JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Daha Muhteşem ve Güzel Söz Duymadım

... Daha Muhteşem ve Güzel Söz Duymadım - Sâlik-i İrfan

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

... Daha Muhteşem ve Güzel Söz Duymadım

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Azîz olan, Kâdir olan Mevlayı Müteal Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz, şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun… 

Tekrar hamd ve senalar olsun ki Mevlamız bizleri oruca ve bayrama eriştirdi. Umuyoruz ramazan günleri yarın ahirette bizden şikayetçi olmaz. Günlerin de üzerimizde hakkı vardır. Hele on bir ayın sultanı deyip de orucun her bir gününün, her bir dakikasının üzerimizdeki hakkını fark etmezsek bu da gafletimizin tescili olsa gerek. Tasavvuftaki ibnü’l-vakt (vaktin oğlu) kavramı o ânın, o nefesin gereği olarak hayırlı bir işle meşgul olmak sair zamanlardan çok oruç vakitlerinin hakkı olduğu gerçeğini görmemek olmaz. Cenabı Mevlamız bizleri, yaşadığı dakikaların hakkını veren büyüklerimize bağışlasın. Oruçlarımızı onların oruçlarına katsın. Hem dünyada hem ukbâda onlarla bayram etmeyi bizlere lütfeylesin. 

Milletçe huzurla kutladığımız şu bayramı gördüğümüz gibi ümmetçe huzurla kutladığımız bayramları da görürüz inşaallah. Bu yazıyı yazdığımız günlerde 24 Haziran seçimlerine birkaç gün daha vardı. Türkiye’nin lideri, ümmetin umudu Erdoğan’ın seçilmesinde sıkıntı görülmüyordu fakat milletvekili sayısında olabilecek düşüş sonraki süreç için sıkıntıya dönüşebilir yorumları dile getiriliyordu. Hâce Hazretleri (ksa) “CHP nefsiniz, HDP şeytanınız.” buyurmuşlardı. Biz de dua ediyoruz; ahmak nefsle bir ömür mücadele devam edecek de bari şeytan meclis dışında kalırsa işimiz kolaylaşır. Ya Rabbi, hem birey olarak hem millet olarak doğru tercihler yapabilmeyi nasip eyle. Seçimi hayırla sonuçlandır. Kimi yapılan yanlış uygulamalar nedeniyle büyük fotoğrafı göremeyen, Nijerya’dan Endonezya’ya ümmetin beklentisini fark edemeyenlere basiret-firaset lütfeyle. Ümmet ile Senin aranı düzeltmek için gayret eden, ömrünü bu hedefe vakfeden büyüklerimizin gayretini boşa çıkarma ya Rabbi!

Evet, önceki yazılarımızda muk-sirûndan Hz. Aişe (ra) annemizin hayatından kimi kesitler paylaşmaya, dersler-ibretler almaya ve teberrük-lenmeye çalışıyorduk. Cenabı Mevlamız, Aişe annemizin himmet ve şefaatlerini üzerimizden esirgemesin.

Hz. Peygamber (sav) 632 yılında vefat ettiğinde 200 bin kadar olduğu tahmin edilen sahabilerin, ancak 1.000-1.500 kadarının hadis rivayetleri tespit edilmiştir. Hadis rivayet eden bu sahabiler, rivayetlerinin azlığı ve çokluğu açısından hadis alimlerince iki gruba ayrılmış; az hadis rivayet edenler için “mukıllûn”, çok hadis rivayet edenler için ise “muksirûn” tabiri kullanılmıştır. 

İbnü’l-Cevzî ve Ahmed b. Hanbel’e göre en çok hadis rivayet eden sahabilerin rivayet ettikleri hadislerin sayısı şöyledir:

1. Ebû Hureyre (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 5374, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 3848.

2. Abdullah b. Ömer (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 2630, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 2019.

3. Enes b. Malik (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 2286, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 2178.

4. Hz. Aişe (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 2210, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 2403.

5. Abdullah b. Abbas (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 1660, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 1696.

6. Cabir b. Abdullah (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 1540, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 1206.

7. Ebû Said el-Hudrî (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 1170, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 958.

8. Abdullah b. Mesud (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 848, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 892.

9. Abdullah b. Amr b. el-As (ra): İbnu’l-Cevzî’ye göre 700, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde 722.

Bu güzide ashaptan ilk üçünü önceki yazılarımızda işlemeye çalışmıştık. Aişe annemizden sonra da bu sırayı takip edeceğiz inşaallah.

Hz. Âişe annemiz ince yapılı, büyükçe gözlü, dalgalı saçlı, beyaz tenli ve güzel yüzlü bir hanımdır. (Âişe, Abdurrahman, s. 251; Kazıcı, s. 153)

Hz. Âişe annemiz güzel giyinmeyi severdi. Üzerinde ince siyah deriden bir elbise, kollu başka bir elbisesi vardı, başörtüsü ve peçe takardı. Elbisesi yalancı safran ile boyalıydı. (İbn Sa’d, c. 8, s. 55)

Hz. Âişe: Bir defasında Rasulullah ile beraber dışarı çıkıp da Kaha mevkiine varınca saçlarıma sürdüğüm sarı boya yüzüme akıverdi. Rasulullah bunun üzerine “Ey kumral saçlı, şimdi rengin daha güzel.” dedi. (İbn Sa’d, c.8, s.57)

Hz. Âişe annemizin hâfızası, yaşanan her hadise münasebetiyle bir şiir okuyabilecek kadar kuvvetli idi. (M. Seligsohn, Âişe, İA, 13.cilt)

Hâfızasında yüzlerce şiir bulunan Hz. Âişe annemiz yüz altmış beyitlik bir kasideyi ezbere okuyabiliyordu. Hz. Âişe annemiz güçlü hâfızası ve ezberindeki şiirler sayesinde Arap toplumunun gözde edebî ifade tarzını yakalayabilecek belâğatli ve etkili konuşmalar yapardı. Bu konuşmalar dinleyenlerde hayranlık uyandırırdı. Şüphesiz çok büyük bir şöhrete sahip oluşunda, etkili ve güzel söz söyleme sanatında güçlü hâfızasının etkisi büyüktü. (M. Seligsohn, Âişe, İA, 13.cilt)

Hemen bu meyanda Aişe annemizin “Çocuklarınıza şiir ezberletin; zekaları gelişir, dilleri tatlılaşır.” sözünü çocuk eğitiminde çok önemli bir unsur olarak bir yere not edelim.

Hz. Âişe annemiz edebî yönü, fesâhat ve belâgatıyla ünlü bir hatipti. Bu yüzden konuşması insanlara çok tesir ederdi. Babasının vefatı üzerine kabri başında yaptığı dua (Dua için bkz. Zerkeşî, s. 151-152), Cemel Savaşı’ndaki hutbesi ve bazı mektupları onun edebî kabiliyetini gösteren şaheser örneklerdir. Ayrıca Arap tarihi, ensâb ilmi, câhiliye çağının içtimaî vaziyeti, örf ve âdetleri hakkında geniş bilgi sahibi idi. Şiir, edebiyat, tarih ve ensâbı (soy bilim) bu konularda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olan babası Hz. Ebu Bekir’den öğrenmişti. (Mustafa Fayda, Âişe, DİA)

Hz. Âişe annemiz son derece fasih ve beliğ konuşurdu. Öğrencilerinden Mûsa b. Talhâ: “Hz. Âişe’den daha fasih konuşan bir kimse görmedim.” demiştir. Hz. Ömer’in Doğu’nun Efendisi dediği Ahnef b. Kays ise, “Hz. Âişe’nin ağzından duyduğum söz kadar muhteşem ve güzel bir söz duymadım.” demiştir. (Nedvî, s. 306)

Hz. Âişe annemiz, Hz. Peygamber (sav) vefat ettiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’in (sav) sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahâbîlerin arasında yer almaktaydı. O, hem baba evinde hem Hz. Peygamber’in (sav) yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğrenme arzusu, kuvvetli hâfızası, aşk ve imanı sayesinde en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edindi. Hz. Peygamber’den (sav) aldığı feyiz sayesinde İslam esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Hz. Âişe’nin elde ettiği bilgiler sadece dini ilimlerle sınırlı değildi. Onun bilgisi Tarih, Tıp, Edebiyat, Hitâbet, Arabistan Tarihi ve Ensâb gibi alanlarda da ileri seviyedeydi. (İslam Peygamberi, s. 638)

Aişe annemiz ilminin büyük kısmını babasından almıştır. Hz. Âişe’nin bazı tıbbî bilgileri öğrenmesi ise Rasulullah’a gelerek ona bu hususta tedavinin nasıl yapılacağını anlatan Arap heyetleri vasıtasıyla olmuştur. Urve ona: “Tıp ilmini nereden ve nasıl öğrendin?” diye sorduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ömrünün sonlarında Rasulullah hastalanınca her taraftan kendisine heyetler gelir ve tedaviyle alakalı tariflerde bulunurlardı ve ben de o şekilde tedavi ederdim, işte buradan biliyorum.” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ’, c.3, s.161)

Hz. Âişe annemiz tabiplerin verdiği ilaçları öğrenip bunları Rasulullah’a hazırladığı gibi katıldığı savaşlarda da yaralıları tedavi eder ve yaralarını sarardı. (Nedvî, s. 302-303)

(Devam Edecek)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Salı, 01 Ocak 2019 00:05

MUTLU ÇOCUK YETİŞTİRMEK

Mutlu Çocuk Yetiştirmek

Mutlu Çocuk Yetiştirmek - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Mutlu Çocuk Yetiştirmek

 

Çocukluk dönemi insan hayatının en özel ve güzel kısmını oluşturur. İnsanın en büyük nasibi şüphesiz ki bilinçli bir ebeveynin elinde terbiye edilerek mutlu bir çocukluk geçirebilmektir. Çocuklar dünyanın en temiz ve masum varlıklarıdır. Sırf bu yönleriyle bile mutlu olmayı en çok onlar hak eder. Ebeveynler birer emanetçidir. Allah’ın bahşettiği, miski amber kokan, değeri paha biçilmez elmas misali bu kutsal canları mutlu etmek en büyük vazifedir. İşte bu mübarek vazifeye anne babalık denir. Anne baba çocuğun gönlüne hitap ederek onu eğitip, yetiştirendir. Ruhunu doyurabilendir. Yoksa zaten Rabbimiz Allah (cc) rızka kefildir. Herkes vakti saati geldiğinde ömrü varsa büyür, gelişir, serpilir. Fakat ya ruhu…

Mutlu çocuk gönlü tok, ruhu pak, içindeki güzelliği hep diri tutmaya muktedir, bedenleri minik ama manada kocaman insan demektir. İnsan zaten asliyetinde hangi döneminde olursa olsun hep özeldir. Yaşı kaç olursa olsun o dünyaya kocaman olarak gelmiştir. O kadar büyük bir emaneti üzerinde taşır ki heybetli dağlar, taşlar bile karşısında dayanamayıp tarumar olmuştur. Dünyaya yeni gelen her bebek bir Hazreti insandır. Allah’ın (cc) bir emanetini üzerinde taşır. İşte bizler için bu kadar kıymetli olan çocuklar asla ziyan edilmemelidir. Bunun vebali çok büyüktür. Bu sorumluluk bizim en temel vazifemizdir. Yavrularımızın huzurlu ve mutlu bir ömür sürmeleri için aile içinde özellikle ilk çocukluk dönemi dediğimiz 0-6 yaş arası çok hassas bir dönemdir. İnsan kişiliğinin temelleri bu dönemde atılır. Temel ne kadar sağlamsa sonraki dönemlerde de kişilik gelişimi aynı sağlamlıkta şekillenir. Bunun akabinde ortaya koskocaman bir eser; Hazreti İnsan ortaya çıkar.

Ebeveynleri olarak herhangi birimize; “Çocuklarınız için ne istersiniz?” sorusunu yöneltseler, şüphesiz hepimizin vereceği cevap; “Onların mutluluğu.” şeklinde olacaktır. Aslına baktığınızda gerçekten de anne babalar çocuklarının mutlu olması için ellerinden geleni, hatta daha fazlasını yapma çabası içindedirler. Çocukların mutlu olmaları için olabildiğince sevgi, hoşgörü gösterilir; çocuğun her isteği karşılanmaya çalışılır; “hayır” sözcüğü pek kullanılmaz, büyük özveri gösterilir. Ancak çoğu zaman anne babaların zihninde; “Acaba çocuğumun mutlu olması için her şeyi yeterince yapıyor muyum, eksik bir şey kalıyor mu?” gibi sorular oluşabilir. Bunun nedeni mutluluk kavramının göreceli bir kavram olmasıdır ve her birimizin mutluluktan farklı şeyler anlamasıdır. Fakat asıl mesele burada başlar. Onları mutlu etmekten kasıt nedir? Gerçek mutluluk nedir, biz mutluluğun neresindeyiz ki onların mutluluğunu da sağlayabilelim. Bunlar cevaplanması gereken çok mühim sorulardır. Her şeyden önce mutlu etmek için mutlu olmak gerekir. Stres nasıl bulaşıcı ise, mutluluk da aynı şekilde bulaşıcıdır.

Mutlu çocuklar yetiştirmek için ebeveynler çocuklarını tanımalıdır, onu keşfetmek, mutluluğu için atılacak ilk adımdır. Çocuğumuz nasıl bir çocuk, nelerden keyif alır, neleri sever, hangi özelliklere sahip, hangi yönleri gelişmeye açık? Tüm bu özellikleri fark edip tanımlayabilmek için, çocuklarımızla sık vakit geçirmeli, onları gözlemlemeli, içinde bulundukları yaş döneminin özelliklerini bilmeli, çocukluk dönemi ile ilgili yazılmış yayınları okumalı ve takip etmeliyiz. 

Çocuk Gelişim Enstitüsü’ne göre aileyle düzenli zaman geçirmek beş temel fayda sağlar: Çocuk sevildiğini ve önemli olduğunu hisseder; çocuk olumlu yetişkin özelliklerini gözlemler; yetişkinler çocuğa daha iyi rehberlik etmek için onun zayıflıkları hakkında daha çok şey öğrenir; çocuk düşüncelerini ve duygularını söze dökebilir ve ebeveyn ve çocuk daha güçlü bir bağ kurar. 

Mutlu aile, mutlu çocuklar demektir. Biri diğerini beraberinde getirir. Ailelerin mutluluğu, çocukların mutluluğu için önemli bir koşuldur. Bu mutluluğu sağlayabilmek için; Aile bireyleri birlikte yapmaktan haz aldıkları aktiviteleri belirlemek, bu aktivitelere aile olarak zaman ayırmak, birlikte geçirdikleri zaman diliminin kaliteli ve içeriğinin duygusal açıdan doyurucu olmasını sağlamak, birlikte vakit geçirirken başka şeylerle meşgul olmamak, kendimizi sadece ailemize vermek, birlikte olduğumuz zamanlarda duygularımızı sık sık ifade etmek, yapmasını beklediğimiz davranışlar için çocuğumuza model olmak, bu aktiviteleri belirli zamanlarda tekrar etmek; aile içi huzur ve mutluluğumuz için en önemli hususlardır. 

Mutlu çocuklar, sorumluluk sahibi olan ve bireyselleşen çocuklardır: Çocuklarımıza yaş dönemi özelliklerine ve beceri düzeylerine uygun olarak, düzenli bir şekilde yapabilecekleri görev ve sorumluluklar vermek, hem çocuklarımızın beceri gelişimine, hem görev alma ve uygulama bilincine varmalarına hem de bir görevi başa-rabilmenin gurur ve mutluluk hissini yaşamalarına katkıda bulunacaktır. Örneğin basit gibi gözükse de; çocuklarımıza, oyuncaklarını toplamak, okul çantalarını toplamak, sofra kurarken çatalları getirmek, eve ekmek almak, çiçek sulamak, balıklara yem vermek gibi sorumluluklar verebiliriz. Verilen sorumluluklar yerine getirildikçe, bunu fark ettiğimizi ve beğendiğimizi dile getirmek çok önemlidir.

Ayrıca, sorumluluklarını yerine getiren çocuklar bir işi tek başına ve başarıyla yapabildiklerini gördükçe, bireyselleşme yolunda büyük ilerlemeler kaydedecek ve kendilerini mutlu hissedeceklerdir. 

Mutlu çocuklar, kendine güvenen çocuklardır: Bir görevi başarabilen, kendine verilen sorumlulukları yerine getirebilen, kendini ve isteklerini ifade edebilen, hakkını savunabilen çocuklar, kendilerine olan güven düzeyleri yüksek olan çocuklar olacağı için; ebeveynler çocukların kendilerini ifade etmelerine fırsat vermeli ve onları bu yönde destekleyici bir tutum sergilemelidir. Örneğin en basit şekliyle alışveriş yaparken bile çocuklarımızın fikirlerini almakla, çocuklarımıza onların fikirlerini önemsediğimizi hissettirerek hem kendilerini mutlu hissetmelerini hem de kendilerine güvenildiğini fark ettirerek kendilerine olan güven düzeylerinin artmasına katkıda bulunmakla işe başlayabiliriz.

Mutlu çocuklar, duygularını ifade edebilen ve empatik olabilen çocuklardır: Durumlar karşısında hissettiklerimizin farkında olmak ve duygularımızı ifade edebilmek, kendimizi karşımızdaki kişinin yerine koyup onun ne hissettiğini anlayabilmek, yetişkinlik hayatında olduğu kadar çocukluk döneminde de çok önemli olan noktalardır, hatta sağlam temelleri ancak çocukluk döneminde atılmaktadır.

Bu nedenle, olaylar karşısında ne hissettiğimizi fark etmek, fark ettiğimiz duyguları ifade etmek, örnek olaylar üzerinden bu durum karşısında neler hissedilebilir noktası üzerinde çocuğumuzla konuşmak, çocuklarımızı durumlar karşısında hissettikleri hakkında konuşmaları noktasında teşvik etmek ve onlara model olmak çok önemlidir.

Mutlu çocuklar, karşılaştıkları problemleri çözebilen çocuklardır: Hayatımızın her döneminde çözmemiz gereken problemler, baş etmemiz gerek sıkıntılı durumlar ile karşılaşıyoruz. Bunu sadece biz yetişkinler değil, çocuklarımız da yaşamaktadır.

Arkadaşı ile oyuncak paylaşımında sorun yaşamak, sırada en önde olmak istemek, oyuna hep birinci başlamayı istemek; hepimizin çocukken yaşadığı durumlardan bazıları. Bu gibi durumlarda çocuklar, kendilerini ifade ederek, içinde bulundukları durumu analiz ederek, bu durumda ne yapılabileceği hakkında fikirler ve çözüm önerileri üretebilmeli ve en uygun çözüm yolunu belirleyerek hayata geçirebilmelidirler. Yaşadıkları problemleri çözebilen çocuklar, kendilerini mutlu hissedecek ve bir problemi ortadan kaldırmanın gururunu ve bu durum ile tekrar karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilmenin keyfini yaşayacaklardır.

Bu nedenle çocuklarımıza ev ortamında veya sosyal ortamlarda karşılaştıkları problemleri çözmeleri noktasında örnek olarak yol göstermek ve bu durumları yaşamalarına fırsat ve destek vermek, çok önemlidir.

Kuşkusuz her anne-baba çocuğunu çok sever. Önemli olan bunu doğru biçimde göstermek ve sevginin koşulsuz olduğunu öğretmektir. Koşullar ve istekler üzerine kurulmuş sevgi ilişkileri, hem karşılıklı güven sorgulamasına açıktır hem de temel olarak değersizlik hissi yaşatır. Her birey koşulsuz sevildiği zaman mutludur ve koşulsuz sevmeyi öğrendiği zaman huzurludur.

Çocuklar, yaşadıkları dünyanın kurallarını anlamak isterler ve buna ihtiyaçları vardır. Onlardan ne beklendiğini, diğer insanlarla birlikteyken nasıl davranmaları gerektiğini, sınırlarını ne kadar zorlayabileceklerini, sınırlarını aştıklarında neler olacağını bilmek isterler. Büyüdükçe artan beceri ve kapasitelerini ölçebilmek, denemek, kendi dünyalarını keşfetmek ihtiyacındadırlar. Ancak bu keşiflerini yönlendirecek, ihtiyaç duyduklarında tıpkı bir merdivenin tırabzanları gibi onları tehlikelerden koruyacak sınırlara gereksinimleri vardır.

Sonuç olarak; ne yaparsa yapsın, çocuğuna ne verirse versin çocuğunu mutlu etmeyi bir türlü başaramayan ebeveynlerin sorunu aslında çocuğun gerçek ihtiyaçlarını gözden kaçırıp, çok da gerekli olmayan materyallerle çocuğun etrafını donatmasıdır. Bir bebeğin ve çocuğun en çok ihtiyacı olan şeyler; yemek ve içmenin ardından sevgi ve güvendir.

Doğduğu andan itibaren bebek kendisini güvende hissetmeli ve sevildiğinin farkına varıp huzur duymalıdır. Bu ihtiyaçlar 10 yaşındaki çocuk için de geçerlidir. Çocuklar, ebeveynlerinin onları gözlerinin içine bakarak dinlediğini gördüğünde “ben değerliyim” hissi yaşarlar ve o andan itibaren anne, babaların onlara söylediği sözler daha önemli hale gelir. Daha çok söz dinlerler.

Bunun yanında annesi ve babası tarafından sıkça kucaklanan çocukların kendisini daha çok güvende hissettikleri de bilinmektedir. Çocukların anne babaya seslenişi; “sev beni, besle beni, dinle beni, asla terk etme beni” şeklindedir.

 

Yazar: Yûsuf-i Kenân

 

Eğitim ve Öğretim Tamamen Bir Meratib ve Silsile İşidir

Eğitim ve Öğretim Tamamen Bir Meratib ve Silsile İşidir - Dilhûn Âşık

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Eğitim ve Öğretim Tamamen Bir Meratib ve Silsile İşidir

 

-Yaratılışın mayası sevgidir. Sevgi de ancak insanda bilgileşir. İnsan her gerçeğin bilgiye dönüştüğü muhteşem varlıktır. Ruhun gıdası da bilgileşen sevgidir.

-Duygular kalbte bilgileştirilir. Bilgi insanın dışını ve içini tanıması, anlaması, değiştirip dönüştürmesini sağlayan ilahi nimettir.

-İnsanın hem kendiyle hem de eşyayla iletişimi bilgi seviyesine geldi mi doğruluğa kavuşur. Akıl, kalb İslam da iki bilgi oluşturan, bilgi üreten azadır. Özellikle kalb hem bilgi üretir hem de ilahi bilgiyi emme, alma özelliğine sahiptir.

-Duygu, düşünce, inanç üretilen bilginin ya da ihsan olunan bilginin insanın aza ve cevarihlerindeki türevledir.

-İnsanın asıl görme yetisi göz, ya da görme değil, bilgidir. İnsan bilgiyle görür. İnsan bilgiyle zevke varır.Tat alma dil ile değil bilgiyledir.

-Peygamberlerin Allah’ın kelimeleri olmaları zuhurun kemalini bizlere gösterir. Bilgi zuhurun kemalidir. Bilgi zatın tecellisidir. Allah kelamıyla yaratır. Allah’ın konuşması yaratmasıdır. Konuşmak bilginin mesire alanıdır.

-Bilgi feyzi ilahinin kalpte kalan izidir, yer edinmesidir. Kalpte bir iz, yer edinemeyen bilgi geçicidir. Kalbte yer eden bilgi dönüştürücü, eylemleştirici güce erişir. Bilginin gücü kalpte ne kadar yer edindiğine, kalpte ne kadar iz bıraktığına bağlıdır.

-Sevgi bilgileşirse inanç, inanç bilgileşirse sanat, sanat bilgileşirse ahlak, ahlak bilgileşirse görev... açığa çıkar. Bu açığa çıkanlar artık düşünceye açıktır.Düşünmek böyle bir silsilenin neticesidir.Toplum olarak niye düşünemiyoruz ki?

-Tasavvufa dünyanın neredeyse her yerine ellerini uzatmış pis zihniyetin bu kadar saldırmasının altında yatan neden bu silsileyi koruyan ve besleyen ana damarı tasavvufun taşımasıdır.

-Tasavvufsuz bir din bilgisiz, ahlaksız, kişiliksiz... bireylerin at koşturduğu bir zemindir ancak.

-Bilgileşemeyen doğuramaz, üreye-mez. Hem bedenen hem de ruhen. DNA tamamen bir bilgi kodlamasıdır. Özellikle ibadetlerin bilgileşmesi gerekir. İbadetler bilgileşirse insan düşüncesini besler hale gelir. Bilgileşen her şey artık bir tefekkür malzemesidir. İnancın, ahlakın, sanatın bilgileşmesi düşünceyi açığa çıkartır.İnsan niye düşünemiyor ki?

-Sevgi mayadır. Merhamet ve şefkat ondan türer. İman göstergedir.Kimi seveceğini o gösterir. İlim ölçüdür.Her şeyin yerini, kıymetini sana bildirir.İrfan genişlik ve yükseliştir. Her şeye derinlemesine nüfuz etmeni sağlar.Hikmet yitik hazinedir. Her yerde olabilen hakkı arama yoludur.

-İman kişinin kendisine yolunu başkasında bulmasıdır. İman kişinin Allah’tan başlayıp ahiret ile neticelenen hayatında kimlere güvenebileceğini bulmasıdır. İman ahlakın besleyici kuvvetidir. İman sevginin sahibini bulduran basirettir. Kimi seveceğinin bilgisidir. İman ilahi ve beşeri bilgilerin silsile haline getirilmesidir. İlahi bilgi inancı, beşeri bilgi salihat işlemeyi getirir.

-Sevgi bilginin mahiyetini oluşturur. Bu şekilde alınan bilgi inancı ve ahlakı üreten bir bilgi duruma gelecektir. Bugünkü en büyük hastalık ne yaparsak yapalım üretim silsilemizin tamamen yanlış oluşundandır. Üretim silsilesi: Sevgili-sevgi-bilgi-inanç-ahlak-eylem çizgisi olmalıdır.

-Sevgili-sevgi-bilgi-inanç-düşünce-ahlak-eylem çizgisinin şahıslaşmış, ete kemiğe bürünmüş hale gelişi mürşid-i kamillerdir.

-Sevgi kelimesi Başkurt Türkçe-si’nde yaratıv, Tatar Türkçesi’nde yaratu olarak geçiyor. Sevmek Türkçe’de yaratmak anlama gelir. Yaratmak tamamıyla sevme eylemidir. Yaratmanın amacı ise bilinmekliğe bağlanmıştır. Çünkü insan ancak bilgileştirirse sevebilir. 

-Amilu’s-salihat ifadesi salih amel işlerler anlamına gelmez. Amilu amelen salihen ifadesi salih iş yaparlar anlamına gelir. Salih ifadesi barış, sağlamlık, afiyet dirilik... anlamlarına gelir. Yani amilu’s-salihat demek diriliği, sağlamlığı, tümlüğü, barışı.... sağlayıcı işler yaparlar demektir. Salahın Türkçemizdeki tam karşılığı ahlak-ı hamide yani övülesi ahlaki işler demektir.

-Salahatın edası ahlakın şahıslaş-ması, ete kemiğe bürünmesi içindir. Örneğin orucun neticesi takvaya ermek, namazın huşu-saygı kazandırması, fahşa ve münkerden alıkoyması... gibi bütün ibadetlerin kazanımları övülesi erdemler ile bütünlük elde etmemizdir. Övülesi er-demler ise kulun Rabbi ile beraberliğinin devamı için gereklidir. İbadetler bilgileşirse vuslat hasıl olur. Vuslat Allah’ın arzuladığı gibi kulunun O’nu bilmesi, tanımasıdır. Vuslat tanımaktır. Vuslat vücutta değil kasıttadır.

-Bilginin elde edilme ve eyleme dönüştürülme süreçlerini anlama çabası insanoğlunun yaşama adım attığı andan itibaren gelen, gelişen bir çabadır. 

-İnsanoğlu hep kendisine sora gelmiştir:

“İçimizde nasıl bir bilgi üretim merkezi vardır? Bu merkeze ne kadar güvenilebilir? İçimizdeki bilgi üretme merkezine yolculuk nasıl yapılır?

Eşyayı tanımamız tanıma sürecimizi bilmeden nasıl sağlıklı olur?

Oluşumların çıkış yerlerini, gelişme süreçlerini bilmek mümkün müdür? 

Mümkünse; hükmü hangi mesnede, hangi referans noktasına dayanarak vereceğiz?”

-Nasıl’a verilecek cevaplar bilimi oluşturur. Neden’e verilecek cevablar felsefeyi oluşturur. Tasavvufi düşünce Nasıl’a sıcak bakmaz Niçin’e, Neden’e daha sıcaktır.

-Ana sorun Nasıl’a göre ayarlanmış bir dünyada Niçin’e göre yaşamaktır.Nasıl’a bakışın yumuşaması ciddi bir dönüm noktasıdır. Mahiyetin tanımlanması ile kullanımın tarif edilmesi çok farklı konular, alanlar açığa çıkartır.

-Nasıl düşman alanı olarak tarif edildiği müddetçe savaşı kazanmamız pek mümkün gözükmüyor.

-Gayba iman, gaybden bilgilenme, yararlanma yolu, şekli olarak algılanmadıkça bilimin ürettiği bilgi hepimizi her zaman zorda bırakacaktır.

-Bizim öğrendiğimize göre; Nasıl Niçin’e itaat ederek geliştirilmelidir.Niçin de sevgiliye bakıştan, sevgiliyi izlemekten, sevgiliyle beraber yaşamaktan cevablarını almalıdır. Nasılın cevabları Niçin’in sınırlarından dışarı taşırılmamalıdır. Yoksa Nasılı kafirlerin at oynattığı bir alan yapmak bizlerin Müslüman kalmamızı da tehlikeye atar.

-İslam, bilginin neticede alemlerin Rabbinin konuşması ile açığa çıkacağını savunur. Bilgi sadece insanın üretim mekanizmalarıyla açığa çıktığında yani neticede alemlerin Rabbinin hükmüne ihtiyaç duymadan üretildiğinde insanoğlu şirkten kurtulamaz. Şirk bilginin Allah’tan koparılma hadisesidir.

-Çağdaş akımlar bilgiyi üretme süreçlerini tekellerine almış, dine ise inanç alanını vermişlerdir. Din tarafından üretilen inanç bilginin beslediği, geliştirdiği, ürettiği bir inanç olmadığından insanın asli ihtiyaçlarına kesinlikle cevap verememektedir.

-En büyük kirlilik bilgi kirliliğidir.Bilgi kirlendi mi ondan sonra oluşacak hiç bir şeyin temiz kalma şansı yoktur.Bilgi kirliliği bakışımızı, bakış açımızı sağlayacak verilerin nerelerden alınacağı, nasıl tahlil ve terkip edileceği ile ilgilidir.

-Savaşın aslı bilginin açığa çıkartılma sürecinde yatmaktadır. Savaş inançta değil bilginin üretilmesindedir.

-Dönüşüm ancak sevginin gücü ile mümkündür. Dönüşüm vesilesi ise ancak bilgidir. Bundan dolayı bilgi sevgilinin cazibesinden kaynaklanıyorsa değiştirici-bilgiden bahsedilebilinir.

-Ashabı kiramın yani sevgiliyle kendilerini yeniden inşa eden insanların kendileri üretim kaynaklarımız olmadığı sürece şirk başımızda daha çok boza pişirir.

-İrfan yani Cenabı Hak ile rıza merkezli bilgi alış verişi, günlük hayatımızı oluşturduğumuz bilgiyi türettiğinde Müslümanların bir kültüründen bir geleneğinden bahsedebiliriz.

-Bilgiyi irfan hakimiyeti yönlen-dirdiğinde bilmenin aynı zamanda yapmak olduğunu da anlayacağız. Zaten dilimizde bilmek yapa/bilmektir.

-Bilgi ile eylem arasındaki boşluğu en iyi zikir doldurur. Zikir bilginin eylemleşmesini sağlayan Hak usüldür.

-İslam’ın çağdaş hale getirilme çabaları zikrin hayatımızdan kovul-masına neden olmuştur. Zikir bilgi eylem kardeşliğini, bilginin eylemi doğurma özelliğine ermesini sağlayan ilahi yardımdır.

-Kısacası zikir, irfan, vahiy, hikmet... Bütün bu süreçler Allah ile kulu arasındaki sevginin bilgi, ahlak, amel... oluşturması için gerekli ölçü ve usulleridir. Din inanç sahasına hapsolunduğundan bu ana konuların cevapları hiç bir zaman dinin içeriği ile bağlantılı düşünülmemiştir.


-Anmamız, düşünmemiz, inanma-mız, eylememiz sevgiliden etkilenerek yine sevgiliye dönük yapılmadıkça, sevgili hayatımızda yok sayıldıkça, sevgili hayatımızı örmedikçe kâfirleri galibiyete davet ettiğimizi artık anlamalıyız vesselam.

 

Yazar: Dilhûn Âşık

 

Rasule itaatimiz Allaha oan kulluğumuzu belirler

Rasul'e Olan İtaatimiz Allah'a Olan Kulluğumuzu Belirler - Yusuf Kenan Kartal

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Rasul'e Olan İtaatimiz Allah'a Olan Kulluğumuzu Belirler

 

Günümüzde İslam coğrafyasında ve özel-likle ülkemizde hadislere karşı bir takım yanlış tutumlarla karşılaşmaktayız. Kimileri hadisleri yüze, kimileri üç yüze indirmektedirler. Daha birkaç yıl öncesine kadar çevremizde duyduğumuz sahih hadis/mevzu hadis tartışmaları bugün hadisleri bitirme noktasına getirmiş ve sayılarla ifade edilecek bir konuma düşürmüştür.

Yirmi üç yıl peygamberlik yapmış Efendimiz Hz. Muhammed (sav) bunların bu tutumuna göre ümmetine bir şey anlatmamış, bir köşede oturmuş. Ayetlerde anlaşılan mevzulara kulak tıkamış, herkesin kendi anladığıyla amel etmesini uygun görmüş bir peygamber. Bu tanım peygamberlik tanımına ters düşen ve peygamberimizi aramızda yok etmeye götüren bir tavırdır. 

Geçtiğimiz yıllarda tamamen temiz bir niyetle karşımıza çıkmış gibi duran hadis düşmanları hadisleri topluyoruz, derliyoruz, düşüncesi bugün karşımızda “hadisler yok” (haşa) haykırışıyla durmaktadır. Hadisi şerifleri yok saymaya başlayanların bugün Hz. Adem’e baba arayışlarına şahit oluyoruz. Onlara tavsiyemiz önce kendilerine bir baba bulmalarıdır.

Ümmetin parçalandığı bir zamanda, bilad-ı İslam’ın kan gölüne döndüğü bir yüzyılda insanlığa rahmet olarak gönderilen Rasul’e karşı itaatsiz tutum bu yangına odun taşımaktır. 

Efendimiz Hz. Muhammed (sav) belki bugün mübarek bedenleri aramızda değildir ama o rahmetiyle, sünnetiyle ümmetinin başındadır. Efendimiz’i Medine’de mescide hapsettiklerini sananlar en büyük hıyanet ve yanılgı içindedirler. 

Fahri kainat Efendimiz’in her sözü bir tutum belirlemeye yönelikti. O ümmetine; “Hadi gelin bugün kul hakkı üzerine konuşalım.” demedi ama gördüğü bir durum karşısında söylediği mübarek emirleri ümmetine o konuyla alakalı İslami tutumu belirledi. Sadece konuştuklarıyla değil, davranışlarıyla günlük yaşantısıyla ümmetine dersler verdi. Bu alemlere rahmet olanla ümmeti arasındaki ikili ilişki de sürekli canlı kaldı.

Bugün bu ilişkiyi görmezden gelen körlere, Kur’an Müslümanlığı diye ortaya çıkanlara, bakın Kur’an nasıl cevap veriyor. “Allah’a ve peygambere itaat edin, belki merhamet edilirsiniz.” (Âl-i İmran, 132) Cenabı Hak sadece Allah’a buyurmuyor, Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Sadece Allah’a itaat edene merhamet edilmiyor, ikisine birden itaat edilince merhamet ediliyor. Tıpkı “La ilahe illallah” diyerek Müslüman olunmayıp “La ilahe illallah Muhammedu’r-Rasullullah” diyerek İs-lam’a girildiği gibi. 

Bir diğer ayeti kerimede Cenabı Hak bizlere; “Rasul size neyi verirse onu alın neyi yasaklarsa onu yapmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Haşr 7) buyuruyor. Kur’an verdi aldık, tamam; Kur’an’ı açıklayan bir yorum vermedi mi, bir sünnet bırakmadı mı? Kur’an-ı Kerim’de yasaklar belli, peki Rasulün yasakladıklarından ne anlamamız gerekiyor? Nerede bu Kur’an Müslümanları, bizlere bu ayetleri açıklasınlar. 

Efendimiz (sav) buyuruyor; “Sizden biri gözüme şöyleyken ilişmesin. Koltuğuna yaslanmış benim emrettiğim ya da yasakladığım bir şey ona ulaşıyor ve o da, peygamberin her sözünü biz anlamayız, Kur’an’da bulursak yaparız, diyor.” (Tirmizi 2662) Efendimiz bu hadisi Mekke’de müşriklere değil Medine’de İslam hakim olduğunda ümmetine söylüyor. Uyarıyor, çünkü onun sözünden ve sünnetinden yüz çevireni şiddetli bir azab bekliyor. 

Sahabe efendilerimiz büyük bir dikkatle Efendimiz’in her hareketini takip etmişler. Efendimiz ve sahabe efendilerimiz arasındaki kardeşlik zaten birbirleriyle olan ilişkide oraya çıkmış. Sahabilerden rivayet edilen hadislerde “Efendimiz şöyle emretti.” veya “Efendimiz’i şöyle yaparken gördüm.” veya “Efendimiz’i şöyle otururken gördüm.” diye rivayet ettikleri hadislere şahitlik ediyoruz. Onlar Efendimiz’den bir şeyler duymak için canlarını feda ediyorlardı. Bugün Müslümanlar Efendi-miz’den bir şey duymamak için bu gayreti gösteriyor. Onun her hareketi bize bir ders veriyor. Evinden çıkışı, oturuşu, yemek yeyişi, insanlarla olan ilişkisi bizim yaşamımızda bir örnek oluşturuyor.

Bugün birlikte hareket edemediği-miz için bize örnek olacak -tabiri caizse- bir rol modelin olmadığından bu sıkıntıları çekiyoruz. Herkes kendi telaşında, kendi meşgalesinde... Kimsenin bir çözümü olamıyor. Çözümün odağını kapatıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda hadisleri üç yüze indirenler bugün Kur’an’dan bazı ayetleri çıkarmanın bazı hükümleri yok etmenin peşindeler. 

Hayallerindeki peygamber modeli kendi yarattıkları peygam-ber modeli var ona inanmaktalar. Ashabla peygamber arasında oluşan dostluğu bugün göremeyenlerin peygamberimizle ashab arasındaki ilişkiyi anlamamaları bugün o ilişkiyi yaşayamamalarıdır. Bugün onlara günümüz meselelerini anlatan, açıklayan bir kamil mürşidden uzak kalmalarıdır. Peygamberin oturan değil; ümmetin içinde minberde, ordunun başında seferde olmasını anlayamayanlar bugün salih ulemanın varlığından habersiz olanlardır.

Ya Rabbi bizi nasipsizlerden eyleme. Bizi bugün Rasulü’nün izinden gidenlerin, onunla ashabı arasındaki ilişkiyi yaşayanlardan ayırma, amin.

 

Yazar: Yusuf Kenan Kartal

 

İmamı Rabbani Hazretlerinden Mektumuz Var 2

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var! -2 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var! -2

 

Allahu Teâlâ, Kitab-ı Mecidi’nde şöyle buyurdu: “Allah, yaptığınız şeyi hakkı ile görendir.” (49/18) Bu ilâhî emri duydukları halde, görülen kötü amelleri işlerler. Şayet onlar; yaptıkları en küçük bir işe, bir şahsın muttali olduğunu hissetseler, hiç bir şekilde, kötü bir ameli işlemezler.

Hali anlatıldığı gibi olanların durumu, şu iki şeyden hali değildir:

-Yüce Hakk’ın verdiği haberi yalan sayarlar.

-Yüce Hakk’ın, kendi amellerine muttali olduğuna itibar etmezler.

Anlatılan iki manadaki iş, imandan mı sayılır; yoksa küfürden mi? Hali anlatıldığı gibi olan çocuğa lâzımdır ki: Yeniden imana gelip tecdid-i iman ede.(imanını yenileye) Nitekim bu manada Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “İmanınızı, Allah’tan başka ilâh yoktur kelâmı ile yenileyiniz.”

-Sübhan Allah’ın rızası olmayan işlerden nasuh tevbesi ile dönmelidir. İlâhi emirlere sarılıp yasak olan haram işlerden kaçınmalıdır. 

-Beş vakit namaz cemaatle kılınmalıdır. 

-Mümkün olursa gece namazına ve teheccüd namazına kalkmalıdır. Böyle bir ibadeti yapmak ne büyük saadettir. 

-Malların zekâtını vermek, İslam rükünlerin-dendir; mutlaka zekâtın verilmesi gerekir.

Ey oğul,

Nefs, kendi özünde cimridir. İlâhi hükümleri yerine getirmekten kaçar. Bunun için, kelâm rıfk ile yumuşaklıkla devam etti. Yoksa mallar ve mülkler hep Yüce Allah’ın hakkıdır. Malı durultmada, vermekten geri kalmakta kulun ne mecali olabilir. Kula asıl lâyık olan, zekâtı tam bir memnuniyetle vermektir.

Sonra, hiç bir şekilde yakışmaz ki; nefsin arzularına uyarak ibadetlerin edasında tembellik yoluna gidilip ağırdan alma.

Tam manası ile kulların hakkı ödenme cihetine gidilmelidir. Bu yolda tam bir gayret sarf edilmeli, ta ki üzerinde hiç kimsenin hakkı kalmaya. Şundan ki bu dünyada hak ödemek kolaydır, yumuşaklıkla, tatlı sözle helallik almak mümkündür. Ama ahirette iş zordur, orada çare bulmak kabil değildir.

Şer’i hükümleri, fetvaları; ahiret ulemasından sorup öğrenmek uygundur. Zira onların sözlerinde tesir vardır. Belki, onlara sorulduğu için, nefeslerinin bereketi ile, amelde başarı hâsıl olur.

İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya âlimlerinden kaçınmak yerinde bir iştir. Meğer ki, muttaki âlimler bulunmaya da, zaruri olarak bu dünya âlimlerine baş vurula. Ama, zaruretin icap ettirdiği kadar.

Bilmiş olasın ki, 

Bu nasihat yollu meseleler, ona ulaştı; kulağına girdi. Ama ondan maksat ameldir, mücerred bilgi değildir. Hastalığının ilacını bildiği zaman, bu hastalığının ilacını bilmesi kendisine yetmez. O ilacını kullanmadıkça, şifa hâsıl olmaz.

İşte, bu üzerinde durmalar, ısrarlar hep amel içindir. Zira amelden arınmış bir ilim, sahibinin aleyhine bir hüccettir. Bu manada, Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü, insanların en şiddetli azaba uğrayanı, Allah’ın, kendisine ilimden fayda vermediği kimsedir.”

Evlat, bilmelidir ki geçmişte yapılan inabe, cemiyet halini bulan zatlarla sohbetin azlığı dolayısı ile bir semere vermiyorsa da, istidadın nefs cevherini anlatmaktadır. Ümit odur ki: Bu inabe bereketi ile noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onu rızasına muvaffak eder ve kendisini necat ehli kılar.

Her halükârda, bu zatların muhabbet bağını koparmamak uygundur. Bu büyük zatlara tazarru ve ilticayı şiar edinmelidir. Böylece, bu taifeye muhabbet yoluyla Yüce Hakk’ın muhabbeti ile şerefyab olmayı beklemelidir. Bu muhabbet sonunda, zatına tam manası ile cezbedilmeyi, bütün kirlerden bozuk işlerden halâs olmayı gözetmelidir.

Bu manada bir şiir şöyle söylenmiştir:

Aşk ancak bir şuledir yanan

Halktan öte sevgili kalan

İmam Rabbani Hazretleri başka bir mektubunda buyuruyorlar ki; İslam ve küfür birbirinin zıddı olmuştur. İkisinin bir araya gelmesi muhaldir. Birini ağırlamak, öbürünü küçük düşürmektir.

Bilesin ki,

İki cihanın saadetini kazanmak; ancak seyyidü’l-kevneyn Rasulullah’a tabi olmaya bağlıdır. Ona tabi olmak ise, şu şekilde olur, insanlar arasında İslamî hükümleri yerine getirip icra etmek; havastan ve avamdan, küfür adetlerini kaldırıp iptal etmek.

İslam ve küfür birbirinin zıddıdır, bir arada olamazlar. Ta kıyamete kadar; hatta kıyamette dahi... Bunlardan birini ispat etmek, diğerini kaldırmaktır. Birini ağırlamak, diğerini küçük düşürmektir.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurdu: “Ey Nebi, küffar ve münafıklarla cihad eyle, onlara sert çık.” (9/73)

Sübhan Allah, en güzel huyla sıfat alan Rasulüne: “Küffarla cihad ve onlara sert çıkmak” (9/73) emrini verdiğine göre, bundan bilinir ki onlara sert çıkmak en güzel huylar arasındadır. İslam dininin izzet bulması, küfrün ve küfür ehlinin zelil düşmesindedir. Buna göre, bir kimse, küfür ehlini ağırlarsa İslam ehlini zelil düşürmüş olur.

Eğer onlarla alâka peydah etmek, dünya işlerine ait zaruretler icabı ise, başka türlü de olmuyorsa, o zaman uygun olan, ancak zaruret miktarı onlarla olmak vardır. Bu arada onları bir şey yerine koymamaya ve kendilerine lüzumsuz yere iltifatta bulunmamaya riayet etmelidir. 

Ama İslam’ın kemali, böyle bir garazı dahi tamamen terk edip onlara iltifat etmemek ve onlarla karışıp durmamaktır. Zira noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onları, yani küfür ehlini, Kelam-ı Mecidi’nde zatının düşmanı ve Rasulü’nün düşmanı olarak tanıttı: “Ey iman sahipleri, düşmanım ve düşmanınız olan kimseleri, kendilerine sevgi yüzü göstererek dost edinmeyin. Onlar, Hak tarafından size gelene küfretmişlerdir.” (60/1) “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa, şüphesiz Allah bu gibi kâfirlerin düşmanıdır.” (2/98)

Allah’ın ve Allah’ın Rasulü’nün düşmanı olan kimselerle karışık durmak; cinayetlerin en büyüklerindendir. 

Bu düşmanlarla karışık durmanın, onlarla arkadaşlık etmenin en azından zararı, şer’i hükümlerin icrasındaki kuvvette zaaf ve gevşeklik hâsıl olmasıdır. Bundan başka, seni küfür merasimini kaldırmaya, onlarla ünsiyet dolayısı ile hayâya mani olur. Böyle bir zarar, cidden büyüktür. Kaldı ki, Allah’ın düşmanlarına karşı sevgi gösterisi ile ülfette bulunmak Allah’ın düşmanlığını, Rasulü’nün düşmanlığını çeker. Allahu Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Böyle bir uygunsuz insan sanır ki, kendisi Müslümanlardandır; Allah’a ve Rasulü’ne imanı vardır. Ama bilmez ki, bu gibi kötü ameller kendisinden İslam devletini giderir. Nefslerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah’a sığınırız.

İslam devletinin husulünün alâmeti: Küfür ehline buğzedip onları kerih görmektir.

Allahu Teâlâ Kelâm-ı Mecidi’nin bir yerinde onları: “...Necis...” (9/28) diye isimlendirdi. 

Bir başka ayette ise onlara: “Murdar…” (9/195) ismini verdi.

Eğer o kâfirleri böyle görmüş olsalardı; hiç şüphe yok ki: Onlarla arkadaşlık etmekten kaçınır ve onlarla oturmayı kerih görürlerdi.

Herhangi bir şeyde bu düşmanlara müracaat etmek, onların reyi ve hükmü ile iş tutmak kendilerini tam manası ile ağırlamaktır. Bunlardan himmet talep edip onları bir vesile bilenin hali ne olur ki? Allahu Teâlâ bu manada şöyle buyurdu: “Kâfirlerin duası, ancak sapıklıkta kalmaktır.” (13/14)

Bu kâfirlerin duası batıldır; bir hâsılattan yana boştur. Onda nereden icabet (kabul) ihtimali bulunsun! Hatta bu kilabı ağırlamaktan, çok büyük fesatların meydana gelmesi beklenir. Bu hizlana düşenler, duaya başladıkları zaman, putlarını vesile ederler. Hal böyle olunca, işin nereye varacağı düşünülmelidir. Böyle bir şeyde, İslam’ın kokusu bile bulunmaz.

İslamiyet hâsıl olduktan sonra, Hakk’ın rızası ve Rasulü’nün rızası hâsıl olur. Ona salât ve selâm. Sübhan Mevlâ’nın rızasından daha büyük devlet ne olabilir?

Allah’ı Rab, İslam’ı din, Muhammed’i (sav) nebi ve rasul olarak kabul edip razı olduk. Ya Rabbi, bunun üzerine bizi yaşat. 

Seyyid’ül mürselin hürmetine.

Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli.

Evvelen ve ahiren selâm…

İslam küfrün nasıl zıddı ise, ahiret dahi dünyanın zıddıdır. Bunların biri diğeri ile bir araya gelmez. Dünyayı terk etmek iki kısımdır:

-Zarurî miktar hariç, onu bütün mubahları ile bırakmak. Ki bu, dünyayı terk etmenin iki şeklinden en alâsıdır.

-Dünyanın mubahları ile nimetlenip haramlarından ve şüpheli olan şeylerden kaçınmak. Böyle bir şeyi yapmak dahi, cidden bulunmaz bir iştir. Bilhassa bu zamanda…

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, mubah çerçevesini geniş kılmıştır. Hatta mubahlarla nimetlenip geçinmek yolları haram işlerden daha fazladır. Hal böyle iken, mubah işlerde Allah’ın rızası, haram işlerde ise Allah’ın dargınlığı vardır.

Akl-ı selim sahibi olan bir kimse, Mevlasının rızası olmayan bir fani lezzete dalmayı uygun bulmaz. Kaldı ki haram lezzetlerin yerine, Mevlası mubahların yolunu da göstermiştir.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah bize ve size Şeriat Sahibi Rasulullah’a tabi olma yolunda istikamet versin… O’na ve âline salât ve tahiyyet…

Uygun düşer ki, muamelelerde, vera haline sahip olan ulemaya müracaat edile. Durum onlardan sorula ve onların fetvasına göre amel edile…

Çünkü: Necat yolu şeriattır; şeriatın dışındakilerin hepsi batıl olup onlara itibar yoktur. Bu manada şu ayeti kerime ne kadar güzeldir: “İşte O Allah sizin gerçek Rabbinizdir. Gerçeğin dışında sapkınlıktan başka ne olabilir ki? Nasıl yoldan çıkarılabiliyorsunuz?” (10/32)

Evvel âhir selâm…

 

Kaynakça:
Mektubat-ı Rabbani, Cilt 1, Çile Yayınları, İstanbul, 1979

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Sayfa 10 / 254

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort