JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Ekim 2017 20:42

KALİTELİ İNSAN OLMAK

Kaliteli İnsan Olmak

Kaliteli İnsan Olmak - Fatih Yıldızlı

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Kaliteli İnsan Olmak

 

Kalite, hayatımızın her anında aradığımız bir kavram olmuştur ve olacaktır. Hep kaliteli bir hayat standartı istemişizdir ve muhtemelen de hayatımız boyunca, hayalimiz bu olacaktır. Peki, tam olarak ne anlıyoruz, hayal dünyamızın en vazgeçilmez bu sözcüğünden?

Çok çok iyi bir kazanç, evin, arabanın, eşyanın, yiyeceğin, giyeceğin en kalitelisine sahip olmak, sosyal bir varlık olarak insani paylaşımların yapılacağı en kaliteli ortamlarda bulunmak, hastalanmamak için en kaliteli, en sağlıklı hayat şartlarına sahip olmak, olur da hadsiz bir mikrop veya virüs bulaşırsa ya da Erzurum tabiriyle “ortalığın hastalığı” musallat olursa en iyi tedaviyi yaptırmayı mı anlıyoruz? Hadi diyelim anladığımız bu, o halde bunları elde etmişsek haliyle kaliteli bir insan olmuşuz demektir, sonrasında da tek beklentimiz galiba kaliteli insanlarla dolu bir çevre sahibi olmaktır. 

Heyhat! Maalesef çok değerli bir sözcüğü adeta bataklığa mahkum etmişiz! Çünkü kalite, kusursuzluğun ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Haddi zatında da onun anlamını, örneğini kusursuzluğun sahibi Allah (cc), kainatı O’nun hürmetine yoktan var ederken belirlemiş, M.S. 610 yılında ise bütün kainatı O’ndan haberdar etmiştir. Kainatın yaratılmış ve yaratılacak dahil en kaliteli insanı olan Ulu Önder Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’i (sav) alemlere rahmet olarak göndermiştir.

Evvela kendi nefsime söylüyorum ki: kaliteden anlamamız gereken; işte bu yoktan var ediliş sebebimizdir. Yani kalite kullukta aranmalıdır, bu arayışın başlangıç ve bitiş sınırı da Allah (cc), tarafından belirlenmiş bir deryadır. Kelime-i tevhid veya kelime-i şehadet ile girilen bu arayışın varış noktası Peygamber Efendimiz’in mübarek ayaklarının dibidir, özellikle ayak dibi dedim çünkü mübarek dizlerinin dibi Hz. Ebubekir (ra) efendimize aittir. O, sıddıktır ve en kaliteli insan olan Peygamber Efendimiz’in yetiştirdiği ilk numunedir, en güzel abidedir. Cenabı Hakk’ın, Peygamberimize: “Ben, Ebubekir’den razıyım, ona sor, o benden razı mı?’’ sualinin şerefine nail olan Hz. Ebubekir’i geçmek haliyle mümkün değildir!

An itibariyle iki milyara yakın müslümanız, elhamdülillah ilk adımı atmışız. Kendimizi bulmamız için, kalitemizi kendimiz belirleyelim diye yol açılmış, imkan ve irade verilmiş alemlerin Rabbi tarafından şükürler olsun! Evet, belki asrı saadette yaşamadık, haliyle Efendimiz’in mübarek ahlakından nasiplenemedik ancak ümitsizliğe yer yok, unutulmamalı ki Peygamberimiz’in varisleri, O’nun nurlu yolunu takip eden büyükler var. Bıkmadan usanmadan, yorulmak ne bilmeden kaliteli kul standartını ve sayısını artırmaya çalışan Allah ve Peygamber dostu aşıklar, sadıklar var. Onların rehberliği sayesinde Allah (cc), bizi, bize yani en büyük düşmanımız olan nef- simizin insiyatifine bırak- mıyor, şükürler olsun zerreler adedince!

Velhasıl kelam; aramak, bulmak, ol-mak lazım. Bilinmeli ki aramak; bulmak demek değildir. Bulmak ise olmak anlamına gelmiyor. Bu sene de hayırla ihya etmeye çalıştığımız ramazan-ı şerif ve Kadir Gecesi hürmetine, Rabbim bizi sevsin, sevdirsin ve sevindirsin! Yüce Rabbimiz yolumuzun büyüklerinin hatrına ve Habib-i Zişan Efendimiz’in hürmetine bu duamıza icabet ederse umulur ki aramış, bulmuş ve kaliteli olmuşuz demektir, inşaallah.

 

Yazar: Fatih Yıldızlı

 

Pazar, 01 Ekim 2017 20:18

DİL ve AFETLERİ GIYBET ETMEK - 5

Dil ve Afetleri 5

Dil ve Afetleri Gıybet Etmek - 5 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Dil ve Afetleri Gıybet Etmek - 5

 

Kalple Gıybet Etmenin Haram Oluşu

 

Bil ki, kötü söz haram olduğu gibi, kötü düşünce de haramdır. Başkasının kötülüklerini sayıp dökmek haram olduğu gibi, kendi kendine onun hakkında kötü düşünce içinde bulunman da caiz değildir. Burada kötü düşünce dediğim şey, başkasının kötü olduğunu düşünüp kesin olarak öyle hüküm vermektir. Böyle olmaksızın aklına gelen şeyler ve nefsin vesvese türü düşünceleri bağışlanmıştır. Burada yasaklanan, kalbin meylettiği, nefsin peşine düştüğü zandır.

Bu konuda Allah Teala (cc) şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat 12)

 

Zannın Haram Olmasının Sebebi

 

Kalbin sırlarını ancak, bütün gizli hallere vâkıf olan Allah (cc) bilir. Dolayısıyla, başka bir yorumu olmayacak şekilde, açık bir biçimde kötülüğüne şahit olmadığın müddetçe bir başkası hakkında kötü diye hüküm vermen uygun değildir. Böyle bir şeyi gördüysen de bu, gördüklerinle sınırlı kalmalıdır. Şahit olmadığın, kendisinden işitmediğin bir hususta kalbinde oluşan zan ve tahminler şeytandandır. Onu yalanlamalısın. Çünkü şeytan fâsıkların (yalancı, günahkâr) en büyüğüdür. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Eğer fâsık biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat 6)

Şeytanı tasdik etmek caiz değildir. Eğer gördüğün şeyde kötülüğü yansıtan bir durum olur, fakat onun kötü olmaması da düşünülebilirse, o kötülüğü tasdik etmek caiz değildir. Çünkü fâsık kişinin her ne kadar doğru söyleme ihtimali varsa da, onun haberini hemen doğru kabul etmen caiz değildir. Hatta birinin ağzı koklansa ve içki kokusu bulunsa ona hemen içki içenlere uygulanan ceza uygulanmaz. Böyle bir durumda önce şöyle düşünülür: “Belki ağzına içki almış ama içmemiş, tükürmüştür ya da ona zorla içirilmiştir.” Bütün bu ihtimaller olabildiğine göre, kalben kötülüğünü tasdik etmek ve müslümana su-i zan beslemek caiz değildir. Bu konuda Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, müslümanın kanını, malını ve ona kötü zan beslenilmesini haram kılmıştır.”

Bir malın, birine ait olduğunu söylemek için ne şartlar gerekli ise, bir kimseye kötü diye hükmetmek için de aynı şartlar gereklidir. Bu şartlar ya onu bizzat görmesi ya da gören âdil birinin şahitlik etmesidir. Böyle olmadan kalbine, birinin kötü olduğuna dair vesveseler geliyorsa bunları uzaklaştırman icap eder. Nefsine, kötülediğin insanın bütün halinin sana kapalı olduğunu, gördüğün şeyin iyiye de kötüye de yorumlama ihtimali olduğunu anlatmalısın.

 

Su-i zan Nasıl Anlaşılır?

 

Soru: İçte bir sürü şüphe mevcut ve nefis de sürekli kalbe kötü düşünceleri atıp dururken kalbe yerleşen kötü zan nasıl bilinir?

 

Cevap: Kötü düşüncenin kalbe yerleştiğinin alameti, kalbin önceki halinin değişmesidir. Bundan sonra o kişiden nefret etmeye başlar, sıkılır, onun durumuyla ilgilenmez, onunla beraber olmaktan kaçar, karşılaştığında ikram etmez, üzüntüsüne ortak olmaz. Bunlar kalpte karşı tarafa ait kötü düşüncenin oluştuğunu gösterir. Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Müminde üç şey bulunabilir. Bunlardan kurtulma yolları vardır. Biri hakkında kötü düşünceden kurtulmanın yolu onu araştırmamaktır.”

Yani, kalbe gelen kötü düşüncenin peşine düşüp araştırmamalı; kalbi ve azalarıyla ona göre tavır almamalıdır. Gelen düşünceyi gerçek kabul ederse, kalbiyle o kişiden nefret eder ve rahatsız olur. Bu düşünce fiillerine etki eder; bundan sonra karşı tarafa içindeki düşünceye göre davranır.

Şeytan bazen insanın kalbine, en küçük bir hile ile kötü düşünceleri yerleştirir ve ona şu şekilde vesvese verir: “Senin falan hakkındaki düşüncen doğrudur. Sen bu sonuca tahminle değil, keskin zeka, güzel anlayış ve aklınla ulaştın. Mümin, Allah’ın (cc) nuruyla bakar. O kimse, senin düşündüğün gibidir.” Halbuki bu kimse meseleye nurla değil, şeytanın aldatması ve zulmetiyle bakmıştır.

Adaletli bir kimse sana birinin kötü durumunu haber verdiğinde, onu tasdik etsen mazur sayılırsın. Çünkü sen haber vereni yalanlasan bu sefer ona karşı suç işlemiş, hakkında kötü düşünmüş olursun. Bu da ona karşı bir suizandır. Bu durumda biri hakkında hüsn-ü zan beslerken, diğeri hakkında suizanda bulunman uygun değildir. Fakat yine de, haber verenle karşı taraf arasında bir düşmanlık, inatlaşma ve haset olup olmadığını araştırmalısın. Yoksa suçlama altında kalabilirsin. Aynı şekilde babanın evlâdı lehine yaptığı şahitlik ve düşmanın şahitliği, töhmet endişesiyle reddedilmiştir. Böyle bir durumda haber veren eğer adaletli biriyse onu ne yalanla ne de tasdik et. Kendi kendine, “Bu durum benim tarafımdan zaten bilinmiyordu, Allah’ın örttüğü halde gizliydi. Olduğu gibi kalsın. Bence açığa kavuşturulan bir şey yok!” deyip geçmelisin.

Bazıları da görünüşte adildir. Bahsedilen kişiyle arasında bir hasetleşme yoktur, ancak o adil görünümlü kişinin insanlara sataşmak, onların kötülüğünü anlatmak gibi bir alışkanlığı vardır. Bu adam, hakikatte adil değildir. Gıybet eden kimse büyük günah işlediği için fasıktır. Gıybet onun alışkanlık haline getirdiği bir huyu olmuşsa, onun şahitliği reddedilir. Ne yazık ki zamanımızda gıybet, insanlar arasında çok yapıldığı için çokları buna hassasiyet göstermez ve yapılan gıybetten dolayı bir üzüntü duymaz.

Kalbine bir müslümana karşı kötü düşünceler gelirse hemen onunla ilgilen ve ona hayır dua et. Bu davranışın şeytanı öfkelendirir ve kötü düşünceyi senden defeder. Duayla meşgul olduğun ve onunla ilgilendiğin için kötü şeyler akla getirmez.

 

Yanlışını Gördüğün Bir Kardeşine Yapman Gerekenler

 

Müslüman kardeşinin zahiren bir yanlışını gördüğün zaman, ona gizlice, tenha bir yerde nasihat et. Şeytana kanıp da onun arkasından kusurlarını sayıp dökerek gıybetini yapma. Kusur işleyen bir kardeşine nasihat ederken, sakın onun bu halinden haberdar olmandan dolayı sevinme; aksine ona üzülerek nasihat et, yoksa o seni gözünde büyütür, sen ise onu gözünde küçültmüş olursun. Vaazınla ona karşı böbürlenirsin. Bu bir hatadır. Kusur işleyen din kardeşini uyarırken, kendin yanlışı yaptığında nasıl üzüntü duyarsan, aynı şekilde üzüntü duyarak onu günahtan kurtarma gayesi taşımalısın. Senin nasihatine ihtiyaç kalmadan o yanlışı terk etmesine daha fazla sevinmelisin. Böyle yaparsan hem nasihat etmek hem mümin kardeşinin derdine üzülmek ve hem de ona dini konusunda yardım etmek sevabını birlikte alırsın.

 

Tecessüs

 

Kötü düşüncenin meydana getirdiği sonuçlardan biri de tecessüstür; yani kusur araştırmaktır. Kalp, suizanla yetinmeyip karşıdaki insanın gizli halini araştırmak ister ve bununla meşgul olur. Bu da suizan gibi haramdır. Bu konuda Yüce Allah (cc) şöyle buyurur: “Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve biriniz diğerini çekiştirmesin).” (Hucurat 12)

Gıybet, su-i zan ve tecessüs aynı ayette birlikte yasaklanmıştır. Tecessüs, insanları Allah’ın (cc) gizlediği şekilde bırakmayıp, onların durumlarından haberdar olmak ve üzerindeki örtüyü kaldırıp gizli halini açığa çıkarmaktır. Halbuki onların durumu kendisine kapalı kalıp haberi olmasaydı bu, onun kalbi ve dini için daha iyi olurdu.

 

Gıybete İzin Verilen Durumlar

 

Dinimize göre güzel bir hedefe ulaşmak, ancak gıybetle mümkün olup başka bir yol yoksa o kişinin gıyabında yanlışını anlatmakta sakınca yoktur. Bu durum gıybetin günahını ortadan kaldırır. Bunlar da altı başlıkta toplanır:

 

1. Zalimin zulmünden şikayetçi olmak: Bir kimse, kendisi zulme uğramadığı halde, hakimin zulüm yaptığını, hıyanet ettiğini ve rüşvet aldığını söylese, gıybet etmiş olur. Eğer hakim tarafından zulme uğramışsa onun zulmünü sultana şikayet edebilir. Çünkü hakkını ancak bu yöntemle alabilir. Bu konuda Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Hak sahibi için söz hakkı vardır.”

Bir hadisi şerifte de şöyle buyurmuştur: “Zenginin borcunu ödemeyi geciktirmesi zulümdür.”

Diğer bir hadisi şerifte ise: “Zenginin borcunu ödemeyi geciktirmesi, ona dil uzatmayı (bunun sınırı, haddi aşmadan, sövmeden, hakaret etmeden ‘sen zalimsin’ demektir) ve cezalandırmayı (bu da, kadı tarafından onun ödemesi için zorlanmasıdır) helal kılar.” buyrulmuştur.

 

2. Kötü halin düzelmesi için yardım istemek: Konuya örnek olacak şu olay rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ömer (ra), Hz. Osman’ın (ra) (Hz. Talha olduğunu söyleyenler de vardır) yanından geçerken selam verdi. Hz. Osman (ra) selamını almadı. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), aralarını bulsun diye gidip durumu Hz. Ebu Bekir’e (ra) anlattı. Bu gıybetten sayılmaz.

Yine, Ebu Cendel’in Şam’da içki içtiği haberi Hz. Ömer’e (ra) gelince ona şu ayetleri yazıp göndermiştir: “Hâ, Mîm. Bu kitabın indirilmesi, mutlak galip ve (her şeyi) hakkıyla bilen günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.” (Mü’min 1-3)

Bunun üzerine Ebu Cendel tevbe etti. Hz. Ömer (ra), bu haberi kendisine ulaştıranı gıybetçi saymamıştır. Çünkü o kişinin mak- sadı, Hz. Ömer’in (ra), o adamın yaptığı işi çirkin görüp ona kurtulması için yardımcı olmasıdır. Haberi getiren kimse, içkiyi içen adama ancak Hz. Ömer’in (ra) nasihatinin fayda vereceğini düşünmüştü. Böyle bir durumda gıybetin mubah olması güzel niyete bağlıdır. Böyle olmazsa haram olur.

 

3. Fetva istemek: Bir kimse müftüden fetva alırken, içinde bulunduğu durumu olduğu gibi anlatabilir. Mesela, senin müftüye gelerek, “Babam veya eşim veya kardeşim bana zulmetti. Bundan nasıl kurtulurum?” diye sorman gibi. Ancak böyle durumlarda en güzel soru tarzı: “Bir adama babası, eşi veya kardeşi zulmetse bundan nasıl kurtulur?” şeklinde olmalıdır. Fakat ilk soru şeklinde olduğu gibi olayı, isim ve sıfat vererek açıkça anlatmak da caizdir.

Hz. Hind b. Utbe, Allah Rasulü’ne (sav) gelerek, “Kocam Ebu Süfyan çok cimridir. Bana ve çocuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor. Ondan habersiz malından alabilir miyim?” diye sorduğunda, Rasulullah (sav): “Normal olarak, sana ve çocuğuna yetecek kadar al!” buyurmuştur. Burada Hz. Hind’in maksadı fetva sormak olduğu için, kocasının cimri olup kendisine ve çocuğuna bakmadığını söylediği halde, Allah Rasulü (sav) onu engellememiştir.

Rabbim izin verirse gelecek ay devam edeceğiz inşaallah. Allah’a (cc) emanet olun.

 

Kaynakça:
Dil Belâsı, Hüccetü’l İslam İmam Gazali, Semerkand Yayınları, 2011.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Pazar, 01 Ekim 2017 20:06

İBADETTE İHLASA ULAŞABİLMEK

İbadette İhlas

İbadette İhlasa Ulaşabilmek - Mine Şimşek

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

İbadette İhlasa Ulaşabilmek

 

Sonsuz hamd ve şükürler Halık-ı Zülcelal Hazretleri’ne olsun. Başlarımızın tacı, gönüllerimizin ilacı sevgili Peygamberimiz’e salat ve selam olsun. Bu ayki yazımızda ibadetlerimizde amellerimizin daha güzelini, takva olanını ve ihlaslı yapabilmenin inceliklerini anlatmaya çalışacağız inşaallah.

İhlas nedir? Sözlük manası: Temiz, doğru, yürekten, sevgi, samimiyet, doğruluk anlamındadır. İstılahi manası ise: Arıtma, saflaştırma, kul ile Rabbi arasında riyasız bir amel, nefse pay çıkarmadan doğruca Hakk’a yönelmesidir.

Ayeti Kerimede Cenabı Hak (cc) buyuruyor ki: “İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince işte onlar cennet ehlidir, onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Hud 23) 

Birkaç hadisi şerifte Peygamberimiz (sav): “O sizin suretlerinize bakmaz, kalplerinize bakar.” “İhlaslı az amel yeter.”, “Amellerinizde ihlası gözetin, zira Allah sadece amelin halis olanını kabul eder.” buyurmuştur. Hadisi kudside de: “Kulumun bana yaptığı ibadetlerden en çok sevdiğim; ihlas ile başkasına nasihat etmesidir. Kuşkusuz Allah ancak kendi rızasını kazanmak gayesiyle halisane olarak yapılan amelleri kabul eder.” buyrulmaktadır. (Müslim 33) 

Bizler bazen düşünüyoruz! Bu dünyaya niye geldik? Nefisimizin terbiyesi için. Cenabı Hak (Fecr 27-29) buyuruyor: “Ey mutmain olmuş nefs! Sen ondan razı, O da senden razı olarak gir cennete.” Bu ayeti kerimeden anlaşılıyor ki artık terbiye olmuş nefs Cenabı Hakk’ın (cc) rızasını kazanıp cenneti hak etmiştir. Bizler ise kendimizi hesaba çektiğimizde Rabbimizin emir ve buyruklarını yerine getirebiliyoruz. Fakat bizlerden ihlas isteniliyor. Gönülden Allah’a sevgi ve muhabbet olması ve teslimiyet olması gerekir. Yapmış olduğumuz ibadete güvenmeden az ama öz ameller ile kulluğumuza devam edip O’nun rızasını arama gayretinde olmalıyız. Allah dostları ise ihlası şöyle tarif buyurmuşlardır: “Bizler acıktığımızda ekmeğe iştahla sarıldığımız gibi veyahut da uçurumun kenarında giderken düşerim korkusu ile dikkat ettiğimiz gibi Cenabı Hakk’ın (cc) celalinden korkup, ibadetlerimiz de sevgimiz de bu şekilde olmalıdır.” 

Hâce Hazretleri (ksa) ihlas ile ilgili bir sohbetlerinde: “İbadette öncelikle ihsana ulaşabilmek için o ibadeti emredildiği gibi yapmaya çalışmak gereklidir. O ibadete gönlünü katmak gereklidir. Sevgi ile muhabbet ile coşku ile yapmak, haz almak… İbadet sırf bedenle yapılan şey değildir. Kalbin, ruhun, zihnin o ibadete iştirak etmeli. Allah gönlüne nazar ediyor yani senin Kur’an okurken, tesbih çekerken, namaz kılarken gönlüne bakıyor; gönlünde oluşan ne? Evet elinde tesbih var, çekiyorsun ama kalbin ne çekiyor, kalbin de Allah diyorsa, huzur buluyorsan tamam. 

Abdesti de öyle almalıyız, düşünki yazın aşırı sıcakta denize girsen serinlensen daha o denizden çıkmak istermisin? Adeta o serinliği bütün iliklerine kadar hissedersin. Sanki gaflet ateşinde idin Rabbin senden bir abdest istedi, sen o denize giren adam gibi suyun altına girdin, Allah bir dalga getirdi ve seni yakan ateşi bir anda söndürdü, yanıp kül olacaktın hayatın kurtuldu, tertemiz oldun, vücudunun bütün güzellikleri açıldı. Abdesti böyle bir şevk ile iştah ile alacaksın. Allah’ın izniyle öyle aldığın abdest ile namazı da bu minval üzere kıl, o zaman ihsana ermiş olursun. Eğer sen namaz kılarken Allah’ın azameti karşısında gönlünde mahcubiyet, mahviyet oluşuyorsa Allah’tan utanıyor, o yüzden boynunu büküyorsan, o garipliği gönlünde hissediyorsan, Allah’ın yanında namaz kılıyorsun demektir. İşte tefekkür dediğimiz şey bu ihsana böyle ulaşılır. Yoksa sen ellerini bağlamışsın, kıbleye dönmüşsün ama içinde gezen tilkiler var, bedenin eğilip kalkmaktan öteye gitmiyor.” buyuruyor.

Hâce Hazretleri’nin (ksa) bu güzel sohbetlerini biraz açacak olursak ibadet yaparken ben borcumu yapayım, üzerimden kalksın düşüncesi ile değil de gönülden yaparak, kendimizi o ibadete vererek yapmamız isteniliyor. Misal: Bir tabak yemek yerken ne kadar malzeme zengin olursa olsun, tuz olmaz ise o yemeğin tadı olmaz. Allah dostları: “İhlas amelin tadıdır, tuzudur.” buyururlar. Bizler yapmış olduğumuz ibadetlerimizde tat alamayan insanlar olarak ilk önce şu hasta gönüllerimize şifa bulmalıyız. Namaz kılıyoruz eğilip kalkmaktan öteye gitmiyor, oruç tutuyoruz açlık ve susuzluktan başka bir şey hissetmiyoruz, sohbet dinliyoruz “Bu anlatılanları bir kez daha duymuştum.” diyebiliyoruz. Fakat bizden istenildiği gibi amele dökemiyoruz iştahla yapamıyoruz. Bu da hasta olan kişinin “Ben doktora gitmeden, ilaç kullanmadan iyi olurum!” diyen kişinin haline benzer. Doktor ilaç yazar, biz o ilacı alıp tarif edildiği gibi kullanmaz isek şifa bulamayız.

Hasta gönüllerimize şifa dedik... Bunu kendimizde arayıp; “Nerede yanlışım var, acaba nerede eksiğim, hatam var? deyip o eksiğimizi bulmaya çalışmalıyız. Birincisini açıklamaya çalışalım: Bir bayan olarak çok maleyani ile uğraşlarımız var ise bunu azaltmalıyız. Aksi halde bu durum bize ibadetten değil tat almak “Ne zaman bitecek!” düşüncesini getirir. Mesala çok telefon veya televizyon bağımlısı isek veya da bilgisayarın başında örgü modelleri, yemek tarifleri, belki alacak gücümüz olmasa bile takı ve kıyafet modelleri ile saatlerce vakit geçirebiliyorsak bunlar zaman israfıdır.

İkincisi: Acil işimiz olmadıkça çok çarşı pazar dolaşıyorsak, vitrinlerde ev eşyalarına takılıp gönüllerimiz hep onlarla meşgul ise veya ev gezmelerinde altın günlerinde kısır, kek, kurabiye yiyerek vakitlerimiz geçiyorsa bu da bizim için ciddi sıkıntı.

Üçüncüsü ise: Ne dünyaya ne de ahirete yaramayan lüzumsuz çok konuşmalarımız, dedikodularımız, Allah korusun yalan sözler, belki farkına varmadan ağzımızdan çıkan isyan kelimelerimiz var ise durumumuz vahim.

En kısa zamanda bu hastalıklarımıza tevbe edip boş uğraşmalarımızı azaltmaya gayret etmeliyiz. Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde çok kitap okumamızı, annelerimizin hayatlarını, peygamberlerin, sahabe efendilerimizin hayatlarını okumamızı ve kadın ilmihalinin öğrenilmesini, ayrıca her gün Kur’an cüzü ve Kur’an’ın mealini okumamızı tavsiye buyurmuşlardı. Bizler de şu hasta gönüllerimize Allah dostlarının tavsiyelerini istenildiği gibi yerine getirir isek, Allahın izni ile şifa bulup ihlasın tadına varabiliriz inşaallah.

Cenabı Hak (Hicr 99) ayeti kerimesinde bizlere buyuruyor: “Sana ölüm gelip çatıncaya kadar Rabbine kulluk et.” Rabbimiz bizlerden ölene kadar kulluk istiyor, boş işler ile uğraşmamızı istemiyor, ama ihlaslısını, en güzelini istiyor gönülden gelerek… Bunun içinde yine Kur’an-ı Kerim’de muttakileri ve takva sahiplerini methederek kulluğun en güzelinin nasıl olacağını bizlere bildiriyor. Birkaç örnek verecek olursak:

“Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadırlar.” (Mürselat 41) 

“Kendilerine peygamber gönderdiğimiz memleketlerin halkı iman etseler ve takva sahibi olsalardı elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat onlar peygamberimizi ve ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları işledikleri günahları sebebiyle cezalandırdık.” (A’raf 96) 

“Muttakilere gelince muhakkak onlar güvenli bir makamdadırlar. Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyecekler karşı karşıya oturup sohbet edeceklerdir. İşte halleri böyledir, hem onlara iri gözlü hurileri eş yaptık. Orada güven içinde her meyveyi yiyip içerler. Orada dünyadaki ilk ölümden başka ölüm tatmazlar, Allah onları cehennem azabından korumuştur.” buyrulmaktadır. (Duhan 51-56)

Takva demek, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi, kişiyi Allah’tan alıkoyacak her şeyden uzak durması ve her işinde Hakkı’n rızasını gözetmesidir, diyebiliriz. Kısaca özetleyecek olursak Kur’an-ı Kerim’de yer yer şunlar zikredilmiştir: Allah için iyilik yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenler. Haramları terk edip şüphelilerden dahi sakınanlar. Geceleri az bir miktar uyuyup seher vakti Allah’tan af ve mağfiret dileyenler. Öfkelendikleri zaman öfkelerine sahip olanlar. Söz verdikleri zaman ahitlerini yerine getirenler. Sabır ehli olanlar, günah işlediğinde hemen tevbe edenler. Rablerinden korkup saygıyla boyun eğenler, salih amel işleyenler, dosdoğru ve sadık olanlar ve kalbi selim kimselerdir.

Yazımızı bir kıssa ile bitirelim inşaallah: Bir Allah dostu müridlerine ihlas ile ilgili sohbet eder, müritlerinden biri kalbini yoklar, şeyhin anlattığı o ihlas ve samimiyeti kalbinde bulamaz ve o günden sonra artık gidip gelmez olur. Bu durumun farkına varan şeyh onu huzura çağırtır ve sorar: “Artık yanımıza niçin gelmez oldun?” Mürid cevap verir: “Sohbetinizden etkilenerek kendimde ihlası bulamadım bu yüzden terk ettim.” ser. Şeyh ona: “Evlat biz sana ameli terk et demedik, amelinde ihlası ara dedik.” der, şeyh sözüne devamla: “Şeytanın bir hilesidir ki insanlara hayır adına yaklaşıyor gibi görünüp musallat olmaktadır. Sen hizmetine devam et, ihlası da onun içinde ara, en kötü ihlassızlık hizmeti terk etmektir. Tam ihlas ise amelin içinde aranılır, o amel veya ibadetinde kendi nefsine bir pay çıkarmadan yaptığın o işe kilitlenmek en büyük ihlastır.” diye ikazda bulunur.

Cenabı Hak (cc) ne şekilde olmamızı istiyorsa O’nun istediği gibi kulluğumuzu yapıp takva sahibi olanlardan, ihlasa ulaşabilenlerden olmayı cümlemize nasip etsin.

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Beri Gel Barışalım

Beri Gel Barışalım, Yad İsen Bilişelim - Nurten Özen

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Beri Gel Barışalım, Yad İsen Bilişelim

 

Bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden Yüce Rabbimize sonsuz hamdü senalar, O’nun Habibi Edibi’ne, aline, ashabına, etbaına, kıyamate kadar var olan dostlarına salatü selamlar olsun. Amin.

Bu yazımızda arabuluculuk ve barış içinde yaşamanın önemini paylaşacağız inşaallah. 

İnsanız, birlikte yaşıyoruz, her birimizi Rabbimiz farklı mizaçlarda halketmiş. Kur’an-ı Kerimi’nde bizleri kardeş ilan etmiş.Barış içinde yaşamamızdan razı olmuş. 

Müminler birbirinin kardeşidir. İki kardeşin arası açıldığında, diğer kardeşler onları barıştırmalıdır (Hucurat 10). Çünkü müslümanların birbirine küs durması dine zarar verir. Bu sebeple dargınları barıştırmak oruçtan, namazdan ve sadaka vermekten daha faziletli bir davranıştır (Ebu Davud, Edep, 50). 

Evet, iki insanın arasını bulmak başlıbaşına bir iyilik, bir hayırdır. İnsanlar arasında laf taşımayı günah ve çirkin bir davranış kabul eden dinimiz, dargınları barıştırmak düşüncesiyle laf taşımayı, hatta bu maksatla yalan söylemeyi mübah görmüştür. 

Ebu Eyyüb Ensari’nin (ra) rivayet ettiğine göre; Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Bir müslümanın, herhangi bir müslüman kardeşi ile üç günden fazla küs durması ve karşılaştıklarında berikinin yüzünü o tarafa, ötekinin bu tarafa çevirmesi helal değildir. Bu iki kişiden daha hayırlı olanı, karşı tarafa ilk önce selam verenidir.” (Tirmizi)

Hasan Basri’nin (ra) rivayetine göre; sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Birbirinize küsmeyiniz. Eğer küsmeniz kaçınılmaz ise bu dargınlık üç günden fazla sürmesin! Eğer iki müslüman birbiri ile dargınken ölürlerse cennette bir araya gelemezler.” 

Yine Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre; Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Her pazartesi ve perşembe günü cennetin kapıları açılır ve Allah’a ortak koşmamış her kulun günahları affedilir. Yalnız müslüman kardeşi ile dargın olanlar müstesna. Öyleleri ile ilgili olarak ‘Bu iki kişi barışıncaya kadar haklarında hiçbir işlem yapmayın!’ diye seslenilir. Birbirleri ile dargın olanların amelleri üç günden çok askıda kalıp işleme konmayınca reddedilir.”

Enes b. Malik’in (ra) rivayet ettiğine göre; sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Şu beş kimsenin kıldığı namaz kabul edilmez; a)Kocası kendisine dargın olan kadın b)Efendisinin yanından kaçan köle c)Müslüman kardeşi ile üç günden fazla küs duran kimse d)Devamlı içki içen kimse e)Kendisinden hoşlanmayan bir cemaate namaz kıldıran imam.” 

Dargınları barıştırmak yüce Rabbimizin emri, Sevgili Peygamberimiz’in kavlidir. Efendimiz ashabı arasında küs olanların olduğunu öğrendiği zaman: “Haydi gidelim, şunların arasını bulalım!” diyerek yanına bazı sahabileri alır, oraya gider ve dargınları barıştırırdı. (Buhari Ezan 48)

Dargınlığa Mahal Vermemeli

Dargınlığın önemli sebeplerinden biri, üçüncü şahısların söz taşımasıdır, yani koğuculuk yapmasıdır. Allahu Teala; dedikodu yapan laf taşıyan kimselere uyup onların ardından gitmeyi yasaklamıştır (Kalem 68/11). İnsanlar arasında laf taşıyanlar kabirde azap göreceklerdir (Buhari, Vüdu, 55-56). 

Birbirine Darılmamalı

Efendimiz (sav): “Müminler, her parçası birbirine kenetlenmiş binalar gibi birbirine tutkun olmalıdır. Çünkü onlar birbirini sevmekte, birbirine acımakta bir vücuda benzerler. Şeytan; müslümanların kendisine tapmasından ümidini kesmiştir, ama onları birbirine düşürmekten ümidini kesmemiştir, bu sebeple müslümanların arasını açmaya çalışacaktır.” buyuruyor. (Buhari, Edep, 27) 

Dargın iki kişi karşılaştığında biri selam verir diğeri de alırsa ikisi de sevap kazanır. Kendisine selam verilen kimse selamı almazsa, küs olmanın günahını üstlenmeye devam eder; selamı veren ise sorumluluktan kurtulur. (Ebu Davud, Edep, 47) 

Din kardeşine bir yıl küs duran, onun kanını dökmüş gibi günaha girer. (Ebu Davud, Edeb, 47)

Bütün bu öğrendiklerimizi ancak gönüllere tasarruf eden mürşidi kamiller vasıtasıyla hayata geçirebiliriz. Bunun için buyuruyorlar ki: “Mürşidi olmayanın müşkülü çoktur.” Öyle ifade edilir ki tasavvufun ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir. 

İlk bakışta incitmemek zor gözükse de asıl zor olan incinmemektir. Aşırı alınganlık biraz da kibirdendir. İnsan nefsin kırılmasıyla kalbin kırılmasını karıştırır. 

Hâce Hazretleri de: “İncinmeyin! İncinirseniz ne in kalır ne de cin!” buyurur. İbrahim Hakkı hazretleri de: “Cihan bağında ey akıl, budur makbulu ins’ü cin, Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin.” Alvarlı M. Lutfi hazretleri de yine bu gerçeğe dikkat çekmişler: “Aşık der inci tenden, İncinme incitenden, Kemalde noksan imiş, İncinen incitenden…”

Görüldüğü gibi yol bir, yordam bir. Bütün dostlar bize aynı tenbihi buyurmuşlar.Ezcümle Yunus Emremiz: “Beri gel barışalım, yad isen bilişelim. Atımız eğerlendi, göçtük elhamdulillah.” buyurmuyor mu? 

Evet, hepimiz bir gün buradan göçüp gideceğiz, kalan kimse yok şu alemde. Baki kalan hoş bir seda imiş. Hâce Hazretleri: “Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.” buyurur. Görüldüğü gibi sevilmenin yolu sevmekten geçiyor. Birbirini Allah (cc) için sevenlere müjdeler var, küsenlere değil.

Rabbim bizi sevsin, bizi sevindirsin, bizi dostlarına sevdirsin. Gerçek kardeşliğe erdirsin…Amin.

 

Yazar: Nurten Özen

 

Pazar, 01 Ekim 2017 19:33

AŞK YOLCULUĞU

Aşk Yolculuğu

Aşk Yolculuğu - Gönül Pınarından

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Aşk Yolculuğu

 

Hamd olsun alemlerin Rabbine! Gönülleri sevgiyle rızıklandırana… Dostluk gibi bir erdemi gönüllere nakşedene… Aranıp da bulunamayacak güzellikleri coşku dolu gizli yüreklerin avucuna koyan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam olsun Sahibimiz, Efendimiz, Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafa (sav) Hazretleri’ne.

Her yolculuğun bir anlamı vardır ve yolculuklar niyetlerle anlam kazanır. İnsana çok zor gelir yolcu olmak. İnsan hep kalıcı olmanın, hep bir şeylerin sahibi olmanın derdindedir. Yolculuklar insana yokluk duygusunu hatırlatır. Sahibi olduğunu zannettiği şeyler yanında olmaz artık. Aileni bırakıp çıkmışsın yola; evin, işin, arkadaşların hepsi geride kalmıştır… Yolculuk insanı yalnızlaştırır… Hele gönüldeki yalnızlık... 

İbn Ömer (ra) anlatıyor: Rasulullah (sav) omuzumdan tutarak şöyle buyurdu: “Dünyada bir garip yabancı gibi hatta bir yolcu gibi ol! Kendini kabir halkından biri gibi kabul et.” (Tirmizî, Zühd, 25)

İnsanoğlu dünya hayatına bir yolculukla başladı. İnsanın yolculuğu bu dünyada bitmez. Bu seyir her daim devam etmektedir. Nereden başlayıp nereye gider bu yolculuk?

Bu yola çıkarken her şeye rağmen dünya hayatının inişli-çıkışlı, sarp ve dar sokaklarını, kimi zaman hüznü, kimi zaman kederini-tasasını, derdini sevgiyle aşmaktadır. Bu yolculukta iyilik ve güzellik adına ne varsa bunun lezzetini her daim yaşayan, yaşatan bir kervandadır insan. Bu yolculukta aslında hedefimiz, varacağımız nokta ahirettir. Bu yolculuk O’na doğru, Hakk’a doğru yol almaktır. Bu dünya sanki bir ağaç altında gölgelenmek gibi… O yolculukta ağacın altında sadece dinlenmek… Yıllandıkça dallaşan, bir çiçek misali sulandıkça yeşeren, bir sevda misali… Zamanın ve mekanın şartlarına dahi aldırış etmeden… 

Bir sevdadır aslında ahiret. Bu dünya yolculuğunda bizim için bir sancaktır, hasrettir. O sancağı ve hasreti dengeli tutmaktır insanın görevi. O hasreti nakış nakış, sevgisini ince ince dokuyan öpülesi ellerin, iyilik neferlerinin yüreğinden kopup gururla taşıdığı bir sancaktır ahiret yolculuğu. 

Bizim yolculuğumuzda ise hayat köprüsünden geçerken zoru yaşamanın sevincini hatırlatan bir şey olur ahiret düşüncesi. İşte insan bu aşk ile, bu sevda ile yürüdüğü bu yolda ne varsa O‘nun bilmeli. Konakladığı her yerde… ağaçta-toprakta, kalemde-kâğıtta, güneşte-ayda, dağda-taşta, ekmekte-aşta… O’nun varlığını hissetmeli insan. Bu heyecanla, bu dünya dengesinde hedefini iyi belirlemeli. 

Cenabı Hak sevgi dolu iki gönlü bu heyecanla bir araya getirdi. İşte bu heyecandan, bu sevgiden evlilik-mutluluk meyvesi çocuk oluştu. Anne o meyveyi dünyaya getirene kadar bu yüzden sabrediyor. İşte o özlem annede gayret, sabır oluşturuyor. Anne biliyor ki bu sancılar özlemin sona ereceğinin işaretidir. Ve biliyor ki saatler-günler hasretle geçse dahi vuslat var. O yüzden sabrediyor. 

Bu dünyada sevgi yolculuğunun meyvesi olan o çocuk ise 9 ay sabrediyor. Yaradanı onu orada muhafaza ediyor. Hepimizin asıl yolculuğu orada başlıyor. İnsan sabrederken hisseder ki o sabırdan, o hasretten mutlak bir murada varırım. Bu yüzden insan bu yolculuğa çıkıyor. O murada varmak için…

Burası bir buluşma, bir randevu yeri aslında. Cenabı Hak kendisiyle buluşmayı, tanışmayı burada, bu yolculukta bize gösteriyor. İmanla, sevgiyle buluşturuyor. Yolu imandan geçen, yolu dostluktan-insanlıktan geçen, yolu sevgiden-aşktan geçen... İşte bu güzellikleri harmanlarsa insan hedefe varır inşaallah. 

Her ne kadar bu dünyaya gelme sebebimiz anne babalarımız olsalar da asıl sebebi bilmemiz gerek ki o Efendimiz’dir (sav). O’nun hürmetine en değerli varlık eşref-i mahluk olduk.

İnsanın niyeti güzel olunca, Allah’ın kulu olduğunu iyice anlaması kolaylaşıyor. Bu yolda üzerine düşen vazifenin ne olduğunu gönlü ve aklıyla düşünebiliyor. Ama bu insanın ilerlemesi, yol alması için, hedefine varması için bir kılavuz olması lazım yoksa bu yolculuğun meşakkatine sabredemez. Cenabı Hak (cc) bile Cenabı Peygamberi bir yolculuğa, miraca çıkarırken Hz. Cebrail’i (as) gönderdi. Onunla bu kutlu yola çıktı Efendimiz. Belli bir noktaya geldiklerinde Cebrail (as) oradan öteye gidemedi. 

Şimdi bizler bu hadiseden ders alacak olursak bu dünya yolculuğunda tek başımıza hiçbir hedefe varamayacağımızı anlamamız lazım. Normal bir yolculuğa çıkacağımız zaman bile yanımızda mutlaka bize eşlik eden bir yakınımız oluyor. 

Dünyaya gelirken tek başımıza geldik belki ama hiç yalnız olmadık. Anne-babalarımızın varlıklarında başlayan yolculuğumuzda Hakk’a varmak için, Hakk’la buluşmak için bu yolun bizden önceki yolcularına tabi olmamız lazım; çünkü yolculukta ne yapmamız gerek, usuller neler onlar bize öğretiyorlar. Cenabı Hakk’ı burada bulmamızı, onu tanımamızı tarif ediyorlar. Bizi hiç kendi başımıza bırakmıyorlar. 

Şimdi yukarda anne-baba örneğini verdik, bizi dünyaya getiriyorlar bizim için her türlü cefaya katlanıyorlar ama belli bir noktadan sonra artık bizi bize bırakıyorlar. Vefat ettiğimizde, yolculuğun dünya süreci bittiğinde bizim için çok ağlıyorlar, kabre kadar getiriyorlar. Bizi kabre koyana kadar… Sonra bir saat dahi başımızda zor bekliyorlar. Bizim orada, yanımızda ve başımızda kalacak olan şey ne? Salih amelimiz değil mi? İşte salih ameli bize öğretecek olan insanı kamil yoldaki asıl rehberimizdir. 

Ömür bitiyor kardeşler, onun için Allah’ı tanıtan-sevdiren kervanlara bir an önce katılmamız lazım. Dünya çok kısadır. Hâce Hazretleri buyuruyor ki: “Dünya üç gün: Biri doğduğun gün, biri doyduğun gün, biri öldüğün gün.” Bu hayat nasıl olsa sona erecek, biz o sevginin faydasını bu yolculuk bitince daha çok göreceğiz. İnsanı kamiller bir insanı severse sevdiklerini yalnız bırakmazlar. Ne dünyada ne kabirde ne de ahirette… Bunu hayatlarımızda çok açık ve net görebiliyoruz. Sevdikleri ahirete intikal ettikten sonra da onlara karşı çok vefalı olurlar. 

Hakikati yaşayanların olduğu yerde sıkıntı olmaz. Kimi seversen olunla olursun “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Ne bu dünyada sıkıntı çekersin ne de kıyamette... Burada onlarla haşir-neşir olan ahirette onlarla haşrolur. Hâce Hazretleri buyuruyorlar: “Neyi seversen osun, değerin sevdiğin şey kadardır.” 

Peki, kim bu insanlar? Allah’ın dostları… Burayı çok iyi düşünüp tefekkür edelim. Allah’ın dostları ne demek? Yani Hakk’a (cc) yakın olmuş, kendini sevdirmiş. Sevenlerden iken sevilenlerden olmuş. 

Hak dostlarından, bu yolculuğun kılavuzlarından Şahı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: “Allah bir kulu severse, onu sevdiğine gönderir. Terbiye ettirir, kendine yakışacak şekilde onu edeplendirir ve nihayet onu sever. Sana müjdeler olsun; eğer seni böyle bir rehbere gönderdiyse haberin olsun Allah seni seviyor demektir.” İşte kişi usulüne göre bu yola devam ettiği zaman matluba ulaşır. Matluba ulaşmanın en büyük vasıtası onun dostlarından geçer. Bir sanatın ustası, o sanatın inceliklerini iyi bilir. İnsanı kamiller, Allah Teala’nın sevgili kullarını yetiştirme sanatında ustalaşmışlardır. Bu sanatın inceliklerini bilirler.

Bu sanat nasıl olur? Akıl bunu idrak etmekten uzaktır; çünkü bu sanat, bizim bildiğimiz sanat değildir. Ancak bu sanatkarların yanında terbiye olmuş kişileri görünce -anlamak değil- sadece fark edebiliyoruz. Ana, baba, öğretmen… daha ziyade insanın dış görünüşünü terbiye etmeye uğraşırlar, içine çok tesir edemezler. Allah dostları ise insanın batınını, ruh yapısını terbiye ediyorlar. Manevi hastalıklarını tedavi edip iyileştiriyorlar. İnsan bu dünyaya gelip Allah’ın dostlarını kendine kılavuz olarak seçti mi artık bu insan dünyadaki en büyük bir servete sahip demektir. 

Bu yolculuk aşk yolculuğudur. Vuslata erdiğimizde asıl yaşanacakların yeni başladığını görürüz. İnsanın varış zannettiği şey, yeni başlangıcıdır aslında. Bütün peygamberler bu aşk yolculuğundan geçmiş, insanlara da bu aşk yolunu açmışlardır. Hz. Adem’in yeryüzüne inişi, Hz. İbrahim’in ateşe gidişi, Hz. İsmail’in kurban oluşu, Hz. Yakub’un ağlayışı, Hz. Yusuf ‘un köle oluşu… bu aşk yolunun yaşam görüntüleri, cilveleridir. Peygamber Efendimizin (sav) küçük yaşta ailesini kaybedişi, çok sevdiği memleketinden çıkarılıp hicret edişi… bu aşk yolunun yaşanmasıdır. Hz. Ebubekirler, Hz. Aliler, bütün ashabı kiram… Sonraki dönemlerde Şahı Nakşibendler, Abdulkadir Geylaniler, Mevlanalar… Hep bu aşk yolunun talebeleridir.

 

Yazar: Gönül Pınarından

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort