JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Perşembe, 01 Mart 2018 00:07

ORTADOĞUDA DEĞİŞEN DENGELER

Ortadoğuda Değişen Dengeler

Ortadoğuda Değişen Dengeler - İrfan Aydın

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Ortadoğuda Değişen Dengeler

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehli beyt’in, ashab-ı kiramın, saadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. Sonra da günümüzü aydınlatan büyüklerimizin üzerine olsun…

Uzun zamandan beri belli bir denge halinde yönetilen Suudi Arabistan’da prenslerin ve üst düzey yöneticilerin tutuklanması üzerine uzun zamandan beri süregelen denge bariz bir şekilde bozuldu. Veliaht prens Muhammed bin Selman mevcut durumu sürdürülebilir olmadığını düşünerek tarihi bir hata yaparak bütün dengeleri bozdu. Bu hareket bir taraf açısından yakın vadede bir kazanım getirecek gibi gözükmekle beraber orta ve uzun vadede ülkeyi kaosa ve bölünmeye götüreceği çok açıktır. Amerika’yı arkaya alıp yapılan bu hareket İngiliz yanlılarını devre dışı bırakmış gibi gözükmekle beraber henüz oyunun kazananı ortaya çıkmış değildir. Hiç birisi temiz olmayan bu taraflar arası saray kavgaları İngilizler tarafından Osmanlı’ya karşı kurulmuş olan Suudi Krallığı’nın sonunu getirecek gibi gözükmektedir. Zaten batıda yayınlanan haritalar bu günkü Suudi Arabistan’ın dörde bölüneceğini öngörmektedir. Merkezde Riyad devleti , Mekke ve Medine de hicaz devleti, Kuveyt yakınlarındaki Şii bölgelerin Irak’ın güneyinde kurulacak Şii ırak devleti ile birleşmesi, güneyde Necran bölgesinin bölünmüş Yemen devleti ile birleşmesi Hicaz bölgesinin kuzeyinde yer alan Kızıldeniz kıyılarının Ürdün ile birleşmesi... 

Sonuçta ortada Suudi Arabistan diye bir devlet kalmıyor. 

Fakat Amerika ve İsrail Suud’u bölmeden önce ona yeni vazifeler vermiş gibi gözüküyorlar. Önce İran sonra da Türkiye’yi bölme projesi. Tabi buna güçleri ve ömürleri yeter mi bilinmez. İran için belki önce çevrede sonrada merkezde emellerinin en azından bir kısmına ulaşabilirler. Fakat ülkemiz Allah’ın izni ile yoluna devam edecektir.

Aslında bütün mesele Trump’un Suud’u ziyareti ile başaladı. Orada bir küre etrafında ABD, Mısır, Suud ve BAE başkanları bir fotoğraf verdiler. Bu fotoğraf daha sonralar yavaş yavaş ortaya çıkan ittifakın ilk karesiydi. Bu ittifak başta ABD ve İsrail sonrada Suud, BAE ve Mısır’dan oluşmaktaydı. Bu ittifak tamamen israil’in projesine kendilerini adamış gibi gözüküyor. İran’ın Önce Yemen sonra Lübnan uzantıları ile savaşılacak sonrada Suriye ve Irak’ta geriletilecekti. Daha sonrada kendi içinde bölünme yolları aranacaktı

Bu projede kilit ülke olan Suudi rejimini böyle bir maceraya bu denli riskli bir zemine iten saikler nelerdi acaba. Önce Irak’ta sonrada Suriye’de alanı tamamen İran’a kaptıran Suudi rejimi Yemen’de Husiler üzerinden İran’la savaşa girişti. Bahreyn’deki Şii ayaklanmayı bastıran Suudi rejimini dört bir tarafından İran’la sarılmış durumda. Suriye ve Yemen operasyonları ekonomisini iyice zayıflatmış olan Suudiler petrol fiyatlarının da düşmesi ile zor duruma düştü. Ekonomik , siyasi ve askeri olarak iran karşısın da geriliyen Suud ABD ve İsrail ile aynı yatağa girerek İran’a karşı zafer kazanmaya çalışmakta. Baştan bitik bir proje olarak gözükmekle beraber Suudlular köşeye sıkıştıklarını düşünmekte ve hem hanedanlarını hem de bölgeyi ateşe atmaktalar.

Bu şer ittifakı Yemen’de devam eden savaştan sonra Lübnan’da hizbullaha karşı ikinci bir cephe açacak. Irak’ta ise Sadr ile anlaşıp Irak’ta İran’ı geriletmek isteyeceklerdir. Lübnan başbakanının Riyad’da yaptığı şaibeli istifa Lübnan için düğmeye basıldığının işareti gibi gözüküyor. Suriye, Irak, Yemen Şimdide Lübnan bütün bölge ateş altında kalacak gibi gözüküyor. İsrail’in etrafında Arz-ı Mevud bölgesi içerisinde ne kadar ülke varsa parçalara ayırmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Bu bölme siyasetini petrol kartelleri, silah üreticileri ve Neoconlar desteklemekte. Hepsi de bu müslüman kadim coğrafyaya leş yiyicilerin baktığı gibi bakıyorlar…

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Türkiye’yi bölme hedeflerini arka plana atan bu kirli ittfak önceliği İran’a vermiş durumdalar. Bu operasyonlar esnasında Türkiye’yi hapsetme ve oyalama görevi YPG ye verilmiş gibi gözüküyor. Tabi oyalama başarılı olamazsa daha güneyimizde kurulan bu kirli ittifak karşımıza dikilecektir.

Suud’a yüklenen diğer bir vazifede Türkiye’de 15 temmuz FETÖ darbesi ile çöken ılımlı İslam projesinin yeni hamisi olmak. Batı İslam dünyasını radikal ve ılımlı olarak ikiye bölmek istiyor. Bu bilinen bir gerçek. Özellikle FETÖ üzerinden yayılmaya çalışılan ılımlı İslam projesi Türkiye’nin kendi özüne dönme yolunda attığı adımlarla akamete uğradı. Projeyi ortaya atan küresel güçler projeyi uygulamaya koyacak yeni bir aktör bulmuş gibi gözüküyorlar. Yeni Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman önderliğinde başlatılan hareket rotasını ılımlı İslam olarak açıklamış bulunuyor. Nihai amaç Mekke Medine’de kurulacak Vatikan benzeri kukla bir hilafet devleti ile İslam dünyasını batı adına yönetmek… Tabi bütün hesapları gibi bu projenin de tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ne kadar hesap yaparlarsa yapsınlar ne kadar hain ve kukla çıkartırlarsa çıkartsınlar Allah’ın da (cc) bir hesabı vardır. Ne kadar tuzak kurarlarsa kursunlar Allah’ın (cc) da bir tuzağı vardır. Onların bütün hesap ve tuzakları Allah’ın kaderine kadardır.

Tabi bu arada 2019 seçimleri Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Eğer mevcut iktidar bağırsaklarını temizleyip halka güven veren kadrolarla hakkın yanında tereddütsüz yer alabilirse Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile bu kritik barajı aşacak ve bölgedeki bütün denklemler ve dengeler değişecektir. Yok eğer bu barajı aşamazsa zaten bütün bu konuştuğumuz konuları konuşmamızın bir manası kalmayacaktır. Çünkü her meseleyi konuşurken gizli özne Türkiye’nin kendi tarihine ve hakka dönüşü ekseninde konuşuyoruz. Eğer Türkiye’nin hakkı temsil ettiği böyle bir eksen olmayacaksa hiçbir şeyi bu şekilde konuşamayız. 

Türkiye önümüzdeki dönemde bir tercihe zorlanabilir, ya bu şer ittifakının içinde yer almaya zorlanacak ya da karşı ittifakta sayılıp düşman muamelesi yapılacak. Tabi Türkiye her zaman olduğu gibi net bir taraf olmaktan ziyade bölgede aklı selimi temsil etmeye çalışacaktır. Bir yandan Rusya ve İran’la hem Suriye de hem de Irakta bölünme politikasını durdurmaya çalışacaktır. Diğer yandan Suudi, Amerika ve İsrail bloğunu da karşısına almayıp politikalarında etkili olmaya çalışacaktır.

Diğer yandan Türkiye hem Nato’da hem de Avrupa Birliği’nde yol ayrımına sokulmak istenmektedir. Avrupa birliği bizim bağımsızlık yolunda ilerleyişimizi ve kendi boyunduruğundan kurtulmak isteyişimizi durdurmak için fonlarla tehdit etmektedir. Haddi zatında bu Türkiye için kayda değer bir önem taşımamaktadır. Türkiye için önemli olan ekonomimizin, üretim gücümüzün, bankacılık sektörünün, ihracatımızın ve turizmin neredeyse yarıdan fazlası Avrupa birliği ülkeleri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Avrupa birliği de başta Almanya olmak üzere bunu silah olarak kullanmaya çalışmaktadır. Nato’da ortaya çıkan resim krizi artık alttan alta giden hedef ve düşman ülke Türkiye imajını iyice gün yüzüne çıkarmış bulunmaktadır. Özellikle S400 krizi bunu iyice ortaya çıkarmış bulunmakta. Defalarca kendisine bağlı ordu üzerinden bize darbe yapıp yönetim değiştiren Nato artık açıktan Türkiye ile savaş senaryolarına çalışmaktadır. 

Artık bölgede ve içimizde Amerika ile gizli açık bir mücadeleye giriştiğimiz açıktır. Amerika’nın Türkiye’nin bütün itirazlarına rağmen PYD’yi silahlandırması, Türkiye’nin ise S400 füze sistemlerini alım sürecini başlatması ile düşman tanımlamalarını hangi yönde ortaya koyduklarını göstermişlerdir.

Türkiye’nin Suri-ye’de Rusya ve İran’la başlattığı diyalog Suriye’de meyvelerini vermeye başlamış, önce Fırat Kalkanı operasyonu, yakın zamanda da İdlip operasyonu ile Suriye’de oluşturulmak istenen kuzey koridorunu durdurmuştur. Artık Suriye’de yeni hedefimiz Afrin’in düşürülmesidir… 

Soçi zirvesi artık Suriye’de askeri dönemin bittiğini ve siyasi dönemin başladığını ilan etmiş oluyor. Tabi bu süreç belki eskisinden daha zorlu olacaktır. Yakın vadede kesin bir çözüm vaad etmese de orta ve uzun vadede bir çözüm oluşturabilir. Hayırlısını yüce mevlamızdan diliyoruz. Çünkü Suriye de altı yedi yıldır ölen insan sayısı bir milyonu buldu. Başka ülkelere göç eden mülteci sayısı beş milyonu aştı. 

Bütün dengelerin alt üst olduğu bir dönemden geçiyoruz. Arzı Mevud için, Petrol için, Armegedon için, silah satmak için jeostratejik bir coğrafya için bin türlü oyunun oynandığı bir dönemden geçiyoruz. Dostun düşman, düşmanın dost olduğu, bütün tanımlamaların ve hesapların alt üst olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bütün bu oyun ve düzenlere rağmen engellenemeyen bir ülke Türkiye’nin Allah’ın izni ile yükselişine de şahid oluyoruz. Cenab-ı haktan niyazımız gerek içeride gerekse dışarıda önümüze çıkartılan büyün bu engelleri, iman ile birlik ile, hayırlı bir sahip ile neticeye erdirmektir...

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:05

İNSAN GÜZELLİĞİN PORTRESİDİR

İnsan Güzelliğin Portresidir

İnsan Güzelliğinin Portresidir - Yusuf-i Kenan

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

İnsan Güzelliğinin Portresidir

 

İnsan, üns kökünden gelir. Ünsiyet kurmak, canlı ve cansız varlıkların etrafını sardığı çevreyle ilişki kurmaktır. Birlikte yol almaktır. İnsan, değerli bir varlıktır. İnsanın, aklı, iradesi, zekası ve duyguları birlikte yaşamaya, dünyayı güzelleştirmeye, kardeşlik duygularını arttırmaya yarar. Buna insani fıtrat denir. İnsan merhamet, vicdan, insaf duygu ve düşünceleri üzerine yaşar. Bunun dışına çıkan kişiler, kötülüklere uyarak kötülüğü seçmiş kişiler olur. Bununla beraber her insan öncelikle insan olduğu için değerlidir.

Dünyadaki en önemli görevlerimizden biri Marifetullah yani Allah’ı tanımaktır. O’nu tanımak içinse önce kendi nefsimizi, bedenimizi tanımamız gerekir. Çünkü nefsini bilen Rabbini bilir. İnsanoğlu hem madden hem de manen ne muhteşem, ne sırlı, ne mükemmel yaratılmış olduğunu anlasa ve idrak etse bu anlayış onu Allah’ın kudretini ve azametini anlamaya götürür. Hz. Ali’nin dediği gibi insan küçük alemdir. Bu alemde görebileceğimiz her şeyin özü Ademoğlu’nda mevcuttur.

Öyleyse insanın bu sırlı ve hikmetli bedenini tanımak temel vazifelerindendir. 

İnsan güzelliğin sırrıdır. Güzelliği hakkıyla anlamak isteyen herkesin bakacağı ilk yer İnsan- ı Kamildir. Güzellik hakikatini anlayan insanlarda tecelli eder. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin sûresi 4.âyet) buyuran Rabbimiz Allah yaratılmışların en güzelini biz kullarına yine bizi göstererek işaret etmektedir. Yüce Yaradan insana öyle değer vermiş ki, dünyadaki bütün varlıklar ve göklerdeki her şey; kuşları, hayvanları, denizleri, denizlerdeki balıkları, havayı, oksijeni, suyu, ağaçları, taşı, toprağı, dağları, demiri, yer altı, yer üstü madenlerini ve daha sayamadığımız bir çok nimeti insanoğluna hizmet etmek için yaratmış bir kısmını istifadesine sunmuş, bir bölümünü de onun tasarrufuna bırakmıştır.

İnsan, alemin özeti, cihanın canıdır. Rabbimiz, içinde yaşadığımız şu dünya sarayına insanı halife kıldı... İnsanın Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olması Allah’ın insana verdiği yüce değeri göstermektedir. İnsan halife sıfatını ve yaratıkların en üstün ve şereflisi olma özelliğini ancak Allah’a gerçek manada kul olmasıyla elde eder. Elbette başıboş yaratılmamış, yapıp ettiklerinden bir bir hesaba çekilecektir. Öyle ya, varlık alemi içinde her şeyin bir gayesi olduğuna göre böylesine üstün bir varlığın başıboş bırakılması ve gayesiz yaratılması mümkün müdür? Dolayısıyla insan; Allah’a kul olmak ve O’nun emir ve isteklerini hakkıyla yedrine getirmek, adaleti, şefkat ve merhameti yeryüzünde yaşamak ve yaymak üzere yaratıcısına verdiği sözü yerine getirme sorumluluğunu doğuştan üzerine almıştır. Ne zaman ki bu sorumluluğun hakkını veririz işte o zaman hayat sulh ve selamet, ne zaman ki unutur gaflete dalarız zulüm ve rezalete düçar oluruz. Diğer bir ifadeyle ne ekersek onu biçeriz.

Allah’ın bizlere rehber olarak indirdiği Yüce Kitabı Kur’an’ın ilk emri “Oku” dur. Kur’an’ımız insan merkezlidir. İnsana seslenir, insanı muhatap alır. Hedefi insanı insana yaraşır bir kıvama getirmek ve insan medeniyetini inşa etmektir. Kur’an; insanı yeryüzünde nefsine kul olmaktan çıkararak yalnızca Allah’a kul olmaya çağırır. Adeta, insana mutluluğun sırlarını ücretsiz bağışlayan berrak pınarlar gibi hayat kaynağı olur saadet bahşeder. Hikmet pınarının yanı başında dururken susuzluktan yanmak ne kadar acı ve ızdırap vericidir. Kitabı Kur’an, rehberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olan bir İslam aleminin, acılar içinde kıvranmasının; fırtınalı denizlerde güvensiz araçlarla yola çıkan ancak hedefine ulaşamayan sahil sahil can çekişen insanlıktan ne farkı vardır?

Şüphesiz her kesin olumlu özellikleri vardır. İnsan değerinin anlaşılmasına katkı sağlayan bu güzel özelliklerinin keşfedilmesi farkına varılması gerekir. Dışlama, aşağılama, küçümseme gibi olumsuz tavır ve davranışlar ise başkalarındaki olumlu özelliklerin fark edilmesine engel oluşturur. Kişilere önyargılı yaklaşan, küçümseyen, aşağılayan, dışlayan kişiler gerçekte insanın değerinin insan olmasından geldiğini anlayamamış demektir. Bu durumda çevresindeki kişileri dışlayıcı tavırlar içinde olanın gerçekte insanlık adına sorunlu olduğu söylenebilir.

İnsan değerli bir varlıktır; özellikle fıtri özellikleri bakımından olduğu gibi kabul edilmeli, değer verilmelidir. Günah yönünden ise her insan zaman zaman hata yapabilir, hatta bazen terk edemediği olumsuz alışkanlıkları olabilir. Bu tür özellikler zararlı olmakla beraber tamamen insanı değersiz yapmaz. Aksine tevbe etmesi için fırsat verilmeli, nasihatte bulunulmalıdır. Hemen silip atmak yerine güzel olan özellikleri ile değerlendirilmeli, hatalarını görüp anlaması içinse ifade edildiği gibi imkan tanınmalıdır. Unutulmamalıdır ki insan hata yapabilir, ama hatada ısrarcı olmamalıdır.

Baktığımız yerden gördüğümüz için, bakışımız mutlaka Rahmani olmalıdır. İnsanların fıtratları da fiziksel özellikleri gibi farklıdır. Bu farklılık her birimizde bulunan ayrı bir ilahi tecellinin tezahürüdür. İşte bunun hatırı her şeyin üstündedir. Mümin, mümin kardeşini sevmekle yükümlüdür. Çünkü iman etmiş olmanın şartlarından bir de budur. Müslüman kulun gönlü Rabbimiz Allah’ın tecelligahıdır. Bu sebep; insana bakışımızın temelini oluşturmalıdır. Ancak Bu tarz bir bakış ile insanın değeri ve hakikat nazarındaki konumu anlaşılabilir. 

İnsan ne kadar güzel ve özel olduğunu kendini tanırsa idrak edebilir. Bunun içindir ki tefekkür en büyük ibadetlerdendir. En büyük tefekkür gönüle dönük olanıdır. Çünkü gönül insana ait keşfolunmayı bekleyen sırlar ile doludur. Bu sırların en büyük tecelligahı Mümin kulun gönlüdür.

Herkes kendi gönlünde tek başına yol alamaz. Bunun için bu keşfe giden doğru yolları bilen iyi bir rehbere ihtiyaç vardır. Çünkü gönül keşfinin yolları çok çetin ve çetrefillidir. Pusula şaştığında insan kendi içinde kaybolabilir. Bulduğunu zannettiği şeyler kendi nefsi arzularının farklı tezahürleri olabilir. O sebeptendir ki bu yola rehbersiz çıkılmaz. Rabbimiz Allah’ın; en büyük yarattığı eseri olan İnsan için yol gösterici peygamberler gönderilmiştir. Son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa’dan (sav) sonra ise peygamber varisleri olan Allah dostu İnsan-ı Kamiller bu kutsal yolun irşad ve yol göstericileridir.

Her şeyden önce kişi, insan olması itibariyle tabii bir değere sahiptir. Çünkü onun hakkında Rabbimiz Allah şöyle demiştir: “And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan onları üstün tuttuk.” (İsra 70) İnsanın, doğumuyla hatta ana rahminde teşekkül etmeye başladığı andan itibaren sahip olduğu bu değer; bütün değerlerin ilki, en yaygını ve devamlı olanıdır. Buna sahip olurken maddi-manevi hiçbir karşılık ödememiştir. Bu, tamamen Rabbimizin biz insanoğluna bir lütuf ve ihsanıdır. Öyle bir ihsan ki; kadın-erkek, siyah-beyaz, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir demeksizin ve herhangi bir din ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığı kuşatmıştır. Ayrıca İslam, şahıslar arasındaki sınıf farklarını da ortadan kaldırmış ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle “İnsanlar Adem’in çocuklarıdır, Adem’i de Allah topraktan yaratmıştır.” buyurarak insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk farkına zerre kadar önem verilmediği belirtilmiştir. Böylece İslam, insanların birbirine eşit olduğunu, eşit hak ve hürriyetlere sahip bulunduğunu bildirmiş ve ferdin kanını dökülmekten, ırzını çiğnenmekten, malını gasbedilmekten, meskenini tecavüzden, nesebini bozulmaktan ve vicdanını tahakkümden korumuştur.

İslam’ın insana sırf insan olması itibariyle vermiş olduğu değerin sayısız örneğine Kur’an-ı Kerim’de, hadislerde ve İslam tarihinde ve özellikle de Hz. Peygamber’in (sav) hayatında rastlamak mümkündür. Onlardan biri ve belki de en çarpıcı olanı şudur: Bir gün Hz. Peygamber (sav) Ashaptan bir grupla otururken yakınlarından bir cenaze geçmiş ve Peygamber (sav) cenazeyi görünce ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, onun bir müslüman cenazesi olmadığını, yahudi cenazesi olduğunu söyleyerek, ayağa kalkmanız gerekmezdi demek istemişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Müslüman değilse insan da mı değil?” cevabını vermişti.

İslam’a göre insana değer vermek başka şey, insan değerini kabul etmek başka şeydir. Hele insana üstünlük tanımak ise bambaşka bir şeydir. “Her hak sahibine hakkını vermek” ve onun sınırlarını belirtmek elbette güzeldir. Fakat daha güzel olanı; ona o hakkı verdikten sonra, onu sevdirmek, onu korumaya teşvik etmek, ona koruma yollarını sağlamak ve bunu bir inanç meselesi haline getirmektir. İşte bunun içindir ki Peygamber Efendimiz: “Malı uğrunda öldürülen şehittir. Dini uğrunda öldürülen şehittir. Canını müdafaa ederken öldürülen şehittir. Ailesi uğrunda öldürülen şehittir” demiştir. Böylece İslam, kişinin şeref ve haysiyetini korumuş, ona dokunulmazlık hakkını vermiş ve bu uğurda ölmesini de kutsal saymıştır.

Allah, kişinin dış görünüşüne, derisinin rengine değil, inancına değer vermektedir. Nitekim bize örnek olası hasebiyle sahabe efendilerimizden Bilal-ı Habeşi (ra) ile Ebu Zer el-Gifari (ra) arasında çıkan bir tartışmada Hz. Ebu Zer, Hz. Bilal’e “siyah kadının oğlu” diye hitap etmiş ve Hz. Bilal bu söze çok üzülmüştü. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber (sav), Hz. Ebu Zer’e: “Sende hala cahiliye adetleri görüyorum!” demişti. Söylediği sözden pişmanlık duyan Hz. Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: “Bilal yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam!” diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. 

Sonuç olarak her şey insanı tanıyıp anlamaktan geçer. Çünkü tüm sorunların temel çıkış noktası insanın sırrına vakıf olup insanlığımızı yaşayıp, insanlığı yaşatabilmek ile mümkündür. Ceddimiz Osman Gazi’ye Mürşidi Şeyh Edebali’nin dediği gibi;

 

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:04

NAMAZ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER -1-

Namaz Hakkında

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 1 - Yusuf Fuad

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Namaz Hakkında Hadis-i Şerifler - 1

 

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله  يَقُولُ: لا صَلاةَ بحَضْرَةِ طَعَامٍ وَلا هُوَ يُدَافِعُهُ الأخْبَثَانِ. 

Hz. Aişe; Rasulullah’ın  şöyle buyurduğunu işittim, dedi: “Yemek hazır iken veya büyük ve küçük abdest sıkıntısı varken tam manasıyla bir namaz kılınamaz.” (Müslim, Mesacid, 67)

Namazda huşunun önemi pek çok ayeti kerimede ve ehâdis-i nebevide ifade buyrulmuştur. Burada onları tek tek zikretmek konuyu fazlasıyla uzatacaktır ki zaten meselenin ehemmiyeti herkesçe malumdur. Efendimiz’in  buradaki ifadeleri de yine bu konuya işaret buyurmaktadır.

Sofra hazırken veya büyük ve küçük abdest sıkıştırmış vaziyetteyken namaz kılmanın uygun olmadığı diğer birçok hadiste de belirtilmiştir. Çünkü karnı aç olan bir insan, sofra ortada iken namaz kılmaya kalkarsa aklı-fikri yemekte olur. Aynı şekilde abdest bozması icap eden bir halde namaza durmak kişinin hem sıhhatine zararlıdır hem de namazdaki huşusuna engeldir. Dolayısıyla bahsedilen hallerde namaz kılmak mekruhtur.

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: سَأَلْتُ رَسُولَ الله  عَنِ الالْتِفَاتِ في الصَّلاةِ فَقَالَ: هُوَ اخْتِلاسٌ يَخْتَلِسُهُ الشَّيْطَانُ مِنْ صَلاةِ الْعَبْدِ. 

Hz. Aişe şöyle demiştir: Rasulullah’a  namazda başı sağa sola çevirmenin durumunu sordum. O da: “Bu yapılan hareket kulun namazından bir kısmını, şeytanın kapıp aşırmasıdır.” buyurdu. (Buhari, Ezan, 93)

Namazda başı sağa-sola döndürmenin huşuya aykırı olduğuna ve yasaklandığına işaret eden bu hadis-i şeriften bunun ne kadar şiddetli bir yasak olduğunu anlamış olmaktayız. Ebu Zer’in  rivayet ettiği bir başka hadise göre, kul namazda iken Allahu Teala hep ona yönelmiş halde bulunur. Kul sağa sola bakınca Allah da kulundan yüz çevirir (Nesâî, Sehv 10).

Namaz kılan insan başını sağa-sola döndürünce, şeytan bir zafer elde eder ve kulu meşgul etme imkânına kavuşmuş olur. Şeytanın meşguliyetine kapılmış olan kul Allah’la olan bağını koparmış demektir. Bu sebeple namazında bazen unutkanlık hali kendisine galebe eder, kaç rekât kıldığını bilemez, bazen hataya düşer, okuduğunu şaşırır. Artık o anda kalbi de Allah ile meşgul değildir. Bu durum Allah’ın rızasına ve hoşnutluğuna aykırı olduğu için, o andaki davranışı şeytana nisbet edilmiştir.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ  أَنَّ النَّبِيَّ iقَالَ: أَمَا يَخْشَ أَحَدُكُمْ إذَا رَفَعَ رَأْسَهُ قَبْلَ الإمَامِ أَنْ يَجْعَلَ الله رَأْسَهُ رَأْسَ حِمارٍ أَوْ يَجْعَلَ الله صُورَتَهُ صُورَةَ حِمارٍ. 

Ebu Hureyre’den  rivayet edildiğine göre Peygamber  şöyle buyurdu: “Sizden biriniz imamdan önce başını secde ve rükûdan kaldırdığında Allahu Teala başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmaz mı?” (Buhari, Ezan, 53; Müslim, Salat, 114)

Cemaatle namaz kılanlar bir imama uymaya niyet etmiş olurlar. İmama uyan kimse onu takip etmek ve yaptıklarını ondan hemen sonra yapmak zorundadır. Hem imama uymak, hem de uymamış gibi ondan önce hareket etmek caiz değildir. Kendisi imama değil de imam kendisine uyacakmış gibi davranan kimse ahmaklık etmiş olur. Böyle bir insanın merkebe benzetilişi işte bu ahmaklığı sebebiyledir. Çünkü merkebin vasfı ahmaklık, basiretsizlik ve inatçılıktır. Ulemanın bir kısmı bu hadisteki benzetmeyi mecazi bir anlatım olarak kabul ederken, bir kısmı hakikate hamledilmesinde bir sakınca görmezler. İbn Hacer, hadisi açıklarken Şam’da vuku bulmuş bir olaya dikkat çeker ve hadisteki bu benzetmenin gerçekleşmesini kabul etmeyerek imamdan önce rüku ve secde yapan birinin yüzünün tamamen merkep başına döndürüldüğünü gören kişilerin olaya şahit oluşlarını anlatır.

DEVAM EDECEK...

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:03

CÖMERTLİK VE CİMRİLİK

Cömertlik ve Cimrilik

Cömertlik ve Cimrilik - Fatih Yıldızlı

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Cömertlik ve Cimrilik

 

Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa bu onu cennete götürür. Cimrilik ise dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de onun dallarından birine tutunursa bu da onu cehenneme çekip sürükler.

Birbirine tamamen zıt olan bu iki sözcüğün ve götürecekleri yerlerin aynı harfle başlaması nasıl bir tevafuktur, hiç düşündünüz mü? Cömertlik -cennet, cimrilik-cehennem Cennetin yolu, cehennemden geçerken cimriliğin cömertlik önünde tuzak kurmaması beklenemezdi gerçekten. Tebessümün, selamın dahi cömertlik kabul edildiği hatta selam vermeyenin dünyanın en cimrisi ilan edildiği gerçeği ortadayken cömertliği maddiyatla sınırlandırmak sayılmaz mı cimrilikten? Sonuçta varış noktaları belirlenmiş iki yol var ortada. Madem sınav için geldik dünyaya, maddi imkanın yoksa da manevi cömertliği kılavuz edinip koyul cennet yoluna! 

Bir gün Peygamber Efendimiz (sav): “Fakirler için bir şeyler getirin.’’ diye buyurmuşlar. Hz. Ömer (ra) de beklediği fırsatı yakalamış nihayet. Çünkü hayırda yarışmak niyetinde olan Hz. Ömer (ra), Hz. Ebubekir’i (ra) geçecek bir fırsat olarak görmüş bu buyruğu. Derhal evine varıp malının yarısını alıp Efendimiz’in (sav) huzuruna getirmiş ve teslim etmiş. Merakla Hz. Ebubekir’i (ra) beklemiş, bu esnada da içinden: “Ömer bu sefer Ebubekir’i geçeceksin.’’ diye geçirmiş. Tabii ki bu kıskançlık değil rahmete ulaşmak için yarış sadece! Biraz sonra Hz. Ebubekir (ra), çıkagelmiş. Develer yükü eşya ile huzura varmış ve hepsini teslim etmiş. Peygamber Efendimiz (sav):

-Ey Ebubekir! Kendine ve çoluk çocuğuna ne bıraktın? Her şeyi getirmişsin, yerdeki halıyı, kilimi bile getirmişsin. Ne bıraktın kendine, diye buyurmuşlar. Hz. Ebubekir:

-Onlara Allah ve Rasulünü bıraktım. Allah ve Peygamberinden (sav) başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok bizim, demiş. Peygamber Efendimiz’in (sav) çok hoşuna gitmiş bu cevap. Elbet ya her şeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Efendimiz’i (sav) razı eden bu cevap Cenab-ı Hakk’ın(cc) rızasından mahrum kalır mı hiç? Cebrail (as), gönderilmiş Efendimiz’e (sav). Gelen haber, Efendimiz (sav) tarafından müjdelenmiş:

-Sana müjdeler olsun Ya Ebubekir! Allah soruyor: “Ben Ebubekir’den razıyım, Ebubekir, benden razı mıdır?’’ Hz. Ebubekir, (ra) ağlayarak ayağa kalkar:

-Ben kimim ki Allah’tan (cc) razı olmayacağım, der. Tüyleri diken diken eden bir hadise değil mi? Alemlerin sahibi olan Rabbimiz (cc), alemlere “rahmet’’ olarak gönderilen Efendimiz’in (sav) dostuna tarifi mümkün olamayacak bir şeref bahşediyor: “Ben Ebubekir’den razıyım, Ebubekir benden razı mıdır?’’ Bu sözün bittiği yerdir aslında üzerine konuşulacak tek kelime bırakılmayan bir hadise! Yaşarken bu cömertlik dersini veren Hz. Ebubekir (ra), vefat ettiğinde de Peygamber Efendimiz’in (sav) gösterdiği ‘hayırda yarış’’ konusunda rakipsiz olduğunu bir kez daha gösteriyor: 

Hz. Ömer (ra) halife seçilir, Hz. Ebubekir’den (ra) kalan sorumluluklar artık onun mübarek omuzlarındadır. Devletin hazinesini denetler, gönlüne şu gelir: Maaşımdan geçinecek kadar ayırayım gerisini hazineye devredeyim, fakir fukaraya pay edilmek üzere. Bütün işler yapılır, küçük bir emanet torba ilişir Hz. Ömer’in (ra) gözüne. Açıp baktığında şu not çıkar karşısına: “Geçimimi sağlayacak kadar aldıktan sonra maaşımın geriye kalanı buradadır, yeni halifeye teslim ediniz, fakire fukaraya dağıtınız.” Böylece Hz. Ömer,(ra) yaşarken geçemediği Hz. Ebubekir’i (ra) vefat ederken bile geçemeyeceğini anlamıştır. Zira Hz. Ömer’in (ra) düşündüğünü, Hz. Ebubekir (ra) çoktan gerçekleştirmiştir. ’’ Ya Rabbi! (cc) Ne büyük nasipsizliktir, senin razı olduğun Hz. Ebubekir’e (ra) dil uzatmak. Günümüzde bazı insanların bu yanlışta ısrar etmeleri, ebediyen kendilerine hazırladıkları korkunç son olacak maalesef! Yine de Allah (cc), hidayet versin, diyoruz. Nasip değilse bu hidayet, Hz. Ebubekir’in (ra) mübarek adını o “pis” ağızlardan kurtarsın!

***

Cömertliği ile meşhur Hatem-i Tai’ye sorarlar:

-Kendinden daha cömert birini gördün mü?

-Evet gördüm, demiş.

-Kimmiş o?

Bir gün bir delikanlının evine misafir oldum, 10 koyunu vardı, bir koyun kesip bana ikram etti, ben koyunun bir parçasının lezzetine doyamadım, yine istedim, genç dışarı çıktı, bir müddet sonra geldi, yemeğe devam ettim, vedalaşma vakti geldiğinde bahçedeki kanları görünce gerçek ortaya çıktı. Meğer o sevdiğim kısım küçük bir et parçasıymış ve bu cömert genç benim hoşuma gittiği için bütün koyunlarını kesip bana ikram etmiş. Sitem ettim, neden böyle yaptığını sordum.

-Sizin hoşunuza gitmişti, yeniden ikram etmek de benim gücüm dahilindeydi, ben de ev sahipliğinin gereğini yaptım, dedi.

- Peki siz ne yaptınız bu gencin ikramına karşılık, bir şey verdiniz mi?

-Verdim ama pek mühim sayılmaz.

-Ne verdiniz?

-Üç yüz deve, beş yüz koyun verdim.

-O halde siz ondan daha cömert davranmışsınız.

-Hayır, o genç benden daha cömerttir zira o koyunlarının tamamını verdi, ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi mühimdir, bir zenginin sürüsünden bir deveyi ikram etmesi mi?

Sahip olduğu malı mülkü Allah yolunda ve rızası için harcayabilen cömertlere ne mutlu! Hz. Ömer’in (ra) dediği gibi: Yeryüzünde nice bilinmeyenler vardır ki gökyüzünde şöhret sahibidirler.’’ Bu zümrenin içinde olabilmek dileğiyle!..

 

Yazar:  Fatih Yıldızlı

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:02

RİYAYI TERKEDİP, İHLÂSA SARILMAK

 Riya İhlas

Riyayı Terkedip, İhlâsa Sarılmak - Şeb-i Vuslat

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Riyayı Terkedip, İhlâsa Sarılmak

 

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.” Sahabeler sordular: “Ey Allah’ın Rasulü! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyadır” devam etti: “Allahu Teâlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”

Fakih diyor ki: O riyakârlara böyle denilmesinin sebebi dünyada ki amellerinin hile, aldatmaca oluşudur. Ahirette de öyle. Nitekim bu hususu Cenâb-ı Hak şu ayet-i kerime ile belirtir: “Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allah’a oyun etmek isterler. Hâlbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir.” (Nisa 142) Yani, onlara amellerine karşılık vereceği ecir aldatmacalıdır. Yaptıklarının sevabını boşa çıkarır. Allah onlara der ki: “Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira katımda size sevap yoktur. Çünkü yapılan amel, Allah için yapılmamıştır.” Amelin sevap getirmesi için, Allah (cc) için hâlis (katışıksız) olması gerekir. Bir başkası için yapılan işin içine ortaklık girer şirk olur. Allah şirkten münezzehtir.

Nitekim diğer bir hadisi şerifte de: “Ümmetimin üzerine korktuğum şeylerin en korkuncu; Allah’a şirk koşmaktır.” Peygamberimiz’e (sav) “Senin ümmetin senden sonra şirk koşar mı?” dediler. Buyurdu ki; evet ama ben güneşe ibadet edersiniz, aya ve puta ibadet edersiniz demiyorum, fakat Allahu Teala’dan başka, birtakım amelleri ve gizli şehveti söylüyorum.” Anlatılan manada, Ebu Hureyre (ra) tarafından rivayet edilen bir hadis-i kudsi şöyledir: “Ben şirkten müstağniyim. Ben, Ben’den başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele Ben’den başkasını ortak ederse, Ben o amelin dışındayım.” Anlatılmak istenen mana şudur: “Ben, Ben’den başkasının ortaklığı bulunan ameli istemem. Kim zatımın gayrı için bir iş tutarsa, Ben o işten uzağım. Bir amel ki, o amelde Ben’den başkası ile ortak edilirim, o işten beriyim.” Denildi ki: “O işten de beriyim; o işi yapandan da beriyim” manasına gelir. Anlatılan mananın delâleti şudur: Allahu Teâlâ, kendi Zatı için halis olmayan ameli kabul buyurmaz. Halis olmayan hiçbir ibadeti kabul buyurmaz. Ahirette ise, o amel sahibinin bir alacağı yoktur. Yeri ise cehennemdir. Yine bir kimse, yaptığı amelle, Yüce Allah’ın (cc) rızası dışında bir şey dilerse, onun amelinin karşılığı, yorgunluk ve sıkıntı çekmekten başka bir şey değildir.

Nitekim Muhammed b. Fazl, Muhammed b. Cafer, İbrahim b. Yusuf, rivayeti ile İsmail’in Amr’dan onun da Ebu Hureyre’den naklen rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan açlık ve susuzluktur. Nice ibadete kalkan vardır ki, bu ibadetten kendisine kalan, uykusuzluk ve zahmettir.” Bunlardan çıkan mana şudur: Tutulan oruçtan, kılınan namazdan Allah (cc) rızası beklenmezse, ona verilecek hiçbir sevap yoktur. İbadetler, bütün olarak Allah (cc) için olmayınca, riya bölümüne girer. Riyakâr için ise, bazı hâkim zatların verdiği şu misal yerinde sayılır. Demişler ki: İbadetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse şuna benzer ki: Pazara çıkar; kesesine çakıl taşları doldurur; onun bu haline bakan halk söyleşir: “Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!” O kesenin içinde taş olduğunu halk bilmez. O kimseye de halkın sözünden başka bir fayda kalmaz. O, kesesindekilerle gidip bir şey almak istese onlarla hiçbir şey vermezler. İşte riyakârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hâli budur. Halkın sözünden başka, hiçbir menfaati olmaz. Ahirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bulamaz.

Bu manada gelen şu ayet-i kerime önemlidir: “Onların yaptıkları işlerden her birini ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkan suresi, 23) Bu ayet-i kerimenin daha açık manası şudur: Allah (cc) rızası için yapmadıkları işlerin sevabını iptal ettik, güneş ışığında görünen dağınık zerreler haline getirdik. Hükemâdan bir zât der ki: Yedi şey olmadan, yedi işin hiçbir faydası yoktur:

1. Hazersiz havf (çekinme duygusuz korku). Bunun manası şudur: “Ben Allah’ın azabından korkarım” deyip, günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yararı olmaz.

2. Talepsiz rican (yoluna girmeden bir şeyi ümit etmenin). Yani, “Ben Allah’tan sevap umuyorum!” deyip yararlı hiçbir işe koyulmayanın sözü hiçbir fayda sağlamaz.

3. Kasıtsız niyet (bir işe girişmeden yapılan niyetin). Bundan çıkan mana şudur: Bir kimse vardır; kalbinde, hayırlı işlere ve tâata niyet eder, ancak hiçbir şekilde kendini o yöne zorlamaz. Onun bu çeşit niyetinin, hiçbir işe yaradığı yoktur.

4. Gayretsiz dua. Yani: Allah’a dua edip yalvarır, kendisini hayırlı işlere muvaffak kılmasını diler; ancak bu istediği yolda, hiçbir çabası görülmez. Bu şahsın duasında hiçbir fayda yoktur. Böyle bir kimsenin istediği yolda muvaffak olabilmesi için çaba sarf etmesi gerekir. Nitekim bu husus, şu ayet-i kerime ile daha açık anlatılır: “O kimseler ki, uğrumuzda çaba harcarlar. Hidâyet yollarımızı onlara açarız. Elbette Allah iyilerle beraberdir.” (Ankebut suresi, 69) Bu ayetin daha açık manası şudur: O kimseler ki, tâatımızda çaba harcarlar. Mutlaka onlara başarı ihsan ederiz.

5. Pişmanlık duymadan yapılan tevbe. Meselâ: “Ben, Allah’tan bağışlanmamı istiyorum” der, ancak yapmış olduğu günahlara pişmanlık duymaz. Böylesi için istiğfarın hiçbir faydası yoktur. Yani pişman olmadan yaptığı istiğfarın yararını göremez.

6. Amellerini açık yaparak, gizlemek Görünürde âbit zahit.. Gizlide hiç... Daha açık tabirle, görünürde, işlerini düzeltme yoluna gider. Yararlı iş yapmaya bakar; fakat gizli, riyasız hiçbir yararlı işi yoktur. Bu kimsenin işinin de hiçbir yararı olmaz.

7. İhlâssız zorlu amelin. Tâat ve ibadet işinde, zorlu çaba harcar. Fakat yaptığı ameli Allah (cc) rızası için yapmaz. Yani halis olarak yapmaz. İşte, bu kimseye ihlâssız ameli hiçbir fayda sağlamaz. Böyle ihlâssız amel kişinin nefsini aldatmaktan başka bir işe yaramaz. 

Ebu Hüreyre (ra), Rasulullah’tan (sav) şöyle bir hadis-i şerif-i rivayet eder. “Dünyayı sağmak için, birtakım kimseler çıkar. Tıpkı koyun sağar gibi sağarlar.” Bir başka rivayette ise: “sağmak için” tabiri, “çekerler” şeklinde rivayet edilir. Bu durumda açık mana şöyle olur: “Dini alet ederek, dünyayı yerler...” Bir başka rivayette ise, bu hadis-i şerif şöyledir: “Dünyayı tutar alırlar, süt kuzusu postuna bürünürler. Dilleri şekerden tatlıdır. Kalpleri kurtlarınkine benzer. Allahu Teâlâ bunlar için şöyle buyurur: “Beni mi aldatmaya çalışıyorsunuz? Yoksa bana karşı bir çeşit cüret gösterisi mi yapmak istiyorsunuz? Şu kimse gibi ki: Gözü hiçbir şeyi görmeden, hiçbir fikre dalmadan kendisini kahraman sanır. Yemin ettim, bu zümreyi, salınan fitne olarak çıkaracağım ki, onların hali için akıllı kimseler dahi şaşarlar.”

Veki, Süfyân, Habib Ebu Salih yolu ile rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: Biri geldi. Rasulullah’a (sav) şöyle sordu: “Yâ Rasulullah! Bir amel işliyorum; gizli tutuyorum. Ama anlaşılıyor. Bu durumda endişeye düşüyorum, acaba ecrim var mı, yok mu?”

Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Senin için, hem gizlilik ecri, hem açıklık ecri vardır.”

Fakih der ki: Bu hadisin bir başka manası şudur: Onun ameli görülür; aynısı yapılır. Dolayısıyla kendisine iki ecir verilir: Amel ettiği için; bir de kendisine uyulduğu için. Nitekim bu manada buyurulan bir başka hadis-i şerif şöyledir: “Bir kimse, iyi bir âdet icat ederse, ecir alır; onunla amel edenden yana da ecrini alır, ta kıyamete kadar. Yine bir kimse, kötü bir âdet icat ederse günah alır. Onu işleyenden yana da günah kazanır, ta, kıyamete kadar.” Bir evvelki hadiste belirtilen yaptığı faydalı iş başkaları tarafından görüldüğü için endişeye düşen bu kimsenin sözündeki mana, kendisine uyulma korkusu için değildir. Çünkü o sevabının erimesinden korkmaktadır.

Abdullah b. Mübarek, Ebu Bekir b. Meryem, Damire, Ebu Habib yolu ile gelen bir hadis-i şerif şöyledir: “Allah’ın kullarından birine ait bir işi melekler överek alıp çıkarlar. Böylece o ameli, Yüce Allah’ın kendi saltanat âleminde dilediği yere kadar hoşça götürürler. Orada, Allahu Teâlâ onlara şöyle vahyeder: “Siz kulumun amellerini koruma meleklerisiniz. Ben ise onun özünü gözetirim. O kulum, bu amelinde Ben’im için ihlâslı değildir. Onu cehennemlik yazın. Bundan sonra, bir başka kulun amelini alıp götürürler. Bunu da azımsar, küçük ve düşük görürler. Bu ameli de, Yüce Allah’ın kendi sultanlığı dâhilinde dilediği yere kadar götürürler. Orada da, Allahu Teâlâ onlara şöyle vahyeder: “Siz kulumun ameline bakmaya memur meleklersiniz. Ben ise onun özünü gözetirim. Bu kulum, amelinde Ben’im için ihlâs sahibidir. Onu, üstün vasıflı zümreye dahil ediniz.”

Bu hadis-i şerif delâlet ediyor ki: Az amel, Allah (cc) için yapılınca, Allah (cc) için yapılmayan çok amelden hayırlıdır. Zira bir iş Allah (cc) için yapılınca, az da olsa, Allah (cc) onu fazlı ile çoğaltır. Nitekim bu mana şu ayet-i kerime ile sabittir: “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu kat kat artırır, kendinden de büyük mükâfat verir.” (Nisa suresi, 40)

Rabbim nasip eder ise yazımıza gelecek sayımızda devam edeceğiz inşaAllah. 

Allah (cc) yar, kalpler beraber olsun…

 

Kaynakça:
Tenbihü’l-Gafilin ve Bostanü’l-Arifin. Ebu’l –Leys Semerkandi. Bedir Yayınevi.2016
Tarikat-ı Muhammediye Şerhi Berika 3.Cilt Muhammed Mevlana Ebu Said Hadimi. Kahraman yayınları.2015

 

Yazar:  Şeb-i Vuslat

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort