JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Refah Seviyesi Yükseldikçe Toplumdaki Fıska, Toplumdaki Günaha Rağbet Hızla Büyüyor - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Refah Seviyesi Yükseldikçe Toplumdaki Fıska, Toplumdaki Günaha Rağbet Hızla Büyüyor

 

Belli ayeti kerimelerden de anlaşıldığı üzere toplumda refah seviyesi yükseldikçe, insanların imkânları genişledikçe, insanlar dünyevi olarak rahatladıkça, elleri bollaştıkça, her şeye rahat ulaşabilme imkânına kavuştukça fısk da o oranda toplumda artıyor. Günah oranı, azgınlık, isyan -bunu nasıl değerlendirirseniz- yükseliyor. Refah seviyesinde günahlar da yükselişe geçiyor. 

Bunu günümüz toplumunda çok net bir şekilde müşahede edebiliyoruz. İnsanlarda çok geniş imkânlar var bugün. Adam oturduğu yerden elindeki gelişmiş telefonuyla belki dünyanın en uzak ülkesiyle ticaret yapıyor, mal alışverişi yapıyor, sipariş veriyor, en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor, bankalar üzerinden transfer yoluyla parasını yatırıyor. Oradan gelen malını kontrol ediyor, ona göre karşı tarafa para aktarılıyor… Artık her şey çok gelişmiş. Bakıyorsun adam çok küçük bir şey imal ediyor; imal ettiği şey çok basit, misal bir liralık bir şey. Ama o bir liralık şeyin piyasadaki değeri çok yüksek. Bir liraya ürettiği malı on liraya, on beş liraya satabiliyor, müşteri bulabiliyor. Bu da bir anda o insanı müthiş zenginleştiriyor. Emeksiz bir kazanç… O şekilde elde ettiği parayı düşün ki götürüyor herhangi bir bankadan belli geceliklerle repoya koyuyor, bir de oradan üstüne geliyor; adam bir anda hiç hak etmediği bir sermayeye, bir servete kavuşuyor. Her şey bu kadar gelişmiş. 

Böyle olunca da adamın içindeki arzu ateşi alevleniyor; ailesiyle yetinmez oluyor, haram ona cazip gelmeye başlıyor. Gidiyor mesela Türki Cumhuriyetlerden birinde sözde imam nikâhıyla bir eş ediniyor kendine... Bakın bu işin zahir şeklinin dini kalıplara uygun olması sizi yanıltmasın, bu fuhuştur. Ve bunun daha tehlikelisi adam bu fuhşu Allah adına yapıyor, İslam’ı kullanarak yapıyor: “Ben nikâh kıydım.” diyor. O da meselenin ne kadar yanlış olduğunu biliyor ama kendini avutma; seni, beni, karşı tarafı sözde ikna etmek için bu tip yollara başvuruyor. 

Televizyon kanalizasyonlarına çıkan hocalardan birine bunu soruyorlar, soruyorlar, böyle bir nikâh caiz midir? Adam ikinci bir evlilik yapmak istiyor, eşine hiç danışmadan, eşiyle konuşmadan; eşinden, herkesten gizli böyle bir imam nikâhı yapsa o kadınla da birlikte olabilir mi? Hoca da diyor ki dinen bunun bir mahsuru yok, olur. Dinen caizdir diyor… Ama zahiren eşi duysa belki onu boşar diyor. 

Bu meselenin İslam toplumunda nasıl karşılanacağı, nasıl bir örneklik teşkil edeceği, ne tür yanlışlara sebebiyet vereceği, önceki devamlı nikahı altında olan eşinin veya ondan olan çocuklarının dinden nefret etme, dini inkar etme, onları küfre sevk etme durumu… bunların hiçbirini o hoca düşünmüyor, kalkıp diyor ki bu dinen caizdir, olabilir, dini açıdan bir şey diyemeyiz. Zaten adam meselenin dini boyutunu soruyor, dünyevi boyutunu göze almış. Buna biz de cevaz veriyoruz, caizdir diyoruz; hadi bakalım fuhuş meşrulaşıyor. Hoca dörde kadar alabilir, diyor. Adam bu sefer her gittiği yerde bir tane imam nikahı kıyıyor. “Dört tane hocadan müsaade, dört de ben eklesem kim ne soracak ki ?” demeye başlıyor. Refah seviyesi yükseldikçe toplumdaki fıska, toplumdaki günaha rağbet hızla büyüyor. 

Mesela oruç tutmama hastalığı… Özellikle daha büyük şehirlerde -belki Erzurum’da çok göremeyebiliriz, olsa da açıktan yenilmiyor- daha karışık toplumlarda hiç mazeretsiz oruç tutmama yaygınlaşmış… Ayriyeten bu artık oruç tutanlarda da Ramazanın genel eğlencesi haline gelmiş ki beş vakit farz namazları kılmayıp teravih kılma… Bayanında erkeğinde teravih nostaljiye dönüşmüş. Camiye gelme, camide teravih kılma hoşa gidiyor. Adam oruç tutuyor, namaz kılmıyor. Vakit namazlarını kılmıyor, teravihe geliyor… Bunlar ilginç şeyler. 

Şimdi buna da tabi biz cevaz buluyoruz: “Hiç olmazsa! Canım hiç olmazsa adam teravihe geliyor…” Adam demiş ya oruç tutmuyoruz, sahura da kalkmayıp külliyen kâfir mi olalım?.. Hiç olmazsa teravih kılıyor… Her şeyin kılıfı hazır. 

Şimdi haberlerde okuyoruz evli bir kişi zihinsel ve bedensel özürlü bir bayanla zina yapıyor. Bu nasıl bir vicdan? Şimdi gitsen sorsan bu şerefsize ben Müslümanım diyecek. Ama o sakat insanın o halinden istifade etmeye kalkacak… Adalet olmayan bir yerde ne istikametten söz edebilirsiniz, ne hidayetten söz edebilirsiniz ne şundan ne bundan. Hiçbir şeyin bir değeri olmaz. Adalet olması lazım. Adalet Allah’ın, azze ve celle, kibriyasını, azametini yeryüzünde yaygınlaştıran ve insanlara bildiren en önemli özelliktir. Adalet olmadan insanlar Hakk’ın büyüklüğünü anlayamazlar. 

Ama adalet olsa ve bu kişiler cezalandırılsa içinde bu tip arzusu olan bütün insanlar arzularını bastıracaklar, cesaret edemeyecekler. Buna verilecek ceza sadece bir zina suçuna verilen ceza da olmamalı. Caydırıcı olması açısından çok daha farklı cezalar da verilebilir. 

İnsan bu yüzden zahir batın dengesini bir seviyede götürmeye çalışmalıdır. Dünyevi olarak ne kadar kendini geliştiriyorsa, ilerliyorsa takvasını da o nispette ileriye taşımalıdır. Allah korkusunu, Allah sevgisini, Allah’ın emrine imtisali, bağlanmayı o denli ileriye taşımalı ki bu tip dünyevi tehlikelerden kendini koruyabilsin. 

İnsanlar birbirlerine bakarak hareket ettiklerinden bu haller yaygınlaşıyor. Yani bakıyor ki şu yapmış ona bir şey olmamış ben de yaparım diyor. Hani eskiden şöyle bir mantık vardı ya ölüp de geri gelen var mı canım, kim ölmüş de geri gelmiş? Şimdi bu anlayış günah açısından yaygınlaşmış. Filanca günah işlemiş bir şey olmuş mu, yok. Demek ki adam hayatını yaşıyor. Öyleyse ben de yapayım… 

Allah’a tevekkül, meseleleri Allah’a teslim etme güzel bir şey ama bununla birlikte adalet de lazım. Dünyadaki huzuru, dünyadaki dengeyi, istikameti muhafaza adına dünyada adalet lazım. 

Yeryüzünde yaşanan bazı hadiseler bu fırsatçıların ekmeğine yağ sürüyor ve inancı zayıflatma adına bunu kullanıyorlar. Ateistler, darwinciler, siyonistler şunu söylüyorlar: “-Haşa- Mademki Allah var diyorsunuz, niye Allah kendi mülkünü, yeryüzünü böyle fesada veriyor? Bu insanlar O’nun kulu değil mi? Madem O yaratmış niye bunları böyle helak ediyor, zulümle öldürüyor? Niye birini birine üstün kılıyor? Birisi Afrika’da içmeye su bulamazken, yiyecek bir lokma ekmeği yokken, öbür tarafta batıda her türlü imkâna sahipler, her türlü silahı icat edebiliyorlar, her istediği yeri işgal edebiliyorlar. Niye ona azdıracak kadar veriyor, bunu da ezdirecek duruma getiriyor, muhtaç ediyor?” Bu fırsatçılar bunları kullanıyorlar. 

Bu sefer insan düşündükçe zerre imanı varsa da bakıyorsun o da uçuyor. Haklı buluyor onu. Diyor ki bu mantıklı. Allah varsa niye bunlara izin veriyor? Adalet olmayınca imanı da muhafaza edemiyoruz. 

Bu adalet tabii sadece bir devletin işi için geçerli değil. İnanan insanlar için de dünya için de adalet birimi oluşturmalıdır. Hazreti Ömer’in ifadesiyle: “Fırat’ın kenarındaki koyunu kurt kapsa Allah onu Ömer’den sorar diye korkarım…” Bu anlayışın tüm İslâm âleminde oturması, yerleşmesi lazım. 

Bugün bu kadar Müslümanın gözü önünde birçok İslam ülkesi payimal edilmişken bakın şimdi gündemde Katar var… Herkes oturuyor. Herkesin korkusu, ben sesimi çıkarırsam Katar’ın yerine ben geçebilirim. Katar’ı bırakır, bana yönelebilirler. Ama bugün yönelmedilerse yarın sana da yönelecekler, sen de nasibini alacaksın. 

Böyle bir hikâye, darbımesel anlatılır… Bir yerde kâfir askerleri kalabalık bir Müslüman grubunu esir almışlar… Kâfirler Müslümanları tek tek çağırıyor, yanlarına getiriyor orada öldürüyorlar. Müslümanlardan birisi bakmış biri gitti öldü, ikincisi gitti öldü, üçüncüsü öldü… Giden ölüyor. Yanındakilere demiş ki: “Öyle de öleceğiz, böyle de. Gelin tek gitmeyelim toplu gidelim, birden bunlara saldıralım, belki silahlarını alır biz onları öldürürüz, hepimiz kurtuluruz. Yoksa zaten öleceğiz, bir şey değişmeyecek. Ha böyle sıradan öleceğiz ha öyle hücumda öleceğiz.” Olur mu, başarabilir miyiz, bir deneyelim kaybedecek bir şeyimiz yok, demişler… Sıradakini çağırınca bu sefer hep birlikte gitmişler. Hepsi gidince kâfirler korkmuş. Heyecanlanıp korkunca akılları karışmış. Bunlar bir hücumda hemen ellerindeki silahlarını almışlar. Hepsinin işini bitirmişler, hayatları kurtulmuş. 

Şimdi dünya böyle seyrediyor, netice değişmeyecek. Dün Irak’tı, bugün Katar, yarın başka biri… Terazinin bir kefesinde sözde İran, bir kefede Katar, karşıda Suudi Arabistan… Bir taşla birkaç kuş birden vurmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar seyrediyor. Kimse rahatını kaybetmek istemiyor. Kimse içinde bulunduğu günah ortamından, günah âleminden sıyrılmak istemiyor. Herkes aslında hayatından memnun. Cenabı Hak da bakıyor, bizim gönlümüze göre lütfediyor. Bakıyor biz memnunuz, lisanı halimizle istiyoruz; O da bize merhamet etmiyor…

Dışarıdakileri hadi şöyle bir kenara koyalım iç muhasebeye döndüğümüzde, Müslümanların ortamına baktığımızda biz zina yapmıyoruz, biz fuhuş yapmıyoruz, biz böyle günahlar yapmıyoruz ama bizim de bize göre günahlarımız var. Bizde kibir var. Allah’ın hiç sevmediği, hasım olarak gördüğü bir sıfat var bizde: kibir… Ben bakıyorum misal bir arkadaşım imam… O hocamı kale almıyorum. “Ben şeyhim canım, o ne ki! O sıradan bir imam benle muhatap olabilir mi? Benim dengim mi?” Ben de karşımda benim gibi birini arıyorum, bana denk olsun. Kimsin sen ya hu?.. 

O insanda Hakk’ın sırrı gizli, Hakk’ın tecellisi gizli. Belki gönlüne Cenabı Hakk’ı almış, senin yanına Hak’la gelip gidiyor. Sen bir gafletini düşün… Onu muhatap almıyoruz, bunu muhatap almıyoruz, ona tepeden bakıyoruz, ona dilimizin ucuyla bakıyoruz… 

Bizi de bu berbat ediyor… Kibrimiz, gururumuz, enemiz, egomuz… Ben zenginim o fakir. Ben okumuşum o cahil. Ben amirim o memur… Ben hiçim o her şey diyebiliyorsak rıza kapısı bize açılır. Hiçbir şey olduğunu anlayanı hakikat yolunda bir şeyci yapıyorlar. Ben bir şeyciyim diyeni o şeyiyle bırakıyorlar, ona dokunmuyorlar. Kervan gelip gidiyor, o yolda kalıyor. 

Hiçliğimizi idrak edelim. Biz bir insanla karşı karşıya geldik mi Hakla karşı karşıyayız diye düşünelim. Hak bize onun penceresinden konuşuyor, onun cephesinden bize yansıyor. Hazreti Bestami buyuruyor ki bir gün yolda gidiyordum, hava yağmurluydu. Afedersiniz, yağmurdan ıslanmış bir köpeği gördüm… Ben yağmurda çok ıslanmayayım diye koşuyordum, köpek koştuğumu görünce o da benim peşime koşmaya başladı. Üstü ıslak, fıkhen köpeklerin necis olma durumundan dolayı eteklerim ona sürünecek diye çok üzüldüm, eteklerimi topladım, köpeğe sürünmesin diye. Nereden peşime takıldı diye içimden düşünürken köpek karşıma lisanı haliyle geçti bana dedi ki: “Ey Bayezid! Benden bir sana şey sıçrasa, bana dokunsan eteklerini bir kova su ile yıkarsın ama kalbindeki şu nefis, şu gurur, şu kibir… Dünyanın deryalarını toplasan belki de yıkayamazsın…” Ben yere yığıldım buyuruyor Bayezid-i Bestami. Köpek beni irşat etti. 

Şahı Nakşebendi öyle buyuruyor, uyuzlu bir köpeği aldım, tedavi ettim, yaralarına merhem yaptım… Şahı Nakşebendi (ksa) üç sene hayvanları tedavi etmiştir… Köpeğin yaralarına merhem yaptım kaşıntısı geçti, iyleşti, derisi toparladı, tüyleri çıkmaya başladı ve keyiflendi. Bir yaz sıcağıydı dışarı çıktı, toprağın üstüne yatıp sağa sola dönmeye, gerneşmeye, kendini kaşımaya başladı. Ayaklarını semaya kaldırdı, sesler çıkarıyordu. Ben de başucuna oturdum dedim ki: “Ya Rabbi! Bu köpek ellerini sana açtı. Senin rahmet kapına ellerini açtı. Belki de bana dua ediyor. Beni bu köpeğe bağışla.” Köpek hav hav diyordu bana Hay Hay geliyordu. Bende eğer şimdi bir şey varsa o köpeğin duası bereketine… O köpeğin duası bende bir şeyler oluşturduysa oluşturdu buyuruyor. 

Akşam bir sahur programında gördüm adam bir camide şadırvanda abdest alıyor. Bir kedicik gelmiş demek ki susamış adama bakıyor. Adam onun o halini gördü. Musluktan ellerini dolduruyor, kedi avucunun içinden su içiyor. Adamın avucundaki su bitince kedi bekliyor doldursun diye. Adam musluktan dolduruyor, getiriyor kediye içiriyor... Adam bütün Ramazan’ın sermayesini topladı... 

Biz birbirimize bakamıyoruz, birbirimizi muhatap kabul edemiyoruz, toplumda kendimize muhatap bulamıyoruz… Bak bin beş yüz senedir Ebu Hureyre diyoruz, hiç kimse ismini, cismini bilmez. Şeref levhası gibidir o sıfat Hazreti Ebu Hureyre’de. Hir, kedi demektir Arapça’da. Hureyre – kedicik… Kediler babası buyurmuş ona Rasulullah, ne şeref! 

Bir gün cübbesinin üzerinde kedi uyumuş, tam namaz vakti camiye gelecek bakmış kedi cübbenin üstünde uyuyor. Kıyamamış, uyandırmıyor; cübbesinin eteğini kesmiş, yarım cübbeyle namaza gelmiş. Cenabı Peygamber görünce ne olduğunu sormuş. O demiş Ya Rasulallah kedi uyudu, kıyamadım uyandırmaya aklıma geldi ki orayı keseyim, kedi rahatsız olmasın, kestim cübbemi… Efendimiz ona ondan sonra “Eba Hir” buyurmuş. Ey kedilerin babası! Belki mahşerde de Cenabı Hak onu öyle çağıracak. Hiç utanmamış bu isimden Ebu Hureyre, beni hayvanlara baba yaptı diye… Şeref olarak bunu taşımış ve adeta belki bütün ashaba bunu ilan etmiş, bundan sonra benim adım bu. Bana Ebu Hureyre deyin. Bütün kaynaklarda da böyle geçiyor. 

Ebu Turab diyor Cenabı Peygamber İmam Ali’ye… Ey toprağın babası! Unvan oluyor bu Hazreti Ali için, toprak gibi olduğunu, toprak gibi mahviyet sahibi olduğunu buyuruyor Cenabı Peygamber. 

Bir yerde bir cihada giderlerken orduyla konaklıyorlar. Askerler istirahat ederlerken Hazreti Ali kalkıyor, kendi komutasındaki askerleri dolaşıyor. Bakıyor ki bazılarının üzeri açık, malzemeleri eksik. Kimine kendi battaniyesini, kimine sarığını, kimine cübbesini örtüyor, kendi açıkta kalıyor. Gece ayaz, soğuk, üşüyor; toprağı eşeliyor, tabi oralar çöl, kumu eşiliyor, mezar gibi içine giriyor, üstünü kumla örtüyor, üşümemek için. Geceyi öyle geçirirken Cenabı Peygamber de gece kontrole çıkmış. O da Hazreti Ali efendimizi arıyor. Ararken bakıyor ki Ali efendimiz toprağın içinde… Ali efendimiz, Efendimiz’i görünce hürmeten birden yerinden kalkıyor. Kalkarken üstünden topraklar dökülüyor. Mezardan çıkar gibi sanki mahşere kalkıyor. Efendimiz o manzarayı görünce çok duygulanıyor, toprağın içine niye girdiğini anlıyor çünkü bakıyor ki üstünde bir şey yok; cübbesi yok, sarık yok, elinde battaniyesi yok bir şey yok ve ona Ebu Turab buyuruyor, topraklar üstünden akarken. Sen toprağın babasısın yani toprak gibi olmuşsun. Ona böyle buyururken Âlemlerin Efendisi bize işittiriyor, toprak gibi olun buyuruyor. Ali’yi sevmek bu, Hureyre’yi sevmek bu, kedilere baba olmak kedilere kardeş olmak… 

Daha önce de ifade edilmişti; “يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَاباً ” buyuruyor Cenabı Hak. Orada öyle diyeceğiz ama iş işten geçmiş. Orada bir anlamı olmuyor. Toprak olsaydık keşke… Toprak olsaydık, bizde güzel şeyler biterdi; gül biterdi, lale biterdi, sümbül biterdi. Toprak olsaydık insan olurdu bizden. Kedi olsaydık diyeceğiz belki, kedinin bir mesuliyeti yok. Yer geldi mi kedi ile de hem hal olacağız. Haşa huzurunuzdan köpek ile de hem hal olacağız yer geldi mi topraklaşacağız, bizden istenilen bu. 

Büyüklerimiz öyle buyurmuşlar; toprak olduk da olduk demeye haya ediyoruz, olduk diyemiyoruz. Tabi onu halimiz söylemeli… 

Güneş gibi şefkatli, 

Yer gibi tevazulu 

Su gibi sehavetli 

Merhametle dolu ol.

 

Gökçek gerek dervişin 

Sanı yoksula baya 

Suçluların suçundan 

Geçip hoşgörülü ol. 

diyor Hulusi Efendi.

 

Kasım 2017 1

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin KASIM 2017 sayısı çıktı.

 

Pazar, 01 Ekim 2017 00:38

Ekim 2017 Mukaddime

Ekim 2017

Sayı: 118 - Ekim 2017

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları,

Bu ayki dergimizde, okulların açılması ve yeni eğitim öğretim yılına başlangıç olması hasebiyle ana konu olarak eğitimi seçtik.

Malumunuzdur ki, insan doğumundan itibaren her aşamada eğitime muhtaçtır. Bunu ilk yıllarda aile sağlar. Daha sonraki dönemlerde eğitim ihtiyaçlarını okullar, medreseler ve meslek kuruluşları sağlar. Ülkemizde Cumhuriyetten bugüne eğitimi birleştirdikleri için hepsini Milli Eğitim’e bağlı okullar sağlamaktadır ve bir müstakil bakanlığı vardır. Bunun içindir ki, eğitim her dönemde siyasi iktidar hangi görüştense o görüşe göre şekillendirilmiştir. İki binli yılların başına kadar genel olarak laik anlayışlı iktidarlar ülkeyi yönettiği için, müslümanlar olarak çok fazla bir beklentimiz olmuyordu. 

Ancak iki bin iki yılından itibaren İslami duyarlılığı olan bir iktidar devleti yönettiği için ve liderinin “hedefimiz dindar gençlik yetiştirmek” hitabını duyunca oldukça ümitlenmiştik. 

Fakat on beş yıl sonra gördük ki, birçok konuda muvaffakiyet gösteren hükümet eğitim konusunda bazı hususlar hariç çok fazla bir istikrar gösteremedi. Sürekli deneme yanılmalarla çocuklarımızın eğitimini istenildiği düzeye getiremediler. Aradan on beş sene geçtiği halde halen daha okul kitapları saçma ve içinde şirk barındıran ifadelerle, Kur’an’ın hakikatlerinden tamamen uzak bilgiler çocuklarımızın körpe dimağlarına enjekte edilmeye devam edildi.

Sınav sistemleri yap-boza dönüştürüldü. Okulların başladığı ve hazırlıkların ona göre yapıldığı sınav sistemleri bir anda değiştirildi ve yerine konulacak şey daha anlatılamadan çocuklarımızın önüne getirildi. Dolayısıyla da başarılı olabilecek öğrenci sistemi anlayamadığı için başarısız oldu.

Nihayetinde de gençlerimiz ne istedikleri gibi bir eğitim alabildiler ne de maneviyatları yüksek olarak yetişebildiler. Bilemiyoruz ki, acaba devlet adamlarımız daha ne zamana kadar çocuklarımızı kendi anlayışlarına kurban etme huylarından vazgeçecekler. 

İşte bu noktada islami hassasiyeti yüksek olan halkımızda çocuklarını ahlaklı ve devletine hizmet edebilecek kıvamda yetiştirebilmek için alternatifler aramaya başlıyor ve bunun neticesi de her zaman doğru şekilde sonuçlanmayabiliyor. Halis bir niyetle başlayan çaba hüsrana dönüşebiliyor.

Bakınız işler o kadar çığırından çıkıyor ki, bizler Türkiye’li müslümanlar olarak, ekser çoğunluğumuz çocuklarımızı ehli sünnet anlayışı ile yetiştirmeye çalışırken, müsteşrik beslemesi adamlar her türlü sapık akideyi gençliğimiz dimağlarına zerkedebiliyorlar. Bunlarla ehli sünnet alimlerimiz mücadele ederken, Diyanetten sorumlu başbakan yardımcısı ehli sünnet mezheblerine saldırabiliyor. “Allah (cc) bize hesap gününde hanefimisin, şafiimisin diye sormayacak, Peygamberimizin, dört halifenin mezhebi mi vardı?” gibi sözlerle ehli sünnetin kalesi olan ülkemizdeki müslümanları rencide edebiliyor.

Peki bütün bunlar olurken ehli sünnet camiası olarak bizlerde desek ki, mademki bizlerin görüşlerini fuzuli görüyorsunuz. Şunu unutmayın ki, bizler Hanefiyiz, şafiiyiz, hanbeliyiz, malikiyiz, Şia veya selefi veya vahabi değiliz ve olmayacağız da. İslam’ın binbeşyüzyıllık geleneğine baktığımızda Efendimizin sünnetine, sahabe efendilerimizin tecrübelerine, Ehli beytin yoluna en uygun yaşantının bu dört mezhebin anlayışına uygun yaşamak olduğuna gönülden inanıyoruz. Sizler böyle sürekli başkalarına şirin görünmek için bizleri yok görmeye devam ederseniz, o zaman destek içinde başkalarına gitmeniz gerekir desek ve bunu da uygulasak, o zaman sizler hangi şii’den, partiyi ve dolayısıyla oy vermeyi şirk kabul eden selefilerden, ağzınızla kuş tutsanız size destek vermeyecek alevilerden ve laiklerden mi destek alacaksınız?

Bunun içindir ki, güç zehirlenmesi hastalığına düşerek bastığınız dalı kesmeyin ve bu şekilde sizi uyaran kitleleri de azımsamayın. Son referandumda sizi kıl payı laiklerin elinden kurtaran kim bir düşünün. Zira kalbler Allah’ın (cc) kudret parmakları arasındadır. Bir çevirirse kimse bunun önüne geçemez. 

Sonuç olarak bizler bunları onbeş yıldır destek verdiğimiz siz devlet büyüklerimize dost tavsiyesi olarak hatırlatıyoruz. Bizim büyüklerimiz en zor istibdat dönemlerinde dahi basiret, feraset ve cesaretleriyle yine bu ülkeye yön vermişlerdir. 

Yazımızı sonlandırırken İslam’ın hakikatlerini haykıran her kim olursa bilinsin ki, biz Hâcegân cemaati olarak onların yanındayız. Allah’ın (cc) emirlerini ve Efendimiz’in hadisi şeriflerini delil olarak alan ve gençliğimizin ahlakı bozulmasın diye anne-babalara nasihat eden İHSAN ŞENOCAK hocamıza en güçlü bir şekilde destek verdiğimizi buradan bildiriyoruz. Hiç kimse kendi nefsi yaşantısını İslam diye yutturamaz. Kur’an-ı Kerim gayet sarihtir. O’nun tefsiri ve pratiği sadedinde sünneti seniyye sahihtir. Yeniden din uydurmaya ihtiyaç yoktur. Birilerinin gazına gelip İhsan hocamız ve onun gibilerine saldıranlar olacaktır. Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. İslamın hakikatine gönül vermiş gençlerimiz bunları kabul edip yaşayarak muannitlere gereken dersi vereceklerdir. Muhakkakki, “Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Selam ve dua ile Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

Cuma, 01 Eylül 2017 00:34

Eylül 2017 Mukaddime

Eylül 2017

Sayı: 117 - Eylül 2017

 

Muhterem kardeşlerim;

Kurban bayramına yaklaşırken bayram coşkusunu sizlerle paylaşmak istedik. Bu yüzden hem ana konumuzu kurban ibadeti üzerine hazırladık, hem de dergimizin bayram günü elinize geçmesi için gayret sarf ettik. Birincisinde muvaffak olduk sayıyoruz, fakat ikincisinde muvaffak olamazsak şimdiden özür diliyoruz.

Evet; bayramlar her zaman sevinç ve mutluluğun kaynağıdırlar. Fakat hem ülkemizdeki bazı fitne hareketleri, hem de İslam aleminin durumu bu sevinç ve mutluluğumuzu buruklaştırıyor. 

Şurası artık kesin görülmektedir ki, Türkiye’mizin gerek sevenlerinde, gerekse de düşmanlarında lider ülke olacağı kanaati hakim olmuştur. Elbette ki seven ve destekleyenleri dua ve gayret ile, düşmanları da fitneleri ile bu duruma müdahale etmek istiyorlar.

Bu durumla alakalı olarak Hâce Hazretleri (ks) yakın zamandaki bir sohbetlerinde bizleri uyarma ve uyandırma kabilinden düşmanlarımızın fitnelerine dikkat çektiler. Buyurdular ki; “Batılılar ve Siyonistler ülkemizdeki İslami şuuru yok etmek için dört fitneyi yüz yıldır uyguluyorlar. Bunların neticesinde de müslüman Türk insanını bozmayı amaçladılar ve genel olarak da muvaffak oldular. Bu dört fitne; faiz, fuhuş, futbol ve FETÖ’dür.”

Faiz Rabbimiz tarafından yasaklanmış ve Kainatın Efendisi tarafından ayaklarının altına alınmış bir fitnedir. Ayeti kerimede Cenab-ı Hak (cc): “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz. Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin.” (Bakara 278 - 279)

Efendimiz (sav) Abdullah İbni Mesud’a (ra) şöyle dedi:

“Faiz yetmiş üç kısımdır. Onların günah bakımından en hafifi, kişinin annesi ile zina etmesi gibidir. Bilin ki, faizin en şiddetlisi müslüman kişinin ırzıdır.” (Hâkim: 2259, İbni Mace: 2274) 

Gerek ayeti kerimelerde gerekse hadisi şeriflerde yukardaki tehditlerle men edilen faiz bu gün her kesimin normal uğraşı haline gelmiştir. Faiz kolay paraya ulaşmanın usulü haline gelmiştir. Fetvalar bile faizle iştigal eden ya da etmeyen hocalar arasında değişkenlik arz etmeye başlamıştır.

İkinci fitne fuhuş. Fuhuş denince aklımıza hemen iki karşı cinsin birbirleriyle gayri meşru olarak ilişkiye girmeleri anlaşılmamalıdır. Bugün fuhuş televizyon ve internet ile evlerimize hatta en mahrem odalarımıza kadar girmiştir. Normal çıplaklık artık ayyuka çıkmış, müslüman hanımefendinin yatak odasında bile giyinemeyeceği elbiseler dışarıda giyilir olmuştur. Bu kadar açık giyinemeyen diğer bir kesim ise örtülü çıplaklıkta zirve yapmıştır. Başlarına bir metre başörtüsü takıp geri kalan kısımlarını erkeklerin çirkin bakışlarına bırakan kızlarımız adeta İslam’la alay etmektedirler. Bir zamanlar lokantalarda aile salonları vardı. Kadınlar mecbur kaldıklarında oralarda yemek yerlerdi. Şimdi müslüman beyefendiler(!) eşleriyle birlikte erkeklerin arasında yemek yemektedirler. Bunun adı da centilmenlik oluyormuş. Bunun sonucunda da sen onun erkeğine baktın, o senin hanımına baktı, sen benim şu isteğimi yapmadın gibi bahanelerle mahkemeler boşanma davaları ile dolup taşıyor. Sonuçta ortada kalan aile şefkatine muhtaç sabiler farklı ortamlarda çile dolduruyorlar.

Üçüncü fitne futbol. Tamamen siyasi, ticari ve mafya yöntemlerinin kullanıldığı bir sektör haline gelmiş sözde spor. Gençliği içine çeken bir ahlaksızlık canavarı. Oynayanın, oynatanın, federasyonunun, yayıncı kuruluşların milyonlarca Euro kazandığı, fakat seyredenlerin, taraftarların soyulduğu bir kumar aracı olmuş bugün futbol. Bunun yanında da insanları kamplaştıran, kutuplaştıran, babayı oğula, kardeşi kardeşe düşman eden bir Siyonist ve batılı işbirlikçilerin oyunu. İslam ümmetini farklı bir yönden parçalayan fitne.

Dördüncü fitne ise FETÖ. Elli yıldır içimizde faaliyet gösteren bu şer şebekesi 15 Temmuz destanından sonra her yönüyle ortaya çıktı. Devleti yıkmak için yaptığı faaliyetler bir bir ifşa edildi. Fakat şurası iyi anlaşılmadı ki bu şer şebekesinin kurulmasının asıl amacı Türkiye müslümanlarının itikadını bozmaktı. Mesela bir zamanlar çok eleştirilen “başörtüsü füruattandır” fitnesini bütün müslümanlar eğitim almaması için önleri kesilen başörtülü kızlarımızın önlerini açmak için söylenmiş bir söz olarak zannettiler. Fakat bugün bakıyoruz ki o başını açan kızlar ile sonraki gelen genç kızlarımızın ahlaklarını yok etmişler. Lâ ilahe illallah demek yeter, Muhammedun rasulullah demek şart değildir, diyerek müslümanları yahudi ve hristiyanları sever hale getirerek yaşantılarını, giyim-kuşamlarını onlara benzetmeye muvaffak oldular. Neticede gerektiğinde kendi din kardeşlerine ve vatanlarına kast eden hainler ürettiler. Şurası acıdır ki, bugün FETÖ’cüler içeri alınmış veya kaçmışlardır. Lâkin FETÖ’nün itikadı halen halkımızın yaşantısından çıkmamıştır. Onun sonradan içimize sokmaya çalıştığı fikirlerini inceleyip, daha sonra halkımızın yaşantısıyla kıyasladığımızda bunu çok daha iyi görürüz. 

Bu duygularla kurban bayramınızı tebrik eder, her türlü fitneden bizleri muhafaza buyurmasını Rabbimizden niyaz ederiz.

 

Din Tamamlandıktan Sonra Tedrîci Davranılamaz - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 115 - Temmuz 2017

Din Tamamlandıktan Sonra Tedrîci Davranılamaz

 

Sual: Efendim, İslam’ın ilk nazil olduğu dönemde belli meselelerde bir tedricilik var. İçkinin üç aşamada haram kılınması gibi… Bugün tedricilik Müslümanlara uygulanabilir mi? Cenabı Hak artık Müslümanlardan bu tedriciliği, yavaş yavaşlığı bekliyor mu? 

Cevap: Yok. Çünkü Cenabı Hak “Sizin için dini tamamladım, nimetimi kemale erdirdim.” (5/Maide,3) buyuruyor. Buradaki nimetten kasıt da din ve kitaptır. Kastedilen Kur’ân-ı Kerim ve dinin kendisidir. Biliyorsunuz Kur’ân-ı Kerim’in, yine Kur’ân-ı Kerim’de ellinin üzerinde isimleri var. Hidayet buyuruyor Cenabı Hak, Nur buyuruyor, Furkan buyuruyor, Ruh buyuruyor… Cenabı Hak Kur’ân-ı Kerim’i değişik isimlerle tesmiye ettiği gibi iki yerde bizim anlayışımıza göre çok farklı isim kullanmış. Birisi, Rızık kelimesi. Kur’ân-ı Kerim’e rızık buyuruyor, Cenabı Hak. Rızkı manevi olması hasebiyle, ruhun gıdası olması hasebiyle… İkincisi de işte bu ayeti kerimede de “Nimetimi tamamladım, kemale erdirdim” buyurarak, nimet ifadesini kullanıyor. 

Biz bu iki ifadeyi hep yenilip içilecek şeyler olarak algılıyoruz da bu bizim yanlışımız. Nimetin tamamlanması, yani dinin Kur’ân’ın tamama ermiş olması…

Dolayısıyla da biz bu bütünü görmüşüz ve bütüncülü kabullenmişiz. Bundan sonra bir tedricilik yok. Çünkü bunlarla birlikte bir de cezai müeyyideler var. Yani tedricilik olsa ceza olmazdı. Cenabı Hakk’ın misal İsrailoğullarına verdiği cezaya bakın. Bakara Suresi’nde buzağıya tapanlarla, Samirilerle ilgili Cenabı Hak onların tevbelerini kabul etmedi, ayeti kerimeyle bu sabit. Tevbelerini kabul etmedi ve buyurdu ki: “Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti.” (2/Bakara,54). 

Kendinizi katledin, öldürün! buyurdu. Ama bunu onlara intihar şeklinde de emretmedi, intihar etmelerine de izin vermedi. Misal her biriniz kendinizi bıçaklayın, bu suretle kendinizi öldürün; buna izin vermedi. Buyurdu ki bir bulut göndereceğim o bulut her şeyi kapatacak, ortalığı karartacak. Siz o sırada birbirinize saldırın. Bir bulut geldi ortam karardı bunlar birbirlerini görmediler kılıçlarla birbirlerine saldırdılar. Kimi misal oğlunu öldürdü, kimi babasını öldürdü, kimi dayısını, amcasını öldürdü; birbirlerini katlettiler. 

Daha o dönemin Peygamberi Allahu Teala’ya dua ediyor. Buyuruyor ki; Ya Rabbi benim kavmim, ümmetim kendini böyle helak edecek, geriye ibadet edecek kimse kalmayacak sen bunları bağışlasan, affetsen. Cenabı Hak o Peygamberin duasını kabul buyuruyor, ona icabet buyuruyor. Buyuruyor ki; Tamam, kalanlar tevbe etsin, onların tevbeleri makbul, ölenlerinı de şehit yazdım… Sonradan ama… Başta tevbelerini kabul etmedi kendinizi cezalandırın, kendinizi öldürün buyurdu. 

Şimdi Cenabı Hak bize böyle bir ceza vermiyor; bize tevbe edin tevbenizi kabul edeyim, buyuruyor. Bundan daha güzel bir tedricilik olur mu? Yoksa “Günahı yavaş yavaş terk edin!” bu anlamda tedricilik olmaz. Çünkü biz her an ölümle karşı karşıyayız. 

İçkiden örnek verdiniz, cahiliye toplumda bu yerleşmiş. Bu bir iki günlük örf, anane, kültür, gelenek değil ki. Yasak edilen, üzerinde tedriciliğin olduğu şeyler tarihin getirdiği bir uygulamaydı. Yüzyıllardır içiyorlardı. Bir de Hristiyanlardan gelen şarabı kutsal sayma anlayışı var. Şarabı İsa’nın kanı olarak görüyorlardı. Kiliselerde beyaz şarap, İsa’nın doğum gününde, İsa’nın kanı olarak dağıtılır. Düşünebiliyor musunuz, sözde semavi bir din içkiyi kutsal sayıyor, içkiyi kutsallaştırıyor... 

Bu topluma bulaşmış. Bu toplum yüzyıllardan beri o içkiyi içmiş, geçimleri ondan. Alışkanlıkları o, meşrubatları o. Bunu şimdi Cenabı Hak birden kesse bu sıkıntı olacak. Peyderpey, önce Cenabı Hak bunlara namaz vakitlerinde içmeyin buyuruyor. Gün boyu içmeyin, geceden sabaha kadar serbestler; içiyorlar. Derken Cenabı Hak mesafeyi biraz daha kısaltıyor ve üçüncüde içkinin haramiyetini bildiriyor ve bunu şeytanın bir oyunu olduğunu, şeytanın bir tuzağı olduğunu bildiriyor bunu yasak kılıyor. 

İşte bakıyoruz faiz böyle yasak kılınmış. Ta Veda Hutbesi’ne kadar faiz var. Ashabın ticaretinde Veda Hutbesi’ne kadar faiz var. Veda Hutbesi’nde Cenabı Peygamber (aleyhissalatu vesselam) kesin “Ayağımın altındadır.” buyuruyor ve lanetliyor. Bir tedricilik var. 

İbadetlerin hemen peş peşe, aynı zaman diliminde emredilmemesi, bu da bir tedriciliktir. Önce namazın farz olması sonra zekâtın, orucun gelmesi, Haccın vs. ilerleyen zaman içinde gelmesi bir tedriciliktir. Niye, o toplum alışkanlıklarını değiştirebilsin… 

Biz şimdi bin yıldan beri Müslüman bir toplumuz. Bizde neyin tedriciliği olacak! Biz bin yıl önce de biliyorduk içki haramdır. Şimdi neyi bekleyeceğiz? Biz bin yıl önce de biliyorduk faiz haramdır, fuhuş haramdır… Neyi bekleyeceğiz o zaman? Nasıl bir zamana ihtiyacımız olacak ki biz de bunları yavaş yavaş terk edelim. Bize verilen mühlet değil mi? 

Ve bugün bütün bilimsel veriler bunların zararlarını bize anlatıyorlar. O gün bunların zararları bilinemiyordu. Sadece inançla bu yasaklanıyordu. Allah buyurduğu için onlar terk ediyorlardı. İçkinin nasıl bir zararı var bilmiyorlardı, faizin nasıl bir zararı var bilmiyorlardı. Ama bugün biz bunu bilebiliyoruz. Kumarın toplum üstündeki etkisini bilebiliyoruz. 

Bu hadiselerin bu denli açığa çıkması da bizim için bir tedriciliktir. Cenabı Hakk’ın verdiği bir fırsattır. Biz bunları değerlendirmeliyiz. Şimdi biz Müslümanlara böyle bir zaman süreci tanıyamayız. Bu adam içki içiyor buna bir süreç tanıyalım da bu yavaş yavaş içkiyi terk etsin! 

Buna sürekli nasihat ederiz, ayrı, ama meseleyi anlayan bir insan için böyle bir sürece ihtiyaç yok. Biz şeytandan kaçar gibi günahtan kaçma durumundayız, batılı terk etmek durumundayız. Dediğimiz gibi biz her an ölümle karşı karşıyayız. Tevbe edersek hiç günah işlememiş gibiyiz, onu hiç yapmamış gibiyiz… 

Bu yasaklanan işler bizde bir gelenek de değil. Misal birisi içki içiyor ama belki onun babası içmiyordu. Onun babası da içmiyordu. O kendisi başlamış. Onun babası belki hacıydı, hocaydı, sofi biriydi, münevver biriydi. Ayriyeten bir de bundan dolayı tedip edilmesi lazım o kişinin. Edebe davet edilmesi lazım, edeplendirilmesi lazım. Bu edep için de bazen ceza gerekebilir. 

Uygulamaya baktığımızda o tedricilik tamamlandıktan sonra içkiye hemen ceza uygulanmış. Hazreti Ömer (radiyallahu anh) kendi oğluna uygulamış. Yüz değnek ceza vermiş, seksende oğlu vefat etmiş yirmi değneği cesedine vurdurmuş. Buyurmuş ki şeriat tamam olacak. Allahu Teala yüz değnek ceza veriyor. Demişler ki öldü Efendim, daha nesine vuracaksınız? Hayır, buyurmuş yüze tamamlayacağız… 

Yani dememişler ki bu da tedricen içkiyi terk eder, şimdi bunu görmezden gelelim, bu halifenin oğlu, denmemiş. Hırsızlık yapan bir bayanı getirdiklerinde bu bir kabile resinin kızıdır, zengindir diyaloglar sarsılmasın denildiğinde ne buyurdu Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) “Kızım Fatıma olsa elini keserim!” Kimin kızı olursa olsun. 

Bakın bir tedricilik göremiyoruz. Zina yapan bir bayanı recmediyor Cenabı Peygamber (aleyhissalatu vesselam). Biri yahudi imiş onu yahudi şeriatına göre recmediyor. Tedricilik demiyor. İslam yeni gelmiş, henüz oturmamış, bir yerleşsin, buyurmuyor; cezayı uyguluyor. Ki ahkâmı ilahi vaaz olalı kaç sene olmuş o dönemlerde? Daha işin başındalar. Bugün bin beş yüz sene geçmiş; bu tedricilik değil mi? İslam geleli bin beş yüz sene olmuş. 

Bu tamamen bizin nefsimizin oyunu… “Efendim, müsamahalı olalım da…” Bu müsamahalı olmada haramlar yerleşir. Bugün mesela aynı şeyi tıbbi bir rahatsızlık için söyleyebilir miyiz? Bakalım, takip edelim, izleyelim, ne olur netice, tedrici tedavi yaparız diyebilir miyiz? Bu intihar olur. Ciddi bir hastalık varsa zamana bırakalım demiyoruz. 

Manevi hastalıkları da zamana bırakamayız. Hele hele bunlar kangren olmuş, bütün topluma zarar veren kebair cinsi haramlarsa… İçki gibi, fuhuş gibi, kumar gibi, ahlaksızlık gibi… Bunlarla çok ciddi mücadele etmek durumundayız.

Onun için İslam insan terbiyesini adeta evliliğe niyet etmesiyle başlatıyor. Bir insan evliliğe niyet ettiği anla birlikte onun aile hayatı adeta başlamış oluyor. Ve İslam’a göre bir ailenin nasıl oluşması gerektiğinin usulü, erkânı, metodu o saatten başlıyor. O kişi ondan sonraki yaşantısına, haline, kazancına her şeyine dikkat etmesi gerekiyor. Eş seçiminde, iş seçiminde çok dikkat etmesi gerekiyor. İşte bu bir terbiye sürecidir. Niye, yetişen neslin asi olmaması, masiyete dalmaması için. Babanın evladını helalle beslemesi, güzel anlamlı bir isim bırakması, onu saliha veya salih biriyle evlendirmesi, ona daima iyide, güzelde, doğruda örnek olması… Bunlar evladın ebeveyn üstündeki hakları… İşte tedricilik buralarda var, bu bir sürece yayılıyor zaten.

Allah Rasulü zaten bunu buyuruyor: “Çocuklarınız yedi yaşında iken onlara namaz ile emrediniz; on yaşına girdiklerinde (kılmazlarsa ölçülü ve yönlendirici anlamda) dövünüz ve yataklarını ayırınız.” Bunlar müeyyideleri gerektiriyor. İşte tedricilik bunlarda var. Artık farz olduktan, çocuk baliğ olduktan sonra bir tedricilik yok. “Ya kılar!” Hayır… 

Allah Rasulü kötülüğe gücünüzle engel olun buyuruyor, o kötülüğü def edin. Güçsüzseniz, acizseniz söyleyin: Tesirsizseniz söylemde de bir şey yapamıyorsanız siz uzaklaşın. Kötüyle, kötülükle birlikte olmayın, siz uzaklaşın ama bilin ki bu zaafiyettir. Yani müminin bu kadar gayretsizliği, yalnızlığı, çalışmaması biri çoğaltamaması zafiyettir. İki birden üç ikiden hayırlıdır buyuruyor Cenabı Peygamber. Gün be gün müminler çoğalmalı, her yönüyle bir birlik oluşturmalı. İslam dini bu anlamda fert dini değildir cemaat dinidir. İslam cemaatle yaşanır, insan sosyal bir varlıktır. İnsanın bütün alemlerin zübdesi olması bunu gösterir. Yani bütün Alemlerin özüdür. Adeta bütün Alemler rengini insandan almıştır. İnsan böyle çok yönlü bir varlıktır. 

Bu konularda münferit kalması, garip kalması, çaresiz kalması onun acziyetini gösterir. Allah seni kendine halife ol diye yaratmışken, Allah adına iktidar sahibi ol diye yaratmışken sen hiçbir şeye muktedir olama, bu acziyettir, İman zaafıdır buyuruyor Cenabı Peygamber. “ZALİKE ED’AFUL İMAN” İmanın en zayıf noktasıdır. Cenabı Hak seni yeryüzünde bir icracı, icraat da bulunasın diye göndermiş. Sen ne acı ki eğer kendi evine, kendi çocuğuna sözün geçmezse, kendi evinde inandığını sen hakim kılamazsan, kendi evini inandığına göre şekillendiremezsen… Düşün nasıl olacak o zaman? Yine Cenabı Hak insaf buyuruyor vur, kır, yık buyurmuyor sen uzaklaş buyuruyor, sen çekil, terk et o zaman buyuruyor. Kalben buğz et. O şekilde tavır koy. “Sabret, bekle, bir gün düzelirler!” buyurmuyor. 

Bu yüzden bu anlamda temel meselelerde tedricilik olamaz. Çünkü daha tamamlanacak bir şey yok, din tamamlanmış ve bütünüyle tamamı da yaşanmış. Saadet asrında, dört halife döneminde dinin tamamı yaşanmış. Biz mufassal olarak da meseleyi biliyoruz, elimizde. Dört halife döneminde çok açık, seçik, net bir şekilde din uygulanmış. Bundan sonraki bekleyişler bizim gafletimiz. Bunlar bizim için bir isyan sayılır, hafife almadır. 

Bakın Medine-i Münevvere’ye gelindikten sonra Cenabı Peygamber’in hayatında bir tedricilik görüyor muyuz? Şöyle bir anlayış var mı Medine döneminde ki; bekleyelim müşrikler belki iman ederler, hidayeti bulurlar. Hayır, böyle bir bekleyiş yok. 

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası! (9/Tevbe, 73) buyuruyor Cenabı Hak. Onlara cihad aç, onlarla mücadele et. 

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ

“Ey Muhammed! Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah›a ortak koşanlara aldırış etme.” (15/Hicr, 94) Yüz çevir onlardan, uzaklaş onlardan. 

Mevla ayeti kerimede haber veriyor. Müşrikler geldi dediler ki; sen bize başka bir kitap getir ya da bu hükümleri değiştir, bu bize zor geliyor. Bu Kitaptaki bazı hükümleri bize göre değiştir, bizim anlayacağımız şekilde, bizim yapabileceğimiz şekilde yap, biz bunları yapamıyoruz bu bize ağır geliyor, nefsimiz bunu kabul etmiyor. Cenabı Peygamber buyurmuyor ki; tamam, bazı hükümleri kolaylaştıralım, değiştirelim bunlar bir yaşamaya başlasınlar. Burada bir tedricilik yok. Cenabı Hak ne buyuruyor; sen onlara de ki; ben ancak bana vahyedilene, bana bildirilene uyarım. Ben bunun hiçbir hükmünü değiştirmeye muktedir değilim, hiçbir harfini değiştiremem. Onları kazanmak istemez miydi Cenabı Peygamber. Olmadı, böyle gelmedi. 

Şimdi biz Kalubela’dan beri Müslümanım diyen toplumlara tedricilik uygulayacağız; bir gün kılar inşallah, bir gün oruç tutmaya da başlar, zekat vermeye de başlar, sabredelim… Hayır, yanlışa sabır olmaz, batıla sabır olmaz; sabır Hak’tan gelen şeye karşıdır, Hakk’ın imtihanına karşıdır. Biz bugün siyonizme, komünizme, kapitalizme bu izmlere ve bu izmlerin arkasında her kimler varsa biz bunlara sabredemeyiz, sabır bunlar için emredilmemiş. Sabır; biz Allah’ın imtihanına sabredeceğiz. Bize Rabbimiz, Efendimiz’in üzerinden “Sakın gafillerden olmayın!” diye buyuruyor. Siz Allah’ı unutanlardan olmayın. Tedricilik insana Hakk’ı unutturur. Bize birçok yerlerde bu anlamda acelecilik bize emredilmiş. Allah’ın ibadetlerine karşı acelecilik; “فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ” Allah’ın zikrine koşmamız emredilmiş, “فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ ” her şeyden bıkıp, usanıp, kaçıp Allah’a sığınmamız istenilmiş. Allah’a yönelmemiz istenilmiş. Her şeyi bırakıp Allah dememiz, Allah’a dönmemiz istenilmiş. Çünkü sermaye tükenmek üzere. Burada bir tedricilik olamaz. Misal bir insan şahadet getirse Müslüman olsa, bu insanı bekletebilir misiniz ki “inşallah bir gün namaza başlar…” Hayır. Şahadet getirdi Müslüman oldu, namaz ona farz oldu. Eşhedü ellailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasûluhu” dedi, ona gusül farz oldu. Sen yarın yıkanırsın diyemezsin behemehâl gusül alacak temizlenecek. Sonra içinde bulunduğu vaktin namazı ona farz oldu. Hemen o namazı kılacak. Öğlen vakti ise hemen öğleni kılacak. Sen hele dur birkaç gün sonra kılarsın diyemezsin hemen namaz kılacak. Eğer Ramazan ise oruca niyetlenecek. Sen bu sene tutma da seneye tutarsın. Orucun ne olduğunu bir anla, öğren, yok. İşin içindeyken onu öğrenecek. Bu İslam’ın kuldan istediği, insandan istediği… 

Şimdi bunu yeni Müslüman olan birinden isterken ben KaluBela’dan beri Müslümanım diyen birine İslam’ın muamelesi nasıl olur düşünün. Hazreti Ebubekir’in zekât vermeyenlerle savaşması… Bu insanlar müslümandı. Ebubekir beklemedi ki meseleyi anlarlar, bu hallerinden tevbe ederler de zekâtlarını verirler, bunları şimdi idare edelim demediler. Onlar namazlarını kılıncaya zekâtlarını verinceye kadar biz onlarla savaşmakla emrolunduk, buyurdu, üzerlerine yürüdü. 

İslam’a bütün bakmak durumundayız. Kendi yorumlarımızla İslam’ı sulandıramayız. Ama kişinin uygulaması var, bilgisi az; tamam zaman içinde bunu öğrenir, eksilerini tamamlar. İnsan eğitildikçe, daha güzel şeyler öğrendikçe daha güzel şeyler yapmaya başlar. Daha takvaya riayet eder, daha ihlaslanır, daha kamil olur, anlayışı değişir. Bunlar tedricendir. 

Geçen de ifade etmiştik; Rasulullah’ın (aleyhissalatu vesselam) tevbe etmesi bundan dolayıdır. Günde yetmiş beş kere, günde yüz kere tevbe etmesi haşa günah işlediğinden dolayı değildi. Her an sürekli halinin tekâmül etmesinden dolayı idi, bir önceki haline tevbe ediyordu. Çünkü “ben Seni hakkıyla bilemedim.” buyuruyordu. Bu bir gerçekti yani bu bir tevazu değildi. “سبحانك ما عرفناك حق معرفتك” Efendimiz burada bir gerçeği ifade ediyordu. Ben seni hakkıyla bilemedim Ya Rabbi. Sürekli bu bilgi yenileniyordu. Bunun için Cenabı Hak ona buyurmuştu ki; ilminin, bilginin yenilenmesini, artmasını iste. Her an bilgi yenilendikçe tanıyış farklılaşıyordu. Tanıyış farklılaştıkça bir önceki hale tevbe gerekiyordu. O yüzden sürekli Cenabı Peygamber istiğfar ediyordu, tevbe ediyordu. Tedricilik bu noktada; insanın tekâmülü noktasında… 

Ehlisünnetin bir kısmına göre imanın artıp eksilmez. Bakın bu noktada bir tedricilik yok, iman oynamıyor. Bir bütün olarak verilmiş, burada tedricilik olmaz. Zaman içinde bu artmıyor, olgunlaşıyor. Bu da anlayışla, tanıyışla alakalı, bilişle, buluşla alakalı şeyler. 

Biz evvelen Allah’a olsun Peygamberine olsun -iman noktasında bunlar çok farklı şeyler değil- iman edeceğiz, inanacağız. İki; seveceğiz. İman ettiğimiz şeye muhabbet edeceğiz. Allah’ı ve Peygamberini her şeyden, her şeyimizden çok seveceğiz. Üç; onu bileceğiz. İman ettiğimiz varlığı Allah’ı ve Rasulullah’ı sıfatlarıyla, özellikleriyle bileceğiz. Dört; bu bilişle onları anlayacağız. Tevhidin ve risaletin ne olduğunu anlayacağız. Bize getirisi götürüsü nedir bunların? Bunları anlayacağız. Beş; bu anlayışla birlikte örnek alacağız, usvei hasene olacak bize Cenabı Peygamber, modelimiz olacak bizim; Allahın ahlakıyla ahlaklanacağız, Hulki ilahi bizim için kaçınılmaz olacak. Altı; bütün bu beş maddenin üzerinden bir tanıyış bir yakîn kesbedeceğiz: Kurbiyet; Allahu Tealaya yaklaşmış olacağız, O’nun rahmetine gark olacağız, O’nun tecellilerine mazhar olacağız… İşte tedricilik bunlarda olacak ve iman bunlarla olgunlaşacak. 

İşte bu evrelerde ibadet, taat, hizmet, zikir, fikir huzur, şuur vesaire bunlar devreye giriyor. Bunları yaparak bu tekâmülü gerçekleştireceğiz. Yoksa bize iman verildiği gibi dursa, olgunlaşmasa; beklesek ki o durduğu yerde olgunlaşsın, durduğu yerde çürür. Tedricilik bu anlamda tamam ama imanda ve imanı kabulde tedricilik olmaz. 

Biz hemen imanla birlikte çünkü meselenin farklı bir boyutu da var; bazı ayetlerde Cenabı Hak o ayetleri açıklarken Allah da onlara iman eder diye tevil ediyorlar yanlış bir tevil kul Allah’a iman eder Allah da kullarına güvenir. Allaha imanı bu anlamda… Ordaki İmandan kasıt emin olma, güvenme… Biz İmanımızla birlikte Allah’a olan güvenini kazanmak durumundayız. Eğer Allah’ı kendimize güvendiremezsek bir şey olmaz. Cenabı Hak’da bize güvenecek, itimat edecek ki kâinatı bizim için yaratmış nasıl teslim bunu. Biz hala oyun oynaşta olursak, bizim halen gözümüz eğlencede olursa nasıl bu kâinatı bize teslim etsin bize güvenmezse. Bu güveni sağlayabilmek için Hazreti Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bizim için ağlamış, inlemiş. “Ümmeti ümmeti” diye gayret çekmiş. Bugün biz de ağlayacağız. Rabbimiz için, Peygamberimiz için bizde ağlayacağız. 

Bizi ağlatacak olan şey meseleyi anlayabilmemiz. Anlayamazsak her şey oyun ve eğlenceden ibaret kalır. Bunun için ciddi muhasebe, müşahede, murakabe tüm bunlara yöneleceğiz ki bizde bir idrak oluşsun, anlayış oluşsun o anlayış yakine dönüşsün. Allah’ı görürmüşçesine ihsana erelim ve bize güven oluşmuş olsun, Rabbimiz bize güvensin ve bizi gerek cennetin, Firdevs’in gerek yeryüzünün varisi kılsın. Biz şimdi hiçbir şeye varis değiliz, bize bir şey tevarüs etmemiş ki… Şöyle kendimize bir bakalım Hak’tan bizde ne var? 

Her şey zıddıyla biliniyor değil mi… Bir şeyin zıddı olmasa biz onu anlayamayız. Kış olmasa biz yazı anlayamayız. Hep yaz olsa gayet tabi olur bizim için yaz diye bir şey bilmeyiz o zaman, yaz demeyiz. Acı olmasa tatlıyı bilemeyiz, gece olmasa gündüzü bilemeyiz. Hep gündüz olsa aynı şekilde, değişkenlik yok… Bunlar imtihan vesilesidir. Şimdi Cenabı Hak bilinmekliğini murad etti. Hadisi Kutsi’de öyle buyruluyor, gizli bir hazine idik, bilinmekliği sevdik, bunun için âlemi var ettik, insanı var ettik. Bilinmekliğini istedi ama bu bilinmeklik de zıddıyla mümkün. Nefsimizi bunun için bize verdi. Bizim nefsimiz Hakk’ın zıddıdır. Hak ne kadar güzelse nefsimiz o kadar çirkindir. Bunun için Cenabı Hak buyuruyor ki “Bütün çirkinlikler, kötülükler nefsinizdendir, bütün güzellikler Allah’tandır.” (4/Nisa,79) Allah güzellerin güzelidir. Nefsimiz o kadar çirkindir ki biz nefsimizin çirkinliğine bakıp Hakk’ın güzelliğini idrak edeceğiz. Hak kerimdir, mükrimdir, sonsuz ikramat sahibidir. Nefsimiz bunun tam aksine cimridir. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (2/Bakara,268) buyuruyor Cenabı Hak. Biz nefsimizin cimriliğine bakıp Hakk’ın keremini anlayacağız. Biz nefsimizin aczine bakıp Hakk’ın kudretini müşahede edeceğiz. Zıddıyla bileceğiz bunları. Olmasaydı Allah’ı bilemezdik. Bizim meleklerden üstün olmamızın sebebi budur, onlarda böyle bir zıddiyet yok, mukayese imkânları yok. Biz kendi zilletimize bakıp Rabbimizin izzetini idrak edeceğiz. 

İşte bizim bütün imtihanımız seyrimiz bu arada dönecek. Biz tüm bunların üzerinden; iman, muhabbet, bilgi, anlayış, model/usve-i hasene ve tanıma/yakin… Bu altı maddede biz süluku ikmal edeceğiz, Kamil anlamda mümin olacağız. O zaman Hak bize güvenecek ve bizi görevlendirecek. Yeryüzünün varisi olacağız. Hem hadi hem mehdi olacağız. Cenabı Hak bizimle dilediklerini hidayet edecek. Bizi bir mıknatıs gibi kullanıp dilediklerini kendine çekecek. Bizimle meleklerine iftihar edecek. 

Ama biz böyle kös kös oturursak, meseleleri tedriciliğe yayarsak, gayreti, hareketi, cesareti, metaneti tüm bunları bırakırsak; lafla peynir gemisini yürütemeyiz, gemi yürümez. İşte o zaman belki açıktan bize İsrailoğullarına dendiği gibi kendiniz öldürün denmiyor ama bazı ayetlere baktığımızda adeta buna yakın şeyler söyleniyor. Surei Tevbe’de o zaman oturun Hakk’ın sizin hakkınızdaki takdirini bekleyin (9/Tevbe, 24) buyuruyor Cenabı Hak. Sure-i İsra’da oturun o zaman siz Allah’ın sizin hakkınızda kavlini bekleyin, emrini bekleyin, sizi alınlarınızın çatısından yakalamasını bekleyin. (17/İsra, 16)

O zaman biz farkına varmadan adeta birbirimizi öldürmüş oluyoruz, birbirimizin helakına sebebiyet veriyoruz. 

Birinin çıkardığı bir fitne sarıyor, bulaşıyor bakıyorsun dün Müslüman olan adam bugün farklı anlayışlara düşmüş. İslam’dan adeta uzaklaşmış. Sözde kendince pozitif bir anlayışa ulaşmış, reel bir anlayışa ulaşmış, metafiziği tamamen reddeder duruma gelmiş. Manayı reddediyor. İşte bu da bir helak çeşididir. Bu da bir çeşit birbirimizi öldürmedir, bir cezalandırmadır. Biz beklemeyelim ki Cenabı Hak bizi hep depremle cezalandırır, sel felaketiyle cezalandırır, savaşla cezalandırır. Fitneden korkun! buyuruyor Cenabı Hak. Fitne demek ki bir cezadır, bir tehlikedir. Niye, o fitne ki kalpleri ve dimağları fesada uğratır. Ümmetin içinde bozgunculuk meydana gelir. Bakın ümmetin birliği paramparça. Dünya çevresinde bakın Müslümanların görüşlerine; kimi bir gün önce bayram ediyor, kimi bir gün önce Ramazan’a giriyor, aynı gün başlayıp bitiremiyoruz. Bir vahdete ihtiyacımız varken. 

Bu nedir takva mı? Şimdi bir gün önce başlayan daha takva… Vallahi fitne bu. Takva ile alakası yok, bu bir fitne. Kim doğruyu bırakıp da -bu biz de olabiliriz diğerleri de olabilir bilemiyoruz biz şimdi ama hangisiyse- Allah’ın rızasından farklı şeyler düşünerek başka beklentilerle bir gün önce başlama veya bir gün sonra başlama meselesini sulandırıyorsa bu bir fitnedir, bu ümmetin helakına sebeptir. 

Kendi memleketimizde adam çıkıyor diyor ki siz bir saat erken imsak yapıyorsunuz, yazık size aç duruyorsunuz, ben bir saat geç imsak ediyorum diyor. Bu bir fitnedir, bu insanlığa yardımcı olmak değildir. İnsanlığın vahdetini bölmedir. 

Bu insanlığın edep anlayışını değiştirmek fitnedir. Abdestsiz Kur’an okunur okunmaz mevzuları; bu bir fitnedir Rabbimiz bundan korkun buyuruyor. Niye fitne? Kur’an’a saygıyı bırakmıyor bu, böyle bir fitne. Bu İslam’ın edebini kaldırıyor ortadan. Bu sefer adam Kur’an’ın üzerinden her türlü fesadını yürütme yolunu buluyor edep olmayınca. Edeb vicdanı bağlayan, insanı bağlayan bir şeydir, edebin illa hükmen farz olması, şu olması önemli değildir. Farzlar için de edeb lazımdır. Bazen bir edeb farzdan çok daha önem arz edebilir. Bunun içindir ki kişinin kendini bağlar. Edebi ortadan kaldırdı mı işte bu bir fitnedir. Rabbimiz bundan korkun buyuruyor, ümmetin içine fitne salmak, surda bir gedik açabilmek… Bundan korkmamız lazım.

 

Sayfa 10 / 216

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort