JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 05 Ağustos 2018 18:34

ASIL GÜNDEM

Asıl Gündem

Asıl Gündem - İrfan Aydın

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Asıl Gündem

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashab-ı kiramın, sadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. 

İçinde yaşadığımız günler havanın bütün soğukluğuna rağmen havayı ısıtacak sıcak gelişmelerle dolu. Kudüs meselesinde önce İslam dünyasını arkasına alan Türkiye daha sonra Birleşmiş Milletler’den karar çıkartarak Amerika’yı yalnız bırakmayı başarmış ve liderliğini perçinlemiştir. 

Tam istim tutmuşken bizim için hayati bir öneme sahip Suriye’deki oldu bittiye getirilen PYD hadisesine de müdahale ederek kanayan yaraya bir neşter vurmuştur. “Zeytin Dalı Harekatı” dosta güven ve sürur verirken düşmana korku vermiştir. Mazlum milletler sevince boğulurken zalimler tedirgin olmuştur. 

Bu sıcak gündem devam ederken asli konularımızdan, asli vazifelerimizden uzak kalmamız, değişmeyen gündemimizi ihmal etmemiz olamaz. Önceki yazılarımızda savaşan erlerin iki türlü olduğunu hatırlatmıştık. Cephede savaşanlar kılıçla, tankla tüfekle savaşırken dua erleri de Mevla’ya (cc) yönelerek dua ile zikir ile manevi desteklerini sürdürmelidir. Eğer dua erleri vazifelerini yerine getirmezse veya ihmalkar davranırsa cephede ağır zayiata ve yenilgiye sebep olabilir. Bu nedenle asli vazifemiz olan kullukta daim olmalıyız, kulluğumuzu derinleştirmeli ve geliştirmeliyiz. 

Tarihte yaşananlar günümüze ışık tutacak bir çok bilgi ve hikmeti içinde saklamaktadır. Bugün birileri sanki İslam tarihi hiç yaşanmamış gibi, sanki Peygamberimiz ve onun güzide ashabı hiçbir şey miras bırakmamış gibi, sanki imamlar, müçtehidler, müceddidler hiç dünyaya gelmemiş gibi kendi işkembeyi kübralarından sallayarak bence diye başlayan cümleler kurup, hiçbir temeli olmayan abuk sabuk görüşler beyan etmektedirler. 

Büyüğümüzün üstüne basarak buyurduğu üzere önce etrafını boşaltıp sonra ana binayı yıkmak istemektedirler. İşte dua erleri, Allah adamları Hakk’ın veli kulları bir bir azaldıkça bu kendini bilmezler ortam bularak rahata rahat konuşmaktadırlar. 

Bunlardan bazıları iddia etmektedir ki: tasavvuf Hint mistizmidir, Yunan felsefesidir, insanı uyuşturup dinin ve hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır! Tasavvuf ve tarikat insanı hayattan kopartıp mağaralara çeker ve hayatın gerçeklerini bilemez hale getirir. 

Halbuki yaklaşık 1500 yıllık İslam tarihi bunun tam aksini söyler. Ehlisünnet bir akideye sahip tasavvuf yolundan gelenler sulak bir yerde, verimli bir toprağa kök salmış meyve ağacı gibi tarih boyunca bol meyve vermiştir. O meyveden sadece Müslümanlar değil gayr-i müslimler bile nasiplenmiştir. Ne acıdır ki adı Müslüman atası Müslüman bugünkü yeni yetmeler nasibdar olamamıştır. Mum dibine ışık vermezmiş. Abdulkadir Geylanileri (ks), İmam-ı Rabbanileri (ks), Şah-ı Nakşibendileri, Mevlanaları, Yunusları bütün dünya görmüşken ve takdir etmişken, o kadar zaman geçmesine rağmen, hayatları ve fikirleri bizlere ışık tutarken, bu insanların bunu görmemeleri yok hükmündedir. 

İngilizlerin yüz, yüz elli yıl önce İslam dünyasına sattıkları neo-selefilik ve reformist akımların yeni bir Müslüman modeli, yeni bir standart prototip oluşturmaları karşısında Kur’an ve sünnetten bir santim bile ayrılmayan zamanın velileri zamana göre hareket ederek o zamanda yapılması gereken en doğru davranış ve hareketi bularak zamana ışık tutmasını bilmişlerdir. 

Afrika’da murabitin olmuş, senüsi olmuş, kadiri olmuş, şazili olmuş; Orta Asya’da nakşibendi olmuş, mücahid olmuş moğola karşı çarpışıp şehid olmuş, Kafkaslar’da bağlı bulunduğu silsileyi unutmayıp koskoca Rus imparatorluğuna kafkas kartalı olmuş, yirmi beş yıl kök söktürmüş, hasılı garip gurebaya yardım etmiş, cephede cihad etmiş, dergahlarda manevi, ahlaki okul kurup nesiller yetiştirmiş, bu dini mübine bin beş yüz yıl omurga olmuş Allah adamlarını şükranla ve minnetle anıyoruz. Allah (cc) bugün de el an devam eden bu yolun büyüklerinin ve bağlılarının yolundan, izinden, dizinden, sözünden, gönlünden ve nazarından bizleri bir an bile ayırmasın. Ömrümüz yettiğince ve kıyamete kadar nesillerimiz ile bu yolun büyüklerinin hizmetinde kalmayı bize nasib etsin…. Bu yolun büyüklerinin bir sohbeti bir nazarı bir gülümsemesi saadet içinde saadet bu yoldan ve büyüklerinden ayrı kalmak velev ki dünyanın en sayılı adamı olsak şekavet içinde dalalet sayılır… 

Evet, zamanın velisi zamana göre zamanın müridi de zamana göredir buyurmuş büyüklerimiz. Bu noktada eğer gerekiyorsa cephede kılıç sallayan mermi atan ölen ve öldürülenle; dergahta, evde, sahrada her daim zikirle, sohbetle, murakabe ile meşgul olan dervişler arasında hiçbir fark yoktur. Hatta dergahta, evde, işyerinde hasılı hayatın içinde, gönlünde, Mevla’yı unutmadan zikir halinde olmak cephede düşmanla savaşmaktan daha zordur. Nitekim Peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellem bir gazadan dönerken “Küçük cihad bitti, şimdi sıra büyük cihadda.” buyurmuştur. İnsan cephede savaşırken düşman açıktır ve neticesi de bellidir. Ya şehidlik ya da gazilik. Fakat kendi nefsinle başa başa kaldığında düşman gizlidir ve içindedir neticesi de çoğu zaman kabirde belli olabilen zor ve meşakkatli bir yoldur. Meşakkatli olduğu kadar sabır gerektiren ve bir usta elinde terbiyesi gereken bir konudur. Bu nedenle büyük cihadda başarılı olan bir çok mücahid cephede düşmana karşı gösterdiği kahramanlığı nefsine karşı gösterememiş ve bu tevhid yolunda düşenlerden olmuştur. Bunun en canlı örneğini Afganistan’da yaşadık biz. Önce Sovyet ayısını dize getiren ve türlü başarılarla destanlaşan Afganlı mücahidler daha sonra aralarında geçen iktidar mücadelesinde Ruslar’dan çok Müslüman öldürüp katil olmuşlardır. Halen daha aradan o kadar yıl geçmesine rağmen toparlanamamışlar, esaret ve sefalet altında yaşamaktadırlar. 

Suriye’de ve fiili cihadın yaşandığı diğer yerlerde de durum bundan farklı değildir. Her yerde aynı sorun vardır. Müslümanlar nefislerinden, enelerinden vazgeçememekte; baş olma sevdaları yüzünden paramparça olmaktadırlar. 

Neticede kuvvetleri gidip izzetsiz bir şekilde düşman elinde yenilmek acısını tatmaktadır.

 

Yazar:  İrfan Aydın

 

Efendimizin Küçük Hizmetcisi

Efendimiz'in Küçük Hizmetçisi: Enes bin Mâlik (ra) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Efendimiz'in Küçük Hizmetçisi: Enes bin Mâlik (ra)

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Azîz olan, Kâdir olan Mevlayı Müteal Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz, şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun.

Anlaşılan o ki son yüz yıldayız. Peygamberimiz Efendimizin (sav) müjdelerine, ulemanın-evliyanın keşif ve işaretlerine göre Hz. Mehdi’den önceki yükseliş günlerindeyiz. İslam’ın son kalesi Osmanlı’nın yıkılışından sonra gün yüzü görmeyen ümmeti Muhammed derlenip toparlanıyor, elhamdulillah. Mevlam bizlere yükseliş günlerini kemali ile gösterir, inşaallah. O günler ki tam bir izzet ve asalet ile gavura gereken cevaplar verilen günlerdir. Müminler izzette, zalimler zillettedir. Tüm İslam coğrafyalarında mazlum ve mağdur ümmetin hakları korunur. İman etmenin mümine getireceği izzet ve asalet hakkı ile hissedilir, yaşanır. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) razı olduğu ahlak, anlayış ve yaşayış tüm müslümanlarda görünür. Umuyoruz ki Mevlamız bizi o günlere yetiştirir.

Hilafetin kaldırılması, Batılı kanun ve ölçülerin kabul edilmesi, gizli anlaşmalar ve verilen sözlerle toplumun kültür ve ahlakının değiştirilmesi… alt başlıklarını tek tek sayamayacağımız bu değişimi yüz yıldır yaşadık, yaşıyoruz. Fakat Erdoğan liderliğinde başlayan diriliş günleri belli ki yükselişle taçlanacak. 15 Temmuz ihaneti olsun, Suriye’de bize karşı kurulan DEAŞ-YPG tuzakları olsun… bütün bu oyunları bozduk, bozacağız inşaallah. Önemli olan millet olarak bir ve beraber olmak. Allah’a (cc) imanı, Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) sevgiyi, vatana ve millete sadakati esas alan bir anlayış bizi besleyen ana kaynaktır. Birliğimizi ve dolayısıyla buradan doğacak gücü ancak işte bu eksende yakalayabiliriz: Allah’a iman, Peygamberimiz Efendimiz’e sevgi, evliyaya hürmet, vatana ve millete sadakat. 

Bugünlerde Hakk’ın kelamını -haşa- çürütmek için Efendimiz’e, Efendimiz’i devreden çıkarmak için ashabı kirâma dil uzatmaya çalışan kimi reformist-modernist kafalı insanlar görüyoruz. Bu insanların görüş ve ifadelerine baktığımız zaman müsteşrik-oryantalist denilen Batılı İslam araştırmacılarının düşüncelerini görüyoruz. Batının bizi güçten düşürmek için siyasi-askeri-ekonomik plan ve projelerinin yanı sıra dini kültürel anlamda da bizi ikiliğe düşürecek çalışmalar yaptıklarını biliyoruz. Bu doğal bir durumdur; çünkü Çanakkale’de, Kutu’l-Amare’de ve daha önceki nice savaşlarda boylarının ölçüsünü aldılar. Bu yüzden direkt cepheden saldıramazlar. Maşa kullanmak zorundalar, öyle de yapmaya çalışıyorlar. Fakat Hak ve Batıl ayrışıyor; artık gizlenemiyorlar.

Batılılar ölümsüzlük için, taşı toprağı altın yapmak için çabalarken simya ilminden kimyayı, doğu toplumlarını-insanını tanımak ve sömürmek için sosyoloji, psikoloji bilimlerini ürettiler. Bilimde, teknolojide elli yılda geldikleri nokta bin yılın toplamından fazla… Bunları insanlığın hayrına kullanmayacakları da ortada… Hâce Hazretleri: “Ya Rabbi, onlardan al müslümanlara ver!” diye dua ederler; çünkü aradaki farkı çalışarak kapatmamız mümkün görünmüyor. Son yıllarda Türkiye’nin teknolojide ve özellikle silah sanayisindeki ilerlemeleri bu yönde ciddi bir gelişim olduğunu gösteriyor. Velhasıl büyüklerimizin dua ve himmetleriyle toplum olarak aslımıza dönüyoruz. 

Hâce Hazretleri: “Bizim hedefimiz Peygamber Efendimiz’in (sav) bakınca memnun olacağı bir cemaat oluşturmak.” buyurmuşlardı. Ya Rabbi, bizi bu insanlardan eyle! İnancımız, ahlakımız ve yaşantımızla Efendimiz’in (sav) memnun ve hoşnut olacağı bir kul eyle! O’nun melül ve mahzun olacağı bir durumdan sana sığınırız! Bizi nefsimize ve şeytana bırakma! Sen nefse ve şeytana düşman dedin, bizi senin düşmanlarının eline bırakma ya Rabbi! Efendimiz’in (sav), ehlibeyt ve ashabının, ulemanın-sulehanın yolundan bizi ayırma! Gönülden amin diyoruz ya Rabbi, gönülden amin diyoruz.

Evet, ashaba saldırılar dedik özellikle muksirûn (çok hadis rivayet eden) sahabelere yapılan saldırılardan önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Biz de özellikle o sahabe efendilerimizin hayatlarına bakalım, örnekler alalım diyerek ilk sırada Ebu Hureyre (ra) hazretlerinin, ikinci sırada Abdullah bin Ömer (ra) hazretlerinin hayatlarından paylaşımlarda bulunmuştuk. Bugün de Enes bin Mâlik (ra) hazretlerinin hayatından aktarımlarda bulunacağız inşaallah. Cenabı Hak bizleri onların yolundan ayırmasın, hayatlarından ibretler-dersler almayı lütfeylesin.

Hz. Enes (ra) hicretten on sene önce (h. 612) doğmuştur. Künyesi, Ebu Hamza’dır. Bu künyeyi kendisine Rasulullah (sav) vermiştir. Lakabı ise Hâdim-i Rasulullah (Rasulullah’ın hizmetçisi)dir. Kendisine böyle söylenince çok sevinir, memnun olur ve bununla iftihar ederdi. Ayrıca Zü’l-üzüneyn lakabı da vardır. Rasul-i Ekrem Efendimiz (sav) mübârek elleri ile zülüflerini çekerek, “Yâ ze’l-üzüneyn!” diye latife buyurmuşlardır. 

Bazı tarihçiler, Hazreti Enes’in bu lakabı almasının sebebi olarak, Rasul-i Ekrem Efendimiz’den (sav) duydukları mübârek sözleri iyi anlayıp ezberlemesini ve verilen görevleri iyi yapmasını gösterirler.

Hazreti Enes de, vâlidesinin tavsiyesi üzerine Rasulullah’ın mübârek ellerinin değdiği bu zülüfleri teberrüken olduğu gibi bırakmıştır.

Vâlidesi Ümmü Süleym’dir. Hz. Enes’in babası Mâlik müslüman olmamış, Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym ile kavga etmiş ve evden ayrılmış, çıktığı seferde de ölmüştür. Kocası müslüman olmadığı için Ümmü Süleym bundan çok üzüntü duymuştur. O vefat edince Ebu Talha, Enes’in annesine evlenme teklifinde bulunur. Fakat Ebu Talha da müslüman olmadığından Hazreti Enes’in annesi, evlenmeleri için müslüman olmasını şart koşar. Böylece Ebu Talha, ikinci Akabe’de müslüman olur. İşte Enes bin Mâlik (ra), İslam ile şereflenmiş böyle bir aile ocağında yetişir. (Mustafa Kutlu, “Yoksulluk İçimizde” adlı hikayesinde Ümmü Süleym’in mihir olarak müslüman olmayı talebi ve Ebu Talha’nın kabul edişinden hareketle, günümüzde inancını yaşamayı önemsediği için işinden ayrılan Süheyla ile yükselmek-zengin olmak hırsındaki engin aşkını kurgular.) 

Resul-i Ekrem’in (sav) Medine’ye hicretlerinde, Enes b. Mâlik henüz on yaşlarında bir çocuktur. Hz. Peygamber’in (sav) Medine’ye gelişlerinde Medineli müslümanlar arasında meydana gelen heyecan ve coşkuyu Hz. Enes şöyle anlatmaktadır:

“Medine’nin çocukları hem koşuyorlar hem de ‘Muhammed geldi, Muhammed geldi!’ diye bağırıyorlardı. Ben de onlarla birlikte koşmaya ve bağırmaya başladım. Bu şekilde koşup bağırırken etrafıma baktım, bir şey göremedim. Çocuklar ise yine koşuşarak bağırıyorlardı. Ben de koştum ve bağırdım. Fakat etrafıma dikkat edince gelenleri göremedim. Nihayet Rasulullah (sav) ile Hz. Ebu Bekir geldiler. Biz kendilerini gördükten sonra, adını şu anda hatırlayamayacağım adamın biri bizi şehre gönderdi. Bize: ‘Rasulullah’ın geldiğini haber verin!’ diye tembih etti. Şehre koştuk ve müslümanlara haber verdik. Ensardan beş yüz kişi onları karşılamaya çıktılar. Ensâr, onları karşılayarak: Buyurunuz, burada emniyete kavuşacaksınız. İtaat ile karşılanacaksınız, dediler.

Resul-i Ekrem kendisini karşılayanlarla birlikte şehre girdi. O sırada şehrin bütün halkı Resul-i Ekrem’i (sav) karşılamak üzere evlerinden ve dükkânlarından dışarı çıkmışlardı. Kadınlar da evlerinin damlarına çıkarak Hz. Peygamber’in gelişini seyrediyorlardı. Resul-i Ekrem ile birlikte gelen Hz. Ebu Bekir’i de görüyorlar ve fakat ikisinden hangisinin Rasulullah (sav) olduğunu etraflarına soruyorlardı. Ben hayatımda o güne benzeyen bir gün görmemiştim!”

(Devam edecek...)

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

Pazar, 05 Ağustos 2018 16:53

EMANETLERE VE AHİTLERE RİAYET ETMEK

Emanetlere ve Ahitlere Riayet Etmek

Emanetlere ve Ahitlere Riayet Etmek - Tamer Doymuş

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Emanetlere ve Ahitlere Riayet Etmek

 

Emanet; güvenilir olmak, doğruluk, bir kimseye koruması için geçici olarak verilen şey gibi anlamlara gelir. İslam literatüründe emanet, bir kimseye korunması için geçici olarak verilen malın yanında, ücret, kira, ortaklık hakkı, buluntu gibi maddi haklar ile iman, ibadet gibi dini yükümlülükleri; beden ve ruh sağlığı, servet, makam ve mevki gibi imkân ve kabiliyetleri; sözleşmeleri; mesken ve aile mahremiyetine saygı, nimet ve ikrama teşekkür, selama karşılık verme, sırların saklanması gibi dini, ahlaki, sosyal ilke ve kuralları kapsamaktadır. Emanet kelime olarak “iman” kelimesi ile aynı köktendir. Emanet bırakılan kimsenin iyi niyetli olduğu, emanet bırakılan malı korumada makul derecede titizlik gösterdiği sürece mala gelen zarardan mesul olmaz. Ancak kişi bilerek, ölçüsüz, aşırı ve kusurlu davranarak bu malın zarar görmesine sebep olmuşsa verdiği zarardan sorumlu tutulur. Emanet bırakılan şahıs malı koruması karşılığında ücret alıyorsa, sorumluluk artar. Bu takdirde, alınması gereken tedbirleri almadığı için veya kaçınılması mümkün bir sebepten dolayı mal zarar görmüşse tazmini gerekir. 

Kur’an’a, sünnete ve Rasulullah’ın (sav) eşyasına da “emanet” denir. Hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız. Allah’ın Kitabı ve Allah Resulünün sünneti.” Emanet müminin vasfıdır. Ayette şöyle ifade buyruluyor: “Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” (Müminun 8) Ayeti kerime tefsirlerde şu şekilde açıklanmıştır: Eşref-i mahlûkat, olarak tanımlanan insan; Kur’an-ı Kerim ile ruhlar âleminde verdiği misakı aldığı emaneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu manada, herhangi bir şekilde kendisine emanet edilmiş bir malı korumamak nasıl hainlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur’an ve sünnet emanetini sahiplenmemek, İslam’a yönelmemek ve İslami ilkeleri yaşamamak, yaşatmayı unutturmak veya engellemek de emanet ve emanet ilkelerine uymamak demektir. Bir diğer ayette yine şöyle buyruluyor: “Onlar üzerlerine aldıkları emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler.” (Mearic 32)

Çocuklar ebeveyne teslim edilmiş birer emanettirler. Ana baba çocuğuna iyi terbiye vererek onları İslam ahlakı üzere yetiştirmesi gerekir. Hz. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız, herkes sürüsünden sorumludur.”

“Gerçekten Allah size, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (Nisa 58)

Ayette ifade edilen emanet, insana emanet olarak teslim edilmiş her şeyi, Allah Teala’nın hakları, ister kendisi hakkında olsun, ister başka bir kul hakkında olsun, bütün hakları içine alır.

Allah Teala’nın hakları ile ilgili emanete riayet etmek, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, duygularını ve organlarını kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak işlerde kullanmak suretiyle olur. İnsanın kendi hakkında emanete riayet etmesi ise dini, dünyası ve ahireti hakkında ancak kendisine faydası olacak şeyleri yapması, ahireti ve dünyası bakımından zarar verecek bir işe girişmemesi, hastalık sebeplerinden korunması, sağlık kaidelerine uygun şekilde çalışması suretiyle olur. Başkaları hakkındaki emanete de, emanet ve ödünç olarak verilen eşyayı sahiplerine geri vermek, muamelelerde aldatmamak, öğüt, nasihat, insanların sırlarını ve ayıplarını yaymamak suretiyle riayet edilir.

Hz. Ebu Hureyre’den (ra) rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyruluyor: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde ise hainlik yapar.”

Hz. Enes Hz. Rasul-i Ekrem’in (sav) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Söylediği zaman doğru söyledikçe, hüküm verdiği zaman adaleti gözettikçe, merhamet istendiğinde merhamet ettikçe bu ümmet hayır üzeredir.”

Emanetin Değeri:

Hz. Huzeyfe’den (ra) şöyle rivayet olunur: “Hz. Peygamber bana iki hadis bildirdi, onlardan birini gördük. Ben ise diğerini bekliyorum. Bana emanetin insanların kalplerinin derinliklerine indiğini anlattı. Sonra Kur’an indi. Kur’an’dan ve sünnetten öğreneceklerini öğrendiler. Sonra bana emanetin nasıl kaldırılacağını anlattı. Adam uykusuna yatar, bu sırada emanet kalbinden çekilip alınır, sonra onun siyah bir leke halinde izi kalır. Sonra uykuya dalar da emanetten geri kalanın bir kısmı daha alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! İşte onun gibi bir şey. Sonra ufak taşlar alarak onu ayağının üzerine yuvarlar. İnsanlar o hale gelecekler ki, alış veriş yapacaklar; birinin doğru dürüst hareket ettiği görülür görülmez; ‘Falan oğullar da emin bir kimse var.’ denilecek. Hatta adamın gönlünde bir hardal tanesi kadar iman olmadığı halde ne cömert, ne zarif, ne akıllı adam denilecek.”

Hz. İbn Ömer’den (ra) nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (sav)Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Muhakkak aziz ve celil olan Allah bir kulu helak etmek istedi mi ondan hayâyı çekip alır. Ondan hayâyı çekip aldı mı, artık sen onun ancak buğzeden ve buğzedilen kimse olduğunu görürsün. Sen onu ancak buğzeden ve buğzedilen olarak gördün mü, artık emanet de ondan çekilip alınır. Emanet ondan çekilip alındı mı, sen onun ancak hain ve hainlik yapan olarak bilinen bir kimse olduğunu görürsün. Bu şekilde onun hain ve hainlik yaptığı bilinen bir kimse olarak gördün mü, artık rahmet de ondan çekilip alınır. Bu sefer sen onu ancak kovulmuş ve lanete uğramış olarak görürsün, Onu kovulmuş ve lanete uğramış olarak da gördün mü, bu sefer İslam’ın boyunduruğu ondan çekilip alınır.”

Emanetle ilgili olarak ayette şöyle buyruluyor; “Ey iman edenler, Allah’a ve Resul’üne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.” (Enfal 27)

Ayetin tefsirindeki açıklamalara baktığımızda şu bilgileri görüyoruz: Ey iman edenler, Rasulü Ekrem’e tabi olanlar! Allah Teala’ya ve Peygambere hıyanet etmeyiniz farzlara, sünnetlere aykırı hareketlerde bulunmayınız. Açıktan kabul ettiğiniz İslamiyet’e aykırı şeyleri kalben gizleyip durmayın. Müslümanların aleyhinde, dinsizlerin lehinde olacak hareketlere cüret etmeyin. Kötülüğü işlemeyin ve emanetlerinize hıyanette bulunmayınız, kendi aranızdaki emanetlere de, sözleşmelere de riayet etmez bir hâle düşmeyiniz veya üzerinize düşen dinî ve dünyevî vazifelerde istikametten ayrılmayınız.

Ayetin nüzul sebebiyle ilgili geçen rivayetler şöyledir: Rasul-i Ekrem (sav) Hazretleri Yahudilerden Beni Kureyza kabilesini muhasara altına almıştı. Kuşatmanın şiddetli anında Yahudiler, Hz. Peygamber’den (sav) danışmak için Hz. Ebu Lübâbe’yi (ra) istediler. Bu zat kendilerine gönderildi Beni Kureyza kabilesi dediler ki; “Ya Eba Lübâbe nasıl görürsün? Hz. Sa’d ibni Muaz’ın hükmüne muvafakat edelim mi?” Hz. Ebu Lübâbe (ra) ise: Eli ile boğazına işaret ediverdi. Demek istemiş idi ki: Eğer Sad’ın hükmüne razı olursanız, onun hükmü sizi öldürmekten başka olmayacaktır.

Fakat muhterem zat, derhâl hata ettiğini, İslamiyet’e hıyanette bulunduğunu anlayarak nadim ve pişman oldu, kendisini yedi gün kadar mescidin bir direğine bağladı, yiyip içmeyi terk etti, tevbesinin kabulünü bekledi. Vallahi ayaklarım onların yurdundan ayrılmamıştır ki, Allah’a ve Rasulü’ne ihanet ettiğimi anladım.

Ağlayıp inliyor ve kendi kendine Ben ne yaptım? Ben Resulullah’a ihanet ettim, deyip duruyordu. Hz. Ebu Lübabe (ra) geceli gündüzlü bir hafta-on gün üzüntüsünden hiçbir şey yemedi içmedi. 

Durumu Efendimiz’e (sav) anlattılar. Efendimiz: “Eğer doğruca benim yanıma gelmiş olsaydı, kendisinin bağışlanmasını Allah‘dan dilerdim. Mademki o kendisini bağlatmış. Artık tevbesinin kabul edilinceye kadar salıvermem.”

Her namaz vakti, kıymetli zevcesi annemiz (r.anha) gelerek namaz için onun bağını çözer, namaz kıldıktan sonrada onu tekrar direğe bağlardı.

Hz. Ebu Lübabe’nin (ra) malı ve aile efradı Benî Kureyza arasında bulunduğu için onların hakkında böyle bir iyilik ister işarette bulunmuştu.

Nihayet tevbesinin kabul edildiğini Rasulü Ekrem Hazretleri kendisine müjdeledi. Ayette şöyle buyruluyor: “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. Bunlar tevbe ederlerse umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” (Tevbe 102)

Hz. Ebu Lübabe (ra) direğe kıldan iple bağlandığı için, ip onun iki kolunu kertmiş, kesmişti. Uzun müddet bunun tedavisiyle uğraşıldığı halde, ipin kertikleri geçmemiş, kollarında onun izi kalmıştı.

Bu zat da tevbesinin hakkiyle tamam olması için içinde bu günaha düşmüş olduğu bu kavmin yurdunu terk edeceğini ve malını harcamada bulunacağını söylemiş, Rasulü Ekrem Efendimiz de malın üçte birini sadaka olarak vermesi yeterlidir, diye buyurmuştu.

İbn Mesud’un (ra) da: “Dininizde, kaybedeceğiniz ilk umde, emanet duygusu, son umde de namazdır.” dediği rivayet edilmiştir. İnsanın, fiil veya söz olarak üstlendiği her şey emanet sayılır. Binaenaleyh onlara riayet etmesi gerekir. Emanet olarak bırakılan şeyler, anlaşmalar ve ikisiyle ilgili hususlar gibi. Söylendiği zaman, kölelerin ve hanımların haram (azat ve boş) olduğu sözler de, emanet sayılır. Çünkü kişiye, bu sözleri hususunda güvenilir. 

Efendimiz’in (sav) bizlere emanet ettiği başta Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye olmak üzere, emanet edilen tüm umdelerle ilişkilerimizi çok iyi gözden geçirmemiz gerekir. Dinin emir ve nehiylerini ehli bidatin bakış açısıyla değerlendirmek emin olma vasfını kaybeder. Her hususu yalnız akıl ile anlama gayreti insanı çok büyük yanlışlara götürür. Bu noktada şu ayetlerde ifade buyrulan vasıflara düşmemek için anlamları üzerinde düşünmek gerekir. Ayetlerde şöyle buyruluyor:

“Ehli kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde “Bu Allah katındandır. “ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Âl-i İmran 78)

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, Seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler.” (Enam Suresi 116)

“O gün, zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Ne olaydı Keşke o Peygamberin yanında yol tutsaydım!” (Furkan 27)

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyor?” (Münafikun 4)

Şeddad b. Evs’den (ra) rivayetle: Resulullah (sav): “Dininizden ilk kaybe-deceğiniz şey emanettir.” buyurmuştur.

Bir başka hadiste Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle Resulullah şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah ilmi insanlardan çekip almakla kaldırmaz. Fakat âlimleri çekip almakla kaldırır. Âlimler geçip gidince insanlar, cahil kimseleri önder edinirler. Onlar da ilimsiz bir şekilde fetva verirler. Kendileri doğru yoldan ayrılıp sapıttıkları gibi, başkalarını da saptırıp doğru yoldan çıkartırlar.”

Doğru olmanın önemi:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, sözü doğru söyleyin ki Allah işlerinizi iyiye götürsün ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, muhakkak ki o, en büyük kurtuluşla kurtulmuştur. Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. (Allah bu emaneti insana vermek suretiyle), münafık erkeklere ve münafık kadınlara, müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara azap edecek, inanan erkeklerin ve inanan kadınların da tevbesini kabul buyuracaktır. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Ahzab 70-73)

 

Kaynak
-Rahmet Peygamberi, Ebu Hasan Ali en-Nedvi
-Ahkamul Kuran, İmam kurtubi,
-Tefsiri Kebir, FahruddinEr-Razi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Şamil İslam Ansiklopedisi
-Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB
-Kalplerin Keşfi, İmam Gazali
-İslam Tarihi, M. Asım Köksal
-Cem’ul Fevaid, Rudani

 

Yazar:  Tamer Doymuş

 

Pazar, 05 Ağustos 2018 16:40

BOŞ ZAMAN

Boş Zaman

Boş Zaman - Veysel Özsalman

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Boş Zaman

 

Gelmiş geçmiş bütün medeniyet ve cemiyetlerde insanların en keyif aldığı zaman dilimi herhalde dinlendikleri, çalışmaya ara verdikleri, serbestçe kendileri için bir şeyler yaptıkları zamanlardır. Çok sevdiği, yaparken zevk aldığı ve eğlendiği, hiç de yorucu olmayan bir işle uğraşan insanların bile işlerini bitirdiklerinde hissettikleri mutluluk, omuzlarından bir yük kalkmış gibi rahatlamaları ve gevşemeleri bunun bir delilidir. Boş zamanlar her devirde bir nimet bir ödül olarak görülürken, çalışmak ise daima yaşamın istenmeyen yönüne karşılık gelmiştir.

Hayattan en büyük beklentimiz kendimize biraz daha fazla zaman ayırabilmek olmuştur. Geleceğe ilişkin bütün tasavvurlarımız daha çok boş zaman ve daha az çalışma üzerine şekillenmiştir. Misal olarak çevrilmiş bilim kurgu filmlerine baktığımızda, her şeyi bizim yerimize yapan robotlar ve keyfine bakan insanlarla karşılaşırız. Çünkü “kaliteli hayat” algımız olabildiğince az çalışmak ve dolayısıyla mümkün olduğu kadar çok boş zaman fikrine dayanmaktadır. Bu da bizim gelecekle ilgili beklentimizi tabii bir şekilde etkilemiştir.

Film endüstrisinin kurgusal dünyasını bir yana bırakacak olursak, cemiyeti ele alan bilim ve bilim insanları da tahminlerinde geleceğin insanlara daha fazla boş zaman getireceğini öngörmüşler fakat, ne yazık ki, bu görüşlerinde yanılmışlardır. Modern zamanlarla birlikte insanların daha meşgul bir hale geleceğini ve iş yükünün normalden çok daha fazla olacağını hesap edememişlerdir.

Cemiyet hayatını inceleyen sosyoloji bilimi “serbest zaman” dediği bu hadiseyi fertlerin ücret karşılığı yaptığı işler ile ev işleri yahut kişisel işlerin yapılmadığı zamanlar olarak tanımlamaktadır. Sosyoloji bilimi kendi mantığıyla ele aldığı “serbest zaman” hadisesini bütün yönleriyle incelemekte ve artık onu eğitim, ekonomi, siyaset gibi toplumsal bir müessese olarak kabul etmektedir.

Talebin fazla arzın az olduğu bütün her şeyde olduğu gibi, modern zamanlarla birlikte insanların daha çok boş zamana ihtiyaç duyması fakat artık daha az ulaşabilmesi onun değerini de katbekat arttırmıştır. Bu sebeple insanlar artık kısıtlı olan boş zamanlarını nasıl artırabileceklerinin ve en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceklerinin derdine düşmüşlerdir.

Modern bir kavram olan “serbest zaman” yine modern insan aklına göre ele alındığında tüketilmesi gereken bir şey olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem de en kaliteli bir şekilde. Herkes serbest zamanını hiçbir mecburiyetinin olmadığı, sadece kendi zevkleri için tercih ettiği faaliyetleri yerine getirmek için gayret sarf eder. Spor, sanat, eğlence ve benzeri faaliyetler en çok tercih edilen “serbest zaman” etkinlikleridir. Yine modern bir bakış açısıyla serbest zaman bu faaliyetlerle doldurulduğunda kaliteli aksi takdirde de kalitesiz bir şekilde geçmiş olur.

İster modern istenirse de bunun zıddı bir bakış açısıyla bakılsın serbest zamanın önemi inkâr edilemez. Bu zamanı dolduracak faaliyet tercihi kişiden kişiye değişebilir fakat değişmeyen hakikat serbest zamanın bütün çağlar boyunca fertlerin ve cemiyetlerin hayatında önemli bir yere sahip olduğudur. Fert ve cemiyetlerin ekonomik, kültürel, siyasi ve daha birçok yönden gelişiminde, çalışma zamanlarındaki faaliyetlerin yanında serbest zamandaki faaliyetlerinin de büyük katkısı olduğu göz ardı edilemez.

Bununla birlikte serbest zamanın önemini biz bugün yeni yeni ortaya çıkan gelişmelerle değil asırlardan beridir işitiyoruz. Rasulullah (sav): “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” diyerek boş vakitlerin insan hayatındaki önemini çok öncelerden haber vermiştir.

Elbette ki Efendimiz boş zamanın ehemmiyetinden bahsederken bununla herkesin kendine göre keyif aldığı türlü uğraşlara yönelememesinden duyduğu kaygıyı dile getirmemektedir. Bilakis boş zamanı bu şekilde kullananların aldanmış olduğunu belirtmektedir.

Boş vaktin kullanılmasındaki aldanış, onu Cenabı Mevla’ya (cc) yaklaşmaya bir vesile olarak kullanamamaktan, o zamanı O’nun için sarf edememekten ileri gelmektedir. Nitekim sabahlara kadar namaz kılıp ayakları şiştiğinde bunu garip karşılayanlara Efendimiz (sav): “Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” diye sorarak meselenin özünü anlatmıştır. Geçmiş ve gelecek her hareketi kendisine bağışlanmış olan Efendimiz’in (sav) ortaya koyduğu “serbest zaman” anlayışını bugünün modern kafasıyla kavramak elbette ki mümkün değildir.

Bize göre serbest bir zamanı Efendimiz herhangi bir zorunluluk hali olmadığı halde şükrün ifadesi olarak ibadetle geçirmektedir. Biz de kulluk açısından farz ibadetlere ayırdığımızın dışında kalan zamanı “serbest zaman” olarak ifade edersek, bu zamanın ibadet olarak karşılığı nafilelere denk gelmektedir. Bir hadisi kudside “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder...” buyuran Cenabı Mevla hazretleri de bu şekilde bizler için en faydalı serbest zaman faaliyetlerinin çerçevesini çizmiştir.

Diğer taraftan ne Efendimiz (sav) ne de O’nun yolunun varisleri ve takipçileri için serbest yahut dolu zaman ayrımı yapmak mümkün değildir. Onlar her ne vakit olursa olsun bunu Cenabı Mevla’ya bir yakınlaşma vesilesi kılmaya çalışmış, O’nu hoşnut etmeye yönelik faaliyetlerde bulunmuş ve O’nunla birlikte olmaya gayret etmişlerdir.

Yolumuzun büyükleri “halvet der encümen” diyerek bu durumu özetlemişlerdir. Nitekim onlar halk içinde Hak ile birlikte olmanın önemini vurgulayarak çalışma zamanında da serbest zamanda da asıl yapılması gerekenin ne olduğunun altını çizmişlerdir.

Maalesef bugün biz Mevlaya yakınlık sağlayabilmek için bırakın çalışma vakitlerini, serbest zamanları dahi değerlendiremez bir durumdayız. Kendimizce verimli olması açısından çalışma ve serbest zamanı olarak ayırdığımız sonra da bunları kendi içerisinde daha ufak parçalara böldüğümüz zamanı ne yazık ki kulluk açısından en verimsiz şekilde kullanmaktayız.

Bir bütün olan ve hayatın tamamına talip olan kulluk şuurunu taşıyamamanın sonucu olarak onunla ilgili faaliyetleri de serbest zamanın boşluğunda icra etmeye çalışmaktayız. Yani çalışmaktan arta kalan zamanı kendimiz için, kendimizden arta kalan zamanı da Mevla’ya yakınlaşmak için kullanmaya gayret ediyoruz. Çalışmadan, dinlenmeden, spordan, oyundan, bilgisayardan, televizyondan ve diğer bütün faaliyetlerden arta kalan zamanda yapılan kulluk nerede, “halvet der encümen” diyenlerin kulluğu nerede?

Hayat bir bütün, zaman bir bütün, kulluk bir bütündür. Parçalara ayırmanın sağladığı kolaylık sadece bir illüzyondan ibaret. Modern zamanın hilesi parçalarda kaybolup asla bütünü kavrayamamak. Öyle ise O’nun (cc) olmadığı her zaman boş yine O’nun olduğu her zaman doludur. Demek ki boş zaman O’ndan gafil geçirilen zamandır. Cenabı Mevla bizler zamanı dolu dolu yaşayabilenlerden ayırmasın, bizleri onlardan eylesin.

Âmin.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Pazar, 05 Ağustos 2018 16:28

YOLDA BIRAKMAZLAR ALIRLAR SENİ

Yolda Bırakmazlar Alırlar Seni

Yolda Bırakmazlar Alırlar Seni - Yusuf-i Kenan

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Yolda Bırakmazlar Alırlar Seni

 

İnsan hayatındaki en büyük mutluluk hayırlı evlat sahibi olmaktır. Kadın olsun, erkek olsun fıtraten vakti saati geldiğinde doğal olarak çocuklarımız olsun isteriz. Bunun sorumluluğunu önceden içimizde hissederek hem madden hem de manen hazırlıklarını eksiksiz yapmaya çalışırız. Allah bizlere insan emanetini çeşitli vesilelerle çocuk olarak verdiğinde de erişilmez bir mutluluğun içerisinde kendimizi buluruz. En büyük endişemiz ise Müslüman aileler olarak çocuklarımızı mevcut dünya hayatının tehlikeleri karşısında iyi bir ahlak ile yetiştirip yetiştiremeyeceğimizdir. 

Hiç şüphe yok ki hepimiz hayırlı bir evlat yetiştirmek isteriz kısacası evlendiğimizde hayırlı bir çocuk dünyaya getirmek için dua ederiz veya bizim için böyle dua edilir. Bir çocuk dünyaya getirdiğimiz zaman ise bu sefer onun hayırlı bir evlat olması için dua ederiz veya onun, bizim için hayırlı bir evlat olması için dua ederler. Hayırlı evlada insan olan herkesin ihtiyacı vardır. 

Peki bu hayırlı evladı neye göre belirleriz yani çocuk neye göre hayırlı evlat vasfını neye göre de hayırsız evlat vasfını alır? Bazı kimselere göre insan yaşlandığı zaman kötürüm olup elden ayaktan düşünce ona bakan, yediren, içiren, ihtiyaçlarını gideren, öldüğü zaman da onları mezarlarına gömmeyi son vazife bilen varislerdir hayırlı evlat. Kimisine göre de eve ekmek parası getirendir, yaşlanınca huzur evine girince aidat parasını ödeyendir, öldüğü zaman da toplumumuzda çağdaş bir ritüel haline gelmiş siyah gözlükleri takıp saygı duruşunda bekleyendir hayırlı evlat.

Herkesin niyetine, beklentisine, hayattan anladığı mana kadarınca göreceli pek çok farklı şekillerde hayırlı ya da hayırsız evlat tanımlamaları vardır. Peki ya bu kadar kavram kargaşasına uğramış hayırlı evladın göreceli olmayan nesnel yani genel, herkese hitap eden insanın yaradılış sebebine, onuruna yaraşır hayırlı evlat tanımı nasıldır? Bunun sıfatları nelerdir?

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsra 23) Bu ayeti kerimede Rabbimiz dünyadayken anne babaya iyilikte bulunmayı emreder. Ama bu her şeyiyle hayırlı evlat demek değildir çünkü burada verilen tanım tamamıyla henüz tahakkuk etmiş değil tanımın kalan kısmı da; “öldüğü zamanda arkasından hayır dua edendir” şeklindedir. Bu tanıma işaret eden ise şu hadisi şeriftir: “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar:

1- Sadaka-i Cariye (Hayrı devam eden iyilikler; cami yaptırmak, Kur’an kursu, çeşme, vs. var olduğu müddetçe işleyen yerler.)

2- Yararlanılan ilim. (Bir kitap telif edip insanlara bırakmak, talebe yetiştirip insanların yararına bırakmak gibi.)

3- Kendisine dua eden salih evlat.” (Müslim, Sahih, “Vasıyye “, 14)

İşte hayırlı evlat tanımı şimdi tahakkuk etmiştir; demek ki hayırlı evlat olması için yukarıdaki ayeti kerimede işaret edildiği gibi dünyadayken kendisine iyilik yapacak sonra salih bir çocuk olacak ve öldüğü zaman da anne babasının arkasından dua edecek. Böyle bir vasıfta evlat yetiştirmek asıl niyet ve gayret olmalıdır. Elbette ki çocuklarımızın iyi bir tahsil almasını isteyebiliriz. Mühendis olsunlar, doktor, hakim, kaymakam, öğretmen. Ama önce insan olma şuurunu ve yolunu öğretmek için gayret göstermeliyiz. Bunun için de çocuk için doğru ve kalıcı eğitimin alınabileceği ilk mektep ailedir. Şefkatli ve merhametli anne babaların sevgi yumağıyla çocuklarını büyüttükleri aile ocağı en temel sosyal müessesedir. Çocuğun birey olarak kişiliğinin ve ahlakının şekillendirildiği en önemli sosyal kurum ailedir. Çocuğun ilk öğretmenleri anne babalarıdır. Bunun için anne babalar çocuklarını dengeli, doğru ve faydalı sevmenin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü çocuk yetiştirirken sevgi adına yapılan hatalar çok tehlikelidir. Günümüzde ben merkezci, egoist, enaniyeti ayyuka çıkmış, sınırlarını ve haddini bilmeyen, terbiye edilmesi zor bir nesil ile karşı karşıyayız. Bunun sebebi ise maalesef anne babaların sevgi adına yaptığı hatalardan kaynaklıdır.

Her şeyden önce anne ve babalar, sınırlarını bilen, arkadaşlarının hakkını gözeten, okuyan, dinleyen, soru sorabilen, kendine güveni olan, anlayan ve anladığını ifade edebilen çocuklar yetiştirmelidirler. Çocuk yetiştirme konusunda doğru yöntemlere geçmeden önce, yapılan hatalar hakkında kısaca bilgi vermek istedik. Çünkü öncelikle doğru bildiğimiz yanlışların farkına varmalı, bunları yapmaktan vazgeçmeli ve daha sonra, doğru davranışlara yönelmeliyiz. İşte çocuk büyütürken yapılan başlıca yanlış davranışlar:

*Çocuklarımız başarısız olsa bile, bizim evladımız olduğu için çok sevdiğimizi belli etmeliyiz. Çocukları yetiştirirken her şeyin mükemmel olacağı düşüncesinden uzaklaşarak, onun elinden geldiği kadar iyi olmasına destek olmalıyız. Anne babalar çocukları için her şeyin mükemmelini hayal ederken bu mükemmeliyetçilik çocukların psikolojisi üzende baskı oluşturur.

*Çocuklarımızın yaşadıkları karşı-sında hissettikleri duygulara engel olmamalıyız. Kızdıysa ya da sevindiyse bunu özgürce yaşamasına izin vermeliyiz.

*Ebeveynleri olarak istediğimiz bir şeyi çocuklarımıza yaptıramıyorsak, onu yapması için zorlamadan, daha farklı alternatifler sunarak uzlaşma yoluna gitmeliyiz. Böylelikle sürekli olarak isyan eden, her şeye karşı çıkan bir çocuk olmak yerine daha ılımlı bir çocuk olacaktır.

*Çocuklarımıza karşı çok fazla koruyucu olmamalıyız. Parkta veya başka bir yerde oynarken uzaktan gözlemlemeli ama her düştüğünde ya da ters bir durumda yanına koşmamalıyız. Evvela sorunları kendisinin çözmesine izin vermeliyiz.

*Ebeveynler olarak çocuklarımızın öğrenmesinde ve zeka gelişiminde en büyük etken olan merak duygusunu törpülememeliyiz. Çocuklarımız herhangi bir şeyi merak ediyorsa, öğrenmesi için ona yardım etmek en önemli sorumluluğumuzdur. Bir konu hakkında bizi soru yağmuruna tutuyorsa sabırla cevap vermeliyiz.

*Bizimle oyun oynamak istediğinde, oyunu bizim değil onun yönetmesini sağlamalıyız.

Çocuklarımızın toplumda başarılı ve güzel ahlak sahibi bir birey olmasını istiyorsak, davranışlarımıza hemen çeki düzen vermemiz gerekiyor. Çünkü ancak, anne babanın desteğini alarak doğru bir şekilde yetiştirilmiş, çocuklar toplumda saygın ve başarılı fertler olabilir. Çocuklarımızın kreş zamanı geldiğinde imkan oluşturarak yollayalım. Çünkü bizim evde öğreteceğimiz şeyler sınırlıdır. Ayrıca okullarda yapılan faaliyetler sayesinde, çocukların becerileri keşfedilir. Hangi alana ilgisi ve yeteneği olduğu tespit edilen çocuk, doğru şekilde yönlendirilme imkanı bulur. Çocuk yetiştirirken faydalı olduğu düşünülen, uzmanlarca tavsiye edilen başlıca davranış ve yaklaşımlar ise kısaca şöyledir:

*Çocuk başarılı olduğu zaman, daha çok sevildiğini hissetmemelidir. Eğer çocukta daha çok başarılı olunca daha çok sevileceği gibi yanlış bir düşünce oluşur ise ileride çok büyük problemler ile karşılaşabilir.

*Çocuk yetiştirilirken ona hayatı boyunca hatanın, en doğal unsurlardan biri olduğunu benimsetmek önemlidir. Basit bir hata yaptığında hayal kırıklığına uğramaması, yaptığı hatalardan dersler çıkarması gerektiğini aşılamak çok önemlidir. Asıl olan hata yapmamayı değil, hatada ısrarcı olmamayı öğretebilmektir.

*Çocuklarımızın ne istediğini anlamak için onları dikkatli bir şekilde dinlemeliyiz. Eğer biz anne babaları olarak çocuklarımızı dinlemezsek, çocuğumuz da bizi ve diğer kimseleri dinlemeyecektir. Önemli bir işimiz var ise ya da hiç vaktimiz olmasa bile yine de çocuğumuzu dinlemek için vakit ayırmalıyız.

*Çocuğu yetiştiren anne ve babalar bu konu hakkında tam olarak düzenli bir yol izlemelidirler. Çocuk yetiştirmede tutarlı davranan anne babalar topluma daha iyi bir birey kazandırmış olacaklardır. 

*Eğer ortada bir sorun varsa bunu çözmek aslında anne babaya düşer. Ama çocuğumuzun problem çözme kabiliyetinin gelişmesini istiyorsak, birlikte problem çözmeye çalışmalıyız. Böylelikle çocuk, yanında ebeveynleri olmadığı zamanlarda da ortada olan problemler için çözüm arayışına girecektir. Bu da kişilik gelişimi için oldukça olumlu bir yaklaşımdır.

*Eğer çocuklarımız bir hata yaptıysa, ceza vermekten kaçınmamalıyız. Koyduğumuz kurallara karşı yaptığı hatalarda hiçbir ceza almazlarsa yaptıklarının yanlış olduğunun bilincinde olamazlar. Onlara altından kalkabilecekleri cezalar vermekten kaçınmayalım. Fakat şu da önemlidir ki; çocuklar için uygulanması zor olan cezalar vermemiz halinde ise nasıl olsa bana böyle bir şey yaptırmazlar düşüncesi ile bizi pek de ciddiye almayabilirler.

*Çocuklarımızı yetiştirirken dikkat edeceğimiz en önemli şeylerden biri de tutarlı olmaktır. Çocuğa yapma dediğimiz bir şeyi kendimiz yapıyorsak, çocuk için söylediğimiz hiçbir şey etkili olmayacaktır.

Sonuç olarak; Bu hayatta herkes üniversite okuyup, kariyer yapacak diye bir kaide yok. Çocuğumuzun yeteneklerini keşfedip, onu en doğru şekilde anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki çocuklarımız belki bizim zorlamamızla dünyalık kari-yer olarak en üst noktalara gelebilir, çok iyi bir işi, çok iyi bir maaşı olabilir. Ama insan yaptığı işten mutlu değilse başarılı olması hiçbir işe yaramaz. Asıl olan güzel ahlak ile Sırat-ı Müstakim üzere istikrarlı bir hayat sürdürebilmektir.

 

Yazar:  Yusuf-i Kenan

 

Sayfa 2 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort