JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:05

DEİZM MESELESİ

Deizm Meselesi

Deizm Meselesi - Veysel Özsalman

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Deizm Meselesi

 

Şüphesiz inanıyoruz ki “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar…” ve bu sayede de anlıyoruz ki insan bir yaratıcıya inanmaya müsait hatta mecburdur. Hangi neticeye varırsa varsın sahip olduğu inanmaya meyilli bünye, onu hayatının bir noktasında itikat üzerine kuvvetli yahut zayıf bir tahkikata mutlaka sevk edecektir. Bu tahkikat bazen müspet şekilde neticelenip kişi imanla şerefyap olurken bazen de bu arayış menfi şekilde nihayet bulup kişiyi inkâr ile zillete düşecektir. 

“…Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas/56) beyanı iman meselesinin ardındaki sırrı ilahiye dikkat çekerken, dünyamız da iman ve inkâr mevzusunda zahiri sebeplerin meydana geldiği yer olarak “sebepler dünyası” unvanının hakkını vermeye devam etmektedir. Aile, muhit, kültür, eğitim gibi amiller yaşadığımız dünyada bu hususta anlayacağımız cinsten zahiri sebepleri ifade eder. Bazen bu sebepler dairesi içerisinden sebep ya da sebepler kişinin imanına vesile olurken bazen de bu sebeplerden birinin ya da birkaçının menfi tesiri neticesinde kişi inkâr tehlikesiyle karşı karşıya gelebilir. 

“Allah’a giden yollar mahlukatın nefesi adedince” olduğuna göre kişi sayısız sebepler arasından bir sebep ile Hakk’a vasıl olabilir. Diğer taraftan bu yolların üzerine kurulmuş tuzakların sayısı da bir o kadar fazladır. Etrafımızdaki kişiler, hadiseler, kurumlar kısacası sebepler bazen Hakk’a götüren bir “yol” olurken bazen de bu yoldan alı koyan bir tuzak olurlar. Mesela bizimki gibi asırlar boyunca İslam’ın sancaktarlığını yapmış bir cemiyette, aile, mahalle, kültür ve buna benzer bütün içtimai müesseseler ve bunları oluşturan kişilerle onların arasındaki münasebetler İslami bir anlayışla yoğurulup şekillendiği için nesillerin topyekûn “inkârcı” olmasına müsaade etmezler. Bugünkü bozulmuş halleriyle bile, imkanlar dahilinde, inkârı engelleme vazifesini yerine getirirler. Bunun en büyük delili yıllardır aralıksız devam eden uğraşlara rağmen, “uçlarda” yaşayan bir kesim dışında, mukaddesatı cemiyetten söküp atma çalışmalarının sonuçsuz kalmasıdır. 

İman ve maneviyatla problemleri olanlar her türlü eziyetlere ve hatta zaman zaman kaba kuvvete dahi baş vursalar da tamamen inkârcı bir cemiyet ortaya çıkarma emellerine ulaşamamışlardır. Ancak bahsettiğimiz gibi Allah’a giden yollar gibi bu yollardaki tuzakların sayısı da oldukça fazladır. İstedikleri türden inkârcı bir cemiyet oluşturamayacaklarını anlayan bu mukaddesat düşmanları, yılmadan her yolu deneyerek zihinleri bulandırmaya, iman dolu sineleri kurcalamaya devam etmiş ve bundan sonrada edeceklerdir. Ne yazık ki son zamanlarda bu gayretlerin neticesini de almaya başlamışlardır.

Bahsettiğimiz gibi asırlar boyu İslam’ın sancaktarlığını yapmış, bütün müesseseleri İslam’a göre şekillenmiş ve İslam’ın zerrelerine kadar işlediği bir cemiyetin fertleri zorla yahut güzellikle inançsızlığa, topyekûn inkara razı edilemezler. Sıradan bir vatandaşa dahi hangi üslupla olursa olsun bu fikri yerleştirmek neredeyse imkansızdır. Günümüzdeki bozulma ve kokuşmuşluğa rağmen bu işin zorluğu pek kolay fark edilebilmektedir. Fakat yaşanan bozulma ve kokuşmuşluğun tesiriyle kafası ve gönlü karışan fertler pek tabii farklı akımlara meyledebilir farklı anlayışlara kayabilirler. 

İlk bakışta farklı bir anlayış imajı çizen, akıl ve mantık ilkelerine uyguluk iddiası taşıyan, topyekûn inkarın bir durak öncesi olarak adlandırılabileceğimiz ancak neticede ondan farkı olmayan deizm, kendisi bir hayli eski olsa da bahsettiğimiz bozulma ve kokuşma içerisinde tekrardan gün yüzüne çıkan, kendisine taraftar toplayabilen sapkın anlayışların son zamanlarda en moda ve en meşhur olanlarındandır. 

Birkaç ay evvelinde biraz da siyasi bir polemik olarak gündemde üst sıralara taşınan deizm meselesi, bazılarına göre kitleleri peşine katıp sürüklemekte bazılarına göre ise farklı olma sevdasındaki birkaç kişi dışında taraftar bulamamaktadır. İşin aslı deizm ne birilerinin bahsettiği gibi, en azından şimdilik, cemiyeti kasıp kavuran, kalabalıkları peşinden sürükleyen bir akımdır ne de ergenlik çağındaki gençlerin “farklı olma” ihtiraslarının bir neticesi olarak değerlendirilip göz ardı edilebilecek basit bir meseledir. Şimdilik az sayıda da olsa bir taraftar kitlesi vardır ve giderek sayıları artmaktadır. Bu haliyle de tedbir alınması gereken bir mesele olarak göze çarpmaktadır. 

Deizmi benimseyen yahut ilgi duyanlarının sayısının her geçen gün artmasının yanında daha tedirgin edici olan bir başka hadise de bu taraftar kitlesinin ekseriyetle din eğitimi veren müesseselerin talebe ve hocalarından oluşmasıdır. “Tuzun kokması” olarak adlandırabileceğimiz bu hadisenin farklı örneklerine, kendi çevremiz de dahil olmak üzere, her geçen gün daha sık rastlıyoruz. Memleketimizde faaliyet gösteren bir derneği de olan deizm, daha ziyade, adı konulmamış da olsa, “gelenek” ile mücadele içerisine giren bu kitle tarafından parlatılmaktadır. 

Deizmin ne olduğuna gelince, taraftarları birbirinden farklı düşüncelerle deizme ulaştığından tek bir deizm yorumundan bahsetmek pek mümkün değildir. Ancak halk arasındaki “tatile çıkmış Tanrı” yakıştırması, bunun çok kestirme ve yetersiz bir tarif olduğundan şikâyet edildiği halde, en çok bilinen ve en isabetli tariflerden birisidir. Yaratıcının kâinatı kusursuz biçimde yarattığını ve sonrasında ona müdahale etmesine gerek olmadığını, yani peygamber ve din göndermediğini, savunan deizme göre insan doğuştan inanmaya meyillidir ve aklını kullanarak yaratıcının varlığını eninde sonunda bulacaktır. Bu haliyle deizm en hafif tabiriyle herhangi bir dini otorite ve kaideye bağlı kalmak istemeyen insanların “beleş din” talebini karşılayan bir anlayış olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Deizmin felsefi temelleri Aristoteles’e kadar geriye götürülse de günümüzdeki deist anlayışın kökleri daha çok XVI. asırda Hıristiyanlığa karşı bir tepki olarak başlayan felsefi ve teolojik tartışmalar olarak görülebilir. Hristiyanlığın tahrif edilmesiyle ortaya çıkan asli günah, teslis inancı ve kilisenin baskıcı otoritesi sebebiyle yeni arayışlar içerisine giren batı dünyasında yaşanan kırılma müspet netice vermemiş ve batı dünyası hakikati ıskalayarak bir yanlıştan diğerine sürüklenmiştir. 

İslam coğrafyasında Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi filozoflara da yakıştırılsa da bu düşünürleri deizmle anmak aşırı zorlama bir hareket olacaktır. Çünkü İslam düşüncesinin geneli ele alındığında Hristiyan düşüncesinde olduğu gibi vahye olan güven kökünden sarsılmamıştır. İslam coğrafyasında bazen vahiy ile akıl birbirine çok yaklaştırılsa da vahiy hep bir adım önde tutulmuştur. Hristiyan coğrafyada ise vahyin safiyetine olan güven bir kere sarsılınca geriye aklı mukaddes saymak onlara tek çare olarak görünmüştür ve onları farklı sapkınlıklara sürüklemiştir. 

Bugün ise amentüsü Allah’a imandan ibaret olan deizm, coğrafyamızda fertlerin mukaddesat ile bağlarının kopması için sunulan bir proje, kitapsız, peygambersiz, kuralsız, kaidesiz bir din oluşturmak için oltaya takılan bir yem olarak kullanılmaktadır. Yakın geçmişte “dinler arası diyalog”, “ılımlı İslam” adı altında yapılmak istenen ne ise bugün deizm ile amaçlanan da aynısıdır. Bu tarz projelerle hedeflenen Kur’an ve Peygamber Efendimiz’in (sav) sünneti ile fertlerin arasını açarak onları her bakımdan savunmasız bırakmaktır. 

İslam’ın insan hayatına hudutlar çizmesi, hayatın her sahasında her meseleyle ilgili görüş belirtmesi ve dolayısıyla inananlara bir hayat modeli sunması onun hedef tahtasına konulmasına sebep olmaktadır. İnsanı modern zincirlere vurup köleleştirmek isteyenler karşısında gerçek manada direniş gösteren tek ve geçerli nizam olan İslam, bu hususiyeti sebebiyle “modern köle tacirleri” tarafından aşılmak zorunda olan bir engel niteliğindedir. 

İslam müminleri Kur’an ayetleri ve Peygamber Efendimiz’in (sav) örnek yaşantıları yani sünnet-i senniyesi ile gelebilecek her türlü saldırıya karşı muhafaza etmektedir. Bunlar Müslümanların elinden bazen mealcilik, selefilik gibi akımlarla peyderpey bazen de deizm gibi akımlarla toptan alınmaya çalışılmaktadır.

İktisadi, siyasi, içtimai, ahlaki, ruhi ve akla gelebilecek her konuda ferdi ve cemiyeti koruyan bir kalkan vazifesi gören din-i mübin-i İslam’ın, kaynakları tartışmaya açılarak, amentüsü sorgulanıp yok sayılarak, savunmasız hale getirilmeye çalışılan günümüz insanı “modern köle” olmak istemiyorsa her zamankinden daha çok Kur’an ve sünnete sahip çıkmalı “Allah’ın ipine” sımsıkı sarılmalıdır. 

Cenab-ı Hak bizleri Kur’an ve Efendimiz’in (sav) sünnetinin rehberliğinden bir an olsun ayırmasın.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:04

SÂDÂT-I KİRAM -3

Sâdât ı Kiram 3

Sâdât-ı Kiram -3 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Sâdât-ı Kiram -3

 

Muhterem kardeşlerim, Rabbimiz celle ve ala hazretleri Hazreti Âdem’den beri insanlığa yaradılış gayesini anlatacak, onlara yüce zatını tanıtacak peygamberler, Hatemü’l-Enbiya olan Efendimiz’in sırlanmasından sonra da dostlarını göndermiştir. Yani hiçbir zaman yoktur ki, Cenabı Rabbülalemin ile irtibatlı bir peygamber veya bir insanı kamil olmasın. İşte Efendimiz (sav) ile nübüvvet hatmolununca, yine Efendimiz’in işaret ve beşaretleriyle ilmiyle amil, firaset ve basiret sahibi, abid, murad-ı ilahiyeye vakıf, varisi Rasulullah ulemanın kıyamete kadar Allah’ın lutfuyla insanlığın hizmetinde olacağı kesindir. 

Hadisi şeriflerde Rasulullah buna işareten buyurmuşlar ki:

“Ümmetimden bir topluluk (kıyamete kadar) Allah’ın emrini ayakta tutmaya devam ederler. Onları terk edenler ve muhalif davrananlar kendilerine bir zarar veremez. Bu, Allah’ın (kıyamet) emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler.” (Buhari İ’tisam 10)

“Ümmetimden her devirde sabikun (hayırlarda önderlik eden ehlullah) bulunur.” (Süyuti, el-Camiu’s-Sağir, 7327)

Şüphesiz Allahu Teala bu ümmet için her yüz senenin başında onları dinleri yenileyecek (kalpleri nifak ve gafletten, halleri bidat ve masiyetten temizleyip kulları Allah’a sevk edecek) kimseler gönderir.” (Ebu Davud, Melahim, 1, Hakim, Müstedrek, IV, 523.)

Dolayısıyla Allah Rasulün’den tevarüs eden bu silsile aleddevam hizmetlerine devam etmektedirler.

Günümüz cehalet, gaflet, dalalet ve deccaliyet asrında, ümmetin her açıdan perişan olduğu bir dönemde; daha dünyaya gelmeden mübarek dedeleri tarafından müjdelenip ve ismi verilen, neseblerinde olan manevi emanetlere sahip olacağını bildirilen ve dünyayı şereflendirdiklerinde daha çocuk yaşlardayken çevredeki evliyaullah tarafından maneviyatı keşfedilen Esseyyid Mevlâna Yakub-i Sâni (ksa) Hazretleri bahse konu olan hizmeti devam ettirmektedirler.

Kendileri daha üç dört yaşlarındayken bir çocuktan beklenemeyecek derecede bir kemal ve dine karşı bir ilgi, alaka, muhabbet duymaya başlıyorlar. O yaşlarda mahallelerinde bulunan aynı zamanda mahallenin muhtarı olan Kadiri meşayıhından Hacı Şükrü SARUHAN Hazretleri isimli bir devletli zatın zikir halkalarında bulunurlar. Bazen bu zikirler sırasında küçük olduğu için şeyh efendi kendilerini omuzlarına alırlarmış ve dervişlerin ağzından yeşil dumanlar çıktığını görüp: “Hacı baba bu adamlar yanıyor!” dediklerinde: “Sus oğlum sus!” der ağızlarına bir çikolata verip sustururlarmış. Beş yaşlarındayken akrabaları bazı hastalar getirip kendilerine Kur’an-ı Kerim’den bazı sureleri okutur, hastanın ağrıyan yerine ellerini sürerlermiş. Allah’ın izniyle hasta iyi olurmuş.

Yedi sekiz yaşlarındayken bir Kadir Gecesi evlerinin bahçelerine semadan sanki bir ipe tutunmuşçasına bazı nurani zatların indiğini görüyorlar. Devamını kendilerinden dinleyelim: “Bunlar ne insana ne de başka varlığa benziyorlardı. Suretlerinin tarif edilmesine imkân yok. Ömrümde böyle bir şey görmemişim. Bende bir heyecan var fakat korku yok. Bahçede eski bir havuz kalıntısı vardı. O havuzun etrafında halkalandılar. Acayip bir sohbet ve ülfet, zikir ve meşk-i ilahi yapıyorlar. Aradan bir zikir yapıyorlar. Ama çok hoş bir hal var. O halleri beni cezb etti. Oradan çıktım. Onların arasına karıştım. Onların içinde bazı manevi haller oldu. Bazı hikmetler ve bilmediğim hallere vakıf oldum. Kendi aralarında bazı konuşmalara şahit oldum. Zekam üstünde bir çalışma yapmalarını birbirlerine telkin ettiler.

Zihni açıcı, sadrı genişletici, ilmi arttırıcı gibi bize verilmesi gereken bazı şeyleri istişare yaptılar. Ben kim olduklarını sordum. Bana kim olduklarını açıkladılar ve bana bir elma verdiler. Elmayı ben aldım tekrar eve döndüm onlar aynı şekilde geldikleri gibi geri döndüler. Bende daha yatamadım. Bende sürekli bir zikir hali, Kur’an okuma arzusu oldu.

Sabahleyin kalktık o elmayı sıkı sıkıya tutuyorum. Valideme gösterdim. Ona her şeyi anlattım. O beni Şükrü Babaya götürdü. Şükrü babayla beraber o zaman Arapça okuduğum Güneydoğulu bir zat vardı onu da çağırdılar. Beni tekrar tekrar konuşturdular. Ve sonunda o elmayı çeriyle çöpüyle bana yedirdiler. Ben elmayı yiyince bana bazı gizli sırlar açıldı. Kur’an’ın manasına ve bazı eşyanın hakikatine vakıf olmaya başlayıp okuduklarımı farklı açıdan anlamaya başladım.”

Bu hadisenin üzerine Hâce Hazretleri’ni kendinde oluşan bu manevi hallerin terbiyesi ve bir kalıba girmesi ve hem de zahiri ilimlerin tahsili için Güneydoğudaki medreselere gönderirler. Orada dönemin en büyük alimleri ve meşayıhı ile tanışır. Bunlardan ilki Mardin’in Cizre kazasında büyük alim ve Allah dostu Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ismiyle meşhur olmuş devletli zattır.

Bu zatın ahireti şereflendirmesinden sonra Bitlis’in Norşin (Güroymak) köyüne geliyorlar. Burada Hazret Muhammed Dıyauddin (ks) hazretlerinin neslinden ilim okumaya devam ediyorlar. Seyda Muhammed Baki hazretlerinin oğlu Hoca Abdullah isminde bir zatın yanında sarf, nahiv ve diğer alet ilimlerini okuyorlar. Oradayken zamanın Ğavsı Abdulhakim el-Hüseyni (ksa) hazretlerini görüyorlar ve sonraki hayatlarında adeta her sohbetlerinin konusu olan, ruhumun ruhu, gözümün nuru, canımın cânı buyurdukları gönüllerini fetheden bu büyük veliye intisap ediyorlar.

O zat ile birlikte Siirt Baykan’a geliyorlar. Nakşibendi usullerini talim edip bu güzide tarikatta üç sene gibi kısa bir zamanda defaatlerle süluk ikmal ediyorlar ve o devletli zattan üveysi olduklarını öğreniyorlar. Ğavs (ksa) hazretlerinin ahireti şereflendirmeleriyle tekrar Norşin’e dönüyorlar. Abdulhakim Efendinin arkadaşlarından olan Şeyh Muhammed Maşuk hazretlerinin yanında derse devam ediyorlar. Onunla birlikte hacca gidiyorlar. Bundan sonraki hayatlarını da oldukça fakirlik içerisinde çile ile geçiriyorlar. Oldukça yokluk içinde bazen bir kaç zeytin, bazen suya ekmek doğrama şeklinde okuyorlar.

Maşuk Efendi (ksa) vefat edince Tillo’ya gidip yine Maşuk efendinin mücazlarından olan Molla Burhaneddin Mücahid hazretlerinin yanında ilme devam ediyorlar ve bu zattan ilim icazetini alıyorlar. Tillo’da okurken dışardan İmam Hatip diploması alıyorlar. Bir müddet imamlık yapıyorlar. Gençlik yıllarında oldukça hareketli bir mücadelenin içinde oluyorlar. O dönemdeki siyasi çalkantıların içerisinde İslam gençliğini beşeri ideolojilerin tuzağından kurtarıp İslam’a bağlanmalarına sebep olacak şekilde mücadele ediyorlar.

Bu yüzden hükûmetle araları açılıyor. Farklı çilelere maruz kalıyorlar. Vefatlarına kadar Mehmet Zahid Kotku (ksa) hazretlerini kendilerine sohbet şeyhi olarak kabul edip sohbetle-rinde bulunuyorlar. Üstat Necip Fazıl ve Ahmet Selami TOSÇUOĞLU ile yakın ilişkileri oluyor. 1980 darbesinden sonra bazı tutuklanma hadiseleri gerçekleşiyor. Delil yetersizliğinden ser-best kalıyorlar. 

İnşallah bundan sonraki bölümümüzde Hâce Hazretlerinin (ksa) mübarek yaşantılarından ve günümüz insanına nasıl bir reçete sunduklarından âcizane biraz anladıklarımızdan, biraz kendilerinden duyduklarımızdan bahsetmeye çalışacağız, inşaallah. . . 

Cenab-ı Hak onların tasarruf ve himmetlerini üzerimizden eksik etmesin ve her daim birlikte olmamızı nasib kılsın. Âmin...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:03

ASRI SADETTEN NUR DAMLALARI

Asrı Sadeeten Nur Damlaları

Asrı Sadetten Nur Damlaları - Tamer Doymuş

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Asrı Sadetten Nur Damlaları

 

Fudale ibn Ubeyd’den (ra) rivayetle: Efendimiz(sav) şöyle buyurdular:

“Üç kimse vardır ki onların günahları sorulmaz (ateşe atılır). Birincisi İslam toplumundan ayrılıp da idarecisine asi olan ve isyan üzere ölen kimsedir. İşte bundan günahı sorulmaz. İkincisi Efendisinden kaçan erkek veya kadın köle.

Üçüncüsü bir kadın ki, kocası gurbete çıkmış ve kendisine dünya geçimini sağlamıştır. Böyle iken onun arkasından süslenip dışarı çıkmış ve dolaşmıştır.” 

İlim konusuyla ilgili olarak:

Mu’az b. Cebel’dan (ra) rivayetle: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “İlim öğreniniz. Çünkü Allah için ilim öğrenmek haşyettir. İlim Talep etmek ibadettir. İlmi müzakere etmek tespihtir. İlmi aramak araştırmak cihattır. Onu bilmeyene öğretmek sadakadır. Zira onunla haram ve helal bilinir. İlim, cennet ehlinin feneridir. Issızda insana yakın dosttur. Gurbette arkadaştır. Yalnızlıkta sohbet edilendir. Sevinçte ve zararda yol gösterendir. Düşmana karşı silahtır. Dostun yananda süstür. Allah ilimle kimi kavimleri yüceltir, onları hayırda öncü ve imam kılar. İzleri takip edilir. Fiilleri rehber olur. Fikirlerine müracaat edilir. Melekler onların dostluğunu ister, Kanatlarını onlara sürerler. Kuru ve yaş her şey, deniz hayvanları ve sürüngenler, yırtıcı hayvanlar, ehli hayvanlar hepsi onlar için af dilerler. Çünkü ilim kalbi cehaletten kurtarıp dirilten hayattır. Gözleri karanlıktan kurtaran ışıktır. 

Kul ilim ile hayırlar menziline ve dünya ve ahretteki yüksek derecelere ulaşır. İlmi tefekkür etmek (nafile) oruca denktir. İlim dersi (gece) kıyamına denktir. Onunla akrabalık bağları tazelenir, helal haramdan ayrılıp bilinir. İlim imamdır, amel de ona tabidir. Mutlular ona ilham olunur, bedbahtlar ondan mahrum edilir.” 

Ebu Umame el-Bahili’den rivayetle: Veda haccı sırasında Rasulullah (sav) el-Fadl b. El-Abbas ile birlikte gözlerinde siyahlık beyazlık bulunan bir deveye binmişti. O gün Rasulullah (sav) insanlara şöyle buyurdu: “Ey insanlar! İlim Geri alınmadan ve kaldırılmadan önce ondan bir şeyler alın.”

Allah (cc) şu ayeti indirdi: “Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Eğer kuran indirilmekteyken sorarsanız onlar size açıklanır. Allah onları şimdilik affetti. Allah çok bağışlayıcıdır, acele edici değildir.” (Maide, 101) Bu ayetin Allah’ın nebisine inmesiyle çok fazla soru sormayı kerih gördük ve bundan çekinir olduk. Bizlere bir bedevi geldi. Ona, soru sormaya teşvik amacıyla bir rida verdik ve sonra dedi ki: “Rasulullah’a şunu bir sor.” O da şöyle sordu: “Ey Allahın Nebisi! Mushaflar aramızda iken, bizler de içindekileri öğrenmiş ve kadınlarımıza, çocuklarımıza ve hizmetçilerimize öğretmişken ilim nasıl bizden kaldırılacak?”

Rasulullah (sav) başını kaldırdı, yüzünde öfkesinden dolayı kızardı. Buyurdu ki: “Anan seni yitirsin! Yahudiler ve Hristiyanların da kitapları aralarındaydı. Ancak onlar peygamberlerinin getirdiklerinden bir harfe dahi sadık kalmadılar. Dikkat edin, ilmin gidişi onu taşıyanın gidişi iledir.” Bunu üç kere tekrar etti. 

Ebu Zer’den (ra) rivayetle: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Kalbini ihlâsla imana tahsis eden, kalbini selim, dilini sadık, nefsini mutmain, ahlakını güzel kılan, kulaklarını (haramların haricindekileri) dinlemeye ve gözlerini (haramların dışındakilere) bakmayı açık tutan kimse kurtuluşa ermiştir. Şüphesiz kulağı dinleyen, gözü bakan kıldı. Kulağa gelince o dikkatle dinleyendir. Göz ise kalbin kavradığını itiraf edendir. Kalbini uyanık tutan kurtuluşa ermiştir.”

Esma bt. Umeys el-Has’amiyye’den (r.anha) rivayetle: Rasulullah (sav) şöyle derken duydum: “Boş hayallere kapılıp da büyüklenen, Kebir ve Müteal olan Allah’ı unutan bir kul, ne kötü kuldur! Zorba olup da haddini aşan, Yüce Cebbarı unutan bir kul, ne kötü kuldur! Gaflete dalarak gülüp eğlenen, kabri ve çürümeyi unutan bir kul, ne kötü bir kuldur! Zulmeden, taşkınlık eden ve başlangıcı ve sonu unutan kul ne kötü bir kuldur! Aldanıp da dini alet ederek dünyayı isteyen bir kul ne kötü bir kuldur! Şüpheler ile dini vazifelerinden kurtulmaya çalışan bir kul, ne kötü bir kuldur! Tamahları kendisini oradan oraya sürüklediği kul, ne kötü bir kuldur! Heva ve heveslerinin saptırdığı kul, ne kötü bir kuldur! İstek ve arzularının kendisini zillete düşürdüğü kul, ne kötü bir kuldur!”

Rasulullah’e karşı yapılan davranış ve sonu:

Cabir b. Abdullah’dan rivayetle: Rasulullah Cirane’de (bir mevki) ganimet mallarını taksim ediyordu. Bu esnada bir kişi: “Ya Muhammed sen adalet etmedin!” dedi. Bu söz üzerine Rasulullah: 

“Sana yazıklar olsun! Ben adalet etmeyince benden sonra kim adalet edecektir?” diye cevap verdi. Bundan sonra Ömer (ra): 

“Ya Rasulallah! Bu münafığın boynunu vurmam için beni bırak!” dedi. Rasulullah (sav) cevaben:

“Şüphesiz bu adamın arkadaşları veya arkadaşçıkları vardır. Bunlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kur’an onların boyun çemberlerini geçmeyecektir. Ok süratle avı delerek öteye çıktığı gibi bunlar da dinden hızla çıkıvereceklerdir.” dedi.

Bu şahsın Temim kabilesine mensup Zülhuveysıra olduğu ibn İshak tarafından zikredilmiştir. 

Zehebi de Bu şahsın adının Herkus ibn-i Züheyr olduğunu, sonraları Haricilerin başına geçtiğini ve Nehrevan savaşında öldürüldüğünü haber veriyor. 

Rasulullah’ın (sav) hükmüne razı olmamak ona itiraz etmenin feci sonucunu görnekteyiz. Oysa ki Allah ve Rasulü bir konu hakkında hüküm verdiği zaman müslüman erkek ve kadının nasıl haraket etmesi gerektiğini Kur’an şöyle açıklıyor: “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Müslümana yardım etmek:

Hz. Ebu Hureyre’dan (ra) rivayetle: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Her kim bir müslümanı dünya sıkıntılarının birinden kurtarırsa Allah da onu kıyamet gününde bir sıkıntıdan kurtarır. Kim darda kalan bir kimseye kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık ihsan eder. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette, onun ayıbını örter. Kul (din) kardeşinin yardımında oldukça Allah da kulun yardımındadır.”

Kardeşlik hukukuyla ilgili olarak

İslam’ın ilk yıllarında Müminlere uygulanan dayanılmaz işkenceler üzerine Efendimiz (sav) müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerini emrettiler. Bunun üzerine müslümanlardan bir grup Habeşistan’a hicret ettiler: Osman b. Mazun da (ra) hicret edenler içerisinde bulunuyordu. Bir gün muhacirlere kureyşin müslüman olduğu haberi geldi. Bu haber üzerine ashabın bir kısmı hemen eşyalarını toplayıp Mekke’ye yola çıktılar. Fakat Mekke yakınlarına geldiklerinde bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. O an büyük bir hayal kırıklığına uğradılar ama olan olmuştu artık Mekke gözlerinin önündeydi. Geriye dönme imkânları yoktu. Müslümanların geldiği haberi Mekkelilere ulaşınca, avı ayağına gelmiş gibi harekete hazır bekliyorlardı. O vakitler himaye saygı duyulan bir gelenekti. Mekke’nin ileri gelenlerinden birinin himayesine girildiği vakit ona kimse dokunamazdı. Fakat bu himayeye mazhar olmak o gün için herkese nasip olmamıştı. Müslümanlardan çok azı bundan faydalanarak Mekke’ye güvenle girmişti. Bunlardan biri de Osman b. Mazun’du. Osman b. Mazun (ra) Velid b. Muğire’nin himayesinde Mekke’ye eziyet ve işkenceye uğramadan güvenle girmişti. 

Fakat Peyamber (sav) terbiyesinde yetişen Osman b. Mazun (ra) Mekke’de kendilerini himaye edecek bir dost ve yardımcı bulamayıp ezilen mümin kardeşlerini görünce, kendi rahat durumuna vicdanen rahatsızlık duymuş ve Velid b. Muğire’ye giderek, onun himayesinden çıkmak istediğini düşünüyordu. 

Kendi kendine “Vallahi kardeşlerim böyle eziyet çekerken, benim müşrik bir insanını himayesinde emniyette olmam bir eksikliktir!” Velid b. Muğire’ye gitti ve ona: “Ey Abduşşems’in oğlu! Zimmetin tamam, artık senin himayenden çıkıyorum!” dedi

Velid b. Muğire: “Niçin ey kardeşimin oğlu? Yoksa kavminden biri sana eziyet mi etti?” dedi. 

Osman b. Mazun (ra): “Hayır; fakat ben Allah’ın himayesini tercih ediyorum. O bana yeter.” dedi. Sonrada Velid’e: “Şimdi Kabe’ye gidelim ve senin himayenden çıktığımı herkese ilan et!” dedi. Birlikte Kabe’ye gittiler ve Velid yüksek sesle durumu etraftakilere duyurdu. Osman da: “Evet doğru söylüyor. Velid vefakâr ve cömert bir insan; bana da gayet iyi davrandı. Fakat ben Allah’ın himayesini tercih etim. O bana kâfidir.” dedi. 

Oradan ayrılan Osman b. Mazun (ra) Mekke’nin şairlerinden olan Lebidin de içinde bulunduğu bir topluluğa uğradı Lebid orada şiir okuyordu. Bir ara: “Biliniz ki Allah hariç her şey yok olucudur!” dedi. Osmanb. Mazun da doğru söyledin, dedi. Bu defa Lebid: “Ve her nimet yok olmaya mahkûmdur.” dedi. Bunun üzerine Osman b. Mazun: “Hayır yalan söyledin. Cennet nimetleri ebedidir!” dedi. Lebid orada bulunanlara: “Bu arkadaşınız eziyete uğramamış. Bu ne zaman ortaya çıktı!” dedi. İçlerinden biri: “Bu ahmağın tekidir, atalarının dinini terk etti. Sen onun sözlerine aldırma!” dedi. Osman b. Mazun (ra) buna itiraz edince aralarında tartışma çıktı. Adam Osman’ın gözünü üstüne bir tokat attı. Durumu gören Velid: “Himayemde olsaydın bu başına gelmezdi!” dedi. Osman b. Mazun da: “Hayır Allah’a yemin olsun ki, isabet alan bu gözüm, diğer sağlam gözüme nispetle benim için daha değerlidir. Ey Velid! Ben senden daha güçlü ve yüce olan Allah’ın himayesindeyim!” dedi. 

Evine doğru yol alırken şu şiiri okuyordu: “Bununla düşmanımın eline bir şey geçmez. Allah bunun sevabını fazlasıyla verir. Allah’ın mesut ettiği insan gerçekten mesut olur. Siz her ne kadar bana sapık ve delalette deseniz de ben Rasul Muhammed’in diniyle hayat bulmuşum. Sizin azgınlıklarınıza rağmen bununla tek dileğim Allah ve hak din İslam’dır. 

Osman b. Mazun (ra) Velid’in himayesini terk ettikten sonra diğer Müslümanlarla birlikte bir çok acı ve işkenceye maruz kaldı; fakat bu eziyetler müminlerin imanını olgunlaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Onlar korkmadan yılmadan, yeise düşmeden hak bildikleri yolda kararlı adımlarla devam ettiler. 

Sonunda Osman b. Mazun Medine’ye hicret etti. Osman b. Mazun bir gün üzerinde eski ve yırtık bir elbise olduğu halde mescide girmişti. Onu bu halde gören Allah Rasulü duygulanmış ve şöyle buyurmuştu: “Sabah başka Akşam başka elbiseler giydiğinizde, önünüze yemek kaplarından biri konulup, biri kaldırıldığında, evlerinizi Kâbe gibi örttüğünüzde (o günler geldiğinde) haliniz ne olacak?” Ashab: “Bunun olmasını isterdik ya Rasulallah, rahat ve huzura kavuşurduk!” dediler:

Rasulullah: “Bu olacaktır; Ama bu günleriniz daha hayırlıdır.” buyurdu.

 

Kaynak
-Edebül Müfred, İmam Buhari
-Sünen-i İbn Mace
-Ümmetin Yıldızları, Halid Muhammed Halid
-Rasulullah’ın Hutbeleri, Siyer Yayınları
-Kitabul-Edeb, Sünen-i Ebu Davud

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:02

HUZURA KAVUŞMANIN İLK KAPISI TEVBE MAKAMI

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı - Şeb-i Vuslat

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı

 

el-Hâdi isminin tecelliyesi iman edenlere; el-Gafûr, er-Rahim isimlerinin tecelliyesi tevbe edenlere mahsustur. Allah (cc) tevbe edenlere şüphesiz Gafûr-ur-Rahim’dir. Tevbe etmeyenleri ise dilerse afuv eder. Bu makamda ciddi olmayan yükselemez, istikametinin doğruluğuna asla imkân bulamaz. Tevbe makamı bir arsadır, istikamet o arsanın üzerinde yapılacak binadır; havada bina yapmak mümkün olmadığı gibi tevbesiz istikamet de muhaldir. Tevbesi olmayan müminin makamı da yoktur. Makamı olmayanın hali de yoktur. Şayet bir insan havada uçsa bile tevbe ve istikamet olmadığı müddetçe gördüğü hal istidracdır, şeytanidir.

Tevbe: inâbe ve icâbe’den ibaret iki basamaklı bir merdivendir. Bu merdivenle insan, esfel-i sâfilinden a’lâi illiyyine, hayvan mertebesinden melekten üstün mertebeye, âlem-i şuhuddan âlem-i gayba yükselir. Tevbenin birinci basamağı inâbedir. İnâbe Allah’ın (cc) korkusundan ibarettir. Mü’min günahın zulmetinden dolayı Allah’tan (cc) korkar. Ne vakit ki kul zayıflığını ve zayıflığı ile beraber cesaretini, onun yanı sıra Allah (cc) korkusunu ve Cenâb-ı Hakk’ın (cc) azametini düşünürse o kadar korku kalbine gelir ki bedeni ondan titrer. Bu düşünce ile basiret üzere hareket eder ve isyanı terk eder. Mümin de kalbinin inâbe şubesi yıkılmadığı müddetçe isyan etmeye cesaret edemez. Tevbenin ikinci basamağı, Allah’tan (cc) utanmaktan ibarettir. Bir mü’min, Allah (cc) benimle beraberdir diye inandı mı, azametinden utanır. Rabbim beni görür, kalbimi bilir, hareketimi murakabe eder demekle Allah’a (cc) karşı mahcup olur. Evvelki günahlardan mahcup olmak ve hâlihazırda Allah’tan utanmak, aşktan daha ziyade kavuşturucu müstakil bir yoldur. Allah’ın (cc) korkusu ve O’ndan haya etmek insanı tevbeye sevk eder. Eğer bu iki basamak olmazsa kul tevbeye muvaffak olamaz. Ehli kemâlin sohbeti kalbe inâbe ve isticâbeyi celbeder.

Zira ehli kemalden korkmak veya utanmak, hayâ ve korku makamına vesile olur. Faraza bir kâfir, kâmilin sohbetine devam ederse inâbe ve isticâbe kalbine gelebilir. Sohbete devam eden müslimin ise kalbindeki inâbe ve isticâbe tohumu, mevcut olduğundan kemiyetten derhal keyfiyete geçer. İnâbe ve isticâbe kâfirin kalbine girse küfrünü, mü’minin kalbine girse isyanını terk eder. Kâfirin tevbesi imana gelmesidir. Mü’minin tevbesi ise isyanı terk, ibadete devam etmektir, ayrıca geçmiş günahlarından pişman olmaktır. Yani tevbe, fenalıklardan pişman olmaktan ibarettir. 

Şeyh Ahmed Dıyâuddin: “Avamın tevbesi, küfür ve zulüm yapmaktan dönüştür. Bu tevbenin şartı, mezalim ve hukuku sahiplerine vermek, geçmiş günahlara pişman olmaktır, hâlihazırda isyanı terk etmek, gelecekte işlememeyi azimlemektir. Sıddikıyyelerin ittifakıyla namaz kazalarını ödemek de tevbe şartlarındandır.” buyurmuştur. 

Şeyh Fethullah Verkânisli, namazın kaza edilmesi hakkında şiddetle tavsiyede bulunmuştur. Pir-i Şâzeli: “Tevbe ile kendini tamamen terk et!” buyurmuştur. Şâh-ı Nakşibend: “Nefsini terk et, haram ve mekruhu terk et, ahireti terk et, neden terk ediyorum demeyi de terk et, bu takdirde tevben sahih olur, istikamet kapısı açılır!” demiştir. Şeyh Abdulkâdir Geylâni kaddesallahu sırrah-ur-rahmâni: “Nefsini günahlara alıştırdığın gibi tevbeden sonra ibadet etmeye alıştır. Hatta unutkanlık ve gafletten bile tevbe et!” demiştir. Avamın tevbesi bundan ibarettir. 

Havasın tevbesi ise iki kısımdır: Birincisi, sair mü’minlerin havâssları olan evliyadan avamın tevbesidir. Bu tevbe dünyayı sevmekten, kederlenmekten, helale fazla dalmaktan tevbedir. İkincisi, evliyâdan havassın tevbesi ise zikre ara vermekten, huzur ve nisbetten bir an ayrılmaktandır. Bu kısım evliya, birinci sınıfta ehli tasarruf olanlardır.

Bu makama işareten: “Bazan kalbime duman = zikre ara vermek geliyor. Ben de ondan dolayı yetmiş kere istiğfar ederim.” buyrulmuştur. Bu hadise binaen ehli kemal: “Hangi tabakadan olursan ol, günde en az yetmiş kere estağfirullah demek, tevbe etmek yine lazımdır.” dediler. Beş vakit namazdan sonra istiğfarın efendisi diye tabir olunan şu duaya devam etmekle müntesib tevbeye muvaffak olur. Tevbenin muvaffakiyeti ile istikamet hâsıl olur. İstikamet, her bir ibadeti eda ederken huşu ile yapmak, yaptığı ibadetin keyfiyetini, rüknünü, şart ve sünnetlerini bilmek ve her bir fiili yerli yerinde kılmaktan ibarettir. İstiğfarın efendisi, “Allahumme Ente Rabbi, lâ ilahe illâ Ente, halakteni ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va’dike mesteta’tu, eûzu bike min şerri mâ sana’tu, ebûu Leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi, fağfir li zunûbi, feinnehu lâ yağfir-uz-zunûbe illâ Ente. ”

İbn Ataullah el-İskenderi hazretleri şöyle buyuruyor: Tevbe manevi mevkilerin ilkidir. Ey kul! Allah’tan her vakit tevbe iste. Zira Allah seni buna davet etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Hep birlikte Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur 31). Ve yine şöyle buyurmuştur: “Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara:222). 

Allah Rasulü de (sav) buyurmuştur: “Kalbimde bazen gaflet gelir de, bundan dolayı günde yüz defa Allah’tan af dilerim.” Sende tevbe etmek istersen, ömrün boyunca tefekkürü elden bırakmaman gerekir. Her günün sonunda o gün neler yaptığını düşün! Eğer kendini Allah’a kullukta bulursan, bundan dolayı Allah’a şükret. Allah’ın emirlerine aykırı davranışlarda bulunursan, bundan dolayı da nefsini kötüle ve Allah’tan seni bağışlamasını dile; günahkârca bir yaşantıyı terk ederek, O’na tevbe et, O’na dön. Senin için Allah ile baş başa kalarak nefsini kınadığın bir yalnızlık ortamından daha faydalı bir meclis yoktur. Nefsinin yüzüne gülüp de ardından onu kötüleme.

Aksine onun kötü hareket ve alışkanlıklarından memnun kalmadığını, bundan dolayı oldukça kalbi kırık, üzgün ve elemli olduğunu gösteren asık bir suratla onu eleştir. Böyle yaparsan Allah, üzüntünü sevince, zilletini izzete, karanlığını nura, Allah ile arandaki perdeyi de manevi keşiflere dönüştürür. 

Düşün; senin, işlerinde dikkatli ve dürüst bir vekilin bulunsa, işinde dikkatli ve dürüst olduğu için onu hesaba çekme gereği duymazsın. Vekilin bunun aksine bir ahlak ve tutum içinde olsa, onu kılı kırk yararcasına denetler ve hesaba çekersin. Aynı şekilde senin de bütün işlerin Allah’ın rızasına uygun olması gerekir. İşlediğin her işten dolayı Allah seni kılı kırk yararcasına hesaba çekecektir. Kul bir günah işlediği zaman, o günah sebebiyle kalbinde bir karanlık oluşur. Günah ateşe benzer; ateşin dumanı da is yayar.

Düşün: bir insan bir evde yetmiş sene ateş yaksa, o ev nasıl is tutar ve kararır? Kalpte böyledir; günah manevi kirliliğe, manevi kirlerde kalpte ise yol açar. Kalbin bu is ve kurumdan temizliği ancak tevbe ile mümkündür. Günahın beraberinde zillet, kalp karanlığı ve Allah’ı ondan örten bir perde yayılır ve kaplar. Allah’a tevbe ettiği vakit, günahın bu iz ve etkileri kaybolur. 

Tevbeyi iyice bilmek için, dört büyük tembihi bilmek gerekir. Çünkü tevbe, iman konularının en mühim noktasıdır. Binaenaleyh tevbesi sahih olmayan kendisini hak yolunda tahmin ettiği halde küfre de girebilir. Bilmemek suçtur. Hem de şer-i şerifi bilmemek şerrin ta kendisidir. Tevbe ve dua yapmak kaderden kaçmak değil, kaderle kadere sığınmaktır.

 

Kaynakça:
İsmail Çetin, Edeple Varış Lütufla Dönüş, Dilara Yayınları, 2007
İbn Ataullah el-İskenderi, Gelin Tacı, Üsküdar Yayınevi, 2004.
Yakub Haşimi, Musâhebâtu’l-Fu’ad ve Vesâilu’s- Suâd, Eylül 2013.

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:01

BİR ANNENİN GÖNLÜNDE TAŞIDIĞI ÜMMET

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet 2

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet - Burcu KUL

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Bir Annenin Gönlünde Taşıdığı Ümmet

 

Muhabbet ateşi ile dostlarının gönüllerini yakan Allah’a sonsuz hamdolsun. Rahmet olarak gönderilen diğer peygamberlere baş tacı yapılan Hz. Muhammed Musatafa’ya (sav) ve hidayet yolunun rehberi kılınan al ve ashabına en güzel şekilde salat ve selam olsun. 

Geçen ayki yazımızda Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman Hz. Ali, Hz. Fatıma ve Hz Aişe efendilerimizin ümmet için yapacaklarından bahsettik. 

Onlar tüm asiliklerimize rağmen bizi bağırlarına basmışken biz ne haldeyiz? Onlar bize evlad demişler de, biz birbirimize kardeşim diyebiliyor muyuz? 

Acımız, derdimiz, sevincimiz bir mi? Allah Teala’nın mü’min kullarına buyurduğu “müminler ancak kardeştir” fermanına ne kadar uyabildik? Aramızdaki hukuk Efendimiz’in (sav) belirlediği ölçüde mi? Ashabın yaşadığı kardeşlik duygusundan bizlerde ne kadar var?

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Rasûlullah şöyle buyurdu:

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, Îmân 93)

Günümüz Müslümanlarında kardeşlik duygusu maalesef ki yok denecek kadar az. Bu nedenle Efendimiz’in (sav) bize sunduğu şifayı aramızda çoğaltmalıyız. “Es selamu aleyküm ve Rahmetullahi-Ey kardeşim Allah (cc)’ın selamı ve bereketi üzerine olsun.” Kim olduğumuzu, kime ait olduğumuzu ve bize neyin gerekli olduğunu hatırlatan eşsiz cümle. 

Sanki birbirinizi açabileceğimiz. Bir bir gönlümüzü açabileceğimiz bir anahtar. Selamlaştığımızda, adeta biz onun gönlünü açıyoruz, o bizim gönlümüzü açıyor. Gönülden gönüle yol vardır, buyrulmuş. Selamla birlikte o köprü kuruluyor. Ve o köprünün üzerinden bir inikâs, bir yansıma başlıyor. Bir akış başlıyor. 

Birbirimize adeta bir güven telkin ediyoruz. “Ben senin kardeşinim. Bana her konuda güvenebilirsin. Allah’ın izni ile. Ben elimden gelen neyse bunu senden esirgemeyeceğim. Sana yardım edeceğim. Edebildiğim kadar. İmkânım kadar. Sana yardım edeceğim!” deyip ona güven veriyoruz. Bilmukabil o da bize bu anlamda bir güven veriyor. “Ben de senden icabında bir şey gizlemeyeceğim. Paylaşacağım seninle. Dayanışacağım seninle!” Bir birimize açık oluyoruz. Samimiyet oluşuyor. O samimiyetten doğan iki müminin muhabbeti, Allah için birbirini sevmesi melekleri harekete geçiriyor. 

Melekler bizim için Cenabı Hakk’a istiğfar etmeye, dua etmeye başlıyorlar. Ya Rabbi “Bunlar icabında birbirlerini tanımıyorlar. Karşılaştılar, selamlaştılar ve birbirlerine yöneldiler. Kucaklaştılar (yani manen), kaynaştılar. Bir alışverişleri yok. Bir menfaatleri yok. Bir akrabalık bağları yok, sırf senin rızan için bunu yapıyorlar. Ya Rabbi hasbelbeşer bunların bir yanlışları varsa, sen bunları bağışla ya Rabbi.

Bunların bir müşkülleri varsa sen o müşküllerini halleyle Ya Rabbi. Bunları bir birlerine mahcup eyleme. Bunları mahrum eyleme.” diye bize dua ediyorlar. Melekler bize yardım edebilmek için, bizi başkalarının tehlikesinden korumak için yanımıza geliyorlar. Bizi kuşatıyorlar, korumaya alıyorlar. 

Selamın bir anahtar gibi açması. Kapı açılınca rahmetler dökülüyor. Biz o kişiye “Es selamu aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakatüh” dedik. O da bize “Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berakatüh” dedi. Bu selamlaşma ile kapıları açtık. Yani buyur gönlüme gelebilirsin, gönlüm sana açık, dedik. 

Duygular böyle olunca Cenabı Hak rahmeti ile kuşatıyor. Sonra dostluk başlıyor. Muhabbet başlıyor. Zikir, fikir, sohbet. Böyle devam ediyor yani. 

Yıllardır birlikteymiş, tanışıyor-muşuz gibi hissediyoruz. Kısacık zaman içinde çok şey paylaşmış olduk. Rahmetin üzerimize yağdığını hissettik. Niye? 

Çünkü o işe Allahu Teala karıştı. Allah’ın garantisindedir o iş. Selam böyle kuvvete sahip. Bunu çokça yayın buyuruyor Cenabı Peygamber. Yayın, gönüller yumuşasın. 

Selam yerine göre misal; en sıcak, bunaltıcı bir havada bir mümin kardeşimize soğuk şerbet vermek gibi. O ne kadar ferahlar, bir düşünelim. Öyle bunaltıcı bir havada düşünelim ki soğuk ayran verdik. Hani içimin yağı eridi, derler ya adamın içinin yağını eritecek derecede bir şerbet verdik. Veya Erzurum kışında, o zemheri ayda sıcacık bir çay verdik, çorba verdik adama içti, içi ısındı. Adam rahatladı. Selam öyle bir etki yapar. 

Yani selamlaşmak nedir? 

İlişki içinde olmak. Hal hatır sormak. “Sizi bir direk birbirinizden ayırsa, yolda yürürken direk sizi ayırsa, bir ağaç sizi ayırsa kavuştuğunuzda, bir araya geldiğinizde selam verin birbirinize.” buyrulmuş. Yani bir ağacın ayırdığı zaman diliminde insan gaflete düşebilir. Gönlü bozulabilir. Biz bir taraftan giderken siz diğer taraftan giderken aradaki mesafe bizi yanlışa itebilir. Kavuşunca selam verin, iman tazelemek için. Bu sevgiye sebep olur. 

Mümin kardeşimiz hapşırdı, Allah’a hamd etti mukabele edelim. Ona dua edelim. Elhamdülillah, dedi. Biz de ona “Allah sana merhamet etsin” diyelim. O da bize desin. “Sana da merhamet etsin” desin. 

Yani bir bir menfaatinizi isteyelim. Sıkıntısı oldu, taziyesinde bulunalım. Bunlar sevginin pratikleşmesi. 

Sıkıntıya düştü, bir cenazesi oldu, hastası oldu, başına bir kaza geldi, malına bir zarar geldi; taziyede bulunmalıyız. Geçmiş olsun, demeliyiz. 

Sevgiyi pekiştirmek için, dostluğu pekiştirmek için birbirimizden haberdar olduğumuzu göstermeliyiz. Sevinci oldu, tebrik etmeliyiz, tebşir etmeliyiz. Sırrı oldu, onu saklamalıyız. Güven oluşsun. Sana güvendi söyledi, dedi ki bu sende kalsın. İfşa etmeyip sırrını saklamalıyız. Özrü oldu, bir yanlış yaptı, insandır. Bize karşı bir yanlış yaptı, özür diledi. Bir erdemdir bu özür dilemesi. Özrünü kabul etmeliyiz. İnsanız, her insan hata yapar. Dostundan vaz geçme.

Emaneti oldu. Emanete riayet edip muhafaza etmeliyiz. Bir şey bıraktı bize, bir şey verdi, zayi etmeden onu korumalıyız. Bu eşya da olabilir, bir iffet, namus da olabilir. Yani farklı şeyler olabilir. Neyse. O emaneti koruyup. Emanete riayet etmeliyiz. Gıyabında sürekli ona duacı olmalı. Yüz yüze geldiğimizde anlayabileceği seviyede nasihatçı olmalıyız. 

Bunlar sevgiyi pratikleştirir. Sevgiyi ziyadeleştirir. 

Tebliğe devam edip, tebriğe devam edip, teşviğe devam ettiğimiz halde, o yine bütün bu yanlışlarda, kötüde, muhalefette ıs-rarcı olursa, o zaman yapacak çok fazla bir şey yok. Yine o zaman Kur’an’a müracaat ederiz. “O cahil-lerden yüz çevir. Onları kendi cehaletleri ile baş başa bırak.” Uzaklaşırız. Ama yapılması gere-kenleri sonuna kadar yaptıktan sonra. Çevre-mizdeki Müslümanlarla işte bu diyaloğu bu ilişkiyi muhafaza etmek lazım. Sevgiyi bu anlamda pra-tikleştirmek lazım. 

Allahım! Bizi O’nun (sav) sünneti ile canlandır. O’nun dininde hayat sürerek öldür. O’nun şefaatine erenlerden eyle bizi. O’nun cemaati arasında haşreyle. Bizi kevser havuzuna ulaştır. Havuzun kadehlerinden, ayıplarımızı meydana çıkarılmaksızın içir, pişman olmadan, şüpheye düşmeden, hiçbir değişiklik olmaksızın, fitneye düşenlerden ve fitneye düşürenlerden de olmaksızın, o kevser havuzunun kadehleriyle bize kevser şarabından içir. 

Ey âlemlerin Rabbi olan Allahım. 

Âmin.

 

Yazar: Burcu KUL

 

Sayfa 2 / 258

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort