizi sorumlu kılar. 

Bugün Müslüman devletler diyebileceğimiz, halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan ülkeler çeşitli kamplara bölünmüş durumdalar. İran’ın başını çektiği mezhep eksenli kanat bir taraf, Suud’un başını çektiği Amerika ve İsrail’in güdümünde olan ve şimdilerde ılımlı İslam söylemini diline dolayan körfez ülke ve avaneleri bir taraf oluşturmakta. Yeni yeni Türkiye’nin liderliğinde ehlisünnet Müslümanlarının bir araya geldiği ana gövde bir taraf. Burada tam bağımsız olarak ve itikadi düzgünlük olarak Türkiye’nin yeni oluşan liderliğini sahici taraf olarak nitelendirebiliriz. Diğerleri ise zaten bir laboratuar çalışması, bir batı oyunu olarak karşımıza çıkartılmakta ve hedef şaşırtılmaktadır. 

Ramazan hilali ve bayram meselesinin siyasi olduğu zaten bu tablodan açıkça ortaya çıkmaktadır. İslam dünyasında genelde üç farklı günde bayram kutlanmaktadır. Bunlara baktığımızda yukarıda adı geçen ülkeleri görürüz. Suud, İran ve Türkiye. 

Anlaşılan odur ki İslam Birliği sağlanmadan Ramazan ve bayram birliği de sağlanamayacaktır. Müslümanlar ne zaman hayırlı bir imam etrafında birleşirlerse o zaman İslam dünyası ortak bir bayram yapacaktır. Yoksa bugün Özellikle Suud ve İran’ın farklı olmak, farklı gözükmek ve baş olmak sevdalarından biz tam manasıyla bayram yapamayız. 

İslam dünyası olarak yaşadığımız sorunları onu oluşturan fertlerden ayrı olarak düşünemeyiz. Biz meselelerin çözümünü dışarıda aradığımız müddetçe hep yaya kalacağız. Ümmeti oluşturan fertler ne kadar düzgün ve kaliteli olursa onların meydana getirdiği toplum ve devletler de o kadar seviyeli ve kaliteli olacaktır. 

Bugün İslam dünyasına baktığımızda cehalet ve gafletin had safhada olduğunu görürüz. Temelde biz bu cehalet ve gafletten kurtulmadıkça gerçek bir bayram ve birlik hayal olur. Biz vücut ülkemizde, kalp başkentimizde, Allah’ı, Rasulü’nü ve O’nun (sav) güzide varislerini hakim kılacağız ki İslam ülkelerinde birlik ve beraberlik olsun.

 

Mevlâ bizi afvede
Gör ne güzel ıyd olur
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram olur

 

Evet Alvarlı Lütfi Efe hazretleri ne güzel buyurmuş Allahımız’ın (cc) bizi affettiği gün bizim bayramımız, ümmetin hayırlı bir imam etrafında bir araya geldiği gün ümmetin bayramı olacak inşaallah. Gerçek bayram da budur. Yoksa gerisi bir oyun ve eğlencedir.

Rabbimizden niyazımız fert olarak vücud ülkesinde, ümmet olarak bu dünya aleminde Allah ve Rasulü’nün davetine icabet edip, mübarek varisinin terbiyesine girip gerçek bayrama erişmektir. 

Cenabı Hak ümmetin kurtuluşa erdiği, ehlibeytinden bir imam etrafında bir araya geldiği, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadığı günleri görmeyi hepimize nasib etsin. Amin.

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:08

BAYRAMLAR BAYRAM OLSUN

Bayramlar Bayram Olsun

Bayramlar Bayram Olsun - Andelib

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Bayramlar Bayram Olsun

 

Bayramım imdi bayramım imdi 
Bayram ederler yâr ile şimdi 
Hamd-ü senâlar hamd-ü senâlar 
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm

Manevi iklimin en bereketli olduğu dönemler yaşıyoruz. Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan ayının manevi havasından nasipleniyoruz. Yiyip içmeyen nefislerin gücü kırılmış, şeytanlar bağlanmış… Kulluk için mükemmel zamanlar… 

Kur’ân-ı Kerim bolca okunur, hatimler yapılır. Namazlar hep birlikte huşu içinde kılınır. Teravihlerin ayrı bir güzelliği yaşanır. Ramazan’da evler iftarlarla ve sahurlarla bereketlenir, yemek ibadet olur.

Kardeşlik duyguları ziyadeleşir… Sadakalar, zekatlar Ramazan’ı toplumsal olarak bereketlendirir. Yardımlaşan müslümanlar arasında ülfet oluşur, haset, kin kaybolur. Birlikte yapılır iftarlar… Gün boyu oruç tutan Müslümanlar, iftar sofrasında mutluluklarını, nimete kavuşma sevincini birlikte yaşarlar. İftar sofrasında yemeğin yanında gönüller de ikram edilir adeta. 

Bayramlar, sevincin doruğa çıktığı zaman-lardır. Önceden hazırlıklar yapılır, bayramın gelişi dört gözle beklenir. Bayramlar coşkuyla kutlanır; büyükler ziyaret edilir, duaları ve gönülleri alınır. Küçüklere hediyeler verilerek mutlu edilir. Komşular, eş dost birbirini ziyaret ederek bayram mutluluğunu ziyadeleştirirler. Kabirlerdeki yakınlar da unutulmaz, onlar da ziyaret edilir, Kur’ân-ı Kerimler okunur, dualar edilir.

İslam ibadetleri ile canlıdır…

İbadetler, hem fertleri olgunlaştırır hem de toplumsal huzuru, dayanışmayı, birlikteliği arttırır. Namazların cemaatle kılınması daha faziletlidir. Cuma ve bayram namazlarını tek kılamayız, Müslümanlarla bir araya gelmemiz gerekir.

Zekatı bir insana vermemiz gerekir. Hac adeta İslam ümmetinin içtima yaptığı bir ibadettir. Her milletten, her renkten, her mezhepten, her tarikatten, her cemaatten Müslümanlar bir araya gelir. Bembeyaz elbiseler içinde dünyayı arkalarında bırakıp “Lebbeyk” nidasıyla Rablerine koşan bir ümmet… Hac, İslam ümmetinin yekvücut olduğu bir ibadet… Cuması, bayramı, haccı olan bir toplum içinde oluşan fitneleri çözmede daha başarılıdır. Bu ibadetler toplumu birbirine kenetler. 

İslam ülkelerindeki dağınıklık ülkelerindeki iktidarlardan kaynaklan-maktadır. Şahsi menfaatleri, korkaklıkları ve gafletleri onları müslümanlardan uzaklaştırıp kâfirlere yaklaştırmaktadır. Arap ülkelerindeki iktidarlar İsrail’in yaptığı bu kadar zulmü görmezlikten gelebiliyor. Göstermelik yaptıkları tepkileri münafıklıktan başka bir şey değildir. 

Aynı ülkedeki müslümanların dağınıklığı da oradaki cemaat liderlerinin birbirinden uzaklaşmasındandır. İslam kardeşliğini bırakıp cemaat kardeşliğini ön plana çıkaranlar, nasıl bir fitne oluşturduklarının farkında bile değil.

Hazreti Ömer (ra) şöyle buyuruyor:

“Gece kâim, gündüz sâim olan, malını mülkünü tasadduk eden ve harplerde kahramanca çarpışan bir kimse, eğer sevdiğini Allah için sevmiyor ve buğz ettiğinde Allah için buğz etmiyor ise yaptıklarından hiçbir fayda göremez.” 

Kimi niçin sevdiğimiz önemlidir. Müslümanlardan uzaklaşıp kafirlere yaklaşıyorsak bunu ciddi bir şekilde sorgulamalıyız.

Fetö mensuplarına yıllarca söylenen şey: “Çevrenize bir bakın, kiminle birliktesiniz? Sizi kim destekliyor? Siz nasıl müslümansınız ki çevreniz, dostlarınız hep kafir…” Onlar bu sözlere kulak asmadılar. Şimdi sapıklık ve hainlik çukurunda debeleniyorlar.

Bugün bazı siyasi oluşumların da hataya düştüklerini üzülerek görmekteyiz. Nasıl bir gaflete düşmüşler ki yıllarca müslümanlara zulmedenlerle birlikte saf tutuyorlar. Yarın bu insanların müslümanlara tekrar zulüm etmeyeceğini nasıl garanti edebilirler? Bunun hesabını Allah’a nasıl verecekler? Biz kimseye sütten çıkmış ak kaşık demiyoruz. Herkesin yanlışı vardır. Bunları düzeltme adına çok şey yapabiliriz ama bilelim ki yanlış, başka bir yanlışla düzeltilmez.

Bir ortam düşünün ki, oruç tutma-yanlarla iftar açıyorsunuz ve dinle alakası olmayanlarla bayramlaşıyorsunuz. İslami şuur olmadan yapılan bayram, bir folklor etkinliğinden öteye geçemez. Kültürel bir faaliyet yapılır sadece.

İbadetler bizde kulluk şuurunu arttırmalı, Hakkı ve bâtılı ayırt edebilme melekesini geliştirmelidir. O zaman namaz bizi fuhşiyattan alıkoyar, oruç bizi takvaya ulaştırır, zekat bizi temizler… Hac, ümmet olma bilincini geliştirir. Bayramlar kardeşliği ziyadeleştirip müslümanca sevinmeyi öğretir.

Müslümanlar olarak birçok sıkıntıyla karşı karşıyayız bugün. Yıllardır huzurlu bir bayram yapamaz olduk. Dünyanın birçok yerinde müslümanlar zulüm görmektedir. Bir vücuda diken batsa acıyı bütün vücud hisseder. Bir Müslüman acı çekse diğerleri de bu acıyı hissetmeli değil miydi? Ne oldu bize? Nelerimizi kaybettiğimizi iyi düşünmeliyiz. Her yönüyle bozulan dünyadan Müslümanlar olarak bizler de çok etkilendik. Yaşantımız, fikirlerimiz ve duygularımız İslamî olmaktan uzaklaşınca, batılılar gibi yaşayıp, onlar gibi yiyip içip, onlar gibi eğlenmeye başladık.

Müslümanlığımız zayıflayınca kardeşlik duygularımız da azaldı. Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve dünyanın birçok yerinde zulme uğrayan Müslüman kardeşlerimizi unutmamalıyız. Birkaç slogan atmayla, birkaç miting yapmayla üzerimizdeki sorumluluğumuzu atamayız. Ülke olarak tek başımıza bazı şeylere gücümüz yetmeyebilir. Müslümanların bir olma vaktidir. Müslümanlar olarak bir imamın etrafında bir araya gelme gayretimiz ve arzumuz her zamankinden fazla olmalı. Bu gayret ve arzumuz sonuçsuz kalmaz, Yüce Mevlamız bu nimeti bize tekrar nasip eder inşaallah. 

Millet olarak İslami anlamda yapacağımız diriliş, bütün İslam aleminin bayramı olacaktır. Unutmayalım ki biz, tüm İslam aleminin ve insanlığın umuduyuz. 

Merhum şair Abdurrahim Karakoç bir şiirinde, “Bayramlar bayram olsun.” diyor. İnanıyoruz ki biz Müslümanların kenetlendiği ve zulümlerin bittiği bir ortamda bayramlarımız gerçek bayram olacaktır. 

Ya Rabbi, zulme uğrayan kardeşlerimize yardım eyle… Bizleri gerçek bayramlara ulaştır.

 

Yaza dönsün kışınız, bayramlar bayram olsun
Dert görmesin başınız, bayramlar bayram olsun
Otlar/dikenler dolsun Nemrut’ların çanına
Kolay gelsin işiniz, bayramlar bayram olsun.

                                        (Abdurrahim Karakoç)

 

Yazar: Andelib

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:07

İNSANIN TEMİZLENDİĞİ AY -2-

İnsanının Temizlendiği Ay 2

İnsanın Temizlendiği Ay -2 - Tamer Doymuş

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

İnsanın Temizlendiği Ay -2

 

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam âlemlerin Sultanı (sav) Efendimiz’e, ehlibeytine, ashabına ve etbaına olsun.

“Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara,183)

Geçen ay orucun insan üzerindeki etkisini ve insanın oruç vesilesiyle kazanımlarını müzakereye çalışmıştık. Bu bölümde yine kaldığımız yerden Ramazan ve oruç mevzusunu müzakereye devam edeceğiz inşaallah. 

Bir taraftan on bir ayın sultanı olan Ramazan ayını idrak etmenin sevincini yaşıyoruz. Diğer taratan artık Ramazan ayının sonuna doğru yaklaşıyoruz ondan ayrılmanın hüznü gönüllerimizi kaplıyor. İnşaallah Ramazan-ı Şerif bizlerden memnun olarak ayrılır.

Hz. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir; Rasulullah (sav) insanların en cömerdi idi. En fazla cömert olduğu zaman ise Ramazan’da Cebrail ile buluştuğundaydı. Cebrail, Hz. Peygamber (sav) ile Ramazan’ın her gecesi buluşur, karşılıklı olarak Kur’ân okurlardı. İşte böylece Cebrail ile buluştuğunda Rasulullah (sav), hayır dağıtmakta insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.

Hadisi şerifte şöyle buyruluyor: Hz. Ebu Hureyre’dan: Allah Rasulü (sav) buyurdu: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

Allah Teala bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni bu ay içinde müminlere ikram etmiştir. Kadir Gecesi’nin hususiyetleri Kur’ân’da şöyle ifade buyruluyor:

“Gerçek, biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’ni sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Cebrail, Rabbinin izniyle her bir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.” (Kadr 1-5)

Bu gecede birçok müjdeler verilmiştir. Allah Teala bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Bu gece büyük bir gecedir, çünkü bu gece yüce Allah’ın Kur’ân’ı indirmeye başlamak için onu seçmesi açısından büyük bir gecedir. Bu ışık yağmurunu bütün varlık âlemine akıtmak için insanın vicdanına ve hayatına Allah’ın nurundan çağlayan esenliği eksiksiz tamamlamak için seçtiğinden dolayı büyük bir gecedir. Bu gece, şu Kur’ân’ın inanç sistemini ve yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi içermesi bakımından büyük bir gecedir. O gecede her iş hikmet uyarınca açıklanmıştır, yazılmıştır. Değerler, prensipler ve değer ölçüleri o gece konulmuştur.

Bu geceye Kadir isminin verilmesindeki hikmetlere gelince:

-Bu gece, işlerin ve hikmetlerin takdir edildiği gecedir. Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Her hikmetli iş nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır.” (Duhan, 4) Bu hususla ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani ezelde takdir edilen bütün işlerin Levh-i Mahfuz’a yazılması sebebiyle meleklere bildirilmesidir.

-Azamet ve şeref sahibi gece manasına gelir. “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” (Kadr, 3) bu hayırlı oluşun iki manaya geldiği de belirtilmiştir: 

1-Bu kıymet ve şeref işi yapan (fail) ile ilgilidir. Yani, kim o gecede, taatta bulunursa, kıymetli ve şerefli olur.

2- Bu, “fiil” ile ilgilidir. Yani, O gecede yapılan taatların kadri kıymetleri daha fazladır, demektir.

Bir başka ifade; “Bu geceye kadir denilmesi, o gecede kıymetli bir kitabın kıymetli bir melek ile kıymetli bir ümmete indirilmiş olmasıdır.”

Leyle-i Kadr, “darlık gecesi” anlamına da gelmektedir. Çünkü o gece, yeryüzü, inen melekleri içine almakta dar gelmektedir.

Artık Ramazan ayının sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Bütün bedenimiz, ruhumuz, sırrımız, zikrimiz oruçtaki hikmeti anlayarak ve oruçla bereketlenerek, evveli rahmet, ortası mağfiret olan Ramazan ayının cehennemden azad olma safhasına gelmiş bulunuyoruz. İrfanın, hakikatin açlığını bütün iliklerimize kadar hissederek oruçlarımızı tutuyoruz elhamdulillah. Cehennemden azad olmayı ve en önemlisi kazanmaya çalıştığımız bu güzellikleri Ramazandan sonrada artırarak devam ettirmeyi Rabbimiz nasip buyursun, bizlere kolaylaştırsın inşaallah. Bir aylık eğitimden geçen biri olarak aldığımız eğitimin etkisini adeta o kurstan sonra göreceğiz.

Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Şeytan, koyunun kurdu gibi insanın bir kurdudur. Sürüden ayrılan ve uzaklaşan koyunu kurt nasıl kaparsa, şeytan da cemaatten uzaklaşan insanı öyle kapar. Onun için tenha yollardan uzak durun, cemaatten, topluluktan ve mescitlerden ayrılmayın!’’

Burada yeri gelmişken bu eğitim sürecinde nelere dikkat etmemiz gerektiğinin, orucu nasıl anlamamız gerektiğinin daha iyi anlaşılması için Hâce Hazretleri’nin (ksa): “Oruç, ihlâs ve takva ile ruhu süsleyip ruhu illiyyine ulaştırır” konulu sohbetlerinden bazı bölümleri paylaşmak da faydalı olacaktır inşaallah. Şöyle buyuruyorlar:

“Malum her şey insan için. İnsan ne için acaba? İnsan da Allah için. Böyle olunca bu insan ne melek ne de -çok affedersiniz, hâşâ huzur- hayvan… İkisinin ortasında aklı, mantığı, düşünme yetisi, bilgisi ve kuvveti olan; iradesi, tercih hakkı olan bir varlık… Dedik ya, insan Allah için. Cenabı Hakk’ın insanı yaratmada bir muradı, bir arzusu var. Bu arzunun tahakkuku için önce insana birçok imkân veriyor adeta yeryüzünü ona musahhar kılıyor. Onu beşeriyet yönüyle, fizyolojik/biyolojik yönüyle tamamen arzdan yaratıyor. Felekût âleminin özelliklerine uygun yaratıyor. Ama kendisinin de bundan bir muradı olduğundan melekût âlemi ile de irtibatını sağlaması için, orası ile de bir rabıtası bulunması için melekût âlemine ait özellikler insana nakşediyor. Geçen de yine bir yerde ifade etmeye çalışmıştık, malum insan üstünde çok değişik tarifler var. Herkes kendi baktığı cepheden tarif etmeye çalışmış. Felsefecilerin bir insan tarifi var, kelamcıların bir insan tarifi var -ki bu çok acıdır değinmeden geçemeyeceğim- geçmiş kaynaklarımızda, İslam kaynaklarında gayrimüslim felsefesinden, Hristiyan felsefesinden cidden etkilenilmiş olacak ki insanı tarif ederken “El insanu hayvanu’n-natık - İnsan konuşan bir hayvandır.” denilmiş… 

Bu çok acı bir tariftir. Bu grek felsefesidir. Hristiyan âlemi insanı böyle tarif etmiştir. Böyle tarif etmek zorundadır. Niye, çünkü Cenâbı Hak onlar hakkında ve dolayısıyla o tip insanlar hakkında: “Onlar dört ayaklılar gibi hatta onlardan daha aşağıdırlar.” buyurmuştur. Kendi vasıflarını itiraf etmişler ve ne acıdır ki bizim İslam âlimlerimizin bir kısmı bunu alıp insanı böyle tarif etmişler ki; insan konuşan hayvandır. 

Bir de sufilerin, mutasavvıfların, âşıkların, ariflerin insan tarifi vardır. Bu Kur’ân’a ve Allah Rasulü’nün ifadelerine çok daha uygundur. Onlar insanı tarif ederlerken buyurmuşlar ki; insan on latifeden mürekkeptir. On özellikten, on güzellikten müteşekkildir. Bunun beşi felekût âlemine aittir, insanın biyolojik yapısını oluşturur. Beşi de melekût âlemine aittir, insanın batınını, manevi cephesini oluşturur. Zahirdeki beş özellik, beş latife hava, su, ateş, toprak ve nefs-i natıka yani nefs, şehvettir. Bunlar arızidir, süflidir. Beşi de arız değil cevherdir; arşidir, melekutidir: Kalp, ruh, sır, hafa ve ahfa… İnsan bu on maddeden mürekkeptir.

Cenâbı Hak niçin insandan bu özelliklerini tebdil etmesini istedi? İnsanın, Allah’ın muradına layık olabilmesi için. Neydi bu murad? Bir ayette, “Biz yeryüzünde bir halife, bir temsilci yaratacağız.” buyuruyor. Tabiri caizse Hakk’a gölge olacak bir varlık yaratacağız. Bir altının topraktan çıkarılmış halini düşünün, bu altın birçok maddelerle, bakır alaşımlarla karışıktır, buna ziynet denemez. Bunun temizlenmesi, arıtılması lazım. Onun için altın sularda yıkanır, eleklerde elenir, ateşlerde ergime noktasına bırakılır ondan sonra işlenir ve ona bir sikke, bir mühür vurulur, ziynet haline gelir. 18 ayar, 22 ayar, 24 ayar kıymetli bir cevher olur. İnsan da böyle; insanın da topraktan, sudan, havadan, değişik katkı maddelerinden arınması lazım ki Hakk’ı temsil sıfatına, ziynet kemaline erişebilsin, 24 ayar bir insan olsun. 

Cenabı Hak hepimizin bir “Muhammedcik” olmasını istiyor (as). Bunun için Hazreti Muhammed’i bize örnek gösteriyor. Bu arınmışlıkla beraber kalbin üstündeki kasavet, gaflet, dalalet, bid’at, sunilik... vs. ne varsa bütün bunlar da alınır. Malum kalp iki cepheli bir manevi organ; bir cephesiyle dünyaya bakıyor bir cephesiyle arşa bakıyor. 

Cenabı Peygamber bunu tarif ederken imanın merkezi, ihlâsın merkezi, nurun merkezi, takvanın merkezi olarak gösteriyor. “Takva bunun içindedir.” buyuruyor. İman kalbin içindedir. Kalbin doğruladığı, tasdik ettiği şeye iman denir. Bu kalbin çalışabilmesi için üzerindeki kesafet türünden olan ağırlıkların kalkması lazım. Peki, bu nasıl kalkacak? İşte bunun için Cenabı Hak orucu emrediyor. Bir perhiz, bir tezkiye, bir arınma usulü. Oruçla insan içine doğru bir yolculuk başlatacak. İnsanın zihnî ve kalbî derinliğe varabilmesi bununla mümkün. Çünkü azalar huzur bulacak, rahata erecek ve halsiz/mecalsiz kaldıkları, nefsin tasallutundan, şehvet duygularından kurtuldukları için çaresiz Allah’a dönüp Allah’a sığınacaklar. Allah’a teslim olacaklar.

Oruç insanın tefekkürü ile gönlüne seyahati için gereken yolculuğun adıdır.Sûfi geleneğinde bir esas vardır: “Sefer der vatan...” Özbek meşayıhının, Türkistan diyarının ulularından -Bu diyardan çıktığı için, mekânını söylemek amacıyla söylüyorum. Aslında bütün İslam âleminin ulusudur.- Abdulhalık Gucdüvanı (ks) hazretleri bir tespitinde, teşhisinde “Sefer der vatan” buyurmuştur. İnsanın sürekli geldiği yere, aslî vatanına yol alması, sefer etmesi... Bu insanın yaradılış gayesidir. “Fefirruilellah - Allah’a doğru firar ediniz.” ayeti buna işarettir. Oruç böyle bir seyahatin adeta başlangıcıdır. Ramazan’a has olan bereketin, yedi cennet ve semanın kapılarının açılması, cehennem kapılarının kapatılması ve şeytanların zincire vurulması ile oluşturulan huzur ve bereket ortamında insanın gecelerini de teravihle süsleyip Ramazan’ın nihayetinde ciddi bir muhasebe yapabilmek için, ben bu ayı kârla mı, zararla mı kapattım, yıllık bilançosunu kontrol için insanın on günlük itikâfa girmesi; bu ayda îfa edildikleri için zekât ve fitre gibi ibadetlerin de yardımıyla insan temizlenir. 

Oruç her ameli, fiili Allah’ın var ediş gayesine, iradesine götürme tefekkürüdür. Eylem ile insanın varoluşu arasındaki derin bağı bulmamızı sağlayan yoldur oruç. Oruç hafi, gizli bir zikirdir. Zikrin gizli olması bir mahremiyet hadisesi olduğunu bizlere anlatır. Çünkü “Bizim içindir, kulumla Benim aramdadır.” diye buyurdu Cenabı Hak. Gizlilik özel bir ilişkinin varlığını gösterir. İşte oruç Allah ile kulu arasındaki mahrem ilişkinin en iyi şekilde korunmasını sağlayan ortamı oluşturur. 

Oruç mahremiyetin evidir. İnsan oruçken tefekkür, tevbe, sabır gibi iç amellerini öğrenir. Oruç içe dercedilmiş, yerleştirilmiş değerlere bakmaktır. Manamızdaki bütün değerleri açığa çıkarma yoludur. Bu sayede iç, dış bir olur. Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi “İçin dışın bir olsun.” İşte bu kemale oruçla ermekteyiz. Oruç iç nurudur. İçi görünür kılan bir ışıktır. Takvaya oruç ile varılır. İbadetler insanın Hakk’a göre, Hak ekseninde yaşamaları için va’z edilmiş, konulmuştur. İbadetlerin sürekliliğiyle Hak zahir olur, açığa çıkar.

Oruç insanın zihni ve kalbindeki hazineleri açığa çıkartan ibadetin adıdır. Başta da dediğimiz gibi Allah’ın bizim yemeden içmeden kesilmemize ihtiyacı yok. Bizim aç durmamızla Allah’ın artacak hiçbir şeyi yok. Oruç sadece bizi O’na yaklaştırıcı bir vesile olarak bizden istenilmiş, bizim imtihanımız. Sabırla, şükürle, fikirle ve ibadetlere devamlılıkla bu kemali arttırmaya çalışmalıyız. 

Müminlerle bütünleşmeye çalış-malıyız. Ismarlamacılıktan kurtulmaya çalışmalıyız. Şunun bunun dediği şeylere değil; Hakk’ın rızasına önem vermeliyiz, Hakk’ın rızasını gözetmeliyiz. Bugün maalesef dini mevzularımız da reyting meselesi haline, bir kazanç kapısı haline getirilmiş. İsminin önünde bazı unvanları olan kişiler dünyaya, şöhrete, belli kazançlara ulaşabilmek için, adeta unvanlarını satarcasına bilgilerini pazara çıkarmışlar. Meselenin doğruluğu onlar için çok fazla da önemli değil. Önemli olan neticede alacakları şey. Kendilerini buna hasretmişler. Orucumuzun sıhhati için bunlardan uzak duralım.”

 

Kaynaklar
-Tefsir-i Kebir, İmam Fahruddin er-Razi
-Taberi tefsiri, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi
-Riyazü’s-Salihin

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Ümmühatül Müminin Hz. Aişe

Ümmehâtü'l-Mü'minîn: Hz. Aişe (r.anha) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Ümmehâtü'l-Mü'minîn: Hz. Aişe (r.anha)

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı, ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır… Ayrıca şu oruç günlerine bizi ulaştırıp temizlenme imkânı verdiği için de hamd ve senalar olsun…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) Hazretleri’ne olsun. Her yanı nur olan; bedeni-bakışı-sözü-fiili hasılı her şeyi ile ümmetine rahmet ve bereket olan Efendimiz’den (sav) nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Önceki yazılarımızda muksirûndan (çok hadis rivayet eden sahabeler) Ebû Hureyre (ra), Abdullah b. Ömer (ra) ve Enes b. Malik’den (ra) alıntılar yapmıştık. Bu yazımızda ise Hz. Aişe (ra) annemizin hayatına bakıp dersler-ibretler almaya çalışacağız. Şu çok açıktır ki bu sahabelere dil uzatanların kesinlikle Allah’a (cc) ve Rasulü’ne (sav) imanda sıkıntıları var demektir. Bunlar ya oryantalist-müsteşriktir ya onların bilgi ve yorumlarını esas alan reformist-modernist kişilerdir ya da şia gibi batıl itikadlardır. Çünkü bu güzide ashap hakkında oluşturulacak şüphe aslında Efendimiz’e (sav) şüphe getirmeyi amaçlamaktadır.

Ya Rabbi! Sana sığınırız, Hak-Batıl savaşında Efendimiz’in (sav), ashabı kiramın ve imanı-irfanı-aşkı bugünlere taşıyan sadatı kiramın yolunda olmayı bize nasip eyle! Biz günahkarız, nefsin zebunu olmuşuz ayrı amma biz; sahabeye dil uzatan, müminlerin annesi Hz.Aişe (ra) annemize iftira eden edepsizlerden uzağız ya Rabbi! O yüzden diyoruz ki Efendimiz’e, ehlibeyt’e, Efendimiz’in tertemiz eşlerine, bütün ashabı kirama binler salat ve selam olsun. Onların bastığı toprak gözümüze sürme olsun. Onların kelimeleri bize şifa olsun. Onların hayatları bize ziya olsun. Onların şefaati üzerimize olsun. Cennette onların mübarek yüzlerini görebilmeyi, ellerinden değil ayaklarından öpebilmeyi Mevlam hepimize lütfeylesin. Ya Rabbi bizim imanımız bu, ikrarımız bu… Bundan aşağı düşürme ya Rabbi! 

Evet, Allah’ın sevgili Peygamberi Efendimiz’in (sav) sevgili eşi Hz. Aişe (ra) annemizin hayatına edeple bakmaya, lütufla istifade etmeye çalışalım: 

Hz. Âişe’nin babası Hz. Ebû Bekir, annesi Ümmü Rûmân’dır. Dedesi Ebû Kuhâfe, Mekke’nin fethinden hemen sonra oğlu Ebû Bekir’in aracılığıyla Müslüman olup sahâbîler arasına katılmıştır. Halaları; hepsi de sahâbî olan Ümmü Âmir, Kureybe ve Ümmü Ferve’dir. Hz. Âişe’nin anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesinin soyu Mürre b. Kâ’b’da, baba tarafından nesebi yedinci, anne tarafından nesebi ise on bir veya on ikinci batında Hz. Peygamber’in (sav) nesebiyle birleşmektedir. (Sîretü’s-Seyyide Âişe ümmi’l-mü’minîn)

Babasının kemali-fazileti hakkında ne söyleyebiliriz? Sadece Kur’ân-ı Kerim’de geçen “ikinin ikincisi” ifadesi yeterli olsa gerektir. Böyle bir babanın kızı olması ayrı bir şerefken bir de Efendimiz’in pâk eşi olmuştur. 

Annesi Ümmü Rûmân, Medine’de hicretin altıncı yılı (627), Zilhicce ayında vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Peygamber (sav) kıldırmış, kabrine inip onun için dua ettikten sonra: “Allahım! Ümmü Rûmân’ın, Senin ve Peygamberi’nin uğrunda neler çektiğini en iyi Sen bilirsin.” demiştir. Ayrıca sahabilere cenazesini göstererek: “Kim cennet hurilerinden bir kadını görmek isterse Ümmü Rûmân’a baksın.” dediği belirtilmektedir. (İbn Sa’d, c. 8, s. 216)

Hz. Âişe annemizin dördü erkek ikisi kız olmak üzere altı kardeşi vardır. Bunların tamamı Müslüman olmuştur. Bunlardan sadece Abdurrahman ana-baba bir kardeşidir. 

Hz. Âişe, kız kardeşi Esma ve eşi Zübeyr’in bir oğlu dünyaya gelince onu Rasulullah’a (sav) götürür. Rasulullah (sav) tükrüğünü bebeğin ağzına sürer ve: “Teyze anne sayılır. Bu bebeğin adı Abdullah senin de künyen Ümmü Abdullah olsun.” der. Hz. Âişe vefat edinceye kadar “Ümmü Abdullah” diye de anılır. (eş-Şâmî, Şemsuddîn Ebû Abdullah Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Yûsuf es-Sâlihî ed-Dimaşkî, Peygamber Külliyatı, çev. Halil İbrahim Kaçar, İstanbul, Ocak Yayıncılık, 2004, c. 11, s. 184)

Ümmü’l-Mü’minîn/Ümmehâtü’l-Mü’minîn Hz. Peygamber’in (sav) hanımları için kullanılan bir lakaptır. “Müminlerin Annesi” anlamına gelen bu tabir ise Hz. Âişe’nin en meşhur lakabıdır. Bu lakabı bizzat Allah (cc) vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6) buyrulmaktadır. Mü’minlerin anneleri konumundaki eşlerinin boşandıkları takdirde başkaları ile evlenmeleri Kur’ân hükmüyle yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber (sav) Hz. Âişe’yi çok sevdiği için kendisine Ayşe, Uveyş ve Âiş (Âyiş) diye hitap ederdi. Ayrıca açık tenli olmasından dolayı Hz. Âişe’ye Humeyrâ (Pembecik) denildiği kendisine Hz. Peygamber’in (sav) bu şekilde hitap ettiği de rivayet edilmiştir. Habîbetü Rasulillâh, Allah Rasulü’nün sevgilisi anlamına gelen bu lakap da Hz. Peygamber’in (sav) Hz. Âişe’ye aşırı sevgisini göstermektedir. Rasulullah’a (sav): “İnsanlar içerisinde en çok kimi seviyorsunuz?” diye sorulduğunda Rasulullah (sav): “Âişe’yi…” cevabını verir. “Peki, erkeklerden en çok kimi seviyorsunuz?” denilince “Babasını…” buyurması Hz. Âişe’ye olan sevgisine güzel bir örnektir. (İbn Sa’d, c. 8, s. 53; Şâmî, c. 11, s. 190) 

Muvaffaka “Başarılı, zeki, muktedir ve sonuç alan” anlamındadır. Bu lakap da Hz. Âişe’ye, Hz. Peygamber (sav) tarafından verilmiştir. Müberrâ ise sözlükte berî, müstesna, azâde, münezzeh ve arınmış anlamlarına gelir. Hz. Âişe’ye müberrâ da denilmiştir. İfk Hadisesi’nde münafıkların dedikoduları karşısında Hz. Âişe ve İfk ehli hakkında âyeti kerime nâzil olur. Hz. Âişe annemiz münafıkların iftiralarından berî ve arınmış olduğu için kendisine Müberrâ da denilmiştir. 

Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz, Hatice annemizin vefatından sonra çok üzgün olduğu bir dönemde rüyasında Cebrâil Aleyhisselâm’ı görür. Hz. Cebrail bir mahfaza içinde kendisine resim takdim eder ve: “Ey Allah’ın Rasulü! Bu kız sana eş olacak. Senin hüzün ve yalnızlığını giderecek.”der. Efendimiz mahfazayı açtığında Âişe annemizin resmini görür. Bu rüyadan Cenabı Hakk’ın emriyle Âişe ile evleneceğini anlar.

Bir rivayette ise Hz. Hatice annemiz vefat edince Rasulullah çok üzülür. Bunun üzerine Allah (cc) Cebrâil’in elinde beşikte olduğu hâlde Âişe’yi gönderir ve “Ya Rasulallah! Bu senin üzüntünü giderecektir ve Hatice’ye halef olacaktır.” der. Sonraları Rasulullah (sav) Hz. Ebû Bekir’in evine gidip: “Ey Ümmü Rûmân, sana Âişe’ye iyi bakmanı tavsiye ederim, onu koru!” diyecektir. İşte bu sebeple Hz. Âişe’nin kendi evi içinde ayrı bir değeri vardı fakat Allah’ın Hz. Âişe’ye dair emir buyurduğu husus hakkında ise herhangi bir bilgileri yoktur. (İbn Sa’d, c. 8, s. 62)

Rasulullah her zaman olduğu gibi Hz. Ebû Bekir’in evine gittiği bir sırada -ki Hz. Peygamber’in (sav), Hz. Ebû Bekir Müslüman olup da hicret ettiği güne kadar evine gitmediği neredeyse hiçbir günü olmamıştır- Hz. Âişe’nin evin kapısının arkasında saklanmış vaziyette hüzünle ağladığını gör-dü. Hz. Peygamber (sav) ona neden ağla-dığını sorunca o da annesini şikâyet eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in gözleri yaşarmış ve Ümmü Rûmân’a: “Ey Ümmü Rûmân, ben sana Âişe’yi muhafaza etmeni söylememiş miydim?” diye çıkışır. O da “Ya Rasulallah! O, benim hakkımda Sıddîk’a haber ulaştırıp beni kızdırıyor.” der. Rasulullah(sav): “Bundan sonra yapmaz!” deyince Ümmü Rûmân da “Bundan sonra ben de kesinlikle onu üzmeyeceğim!” der. (İbn Sa’d, c. 8, s. 63)

(Devam edecek...)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:06

DUA

Dua

Dua - Veysel Özsalman

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Dua

 

Dua bir itiraftır. Kulun kendi noksanlığının, zayıflığının ve acziyetinin ikrârıdır. Bu çaresizlik ve güçsüzlük karşısında Rabbinin sonsuz ve sınırsız kudretine sığınarak, kulun O’ndan yardım talep etmesidir. Olmazların ancak O’nun istemesiyle olacağının, çıkmazların yine ancak O’nun yardımıyla çözüm bulacağının beyanıdır.

Dua bir şuur halidir. Kulun kainattaki hiçbir şeyin Rabbinin isteği dışında gerçekleşemeyeceğini ve yine kainattaki başka hiçbir şeyin O’nun olmasını diledikleri üzerinde bir tesir meydana getiremeyeceğini idrak etmesidir.

Dua bir vuslattır. Hasret çekenlerin kavuşması, kulun kavline sadık kalmasıdır. Ferdin her gün defalarca “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz” diyerek verdiği sözün arkasında durmasıdır. Hiç kapanmayan rahmet kapısının davetine icabet etmesidir.

Bir rivayette Peygamber Efendimiz “Dua ibadettir.” dedikten sonra: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min 60) ayetini okuduğu belirtilir. Buradan hareketle ibadetlerinde kulluğun da temelini duanın oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Dua insanı değerli kılan, Rabbine sevimli gösteren fiillerin başında gelir. Zira Cenabı Hak Hazretleri: “(Rasulüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan 77) buyurarak dua ve yalvarışın kendi katında ne kadar kıymetli olduğunu belirtmiştir.

O halde duanın, sadece ezberden söylenen ve manasını söyleyenin dahi idrak etmeye gayret sarf etmediği süslü kelimelerden ibaret olmadığı kesindir. Her türlü taşkınlıktan, yapmacıklıktan ve samimiyetsizlikten uzakta, kulun kalbinin derinliklerinde Rabbine arz etmek için göz yaşlarıyla sulayıp büyüttüğü bir demet çiçektir dua.

Bir yolculuk, bir selam, bir bakış, bir iç geçiriş, bazen bir vedadır dua. Kısacası bir yaşama şekli hatta yaşamın ta kendisidir. Kalbi katılaşmamış, içerisindeki sevgi ve umudu tüketmemiş olanların her fikir ve hareketine sinmiş, onların ayrılmaz bir parçası olmuştur. Dua saf kalplerin ulaşabildiği ve tükenme korkusu olmayan sonsuz hazinenin hesapsız bir şekilde dağıtılmasıdır.

Duanın ehemmiyetine binaen “Dünya dua üzerine kurulmuştur.” demiş eski(meyen)ler. Bu nedenle onları hep bir dua halinde yahut dua arayışı içerisinde buluruz. Kâmil insanların, salihlerin, ana babanın, gariplerin, yolcuların, ağzı dualı ihtiyarların… kısacası herkesin duasına taliptir onlar. Hem bu dünya hem de ahiret için dua edip işlerini: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver…” diyerek Allah’a havale ederlerdi onlar. 

Modern zamanlarla birlikte bu hassasiyet yitirilmiş, mukaddesatla bağlarını koparma derecesine getiren insan ne yazık ki duanın da ehemmiyetini idrak edememiş ve onu da hayatın dışına itmiştir. 

Duanın usul erkanını bilmek bir yana insanların çoğunun artık duaya ihtiyaç hissetmediklerini görmekteyiz.Geriye kalan küçük bir azınlık da dua maskesi altında, farkında olmayarak, televizyon, internet yahut çeşitli vesileler ile gözyaşı tacirlerinin keselerini doldurma oyunlarına alet olabilmektedirler.

Maalesef modern insanın duaya ihtiyaç duymadığını görüyoruz, çünkü o kendisini farklı şekillerde güvence altına almaya, işlerini farklı şekillerde halletmeye alışmıştır. Bir araba aldığında mesela ilk işi kasko yaptırmak ve kazaların maddi yıkımından korunmaya çalışmak oluyor. Mevla bir ev nasip ettiğinde ilk önce sigortacılarda fiyat araştırması yapılıyor. En basitinden tabak çanak alacak olsa bile evvela garantisinin kaç yıl olduğu sorgulanıyor artık.

Meselenin fıkhî boyutu bir yana, insanların dua anahtarı ile açılan rahmet kapısını çalmaya yeltenmeyerek yalnızlaşmaları, kendilerini sadece maddi imkanların koruması altında rahat hissederek dünyevileşmeleri sonucu ferdin ve cemiyetin ruhi dengesi de bozulmaktadır. Bahsettiğimiz hadise günümüz insanının tüketici haklarını korumaya yönelik girişimlerinin ya-dırganıp eleştirilmesinden ziyade bunu yaparken kendisini Rabbine yakınlaştıracak yolları terk edecek bir konuma sokmasıyla alakalıdır.

Modern insan mukaddesata dair ne varsa hayatından çıkarırken, bu davranışını maskelemek adına bazı adlandırmalara başvurur. Bunlardan bir tanesi ve belki de en çok kullanılanı “aracıları devreden çıkarmak” yahut diğer bir söylemle “Mevla ile araya kimseyi koymamak”tır. Bu manada kendisini Hakk’a yakınlaştıracak vesileleri bir bir terk eden günümüz insanı geldiği son noktada kendisi de “aradan çıkarak” Mevla ile arasındaki bütün bağları koparmış olur. İşte duanın terk edilmesi Rabbi ile arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmakta ve kul açısından bakıldığında tam bir felaketle sonuçlanmaktadır.

Yaşamak zorunda bırakıldığımız yahut kendimizi öyle hissettiğimiz hayat bizden ibadeti, şükrü, zikri, fikri olduğu gibi duayı da koparıp almaya azmediyor. Amiyane tabirle biz “eşeği sağlam kazığa” bağlamaya çalıştıkça sanki farkında olmadan ipin ucunu iyice ellerimizden kaçırıyor gibiyiz. Çünkü bir yandan kendimizi garantiye aldığımızı zannederken diğer taraftan telafisi mümkün olmayan bir hataya sürükleniyor olabiliriz.

Hem kendimiz hem yakınlarımız hem de ümmet adına maddi ve manevi bolluk ve berekete ulaşabilmek için gönülden edilecek dualardan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Mukaddesatın yaşantımızdan iyice çıktığı ve fırtınalı bir dünyevi hayatın esiri olduğumuz şu devirde dua bizim sığınılacak tek güvenli limanımızdır. Hem kendimiz hem de elimizin ulaşmadıkları için sonsuz rahmet kapısından afiyet ve mağfiret dilenebileceğiz yegâne vasıtadır.

İnsan canını, malını ve hepsinden daha önemlisi ahiret hayatını ancak bunların gerçek Sahibi’nin istemesiyle güvence altına alabilir. O’nunla (cc) irtibat kurmak ise ancak gönülden ve samimi dualarla mümkündür. Dünya ve ahiret hayatı ancak her şeyin sahibi ve yaratıcısı Cenabı Mevla’ya el açıp, sadece O’ndan istemekle mutlak manada garanti altına alınabilir.

Cenabı Mevla bize kendisinden başkasına el açtırmasın, hayırlı dualarımızı merhametiyle kabul buyursun, salih kullarının duasını üzerimizden eksik etmesin. Âmin!...

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort