JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

insanlardan bazıları da vardır ki

İnsanların Bazıları da Vardır ki, İnanmadıkları Halde Allah'a ve Ahiret Gününe İnandık, Derler - Tamer Doymuş

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

İnsanların Bazıları da Vardır ki, İnanmadıkları Halde Allah'a ve Ahiret Gününe İnandık, Derler

 

İslam, iman’ın sınırlarını belirlemiş ve etraflı şekilde açıklamış, küfrün de sınırlarını belirlemiş etraflı bir şekilde açıklamış ve nifakın da aynı şekilde sınırlarını belli etmiş, gereken şekilde açıklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu konular sure-i celilelerde izah edilmiştir. Bu hususlarla ilgili olarak nifak ehlinin özellikleri, karakterleri de farklı surelerde açıklanmıştır. Bu surelerden biri Bakara Suresi’dir.

Tefsir âlimleri Bakara Suresi’nin mukaddi-mesinin üç bölümden oluştuğunu ifade ederler. Birinci bölümü, iman ehlinin gayba imanı, namaz kılmak, infâk etmek, her konuda Allah’ın kitabının gösterdiği yola uyarak hidayeti bulmak gibi temel nitelikleri anlatılmıştır. İkinci bölümde küfür ehlinin durumu gözler önüne serilerek şöyle ifade edilmiştir: “Gerçek şu ki, kâfir olanları korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir, iman etmezler. Zira Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Onların kulaklarına ve gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara 6-7) Üçüncü bölümde ise münafıklardan, nifak ehlinden bahseder. Biz burada üçüncü bölüm üzerinde müzakere edeceğiz, müfessirlerimizin (Allah onlardan razı olsun) aktardıkları bilgileri anlamaya çalışacağız inşallah. Bakara Suresi’nin mukaddimesi sayılan bölümde nifak ehlinin özelliklerini ifade eden ayette: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler.” (Bakara 8) Ayeti kerimenin tefsirinde şu bilgiler verilmiştir; Münafıkların Allah’a ve ahiret gününe iman iddiasında bulunurken yalan söylediklerini, bunun sebebinin ise aldatmak olduğunu, bu aldatma sebebinin ise kalbî hastalık olduğunu belirterek nifakın hakikatini zikretmektedir. Şânı Yüce Allah celle celaluhu, önce müminleri söz konusu etti. Şeref ve faziletleri dolayısıyla önce onların niteliklerini belirtti. Daha sonra onların zıddı olarak kafirleri zikretti. Çünkü küfür ve iman iki ayrı taraftır. Arkasından münafıkları zikredip az önce kendilerinden söz ettiği ehli küfre kattı. Çünkü Yüce Allah’ın: “Onlar iman etmiş değillerdir.” buyruğu ile aynı safta oldukları anlaşılmaktadır.

Münafıklık tehlikeli bir hastalıktır. Münafıklar içten içe İslam toplumda yara açan, oldukça rahatsız edici bir dikendir. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey dilbaz münafıktır.” Ayeti kerimelerde yalancılığın, münafıkların şiarı olduğuna işaret edilmektedir. Efendimiz (sav) başka bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Yalan söylemekten çokça sakının. Çünkü yalan imandan uzaktır.”

Münafıkların özelliklerinden bahse-dilmesi, müminlerin ruhlarında büyük bir etki bırakmakta ve bu gibi davranışlarda bulunmama yolunda bir öğüt haline gelmektedir. Çünkü müminlerin ayırıcı özelliği, hak üzere sebat göstermeleridir. Münafıklar ise münafıklıklarını sürdürüp giderken izledikleri bu yola gittikçe daha da sıkı sarılır, imandan ve Kur’an’dan yüz çevirirler. Bunun sonucunda da kalplerindeki hastalık artar durur; uyarıcı ve müjdeleyici Hz. Peygamber (sav) onlara geldikten sonra ruhları daralır, bunalırlar. Onun şan ve şerefinin yüksekliği karşısında ve ona uyanlar artmaya devam ettikçe de kıskançlık ateşi içerisinde kendilerini yer, bitirir.

Bunlar, Hak karşısında ne onu açıkça kabul edecek cesareti ve ne de onu açıktan açığa inkâr edecek cüreti gösterebilirler. Bunlar aynı zamanda kendilerini halk kitlelerinden üstün görürler ve her şeyi onlardan daha iyi bildiklerine inanırlar. İnsanların bu kesimini oluşturan kimseler Allah’a ve ahiret gününe inandıklarını ileri sürerler, ama aslında bu dediklerine inanmış değillerdir. Onlar inkarcı olduklarını söylemeye ve müminlere karşı gerçekten ne düşündüklerini açıkça ortaya koymaya cesaret edemeyen ikiyüzlü kimselerdir.

Onlar kendilerini sıradan halk kitlelerini aldatabilen zeki, hatta dahi kimseler sanırlar. Oysa Kur’an-ı Kerim onların bu eylemlerinin mahiyetini tanımlıyor:

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (Bakara 9)

Bu ayeti kerimede iki husus nazara verilmiştir: Birincisi, yüce Allah’ın (cc) müminleri sevindiren bir iltifatını görmekteyiz. Şanı yüce olan Rabbimiz müminleri kendisine nispet etmektedir. Yüce Allah ile müminler arasında sıkı bir ilişki olduğu realitesini görüyoruz. Bu realitenin ifadesi olarak yüce Allah müminlerin safını kendi safı, müminlerin işlerini kendi işi ve müminlerin durumunu kendi durumu sayıyor. Onları kendi Zatı’na ekliyor, himayesi altına alıyor. Bu durum müminlerin statülerini ve gerçek mahiyetlerini en yüksek düzeye yükselten, bu evrende iman realitesinden daha büyük ve daha onurlu bir gerçeklik olmadığını düşündüren bir iltifat. İkinci olarak münafıkların psikolojisi nazara verilmiştir: “Oysa sadece kendilerini aldatıyorlar, ama bunun farkında değildirler.”

Onlar öyle ağır bir gaflet, bir sarhoşluk içindedirler ki, farkında olmadan sadece kendilerini aldatıyorlar. Çünkü yüce Allah onların aldatma girişimlerini biliyor. Bunun yanında müminler de yüce Allah’ın himayesi altında oldukları için O, onları bu aşağılık aldatma girişimi karşısında koruyor. 

O hilebazlar gaflet içinde yüzdükleri için kendi kendilerini aldatıyorlar, kendi kendilerine oyun oynuyorlar. Münafıklar neden böyle çirkin bir yola başvuruyor, niçin böylesine bir hile yapmaya girişiyorlar? Cevabı ayette şöyle veriliyor: “Onların kalplerinde hastalık vardır.”

Yani karakterleri bozuktur, hasta ruhludurlar. Açık ve dosdoğru yoldan sapmalarına ve bu yüzden yüce Allah’ın bu anormalliklerini daha da arttırmasını hak etmelerine sebep ruhlarının hasta oluşudur.

“Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elem verici bir azap vardır.” (Bakara 10)

Buradaki hastalık şüphe ve nifaktır. Çünkü şüphe iki şey arasında tercih yapamayıp tereddüt etmektir. Münafık da mütereddittir. Bu hastalık her fesâdın ve bozuluşun adıdır. Onların; “Allah’a ve ahiret gününe inandık” sözlerini yalan olarak söyleyip müminleri aldatmak istemeleri dolayısıyla onlara acıklı bir azap vardır. (Onların) o münafıkların (kalplerinde) o kötü inançlarından, hareketlerinden dolayı ağır, öldürücü (bir hastalık vardır.) Bu ruhî, manevi bir hastalıktır. (Allah Teala’da onlar için) bu elem verici (hastalığı artırmıştır.) Kuran’ı Kerim’in ayetleri indikçe, İslamiyet her tarafa yayıldıkça onların düşmanlıkları, nifakları artarak küfürleri kat kat olmuştur. (Onlar için yalan söylemeleri) İman etmedikleri halde kendilerini mümin göstermeleri (sebebiyle gayet acı bir azap vardır.) Artık onlar için bu yalancı tavırlarından, bu münafıkça hareketlerinden dolayı pek ağır bir cehennem azabı vardır.

Bu münafıkların, Hicret’ten önce kavimleri arasında sosyal mevkî, otoritesi, liderliği olan Abdullah b. Ubeyy b. Selul gibi ileri gelenlerin bir başka sıfatı daha var. Bu sıfat, toplumda yol açtıkları bozgunculuğu ısrarla savunma ve yaptıklarının karşılığında onlara verilen mühletin onlarda oluşturan şımarıklıkla, tutumlarının doğru olduğunu inatla ileri sürme sıfatıdır. 

Devam edecek...

 

Kaynak
-Ahkami’l- kuran, İmam Kurtubi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-El-Esas Fi’Tefsir, Said Havva
-Fizilalil Kuran, Seyyid Kutup
-Tefsirü’l- Münir, Vehbi Zuhayli
-İslam Tarihi, M. Asım Köksal

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:03

HUZURA KAVUŞMANIN İLK KAPISI TEVBE MAKAMI -2

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı 2

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı -2 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı -2

 

Birinci Temhid: Tevbenin Manası ve Şartları

Tevbe kelimesinin manasında üç hal vardır:

1-İnâbe: Allah’ın korkusundan dolayı ibadeti, fiili bilmek, yaşamak ve işlemektir.

2-İsticâbe: Günahların zararı ve zehirini bilmektir. Çünkü günahlar halk ile Halık arasında perdedir. Mü’min bu inançla tamamen Halık’ının azametine karşı mahcubiyetini hisseder. Yani korkusundan ve utancından günahı terk eder, ibadete devam eder.

3-Sevdiği zattan uzak olmasından kalbi hastalanır. Sevgilinin emirlerini yerine getirmediği için de eseflenir.

Bu üç şeyi bilmeyen bir kimsenin kalbinde elem, mahcubiyet ve mahzunluk meydana gelir. Bu oluşların ismi pişmanlıktır. Kalpteki tohumda bir hal doğar, bu halin ismi irade ve azimdir, yani yapması gerekli olanı yapmak ve onu maksadından geri bırakıp mahcub edeni de terk etmeyi kasdetmektir. Bu bilgi ve pişmanlık ve kasdın manasını birleştiren tek kelime tevbedir. Tevbenin manası, geçmiş hali terk ve gelecekte yapmamaktır. İşte bu hal, tevbe edene on ahlak ve hasleti getirir. Bu haslete şart denilir.

Tevbenin şartları:

1-İkinci bir seferde günah işlememek farzdır.

2-Belaya tutulduğu günahları terk etmek ve işlediği için de eseflenmektir.

3-Allah’a dönüp, kazası gerekli olanı kaza etmektir, kefareti icap edenin kefaretini vermektir, kul hakkına ait iadesi icap eden malı geriye vermektir.

Seydâ-i Tâhî: “Utancından dolayı gasp ve çaldığı malı sahibine iade etmeyen veya helalleşmeyenin mezalim hakkında tevbesi sahih değildir.” demiştir. 

4-Yaptığından pişmanlık duymak ve hatta ağlamak ve suçunu da idrak etmektir.

5-İstikameti düzeltmek için azami tedbiri almak, bilfiil istikamet yoluna girmek, ölünceye kadar istikametten ayrılmamayı azimle kasdeylemektir. Bu, Cenabı Hakk’ın huzuruna girişin ikinci kapısıdır. Birinci kapı yani tevbe sahih olmadığı takdirde, ikinci kapıya giriş muhaldir.

6-Günahların neticesi ne olacak diye korkmaktır.

7-Günahlardan döndüğü için affı dilemek ve Cenabı Hakk’ın mağfiretini ümit etmektir.

8-Dergâh-ı İlâhiyye’de günahlarını itiraf edip günahlarının afuvunu taleb etmektir; dil ile istiğfar çekmektir.

9-Günahları “Allah’ın kaderi ile olmuş ve O’ndan adalettir, hem de tevbeyi nasib etmiş, O’ndan fadl ve keremdir” diye inanmaktır.

10-Salih amellere ittiba etmektir.

Bu on şartla bilfiil amel eden kimseyi O esirgeyici Allah (cc) müjdelerken şöyle buyurmuştur: “Onlar ki sırf Rabblerinin rızasını isteyerek her türlü zorluğa katlanırlar, namazı tadili erkanla dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızktan gizli suçlara karşı gizli ve aşikâr günahlara karşı aşikâr hayr yoluna harcarlar. Kötülüğü iyilikle silip savarlar. İşte onlar için, tevbeden sonra günahlara karşı hayr işleyenler için bu dar-ı dünyanın iyi bir sonucu vardır ki o sonuç da Adn cennetleridir.” (Rad 22-23) Hadis-i şerifte: “Bir kötülük işlediğin zaman akabinde iyilik yap; kötülüğü iyilikle imha et!” buyrulmuştur. Şeyh Cüneyd Bağdadî (ks) der ki: “Tevbe; kalben pişmanlık, dil ile af dilemek, azalar ile şerri terk etmek ve hayrı işlemektir.” Tevbe yapmak demek, bilfiil günahları terk etmek ve onun mukabilinde hayr işlemek demektir.

Gavs-ı Hizânî: “Tevbe geçmişi unutmak ve geleceği düşünmemektir.” demiştir.

Hâce Hazretleri (ksa) ise tevbeyi şöyle tarif buyuruyorlar: Tevbe; kulun Allah’a (cc) rücusudur, dönüşüdür. Kulun Allah’ın emirlerine muhalefetten, Allah’ın emirlerine itaate dönüşüdür. Dalalet ve gaflet ortamından, Allah’ın (cc) inayetiyle, hidayet ve istikamete dönüş azminin, ricasının, gayretinin, ümidinin ismidir tevbe.

Tevbe bir yönelilş olduğu gibi aynı zamanda bir sığınıştır. Dolayısıyla tevbe; Allah’tan (cc) dûr ve baid oluştan, Allahsız yaşamaktan korkmanın; Allah’tan mahrum kalmanın ve mahrum kalmaktan korkmanın adıdır.

Tevbe imani, islami bir eylem, bir fiil olduğu gibi tasavvufi hayatın da başlangıcıdır. Mana hayatının, mana iklimine girişin kapısıdır tevbe.

Tevbe aynı zamanda temizleyicidir. Tevbe bir manevi rahmettir, mağfirettir, selamettir, sıhhattir… Bunlar temizleyi-cidir, arındırıcıdır, fıtrata döndürücüdür. Tevbe ile insan fıtratına döner. Hadiste de zikrediliyor ya; “Hiç günah işlememiş gibidir.” İnsan doğduğunda günahsızdır. Demek ki kul, tevbe ile fıtratına, asliyetine döner.

İkinci Temhid: Tevbe-i Nasuhtur

Bu tevbe-i nasuh, halk dilinde çok meşhurdur. Fakat manası da çok ihmal edilmiştir. Tevbenin ikinci temhidine iyice kulak vermek lazımdır. Çünkü nasuh tevbesi kime nasip olursa, o kimse iki dünyada bahtiyar olur.

“Ey iman edenler tam doğru ve temiz kalbe sahib bir tevbe ile bir daha günaha dönmemek, hatta günahları arzu etmemek şartı ile Allah’a dönün.” Gizli-aşikâr suçlardan pişman olun, zulmen aldığınız malı sahibine veyahut varisine veyahut sadakaya verip geçmiş ibadetleri kaza edin. Hem de günahlara nefsinizi alıştır-dığınız gibi de ibadet ile nefsinizi terbiye edip alıştırın. İman selameti ile Allah’a dönün. “Çünkü böylece döndüğünüz tak-dirde olur ki Rabbiniz günahlarınızı afuv edip örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlerine sokar...” (Tahrim 8)

Bu tevbe öyle bir tevbedir ki sanki günah işlemekle sahibi cennete girmiştir. Ki ismi tevbe-i nasuhtur. Tevbe-i nasuhun alâmeti de sekizdir.

1-Geçmiş günahlardan pişmanlık.

2-Terk edilmiş farzları kaza etmek.

3-Bir daha günaha dönmemek.

4-Kul hakkını geriye iade etmek.

5-Hasımlarla helalleşmek.

6-Günah işlemekle nefsini tedricen isyana alıştırdığı gibi, tevbeden sonra da nefsini tedricen riyazetle terbiye edip ibadete alıştırmak.

7-Nefsine günahların tadını tattırdığı gibi taatlarin de acılığını tattırmak.

8-Günahlardan buğzetmek, hatırla-yınca istiğfar etmek. Hadisi şerifte: “Günahlardan mezkur sekiz şartlarla tevbe eden, günahlarını işlemeyen kimse gibidir.” buyrulmuştur. Rasulullah’ın, tevbe edeni günah işlemeyene benzetme-sinden hikmet budur ki, istikameti düzelten kulun nefsi zayıf olur, nefsin hevası da kırılır, ruhu kuvvetleşir. Ruhu kuvvetleştiği vakit de melek âlemine yakın olur. Melek masum olduğu gibi kendisi de masum olur. Bunun içindir ki Rasulullah tevbe edeni günah işlemeyene benzetir.

Elhâsıl nasuh tevbesi, Allah yolunun başlangıcıdır. Tevbe etmeyen yola girmiş değildir. Yola girmeyenin Hakk’a kavuşması nasıl mümkün olur? Allah’ın Rasulü, Rabbinden naklen bir hadisi kudside şöyle buyurur:

“Ey benim kullarım! Ben zulmü Kendim üzerine haram kıldım ve sizin aranızda da haram kıldım. Sizden biriniz diğerine zulmetmesin. 

Ey kullarım! Siz hepiniz yolunuzu kaybetmiş dalâlettesiniz; benim hidayet eylediğim kimseler müstesnadır. Benden doğru yola iletilmeyi talep edin ki Ben de sizi o yola ileteyim. 

Ey Benim kullarım! Siz hepiniz açsınız; yemek yedirdiğim kullarım müstesnadır. Benden taamlanmayı talep ediniz, tâ ki sizleri doyurayım. 

Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız; giydirdiğim kullarım müstesnadır. Benden giydirilmeyi talep edin, sizi Ben giydireyim. 

Ey kullarım! Siz hepiniz gecede ve gündüzde hata, yasak ettiğim şeyleri işliyorsunuz ve Ben de bütün günahları örtüp yarlıgarım. Şu halde günahların mağfiretini Bana yalvarıp talep edin ki günahlarınızı mağfiret edeyim. 

Ey kullarım! Elbette zarar vermek hususunda Bana ulaşamazsınız ki Bana zarar veresiniz. Elbette menfaat vermekte de Bana ulaşamazsınız ki Bana bir menfaat veresiniz.

Ey Benim kullarım! Şüphe yok ki eğer evveliniz ve ahiriniz, insanlarınız ve cinleriniz, Allah’tan sizlerden en çok korkan, en kamil bir zatın kalbi üzere olursanız bile bu Benim mülkümde hiç bir şey ziyade etmez. 

Ey Benim kullarım! Eğer evveliniz ve ahiriniz, cinleriniz, insanlarınız, en fâcir (=Hakk’tan yüz çeviren) ve en çok isyankârlık yapan bir kişinin kalbi üzerinde olursanız bile Benim mülkümden hiç bir şey noksan olmaz.”

Yani bütün kainatın kalpleri Hazreti Muhammed’in (sav) kalbi gibi olsa Cenabı Hakk’ın mülkünde bir şey ziyade etmezler; aksi takdirde kainat şeytanın kalbi gibi olduğunda Cenabı Hakk’ın mülkünden bir şey eksik etmedikleri gibi.

Çünkü Allah Teala kendi Zâtı’nda kamildir. “Ey Benim kullarım! Evveliniz ve ahiriniz, insanlarınız ve cinleriniz yüksek bir yerde kalksalar, hepsi bir ağızdan çeşitli lügatlarda Benden isteseler, Ben her birisine istediklerini versem, Benim nezdimde olandan hiçbir şey eksik olmaz; illâ bir denizden bir iğne gitmesi gibi noksan olur.”

Denizden iğne çıksa eksiklik ne kadar olursa, Benim indimdeki o kadar eksik olur, yani eksilmez. 

“Ey Benim kullarım! O sizin amelinizdir, sizlere sayıp hesap ederim. Sonra da sizlere amelinize mukabil tamı tamına hakkınızı veririm. Her kim hayr bulursa Allah’a hamdetsin. Başkasını, şerri bulursa nefsinden başkasını kınamasın.”

Ayeti kerimede: “Herhangi bir hayr size isabet ederse o Allah’tandır. Herhangi bir şer size isabet ederse o nefsinizdendir...” (Nisa 79) buyrulmaktadır.

Hazreti Ömer (ra) yağmur duasına çıkınca yolda çok istiğfar ederdi. Ondan sorduklarında Nûh Suresi’nin on ve on birinci ayetlerini okurdu. Bekr bin Abdullah der ki: “Günaha çok istiğfarları çekiniz. İstiğfar, insanlardan çok günahı azaltır.”

Hazreti Hasan’a (ra) birisi kıtlıktan, diğer birisi fakirlikten, başka birisi zürriyetin azalmasından, daha başka birisi toprağın az mahsul vermesinden sordular. Hazreti Hasan hepsine “Estağfirullah” demesini tavsiye etmiştir. Hazreti Hasan’a Rubeyi’ bin Sabih dedi ki: Sana muhtelif adam gelip muhtelif şikâyet ettiler, sen de hepsine verdiğin cevapta “istiğfar edin” dedin. Hazreti Hasan (ra) bunun üzerine Nûh Suresi’nin on ve on birinci ayetlerini okudu.

“Allah’a andolsun ki Ben günde yetmiş defadan ziyade istiğfar, Allah’tan yarlıganmayı talep edip tevbe ederim.” Bunu diyen Rasul-u Ekrem’dir.

Devam edeceğiz inşallah. Selam ve dua ile… Allah’a (cc) emanet olun.

 

Kaynakça:
İsmail Çetin, Edeple Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, 2007
Yakub Haşimi, Musâhebâtu’l-Fu’ad ve Vesâilu’s- Suâd, Eylül 2013.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:02

SEVEN SEVGİLİYİ ÜZMEKTEN KORKAR

Seven Sevgiliyi Üzmekten Korkar

Seven Sevgiliyi Üzmekten Korkar - Burcu Kul

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Seven Sevgiliyi Üzmekten Korkar

 

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a (cc), salat ve selam, Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa’ya, O’nun ehlibeytine, ashabına, etbaına, kıyamette kadar devam edecek olan varisi ekmelerine ve ümmetine olsun.

Allahu Teala veli kullarının himmetlerini üzerimizden eksik eylemesin. 

Bir yılı geride bırakarak yeni bir yıla merhaba diyoruz. Müslümanların haline bakınca içimizde yeni bir yılın coşkusu oluşmuyor. Geçtiğimiz yılın Müslümanlara yapılan zulümlerle dolu olması, içi boşaltılmaya çalışılan bir İslamî anlayışın oluşturulması, yeni bir din algısı, hele ki iki cihan güneşi Efendimiz’in (sav) hayatımızdan çıkarılmaya çalışılması ve daha nice mevzular gönlümüzü yaralıyor.

Müslümanların yılbaşı adı altında yaptıkları Hristiyan adetlerini kabul etmek mümkün değil. Fitnenin ayyuka çıktığı, türlü günahların işlendiği, piyango kuyruklarının aylar öncesinden oluşturulduğu, gerek ahlaki gerek imani erozyon-ların planlandığı bu geceye dahili ya da harici olarak Müslümanların değer vermesi durumun vahâmetini ortaya koyuyor.

Maalesef bu duygularla gelen yeni yıla sevgi ve coşku ile bakamıyoruz. Ancak ve ancak yüce Allah’ın rahmetine sığınıyoruz ve bize nusret ihsan etmesi için yalvarıyoruz. Dünümüze, bugünümüze tevbe ederken geleceğimizin ve nihayetimizin O’nun rızası ile olmasını niyaz ediyoruz.

Her gelen yeni yılda TV programlarında alışılagelmiş bir şekilde geçen yılın hesabı ve gelecek yılın planlaması yapılıyor. Ne kadar kâr elde ettik ya da zarar elde ettik. Yeni yıldan beklentiniz, yeni yılın moda rengi, kıyafeti, mesleği vb. gibi konular ele alınıyor. Peki, ey Müslüman kardeşim ahirete dair bir hesap yapabildik mi? Geçmiş hatalarımızdan pişman olup gereken dersleri alabildik mi?

Ne kadar ömrümüzün kaldığını bilmiyoruz. Büyüklere “Ölüm bize ne kadar uzak?” diye sormuşlar, onlar da “Göz açıp kapayıncaya kadar!” buyurmuş. Bu kadar kısa olan ömrümüzün hesabını hiç düşündük mü? Ömrümüzü hesaba çekelim ve bakalım ki amel defterimiz elimize verildiğinde kârda mıyız yoksa zararda mı?

Allahu Teala, Kur’an-ı Kerimi’nde şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun; şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşır 18) 

Ahiret çok yakın olduğu için ona ‘yarın’ deniliyor. Herkesin böyle bir günü olduğuna göre Hakk’ın ipine sımsıkı sarılmamız lazım. Bu da ancak sünnete tam bir ittiba ile mümkün. En ufak ayrıntının (gerek zahiri gerek batini) ifşa edileceği o günde bizim yüzümüzü aydınlatacak vesileler edinmeliyiz. Nite-kim Allah Teala, Kitab-ı Mübini’nde şöyle buyuruyor:

“Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler; Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.” (Maide 35)

Hâce Hazretleri, Tevzihu’l-Hakâik kitabında şöyle buyuruyor:

“Kur’an’daki korku ifadelerini tehdit olarak algılamayalım… Cenabı Hak bizi bir güzelliğe davet ediyor. Nedir o güzellik? “İttekû” (korkun) ifadesi ‘takva olun’ manasında. Takva olmak, tamamen sevgiye dayalı bir şeydir. Allah’ı çok seversek, Allah için nefsimizden fedakarlık yaparız, nefsimizin arzuların-dan geçeriz.”

Sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda onların hayattaki yegane korkusunun O’dan (sav) ayrı kalmak olduğunu görüyoruz. “Olur da bir fiilimiz O’nun sünnetinden ayrı düşer, yarın ahirette o farklılıktan dolayı O sevgiliden ayrı düşeriz.” Bunun endişesini çekmişler. Onun için hayatlarını bütünüyle Efendimiz’in (sav) hayatına benzetmeye çalışmışlar, onun ölçülerini düstur edinmişler.

Fahri Kâinat Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlar:

“Kim Benim sünnetimi ihya ederse Beni sevmiş olur. Beni seven de cennette Benimle beraber olur” (Tirmizî, Sünen İlim 39/16)

Allah’ı gerçek manada sevebilenler, O’ndan gerçek manada korkabilir. Seven kişinin tek derdi O’nu mutlu etmek, O’na kavuşmak ve O’nun sevdiği şekilde olmak.

Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri (ks) şöyle buyuruyor:

Allah korkusunun alameti şu yedi şeyle bellidir:

Birinci alamet dilde vücud bulur;

Allah korkusu taşıyan kul yalan söylemekten, gıybet etmekten, laf taşımaktan ve koğuculuktan sakınır. Bunun yerine, dilini zikirle doldurur, Kur’an okur, ilimle meşgul olur. 

İkincisi kalpte vücud bulur;

Zira Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:

“Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de (çekememezlik) iyilikleri yer bitirir!”

Allah’tan korkan kimsenin kalbinde, düşmanlık, yalan, haset, insanlık dışı duygular yer bulup barınamaz. Bilmiş olunuz ki kıskançlık kalp hastalıklarının en önemlisidir. Bu hastalık ilim ve iyi amelle giderilir.

Üçüncüsü gözde vücud bulur;

Allah korkusu taşıyan kul, ge-rek yiyecek, gerek giyecek ve diğer hususlarda gözünü haramdan korur. Dünyaya hırsla değil de ibretle bakar. Bakışlarını haramdan kaçırır. 

Zira Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

“Gözünü haramla dolduranın Allah kıyamet günü, gözünü ateşle doldurur.”

Dördüncüsü karında vücud bulur;

Allah’tan korkan kul, karnına haram lokma sokmaz. Zira haram yemek en büyük günahlardandır. Zira Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Haram lokma yiyen insanın, lokma midesinde kaldığı sürece yerde ve gökteki melekler ona lanetler yağdırırlar. Şayet o halde ölürse yeri, direkt cehennemdir.”

Beşincisi elde vücud bulur;

Allah korkusu taşıyan bir kimse hiçbir harama el uzatmaz. Her zaman ellerini Allah rızasına uygun işlere uzatır.

Ka’bu’l-Ahbar’dan riayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

“Allah yetmiş bin daire ve yetmiş bin odası olan yeşil zümrütten bir köşk yapmıştır. O köşke imkanları varken Allah korkusundan dolayı ellerini harama uzatmayanlar oturacaktır.” buyurmaktadır.

Altıncısı ayaklarda vücud bulur;

Allah korkusu taşıyan kimse adımlarını günah işlemeye değil Allah’ın buyruğuna, rızasına uymaya, alimlerle sohbet etmeye gitmek için kullanmalıdır.

Yedincisi yaptığı amelde vücud bulur;

Allah’tan korkan, sadece Allah için kulluk yapar, gösterişten, nifaktan ikiyüzlülükten kaçınır. Artık o Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olur:

“Rabbinin katında, ahiret mutlu-luğu, muttakiler, Allah’tan korkanlar içindir. Allah’ın kendilerine nimet vermiş olduğu sevabı almış olarak cennetlerde pınarların başındadırlar.” (Zariat Suresi 15-16)

Bizler hakikati ile Hakk’a kulluk yapamasak da vuslatı arzu ediyoruz. Allahım! Senden; Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dileriz.

 

Yazar: Burcu Kul

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:01

GÜL YÜZE HASRET -3

Gül Yüze Hasret 3

Gül Yüze Hasret -3 - Gönül Pınarı

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Gül Yüze Hasret -3

 

Hazreti Vahşi’nin (ra) hayatı gittikçe deği-şiyordu. Gül yüze bakamamanın verdiği ıstırap onu bitiriyordu fakat bu onu daha da olgunlaştırıyordu. Nitekim hasret insanı olgunlaştırır, sevgi ise insana gül verir. Hazreti Vahşi’ye (ra) Efendimiz’in özlemi ve hasreti ile O’na ulaşma arzusu güç veriyordu. O’nu (sav) görmüyordu, O’nun gül cemaline bakamıyordu. Ama O’nu ölesiye seviyordu ki bu sevgiyi O’nun hasretinde hissedebiliyordu.

Onlar sahabi efendilerimiz! Allah Rasulü’nü canlarından çok sevmişlerdi. Hazreti Vahşi efendimiz belki bu sevgi halkasının en sonunda gibi gözükse de O’nu öyle sevmişti ki bu sevgi bütün iliklerine kadar sinmişti. Medine sokaklarında yüzünde bir peçe ile dolaşırdı, neden? Olur da O’nunla karşılaşırsa amcaları akıllarına gelir, O’nun gönlü incinir... Aman incinmesin diye peçeyle sokaklarda dolaşıyordu.

“O’nunla ama O’nsuzdu

O’nsuzdu ama O’nunla idi..”

O’nunla birlikte veda haccına katıldı. Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere ensar-muhacir, bütün sahabe-i kiram efendilerimiz de beraberince hacca gitmişti. Hz. Vahşi (ra) hacı olmuştu.O canla beraber; sevdiğiyle, cananıyla beraberdi. Vahşi hac ibadeti esnasında bile Peygamber Efendimiz ile yüz yüze gelmemek için olağanüstü çaba sarf etmiş bir yandan da can, canan ile yüz yüze gelebilecek bir amel nasip etmesi için yana yakıla dua etmişti Yüce Allah’a.

Kâbe’ye bakarken kendini tutamayıp şöyle haykırmıştı: “İnandım, artık inandım ben. Müslüman oldum, şahit ol Rabbim! Ben de baş koydum bu yola. Vahşiliği, vahşeti bıraktım; nardan nura yöneldim. Buldur Rabbim, bildir Rabbim! Gönlümü aşkınla doldur, bütün yüreğimi. Peygamberimizin gül cemaline bakamıyorum, O’nun gül yüzüne bakabilecek bir amel işlememi nasip et ya İlahî! Nasip et! Allahım geldim Sana, Allahım geldim Sana, Rabbim Sensin. Kitabım Kur’ân, dinim İslam, Peygamberim Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed Mustafa, geldim Sana.

Bu iman ve bu ikrar ile geldim. Gül yüzüne kurban olduğum Peygamber Efendimiz ile beraber geldim. Geldim ama, Can Efendim’in gül yüzüne bakamıyorum. Rabbim bir yol göster bana, öyle bir amel ver ki bana, Efendimiz’in nur yüzüne bakabileyim. Yandım, tutuştum Rabbim! Zât-ı Âlinize ve Efendimiz’e yandım. Yandım Rabbim! Cahiliye gururu ile Sana ve Peygamberimize karşı çıkma ahmaklığıma yandım, yandım yandım ve yana yakıla bitirip tükettim varlığımı.Vahşi olmayı da vahşiliği de yakıp kül ettim. Vahşetten sıyrılarak düştüm yollara. Artık bu nurlu yolun yanık sevdalılarından biri oldum ben de. Ama O’nun gül yüzüne bakamıyorum.”

İşte Vahşiyi, Hz. Vahşi yapan o sevda, o aşk O’nu bu hale getirmişti, O’nun gül yüzüne bakamama onu bu denli bir sevdaya düşürmüştü ama ne sevda, tâ yürekten...

Vahşi de diğer sahabiler gibi bu hac ziyareti esnasında çok şey görmüş ve çok şey öğrenmişti.

Özellikle de Peygamber Efendimiz’in meşhur “Veda Hutbesi” ile Vahşi yeniden doğmuştu sanki. Peygamber Efendimiz’in hastalanma haberi bütün sahabileri olduğu gibi Vahşi’yi de büyük bir üzüntüye sevk etti. Medine-i Münevvere’deki bütün sahabe-i kiram hazretleri, Peygamber Efendimiz’i ziyaret ediyorlar, O nur yüze bakarak hayır dualarını alıp nurlanarak dönüyorlardı.

Ama Vahşi bir türlü yanaşamıyordu. İki Cihan Güneşi vefat etmişti. Hazreti Vahşi ne durumdaydı acaba? Gül yüze bakamadan, nur cemali doyasıya seyredemeden, O dünyasını değiştirmişti.Gül yüzüne bakma şerefine erememişti, nur yüzden nur devşirememiş yakınına oturamamış, can sohbetlerini dinleye-memiş, bu sebeple yanmış, kavrulmuştu. Hatta mübarek kabirlerini ziyarete gittiğinde de yine boynu kırıkmış gibi başını eğmiş, Efendimiz’in kabrine bile bakamamıştı. 

Nihayet o gün gelmişti. İkrime komutasındaki ordu Yemame’ye doğru yola çıktı. Hazreti Vahşi de bu ordunun içindeydi, tıpkı Uhud’a gider gibi. Ama bu sefer çok farklıydı, hür olmak için. İlkinde Hamza efendimizi öldürmeye gidiyordu, şimdi ise Gül Yüz’ün önündeki engel olan Müseyleme’yi öldürmeye gidiyordu.

Uhud’da göstermelik bir hürriyete kavuşmuştu. Hazreti Hamza efendimizi şehit ettiği mızrağı da elindeydi. Onunla konuşuyordu adeta; “Haydi mızrağım, utandırma beni!” Nihayet vardılar Yemame’ye. Hazreti Vahşi sabırsızlandıkça sabırsızlanıyordu, Müseyleme denen sahtekarı arıyordu. “Müseyleme’yi tanıyan bana göstersin!” diyordu. Nihayet gördü. Hazreti Vahşi emektar mızrağını okşadı: “Ey mızrak Allah aşkına hedefini bul!” Mızrağını hedefine doğru kaldırdı, bir yandan da Allah’ın yardımını istiyordu. “Gül yüzünün önündeki engel üzerine Bismillah Yâ Allah!” Gül yüzün önündeki engele doğru koştu. Uçtu… uçtu… uçtu….

Ve... ve... evet vuruldu! “Allahu Ekber, Müseyleme’yi vurdum!” Bütün ses tonu ile çığlık çığlığa bağırıyordu. “Şimdi yüzüne bakabilir miyim ya Rasulallah” savaş bitince başta İkrime (ra) olmak üzere birkaç kişi Hazreti Vahşi’nin yanına gitti, yaralanmıştı. Vahşi bayılmıştı, yüzüne gözüne su serpince kendine geldi.

-Gördüm O’nu, gördüm.
-Kimi gördün ey Vahşi?
-Gül yüzüne kurban olduğum Peygamber Efendimiz’i, bana bakıp gülü-yordu, yanında da Hazreti Hamza vardı. İkisi de bana bakarak gülümsüyorlardı. “Artık gül yüzüne bakabilir miyim ya Rasulallah?” diye sordum; “Bakabilirsin!” dedi bana.

İslam ordusu Medine’ye döndü ve Vahşi çok heyecanlıydı, âşıklar gibi koşmaya başladı. Mescid-i Nebî’nin önüne geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Bir yandan da nefesi tıkanıyordu, boğazı kuruyordu, sürünür gibi yürüdü…yürüdü… yürüdü… Mübarek kabrin başına geldi, öyle bir çığlık attı ki oradakiler akıl kuşunu uçurduğunu zannettiler.

“Esselatu vesselamu aleyke ya Rasulallah! Esselatu vesselamu aleyke ya Habiballah! Esselatu vesselamu aleyke ya Nebiallah! Geldim ben geldim ya Rasulallah!”

O sevdayla yaşamak ve o sevdayla ölmek... İşte gerçek sevginin tezahüru. Vahşi her şeyi aşkla yapmıştı, ne büyük bir lütuf. Yıllarca bu aşk Hazreti Vahşi’yi bitirmişti. Hicretin 25. senesinde Humus’ta iken hastalanmış yataklara düşmüştü ve bu aşkla ebedî aleme göçmüştü. Kabri Suriye’nin Humus şehrindeydi, ama Hazreti Vahşi maneviyatta onlarlaydı artık.

Peygamber Efendimiz’e salat ve selam olsun. Bütün ashaba zerreler adedince rahmet olsun, himmetleri var olsun..

Selam ve dua ile...

 

Yazar: Gönül Pınarı

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:00

Allah’ın Veli Kulları -8

 Allahın Veli Kulları 8

Allah'ın Veli Kulları -8 - Mine Şimşek

Sayı : 133 - Ocak 2019

 

Allah'ın Veli Kulları -8

 

Allah’ın rahmeti, merhameti ve şefkati tüm kullarının üzerine olsun. Bu ayki yazımızda Mevlâna Hazretleri (ks) ve Şems-i Tebrizî Hazretleri’nin (ks) kısa hayatlarından ve şiirlerinden yazmağa çalışacağız inşallah.

Mevlânâ Hazretleri’nin Kısa Hayatı

Mevlânâ Hazretleri’nin adı Muhammed Celâleddîn’dir. “Mevlânâ Rûmî” diye de anılır. Hazreti Mevlânâ (1207) yılında Afganistan’ın sınırları içerisinde Horasan ülkesinin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlânâ’nın babası şehrin ileri gelen âlimlerinden olup “Bilginlerin sultanı” ünvânını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Mümine Hatun’dur. Hazreti Mevlânâ; tüm insanlık tarafından hayranlık duyulmuş, beğenilmiş bir gönül insanı, hoşgörüde engin bir deniz gibi olan ârif ve âlim bir zâttır.

Babası, Sultanu’l-Ulemâ Bahaauddin Veled, aile fertleri ve dostları ile bulunduğu yerden (1212-1213) yıllarında ayrılırlar. Babası Nişabur’dan Bağdat’a sonra Kûfe’ye oradan da hac için Mekke’ye hareket eder. Hac vazifelerini yerine getirdikten sonra Malatya ve Erzincan’a gelir, devamında da Konya’ya davet edilir ve oraya yerleşir. O sıralarda Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştır. Mevlânâ Hazretleri’nin babası Konya’da vefat eder. Sultanu’l-ulemâ ölünce talebeleri ve müritleri Mevlânâ’nın çevresinde toplanır, Mevlânâ Hazretleri’nin va’zu nasihatlerini dinlerler.

Şems-i Tebrizî Hazretleri ile Karşılaşması

Mevlânâ (15 Kasım 1244) yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşır. Mevlânâ, Şems’de mutlak kemâlin varlığını, Allah’ın nurlarını görmüş ve aşkı bulmuştur. Şems’in gelişi Mevlânâ’yı gönül adamı yapmış, deha ateşini büsbütün tutuşturmuştur.

Hazret-i Şems evliyanın büyükle-rinden olup Tebriz’de doğmuştur. Adının Muhammed olmasına mukabil daha çok “Şemseddin” (dinin güneşi), “Şemsu’l-hakk” (doğruluğun güneşi) “Şems-i Tebrizî” (Tebriz’in güneşi) lakaplarıyla da anılır. Kendisi anlatır: “Henüz ilk mektepte idim. Daha buluğ çağına girmemiştim. Gönlümde Peygamber Efendimiz’in (sav) sevgisi öyle yer etmişti ki günlerce onun muhabbetinden aklıma yemek içmek gelmezdi. Göklerde olan melekleri ve yerde kabirdekilerin hallerini müşahede ederdim. Hocam bu hallerimi haber vermekten beni men ederdi.”

Bir gün şöyle buyurmuştur: “Peygamber Efendimiz’in (sav) güzel ahlakını örnek alın, bütün işlerinizi, adetlerinizi ona uydurmaya gayret edelim.”

Şems Hazretleri dünyaya hiç kıymet vermezdi. Haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Bir yerde durmaz, ilim talebelerinin bulunduğu yerlere gider, onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan yorulmadan pek çok yerlere gitmiştir. Bunun için kendisine “Uçan güneş” de denilmiştir. Şems Hazretleri gittiği, seyahat ettiği her yerde kendisine iyi bir dost vermesi için Allah’a çok dua ederdi. Israrla yaptığı bu duanın neticesi olarak rüyasında Konya’da bulunan “Celâleddin Rûmî”ye gidip onun yetişmesinde yardımcı olması bildirilir. Allah Teala’ya şükrederek “Böyle dosta canım feda olsun.” diyerek yola koyulur ve Konya’ya gelir.

İki dost birbirine kavuşunca Allah için birbirlerini severler. Gece gündüz hak adına sohbetleşerek muhabbetleri ve sevgileri artar. Bu sevgiyi ve aşkı tarif eden “Aşkın gözyaşları” adlı kitabında şunları anlatılmıştır:

“Bütün aşklar gerçekte Allah için aşktır, çünkü aşk ilahidir. Allah âlemi sevgiyle yarattı. ‘Allah güzeldir, güzeli sever.’ hadisi şerifini şöyle anlayabiliriz: Güzel olan şeyler sevilir, bütün âlem de (o güzelliği tefekkür ederek) Allah’ı sever.

Aşk da böyledir, hiç kimse yaratanından başkasını sevmez, ama dünyada sevilen her şeye duyulan sevgi ona perdelenir. İnsanlar, evlat, anne-baba, dostlar, gökler, yer, bahçeler, saraylar, yiyecek, içecek gibi çeşitli şeylere duyduğumuz umut, arzu, sevgi hepsi Allah’a karşı duyulan arzulardır. Seven kalplerde, sevdiği o şeyi kaybetme, ondan ayrılma endişesi olur. İnsanlar, Sevgili’nin (cc) onlara ihsan ettiği nimetlere gereğince şükretmeyip bu nimetlerden mahrum kalmaktan korkarlar, böylece korku onların kalplerine iyice yerleşince ve nefisleri umutsuzluğa düşmeye başlayınca, Allah’ın rahme-tinin genişliğini hatırlayarak ümitleri kuvvetlenir.

Sevenlerin ümidi hakikatlere ulaş-mak ve vesilelerle ona yaklaşmaktır. Böylelikle korku ve ümit arasında olduk-larından ona itaatten uzak düşmezler ve tüm işlerini onun emrine göre hareket ederler. Zira bilirler ki O (cc) kendilerine hoşgörü ile bakacağına kefil olmuştur. Allah’ın şu ayetini işitmedik mi: ‘Allah kullarına lutfedicidir.’ (Şûra 19) Her nimet lütuf demektir.”

Aşk; muhtaç olmayan Allah’ın bir sıfatıdır. Başka bir şeye duyulan aşk mecazdır. Altın kaplamadır, çünkü başkalarının güzelliği, dışından pırıl pırıl ama içi zifiri dumandır…

Mevlânâ Hazretleri’nin Öğütleri

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız, bizim mezarımız ariflerin gönlündedir. Size gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az konuşmayı, az uyumayı, isyan ve günah-ları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, bütün yaratılmışlardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanlara en hayırlısı insanlara yararlı olandır, sözün en hayırlısı az ve anlaşılır olandır.”

Cömertlik ve yardım etme konusunda akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülük de toprak gibi ol.

Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”

“Kusuru bulmak için bakma birine, bulmak için bakarsan bulursun. Kusuru örtmeyi marifet edin kendine, işte o zaman kusursuz olursun.”

“Kimle gezdiğinize, kimle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin; çünkü bülbül güle, karga çöplüğe götürür.”

“Yarın yaparım deme, bugün de dünün yarınıydı! Ne yapabildin?”

“Aynalar türlü türlüdür, yüzünü görmek isteyen cama bakar, özünü görmek isteyen cana bakar.”

“Mum olmak kolay değildir, ışık saçmak için önce yanmak gerek.”

Zerreler adedince Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Şems-i Tebrîzî hazretlerine rahmet olsun, himmetleri var olsun.

 

Kaynakça
• Mevlâna Celâleddin Rûmî mad., TDV İslam Ansiklopedisi
• Sinan Yağmur, Aşkın Gözyaşları: Tebrizli Şems

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Sayfa 10 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort