JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Kasım 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin KASIM 2018 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “İNSAN MERD-İ DÂVÂ DEĞİL, MERD-İ MÂNÂ OLMALIDIR” Başlıklı sohbetlerinde:

''Sual: Efendim, İmam Efendi Hazretleri Sohbetname’de: “İnsan merd-i dâva değil, merd-i mânâ olmalıdır. Âlim olsun, şeyh olsun; nefsi diri, kalbi ölü olursa, o ne âlimdir, ne de şeyhdir.” buyuruyor. İnsanın mana cephesine yönelmesi, kalbini diriltmesi nasıl olacak?

Cevap: Her şeyden önce Cenabı Hak sonsuz lütfuyla önümüzü açsın. Hakikaten bu ahir zamanda merd-i mana olmak; mana yiğidi mana adamı olmak kolay bir mesele değil. 

Bu yolun yolcusu davanın gerekliliklerini kendinde tekâmül ettirecek; buna büyüklerimiz zahir edepler demişler. Şeriatın zahirindeki adaba riayet edecek. Şu da iyi anlaşılmalı ki edep-adap denilince sanki İslami literatürün son sıralarında kullanılan bir ifade gibi anlaşılıyor. Hani fıkhın bir sıralaması vardır: Farz, vacib, sünnet, müstehab diye. Bu sıralamadan bakıldığında edep de bunlardan sonra gelen bir usulmüş gibi anlaşılmasın. Bu anlamda edep tek başına kullanıldığında yani zahirin edepleri denildiğinde mesela farz da bir edeptir, sünnet de bir edeptir. Edepten kasıt o maddeler, yapılması gereken şeyler. Çünkü bütün bunlardaki; farzlardaki, vaciplerdeki murad insanı edeplendirmektir. İnsanı terbiye etmek için, olgunlaştırmak içindir. Bu yüzden sufiler direkt şerî terimler yerine kendi ifadeleriyle meseleleri izaha çalışmışlar, edep demişler. 

Biz edep denilince salt bir ahlak kuralını anlıyoruz. Bu anlamda değil. O yüzden zahir edepler her neyi gerektiriyorsa kul önce onları talim eder. Derken kendinde tatbik eder, bunları tekâmül ettirir. Yani namazını, orucunu, abdestini, neyse yapılması gerekenler, bunları mükemmelleştirir, bunlarla birlikte bâtının edebine de azami derecede riayet eder. 

Yoksa bu zahiri edeplerle büyüklerimiz de ifade etmişler, insan belki sırf cenneti kazanabilir, cennete nail olabilir ama tek nimet cennet değil. Cennetten de öte bir murad var. İnsanın cemale erişmesi ve rıza nimetine ulaşması, Allah’ın kendisinden razı olduğunu bilmesi… İşte bu noktada bâtıni edepler devreye giriyor. Zahiri edeplerle birlikte merdi mana olmak; mana adamı, mana eri olmak devreye giriyor. 

Mana eri olabilmenin yolu; zahir edeplere ne kadar önem veriyorsan ve ne kadar hassasiyet, dikkat gösteriyorsan bâtının edeplerine de öyle hassasiyet göstereceksin. Misal namazın seni ne kadar ilgilendiriyor ve düşündürtüyorsa rabıtan da seni o kadar ilgilendirip düşündürtmeli. Rabıta ile namazı ayırmamalısın. Çünkü namazının sıhhati rabıtaya bağlı. Sen buna zahirde tadili erkân diyorsun: rükûda belin düz olacak, rükûdan kalktın mı azaların itminan bulacak, yerleşecek; secdeye gittin mi elini şöyle koyacaksın, dizini böyle koyacaksın… Bunlar güzel de bunlarla da bitmiyor, namaz bunlarla kemal bulmuyor. Bunlar bazen insanı riyaya, ucba sevk edebiliyor.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Cehalet İlimle, Taassub Sevgiyle, Zaruret Gayretle İzale Olur” ve Veysel Özsalman; “Yeni Cahiliye” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

İrfan Aydın - Cehalet, Zaruret, Taasub

Sâlik-i irfan - Biz, Biziz...

Tamer Doymuş - Biz Seni, Ancak Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik

Yusuf-i Kenân - Çocuklarımız Kültürümüzün Geleceğidir

Şeb-i Vuslat - Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -4

Burcu Kul - Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Ekim 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin EKİM 2018 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “OLANA AŞK OLSUN, ÖLENE YAZIKLAR OLSUN” Başlıklı sohbetlerinde:

''Çevremizden işitiyoruz adam işleri karıştırıyor, bir çıkış yolu bulamıyor ölümü tercih ediyor, canına kıyıyor, intihar ediyor. Yunus diyor ki -sizleri tenzih ederim- 

Ölen hayvan imiş
Âşık, sadık, derviş ölmez...

Cenabı Hak da buyuruyor:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ 

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara, 154)

Ölü demeyin, öldü demeyin... Allah’ın yolunda olanlar, Allah için olanlar ölmezler. Allah için olan illa şehit anlamında değil, kim Allah içinse... Biz adeta bu manayı kastederek yine ayetin ifadesiyle, işaretiyle: 

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ 

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 154) demiyor muyuz? Biz Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz, yine O’na gideceğiz… 

Peki, şimdi düşünebilir misiniz ki Allah gönderdiği bir varlığı başıboş, sebepsiz, manasız göndersin? Teşbihte hata olmasın, Anadolu’da bu tip şeyler çok olur; adamın bir karakaçanı vardır yıllarca onunla yük taşımıştır, işinde gücünde kullanmıştır. Artık yük taşıyamayacak hale gelmiştir, ona boşuna saman, arpa yedirmemek için kışın yazıya salıverir ki kurt, kuş yesin. Veya afedersiniz, çoban köpeği vardır artık yaşlanmıştır, kurtlarla mücadele edecek durumu yoktur, adam bırakır. 

Haşa ki insan böyle olsun. “اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ - İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyâmet, 36) buyuruyor Cenabı Hak. Öyle başıboş, anlamsız, manasız, gayesiz, terk edileceğinizi mi zannediyorsunuz. 

Mademki Allah’tan geldik; “اِنَّا لِلّٰهِ” öyleyse bir vazifeye mebni geldik, bir memuriyetimiz var, bir görev üstlendik. Dönüş; “وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ” O’na (cc) ise bu görevin, bu memuriyetin raporunu sunmaya döneceğiz. Bu işi nasıl yaptık, bunun hesabını vereceğiz. Ya Rabbi sen bizi şu şu vazifelerle yeryüzüne gönderdin, bizi memur kıldın, bizi halife yaptın, temsil yetkisi, tasarruf hakkı verdin; irade verdin, ihtiyar verdin… İhtiyaç olduğunda her neyi senden istedikse verdin: “وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ - Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim.” (Mü’min, 60) İhtiyaç duyduğumuz her şeyi bize verdin… 

Şimdi sizin böyle bir imkânınız olsa, böyle bir durum sizin elinizde, bünyenizde gerçekleşse yani birini bir yere vazifelendirseniz sonra da onun dönüp size rapor vermesini bekleseniz… Ölsün diye mi beklersiniz? Hadi sen git orda öl, öl de gel… Böyle mi anlamalıyız? Sizce bu mantıklı mı?'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Manevi Sıkıntılarımızın Tamamı Allah Dostlarından Uzak Oluşumuz Neticesindedir” ve Vahdettin Şimşek; “Sâdât-ı Kiram -2” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Andelib - Allah Kulunu Bırakmaz

Sâlik-i irfan - Ashabı Kirama Bakışımız

Veysel Özsalman - İsraf

Tamer Doymuş - Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -2

Yusuf-i Kenân - Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak, Doğru Yoldayız Demektir

Abdullah Mesud Çınar - Fütüvvet ve Uhuvvetin Kapısı

Şeb-i Vuslat - Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3

Mine Şimşek - Allah'ın (cc) Veli Kulları -7

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Eylül 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin EYLÜL 2018 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “CİHADIN EN BÜYÜĞÜ NEFSE KARŞI YAPILAN CİHADDIR*” Başlıklı sohbetlerinde:

''Efendimiz (sav) ashabı ile giderken yolun kenarında kabirler gördü, o kabirlere okumak için uğradı. Kabirlere baktı ağladı… Ashabı kiramdan kuru dal istedi. Bana bir dal bulun, buyurdu; bir kuru dal getirdiler. Onu kırdı kabirlerin üzerine işaret olarak bıraktı. Anadolu’da bazı mezarlara uzunca bir çubuk koyarlar, bu sünnettir buradan gelir…

Sahabi sordu: “Ya Rasulallah niye ağladınız, kim var burada?” Efendimiz buyurdu ki: “Bunlar sizin arkadaşlarınızdandı, mescide gelen dinleyen insanlar idi. Şimdi gördüm ki bunlar kabirlerinde azap görüyorlar. Allahu Teala bunlara azap ediyor. Meleklere sebebini sordum, dediler ki birisi küçük abdestini ayakta bozuyordu, üstüne sıçrıyordu öyle ibadet ediyordu. Temiz olmayan bir elbise ile ibadet ettiği için Allah ibadetlerini kabul etmedi. İkincisi de nemmam idi, laf taşıyordu. Ondan bir şey duyuyor gidiyor ona söylüyor, ondan duyuyor ona söylüyor ortalığı karıştırıyordu. Laf taşıyordu o da ondan azap görüyor.” 

Kabir azabının ilk sebebi ayakta bevletmektir-abdest bozmaktır buyuruyor Cenabı Peygamber. Allahu Teala böyle alışkanlığı olan Müslümanları kurtarsın bu alışkanlıklarından. Cenabı Hak camilerimizi de bu anlamda şuurlu insanların yönetiminde kılsın. Bunu camilerden çıkaramadık. Camilerde pisuar denilen tuvaletler var, İslam’ın merkezi cami olması gerekirken camilerde insanları kabir azabına duçar edecek ortamlar var. Halbuki hiçbir camide pisuar olmamalı, orası olunca herkes orayı tercih ediyor, gidip orada abdest bozuyor… 

O dalları işaret bıraktı Cenabı Peygamber. Dönüşte aynı yoldan geçerken baktılar ki o dallar yeşermiş, yaprağa dönüşmüş. Efendimiz tebessüm buyurdular, başlarında oturdular okudular. Çok keyiflendiler…

Sahabe bu sefer sordu: “Ya Rasulallah geçerken ağladınız üzüldünüz, azapları olduğunu buyurdunuz. Şimdi çok neşelisiniz. Sonra ilginçtir toprağın içine de sokmadığınız, mezarın üstüne uzattığınız kuru dallar yeşermiş. Bu manzarayı nasıl okumalıyız?” Efendimiz buyurdu ki: “O azap gören arkadaşlarınızdan birinin geride yetim bir çocuğu kaldı. O çocuk bu günlerde Medine-i Münevvere’de mescide gelmiş. Kur’an okumayı öğrenmek için Mescid’de besmele-i şerifi, Bismillahirrahmanirrahim demeyi öğrenmiş. Allahu Teala, o besmele söyledi diye onun usulünden yani dedelerinden yukarıya doğru yedi kuşağı mağfiret etti. Babasını da ona bağışladı, babasının azabı kalktı. Babası da yedi kuşak dedeleri de beraat etti…” 

Şimdi düşünün… Misal bir adam ağaç dikiyor, meyvesi olmasa bile insanlar gölgesinden istifade ediyor. Erozyona karşı toprağı koruyor. Kurt kuş o ağaçtan istifade ediyor; kuşlar gelip onun üstüne konuyor. Karıncalar, böcekler onun dibine yuva yapıyor o ağaçtan rızıklanıyorlar. Adeta bütün mahlukat o ağaçtan faideleniyor. İnsan baktığında insanın içine bir hoşluk veriyor. Tabiat, göze hoş geliyor rahatlatıyor insanı. Ağacın, bakana bile bir hizmeti var.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Veysel Özsalman; “Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar” ve Andelib; “İnsana Yazı Yazmak” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Sâlik-i irfan - Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz

Tamer Doymuş - Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -1

Yusuf-i Kenân - Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı

Dilhun Aşık - Fıtratın Din Kılınması, Düşüncenin Merkezi Konması Demektir

Vahdettin Şimşek - Sâdâtı Kiram

Şeb-i Vuslat - Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -2

Burcu Kul - Bir Kalp İki Dünya

Mine Şimşek - Allah'ın (cc) Veli Kulları -6

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Ağustos 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin AĞUSTOS 2018 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “HAYATI ZİKİRLEŞTİRMEK” Başlıklı sohbetlerinde:

''Şimdi doktora gidiyorsunuz, tespit edemedikleri bütün hastalıkların adı stres. Şu neden, stresten; bu neden stresten... Fazla bir enerji var insanlarda. Aşırı yapılaşma, şehirlerin bu kadar şıkışması, bu taş binalar ve o binalarda işlenilen zulümat/günahlar iklim şartlarını bile değiştiriyor. İşlenilen günahlar, cürümler, her türlü kabahatler; bir de insanın kendi yoğunluğunu ve gafletini de bunun üstüne eklediniz mi insanda müthiş bir stres oluyor. Gaflet oluyor yani. İnsan bu sefer bu gafleti dağıtamıyor. Allah'tan uzak yaşıyor. Beş vakit namaz kılsa da namazını bir borçtan kurtulmak için kılıyor. İslam'ı bire bir hayatına müdahale ettirmiyor. Yaşantı islam'a göre değil, Müslümanların yaşantısı İslam'a göre değil. Çünkü İslam sadece beş vakit namazdan ibaret değil.

Böyle olunca insanlarda bir manevi kasavet, sıkıntı oluyor. Bu sıkıntı da insanları bitiriyor işte. Kalp krizleri, diğer hastalıklar gittikçe çoğalıyor. insanlarda bir asabiyet oluşuyor. Sebebi belli olmayan kızgınlıklar, sinir; istemeden ötekini berikini kırabiliyor. Ailesini kırıyor, çoluk çocuğunu incitiyor. Sonradan dönüp kendine pişman oluyor, ya niye böyle yaptım, diyor.

İşte bu fazla enerjiyi vücut atamıyor. Doktora gidiyorsun panik atak diyor, heyecan diyor; dayatıyor sana depresyon ilaçlarını leyla gibi oluyorsun. iyileştirmiyor, uyutuyor seni. O verdikleri antidepresan ilaçların hiçbir tedavi özelliği yok. Çünkü Allah buyuruyor ki kalplerin ilacı yani kalpteki marazların ilacı ancak Allah'ın zikridir...

Şimdi değiştirdiler psikolog, psikiyatrist diyorlar eskiden bu doktorların ismi ruh ve sinir hastalıkları mütehassısıydı. Ne demek ruh mütehassısı? Allah Peygamber'e bile bildirmemiş ruh ile ilgili bir bilgi. O Allah'ın katındadır, emir âlemindedir. İnsan onunla ilgili çok bir bilgi verilmemiştir, buyuruyor Kur'an-ı Kerim. Peygamberine buyuruyor ki: ''Bir de sana ruhtan sotuyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir.'' (İsra,85) Yani yüce, yüksek bir âlemden bir vedia, bir emanettir, bir hediyedir, bir ikramdır; ben onun bilgisine sahip değilim. Peki, ey doktor bey sen ruhu görüyor musun, görerek mi, tutarak mı tedavi ediyorsun? Nasıl bir ruh tedavisiyapıyorsun? Peygamber'in bilmediği bir şeyi sen biliyorsun(!). Allah buyuruyor ki ilaç zikirdir; sen kalkıp uyuşturucu ilaçlar veriyorsun. Sende panik atak var, depresyon var diyorsun, aşırı heyecan var yerinde duramıyorsun, diyorsun. Evet, duramıyor. Peki, doktor bunun sebeplerini söyle, sebebini bilmiyor o da işin içinden çıkamıyor...'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Kulluk” ve Andelib; “Kulluk Diye Bir Derdimiz Olmalı” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Veysel Özsalman - Huzurun Mayası İslam

Tamer Doymuş - Hac

Sâlik-i İrfan - ''Ey Âişe! Geceleri Şu Dört Şeyi Yapmadan Uyuma!''

Yusuf-i Kenân - Huzur İslâm'dadır

Mesud Şahbaz - Bülbül'i Şeyda Okur...

Dilhun Aşık - İnsan Allah'ın Sözü, Şiir ise Bunun Ne Anlama Geldiğini Anlayanların Özüdür

Şeb-i Vuslat - Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları

Gönül Pınarından - Gül Yüze Hasret

Mine Şimşek - Allah'ın (cc) Veli Kulları -5

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Pazartesi, 06 Ağustos 2018 13:21

ŞEHADET ŞUURLA MÜMKÜNDÜR

Şehadet Şuurla Mümkündür

Şehadet Şuurla Mümkündür - Abdülkadir VİSÂLİ

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Şehadet Şuurla Mümkündür

 

Son zamanlarda gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında adeta bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Bir taraftan işleri güçleri vatanın ve milletin aleyhinde olmak, inananlara düşmanlık beslemek, batıya ve batıla hizmet etmek olan dahili düşmanlar, dost görünümlü münafıklar; diğer taraftan her türlü ihaneti gerek alenen gerekse gizli olarak yapmaktan çekinmeyen, Efendimiz aleyhisselamın “tek millet” diye buyurduğu ehli küfür. Büyüklerimiz buyurdular; “Yeryüzünde hak ve batıl mücadelesi kıyamet sabahına kadar devam edecek ve Allahu Taala bu mücadelenin eşit şartlarda yürüyebilmesi için hakkı ve batılı bir terazinin iki kefesi gibi daima dengede tutacaktır.” Buradan hareketle bizler inanıyoruz ki Amerikasıyla, Rusyasıyla, Avrupasıyla, doğusuyla, batısıyla topyekun hareket eden ve zaman zaman sahip oldukları güçten çekindiğimiz, kendimizi zayıf hissettiğimiz bu güç karşısında savaşımız dengeli olsun diye Allahu Taala Müslümanlara da zahiri ve batıni nice kuvvetler bahşedecek, netice de bizi görünmeyen orduları ile destekleyecek, “Kâfirler istemese de nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 8) ayeti kerimesinin sırrına mazhar kılacaktır.

Bu nur tamamlansın ve mazlumlar rahata ersin diye gayret eden devlet büyüklerimiz, ordumuz, dini ve vicdani hassasiyetlerini yitirmemiş bütün vatandaşlarımızla geçmişte olduğu gibi bugün de yekvücut olarak hareket etmekteyiz, yarın da inşaallah bu gayrete talibiz. Çünkü inanıyoruz ki Cenabı Hak mutlak manada vaadini yerine getirecek; İslam’ı aziz, Müslümanları muzaffer kılacaktır. Rabbimizden niyazımız odur ki bu hayırlı amelde geçmişte ecdadımızı kullandığı gibi bugün bizleri, kıyamet sabahına dek de nesillerimizi kullansın.

Dün Malazgirt’te, Kosova’da, Varna’da yapılan neyse bugün Fırat Kalkanı’yla Zeytin Dalı operasyonlarıyla yapılmaya çalışılan da odur. Bir takım müsteşriklerin ağzıyla konuşan, kuzu postuna bürünmüş halleriyle müminlerin saf gönüllerini idlale gayret eden birilerinin iddia ettiği gibi bu operasyonların hiçbirisi toprak kaygısından, sömürgecilik anlayışından, tahakküm hırsından kaynaklanmamaktadır. Tam aksine “Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz.” (Tevbe 41) ve “Bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin.” (Enfal 39) ayeti kelimelerinin sırrına mazhar olmak için atılan adımlardır bunların hepsi. Bizler inanıyoruz ki tarih, geçmişte olduğu gibi bugün de Hakk’ın safında olanları yazacak, batılı işaret edecek, düşmanlarımızı bildirecek ve bizden görünen hainleri de tespit edip dünyada insanlara, Müslümanlara; ukbada da Rabbimize karşı rüsvay edecektir

Bizler üç yüz küsur senelik Selçuklu, yaklaşık altı yüz senelik Osmanlı tarihimize baktığımızda birlikte hareket ettiğimiz, kardeş olduğumuz hiçbir toplumda nefret, kan ve gözyaşıyla anılmamış tam aksine aradan geçen bunca seneye rağmen hasretle beklenen ve yeniden idaresi altında olmaktan gurur duyulacak şanlı bir nesle sahibiz. Birilerinin, “Efendim, yürek fethi yapılmadı sadece toprak fetih yapıldı, onun için diğer toplumlar bizleri halen nefretle anıyor!” diye fitne ve fesada kucak açan, Müslümanları üzerken kâfirlerin ekmeğine yağ süren münafıklardan da Allah’a sığınıyoruz.

Balkanlardan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan neredeyse Asya’ya kadar uzanan etki alanlarıyla birlikte 24 milyon kilometre karelik bir alanda Allah’ın ayetlerine, Rasulullah’ın sünnetlerine göre bir hayat nizami oluşturmaya çalışan ecdadımızın kin ve nefretle değil bilakis sevgi ve hürmetle, hasretle yâd edildiğini görüyoruz; iftihar ediyoruz elhamdülillah. 

Son dönemde Cumhurbaşkanımızın, ecdadımızı ve bütün memleketimizi temsilen yapmış olduğu ziyaretlerde; Sudan’da, Pakistan’da, Mağrib ülkelerinde, Uzak Asya’da sevgiyle hasretle coşkuyla karşılanmasının bu iddialara gereken cevabı verdiği kanaatindeyiz. Öyle ki sadece ülkesinde değil, sadece bölgesinde değil tüm dünya Müslümanları ve Türk milletleri üzerinde Allah’ın inayetiyle bir etkiye ve teveccühe mazhar olduğu gayet aşikardır. Onun böyle bir kuvve-i maneviyyeye sahip olması aldığı dualar, büyüklerimizin himmeti, Allah ve Rasulü’nün nusreti iledir. Öyle ki milletimizi temsilen imanı, gayreti ve ihlası yukarıda saydığımız davaya gönülden inanan herkese kuvvet vermiş, bu şuurla yaz kış demeden kendilerine gösterilen hedefe emin adımlarla yürüyen ordumuza ve her şey ile bu orduyu destekleyen milletimize en büyük destek olmuştur.

İslam tarihine bakıldığında bütün peygamberlerin ümmetleriyle beraber her zamanda batıl karşısında hakkı kaldırma gayretlerine şahit oluruz. Bunun için gerektiği zaman mallarından vermekten gerektiği zaman da canlarından vaz geçmekten bir an daha geri durmamışlar. Bunlardan bir kısmını Kur’an-ı Hakim bizlere bildirmektedir: Hazreti Davud’un Calut ile olan mücadelesi, Hazreti Musa’nın Firavun’la olan mücadelesi, Hazreti Zülkarneyn’in mücadeleleri, bir manada Mekke halkının Ebrehe ile mücadelesi bizlere bildirilmiştir. Anlatılan kıssalardan ibret almamız, gerektiğinde hak için adalet için her şeyimizden vazgeçmemiz gerektiğini bizlere bildirilmiştir. Yine Efendimiz aleyhisselam ve ashâbı kiramın hayatına baktığımızda Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te vesair seriye ve kazalarda yapılan mücadelenin Allah katında ne kadar kıymetli olduğu; hatta “Bu uğurda anlarından vazgeçenlerin ölmeyecekleri Allah katında bizim anlamayacağımız şekilde rızıklandırılacakları” (Bakara 154) bildirilmiş, şehitlerin makamının peygamberlerden sonra müstesna bir makam olacağı vurgulanmıştır. Bu hakikatler şühedanın nasıl bir nimete mazhar olduğunun en büyük göstergesidir.

Zaten şehadet kelimesini Arapça olarak düşündüğümüzde gözümüze hemen iki mana çarpar: Bunlardan birincisi “hayat iman ve cihaddır” düsturu mucibince Allah yolunda canından vazgeçebilme keyfiyetidir. İkincisi ise yine bu manayı teyit eder mahiyette şahitlik manasına kullanılır. Zaten hakiki manada şehit olanların da itikatta ve amelde aslolan meselelere şahit oldukları onları bi hakkın bildikleri rahatlıkla söylenebilir. Şehitliğin yüce mertebesine vasıl olanların şuurlu bir mümin olduklarında hiç şüphe yoktur. 

Hepimizin neticede Allah’a vasıl olacağımıza, istesek de istemesek de huzuru Rabbi’l-Âlemine duracağımıza bu dünyada yapıp ettiklerimizin hesabını Allah’a vereceğimize imanımız vardır. Lakin şehid olmak için can atan, en önde küffar ile cenk eden, Allah’ın da kendilerine hayırlı olanı ihsan ettiği bu kutlu zümre, ebedi olan ahiret hayatında nimetlenmek, Rabbimizi razı etmek ve cemaline kavuşmak için bu dünyada bir takım fedakârlıklar yapmanın gerekli olduğunu idrak etmişlerdi. Öyle ki bu idraki eğer kıyısından köşesinden anlama gayretimiz olmazsa Allah yolunda cihad eden mücahitlerin yaptıklarına hayret etmekle yetinir, belki de insanların bu kadar kolay nasıl can verebildiklerine bir türlü akıl erdiremeyiz. 

Nitekim sahabe kiram efendilerimizden Saad b. Muaz’ın (ra) Bedir Savaşı’nın öncesinde Rasulullah Efendimiz’i (sa) rahatlatmak için söylediği “Ya Rasulallah, biz İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselama yaptığını sana yapmayacağız. Ne var ki onlar karşıdaki düşmanın gücünden ve kuvvetinden korktular da ‘Sen Rabbinle git, onlarla savaş. Biz seni burada bekleyeceğiz!’ diyerek peygamberlerini düşman karşısında yüzüstü bırakmışlardı. Eğer Sen bize denizi gösterip yürüsen biz de Seninle beraber o denize yürürüz!” ifadesi ile “Allah ve Resul’ünün rızasının az bir bedelle, dünya, karşılığında satılmasına” (Bakara 41) razı olmadıklarını ve neticesi ne olursa olsun buna katlanmaya hazır olduklarını haber vermişlerdi. Bu hadiseden birkaç sene sonra Hendek Savaşı’nda kolundan aldığı bir yara ile şehid olan Saad b. Muaz’ın bu davasının kabule şayan olduğunu gösterircesine Efendimiz aleyhisselam, vefat haberini aldığında onun kabrine inip yatmış, kabir onu sıkmasın diye Allah’a dua etmiş ve onu henüz kabri başında iken cennetle müjdelemiştir.

İnsanın bu kadar dünyevileştiği, dünyaya kalbini bu derece bağladığı, bir manada Rabbini unuttuğu bu dünyada anlaşılması hakikaten çok güç, bu mümkün değil, bu kadar da olur mu dedirtecek cinsten fedakârlıkları vardır ashabı kiramın. Hangi birini anlatalım ki? Saad b. Rebî’yi hatırlıyoruz. Uhud’da tükenmek üzere olan son nefesleriyle ashabı kirama ve ondan sonra kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlara öğüdü şu oldu; “Dikkat edin, biz Rasulullah’a söz verdik. O’nun canını kendi canımızdan aziz bileceğimize, davasına kanımızın son damlasına kadar hizmet edeceğimize söz verdik. Sizlerin göz kapakları açılıp kapanmaya devam ettiği müddetçe yani hayatta kaldığını sürece Rasulullah’ın başına bir iş gelecek olursa bunun hesabını Allah’a veremezsiniz!”

Hazreti Hanzala’yı hatırlıyoruz. Evlendiği günün hemen ertesinde Rasulullah Efendimiz’in Uhud’a hareket ettiğini duyunca gusletmeye bile vakit bulamadan Efendimiz aleyhisselamın peşine koşmuş, ona yapılan hamlelere evvela kollarıyla sonra da adeta vücuduyla süper olarak ağır yaralar almış ve neticede şehit olarak Rabbine vasıl olmuştur. Öyle ki Efendimiz, onun bu halinden dolayı melekler tarafından karşılanıp yıkandığını, cünüplükten kurtulduğunu ve Rabbi Rahimi’ne yürüdüğünü bizatihi haber vermiştir. Mute’de Hazreti Zeyd b. Harise’nin, Cafer b. Ebi Talib’in ve Abdullah İbni Revaha’nın kahramanlıkları ise hepimizin malumudur. Allah yolunda şehit olacaklarını bilerek, yüreklerinde zerre miskal endişe ve kaygı taşımadan adeta ölüme koşarcasına savaş meydanına gidip bütün orduya, inanan ve inanmayan herkese örnek olacak bir fedakârlıkta bulunmuşlardı. Çünkü onlar o meydanda vefat etmeyi Rablerine kavuşmak olarak telakki etmişlerdir. Aslında şunu demek de mümkün: şahadet kavramını her yönüyle anlayabilmek için bu müşahhas örnekler yakinen görmek/anlamak lazım. Çünkü bu kavram her yönüyle esas manasını müminlerde bulmuştur. İnanıyoruz ki dün şehit olanlar için de bugün vatan ve millet adına dünyanın her yerinde İslam’a hizmet etmek isteyenler için de kıyamete kadar gelecek nesiller için de aynı müjdeler açık birer nimet olarak zikredilmiştir. 

Fakat aynı hissiyatla Allah ve Rasulü’nü razı etmeye çalışanlar için unutulmaması gereken bir şey daha vardır ki Allah için yaşamak da ölmek kadar kıymetlidir. Netice de o da Allah içindir. Esasen dikkat edilmesi gereken niyetin tashihidir. Nitekim eğer bu meselenin içi doldurulamamış, yani Allah ve Rasulü uğruna değil de herhangi bir gaye için insan canını vermeye kalkmışsa bu boşu boşuna bir ölümden ibarettir. Şehadet bir bilgi, amel ve aksel gaye sacayağından teşekkül etmiş bir nimettir. Yani ne olduğunu idrak, bunun için elinden geleni yapmak ve neticeyi ilahi rıza olarak hedeflemek gerekir. Aksi takdirde can vermek bile olsa yapılan işin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü insan bir takım psikolojik telkinlerle, alınan ilaçlarla inandığı batıl davası için de canını hiçe sayabilmektedir. Canlı bomba olarak, cephede savaşan asker olarak karşımıza çıkan teröristler ile müminlerin, bizim askerlerimizin arasındaki fark kalplerinde taşıdıkları iman, şehadet şuurları ve neticede ilahi Rıza’yı hedeflemeleridir. 

Cenabı Hak cümlemize şehadeti her yönüyle kavrayabilmeyi, yalnızca ölmek olarak anlamamayı, esasen Allah katında nimetlenmek olduğunu idrak edebilmeyi nasip etsin.

 

Yazar: Abdülkadir VİSÂLİ

 

Sayfa 10 / 241

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort