JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cuma, 01 Mart 2019 00:05

İSRAF

İsraf

İsraf - Veysel Özsalman

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

İsraf

 

Cenabı Mevla Hazretleri’nin dünya hayatı için her birimize lütfeylediği nimetler kemiyet bakımından farklılık gösterdiği gibi bizim de kendi bakiyemizdeki nimeti kullanma meylimiz yekdiğeriyle birebir aynı değildir. Bize farklı miktarlarda bahşedilmiş ömür, mal, ilim, sıhhat gibi nimetleri biz de kendimize has usul ve mizanla sarf ederiz. Elimizdeki imkân ve nimetleri değişik şekillerde harcamayı tercih etmemiz bu davranışların farklı mefhumlarla ifade edilmesini de mümkün kılar.

Hüccetü’l-İslam İmam Gazali bu hususu açıklarken: “Dinin, adetlerin ve insanlığın gerekli kıldığı yerlere gerekli gördüğü ölçüde harcamak cömertlik, bu ölçütlerin altına düşmek cimrilik, bunların üstünde harcamada bulunmak ise israftır.” buyurmuştur. Burada kemiyet bakımından harcamalarımızdaki ifrat ve tefrit tehlikesine dikkat çekilmiş, münasip olanın “orta yol” yani dinin gerekli gördüğü miktar olduğu vurgulanmıştır. Keyfiyet bakımından ise dinin gerekli görmediği yere yapılan harcamaların tamamının zayi olduğunu zaten izaha gerek yoktur.

Bahsettiğimiz mefhumların manası verilen bütün nimetleri şamil vaziyette olsa da ilişkilerin tamamının iktisadi temele dayandığı günümüz dünyasında cimriliğin yahut israfın mali zemin dışında düşünülmesinin imkânı dahi yoktur. Bu sebeple harcamalar konusundaki ifrat ve tefrit noktası olan cimrilik ve israfın, akıllara gelen ilk manasının mal ve para hususunda olması kaçınılmazdır. Hele ki bugün içerisinde bulunduğumuz türden mali zorluk devrelerinde bu mefhumlar tamamen maddi anlamıyla ön plana çıkmakta ve cemiyet tarafından bu haliyle anlaşılmaktadır.

Günümüz dünyasında sadece maddi ve mali vurgularla karşımıza çıkan bu mefhumlar bir de modern zaviyeden ele alınınca içleri tamamen boşalmış ve maddi olarak bile gerçek anlamını ifade edemez durumda görünmektedir. Mesela israf denildiğinde ilk akla gelen çöpe atılan ekmekler, açık kalan musluklar, söndürülmeyen ışıklar olurken, ne hikmetse aynı zaman, mekânda ve şartlar altında bir bardak kahveye verilen onlarca lira yahut bir telefona verilen binlerce lira bu hesabın dışında kalabilmektedir.

Bugün hakim olan iktisadi anlayış ile İslamiyet’in maalesef uzlaşabilecek bir noktası yoktur. Çünkü en temelde İslamiyet, insan ihtiyaçlarını sınırlı ve kaynakları yeterli görürken, bugünkü iktisat fikri, kaynakları sınırlı insan ihtiyaçlarını ise sonsuz olarak tarif etmektedir. Bu duruma bir de modern tüketim alışkanlıklarını eklediğimizde ölçüyü tutturmak neredeyse imkânsız hale gelmekte, israf ve tasarruf gibi kavramların sınırları bulanıklaşmaktadır.

Bir tanım yapmak mecburiyetinde kalsak israfı “mal ve imkanların gereksiz yerlere sarf edilmesi” olarak ifade edebiliriz. Buradaki “gereksiz yerler” ibaresi ise hudutlarını din, örf ve ferdin zenginliği gibi unsurların belirlediği harcamalar dışında kalan her şeyi ifade eder. Bu haliyle israfın fertlerin içinde bulunduğu şartlara göre tarif edilebilir bir yapısı olduğu söylenebilir. Yani madde planında birisi için israf olarak adlandırılabilecek bir harcama bir başkası için israf olmayabilir. Ancak israfı sadece maddi harcamalar için değil de insana bahşedilmiş diğer nimetler için, mesela “insan olma” nimeti için ele alacak olursak durum biraz farklılık gösterir.

Yukarıda bahsettiğimiz birinci durum, yani mal ve imkanların gereksiz yere harcanması, ferdin servetiyle alakalı olup onu maddi olarak ziyana sokarken aynı zamanda günahkâr olmasına sebep olur. Elbette ki bu da İslam’ın hoş karşılamadığı, şiddetle uzak durulmasını emrettiği durumlardan birisidir. Fakat ikinci durumda ferdin kendisine verilen bâtıni sermayeyi israf edip tüketmesinin meydana getireceği yıkım daha ağır, teşhis, telafi ve tedavisi daha zor olacağından üzerinde daha fazla kafa yorulması gerekmektedir.

İnsan ne elinde tuttuğu mal mülk ile ne de kendi bedeni varlığı ile insandır. Bu manada “İnsan bâtını ile insandır.” buyrulmuştur. Çünkü diğerleri gelip geçici ve insanın bâtınına göre şekillenen mevzulardır. Yine bu hususta “Emanet-i ilahiyeyi zayi etmek en büyük cinayettir.” buyrulmaktadır. 

Dünya üzerinde bir misafir ve dolayısıyla verilen nimetlerin de emanetçisi olan insan, bunları zayi ettiği takdirde kendisi için menfi manada bir karşılık olduğunu ve zarara uğrayacağını bilir. Geçimini fesada uğratmamak ve zarar görmemek için bu emanetleri korumaya, harcarken itidalli olmaya ve tasarruf etmeye çalışır. Evliyâullah ise bütün bunların gelip geçici ve helâk-ı manevinin baki olduğunu bildiğinden, insanları bu konuda uyarıp korumaya çalışmaktadırlar. İmam Efendi (ksa) bu durumu izah ederken: “Cenabı Hak emaneti zayi edenden şiddetle ahz-ı intikam buyurur. Allah muhafaza buyursun, buna beşer tahammül edemez.” buyuruyor.

İnsan kendisinde mevdû bulunan manevi hazineleri, emanetleri cimrilik etmeden yahut israfa düşmeden nasıl kullanabilir? Hem de böyle bir hazinenin kendisinde var olduğunu dahi bilmeden? O halde bu gizli hazinelerin zayi olmaması için evvela keşfedilmeleri yani “insan olmaklığın” ne demek olduğunun şuuruna varılması gerekmektedir. Bu da ancak daha önce bu yolda yürüyenlerle beraber olmakla, daha önce bu yoldan gidenlerin izini takip etmekle mümkün olabilir.

Görüyoruz ki cimrilik, cömertlik yahut israf sadece mal ve para ile alakalı işler olmayıp insan manevi olarak da bu hareketlerde bulunmaktadır. Hars bin Esed el-Muhasibi “Din hususundaki cömertlik, nefsinle cömertlik yapmak-lığındır. Onu Allah için telef etmekliğindir.” buyurmuştur.

Bahsedildiği üzere imkanları münasip olmayan yerlere sarf etmeye israf, bu işi yapana da müsrif deniliyorsa; en büyük israf kalbi Allah’tan başkasına vermek, en büyük müsrif de bu duruma düşmekten korkmadan ömür tüketen insandır.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumlaru 2

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -2 - Tamer Doymuş

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Tarihi Seyir İçerisinde Eğitim Kurumları -2

 

Hankâh: Bağdat’da Maruf-i Kerhi (ks), Cüneyd-i Bağdadi (ks); Bistam’da Bayezid-i Bistami (ks) tarafından kurulan ve Nişabur, Hemadan gibi diğer ilim merkezlerinde yer alan hankâhlarda irfan eğitimi verilmiştir. Hankâhdaki faaliyetlerle ilgili olarak sufi Ebu Said Ebü’l Hayr müridi Hasan el- Müeddib’e şu kuralları yazdırmıştır:

“Bedeninizi ve elbisenizi daima temiz tutun. Camide ve mübarek mekânlarda gereksiz yere konuşmayın. Namazı ilk vaktinde cemaatle kılın. Gece namazına önem verin, seher vakti tevbe ve dua edin, sabahleyin güneş doğana kadar Kur’an okuyun. Akşamla yatsı arasında dua ve zikirle meşgul olun. Muhtaç ve zayıflara ilgi gösterin onlara tahammül edin. Yemeği birlikte yiyin, izin almadan birbirinizden ayrılmayın, boş zamanlarınızda ya ilim öğrenin veya virdle meşgul olun.”

Hankâhlarda, irfan (tasavvuf) eğitiminin yansıra tefsir, hadis, fıkıh, akaid, Arapça olmak üzere çeşitli konularda dersler verilir, kitaplar yazılır, yazılan eserler çoğaltılırdı. Hankâh ve çevresinin bakımlı olması için iş bölümü yapılır, buralarda yabancılara, yolculara, hastalara hizmet verilirdi.

Osmanlı’da Eğitim: Osmanlı’da ilk medrese olarak Orhan Gazi’nin 1331’de kurduğu, İznik Orhaniye’si adını da taşıyan İznik Medresesi gösterilir. Bu medreseye ilk olarak büyük âlim Davud-i Kayseri müderris olarak tayin edildi. Muhyiddin Arabî ekolünden gelen Davud-i Kayseri medreseye müderris olarak atanmasıyla medresede zahir ve batın ilimlerinin birlikte yürütüldüğünü görmekteyiz. 

1361’de Edirne fethedildikten sonra burada da dokuz yeni medrese açıldı. Özellikle II. Murad Han’ın Daru’l-Hadis Medresesi, Sahn-ı Seman medreseleri açılıncaya kadar (1463-1470) en yüksek Osmanlı medresesi kabul edilmiştir. 

İstanbul’un fethinden sonra 1470 yılında tamamlanan fatih külliyesi içerisinde sekiz medreseden oluşan Sahn-ı Seman ve bunların bir sıra gerisinde yer alan sekiz tetimme (lise hükmünde) medresesi tesis edildi. Tetimmeyi bitiren talebe Sahn medreselerine geçerdi.

On altıncı yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu gezmiş olan bir Fransız seyyahı her köyde mektebe rastlamış ve ilk tahsilin Türkiye’de garp memleketleriyle mukayese edilemeyecek kadar çok olduğunu hayretle söylemiştir.

On ikinci yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan medreseler ve bunları besleyen vakıf düzeni sadece İslam dünyasında yayılmakla kalmamış, diğer kültür ve medeniyetleri de etkilemiş. Batıda kurulan üniversite ve kolejlerin oluşumunda İslam dünyasında uygulanan vakıf düzeninin etkili olduğu söylenmiştir. George Makdisi, Müslümanların açtığı eğitim ve bilim kurumlarının Avrupa’daki yüksekokul ve üniversite sisteminin gelişmesine, hatta doktora ve kürsü gibi uygulamalara kaynaklık ettiğini ileri sürmüştür. 

Osmanlı’da eğitim sıbyan mektepleri ve medreselerde yapılmaktaydı. Köylere kadar yayılan sıbyan mektepleri birer temel eğitim kurumuydu. Genellikle tek dersli ve tek öğretmenli olan bu kurumların asli görevi talebenin üç dört yıl süren öğrenim hayatı boyunca dini bilgilerini ve İslami kültürünü buradan öğrenmesiydi. Okutulan dersler; Kuran, ilmihal, ahlak bilgisinden oluşmaktaydı. Ayrıca yazı ve aritmetik dersler de veriliyordu. Osmanlı eğitim sisteminin omurgasını medreseler oluşturuyordu. Medreselerde dini ilimlerin yanında pozitif ilimlere de ağırlık verilmiştir.

Osmanlı medrese sistemi, günü-müzdeki sistematiğe göre ilköğretimin ikinci kademesinden, lisansüstü eği-time kadar farklı eğitim kademlerini kapsayan, bir birinin devamı niteliğindeki medreselerden oluşuyordu. 

Lisans düzeyinde öğrenim gören öğrencilere ortak derslerin alındığı ilk iki yıldan sonra ihtisaslaşmak istedikleri alana yönelik ders seçme imkânı sağlanmıştır. Lisans düzeyinde eğitim veren her medrese külliyesi öğrencilerin barınma, beslenme, temizlik vb. ihtiyaçlarını karşılayan birimlerden oluşan birer kampüs şeklinde gelişmiştir.

Medrese sisteminde lisansüstü düzeyde eğitim veren daru’l-hadis, daru’l-tıp, daru’l-kurra, daru’l-mesnevi gibi medreseler de faaliyet göstermiştir.

Medreselerde Program:

Medresede okutulan dersler esas itibariyle cüz’iyyat denilen ehsap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri; alet ilimleri kabul edilen belagat (meani, bedi, beyan), mantık, kelam, sarf ve nahiv, dil ve edebiyat dersleri; ulum-i aliye denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı. (Sarf ve İştikak, Nahiv, Mantık, Felsefe, Hisab ve Astronomi, Belagat, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis dersleri) 

Derslerde takip edilen kitapların tamamı Arapça idi. Müderrisler, Gazali, en-Nesefi, Sa’deddin et-Taftazani, Razi gibi İslam dünyasının tanınmış alimlerinin klasik metinler haline gelmiş olan Arapça kitaplarını takrir eder, tartışmalar ve cevaplar Türkçe olurdu. Osmanlı medreselerinde sınıfın değil dersin geçildiği, her dersin başlangıç, orta ve ileri seviyede ele alındığı, her ders için en az üç kitabın takip edildiği bir sistem var idi. Medrese eğitiminin temel unsurunu müderrisler oluştururdu. Talebenin hangi medresede okuduğu değil, hangi hocalardan ders aldığı önemliydi. 

Bir ayet mealiyle bu bölümü bitirmek istiyoruz: “Kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran 164)

 

Kaynak:
-Osmanlı Tarihi, İ. H. Uzunçarşılı
-Yeni Rehber Ansiklopedisi
-İslam Tarihi, H. İbrahim Hasan
-Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam
-İslam Tarihi, Hüseyin Algül
-İslam Ansiklopedisi, TDV

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak Doğru Yoldayız Demektir

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak, Doğru Yoldayız Demektir - Yûsuf-i Kenân

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Aile Hayatımızda Huzur Bulabiliyorsak, Doğru Yoldayız Demektir

 

Aile, insanın neş’et ettiği beşiktir. Beşiği sağlam olan nesiller her yönden sağlam olur. Cemiyetin yapı taşı sağlam oldu mu millet mefhumu da sağlam olur, devlet de. Ailedeki problem, insanın bütün gününe bütün işlerine sirayet eder. Hayatı verimsiz hale getirir. Bu problemler kısa vadede birkaç insanı, dost ve ahbabı etkilese de uzun vadede bütün toplumu ilgilendiren bir yara halini alabilir. Zira huzursuz ailede yetişen nesil, gelecekte cemiyeti tehdit eden bir unsur haline gelebilir. Çünkü geleceğin toplumunu oluşturmaya namzet şahsiyetler, yeni nesil dediğimiz bizim yetiştireceğimiz evlatlarımızdır.

Ruh sağlığı yerinde bireyler, huzurlu ailelerde yetişir. Bir çocuğun hayatındaki en büyük nasibi düzenli bir aile ortamında dünyaya gözlerini açabilmesidir. Bilinçli ve düzenli ailelerin elinde büyüyen çocuk sağlam bir temel ile hayata hazırlanır. İster küçük olsun ister geniş olsun, aile yuvasının mutlu ve huzurlu olması toplumun da huzurlu olmasına sebep vermektedir. Bu sebeple huzurlu bir hayat yaşamak istiyorsak, toplumsal mutluluğumuzu devam ettirmek istiyorsak aile hayatımıza önem vermek mecburiyetindeyiz. Ailenin en temel iki üyesi kadın ve erkektir. Erkek ve kadın yalnızlığın giderilmesi, beraberliğin sağlanması, dünya hayatının mutlu bir şekilde geçirilmesi ve daha birçok hikmetler gereği birbirini tamamlayan iki ana unsur olarak yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus bizlere şöyle aktarılmaktadır: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum 30/21) Hayatımızın en önemli zaman dilimi içerisinde olan, dünyamızı ve ahiret hayatımızı saadet bahçesi haline getirebilme imkanını bize sağlayan aile hayatımızı mutlu bir birliktelik haline dönüştürebilmenin ise bir takım şartları vardır. 

Her şeyden önce aile saygı ve sevgi temelleri üzerinde inşa edilmelidir. Saygının yitirilmesi demek ailenin de eninde sonunda yıkılabileceği anlamına gelir. Saygı, sevgiye değer vermek ile oluşur. Bu sebepledir ki aile dinamizmini oluşturan sevgi ve saygı ayrılmaz iki değerdir. 

Aile huzurun telakkisi için öncelikle anne babalar birbirlerine muhakkak saygı duymalılar ki çocuklar da bu iklimi teneffüs edebilsinler. Saygı ancak doğal ortamda yaşayarak öğrenilir ve yaşatarak öğretilir. Aile tamamı ile maneviyat demektir. Zaten kutsallığını da buradan alır. Vefa, kadrü kıymet bilmek, dürüstlük, doğruluk, sevgi, saygı, samimiyet aileyi ayakta tutan olmazsa olmaz değerlerdir. Bunları özümseyerek yetişen bireyler evvela kendilerine, sonra da toplumlarına faydalı olabilirler. Her fırsatta üzülerek uzaklaştığımızı dile getirdiğimiz bu değerler ancak aile ortamında kazanılabilir. Geleneksel aile kültüründen hızla uzaklaştığımız günümüzde, popülist kültür öğeleri aile müessesesini hızla kuşatmaktadır. Artık aile bireyleri birbirlerine manevi değerlerle bağlanmak yerine, menfaatleri kadar bağlı kalmaktadır. Tıpkı eleştirdiğimiz Avrupai yaşam tarzında olduğu gibi…

Toplum olarak bizim gibi İslam dini ile yoğrulmuş kültürlerde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi en temel mevzulardan biri eşlerin birbirlerine artık saygı duymamasıdır. Birbirlerine değer vermeyen ailede hır-gür hiç eksik olmaz. Basit bir mevzu, eşlerin birbirlerinin ailesini, karakterini, davranışlarını vs. yerden yere vurmaya vesile olur. Böyle bir ortamda sevginin yeşermesi de mümkün değildir. İnsan biriyle hayatını birleştirmiş ise, buna hür iradesi ile karar vermiş ise, bundan sonra onu kabullenmesi, ona alışması esastır. Eşlerin birbirine hürmet göstermediği, daha doğrusu değer vermediği bir yuvada aile büyüklerine de saygı yoksa evdeki yavrular gelecekte kişilik problemleri taşıyan, riyaya ve suniliğe açık birer fıtrat haline gelirler. Birbirine karşı bir velinimet gibi bakan eşlerin ise bakışlarındaki sevginin sıcaklığı huzur vericidir. Evdeki çocukların asla nazarlarından kaçmayan bu manzaralar, çocuğa özgüven ve edep kaynağı olacaktır. Bu anlayış ve maya ile yetişen çocukların oluşturduğu toplum hayatı da bu güzellikleri yansıtacaktır. 

Her hususta olduğu gibi aile hayatının mutlu bir şekilde devam ettirilmenin bir başka şartı ise, aile bireylerinin birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmeleridir. Eşlerin birbirleri üzerinde hakları olduğu gibi ana-babanın çocukları üzerinde, çocukların da ana-baba üzerinde hakları vardır. Bu haklara tam anlamıyla riayet edildiği müddetçe aile içinde geçimsizlik baş göstermeyecek ve neticede aile yuvası hayatını mutlu bir şekilde devam ettirecektir.

Ailede huzurun temininde önemli bir husus, ailedeki herkesin vazifesini en güzel şekilde yerine getirmesidir. Herkes mesuliyetini bilir ve elinden geldiğince vazifesini ifaya çalışırsa, diğer meseleler küçülür gider. Bu arada zaman zaman eşlerin birbirlerini hoşgörüyle karşılamaları, müsamaha ile birbirlerine yaklaşmalarını gerektirecek hadiseler de vuku bulabilir. İnsan, en azından dışardaki bir arkadaşına gösterdiği müsamaha ve anlayışı hayat arkadaşından esirge-memelidir. Zira kimse mükemmel değildir. Vazifelerini herkes yerine getirme hususunda samimi olur, gayret içine girer ise elde olmayan sebeplerle aksamalar olsa da bunlar hoş karşılanmalıdır. En basit şekli ile erkeklerin sorun ettiği, örneğin; bulaşıklar, çocukların o günkü aşırı yaramazlıkları sebebiyle yetiştirilemeyebilir, her zaman saatinde hazırlanan kahvaltı o gün gecikebilir veya akşam gelirken getirilecek yumurta, zeytin vs. işteki bir kısım sıkıntılar sebebiyle unutulabilir. Böyle durumda, biri “Hanım çocuklarla çok yoruluyor, benim de hem moral olarak hem de işlerin ucundan tutarak destek olmam lazım.” öbürü de; “Sağlık olsun, bugünlük evdekilerle idare ederiz, herhalde yoğun bir gün geçirdi veya şimdi çıkıp alabiliriz.” gibi mevzuyu basite indirecek ki geçim olsun. Geçimi sağlayacak olan eşlerin birbirlerinden esirgememeleri gereken hoşgörüdür. Hoşgörü olmazsa sonuç kavga, gürültü, hakaret, incitme ve saygısızlık olur.

Hayatımızın en önemli zaman dilimi, gelecek nesillerin yetiştiği ortam olan aile, dünya cennetini bizlere yaşatacak ortamların başında gelmektedir. Bu birlikteliği sevgi ve saygı çerçevesinde, anlayışla, hak ve hukuka riayet ederek devam ettirirsek, her günümüz bir öncesinden daha güzel olacaktır. Hüzünler, sıkıntılar, dertler, hayatın zorlukları sağlam bir aile birlikteliğimizde en aza inecek, sevinçlerimiz, neşelerimiz, mutluluklarımız ve huzurumuz aynı zamanda en doruk noktalara çıkacaktır.

Huzurun temininde önemli bir diğer husus da, eşlerin birbirlerinin hassasiyetlerine saygı göstermeleridir. Her insan kendisine değer verilmesini ister. İnsana değer verdiğimiz, onların isteklerine, hassasiyetlerine ve duygu-larına saygı duymamız, onlarla iyi geçinmemiz ile anlaşılabilir. Bu durum-larda inatla hareket etmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz. İnat, insana hakta sebat etmesi için verilmiş bir duygudur. Onu yanlış yerde kullanmak felakete sebep olur. Eşin hassasiyetine saygı asla kendi kişiliğinden taviz olarak görülmemelidir. 

Öte yandan, eşler birbirlerinin ailelerine karşı saygılı olmalıdırlar. Hiç kimse kendi ailesi hakkında kötü konuşulmasından hoşlanmaz. Bunu insanın kendi eşi yaparsa, bu arada nefrete, soğukluğa ve hatta husumete sebep olabilir. Ayrıca ailede büyükanne veya büyükbabanın çok büyük rolleri vardır. Baba, kendi baba veya annesine hürmet göstererek, hizmetlerinde bulunup isteklerine itaat ederek, kendi çocuğuna bir model olur. Zira çocuğun eğitilmesi süreç içinde olur. Çocuk, bu uzun zaman dilimi içerisinde pek çok örnek görerek, büyüklerine karşı saygıyı, onlara hizmeti öğrenmelidir. Eşlerin karşılıklı büyüklerine gösterdikleri saygı, saygıyı doğurur. Bu da karşılıklı fedakarlığa kapı aralar. Eşler, bütün bir hayatı paylaşacakları eşlerine karşı fedakarlık yapmaktan asla kaçınmamalıdır. Fedakarlık sevgiye giden köprü gibidir. Birbirlerine özverili davranan eşlerde karşılıklı güven oluşur. Güven ise, evliliğin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Şöyle tatlı bir hikaye ile bu mevzuyu kısaca taçlandıralım:

Uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdüren yaşlı çift, evliliklerinin “ellinci” yılını yaşamaktaydılar ve mutlu süren evliliklerinin altın yılını kutlamışlardı. Bir gün kahvaltıda kadın kendi kendine düşünüp; elli yıl boyunca kocama nazik davrandım ve ona her zaman ekmeğin iyi pişmiş, kıtır tarafını verdim. Ama bugün bu lezzetli kısmı kendime ayırayım artık, diye düşünmüş ve ekmeğin kıtır kısmını yağlayıp kendisine ayırmış, öbür yumuşak tarafını da eşine vermiş. Beklediği tepkinin aksine kocası sevinerek, karısının elini öpmüş ve şöyle demiş; can parem, bana günün en mutlu anını yaşattın. Elli yıldır ekmeğin en sevdiğim yeri olan yumuşak tarafını yiyemiyordum; çünkü çok sevdiğin için o parçayı hep sana bırakıyordum.”

İnsan, iyiliğin kölesidir. İyilik yaptıkça hayatından lezzet alır. Hele bu iyilikler Hak yolunda ise bunun zevki tariflere sığmaz. İşte bu güzelliklerin de eşler arasında paylaşılması çok faydalıdır. Aynı duygu ve düşünce ile Allah’a hizmet eden eşlerin bağlılıkları dünyevi duygularla birbirlerine bağlı olanlara nispeten daha sağlamdır. Zira ebedî bir hayatta da beraber olmanın sebeplerine sarılmışlardır. Maddi haz-ların yanında birlikte manevi hazları da paylaşmışlardır. Evde zaman zaman beraber kılınan namaz, beraber gözyaşı dökerek edilen dualar, çekilen tesbihatlar, zikirler, komşulara yapılan güzellikler de eşlerin paylaşım adına yapabilecekleri güzel faaliyetlerdir. Unutulmamalı ki, evde yapılan ibadetlerin, Allah için gözyaşı dökmelerin, birlikte kitap okumanın ve manevi heyecan atmosferinin evdeki çocuklara tesiri de büyük olacaktır.

Unutulmamalıdır ki evliliğin huzur içinde devam etmesi ancak Allah’ın (cc) yardımı ile olabilir. Bunca sebeplere sarılan insanlar yine de şeytanın türlü tuzaklarına düşebilirler. Bir anlık gafletleri meselelerin büyümesine sebep olabilir. Bu sebeple belki her gün Allah’a (cc) yalvarıp ağız tadı, gönül şenliği, huzur, ülfet, muhabbet, istikamet adına yalvarılmalıdır. Bü-yüklerimizi, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva, Efendimiz Hazreti Muhammmed (sav) ile Hazreti Hatice, Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma arasındaki sevgi, saygı, hürmet ve muhabbetten bizlere de bahşetmesini Cenabı Mev-la’dan niyaz etmek gerekir.

Kur’an-ı Kerim, mesut bir cemaati, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: 

“Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mü’min erkekler, mü’min kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35)

 

Yazar: Yûsuf-i Kenân

 

Cuma, 01 Mart 2019 00:02

FÜTÜVVET VE UHUVVETİN KAPISI

Fütüvvet ve Uhuvvetin Kapısı

Fütüvvet ve Uhuvvetin Kapısı - Abdullah Mesud Çınar

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Fütüvvet ve Uhuvvetin Kapısı

 

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran 102-103)

İnsan…

Manası hakikat, muhtevası vuslat olan insan, kendisine sunulan vesileleri hakikat belleyip vuslatını unuttu. Kendisi değerliyken kendi değerini kendisinden olan, hakikatte amaç ve gaye birliği bulunan Kur’an’ın: “Ancak inananlar kardeştir.” tebşirini unutup kendisine verilenlere atfetti. Değersizleşti ve bu değeri, kaybettiği yerde aramak yerine, kendince değerli gördüğü maddeye daldı, maddeperest oldu. Kendisinden başka herkesin düşmanı oldu. Enaniyet devinin heva ve arzu hamalı oldu.

Selamet ve teslimiyetini kaybetti insan. İslam’ın devletinden, takvanın hükümranlığından ayrılıp cesedinin zindanına düştü.

 

“Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün.”

Cemaat ve cemiyetin, uhuvvet ve fütüvvetin kudretini kendisinden zannetti. Muhtaciyetini ve acziyetini unuttu, yalnızlıkta aradı rahmeti. Manzarası Hak olan mümin gönülleri bırakıp, nefsinin senaryosunu temaşa etmeyi istedi. Ömrü boyunca sımsıkı tutunduğu, uğruna hayatını heba ettiği şeyleri Allah’ın ipi diye adlandırdı. Parçaladı, parçalandı; ayrılığa düştü, ayrılığa düşürdü. Nimeti madde, nimetlenenleri maddeciler zannetti, hakiki nimeti unuttu. 

 

“Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti.”

Her ne gördüyse istedi, sahip olmak için, hakim olmak için katletti katil oldu, zulmetti zalim oldu, hakikatten yüz çevirdi cahil oldu. 

Yapıp ettiği bunca zulmüne rağmen Rabbi ondan yüz çevirmedi. Nimeti ve nimetlendirdiklerini gösterdi insana. Rızasını insanda gizledi, kendisine ulaştıran bir yol edindi insanı. Muradını açığa çıkardı. Kolayca ulaşılsın diye de ihvan/kardeşler eyledi biz-leri. Bir binanın tuğlaları, bir vücudun azaları ve bir hakikatin parçaları eyledi bizleri.

Sevgi ve muhabbetin kapısını ihvanda bina etti. İhvan rıza sığınağı, rahmet deryası oldu. Mürşide yol, müride yoldaş oldu ihvan. Murad oldu, murad edilen oldu. Rasul-i Kibriya Efendimiz ihvanı sevmeyi, ihvanı istemeyi ve ihvanı tercih etmeyi kamil bir imanla ve selamet yurdu ile tebşir etti. 

Fitneyi, fesadı, hasedi, kini ve öfkeyi, uhuvvet ve fütüvvetin kudreti zincire vurdu. Dünya tufanında inananlara sefine-i rahmet oldu uhuvvet. Selamet ve emaneti hakim kıldı. 

İşte o zaman insan kendi hakikat ve manasını marifet ve muhabbetle anladı. Vasıl-ı ilallah oldu. Rahmete mazhar oldu. 

Cenabı Hak cümlemizi uhuvvet ve fütüvveti yaşayan Müslümanlardan eylesin. Kendisine ve kendisinden gelenlere karşı muhabbetimizi arttırsın ve bizleri vasıl-ı ilallah eylesin. Amin…

 

Yazar: Abdullah Mesud Çınar

 

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları 3

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3 - Şeb-i Vuslat

Sayı : 130 - Ekim 2018

 

Şeytanın Kalbe Müdahale Yolları -3

 

Şeytanın kalbe hulul eden büyük kapılarından biri de mezhep taassubu ve şehvet arzuları ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve onlara hakaretle bakmaktır. Bu hal, fasıkları olduğu gibi, abidleri de helake götürür. Zira insanlara hakaret edip onlara kusur aramakla uğraşmak, insanda bulunan kötü bir haslettir.

Şeytan bu tabiatta olan kimsenin hayaline, bunun güzel bir şey olduğunu yerleştirir. Bu da adamın kalbine yerleşir ve adam da bütün gayretini bu yola sarf eder. Adam, bu hareketi ile din namına gayret sarf ettiğini sanarak kendisini sevinç ve neşe içinde bulur. Halbuki doğrudan şeytan yolundadır. Mesela, biri kalkar Hz. Ebu Bekir (ra) için taassub gösterir, onu bütün ashap üzerine tercih eder ve hepsinden fazla sever. Öte yandan haram yemekten çekinmez, boş ve yalan sözlerden kaçınmaz, çeşitli fesat yollarına girer; yalnız Ebu Bekir’i üstün tutmada ısrar eder ve bununla dindarlık yaptığını zanneder. Halbuki bu hali ile Ebu Bekir kendisini görse, ilk düşmanı o olurdu. Çünkü Ebu Bekir’in (ra) dostu, onun yoluna düşüp, onun istikametini takip eden, ağız ve dilini koruyan kimsedir. Ebu Bekir’in (ra) ahlakı şöyle anlaşılır: O, lüzumsuz söz sarf etmemek için ağzında taş saklardı. Böyle alabildiğine fuzuli işlerle uğraşan kimse, Ebu Bekir’e nasıl dost olabilir?

Öte taraftan Hz. Ali’yi (ra) tercih eden başka bir mutaassıb görürüz. Onu diğerleri üzerine tercih eder ve bunu bir ibadet sayar. Halbuki onun yolundan gitmez. Hz. Ali (ra) halife olduğu halde üç dirheme bir gömlek almış ve uzun gelen kollarını makasla kesmiş ve öyle mütevâzı bir şekilde giymiştir. O, böyle bir zahid iken, onun aşığı olduğunu iddia eden kimse, ipek elbiseleri giymekten kaçınmaz ve haramdan kazandığı servet ile süslenmekten çekinmez. Buna rağmen Hz. Ali’yi (ra) sevdiğini iddia eder. Bilmez ki kıyamette ilk hasmı Hz. Ali’dir.

Büyük bir insanın ciğerparesi, gönül meyvesi ve iki gözünün nuru olan bir oğlunu, bir başkası dövse, parçalasa, tüylerini yolsa, makasla dilim dilim kesse ve sonra da bu çocuğun babasını çok sevdiğini iddia etse, acaba o babanın yanında bu adamın bir değeri olur muydu? 

Bilinen bir gerçektir ki, din ve şeriat Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve diğer sahabenin -Allah onlardan razı olsun- evlatlarından, aile ve nefislerinden de daha fazla sevdikleri şeylerdir. Şeriata isyan edenler, onu şehvet makası ile kesip parçalayanlardır. Bununla beraber Allah’ın (cc) dostlarına düşmanlık ve düşmanı olan iblise dostluk etmiş olurlar. 

Kıyamet gününde sahâbe-i kiram ve Allah velileri huzurunda bunların alacağı manzara meydandadır. Şayet şu anda perde ortadan kalksa da sahabe-i kirâmın, Rasuli Ekrem’in (sav) diğer ümmetlerinden neler beklediklerini görseler, onlar bu kötü davranışları karşısında sahabeyi ağızlarına almaktan utanırlardı.

Ne yazık ki, şeytan bunları aldatır ve bir kısmına Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i sevenlerin etrafına ateş yaklaşamaz diye vesvese verirken, diğerlerini de Hz. Ali’yi severek ölen kimse için korku yoktur, diyerek aldatır. Halbuki Rasuli Ekrem (sav) kendisinden bir parça olan Hz. Fatıma’ya: “Amel et; zira Ben Allah katında senden bir şey kaldıramam!” buyurmuştur.

Mezhep imamları olan Şafii, Maliki, Hanefi, Hanbeli ve diğerleri hakkında taassup gösterenlerin vaziyeti de böyledir. Bir imamın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlakı ile ahlaklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır. Zira o zat bu adama: “Benim mezhebim yalnız dil ile konuşmaktan ibaret değil, belki ameldir. Konuşmak, hezeyan yapmak için değil, amel yapmak içindi. Benim mesleğim ve mezhebim olan amel babında, bana neden muhalefet ettin? Sonra da yalancı olarak ‘Ben falanın mezhebindenim!’ diye ortaya çıktın?” diyerek yakasına yapışır.

İşte bu da şeytanın giriş kapılarının büyüklerindendir. Alimlerin çoğu bu noktada helak olmuştur. Medreseler, Allah’tan az korkan, dinde basiretleri zayıf, dünyaya rağbetleri kuvvetli ve metbu olma ihtirasları şiddetli olan kimselere teslim edildi. Bunlar da mevki ve emellerine ancak mezhep taassubu ile ulaşabildiler. Şeytanın hilelerinden kimse onları ikaz etmedi, belki bunlar şeytanın hilelerini infaz edip yerine getirmekte şeytana vekalet ettiler. İnsanları bu yolda tuttular ve böylece dinlerinin esaslarını unuttular. Kendileri helak olduğu gibi, başkalarını da helake sürüklediler. Allah (cc) onları ve bizi affetsin, amin.

Hasan-ı Basri anlatıyor: İblis “Ben Muhammed’in ümmetine isyanı söyledim, onlar onu süslü gördü ve yaptılar. Fakat akabinde tevbe etmekle benim belimi kırdılar. Buna karşılık ben de onlara öyle günahlar süsledim ki onlar onu ibadet sandılar ve tevbe etmek hatırlarına bile gelmedi. O da hevâ-i nefislerine uymaktır.” dedi ve bunu doğru söyledi. Çünkü onlar bu hareketlerinin isyan olduğunu bilmezler ki, ondan tevbe etsinler.

Şeytanın büyük aldatma yollarından biri de kulu, insanlar arasındaki mezhep ihtilafları ve bu husustaki dedikodularla meşgul edip kendisini unutturmaktır.

Abdullah b. Mes’ud (ra) şöyle anlatıyor: “Bir cemaat, Allah’ı zikretmek üzere bir yere toplandılar. Şeytan bunları dağıtmak ve aralarını bozmak için ne kadar çalıştı ise, muvaffak olamadı. Bu defa bunlara yakın başka bir cemaate gitti. Bunlar da dünya işlerini konuşuyorlardı. Şeytan kolaylıkla bunların arasına fesat tohumu ekti ve bunları birbirine düşürdü. Bunlar da yekdiğerini öldürmeye kalktılar. Şeytanın maksadı bunlar değil, ötede zikir ile meşgul olanları dağıtmaktı ve buna da muvaffak oldu. Şöyle ki, bu döğüş ve kavgayı gören zikir erbabı, bunları ayırmak için hemen oraya koştular ve ayırdıktan sonra da dağılıp gittiler, işte şeytanın istediği de bu idi, yani onları dağıtmak idi.”

Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehaletleri sebebiyle akılları ermeyen bazı kimseleri, Allahu Teala’nın (cc) Zat ve sıfatı üzerinde ve akıllarının alamadığı bu gibi meselelerde düşünceye sevk eder, şüpheye düşürür ve onları dinin esasından şaşırtır. Allahu Teala (cc) hakkında bazı hayali şeyler hatırlarına getirir ki, bu gibi hayaller ile ya bidat sahibi olur ya da küfre giderler. Adam da bilmeyerek sevinir, güya bir şey buldum zanneder. Akıl ve zekası ile bir şey anladığını sanır. İnsanların en ahmağı, zekasına en çok güvenendir. İnsanların en akıllısı da kendini en fazla töhmetleyen ve durmadan âlimlerden soran kimsedir.

Hz. Aişe (ra) diyor ki: Rasuli Ekrem şöyle buyurmuştur: “Şeytan birinize gider hulul eder ve vesvese yolu ile:

-Seni kim yarattı, diye sorar. Adam:

-Allah yarattı, deyince, şeytan:

-Ya Allah’ı kim yarattı, der. 

Sizden biriniz içinizde böyle bir sual ile karşılaştığı zaman, Allah ve Rasulü’ne iman ettim, desin. Zira bu, vesveseyi giderir.”

Rasuli Ekrem bu vesvesenin ilacın-dan bahsetmeyi emretmedi. Zira bu vesveseyi alimler değil, insanların avamı bulur. Avamın hakkı ise, kalpleri ile tasdik ve vücutları ile inkıyat olup, ibadetle ve aralarında geçimle meşgul olarak ilmi, ulemaya terk etmektir. Avamdan olan bir kimsenin ilim hakkında konuşması, onun zina ve hırsızlık etmesinden daha kötüdür. Zira ilmi olmadan, Allahu Teala ve dini hakkında konuşanlar, bilmediği yerden küfre gidebilirler. Bu tıpkı yüzmeyi bilmeyen kimsenin denize girmesine benzer. Şeytanın itikad ile alakalı olan hile ve yolları sayılamayacak kadar çoktur.

Şeytanın kalbe hulul eden kapılarından biri de suizandır (kötü zan). Allahu Teala: “Ey iman edenler, zanların çoğundan sakının, zira zanların bazısı günahtır.” (Hucurât 12) buyurmuştur.

Kim, bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde dil uzatmaya ve gıybet etmeye sevk eder de bu sebeple helaka gider yahut o adamın hakkına riayet edemez, ikramda kusur eder, ona hakaretle bakar ve kendini ondan hayırlı görür. Bunların hepsi tehlikelidir. Bunun için şeriat töhmet yerlerinden menetmiştir. Nitekim Rasuli Ekrem (sav): “Töhmet yerlerinden kaçınınız.” buyurmuştur. Hatta bizzat Rasuli Ekrem töhmet yerlerinden uzaklaşmıştır.

Ali b. Hüseyin’den (ra) rivayet edildiğine göre; “Safiyye bint-i Hayy b. Ahtab, Rasuli Ekrem’in mescidde itikafta olduğunu öğrendi ve Rasuli Ekrem’i ziyarete gittiğini söyledi: Bir müddet Rasuli Ekrem ile konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım ve Rasuli Ekrem de kapıya kadar beni yolcu etti. Tam o sırada ensardan iki genç oradan geçiyordu. Hemen Rasuli Ekrem onlara seslendi ve: ‘Bu, Safiyye bint-i Hayy’dır!’ buyurdu. Onlar da:

-Ya Rasulallah, biz Senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasuli Ekrem:

-Kanın bedende cereyanı gibi şeytan da insana hulul eder. Size vesvese vereceğinden korktum da onun için vaziyeti izah ettim, buyurdu. 

İnsafla bak ki, Rasuli Ekrem (sav) onları din ve diyanetlerinde nasıl korudu. Çünkü Rasuli Ekrem onlara, suizannın insanı küfre kadar götürdüğünü, ümmetinin töhmet yerlerinden uzaklaş-malarını öğretti. Hatta en muttaki bir alimin bile bu hususta tesahül göstermeyecek halde olduğunu ve bu gibi alimin bile “Benim hakkımda hüsnü zandan başka ne yapılabilir?” demesinin doğru olmadığını bildirdi. Zira en muttaki ve şüpheli şeylerden çekinen alim bir zata dahi herkes aynı nazarla bakmaz. Bazıları her yönden rıza gözü ile bakarsa, bazıları da kem gözle bakarlar. Nitekim şair: 

“Rıza gözü, bütün ayıplara karşı kördür

Fakat hışım gözü bütün kötülükleri açıklar.” demiştir.

Onun için kötü zanlardan ve kötülerin töhmetinden uzaklaşmak gerekir. Zira kötüler, herkesi kötü bilirler. İnsanlara suizanda bulunan ve kusur araştıran bir kimseyi gördün mü? Bilmiş ol ki, bu adam kötü bir insandır, o hal, kendisinden taşan pisliğidir. O, başkasını kendisi gibi görür. Zira mümin, mazeretler arar ve kabul eder. Münafık ise kusur arar durur. Mümin, bütün insanlar hakkında kalbi temiz olup iyilikten başka bir şey düşünmeyen kimsedir.

Şu anlattıklarımız, şeytanın kalbe giden yollarının bazılarıdır. Hepsini saymak istesem, ona güç yetiremem. Yalnız bu kadarı diğerlerine de işarettir. Ademoğlunda bulunan her kötü huy, şeytanın bir silahı ve kalbe hulul eden yollarından biridir.

Devam edeceğiz inşallah,

Selam ve dua ile...

 

Kaynak:
İhyâu Ulûmi’d-Din, Hüccetü’l-İslam İmam Gazâlî, Bedir Yayınları, 3. Cilt

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Sayfa 2 / 252

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort