JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Aralık 2017 00:11

ÇOCUKLARDA AİDİYET DUYGUSU

Çocuklarda Aidiyet Duygusu

Çocuklarda Aidiyet Duygusu - Yusuf-i Kenan

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Çocuklarda Aidiyet Duygusu

 

Aidiyet, doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda kişinin bu ihtiyacını gidermek için giriştiği yakınlaşma çabasıdır. Aidiyet, insanın kendini emniyet ve güven içerisinde hissettiği kişi ve grupla duygusal bağ kurmasıdır. Kişi duygusal bağ kurduğu yerden sosyal yaşam kuralları ve davranışlar edinir. Yaşamda karşılaşacağı problemleri, aidiyet kurduğu kişilerin davranışlarına bakarak öğrenir. Çocuk aidiyet bağını ailesi ile kuramazsa çevresindeki başka biri ile kurma çabasına girer.. Günümüz çocuklarının en önemli sorunu da budur. Aynı evin içinde yaşayan fakat, kılık kıyafeti, yaşam tarzı farklılaşmaya başlayan çocukların asıl problemi aidiyettir. Çocuk aidiyet kurduğu başka birinin davranışlarını örnek alıyordur. Unutulmamalıdır ki benliğin koruyucu kalkanı çocukluğun başından ergenliğin sonuna kadar aidiyettir.

Ailesi ile yaşayan çocuk mecburen önce ailesi ile aidiyet ilişkisi kurar. Büyüdükçe dış dünya ile tanışır, farklı kişiler ve ortamlar görür ve farklı yerlerde aidiyet ilişkisine girer. Bir mahalledeki arkadaşlar, okuldaki yaşıtları gibi… Burada dikkat edilecek önemli husus “birincil” aidiyet duygusunun nereye tutunduğudur. Eğer bu aileyse sorun yoktur. Çocuk onlardan aldığı güçle arkadaşları ile sağlıklı bağ kurar. Çocuğun birincil aidiyet duygusunu kırmaması da dikkat edilecek bir diğer unsurdur. Çünkü bu kırılırsa aileden adım adım kopma gibi sonuçlar doğurması muhtemeldir. Çocuk kuracağı aidiyet ilişkilerinin nasıl olacağını ailesi ile kurduğu aidiyetten öğrenir. Yaşamı boyunca aidiyetin birkaç farklı boyutunu yaşar çocuk. Bu farklı boyutları biraz sonra incelemeye çalışacağız. Kim kendisini nereye ait hissederse, ait hissettiği yerin davranışlarını edinir. Çocuk başka yere aidiyet kurar ise oranın davranışlarını benimser. Çocuk kiminle aidiyet kurduysa duygusal ve davranış yapılanması aidiyet kurduğu kişi ile gerçekleşir. Aidiyet cok önemlidir. Çünkü ebeveynleri olarak bizleri dinlemesi, önemsemesi, değer vermesi, özellikle ergenlik döneminde asi ve isyankar tavırlar takınmaması işte buna bağlıdır.

Çocukluk üç dönemden oluşur:

0-4 yaş arasında “Bağlanma”, 

4-12 yaş arasında “Aidiyet”,

12 yaş ve sonrasında devam eden “Uyum” süreci… Sırası ile her basamak bir diğerinin zeminini hazırlar, temelini oluşturur. Birinin temelinde sorun olursa diğer aidiyet hissine ge- çiş zor olacaktır. Sadece ailesi ile aidiyet kuran çocuk çevresindeki kişilerle dost, arkadaş çer- çevesinde bağ ku-ramaz. Bu kişiler aslında ailesine düşkün değil, aksine aidiyet gelişimindeki ikinci basamağa çıkamamışlardır. 

Aidiyet doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda kişinin bu ihtiyacını gidermek için giriştiği yakınlaşma çabasıdır. Aidiyet kişiyi yalnızlıktan kurtarır. Bu duygu ile bir yerlere tutunamayanlar hayatta hep yalnızlık içerindedir. Aidiyet duygusu kuramayanlar bütünleşemezler, kendi yalnızlıklarını oluştururlar. Manevi ihtiyaçları giderilmediği içinde ruhsal problem yaşarlar çoğu zaman. Aidiyet sadece çocukluk döneminin gereği değildir. Yeteneklerini, gücünü keşfeden bağımsızlığını elde eden kişinin bilinçli olarak sevildiği, takdir edildiği, değer gördüğü yere yakınlaşmasıdır. Güvenle kurulmuş aidiyet duygusu kişide “değerlilik” hissi oluşturur. Değerlilik ise yaşam boyu sürecek bir diğer ihtiyaçtır.

Değerler edinimi aidiyetle sağlanır. Anne babanın değer verdiği şeyler çocuk içinde de- ğerli olur. Anne babanın korkuları ve tepkilerini çocuk aidiyetle kopyalar. Aidiyet kişiye problem çözme yeteneği kazandırır. Çocuk nereye bağlıysa ora- nın problem çöz- me şeklini edinir. Çocuk yaşamında çoğunlukla bu yöntemlere başvurur. Sadakat duygusu aidiyetin sonucudur. sadakat birine ölesiye bağlanmak şeklinde algılanmamalıdır. Sadakat değerlerine sahip çıkma, kişiliğine, onuruna, insan olmaktan kaynaklanan değerlerine sahip çıkma demektir. Aidiyet, duygusal doyum sağlar. Aidiyet duygusu ile güvenle bağlanmış kişi duygusal doyumunu da buradan gerçekleştirir. Böylece duygusal ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamak için anormal davranışlar sergilemez. Ailesi ile aidiyet kuramamış kişiler okul arkadaşları ile bu bağı kurmak için her türlü zarara uğramayı göze alır. Onların isteklerini yerine getirmeyi vazife edinirler. İsteklerin doğruluğu yanlışlığını sorgulamazlar. Ailesi ile bu bağı sağlıklı kuran çocuklarda bu davranış gözlenmez. Aidiyet duygusunun oluşumu için en önemli şart; çocuğun bağımlılık ilişkisi içerisinde değil, kendisi olabilmesi ve mizacıyla var olarak sevdiği kişiye kaygıyla değil huzur içerisinde bağlanmasıdır. Fiziksel birliktelik var ise aidiyet duygusu var olmaya başlar. “Anne babanın bir numaralı görevi nedir?” diye bir soru sorulsa ya da bir baba kendine “Ben bir kocayım, ben bir babayım, yanımda bir kadın var, çocuklar var, ben aslında kendime aile içerisindeki bir numaralı görev olarak neyi tanımlayayım?” diye soracak olmuş olsa şunu söyleyebiliriz ki, bir kocanın kendisinde vazife olarak göreceği şey; “aile bütünlüğünü sağlayabilmek” olmalıdır. Bir annenin en büyük özelliği de aile bütünlüğünü koruyabilecek zihinsel ve fiziksel bir yapıyı destekliyor olmasıdır.

Baba ve annenin en önem göstereceği şey, çocuklarıyla aynı fiziksel ortam içerisinde bulunmak olmalıdır. Evin içerisinde anne baba çocuk birlikte olmaktan, etkinlikler yapmaktan, bir şeyler anlatmaktan, baba ya da annenin; “Bugün ne oldu biliyor musunuz?” diye evin içerisinde şen şakrak olmalarından, çocuk için okul hayatını anlatmaktan, aynı fizik ortamı içerisinde bulunmaktan keyif almalarıdır. Ev zaten çerçe- veleri belli olan bir ortamdır. Ancak bu ortamın içerisinde aile üyeleri aynı fiziksel mekânı kullanmıyor. Çocuk gitmiş odasında televizyon seyrediyor, hanım gitmiş içerde bulaşıklarla uğraşıyor, adamcağız da oturmuş televizyon seyrediyor. Baktığımız zaman burada fiziksel birliktelik yoktur. Aidiyet duygusunun oluşabilmesi için en temel şart aile üyelerinin günlük olarak en az 2 saat birlikte vakit geçiriyor olmasıdır.

Duygularını, hüznünü, sevincini çocuğuyla paylaşmayan bir anne baba çocuğuyla duygusal birliktelik kuramaz. “Çocuk canım, ne anlar ki!” diyen anne baba çocuğuyla duygusal birliktelik kuramaz. Çocuk anne babanın yüzünden, vücut dilinden duygularını okuyamıyorsa duygusal birliktelik kuramaz. Anne-babalar donmuş bir yüz ile, monoton bir ses ile yaşıyor; kendini paylaşmıyor, duygularını paylaşmıyor, hislerini paylaşmıyor ise çocuk da duyguların paylaşılmadığı yerle aidiyet duygusu kuramaz. İnsanın böyle bir yeteneği yoktur.

Sonuç olarak her şey ailede başlar, ailede biter.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

 Müslüman İçin Hayır Yollarının Çokluğu

Müslüman İçin Hayır Yollarının Çokluğu - Yusuf Fuad

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Müslüman İçin Hayır Yollarının Çokluğu

 

“İyilik işleyenin faydası kendisinedir.” (Câsiye 15) ayeti kerimesinin de açıkça ifade ettiği gibi mümin kişinin bu imtihan dünyasında Allah’ın razı olacağını umarak yaptığı her iş onun lehinedir. “Her ne hayır işlerseniz, Allah onu mutlaka bilir.” (Bakara 215) buyruğu da bir anlamda her müslümanı hayra teşvik etmekte, yapılan hiçbir güzel işin boşa gitmeyeceğini bildirmektedir. 

Aynı zamanda yapılan amellerin yalnız Allah rızasını arzulayarak işlenmesi gerektiğinin de emredilmekte olduğu söylenebilir.

Bu konudaki hadisler ise oldukça çoktur. Biz de burada imkan dahilinde bir kaçını zikretmeye çalışacağız. 

عَنْ أبي ذَرٍّ جُنْدَبِ بْنِ جُناَدَةَ  قال : قُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الأعْمَالِ أَفْضَلُ؟ قال : الإيمان بِاللَّهِ وَالْجِهَادُ فِي سَبِيلِهِ. قُلْتُ : أَيُّ الرِّقَابِ أَفْضَلُ؟ قال : أنفَسُهَا عِنْدَ أَهْلِهَا وَأَكْثَرُهَا ثَمَنًا. قُلْتُ : فَإن لَمْ أَفْعَلْ؟ قال: تعِينُ صَانعًا أَوْ تَصْنَعُ لأَخْرَق.َ قُلْت:ُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْت َإن ضَعُفْتُ عَنْ بَعْضِ الْعَمَلِ؟ قال :تكُفُّ شَرَّكَ عَنِ النَّاسِ فَإنهَا صَدَقَةٌ مِنْكَ عَلَى نَفْسِكَ.

Ebû Zerr Cündüb ibn Cünâde  şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasulü hangi amel daha üstündür, dedim.

“Allah’a iman ve Allah yolunda cihaddır.” buyurdu. Bu sefer ben: Hangi esir ve köleyi hürriyetine kavuşturmak daha faziletlidir, dedim.

“Sahipleri yanında en kıymetli ve değeri yüksek olanı.” buyurdu. Cihadı ve köle azadını yapamaz isem dedim. “İş bilene yardım edersin, iş bilmeyenin işini yaparsın” buyurdu. Ey Allah’ın Rasûlü bunların hiçbirini yapamaz isem, dedim.

“İnsanlara zarar vermekten sakınırsın bu da kendine verdiğin bir sadakadır.” buyurdu. (Buhârî, Itk 2)

En hayırlı, en üstün amelin ne olduğunu öğrenmek hepimizin zihnini az çok meşgul eder. Bu konudaki merakını gidermek isteyen Hz. Cündüb’e, Efendimiz’in  buyurduğu cevap “Allah’a iman…” olmuştur. Çünkü iman her hayrın başıdır. O olmadan hiç bir işin kıymeti yoktur. İman, “kalp ile tasdik” anlamında kalbin; “dil ile ikrar” anlamında da dilin amelidir. Bu sebeple imana amel denilebilir. 

Allah yolunda cihadın iman ile birlikte zikredilmesi, onun, hayırlı işlerin ve amellerin en başında, imandan hemen sonra geldiğini göstermektedir. 

عَنْ أبي ذَرٍّ  أن رَسوُلَ اللهِ  قال : يُصْبِحُ عَلَى كُلِّ سُلاَمَىْ مِنْ أَحَدِكُمْ صَدَقَة ٌ فَكُلُّ تَسْبِيحَةٍ صَدَقَةٌ وَكُلُّ تَحْمِيدَةٍ صَدَقَةٌ وَكُلُّ تَهْلِيلَةٍ صَدَقَةٌ وَكُلُّ تَكْبِيرَةٍ صَدَقَةٌ وَأمر بِالْمَعْرُوفِ صَدَقَةٌ وَنَهْيٌ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَيُجْزِئُ مِنْ ذَلِكَ رَكْعَتَان يَرْكَعُهُمَا مِنَ الضُّحَى 

Ebû Zerr’den  rivayet edildiğine göre Rasulullah  şöyle buyurdu:

“Her birinizin her bir eklemi için bir sadaka gerekir. Öyle ise her subhanallah demek bir sadakadır. Her elhamdülillah demek bir sadakadır. Her lâ ilâhe illallah demek sadakadır, her Allahu ekber demek sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Bir kimsenin kuşluk vakti kılacağı iki rekat kuşluk namazı da bunların yerine geçer.” (Müslim, Müsâfirîn 84) 

Bir başka hadiste insan vücudunda 360 eklemin olduğunun bildirildiği göz önüne alındığında, bu 360 ekleme birer sadaka vermek oldukça zor bir vazife olarak gözükmekte.

Fakat Allah Rasulü’nün  devamla buyurmuş oldukları bu zor gözüken vazifeyi hafifletmektedir. Hadiste tarif edilen ve “Kuşluk Namazı” olarak bildiğimiz bu namaz duha (kuşluk) vakti, iki rekat ile sekiz rekat arasında kılınabilen bir namazdır. Bu namazın vücudun bütün azaları için sadaka olması, namazın vücudun bütün azalarıyla yapılan bir ibadet olması sebebiyledir.

عَنْ أبي ذَرٍّ  قال : قال لِيَ النَّبِيُّ  : لاَ تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا وَلَو أن تَلْقَىأخاكَ بِوَجْهٍ طَلِيقٍ.

Ebû Zerr  şöyle demiştir: Peygamber,  bana şöyle dedi:

“Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibaret bile olsa hiçbir iyiliği küçük görme!” (Müslim, Birr 144)

Kainatın Efendisi’nin  mezkur buyruğunda, müslümanın hayatında gayet basit görebileceği bir fiilden bahsedilmekte ve bu fiilin önemine işaret edilmektedir. Gerçekten birçoğumuz, küçük şeyleri “iyilik” olarak değerlendirmemek yanılgısına düşeriz ve böylece dindeki iyilik imkânlarını kullanamayız.

Din kardeşini güler yüzle neşeli bir şekilde karşılamak onu sevindirir ve içini rahatlatır. Bir mümini sevindirmek ise, hiç şüphesiz başlı başına bir iyiliktir. İyiliksever olmak, mutlaka büyük iyilikler yapmak demek değildir. Küçük olsun büyük olsun her iyiliğe, tam bir iyilik nazarıyla bakmak gerekmektedir.

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

Cuma, 01 Aralık 2017 00:08

AMERİKA NE YAPMAK İSTİYOR?

Amerika Ne Yapmak İstiyor

Amerika Ne Yapmak İstiyor - İrfan Aydın

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Amerika Ne Yapmak İstiyor

 

Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashabı kiramın, sadatı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. Sonra da günümüzü aydınlatan büyüklerimizin üzerine olsun…

İslam dünyası uzun zamandan beri savunmada kalmış ve sürekli olarak kendisi üzerinde üretilen sinsi planları defetmeye çalışmıştır. Bunda bazen muvaffak olmuş bazen de olamamış birçok mevzisini kaybetmiştir. Yirminci yüzyıl modernizmi içerisinde bu savaş süslü sözler ve modern bilim kandırmacası içerisinde kalsa da durum tamamen aynıdır. Yakın zamanda savunmadan yavaş yavaş atağa geçmeye başlayan ülkemiz bu oyunları bozmaya ve müslümanların yüz akı olmaya başlamıştır. Önce kendi içinden gelen saldırıları Allah’ın (cc) yardımı ile bertaraf eden ülkemiz saldırıları sınırlarında göğüslemeye başlamıştır. Sonraki hamle yakın ve uzakta meydana gelen tehlikeleri bertaraf etmektir. Netice bütün İslam dünyasında müslümanlara sahip çıkabilmektir. 

Yakın zamanda Türkiye’nin yükselişi ile BOP projesi de dahil ulaşmak istedikleri hedeflere ulaşamayan batılı hegomonyal güçler yeni projeleri devreye sokmaya çalışmaktadırlar. Dünyanın liderliğinde bir kabadayı gibi oturan Amerika bunda en önemli oyuncu olacağı izlenimini vermektedir. Yakın zamanda başkan değiştiren Amerika’nın dünya siyasetinde nasıl bir yol izleyeceği merakla bekleniyordu. Bu nedenle küresel oyuncular teyakkuzda durup yeni bir hamle yamaktan kaçınmaktaydı. Başkan değişim zamanına getirilerek Suriye’de hamle yapan Türkiye, Rusya, İran üçlüsü yeni başkanın nasıl bir yol izleyeceğini bilemediği için biraz beklemede kalmayı tercih etmişti. Bu nedenle Türkiye’nin yeni bir Suriye operasyonuna onay verilmemiş Amerika’nın takınacağı tavra göre bir durum tespiti yapmayı tercih etmişlerdi. Bütün dünyada buna benzer durumlar yaşanmaktaydı. 

Amerika’da önceki başkan dönemini pasiflikle suçlayan yeni başkan atak oynayacağını belli etmeye başlamıştır. Önce Suriye’ye göstermelik füzeler atan yeni yönetim sonra Kuzey Kore’ye yönelmiş ve tabiri caizse bir it dalaşına girmeye başlamıştır. Zaten hükümetine büyük şirketlerin yöneticilerini ve emekli generalleri alan yeni yönetim yeni dönemin politikalarının ipuçlarını vermekteydi. Anlaşılan o ki Pentagon, silah üreticileri ve belli sermaye çevreleri Amerika’nın düştüğü durumdan çıkışı savaşta görmekteydiler. Amerika içinde bulunduğu vahşi kapitalizmin oluşturduğu tüketim çılgınlığını mevcut kaynaklardan temin edememekte ve başka ülkelerin elinde bulunan kaynaklara göz dikmektedir. Geçmişte ikiz kuleleri vurarak başlattığı işgal ve talanlara yenilerini eklemek istemektedir. Kuruluşu suçlular ve katiller üzere olan ülke başka bir şey bilmemektedir. Dünyayı kendi hegomonyasında tutabilmek için kurduğu devasa ordu ve tüketim çılgınlığına düşmüş obez Amerikan halkını ayakta tutabilmek için zayıf bir ülke seçip bir birleşmiş milletler kararı çıkartarak o ülkeye çökmektedir. İşgal ettiği ülkelerin kaynaklarını tamamen sömürerek o ülkeyi fakir bir halde bırakmaktadır. Girdiği ülkelerde mezhebi ve kavmi ayrılıkları körükleyerek o ülke insanlarının bir daha bir araya gelememesini sağlamaktadır. Sonraki aşamada mezhebi ve kavmi bölünmeyi coğrafi bölünmeye dönüştürmektedir. Bunun en canlı örneği Irak’tır. Amerikan işgalinden sonra ülke mezhebi ve kavmi açıdan üçe bölünmüştür. Bugünlerde Kuzey Irak’ta bölgesel Kürt yönetimi bağımsızlık oylaması yaparak bölünmüş devletler aşamasına geçecektir. Denize kıyısı olmayan ve dört tarafı kendisine karşı olan devletlerle çevrili olan bu devlet Amerika ve İsrail’in kuklasından başka bir şey olmayacaktır. Irak’ta son aşamaya gelen senaryo Suriye’de orta aşamalarındadır. Bundan sonraki aşama Suriye’yi kantonlara bölmektir. Tabi bu aşamada Türkiye ve Rusya ve İran işbirliği Amerika ve avanelerini denklem dışında bırakmıştır. Bundan çok rahatsız olan yeni Amerikan yönetimi Rusya ile diyolağa geçerek Suriye’de kendine alan açmaya çalışmaktadır. Rusya ile anlaşarak Şam kırsalından başlayan İsrail ve Ürdün sınırına kadar uzanan güney batı Suriye’yi çatışmasızlık bölgesi ilan ettirmiştir. Bu bölgenin çatışmasızlık denetimi İsrail ve Ürdün’e bırakılmıştır. Bu taksime İran ve sahadaki kirli sopası Hizbullah! İtiraz etmektedir. Bu çatışmasızlık bölgesi İsrail’in Golan tepeleri işgalini pekiştirdiği gibi Şam kırsalına kadar tampon bir bölge kurması manasına gelmektedir. Böylece Suriye savaşının bu dereceye gelmesinin asıl sebebi olan İsrail sahada ciddi manada gözükmeden kurtlar sofrasından ucuza pay kapmış olacaktır. Tabi bu planların sahada ne kadar uygulanabileceği meçhuldür. Bölgede milyonlarca müslüman yaşamaktadır. Bölgede savaşçı gruplar bulunmaktadır. Söz konusu bölge kolay kolay İsrail’e lokma olacak gibi gözükmemektedir. Görelim Mevlam neyler neylerse güzel eyler…

Türkiye Rusya ikilisi bölgede güzel bir dayanışma örneği sergileyerek bölgedeki ateşi yavaşlatmış ve sönme aşamasına gelmiştir. Oluşturdukları çatışmasızlık bölgeleri Suriye halkına nefes aldırmış ve geleceğe daha güvenle bakmaya başlamışlardır. Türkiye bölgede müslümanlar lehine daha çok kazanım elde etmek için Rusya ve İran’la Akdeniz’de ortak petrol arama ve çıkartma anlaşması imzalamıştır. Ayrıca Türk akımı ve nükleer santral projeleri ile Rusya’ya yeni imkanlar sunmuş hem kendi hem de Rusya kazanmıştır. 

Türkiye, Rusya, İran üçlüsünün bölgede çözüm üretmesi ve savaşı sonlandırma noktasına gelmesi bölgedeki kargaşadan daha uzun yıllar nemalanmayı bekleyen Amerika’yı son derece rahatsız etmiştir. Son günlerde Hatay’ın güney doğusunda bize sınır İdlip’i işgal etmeyi planlayan Amerika barışı bozarak denklemi kendi lehine değiştirmek istemektedir. Bölgedeki en önemli kozu olan YPG’ye bin tır dolusu gelişmiş silah göndererek Suriye denkleminde var olduğunu ve ona sorulmadan hiçbir şey yapılamacağını söylemektedir adeta. Herkeste biliyor ki YPG’ye verilen o silahlar kesinlikle DEAŞ için değildir. Amerika Türkiye içerisindeki argümanlarını kaybetmiş artık dışarıdan saldırı dönemini başlatmıştır. Önce Fetö daha sonra PKK’yı kaybeden Amerika’nın son silahı CHP’nin de bir şey yapamayacağını anlamış ki dışarıda YPG’ye yüz bin kişilik ordu kurdurup bin tır da silah vermiştir. Tabi korkunun ecele faydası yok nasıl Fetö’yü kaybettiyse, nasıl PKK’yı kaybettiyse ve şimdilerde Kılıçdaroğlu’nu kaybediyorsa YPG argümanını da kaybedecektir. Asıl önemli olan YPG seddi yıkıldıktan sonra Türkiye’yi nasıl durdurabilecektir. Rabbimiz ülkemiz için gayret eden bütün sivil ve resmi kuruluşlara, kişi ve kurumlara yardım eylesin. Karşısındaki şer ittifakını bertaraf eylesin.

Diğer yandan yazının başında da belirttiğimiz gibi Amerika saldıracak, talan edecek hazinesine katacak, zayıf ülkeler aramaktadır. Belki bunun için ciddi bir bahaneye gerek duymamakta ‘suyumu bulandırdın’ dese saldırabilmekte. Bunun örneğini yine baba ve oğul Bush döneminde Irak’ta gördük. Kimyasal silah var dediler yanlarına yardakçılarını da alıp saldırdılar ve en sonunda yokmuş dediler. Geride binlerce ölü ve yetim Binlerce dul kadın, mağdur bir Millet… Bugün de bu eski film tekrar sahneye konulmak istenmektedir. Sadece bir bahane lazımdır. Bu bahaneyi de İsviçre de yetiştirilmiş Kuzey Kore’nin toy lideri altın tabakta sunmaktadır. Hiç bir akıllının kabul etmeyeceği bir şekil de Amerika’ya kafa tutmakta ve nükleer füzelerle tehdit etmektedir. Ortada ciddiye alınacak bir durum olmamasına rağmen ciddiye alınarak savaş sebebi bahanesi hazırlanmaktadır. Şimdilerde konuşulan küçük çaplı bir nükleer başlık taşıyan balistik bir füze Amerikan toprakları yakınında bir denize attırılarak veya bizzat Amerika karşı taraf atmış gibi gösterip kendisi atarak bir tsunami yapılacağı ve bununda beklenen fırsatı vereceği şeklindedir! Anlaşılan Amerika çoktan kararını vermiş ve gizli bir ajandayı harekete geçirmiştir. Elinde içi boşaltılacak ülkeler listesi vardır. Bunlara sırasıyla çökecek ta ki ekonomisi düzelene ve tüm dünyayı itaat altına alana kadar. Bunu ilk aşamasını Katar krizinde gördük o ülkelere giderek adeta ya canın ya malın demiştir. Suud üç yüz elli milyar dolar, Katar ise on iki milyar dolar (arkası gelir) vaat ederek canlarını kurtarmış ve şimdilik hedeften çıkmış gibi gözükmektedirler. Ama verecek parası olmayan fakir ülkelerde durum hiç iç açıcı değil. Para ödeyip işgalden kurtulamayaklardır. Burada en önemli özellik ciddi bir yer altı zenginliği üstünde oturan fakir ve dik başlı bir iktidar olması olarak özetleyebiliriz. Başta petrolü olan Venezuella olmak üzere bir çok Asya Afrika ve Amerika ülkesi ciddi bir tehdit altındadır. Amerika acaba bugün kime saldıracak diye merak edildiği günler çok uzak gibi gözükmemektedir. 

Tabi Türkiye’de bunun dışında değildir. Hatta Ortadoğu açısından en önemli bir noktadadır. Geliştirdiği ittifaklarla ve oluşturduğu çözümlerle Amerika açısından baş tehdit Türkiye’dir. Fakat Türkiye’nin köklü geleneği, iktidarın aldığı geniş tabanlı halk desteği ve güçlü ordusu bunu engellemektedir. 7 Şubat Mit operasyonundan beri sürekli saldırılmış fakat yıkmayı başaramamışlardır. Bütün uğraşlara ve türlü ayak oyunlarına rağmen iktidar yıkılmadığı gibi daha da güçlenmiştir. Saldırıların kaynağını çok iyi tespit eden iktidar önce bir bir maşaları kırmış sonra da maşaları tutanların ellerini yakmaya başlamıştır. Almanya’sı, İngiltere’si, Amerika’sı içeride ciddi operasyon yapamaz hale gelmişlerdir. En azından sarsıcı eylemlere imza atamamakta, gönderdikleri kuklaları hemen yakalanmakta. Bunun neticesi olarak Amerika yeni bir planı devreye sokmuş gibi gözükmektedir. Hemen güney sınırımıza boylu boyunca YPG seddini çeken Amerika şimdilerde sağladığı paralı askerlerle sayıyı yüz bine silah sevkiyatını da bin Tır’a çıkartmış durumda. Burada yakın zamanda ciddi bir hesaplaşmanın olacağı aşikardır. Bizim aniden bir gece ansızın saldırmamızı engellemek için YPG’lilerin etrafında bir sürü Amerikan askeri nöbet tutmaktadır. Ayrıca Suriye’de irili ufaklı bir çok üs kurmuştur. Öte yandan Türk akımı ve Tanap’ın da yönlendiği Bulgaristan’a asker çıkarmıştır. Diğer yandan da İpekyolu ve Tanap’ın geçeceği Gürcistan’a asker çıkarmıştır. Akdeniz’deki uçak gemisi filosuna bir ikincisini ekleyerek Akdeniz filosunu güçlendirmiştir. Sürekli olarak Nato gücü kapsamında Karadeniz’de gemi bulundurmaktadır. 

Görüleceği üzere Amerika etrafımızı dört bir yandan sarmaktadır. Amerika’nın ajandası belli değildir. “S400’leri almanız sizin için iyi olmayacaktır! Suriye’ye daha fazla müdahil olmayın!” diye aba altından sopa göstermektedir. Biliyorsunuz eceli gelen cami duvarına yanaşırmış. Geçmişte artist Regan’ın, baba ve oğul Bush’un izlediği politikalara dönen Amerika geçmişten hiç ders almamış gibi gözüküyor. İkiz kuleleri yıkarak başlattığı işgaller sonucunda istediği hiçbir hedefe ulaşmayan Amerika 2008 krizi ülke adeta yıkılma noktasına gelmişti. Bu dönemde Irak’tan, Afganistan’dan ülkesine sadece bayrağa sarılı tabutlar götürebilmişti. Bugün geçmişten ders almayarak hem kendisini hem de dünyayı maceraya sürükleyecek gibi gözükmektedir. Bu macera en çok kendi halkına zarar verecek gibi gözükmektedir. Artık eyaletlerin bağımsızlık kıpırdamalarına girdiği zenci ve Latin kökenlilerin hareketlendiği bir dönemde böyle bir hamle tamamen çılgınlık gibi gözükmektedir. Amerika’yı bir birine bağlayan ekonomi çökerse Amerika’yı kim tutabilecektir. Ama bunları düşünmek bir kenara bir akıl tutulması içerisinde sadece saldırmayı düşünmektedirler. Halbuki itidal herkesin yararınadır.

Rabbimizden niyazımız başımıza örülmek istenen bütün oyunları bir bir bertaraf eylemesi ve kötü düşüncesi olanların düşüncelerini kendilerine döndürmesidir.

 

Yazar:  İrfan Aydın

 

İyi ki Varsınız Onbeşliler

İyi ki Varsınız Onbeşliler (Eren'ler) - Fatih Yıldızlı

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

İyi ki Varsınız Onbeşliler (Eren'ler)

 

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın 

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

 

Kainatta her şey zıddıyla vardır ve anlamlıdır. Gece ile gündüzün sahibi Cenab-ı Allah, iyi ve kötünün mücadelesi ile yaşattığı dünya hayatını ölümle sonlandırırken sonsuz bir hayat bahşedip devam ettirecek aslında! Necmettin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” isimli şiirinden alınan yukarıdaki dörtlük, bu zıtlığın bir yansıması değil mi sizce de? Bir devrin batışına şahit olan Çanakkale, yeni bir devrin doğuşunu selamlamıyor mu sessizce?

Çanakkale; kalemin sustuğu, mürekkep kullanılmadan yazılan destan! Çanakkale; sözde medeni Avrupa’nın, “hasta adam” dediği Osmanlı İmparatorluğunun yetimlerine gidiş sürecinin fitilini ateşleyen destan! Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın: “Bir gün buradan gelecekler!” deyip tabyalar yaptırıp siperler kazdırdığı, kıraç toprakların şehid kanıyla cennetleştiği destan! Ve nihayetinde “İKİ YÜZ ELLİ BİN” vatan evladının kahramanca çarpışıp şehadet şerbetini kana kana içmek için gözlerini dahi kırpmadan damarlarındaki kanı son damlasına kadar akıttıkları; Çanakkale’yi geçilmez, ölümü ise ölümsüzleştiren destan! Evet, kalem kullanmadı düşman, bizim de mürekkebimiz yoktu zaten! Onlar ölüm kusan silahlarla geldiler, ölümü kanla boğup ölümün koynuna girerek o diyarı cennet kokuttu bizimkiler!

İlaç yok, zaman yok, doktor çok azdı. Kural netti, sadece hafif yaralılar tedavi edilecekti, Salih Yüzbaşı, onlarca vatan evladını kurtarırken yüzlercesinin şehadetine tanık oluyordu. Gelen her yaralıya önce göz ucuyla bakıyor, yaraları orta veya ağır ise içi kan ağlayarak “Şehadete yürüyecekler!” emrini veriyordu çünkü kurtarılmaları belki de saatler sürecek ameliyat için hem ilaç hem zaman yoktu, doktor ise hiç denecek kadar azdı, acı ama kural netti: Sadece hafif yaralılar tedavi edilecekti. Vatan evlatları birer birer şehadete yürüyordu o ağacın gölgesinde, birkaç yudum su, biraz yaprak hışırtısı, güneşin yakıcılığından koruyan gölge hepsi buydu işte. Lakin, lakin bizim üzülerek baktığımız bu manzaranın başrol oyuncusu, şehid namzeti kahraman askerimizde hüzünden eser yoktu çünkü o kahramanlar, şehadetin eşiğindeydiler ve öyle bir şerefti ki o eşik, bir geçseler ah bir atlasalar o eşiği, ağuşunu açıp bekleyen Peygamberimizi görecekler ve yeniden dünyaya gelip tekrar şehid olmak için Allah’a yalvaracaklardı. Yine bu eşiği aşma sırası gelmişti bir yiğidimize. Salih Yüzbaşı, başını çevirdi kahraman mehmetçiğe, sadece yutkundu ve boğuk bir sesle ekledi:

Askeri, ağacın altına bırakın, şehadete yürüyecek, son nefesini verince de bana haber verin, üzerindeki eşyaları da bana teslim edin, dedi sessizce. Sıhhıye eri anlam veremedi bu emre ama emredersiniz kumandanım, diyerek vazifesine koştu aceleyle. Az sonra geldi tekrar. Biraz evvelki asker şehid oldu kumandanım, üzerindekiler de bunlardı deyip üzeri kanlı bir mektup, üç beş kuruşu uzattı. Salih Yüzbaşı, emanetleri aldı, cebine koydu ve ameliyattaki aslan parçasını kurtarmaya gayretlendi. Sıhhıye eri merak içinde sordu:

-O asker, tanıdığınız mıydı kumandanım?

-Evet, dedi Kumandan. İçinde patlayan volkanı söndüren iki damla göz yaşı dökerek. Oğlumdu, deyip “Vatan sağ olsun!” diyerek!

Ya yaşı henüz on beş olmasına rağmen vatan müdafası için Çanakkale’ye giden ve bir daha dönmeyen dedelerimizi hatırlayıp içlenelim mi? Hele bu yiğitler için yakılan “Hey Onbeşli” ağıtının on yıllardır oyun havası biçiminde seslendirildiği gerçeğiyle yüzleşip utanalım mı biraz? Taze bir gonca iken vatanın selameti için kara toprağın koynuna gözünü kırpmadan giren bu yiğitlerimizin bilerek ya da bilmeyerek aziz hatıralarını incittik, Allah affetsin! Ne mutlu ona ki bu aslan parçalarına layık evlatlar da yetişiyor çok şükür! Onu 11 Ağustos’ta o hain saldırıda şehit olduğunda tanıdık, Trabzon’un Maçka ilçesinde gördüğü teröristleri Mehmetçiğimize haber verip o hainlerin saklandıkları yeri gösterirken şehid oldu. Adı Eren Bülbül’dü bu kahraman kardeşimizin ve yaşı da on beşti, tıpkı kahraman Tokatlı “Onbeşli” dedeleri gibi. 24 Haziran’da öyle bir cümle paylaşmıştı ki kahramanımız sosyal medya hesabından 11 Ağustos’ta milletimizin gözbebeği oldu. Onun yazdığı gibi yazıyorum: “Biride cikip demiyoki Eren iyi ki varsın” evet bozuk bir Türkçe ile yazmış kardeşimiz lakin şükürler olsun ki sütü, kanı bozuk değildi yiğidimizin! Gelelim bu sitemli cümlenin sahibine, Şehid Eren Bülbül’e. Yeryüzünde nice bilinmeyen vardır ki gökyüzünde şöhret sahibidirler. İyi ki varsın, cümlesini duyup sevildiğini duymak istedin. Allah; bir kulunu sevince onu sevdirir ve sevindirir. Allah, vaadinin sahibidir Eren’im! Bak işte milyonlarca vatan sevdalısına sevdirdi seni. Askerde şehid olmak istiyordun, on beşinde şehidler arasına alarak sevindirmedi mi seni? Şehadetin kutlu, kabrin nur, makamın ali olsun küçük şehidim! Millet olarak sana iyi ki varsın, diyemedik amma inşallah Habib-i Zişan Efendimi’zin komşuluğuna ve Cenab-ı Hakk’ın Cemal’ini ebediyen görmeye müşerref olursun, diye dua ediyoruz bizde şimdi! “Olmaya” geldiğimiz şu dünyada iki vazifemiz var: Din-i Mübin, Kur’an-ı Hakim ve Sünnet-i Seniyye istikametinde yaşamak ya da bu uğurda ölmek! Bu iki ulvi yoldan birini nasip eyleyip bizden razı olarak bizi sana döndür Ya Rabbi!

 

Yazar:  Fatih Yıldızlı

 

Medeniyet Dediğin

Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar - Yıldırım Karagöl

Sayı : 117 - Eylül 2017

 

Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar

 

Merhum M. Akif’in yaklaşık bir asır önce İstiklal Marşı’mızda dile getirdiği bu muazzam tespiti üstelik o tarihten bu yana onlarca yeni ispatına rağmen halen daha göremeyen milyonlarca insanımızın olması ne kadar acı bir gerçek! Tarihin tozlu sayfalarını çevirip Orta Çağ’a baktığımızda bugünün medeniyet abidesi kesilen Avrupa’nın karanlık düşüncenin esaretinde, akla ziyan bir yaşantı içerisinde olduğu gerçeğini görürüz. Kilisenin, hakimiyetini sürdürmek için şekillendirdiği yaşam, son derece ilkel ve genellikle erdemden uzaktı. Yani Avrupa insanında, insani birçok vasıf eksikti ancak Avrupa’nın bazı gelişim hareketlerine girmesi maddi ilerlemeyi başlatmıştı. Aklın değerine inanma ve bunun gereğine göre organize edilmiş bir yaşam, zamanla Avrupa’yı kalkındırmıştı. Özellikle de teknolojik hamleler, günümüz Batı uygarlığını oluşturmuştu. Evet ; Batı teknikte, fende, sanayide hızlı bir gelişim yaşamıştı lakin bu maddi kazanımları manevi bir altyapıya dayandırmamıştı. Madde, sınırsızca hakimiyet alanı bulmuştu orada, gelişme ise her gün yeni bir buluşla desteklenmişti. Bu durum Batıyı, Doğudan iyice uzaklaştırmıştı. Bunları bir kazanım olarak değerlendirdiğimizde hiç şüphe yok ki bu üstünlük maddi bir üstünlüktü. Peki maddi gelişimler tek başına yeterli midir? Bunu basit bir analizle anlayabiliriz.

Müşriklerin o zengin ordularına karşı, manevi gücün en zirvesi olan ancak sayı, teçhizat bakımından son derece az olan Hz. Peygamberimiz’in(sav) ve sahabe efendilerimizin dillere destan zaferleri ve daha fazlası… İşte madde ile manevi gücün mukayesesi. Yine yakın geçmişimizde, Birinci Dünya Savaşı’nda, Hasta Adam denilip çok basite alınan Osmanlı İmparatorluğu, maddenin üstünlüğüne inanmış kitlelere manevi gücüyle hangi dersleri vermişti? Avrupa sınırsız bir şekilde gelişebilir ama bu gelişme tam tersi oranda manevi bakımdan gerileyecektir. Çünkü madde, mana ile beslenmeyince kuru bir fayda ötesine geçemeyecektir. 15 Temmuz’da tüm kirli niyetleriyle “cennet vatanımıza” saldıran gerek içerdeki gerekse Avrupa’daki vahşilerin aldığı ders bir kere daha maddenin, mana-maneviyat karşısındaki yenilgisine örnek olmuştur. Madde ile kahraman yetiştirilemeyeceği; tankların, tüfeklerin önüne siper olunamayacağı en canlı şekilde görülmüştür. Yine Türk-İslam tarihine bakıldığında madde-mana karşılaşmalarında mananın ezici üstünlüğünün sayısız örneğini görmek mümkündür. Maneviyattan yoksun olan, sadece yükselmeye endeksli zihniyetin beşiği olan Avrupa, bu haliyle insani değerleri her gün katletmekte, madde yarışının her şeyi meşru görmesiyle de kazanmak için yapılmayacak şey bırakmamaktadır. Bunun sonucunda ise dünya yanmakta, Afrika kırılmaktadır. Afrika’nın değerli madenleri hangi gerekçe ile Fransa’nın kontrolündedir? Avrupa’yı zengin eden ve asla doymayan mideleri besleyen zenginlikler nerelerden gelmektedir? Acaba dünyadaki açlığın müsebbibi kimdir? Birçok değerli madeni olmasına rağmen istatistiklere göre Afrika neden dünyanın en aç kıtasıdır? Bu durum benzeri şekilde dünyanın birçok bölgesine yayılmıştır. Dünya her geçen gün bu zihniyetin vahşiliğiyle savaşlar görmekte, silah ticareti uğruna devletler harabeye dönmekte. Yani paraya aşık Avrupa’nın para için insanlığın ölümünü hiçe saydığı bir süreç yaşanmakta, dün ve bugün olduğu yarın da olacağı gibi. Peki dünyayı bu kadar yaşanmaz hale getirmeye değer mi? Mahşer Meydanı’nda bunun hesabı nasıl verilir? Sınırsız olan ebedi hayata göre, bir nefes uzunluğu kadar olmayan bu fani hayatı hiç bitmeyecek gibi sahiplenmek doğru mudur? Aslında cevap çok kolay, elbette değmez bu dünyaya aldanmaya fakat gözü dönmüş Batı bunu idrak edemiyor. Aklıyla; tekniğin, bilimin sınırlarını aşıyor fakat bir türlü Mevla’ya ulaşamıyor. Çünkü salt akıl yetmiyor ulaşmaya, mana olmadan madde sadece aldatıyor. Bu gidiş, insanlığını kaybetmiş Avrupa için asla olumlu sonuçlar doğurmayacaktır, hesap herkes için olacak ve Allah’ın adaleti ise asla şaşmayacaktır!

Gelelim bizdeki Avrupa hayranlarına! Osmanlı son dönemlerinde toprak kaybı yaşamış, devlet düzeninde bozulmalar meydana gelmiş. Aynı dönemde Avrupa’da ise modernleşme, sanayileşme, zenginleşme görülmüştür. Bu durum Osmanlı’da, Avrupa’ya öğrenci gönderme ve oradaki gelişmeyi yerinde görüp bize uyarlama isteği oluşturmuştur. Bunun gereği olarak da özellikle Cennet Mekan II. Abdülhamid Han tarafından vatan-millet sevdasına dayalı bir hedef için Avrupa’ya öğrenci gönderilmiş, birtakım aydınların(!) da gönderilmesi uygun görülmüştür. Bu kadar iyi niyetli hamleler maalesef tam tersi karşılık bulmuş, sözde aydınlarımız ve ilim için gönderdiğimiz öğrencilerimiz ilim ve fen yerine kokuşmuş Avrupa’nın zevk ve eğlencelerinin esiri olmuş, asimile olmaktan zerre kadar haya etmemişlerdir! Döndüklerinde ise bizi biz yapan değerlerimizden nefret edecek kadar haysiyetsizleşmiş ve yanlış Batılılaşmanın temelini atmışlardır. Maddi kazanç amaçlı bu düşünce, gidenlerin nefsani isteklerinde boğulmuş ve ölü doğmuştur, haliyle istenen kazanç elde edilemediği gibi, kapıp getirdikleri virüs maneviyatımızı da zehirlemiş ve maalesef bin yıldır Batının bize yapamadığı bozulma, kendi elimizle kendimize enjekte ettiğimiz zehirle gerçekleşmiştir. Yine maalesef bu zehrin çok bariz bir biçimde bugünkü nesillerimizi de mahvettiğini üzülerek izliyoruz. Ortaya çıkan tablo şudur: Maddiyatını, maneviyatla destekleyemeyen bir Avrupa, özü maneviyatla dolu olmasına rağmen iğrenç bir maddiyatla çepeçevre kuşatılan biz! Şu bir gerçek ki Avrupa, mananın dışında kalmış tek dişli bir canavardır ve yok olmaya mahkumdur. Biz ise özü maneviyatla yoğrulmuş, maddiyatın pençesiyle kan kaybetmiş, yorgun düşmüş bir yiğidiz ve yiğit, düştüğü yerden kalkar. Unutmayalım ki 15 Temmuz ile birlikte yattığımız yerden silkindik şöyle bir tozumuzu, toprağımızı attık. Kudüs’ün işgal tarihi olan 15 Temmuz hain kalkışmasına, Cennet Mekan dedemiz Yavuz Sultan Selim Han’ın 24 Ağustos’ta Suriye’ye girmesinin yıldönümünde “Fırat Kalkanı” operasyonunu başlatarak karşılık verdik ve Suriye’deki mazlumların imdadına koştuk! 

Özetle; 15 Temmuz’dan sonra devlet-millet el ele vererek manamıza yani özümüze dönüp gereksiz maddeden kurtulmamızın, yeniden o izzetli günlerimize dönmemizin adımını attık inşallah!

 

Yazar: Yıldırım Karagöl

 

Sayfa 2 / 216

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort