JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Mart 2019 00:09

AHLAKİ EĞİTİMİN YUVASI OKULLAR

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar - Veysel Özsalman

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Ahlaki Eğitimin Yuvası Okullar

 

Eğitim, gelecek nesillerin cemiyet kültürünü benimsemesi ve içtimai hayat içerisinde buna uygun hareket ederek sıkıntı yaşamalarını engelleyecek bilgilerin kazandırılması sürecidir. Bu manada eğitim, hiç bitmeyen, ferdin hayatında doğumdan ölüme kadar değişen rollerle var olan bir süreçtir. Eğitim denildiğinde genellikle dar manasıyla aklımıza şunlar gelir: okul, öğrenci, öğretmen ve ders. Aslında en geniş manada düşünüldüğünde ve eğitimin hayatın kendisi olduğu kabul edildiğinde de durum bundan farklı değildir. Zira ferdin bütün hayatı bazen bir şeyler öğrenmek bazen de öğrendiklerini başkalarına öğretmekle geçer. Bu manada yeryüzünün tamamı fert için bir okul ve öğrenilmesi gereken her mevzu da bir ders niteliğindedir.

Bugün öğretmen, öğrenci, okul ve ders gibi eğitime ait kavramların sınırları çizilmiş ve üç aşağı beş yukarı ifade ettikleri anlamlar cemiyetin aklında sabitlenmiştir. Bu haliyle eğitimin sadece öğretmen ve öğrencilere mahsus, okul adı verilen dört duvar arasında gerçekleşen bir faaliyet olarak anlaşılmasını tabii karşılamak gerekir. Ancak eğitimi hayat boyu devam eden bir mücadele olarak görmek, kültürün yani cemiyetin ruhunu gelecek nesillere kazandıracak bir uğraş olarak ele almak, eğitimi sıkıştırdığımız dar çerçeveden kurtarıp hayatın geneline nasıl yayıldığını fark etmemizi sağlayacaktır.

Eğitim, fertleri “terbiye” etmek ve hareketlerine istikamet vermek için yapılan uğraşın adıysa hayatın her şubesi eğitim faaliyetleriyle doludur. Evvela bu iş ailede başlar. Tartışmasız herkesin kabul edeceği üzere her türlü öğrenme ve eğitimin temelinin atıldığı yer ailedir. Ferdin cemiyet hayatına hazırlandığı, kültürün ve genel kaidelerin öğretildiği ilk yer olarak ailenin eğitimdeki yeri çok mühimdir. Ailenin çocuğun eğitimi hususunda yapacağı hataları ileriki yıllarda telafi etmek çok zor hatta neredeyse imkânsız olacaktır. Aileden sonra ferdin eğitiminde en önemli ve neredeyse aile kadar kuvvetli tesirleri olan bir diğer müessese ise okuldur. Fert burada aileden aldığı eğitiminde yardımıyla cemiyet hayatına giriş yapar ve bu manada var olan kabiliyetlerine yenilerini ekler. Daha sonra meslek hayatındaki yeni öğrenmelerle birlikte ferdin eğitimi farklı bir merhaleye ulaşır.

Hayatın her şubesi eğitim için fırsatlarla dolu olsa da bunlar içerisinde okullarda verilen eğitim çeşitli yönleriyle diğerlerinden bir adım daha öne çıkmıştır. Belli bir amaca yönelmiş, planlı, programlı, disiplinli ve tesadüfleri ortadan kaldırmaya yönelik çabasıyla okullar, eğitim denilince beklentilerin en yoğun olduğu ve akla gelen ilk müessese konumuna yerleşmiştir. Ferdin cemiyet hayatı içerisindeki davranışlarında sergilediği çarpıklıklar yahut ahlaki zafiyetlerinin ilk önce okuduğu okul ve onu okutan öğretmenle ilişkilendirilmesi de bu sebepledir. 

Fertlerin eğitiminden ve ahlaki olgunluğa erişiminden birinci derecede sorumlu olan devlet için bunu sağlamanın en kestirme ve kontrol edilebilir yolu da yine okullardır. Devlet geleceğini şekillendirmek ve güvence altına almak için okullarda planlı, programlı ve disiplinli bir eğitim faaliyeti yürüterek hem vatandaşların ahlaki olarak olgunlaşmasına katkıda bulunmuş hem de bu sayede kendi devamlılığını garanti altına almış olur. Bu sebeple hem fertlerin eğitim alıp ahlaki tekamüle erişmeleri hem de devletin bekası için okullarda devam eden eğitim faaliyetlerinin önemi büyüktür.

Okullar devletin ihtiyacı olan ahlaki şuura sahip fertleri eğitmenin en pratik vasıtasıdır. Milli ve manevi değerlerin yanında tarih şuurunun da kazandırılması ayrıca ecdadın ruhi mirasının da gelecek nesillere aktarılması öncelikle okulun vazifesidir. Bu manada her bir fert devletin kontrolündedir ve okullarda onun belirlediği hedefler ve usuller doğrultusunda eğitimine devam eder. Dolayısıyla devletin eğitim politikaları hem fertlerin hayatında hem de devletin kendi geleceği hususunda belirleyici rol oynamaktadır.

Bugün için yukarıda bahsettiğimiz hususları gözden geçirdiğimizde, okulların eğitim vazifesinden ziyade türlü türlü alanlara ilişkin bilgilerin bir hafızadan diğerine aktarıldığı, ahlaki tekâmül için yeterli gayretin gösterilmediği, mevzunun bütün tarafları için maddi şartların öncelikli olduğu müesseselerle karşı karşıya geliriz. Elbette ki bir genelleme yaparak üzerine düşen vazifeyi layıkıyla icra edenleri diğerleriyle aynı kefeye koyamayız; bununla birlikte genel itibariyle öğrencinin beklentisinin diploma, ebeveynlerin beklentisinin çocukları için dolgun maaşlı meslekler ve öğretmenlerin beklentisinin devlet güvencesi olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Eğitim kurumlarının ruhi terbiyeyi ikinci plana itip sadece akademik başarıyı hedefler hale gelmesi mevzuyla alakalı kişilerin arzularını ve dolayısıyla eğitim kurumlarından beklentilerini de menfi manada etkilemiştir. Bu durum fark edildikten sonra ruhi ve ahlaki tahribatı azaltmak için yapılan çalışmalar ise cılız ve yetersiz kalmıştır. Cemiyetin yaslandığı değerlerin okul ikliminden silindiği birçoğunun da silinmeye yüz tuttuğu sırada çeşitli faaliyetlerle yeniden kazanılmaya çalışılması, “bir binayı ayakta tutan direklerin içeriden sökülüp sonra yıkılmasın diye dışardan destek olarak kullanılmasına” benzemektedir.Yapılması gereken işlerden ilki ve belki de en hayati olanı okulu salt akademik çalışmalara indirgeyip ardından “değerler eğitimi” ile desteklemek yerine, okulu değerler temeli üzerine yeniden inşa etmektir.

Ruh terbiyesini öncelemeyen, çocuğun ve gencin manevi ihtiyaçlarına karşılık veremeyen, ecdadın mirası olan değerleri yeniden canlandıramayan okulların cemiyet hayatına kazandıracağı pek fazla bir şey bulunmamaktadır. Buna rağmen üretilen “projeler” açılan okullar, daima akademik başarıyı artırmaya, fertleri fen ve matematik becerisini yücelten sınavlardan daha fazla puan almaya yöneltmektedir.

Bugün için okullarda ferdin maneviyatını yükseltici, ahlaki cepheden terbiye edici ve ruhi kuvvetlerini sergilemesine fırsat verici bir eğitim ne yazık ki mevcut değildir. Ailelerin büyük çoğunluğunun ipin ucunu kaçırdıkları şu dönemde okullarda meydana gelen ahlaki eğitim zafiyeti ve öğrenciye tanınan sınırsız hareket imkânı telafi edilemez sorunlara davetiye çıkartmaktadır. Öğrencinin sa-hip olduğunu zannettiği özgürlük, esasen onun manevi cepheden inkişafının önündeki en büyük mâni olarak dikkat çekmektedir. 

Cemiyet haya-tının şimdikinden daha huzurlu bir hal almasını istiyorsak insana yatırım yapmanın ehemmiyetini de peşinen kabul etmek zorundayız.

Bu manada kapsamlı bir hareket için okulun “insanı eğitme” vazifesini yeniden üstlenmesi gerektiği tartışılmaz bir gerçek olarak karşımızdadır. Okulun yeniden canlanması için öncelikle “insanı eğiten insan”, “insana uygun program” ve “insana uygun çevre” ihtiyaçlarının önemi kabul edilmeli ve bu şartlar acilen okul bünyesinde toplanmalıdır.

Okulun hedefi ahlaki ve manevi eğitime yöneldikçe öğretmen, öğrenci ve ebeveynlerinde beklentileri bu doğrultuda değişecektir. Topyekûn ahlaki seferberliğe öncülük edebilecek yegâne müessese olan okul, asrın yıkıcı rüzgarlarının önüne katıp sürüklediği bir enkaz olarak kendi kaderine terk edilemeyecek kadar kıymetlidir.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:08

İNSANA YAZI YAZMAK

İnsana Yazı Yazmak

İnsana Yazı Yazmak - Andelib

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

İnsana Yazı Yazmak

 

Müslümanı diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerinden biri hayata bakışıdır. Müslümanın bedeni bu alemde, kalbi ahiret alemindedir. O Rabbine kavuşmayı çok arzular. Kendini ahiret için hazırlar. Müslüman bu dünyaya ahiretin tarlası olarak bakar. Burada güzel ürünler yetiştirip ahirette hasadını güzel yapanlardan olmaya sa’y eder. 

Ahirete hazırlanabilmek için bu dünyada güzel şeyler yapmak gerekir. Güzel işleri güzel insanlar yapar ancak. 

Dünyanın en büyük hazinesi insandır. İnsanın yetiştirilmesi, eğitilmesi çok önemli, aynı zamanda da çok hassas bir iştir. Bugünkü eğitimciler bu lakabı hak etmese de milletimiz öğretmenlik mesleğine hep peygamber mesleği olarak bakmıştır. 

Dünyanın en güzel ahlaklı insanları peygamberler ve onların yanındakiler olmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) ve onun ashabı insanların en değerlisiydi. 

Mürşidi kamiller, peygamber vazifesini en güzel şekilde devam ettirdiler. Nebevi zühdü kendine metod alan tasavvuf, kaliteli insan yetiştirme mektebi oldu. Bu mektepten çok güzel insanlar yetişip mezun oldu. 

Binlerce evliya bu topraklarda yetişti. İstanbul’dan Erzurum’a Anadolu, “Evliyalar Diyarı” olmuştur. Mevlanalar, Yunus Emreler, Hacı Bayram Veliler… meşhur olanları. İsmi duyulmayan nice güzel insan geldi geçti bu diyarlardan… Anadolu’nun nice dağ köylerinde dünyanın en medeni insanları yetişti. 

Asırlarca dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nde tasavvufun büyük etkisini görmekteyiz. Osman Gazi’yi Şeyh Edebalisiz anlatamazsınız. Fatih’in Akşemseddin’i vardır. Padişahların birçoğu bir Allah dostu ile irtibatlıydılar.

Anadolu’nun esprileriyle meşhur evliyası Nasreddin Hoca’dan bir olay nakledelim:

Akşehir’in çarşısında dolaşırken, Hoca’nın canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok. İlk dükkâna girip sormuş:
– Un var mı?
– Var.
– Şeker?
– Var!
– Yağ?
– O da var.
– Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!

Helva yapmak kolay. Un, şeker, yağ varsa aşçınız da kaliteliyse çok güzel helva yapabilirsiniz. Peki kaliteli insanı nasıl yetiştireceğiz? Paramız var, teknolojimiz var, okulumuz var, öğretmenimiz var. Ama ortada kaliteli insan yok.

 

İyi doktorlarımız, iyi mühendislerimiz var diyenlerle eğitimden anladığımız şey aynı değil. Gün gelecek iyi bir doktorun, iyi bir mühendisin yaptığını bir robot da yapabilecek. O zaman ne yapacağız? İnsan olarak kendimizi değersiz mi göreceğiz? Bir robot kadar bile olamıyorum mu diyeceğiz? 

Batı tarzı düşünce dünyası insanı her geçen gün değersizleştirmektedir. İnsan değerini yaratıcısından, Yüce Mevla’dan alır. Allah (cc) insanı eşrefi mahlukat olarak yaratmıştır. İnsanın yaratılışında sevgi var. Bizler sevilip yaratılanlarız. İnsan kalbiyle insandır. Duygusuyla, düşüncesiyle insandır. Robotlaşacak bir hayat süreceksek ne değerimiz kalır? Eğitimimiz bizleri robotlarla yarıştırmak yerine ulvi değerleri bize kazandırmayı gaye edinmelidir. 

Eğitimimizin en büyük sorunlarından biri nasıl insan yetiştirilmek istendiğinin bilinmemesidir. Bugünkü eğitim sistemimiz %10’luk bir öğrenci grubuna göre hazırlanmış ve uygulanmaktadır. Sınava dayalı bir eğitimde daha baştan yüzde doksanlık grup heba edilmektedir. Onlar okulların sadece kalabalığıdır. Peki yüzde on nasıl yetişiyor? İstenilen hedefe ulaşılıyor mu? Okullar bitirilir, diplomalar alınır, cahillik yine devam eder. Eskiden lise diplomalı cahil diyorduk, şimdi üniversite diplomalı cahil diyoruz. Ortaya çıkan fark, cehaletin kalitesi arttı. 

Hz. Ömer’in (ra) meşhur bir sözü vardır: “Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!” Biz de Hz. Ömer’in hassasiyetini yöneticilerimizden bekliyoruz.

Milyonlarca gencin güzel yetişememesinin hesabını kimler verecek? Herkes suçu bir başkasının üzerine atabilir. Öğrenci ve veli öğretmeni suçlar, öğretmen aileyi ve sistemi suçlar… Bu böyle devam eder gider. Sonu gelmez suçlamaların. 

“Genc” Farsça bir kelime… Hazine anlamında. Ülkemizin en değerli hazinesi olan gençler, nefslerinin ve dünyanın geçici hevesleri peşinde dört nala koşarken onların uçuruma sürüklenişini sadece seyredecek miyiz? Gençlere güzel idealler kazandırıp bu uğurda yaşamaları için yardım etmek en önemli meselelerimizden bir olmalı. 

Gençlerin örnek aldığı kişilere bakın. Ya bir futbolcu ya da sanat adı altında her türlü ahlaksızlığı yapan kişiler oluyor. “Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz.” diye bir atasözümüz var. Gençler kargaların peşine düşerken biz nerelerdeyiz? 

Tasavvuf mektebinin kaliteli insan yetiştirmesini iyi incelemek ve dersler çıkarmak zorundayız. Tasavvuf, insanı sevgiyle eğitir. Sevgisi olmayanı dergahın eşiğinden içeri almamışlar. Mürşidi kamiller kendilerine bende olan müridlerine Allah’ın (cc) emaneti diye bakarlar. Onları güzel yetiştirmenin derdini ziyadesiyle hissederler. Bir insanın güzel yetişmesi dünyadaki her şeyden değerlidir onlar için. Hâce Hazretleri (ksa): “Bilsem ki, bir insan benim elimle hidayet bulacak. Ona yetişinceye kadar sürünerek de olsa yaşamak isterim.” buyurmuşlardı. 

Dergahlarda hiçbir insan değersiz değildir. Her biri birbirinden kıymetli hazinedir. “Birbirinize Allah’ın (cc) hediyesi gibi bakın.” buyurmuştu Hâce Hazretleri. İnsanın kıymetini anlamayan zaten tasavvuftan bir nasib de alamaz.

Sevgiyle beraber tasavvuftaki en büyük terbiye metotlarından biri de her yönüyle örnek alınacak bir rehberin olmasıdır. Mürid mürşidini sevdikçe ve onun ahlakıyla ahlaklandıkça kemale gelmeye başlar. İnsanlar arasında bir etkileşim enerjisi var. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” boşuna dememiş atalar. Mürid mürşidine rabıta yaptıkça ondaki enerjiyle beslenip olgunlaşır.

Dergahlardaki en önemli eğitim metotlarından biri de edebdir. Edeb tasavvufun olmazsa olmazıdır. “Edeb Ya Hu” tabelası dergahların kapılarına asılır ve orada okutulan ilk ders de edeb olur. Edeb dersini geçemeyen zaten tekkede eğitimine devam edemez. Okullardaki öğretmenlere sorulsa öğrencilerinden en çok yakındıkları durum edebin azalmasıdır. 

Dergahlarda herkes yeteneğine göre değerlendirilir. Herkes aynı müfredatı okumaz. Derviş anlayışı ölçüsünde gayreti ölçüsünde yol alıp kemale gelir. Seyri ilAllahın sonu yoktur. Anlayış ve muhabbetle gidilebildiği kadar gidilir. En ileriye giden en kemalli insandır. 

Dergahlarda boşta adam kalmaz. Herkes bir işin ucundan tutar ve hizmet eder. Hizmet ettikçe tekke derslerini bir bir geçer. İnsan boşluk kabul etmez. Hayırla dolmazsa şerle dolar. 

 

Muhyiddin Şekûr “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı eserinde tasavvufa giriş öyküsünü anlatıyor. Şekûr, şeyhinin rehberliğinde geçirdiği dervişlik eğitimini bizimle paylaşıyor. Su üstüne yazı yazmak nasıl olur bilmiyoruz. Ama mürşidi kamillerin en büyük eserinin insan olduğunu biliyoruz. Onlar insana yazdılar. “İnsan nasıl yazılır?” örnekleriyle gösterdiler. Dünyaya sayısız eser bıraktılar. Tasavvuf matbaası ahirete kadar sayısız eser çıkarmaya devam edecek inşAllah.

Ya Rabbi! Seyyid Abdulhakim ne büyük mürşid imiş,
Ölü kalbi dirilten bir tabib yetiştirmiş

                                                 Hâce Hazretleri (ksa)

Ya Rabbi, bizleri kaliteli müminlerden eyle. Mürşidimizin elinde sevgiyle yetişip Sana güzel kulluk yapabilmeyi bizlere nasib eyle… Ya Rabbi; bizleri mümin, muttaki, muhlis, muhsin yazılanlardan eyle…

 

Yazar: Andelib

 

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz - Sâlik-i İrfan

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Bir Eğitimci Olarak Aişe Annemiz

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Onun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. Onun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Bu ay dergimizin ana konusu, eğitim. İslam dünyasının en sancılı konusu. 

“Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” buyuran Efendimiz (sav) aldığı terbiyeyi en güzel şekilde Ebu Bekir Sıddık (ra) başta olmak üzere bütün ashaba nakış nakış işlemiş. 

Tarihin gördüğü en büyük toplumsal değişimi, ahlaki dönüşümü gerçekleştiren Efendimiz (sav) aynı zamanda kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa model olacak eğitim ilkelerini de miras olarak bırakıyordu. İşte bu mükemmel-muazzam dönüşümün ashaptaki karşılığını aradığımızda bizleri hayrete düşüren iman, irfan, vefa, feda, seha (cömertlik)… örneklerinden adeta insanın başını döndürecek binler görmek mümkün. 

Erkeklerin eğitimi bir yana, kızlarını diri diri toprağa gömen insanların bulunduğu bir toplumda Hz. Fatıma annemiz gibi, Hz. Aişe annemiz gibi ya da ashabın eşleri ve kızlarında göreceğimiz nezafet, nezahat, iffet ve zerafet örnekleri Efendimiz’in (sav) kuvvet ve kudretinin ispatıdır adeta. 

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ 

“Ey iman edenler! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, siz müminlere rauf ve rahîm bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe 128)

Cenabı Mevlamız Peygamberimiz Efendimiz’i (sav) överken Tevbe Suresi’nin 128. ayetinde “…sen rauf ve rahimsin.” buyurur. Daha ne denebilir ki? Seni alemlerin Rabbi olan, Kadir olan Mevlayı Müteal Hazretleri övmüş ya Rasulallah! Vallahi bize de seni ve eserlerini hayran hayran seyretmek düşmüş.

İşte bu yazımızda, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) eserlerinden-nezih talebelerinden Hz. Aişe (ra) annemizin eğitimle alakalı yönlerine değinmeye çalışacağız:

Efendimizin (sav) buyurduğu “Dininizin yarısını Humeyrâ’dan alınız.” (İbn Manzûr, el-İfrîkî el-Mısrî, Lisânü’l-Arab) ifadesi Aişe annemizin diğer ashabın vakıf olamayacağı yönlere vukufiyetine işaret olsa gerek. “Evlenmek dinin yarısıdır, diğer yarısı için ise Allah’tan korkun.” rivayetine de dikkat edilirse Aişe annemizin çoğunlukla Efendimiz’in (sav) özel hayatı ile ilgili, hanımların özel halleri ile ilgili eğitimde aktarıcı olduğu zaten görülmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sav) hanımı olmasının yanı sıra onun değerli öğrencisi de olan Hz. Aişe annemizin ilmi sahada çok ayrı bir yeri vardır. Fıkıh ilminde pek çok âlimin hatasını düzeltmiş, birçok hadisin de mükemmel bir şekilde izahını yapmıştır. 

Hz. Ömer (ra) kadınlarla ilgili fıkıh meselelerinde daima Hz. Aişe annemizin görüşünü almıştır. Hayatının bütün aşamaları müslümanlar için örnek olan Hz. Peygamber Efendimiz’in (sav) özellikle aile hayatının iyi biliniyor oluşunu Hz. Aişe annemize borçluyuz. O, Hz. Peygamber Efendimiz’den en çok hadis rivayet eden sahabiler arasında yer almaktadır. Diğer Müslümanların görmediği, bilmediği pek çok husus Hz. Aişe (ra) annemizin rivayetleri sayesinde bilinmektedir. İdeal bir aile reisi olarak Peygamber Efendimiz’in (sav) eşlerine, çocuklarına davranışlarını Hz. Aişe (ra) annemizden öğrenmekteyiz.

Arapçayı çok güzel kullanan Hz. Aişe (ra) annemiz, açık ve yalın anlatım tarzı ve hitap ettiği kişiye en uygun tebliğ yapması sayesinde konuştuğu kişiler üzerinde etkili olmuş bir hatiptir. Halka hitaben yaptığı konuşmalar ve bazı mektupları edebi kabiliyetini de gösteren örneklerdir. Peygamber Efendimiz (sav) emrolunduğu her buyruğu hemen hayatına aksettiriyordu. Hz. Aişe (ra) annemiz, O’nun bu özelliğini şu güzel benzetmeyle anlatmıştır: “Peygamber yaşayan Kur’an’dı”. Bu tek cümle Hz. Aişe (ra) annemizin geniş manaları az kelime ile ifade etme yeteneğine en güzel örnektir ki bu, asırlardır ümmetin dilinde dolaşmaktadır. 

Dinimizin büyük bir bölümü bize Efendimiz’in (sav) hanımlarından özellikle de Hz. Aişe (r.anha) annemizden gelmiştir. Allah Rasulü’nün hanımları arasında ilme düşkünlük noktasında en önde geleni Hz. Aişe validemizdir. O kadar ki “Bilmediği bir konuyu duyduğunda, onu iyice anlayıncaya kadar sormaya devam ederdi.” (Buhârî, İlim 36) 

Ebû Musa el-Eşari anlatıyor: “Allah Rasulü’nün arkadaşları olarak ne zaman bir hadisi anlamada müşkil yaşasak, hemen Aişe’ye sorardık. Kendisi bize o konuda mutlaka bir bilgi sunardı.” (Tirmizî, Menâkıb, 62)

Rivayetten de anlaşıldığı gibi Aişe validemizin hadislere vukufiyeti fevkalade ileri idi. Huzuruna gelen bir soruyu-meseleyi, hemen bir hadisle veya bir te’ville (yorumla) hallediveriyordu. Hatta bazı yanlış anlaşılan veya eksik rivayet edilen hadisleri, Hz. Aişe validemiz tamamlamış ve bizi yanlış anlamalardan kurtarmıştır. (Zerkeşî, el-İcabe, s.103)

Allah Rasulü Hz. Aişe hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Peygamber hanımları da dahil eğer ümmetimin kadınlarının ilmi Aişe’nin ilmiyle kıyas edilecek olsa, Aişe’nin ilmi ağır gelir.” (Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/184)  Efendimiz’den tescilli bu ilim hazinesine miras ve tıp ile ilgili konularda dahi müracaatta bulunurlardı. (Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/182; Hâkim, Müstedrek, 4/11) Aişe validemizin tabiblik yönünün olduğunu da yine kaynaklarımızdan öğreniyoruz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/67)

Mekke’nin âlimi olan Ata b. Rabâh, Aişe validemizin ilmine olan hayranlığını şöyle ifade eder: “O, insanların en fakihi, en âlimi, görüşü en güzel olanıdır.” (Hâkim, Müstedrek, 4/14) Ayetlerin iniş sebebini en iyi bilenlerden biri olan Aişe validemiz, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında fetvalar da veriyordu. Hz. Ömer ve Hz. Osman, sünnetle alakalı bazı sorular için Hz. Aişe validemize elçiler gönderiyorlardı. (İbn Sâd, Tabakât, 2/32–33)

Hz. Ebu Seleme’den şöyle nakledilir: “Hiçbir kimseyi görmedim ki Hz. Aişe’den daha fazla Allah Rasulü’nün sünnetini bilsin. Muhtaç olunan her hususta ondan daha fakih olsun, hangi ayetin hangi konuda indiğini ve farzları ondan daha iyi bilsin.” 

Hz. Aişe annemizin kız kardeşi Hz. Esma, Zübeyir b. Avvam ile evlenmiş ve Urve adında bir oğulları dünyaya gelmişti. Urve b. Zübeyir teyzesini ziyadesiyle severdi. Teyzesinin şaşılacak derecedeki bilgisi ve hemen her konudaki engin görüşü Urve b. Zübeyir’i hayrete düşürürdü. Bu ilim karşısında her gün yeni hayretlere düşen Urve bir gün dayanamayıp sordu: “Teyzeciğim ben senin fıkıhtaki bilgine şaşmam, çünkü Rasulü Ekrem’in zevcesi ve Ebu Bekir’in kızıdır, derim. Ben senin şiirdeki ve Arap tarihindeki bilgine de şaşırmam çünkü halkın bu konularda en bilgilisi olan Ebu Bekir’in kızıdır, derim. Bunların hepsini anlıyorum da ben senin tıptaki bilgine şaşıyorum. Bu bilgiyi sana verebilecek kimseyi de tanımıyorum. Tıp bilgisini nasıl elde ettin?” Hz. Aişe yeğeninin hayretle açılan gözlerine gülümseyerek şu cevabı verir: “Ey kardeşimin oğlu Urvecik! Allah Rasulü ömürlerinin sonlarında sık sık hastalanır, kendisine Arap heyetleri gelir dururdu. Her biri bir şey tarif ederdi. Ben de o tariflere göre otlardan ilaç yapardım da varlığın nuru iyileşirlerdi. Böylece onlardan aldığım her tarifi öğrendim ve bu ilme vasıl oldum.”

Hz. Aişe (ra) validemizin evi büyük küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği bir ilim merkezi olmuştur. Orada uzun konuşmalar yapar ve dersler verir kendisine emanet edilen ilmi, mümkün olduğunca halkın istifadesine sunardı. Bir soru üzerine şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber’in vefatından sonra bu ümmette meydana çıkan ilk bela, tokluktur. Doyunca insanların bedenleri şişmanladı, kalpleri zayıfladı, dünya hırsları kabardı.”

Hz. Aişe (ra) annemiz sırtındaki elbiseyi yamamadan altını üstüne, üstünü altına getirmeden, onu eski sayıp çıkarmazdı. Bir gün Hz. Muaviye’nin yanından ona seksen bin dirhem geldi. Akşama kadar bir tek dirhem bile bırakmadan Allah (cc) yolunda hepsini fakirlere dağıttı. Cariyesi ona “Niçin bize bir dirhemle biraz et almadın?” deyince “Eğer bana hatırlatsaydın bırakırdım.” dedi. Dikkat edilirse  kendi açlığı ve ihtiyacı söz konusu bile değil, mesele yardımcısının açlığı ve ihtiyacıdır.

Kuseyir b. Ubeyd’den; müminlerin annesi Hz. Aişe’nin (ra) hücresine gittim, bana: “Şu elbisenin yırtığını dikeyim de konuşuruz.” dedi. “Ey müminlerin annesi! Halka senin bu yaptığını söylesem senin cimri olduğuna kanaat getirirler.” dedim. Hz. Aişe de “Aklını kullan eskisi olmayan bir kimse için yeni yoktur.” dedi. 

Elbise konusunda babasından aldığı uyarıyı ise Hz. Aişe (ra) şöyle nakleder: Bir elbise giymiştim, elbise çok hoşuma gittiği için ikide bir eteğime bakıyordum. O sırada babam “Ey Aişe, bilmez misin Allah (cc) şu anda sana bakmaz!” dedi. “Niçin?” diye sordum, “Sen bilmez misin kul dünya süsüyle gururlanırsa Rabbi ona buğz eder, ta ki o süs kendisinden ayrılıncaya kadar!” dedi. Bunun üzerine onu sırtımdan çıkardım ve sadaka verdim. Babam “Umulur ki sadaka vermen senin günahına keffaret olur.” dedi.

Hz. Aişe (ra) annemiz, Rasuli Ekrem (sav) Efendimiz’den 2210 hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de ashab ve tabiinden birçokları hadisi şerif nakletmişlerdir. Ahmed ibni Hanbel, Müsned’inde Hazreti Aişe’nin hadislerini 253 sahife içinde toplamıştır. Sahih hadis kitapları Hazreti Aişe’nin fetvaları ile doludur.

Hazreti Aişe’nin ilmini en ziyade neşreden kız kardeşi Esma’nın oğlu Urve bin Zübeyr ve erkek kardeşinin oğlu Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir’dir.

Aişe annemizin fıkıh ve ictihadda, görüşü keskin ve kuvvetli idi. Fıkıh ilminin kurucularındandır. İslam dininde pek yüksek makam sahibi olup, hadis ve fıkıh âlimlerince takdîr ve sitayişle anılanların başında gelmektedir.

Ebu Davud, Hazreti Aişe’den (ra) bildiriyor ki: Kız kardeşim Esma, Rasulullahın yanına geldi. Arkasında ince elbise vardı. Derisinin rengi belli oluyordu. Rasulullah (sav) baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirdi ve: “Ey Esma! Bir kadın namaz kılacak yaşa geldiği zaman, onun yüzünden ve iki ellerinden başka yerlerini erkeklere göstermemesi lazımdır.” buyurdu.

Aişe annemiz buyurdular ki: “Rasulullah’ın yatağı, içi hurma lifi dolu deri idi.”

“Rasulullah, (bazen) bütün gece tek bir ayetle namaz kıldı.”

Hazreti Peygamber (sav), Aişe annemize şöyle buyurmustur: “Cebrail hiç durmaz komşu hakkına hürmet olunmasını bana tavsiye ederdi. Hatta ben yakında komşuyu mirasçı kılacak sandım.”

Rasulullah (sav) tembellikten Allah Teala’ya sığınmış: “Ya Rabbi! Beni keselden koru!” diye dua ettiği, Aişe ve Enes bin Malik hazretlerinden rivayet edilerek Buhari ve Müslim’de bildirilmiştir.

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -1 - Tamer Doymuş

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -1

 

“Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasul gönderdik.” (Bakara,151)

Ashabı Suffe ve Ashab (r.anhum) Dönemi Eğitim ve Öğretim: Mekke döneminde başta Hz. Erkam’ın (ra) evi olmak üzere sahabeye ait diğer müsait evlerde eğitim öğretim faaliyetleri yapılıyordu. Burada Efendimiz (sav) inen ayetleri ashaba okuyordu. Ahabı kiram inen Kur’an ayetlerini ezberliyorlar, yazıyor ve orada bulunmayan sahabeye aktarıyorlardı. Eğitiminin niteliği; tevhid esasının zihinlere ve kalplere yerleştirilmesidir. Bu dönemde sahabeyi kiram tevhid inancını ve Kur’an esaslarını öğrenirken büyük engellerle karşılaşmışlardır. Bedenlere yönelik işkenceler, Müslümanları cazip dünyalık teklifleriyle davalarından döndürmek, ticaret alanında baltalamak, sosyal boykot... Müşriklerin bu tutum ve davranışları Müslümanların Efendimiz’e (sav) olan bağlılıklarını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Medine-i Münevvere’de hicretin birinci yılında Mescid-i Nebi’ye bitişik olarak üstü örtülü, etrafı açık bir gölgelik yapılmıştır ki buraya suffe, burada kalan sahabeye de ashabı suffe denilmiştir. Burada Efendimiz’in (sav) görevlendirdiği sahabeler de dersler veriyorlardı. Suffede okutulan dersler; Ashabı güzin başta Kur’an-ı Kerim’in okunması ve ezberlenmesi, tefsir, hadis, fıkıh dallarında Efendimiz’den (sav) dersler alıyorlardı. Efendimiz, suffe talebelerine spor olarak ata binme, yüzme ve nişan talimini; aritmetik, miras taksimi için feraiz, ilmi neseb öğrenmelerini de tavsiye ederdi.

Rasulullah (sav) bir gün suffaya girdiğinde, aralarında Hz. Selman’ın (ra) da bulunduğu bir topluluğun zikir yaptığını görünce: “Söylediklerinize devam edin. Ben, üzerinize rahmet indiğini görmekteyim, size katılmayı da çok isterdim. Kendileriyle beraber olmak için nefsime sabır tavsiye ettiğim kimseleri ümmetim arasında bulunduran Allah’a hamd olsun” der.

Ashab Rasulullah’dan (sav) ilim dinlemeye ve öğrenmeye çok düşkün idiler. Hatta öyle ki içlerinden biri Rasulullah’ın meclisine gidemediği zaman, yerine arkadaşlarından birini görevlendirir, Rasullah’ın söylediklerini günün sonunda bu arkadaşlarından öğrenirdi. Rasulullah ve arkadaşları Hakk’a davetin neşrini ve öğretimini sadece Medine’ye tahsis etmediler. Rasulullah (sav) uzak bölgelere İslam’ı öğretmeleri, Rablerine giden yolu açmaları için davetçiler göndermiştir.

İslam hukukçuları bu hususta halifelerin halka karşı sorumluluklarını şöyle sıralarlar: 1-Şeriat ve ilimlerin yayılmasını sağlamak 2-İlim ve İlim adamlarına saygı 3-İlim ve ilim müesseselerini geliştirmek 4-İhlas sahibi büyük alimlerle görüşerek, önemli dini meseleleri onlarla istişare etmek.

Zeyd b. Sabit (ra) miras taksimi ve ganimet ve onunla ilgili hisseleri ayırmada, Muaz b. Cebel haram ve helali bilmek hususunda, Ubey b. Kab Kur’an-ı kerim kıraatinde temeyyüz etmişlerdi.

Bu alim sahabeler İslam ülkesinin dört bir bucağına dağıldılar ve gittikleri merkezlerde ilmi hareketi başlattılar. Onların etrafını kuşatan talebeler, üstatlarından öğrendikleri ilmi halk arasında yaydılar.

Emeviler Döneminde Eğitim: Emevilerde büyük camilerde ilim öğretimi için kurulan ders halkalarında talebelerle dolup taşardı. Okuma yazma öğretenlere “küttab” adı verilirdi. Bu mekteplerde okuma yazmanın yanında temel dini bilgiler, lügat, nahiv ve aruz ilimleri de okutuluyordu. Emevilerin ilk zamanlarında bu ders meclislerin üstatları genellikle genç sahabeler kuşağına mensup alimlerdir. Tefsir alanında Emevi döneminin en meşhur müfessiri Abdullah ibn Abbas’tır. “Müfessirlerin Sultanı” “Kur’an Tercümanı” diye anılmıştır. İbn Abbas’ın talebeleri Kur’an’da karşılaştıkları bütün müşküllerini hocalarına sorup öğrenmişlerdir.

Medine’de Übey ibn Ka’b’ın rehberliğinde başlayan tefsir çalışmaları bu dönemde pek çok müfessirin yetişmesine imkan hazırlamıştır. Tefsir çalışmaları Irak bölgesinde Abdullah b. Mes’ud ve talebeleri tarafından başlatılmıştır. Abdurrahman es-Sülemi, Abdurrahman es-Süddi onun en tanınmış talebelerindendir.

Abbasiler Döneminde Eğitim: Abbasiler devrinde Bağdat ve diğer yerlerde kurulan medreselerde eğitim öğretim faaliyetlerini 1258’deki Moğol istilasına kadar verimli bir şekilde sürdürmüşlerdir. 

Tıp alanında Hac mevsiminde çok sayıda doktorun katıldığı tıp kongreleri düzenleyerek, tıbbın ilerlemesine yardımcı oldular. Doktorlar bu kongrelerde araştırmalarının sonuçlarını açıklar ve ilaçlar yapımında kullandıkları bitkiler hakkında bilgiler verirlerdi. Bu dönemde Ebu Bekir Razi “el-Havi” isimli ilk tıp ansiklopedisini hazırladı.

Bu dönemde ilmi çalışmaların hızla sürdüğü yerlerden biri de şüphesiz ki Endülüs’tür. Ebü’l-Kasım ez-Zehravi otuz Ciltlik “et-Tasnif” adında bir tıp ansiklopedisini telif etti. İbn Rüşd, İbn Baytar gibi alimler tıp alanındaki meşhurlardan bazılarıdır.

Endülüs’te gelişen ilmi çalışmalar Batıyı derinden etkilemiştir. 711’de Müslümanlar yüksek bir medeniyeti tesis ederken Batı dine aykırı kabul ettiği için akli faaliyetleri yasakladığı “Karanlık Çağ” denilen bir dönem yaşıyordu. Müslümanların kaydettikleri gelişmelerin farkında değillerdi. On birinci yüzyılda gerek doğu da gerek Endülüs üzerine tertipledikleri haçlı seferleri vesilesiyle Hristiyanlar İslam medeniyetini yakından tanıma fırsatı buldular. Yine O dönemde Batılılar İslam medeniyetini daha yakından tanıyabilmek için Arapça eserleri kendi dillerine tercüme etmeye başladılar. Bu tercüme faaliyetlerinin yoğunlaştığı merkezlerden biri Sicilya diğeri de İspanya idi.

İslam medeniyetinin birikimlerinin Batı’ya aktarılması yönündeki söz konusu tercüme faaliyetleri on ikinci yüzyılda daha sistemli ve daha yoğun bir faaliyet kazandı. Tuleytula başpiskoposu olan Raimundu burada Bağdat’taki beytülhikmeye benzer bir müessese kurdu burada çalışan mütercimler felsefe, astronomi, matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya, edebiyat gibi ilim dallarıyla ilgili çok sayıda eseri Latince’ye çevirdiler.

İbn Rüşd Aristo üzerine yazdığı şerhlerle birlikte “Tehafitu Tahafitu Felasife” adlı eseriyle Avrupa’da kendisine en fazla itibar edilen filozof haline geldi. Eserleri kilisenin itirazları üzerine bazı kısımları çıkarıldıktan sonra Paris Üniversitesi’nde ve öteki akademik kurumlarda okutulan kitaplar arasına girdi. Batılı bazı düşünürlerin ondan etkilendiği söylenmiştir. İspanyollar Mürsiye’yi zapt ettikleri zaman Kral dönemin âlimlerinden Muhammed b Ahmed el-Mürsi’yi hizmetine alarak adına medrese inşa ettirmiş. Mürsi burada Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilere mantık, hendese, tıp, felsefe ve musıki dersleri vermiştir.

Selçuklular Dönemi ve Nizamiye Medreseleri: Medrese denilince daha çok, Sultan Alparslan’ın ve onun ardında oğlu Melik şahın veziri olan Nizamülmülkün Nişabur ve Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medreseleri akla gelmektedir. Daha sonra diğer şehirlerde de buna benzer medreseler inşa edilmiştir. Bunların devamını sağlamak için vakıflar kurdurmuş böylece alimlerin ve öğrencilerin geçim endişesi taşımaksızın ilimle uğraşmasını sağlamıştır. Açılan medreselerle ilmin yayılması sağlanmış, Şii Fatımilerin yürüttükleri propaganda faaliyetlerine de karşı koyabilmişlerdir.

Bağdat Nizamiye Medresesi:

Dicle kıyısında 1064’de inşaasına başlandı, 1067’de bitirildi. Medreseler hocalara ve talebelere mahsus odalar, dershaneler, mescit, kütüphaneler, yatakhaneler, yemekhaneler, hamam gibi bölümlerden oluşan bir külliye niteliğindedir. Nizamülmülk medresenin her türlü ihtiyacın karşılamak için vakıflar kurdu. Medresenin yanında yaptırdığı çarşı ile birlikte arazi, hamam ve dükkânların gelirlerini müderris ve öğrencilere tahsis etti. 

Nizamiye medreselerinde okutulan derslerden bazıları şunlardır: Kur’an-ı Kerim, Kur’an ilimleri, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı, kelam, riyaziye, feraiz. Ders saati mevsimlere, dersin niteliğine, müderrisin ilmi mertebesine göre değişiklik arzederdi. Dersler hafta boyunca öğleden önce başlar, öğle ikindi ve yatsı namazlarından sonra da devam ederdi. Medresenin müderrislerinden Ahmed b. Muhammed b. Berhan’ın bazen gün boyu, bazen gece seher vaktine kadar ders verdiği kaydedilmektedir. Cuma günü öğleden sonraki saatler hadis imlası, vaaz ve hitabete ayrılmıştır.

Yaşı yirmiyi geçmiş olan öğrencilerin kabul edildiği medreselerde öğretim süresi dört yıldır. Medreselerin yanı başında bulunan kütüphaneler oldukça zengin olduğu için müderrislere ve öğrenciler diğer şehirlere gitmek zorunda kalmazlardı. Kütüphanede yaklaşık altı bin kitap olduğu rivayet edilir. Abbasi Halifesi Nasır li-dinillah 1116’da çıkan yangından sonra kütüphaneyi yeniden inşa etmiş ve sarayındaki binlerce cilt kitabı bağışlayarak burasını İslam dünyasının en değerli kitaplarına sahip bir kütüphane haline getirmiştir. Ne yazık ki bu zengin kütüphaneden günümüze hiçbir eser intikal etmemiştir. Nizamiye medreseleri dini ilimlerin özellikle Şafii fıkhının gelişmesine önderlik etmiş, hilaf, cedel, usul ve kelam ilimlerinde büyük gelişmeler sağlanmıştır. Nizamülmülk’ün eğitim gören on iki bin kişiye yardımda bulunduğu rivayet edilir. Moğol istilasında büyük zarar gören medresenin bu tarihten itibaren gerileme dönemine girdiği söylenebilir.

Kafkaslardan Yemen’e, Endülüs’ten Maveraunnehr’e kadar çeşitli bölgelerden gelen öğrenciler, Bağdat, Merv, Nisabur, Herat, İsfahan gibi şehirlerde nizamiyelerde okuyarak memleketlerine dönmüş ve ehli sünnet anlayışı üzerine ortak bir kültürün gelişmesine hizmet etmişlerdir.

Fen bilimleri alanında da önemli başarılar elde edilmiştir: Ömer Hayyam Melik Şahı’n emriyle kurduğu rasathanede astronomi sahasında çalışmalarını yürütmüştür. Güneş yılını esas alan Celali (Melik Şah’ın lakabı olan) Takvimi’ni hazırlamıştır. 

Sultan Sencer döneminde Abdurrahman el-Hazini Selçuklu ülkesinin enlem ve boylamını gösteren Zic-i Senceri’yi hazırlamış ve “Mizanu’l-Hikme” adlı eseri kaleme almıştır.

Alparslan zamanında savaşta seyyar hastaneler kurulmuş bu dönem Bağdat’a gelen Constantinafricanus Müslüman hekimlerin eserlerini Solerno’ya götürerek Latince’ye çevirtmiştir.

Eczacılık, kimya, botanik, biyoloji gibi alanlarda gelişmeler sağlanmıştır.

Medrese eğitiminde takip edilen metotlar: Derslerde ezber, tekrar, tefakkuh, müzakere ve imla metotlar kullanılmaktaydı. Kur’an derslerinde kırat-ı seb’a okunurdu. Hadis derslerinde cerh ve ta’dil bilgisi, rical ilmi gibi konular da görülürdü. Büyük medreselerde dini ilimlerin yanı sıra tıp, riyaziye ve hey’et gibi ilimlerde okutulmaktaydı.

İslam dünyasında medrese gibi görev yapan zaviye, hankâh, ribat gibi müesseselerde vardır. Kahire’deki Şeyhu Hankâhı’nda dört mezhep fıkhı, hadis, kıraat ve tasavvuf okutuluyordu.

Devam edecek...

 

Kaynakça
-Osmanlı Tarihi, İ.H.Uzunçarşılı
-Yeni Rehber Ansiklopedisi
-İslam Tarihi, H. İbrahim Hasan
-Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam
-İslam Tarihi, Hüseyin Algül
-İslam Ansiklopedisi, TDV

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

 Osmanlı Devletinden Günümüze Eğitim Anlayışı

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı - Yusuf-i Kenân

Sayı : 129 - Eylül 2018

 

Osmanlı Devleti'nden Günümüze Eğitim Anlayışı

 

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher olup mum gibi her şekli alabilir. Küçük iken kalıcı bir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’an ve Allah’ın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Çünkü her Müslüman emri altında bulunanlardan mesuldür. Bir hadis-i şerifte buyrulur ki: “Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz mesul olursunuz.” (Müslim)

Eğitim açısından mevcut durumumuzu anlamanın en güzel ve kesin yolu geçmişimizi iyi anlayıp mütalaa etmek ile gerçekleşir. Biz de bu yazımızda yakın tarihimiz, ceddimiz Osmanlı’nın eğitim sisteminin temel dayanaklarını araştırarak günümüze ışık tutmaya, önümüzdeki resmi okumaya çalışacağız. Rabbim muvaffak etsin. 

Çok değil yakın geçmişimiz ile günümüz eğitim sistemini kıyasladığımızda hepimizin ortak kanaati sanıyorum “Ne oldu bize de bu hale geldik!” demek olacaktır. Milli eğitim adına insan fıtratında çok büyük tahribatlar yapılmıştır. Bu zulüm halen de devam etmektedir. Neredeyse eğitim sistemi düşman eline geçse ancak bu kadar tahrip edilebilirdi dedirtir türden bir şaşkınlık içerisindeyiz. Sözde yapılan her yenilik, düzenleme, iyileştirme eğitimi daha da dibe itmekten öte gitmemektedir. İnsanın yetiştirilemediği gibi belki de köreltildiği, iğdiş edilip fıtratının dumura uğratıldığı gençlerimizin içerisinden geçmek zorunda bırakıldığı canavar bir çark görünümlü eğitim sistemimiz, derhal köklü değişimler ile insan merkezli bir sisteme dönüştürülmelidir. Günümüzde neredeyse insanda mevcut istidat ve yetenekleri körelterek insan harcama makanizmasına dönüşen eğitim sistemimiz her şeyden önce yetişmiş insan eliyle düzelir. İnsan ancak kemale ermiş insan ile yetişir. Körpecik yavrularımızı emanet ettiğimiz eğitim fakültelerimizden mezun öğretmenlerimiz maalesef insan yetiştirmeye ne derece namzet bunun takdiri sizlere ait. Şu anki eğitim sistemimiz boş bilgi külliyatı şeklindedir. Üstelik liseyi bitiren bir öğrenci (bu 12 yıl demek oluyor) hiçbir şey öğrenmeden mezun oluyor. İlkokuldan itibaren coğrafya okutuluyor ama ülkelerin yerini sorsan çoğu öğrenci bilmez. Sözde İngilizce okutuluyor ama hiçbir öğrenci “Adın ne?” diye sormaktan öteye dil öğrenemiyor. Ezberci, hiçbir şey öğretmeyen bu sistemle ne kadar ileri gidebiliriz ki? Hala öğrenciler kabiliyetlerine göre değil, ebeveynlerinin istekleri doğrultusunda yetişmeye devam ediyor. Ceddimizin yüzyıllar önce kullandığı uygulamalı eğitim sistemini şimdi Japonlar kullanıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Hala çocuğumun karnesinde matematik notu 4 mü 5 mi; neden 90 değil de 70 aldı onu tartışıyoruz. Bu eğitim sisteminde çocuğunun ders notu 3 olsa ne olur 5 olsa ne olur. Biz çocuğumuzun ne öğrendiğine değil de sınavda aldığı nota, karnedeki sözde başarısına bakmaya devam ettiğimiz sürece bu böyle olmaya devam edecektir.

Osmanlılarda eğitim “terbiye” olarak ifade edilir; belli bir konuda, bir bilim dalında yetiştirme etkinliği olarak görülürdü. Eğitim faaliyeti, amacına ulaşmak için öğretim faaliyetinden yararlanır. Bu nedenle öğretim, eğitimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Osmanlı’da tedris, tâlim diye tanımlanan öğretim; belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işiydi. Buna göre eğitim ve öğretimin amacı, insanlara gerekli olan bilgi, kültür, değer ve bir takım davranışların kazandırılmasıydı. Osmanlı Devleti’nde eğitimin iki boyutu vardı. Bunlar:

1-Kişilere geçerli bilgileri ve değerleri aktarmak. 

2-Amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş olan kurumlar ile eğitim ve öğretim yapmak.

Selçuklulardan itibaren Osmanlı eğitim sistemi içerisinde de eğitim fert bazında kişisel özelliklere endeksliydi. Mekteplerde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine göre değerlendirilip ona göre eğitiliyordu. Bütün öğrencilere standart dersler verilmiyordu. Mekteplerin duvarında ise şöyle yazıyordu: “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

Osmanlı Devleti’nde eğitimin ilk basamağı sıbyan mektepleriydi, mahalle mektepleri de denirdi. Sıbyan mektepleri medresenin başlangıcını oluştururdu. Bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Şehzadeler 4 yaş 4 ay 4 günlükken eğitime “amin alayı” ile başlardı.

Bir insanın ömründe zekasının en açık olduğu gün 4 yaş, 4 ay, 4. günüdür, diye rivayetler vardır. Hal böyle olunca o gün Peygamber Efendimiz (sav) Hazretlerine ilk inen 5 ayeti kerimeyi çocuğumuza telkin etmek, kelime kelime 5 ayeti okutmakta pek çok esrar vardır. Bunu tatbik eden çocukların alim ve salih birer insan olacakları ümit edilir, denilmiştir.

Mahalle mektebinin, bütün masrafları, mahalle halkı tarafından karşılanırdı. Okulda çocuğu olan aileler, mektebin hocasına maddî imkanlarına göre para ya da kumaş, koyun, yiyecek, ayakkabı gibi şeyler verirlerdi. Ayrıca okulun ısınma ve diğer giderlerini de aileler karşılardı. Mahalle mekteplerinin bir kısmı da padişahlar, üst kademe devlet yöneticileri ve hayır sahiplerinin yaptırdığı, cami, medrese, imaret ve çeşmelerden oluşurdu. Bir vakıf olarak örgütlenen bu yerlerde fakir öğrencilerin yemek, harçlık ve giysileri de temin edilirdi.

Sübyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen bilgileri öğreninceye kadar okula devam ederdi. Günümüzde olduğu gibi sınıf, ders saati ve teneffüs ayarlaması olmayan sübyan mekteplerinde sabahtan ikindiye kadar ders verilip, yalnız öğle paydosu yapılırdı. Okula başlama törenle olurdu, öğretim hatim indirmekle tamamlanırdı. Çocuklar okula pazartesi ya da perşembe günü başlardı. Tatil kavramı yoktu, eğitim kesintisiz olarak devam ederdi. Osmanlı zamanında aşağıdaki manidar şiir bütün mekteplerde okutulurdu:

Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan, Çiçekleri açtıran, bir Allah’tır, bir Allah!

Allah her yerde hazır, ne yaparsan o görür. Ne söylersen işitir. Vardır, birdir, büyüktür.

Biz Allah’ı severiz. Her emrini dinleriz. Beş vakit namaz kılar, O’na isyan etmeyiz.

Bizlere akıl verdi. Doğru yolu gösterdi. Din-i İslam’a uymayan, ateşte yanar dedi.

Kur’an-ı Kerim’e iman eden, Peygamber’i izleyen, dünyada mesut olur; cehennemden kurtulur.

Mümin iyi huyludur. Herkes ondan memnundur. Kimseye zulüm eylemez. Kendi de huzurludur.

Ya Rab! Af eyle beni. Ve anamı babamı. Kafirlerin şerrinden koru Müslümanları!

Fatih’in babası II. Murad, bir gün kendisini ziyarete gelen mürşidi Akşemseddin Hazretleri (ks) ile konuşuyordu. Fatih Sultan Mehmed dört yaşındaydı ve Akşemseddin Hazretleri’nden eğitim alıyordu. Fatih’in kafasını kurcalayan bir şey vardı ve babasına sordu:

-Baba sen sultan-ı iklim-i Rum değil misen?

Babası: Öyleyem, sultan-ı iklim-i Rum’um… dedi. Fatih, Akşemseddin’i göstererek:

-Bu da senin emrinde olan tebaandan biri değil mi, dedi. II. Murad:

-Evet, diye cevapladı.

Fatih:

-Öyleyse bu beni neden dövüyor, diye sorunca oğlunun ne demek istediğini, anlayan II. Murad müthiş bir cevap verdi:

-Onun hocası da vaktiyle beni döverdi. Fatih, böylece ilk dersini aldı…

Osmanlı Devleti’nde medreselerin yer alması Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başlamıştır. Osmanlı Medreselerinde; kelam, mantık, belagat (güzel konuşma), lügat, nahiv (söz dizimi), matematik, astronomi, felsefe, tarih, coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an-ı Kerim ilimleri, hadis ve fıkıh gibi dersler okutulurdu. Medreseler orta öğretim kurumu niteliğindeydi. Medrese kelime olarak talebenin ilim öğrendiği yer anlamına gelirdi.

Osmanlı eğitim sisteminde hiç şüphe yok ki onu cihan devleti yapan, sarayda bulunan ve devlet adamı yetiştiren Enderun Mektepleri çok önemli bir yere sahiptir. İkinci Murad zamanında kurulan Enderun Mektepleri’ne, devşirme yoluyla gelen çocuklar zeka testine tabi tutulur ve bu okula alınırdı. Evliya Çelebi, Katib Çelebi, Sokullu Mehmet Paşa ve Köprülüler burada yetişen kişilerdendi. Üstün zekalıların ve yeteneklilerin eğitim-öğretimi için kurulan ve Türk-İslam Eğitim Tarihi’nde olduğu kadar, Dünya Eğitim Tarihi’nde de çok önemli yere sahip olan Enderun Mektebi, geçmişten günümüze eğitim kalitesi açısından ilk sıradaki yerini hep korumuştur.

Kelime anlamı olarak enderun; bir şeyin iç kısmı, iç yüzü, dahili, harem dairesi gibi anlamlara gelmekte olup Enderun Mektebi ise Osmanlı Devleti’nde mülki, idari, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdi. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak da nitelendirilebilir.

Bu mektepteki öğrencilere, üstün zekalılara ve çeşitli yeteneklere yönelik programlar ve testler uygulanarak, ortalama 15 yıllık bir eğitim verildikten sonra, devletin ihtiyaç duyduğu üst düzey idari, bürokratik ve askeri personelin yetişmesi sağlanırdı. Nitekim bu konuda, önde gelen tanınmış psikologlardan Amerikalı Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zeka testini bulan kişi) Enderun Mektebi’ne alınan çocuklar için şunları söylemektedir: “Zeka seviyesini ölçmek için ilk defa test yöntemi, Osmanlı’da Enderun Mektebi’ne seçilen öğrenciler için uygulanmıştır.” Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias’ın “Platon’un idealindeki okul” olarak nitelendirdiği Enderun, tarihçi Mustafa Armağan’ın da tam bir isabetle ifade ettiği gibi “Üstün Yetenekliler Fabrikası’ydı”.

Gerçekten de kişinin yeteneklerine değer verip onları en iyi biçimde geliştiren Enderun Mektebi, Türklerin düzenli, kendine özgü bir eğitim sistemini kurup başarılı sonuçlar aldıklarını göstermekte ve dünya eğitim tarihinde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda Enderun Mektebi, üstün yeteneklilerin eğitiminde dünyadaki ilk sistemli eğitim örneğini oluşturmaktadır.

Enderun öğrencileri gün doğmadan iki saat önce kalkar, hamama gidip yıkandıktan sonra, toplu halde sabah namazını kılarlardı. Çoğu zaman yatsı namazını kıldıktan sonra yatılırdı. Enderun Mektebi’nde eğitim öğretim faaliyetleri bir bütün ve de uygulamalı olarak yapılırdı. Askerlikten diplomasiye, güzel sanatlardan spora kadar her türlü eğitim-öğretim üst düzeyde ve tatbiki-uygulamalı olarak yapılırdı. Bugünkü Japon eğitim sistemindeki “uygulama ağırlıklı” eğitim metodu yüzyıllar öncesinde Enderun Mektebi’nde başarıyla uygulandı.

Osmanlı Devleti’nin bölgesinde kavga çıkartmadan birçok milleti bir arada, yüzyıllarca barış ve huzur içinde başarıyla yönetmiş vasıflı ve nitelikli idareciler yetiştirmede bizlere öğreteceği çok şey vardır. Bu başarıya İslami eğitim ile ulaşmışlardır.

 

Yazar: Yusuf-i Kenân

 

Sayfa 10 / 258

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort