JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Eylül 2019 00:07

ÇÖPLÜKTE GÜL YETİŞMEZ

Çöplükte Gül Yetişmez

Çöplükte Gül Yetişmez - Andelib

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Çöplükte Gül Yetişmez

 

Gönül bahçesinin gülü solmadan,
Uyan ey gözlerim gafletten uyan.
Kâseyi ömrümüz isyan dolmadan,
Uyan ey gözlerim gafletten uyan.
                     Hâce hazretleri (ksa)

Çöplükte gül yetişmez. Gülü gül bahçesinde yetiştirirsiniz. Güller azalınca çöplükleri gül zannetmeye başlar olduk. Maalesef dünya çöplüğüne boğazımıza kadar batmışız; çırpındıkça, debelendikçe boğulup gidiyoruz. Kulaklarımız tıkandı, gözlerimiz görmez oldu. Rabbimiz dünyanın imtihan oluşuna karşı bizi uyarırken dünyadan, nefsinizden bana kaçın (Fefirru ilallah) buyururken biz dünya hapishanesini kendimize saray yapmışız. 

Ölmek en büyük korkumuz olmuş. Bizim için korku günü iken Mevana için “şeb-i aruz” olmuş ölüm. Dünya sevgisi bütün benliliğimizi sarmış; evimize, ailemize, bütün hücrelerimize sinmiş; kurtulmak o kadar zorlaşmış ki… Dünya sevgisinden kurtulmak isteyen de azaldı ya… Dualarımızda bir şeyler söylüyoruz da, çoğu isteğimiz sözden öteye geçmiyor. Dilimiz söylese de kalbimizin isteği başka. Ezber dualar bizi kulluğun özüne ulaştırmıyor. 

Ne istiğfarımız istiğfara benziyor ne de şükrümüz şükre… Sabırdan çok isyanı yaşar olduk. Azıcık ayağımız takılsa, elimiz sıcak sudan soğuk suya değse ahlanıp vahlanıyoruz. 

Biz manen temizlenemiyoruz artık. Bir müslümanın tebessümünü görmez olduk, menfaatlerimiz aramızda bir duvar… Bizi zikir/sohbet meclisleri temizleyebilirdi. Değişik bahanelerle oralardan da uzaklaştık. Erzurum’un her mahallesinden zikir sesleri gelirken şimdilerde eğlencenin, şamatanın, sporun debdebesi kuşatmış her yanı… 

Bir arkadaşımız bizi zikre, sohbete davet ettiğinde binbir bahane ile gitmezken; yemeğe, maça koşa koşa gidiyoruz. Camilere gidişimizle çıkışımız bir oluyor sanki. Biraz fazla otursak canımız sıkılıyor. Kendimizi dışarı atmaya çalışıyoruz. Camiden bir an önce çıkarken kimden kaçtığımızı hiç düşündük mü? Ne oldu bize? Kendimizi ne zaman hesaba çekeceğiz? 

Hâce hazretleri (kuddise sırruh) umreye gitmeye niyetlenip son anda gereksiz bahaneyle vazgeçen bir ihvanına “ Umre, Allah’ın (cc) bize bir davetidir. Kimin davetini reddettiğini iyi düşün. Allah (cc) kapıyı sana kapatırsa bir daha nasıl açacaksın?” buyurmuşlardı. 

Hayatımızdan Allah’ı (cc) çıkarmaya ne kadar da hevesliyiz. “Müslüman mısın?” diye sorsalar mangalda kül bırakmayız, soranı dövmeye bile kalkarız belki… Neyimiz müslümana benziyor? İnancımız mı, amellerimiz mi, ahlakımız mı? Sorunun cevabını iyi düşünmeliyiz. 

Amelsizlik hastalığı her yanımızı sarmış. Biz salih amel peşinde koşmalıyken amelleri terk eder olduk. Farz namazımıza nafile katmak gerekirken farzları bile terk eder olduk. Oruçlar bozulur olmuş, zekatlardan kaçılır olmuş… Hacca, umreye gidenlerin sayısının artması bizi yanıltmasın. Ya örfi olmuş ya turistik gezi. 

Hâce hazretleri (ks) “Amelleri değerli kılan amelden sonra bizde bıraktığı etkidir. Zikir dilde söylenen lafız değil, o lafzın kalpteki tesiridir.” buyurmuşlardı. Namaz bizi fuhşiyattan alıkoymuyorsa, oruç bizi takvaya eriştirmiyorsa, zekat bizi temizlemiyorsa ameller amacına ulaşmamış demektir. 

Kur’an okurken/dinlerken titreyen kalpler, yaşaran gözler nerede artık? Namazda fokurdayan göğüsler, yanan yürekler nerede? Zikirle cezbelenen dervişler nerede? İyilik için yarışan müslümanlara ne oldu böyle? Yetimin başını okşayan eller kayboldu. Komşusuna yardım edenler görülmez oldu. Hayırlı evlatlar kurudu mu ne? Dünya bizden ne kadar çok şey aldı böyle? Acı olan tarafı ise biz bu kaybettiklerimizin farkında bile değiliz.

Aklıyla, kalbiyle temizlenmeyen müslümanın salih amel yapması beklenemez. Amelleri salihleştiren imandır, anlayıştır, niyettir. Peygamber yanındaki alim, şehid, zengin yaptıklarından sorgulanmış da amellerine nefs bulaşınca helak olmuşlar. 

Tertemiz gönüllerle yapılan ameller Allah (cc) katında çok değerlidir. Hâce hazretleri (ks) genç yaşlarında Ğavs hazretlerinin (ks) yanında talebedir. Bulundukları yer bir köy. Yağmur yağınca çamur oluyor. Namazı bitirince erkenden çıkıp Ğavs hazretlerinin ayakkabısını hazırlamak ister. Ayakkabı biraz çamurludur. Eline bir bez alıp temizlemek ister. Gönlüne gelir ki, bu bez Ğavs’ın ayakkabısından temiz olamaz, bezi bırakır. Ğavs’ın aşkıyla yanan Hâce hazretleri ayakkabıyı diliyle temizlemek ister. Dilini de Ğavs’ın ayakkabısından kirli görür. Ayakkabıyı temizlemeden yerine bırakır. Ğavs hazretleri camiden çıkınca ayakkabısına bakar ve ayakkabısını giymeden eline alıp evine öylece giderler. Gönülle yapılan amellerin kıymeti başkadır. 

Müslümanlar dünya ile kirlenince akıllar karıştı, gönüller bozuldu… 

İnsan temizlenmeden güzel şeyler yapamaz. Salih amel yapmak isteyen müslüman önce kirlerden arınacak. Nehiyleri/günahları terk edecek. Hayatımızda önce kötülüklerden vazgeçeceğiz, sonra güzel ameller gelecek. Kadından şarkı dinleyenlere, genç bir derviş bu yaptıklarının kötü olduğunu söyler. Onlar da çok katısın, büyütüyorsun dediklerinde genç derviş onlara siz de günahı çok küçük görüyorsunuz, der. O günahtan kalbinize kötülükten bir kapı açılmasını niçin umursamıyorsunuz deyince diğerleri de yaptıklarından vazgeçerler. Dinlediklerimiz, seyrettiklerimiz kalbimizi ne hale getirdi acaba?

Temiz bir kalbe ve sonrasında salih amele ulaşmanın yolu bir mürşidi kamilin terbiyesinden geçer.

Niceler gittiler mürşid arayı, Arayanlar buldu derde devayı, Bin kez okur isen aktan karayı, Bir kamil mûrşide varmasan olmaz. demiş Yunus Emre. Nefsi emmareden (kötülüğü emreden nefs) kurtulup nefsi mutmainneye (huzura ermiş nefs) ulaşan Müslüman Allah’ın (cc) müjdesine nail olur. “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O›ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!(İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” ﴾ Fecr, 27-30﴿

Son söz olarak salih amel, salihleşen insanların amelidir. Salihleşmeyen insanın yaptığı salih amel olmaz. Salihleşmenin yolu da salihlerin yanında onlar gibi olmaktan geçer.
Rabbim! Gönlümüzü kendine ve sevdiklerine rabteyle. Arzumuz Sana kul olmaktır. Kulluğumuzu daim eyle. Rabbim! Bizleri salih kullarından eyle. Salih amellerle güzelleşmeyi nasib eyle… Âmin…

 

Yazar: Andelib

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:06

NEFSİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR

Nefsini Bilen Rabbini Bilir

Nefsini Bilen Rabbini Bilir - Veysel Özsalman

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Nefsini Bilen Rabbini Bilir

 

Men aref sırrına er, ko gafleti

Gör ne remzeyler bu insan sureti

Haşrü neşreyle tamuyu cenneti

Gayre bakma, sende iste, sende bul

Eğitim öğretimin daha verimli, kalıcı ve anlamlı olabilmesi için bazı umdeler vardır. Bunlardan bir tanesi de bilginin aktarılması esnasında malum olandan meçhule doğru hareket etmektir. Eldeki mevcut bilgiyi temele koyup ona dayanarak, yeni bilgilerin öğrenilmesini ifade eden bu prensip, dar manada maarifle alakalı gibi dursa da geniş manada insan hayatının maddi ve manevi bütün sahalarında geçerli bir kaidedir. İnsan bu yolla bilmek istediklerine daha kolay sahip olabilir ve bu vesileyle öğrendikleri onda daha anlamlı bir bütün teşkil eder. İnsanın hayatı boyunca öğrenmesi gereken şeylerin çokluğu göz önüne alındığında bu tarz ip uçlarının ona sağlayacağı faydayı tartışmanın yersizliği ortadır.

İnsanın öğrenmesi gereken şeylerin fazlalığı yanında bunlardan her birinin aynı ehemmiyete sahip olmadığı da başka bir hakikattir. Bu hususta bir liste yapmaya niyetlensek hiç şüphesiz insanın Rabbini tanıması, bilmesi en mühim ve mecburi vazife olarak ilk sıraya yazmamız gerekecektir. Bu manada “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim.” hadis-i kutsisi kâinatın var olma sebebini ve insanın bu mevzudaki mükellefiyetini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu mükellefiyet insanın harekete geçmesi, Rabbini tanımak/bilmek için bir eğitim seferberliğine girişmesi gerektiğini göstermektedir. Fakat İnsanın Rabbini nasıl bilebileceği, onu (cc) tanımaya nereden başlaması gerektiği ise ilk bakışta epeyce büyük bir soru işaretidir.

İşte bu noktada malumdan meçhule hareket etmek, işimizi kolaylaştıracak ve bilmek istediklerimize bizi vâkıf kılacak kullanışlı bir usul olarak devreye girmektedir. Bu manada Cenab-ı Mevla’yı (cc) bilme/tanıma yolunda bize bir temel, bir hareket noktası gerekmektedir. Bizi O’na götürecek, onu bilmeye/tanımaya vesile olacak tanıdık/bildik bir başlangıç noktasına ihtiyaç vardır. Mahlukat içerisinde bu yolun mebdesi olabilecek nitelikteki tek varlık ise insandır. Çünkü Cenab-ı Mevla ona “halifem” demiş ve diğer varlıkları onun emrine vermiştir.

“Nefsini bilen Rabbini bilir” beyanı bu durumu bütün açıklığıyla anlatmakta, Cenab-ı Mevla hazretlerini tanıma yolculuğuna insanın kendisinden başlaması gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak tamda burada yeni bir mesele karşımıza çıkmaktadır ki o da insanın kendisini bilmesi/tanıması meselesidir.

Bize Mevla’yı (cc) tanıtacak yolun ilk adımı olan, yersiz ve büyük bir özgüvenle bildiğimizden emin olduğumuz, “insanın kendisini tanıması” ne anlama gelmektedir? Etten, kemikten bir varlık olan insanın bu ve benzeri yönlerinin farkında olmak, onu sadece madde planında tanımak gerçekten insanı bilmek midir? Eğer öyleyse onun bahsettiğimiz bu özellikleri, Mevla’nın bilgisine ulaşma hususunda, nasıl olurda onu kainattaki diğer varlıklardan bir adım öne çıkarabilir? Bizi Rabbimizi bilmeye sevk edecek bilgi insanın bu dünyada görüp dokunarak elde ettiği bilgisi olmasa gerek. Bu sebeple insanın kendisini hakiki manada tanıması, kendisini Allah’ın “halifesi” yapacak gerçek özelliklerini keşfetmesi arayıp bulması gerekmektedir.

İnsanın kendisini araştırması, tanımaya/bilmeye çalışması her devrin büyük meselelerinden birisi olmuştur. Çünkü insanın “küçük alem” kâinatın “büyük alem” olduğu, bu sebeple insanın bilinmesiyle kâinatın bilinebileceği düşünülmüştür ve bu düşüncenin sahipleri pekte haksız görünmemektedirler. 

İlk çağlardan beri insanın kendisini bilmesi en büyük erdem olarak kabul edilmiş ve insanı diğer varlıklardan ayıran hususiyetleri üzerinde epeyce durulmuştur. İnsanın maddeyi aşan bir yönünün olduğu ve insanı insan yapan özelliklerin bunlar olduğu ortadadır. Fakat onu farklı kılan ve diğer varlıklardan ayıran özelliklerini, kısacası batınını bilmek pek kolay bir iş gibi görünmemektedir.

İnsanın batınının bilinmesini zorlaştıran, onun değişmeye müsait ve meyilli yapısıdır. İnsan batıni hususiyetlerini geliştirmesi nispetinde bazen a’lâ-yı illiyyînde bazen de esfel-i safilin de bulunabilmektedir. Bu iki zıt kutup ve ikisi arasındaki birçok farklı konumda bulunmaya müsait yapısıyla insan, Rabbi hakkında kesin bilgi edinmeye kaynaklık edemeyeceği görüntüsü çizse de insanlığın zirve noktası peygamberler, salihler ve kamiller bu çıkmazı aşmamıza yardımcı olmaktadır.

İnsanın en yüksek yahut en alçak derecelerde bulunabilen bu yapısını tasavvuf farklı merhalelerle ile ifade etmiştir. En alttan yukarıya doğru emmâre, levvâme, mülhime şeklinde sıralanan bu merhaleler insan batınının içinde bulunduğu farklı durumdan haber vermektedir. En alt ile en üst arasındaki mesafeyi anlayabilmek pek mümkün görünmemektedir.

Biz elbette ki Rabbimizi tanımak/bilmek için “aşağıların aşağısındaki” nefsi emmâreden yola çıkamayız. Biz ancak terbiye edilmiş bir nefsin bilgisiyle Rabbimizin bilgisine ulaşmayı ümit edebiliriz. İşte peygamberlerin, salihlerin, kamillerin yardımı burada devreye girmektedir. Elbette ki insan kendi bulunduğu noktadan bakarak bir anlayış sahibi olabilir. Fakat bu anlayış ne kadar kuşatıcı bir anlayış olabilir ve bize hakikatin ne kadarını verebilir?

Bize tezkiye, terbiye, tahliye edilmiş bir nefis lazım ki onu bildiğimizde Rabbimizi de bilmeye başlamış olalım. Vasfı yalan, dolan, hile, haksızlık, hırsızlık, açgözlülük olan bir nefsi bilmeyle Cenab-ı Mevla Hazretleri nasıl bilinsin/tanınsın? Eğer Rabbimizi (cc) bilme/tanıma işinin mecburiyetine inanmışsak nefsi tezkiye ve terbiye etme işinin de bir o kadar acil ve mecburi olduğunu kabul etmemiz gerekir. 

Cenab-ı Mevla kendisine giden yolda insanı, daha doğrusu insanı kamili, bize vesile kılmıştır. İnsan olmanın hakikatini görmemiz için bizi insanı kamile yönlendirmiştir. Ümidimiz bu vesile ile nefsimizi düştüğü bataktan kurtarmak, temizlemek bu suretle kâmil insana benzemeye çalışmaktır ki, kendimizi bilelim ve Rabbimizi tanıyalım. Cenab-ı Mevla bunu bize kolaylaştırsın.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:05

RAHMÂNIN BAŞKENTİ: MEKKE -2

Rahmanın Başkenti Mekke 2

Rahmânın Başkenti: Mekke -2 - Salik-i İrfan

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Rahmânın Başkenti: Mekke -2

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza. Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza. Bizi insan kıldığı ümmeti Muhammed’e kattığı ve Hacegan nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır. Elhamdulillah.

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Onun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. Onun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

12 Ocak Cumartesi günü İstanbul’dan havalanan uçağımız bizi umreye götürürken 18 gün Mekke, 3 gün Medine ziyareti olarak belirlenen günlerimizden bahsetmiştik. Sahabe-i kiram efendilerimizin izini sürerek, saadat-ı kiram efendilerimizin nisbetlerini yudumlayarak, Büyüğümüz Hâce Hazretlerinin rehberliğinde eda etmeye çalıştığımız bir umre nasip olmuştu. 

Bu sayımızda da yine umre ziyaretimizden kimi notlar paylaşmak istiyoruz. Cenabı Mevlamız tekrar tekrar oralara gidebilmeyi; Kâbeyi Muazzama’ya, Ravzayı Mutahhara’ya yüz sürebilmeyi hepimize lütfeylesin.

Mekke’de, otelimizin adı Rihab vel Muhabbe idi. Adı gibi “Genişlik ve Muhabbet” zuhur etti elhamdulillah. Her gün ikindi namazı sonrası yapılan Hatme-i Hacegan ve Efendi Hazretlerinin mübarek sohbeti seniyyeleri bizi öyle doyurdu ki hangi duygu ile, hangi kelime ile şükredeceğimizi bilemiyoruz.

İşte o ilk günlerde, Hâce Hazretleri’nin Mekke’de, Rahman’ın başkentinde gösterilmesi gereken edep ve usûle dair nasihatte bulundukları ilk sohbetlerinden paylaşımda bulunmak istiyoruz:

Mekke14 Ocak Pazartesi ikindi namazı sonrası Efendi Hz. sohbetinden.

“İnsan vücudunun hassas bölgeleri vardır. İnsanın eline iğne batsa bir şey olmaz. Fakat gözüne, beynine iğne batsa öldürür. Yeryüzünde de böyle hassas bölgeler vardır. Böyle bir yerdeyiz. Burada Mekke’de hassas-uyanık olmalıyız. Burada her yerden daha çok edepli, dikkatli olmalıyız. Bir yere bakarken edepli bakmalıyız. Rahman’ın misafiri herkes. Anlamak için, tanımak için edeple bakmalıyız. Her an meleklerle iç içe bir yerdeyiz. Her an kaç rahmet iniyor buraya. Her an Rahman’ın nazarı var buraya.

Burası onun başkenti.

İnsan zihnine-gönlüne-ameline çok dikkat etmeli burada. Burada hızlandırılmış bir eğitim var. Bu eğitimin sonunda insanı kâmil olacağız. Kâmil insan sertifikası alacağız. 

Eski zaman sufilerinden biri, bir zengine sana hizmet ederim beni de hacca götür der. Zengin komşusu kabul edince yola çıkarlar. Vazifelerden sonra Medine dönüşü kafileden birisi sen de beratını aldın mı der şakadan. Kim berat verdi, nasıl aldınız? Cenabı Peygamber hepimize kabul beratı verdi sen almadın mı, derler. Sufi gelip Ravza’ya yalvarmaya başlar. Ya Rasulullah (sav) benim beratım yok mu, ben senin ümmetin değil miyim? Ağlar ağlar. Bir uyku hali olur. Efendimiz gelir buna berat verir. Nurdan bir kağıda, mis gibi nurlu bir yazı. Zengin komşu, herkes şaşırıyor. Ağaya ver saklasın dediler. Ben ölünce kabrime bırakırsın. Uzun süre sonra sufi ölür, ağa seyahatte. Ağa gelir, bakar. Kasada yok. Rüyasında komşusu ona: “Üzülme beratı kefenime koydular.” Bu olmuş hadise.Biz de bu sertifikaya odaklanmalıyız.

Hızlı eğitimin hedefi bu. Amacımız bu olmalı.

Sevdiklerimize hediye götürmek istiyoruz. Tesbih takke hediyelerini bırakalım. Ebubekir’in, Ömer’in (ra) sevgisin- halini-ahlakını götürelim. İnsanlar görünce tamam desin. Bu değişmiş desinler.

Buraya üç kişi gelir: 1.kişi Allah’ın davetlisi, burada ölür. 2.kişi Hz.İbrahim’in davetlisi. Hz.İbrahim Cebeli Kubeys’ten insanlığın ruh kulağına seslenmiştir. Onlar temizlenip dönerler. 3.kişi şeytanın davetlisi. İçi dışına çıkar berbat bir şekilde döner. 

Ya Rabbi ilk ikisine razıyız. 3.kişi olmaktan sana sığınıyoruz. 

Yılan bile senede bir kabuk değiştirir. Şeriatlar değişmiş. Hz.Adem’in, Hz. Musa’nın şeriatı farklı. Değişim var. Burada değişmek isteyene yardım var. O bize bakıyor şimdi.

20 günü iyi değerlendirelim. Sınav için, KPSS vs için hazırlık yapıyoruz. Kıştan yaza hazırlık yapıyoruz. Dünyevi telaşı bırakalım. İstiğfar ile, zikir ile, fikir ile yoğunlaşalım.

Dönüşte bu hali taşımaya çalışalım. Zikr ile, kuran tilaveti ile...

Buradan aldığımız güzellikleri taşıyalım. Gözümüze dikkat edelim . Yaşlılar annemiz. Gençler bacılarımız. Yaşlıların duasını alalım. 

O, sonsuz merhametinden ikramlarda bulunur. Dedikodu malayani ile uğraşmayalım. Ânı değerlendirelim. Ailemiz, neslimiz hep gelsin buralara inş. Amelimiz makbul, zenbimiz mağfur olsun.

Kâbe canlı arkadaşlar. Konuşun. Sizi işitir. Kompitur gibi. Çok zengin bir içi var.

Sen içine girmeye çalış. Ecdat Kâbe’yi görmeden iftitah tekbiri almamış. Başta biraz zor olur amma sonra kolaylaşır inşallah. Rabbim kolaylaştırır inşallah.”

Güzel Kâbe-i Muazzama’nın güzel sahibi, bizlere bütün yakınlarımıza, aslımıza-neslimize evini tekrar tekrar ziyaret imkanı versin! Oraların tadından-kokusundan bizleri mahrum eylemesin! O beldelere hakkıyla hizmet edecek, onun misafirlerini incitmeden güzelce ağırlayacak gerçek sahipler göndersin! Kâbe-i Muazzama etrafında onun rızasına uygun bir şekilde zikredeceğimiz günlere bizi ulaştırsın.

Mekke. 15 Ocak Salı ikindi namazı sonrası yapılan sohbetten de birkaç cümle paylaşmak istiyoruz: 

Soru: Efendim isteyin buyruluyor. İstemenin edebi nedir?

Efendimiz (sav): “Beni Rabbim edeplendirdi.” buyuruyor. Kur’an bize usul öğretir. Biz her şeyi ondan isteyeceğiz ama öncelik sıralaması var. Her helal bize uymayabilir. Şeker hastasının yiyeceği var, yemeyeceği var. Tuz bir insana zararlı ise. Bize o gıda tıbben haram olur. İkincisi yeteri kadarı isteyeceğiz kifayet miktarı.

Öncelikle onun zatını istemeliyiz.Zâtı yani muhabbeti.

Efendimiz “Ya Rabbi seni soğuk sudan daha çok sevdir.” buyurmuş

Senin soğuk suyun ne. İşin eşin çoluk çocuğun. Kulluk yapıyoruz işte diyebilirsiniz. O da bu kadar oluyor. Belki kulluk derken ona karşı edepsizlik yapıyoruz.

Bilmediğimiz tanımadığımız için edepsizlik yapıyoruz.

Büyükler istemeyi bile edepli istemişler. İsteyeceğiz ama edeple.

Rıza hidayet istikamet isteyeceğiz. Anne baba çarşıda çocuğun elini bıraksa çocuk kaybolur. Emin olun o elimizi bir an bıraksa kayboluruz. Bir an, bir lahza elimizi bırakmasın.

Öncelik o ve sevdikleri. Sevmeyi, kaynaşmayı, halleşmeyi istemeli. Birbirimizi idare edebilmeli, öylece sevmeyi öğrenmeliyiz. İnanmanın erdem olması tamam fakat sonra imanın ahlak, edep, amel boyutları var. Niye Honkong değil de Mekke’ye geldik.

Çünkü istikamet cennet. Niye cennet? Cennette o var. Cennet o yüzden önemli.

Sebeplere muntazaman yöneleceğiz. Helale dikkat haramdan kaçınma. Bu minval üzere.

Usulüne uygun isteyin O verecek. Bunda şüphe yok verecek. Bugün yarın verecek. Samimi istekle. Kabadayılıkla olmaz. Bir namaz bir de duada perdeler tam açılır.

İşitmeme ihtimali yok. Düşünsel olarak istesek bile yine işitir.Oyuncak şeker istemekten vazgeçin. Ne zamana kadar kumdan kale yapacaksınız. 

Musa Tur Dağı’nı gördü, rızık bitmişti, ateş gördü. Oraya gidince isteği değişti. Ekmekten vazgeçti, Allah’ı istedi.

Oyuncak verir seni kendinden uzaklaştırır, dikkat et. Peygamberleri içinde Süleyman (as) en son cennete girecek. Niye? Çok nimet vermiş çünkü. İlim verir, muhabbet vermez, bir avam kadar Allah’ı sevemezsin.

Diyanette bir profesör var. Din işleri yüksek kurul üyesi. Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin. Annesi vefat etmiş, annem Kur’an bilmez ama Kur’an duydu mu ağlardı diyor. Ben onun imanına eremedim diyor. Dört mezhep biliyorum ama onun imanına eremedim diyor. Harama fetva istemezdi bildiğine sadıktı, diyor.

Hz. Gavs buyurmuş ya, imanınız kocakarı imanı olsun.

Necmeddin Kübra hz. kıssasında geçen bin bir delil arayanın bin bir şüphesi var demektir, ifadesi önemli. Ben varsam beni yapan var. İmanınız o kadın imamı gibi olsun. Delil senet hüccet aramayın. 

Hz. Ali (ra) “Ya varsa!” demiş ya.Oruçtan namazdan zararı var mı. Ahir zaman insanı Allah’a değil delile iman etmiş. Bazen delil ile, zenginlik ile, ilim ile kendinden uzaklaştırır.

Ya Rabbi, bizleri yanından uzaklaştırma. Zikri terk etmeyeceğiz. Yolumuzda devamı zikir, devamı sünnet, devamı sohbet önemli.

Cenabı Mevla burada buyrulanlar ile âmil olmayı lütfeylesin. Amin, amin vel hamdülillahi Rabbil alemin.

 

Yazar: Salik-i İrfan

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:04

RAMAZAN AYI YAKLAŞIRKEN

Ramazan Ayı Yaklaşırken

Ramazan Ayı Yaklaşırken - Tamer Doymuş

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Ramazan Ayı Yaklaşırken

 

Üç aylardan ikincisi olan Şaban ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz elhamdulillah. Ramazana adım adım yaklaşıyoruz. Efendimiz’in mübarek dualarını tekrarlıyoruz: “Allahım Recep ve Şabanı bize mübarek kıl ve bizleri Ramazana kavuştur!” Rabbimiz ramazan ayına tertemiz kavuşarak onun füyuzatından kamilen müstefid olmamız için bizlere öncesinden Recep ve Şaban aylarını ikram etmişler. Ayrıca bu aylar içinde yer alan kandillerle müminler günah kirlerinden, gaflet kirlerinden, isyan kirlerinden arınarak adeta nurlanmış olarak ramazana kavuşmaktadırlar. Müslüman, her gecesini ve gündüzünü leyle-i kadir olduğuna inanarak değerlendirmelidir. Fakat bunun oluşabilmesi içinde Allahu Teala’nın ikram ettiği bazı özel zamanları iyi değerlendirmelidir. Süreç içerisinde meydana gelen hataları giderme yapılan yanlışları düzeltmek için hususi zamanları da iyi değerlendirmelidir. Bu günleri değerlendirme adına Allahu Teala’nın razı olmadığı davranışlardan son derece sakınmak gerekir. Allahu Teala’nın şu uyarısını her alanda dikkate alarak hareket etmeliyiz: “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” (Lokman 6)

Ayeti kerimenin nüzul sebebi hakkında şu rivayet yer alır:

Mukatil diyor ki: Ayet, Nadr b. Haris hakkında nazil olmuştur. Nadr tüccar olarak İran’a, Şam dolaylarına gidiyor, Acemlerin kitaplarını satın alıyor, bu kitapları anlatıyor ve şöyle diyordu: “Muhammed size Ad ve Semûd kavimlerinin haberlerini anlatıyor. Ben de size Rüstem ve İsfendiyar’ın, kisraların haberlerini anlatıyorum.” derdi. Mekkelilerde de onun sözlerinden hoşlanıyor, Kur’an’ı dinlemeyi terk ediyorlardı. 

Bir diğer ayette ise şöyle buyruluyor: “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona elem verici bir azabın müjdesini ver!” (Lokman 7)

Müminlerin vasıfları ayetlerde şöyle ifade ediliyor:

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (Muminun 3)

“Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.” (Furkan 72)

“Boş ve yararsız olan sözü’ işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: “Bizim yapıp ettiklerimiz bizim, sizin yapıp ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz.” derler.” (Kasas 55)

“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.” (İnşirah 7)

İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed 32)

“İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed 32)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed 33)

Recep ayında Regaib ve Miraç kandillerini idrak ettik elhamdulillah. Şaban ayında ise Berat kandili yer almaktadır. Rabbim bütün müslümanlara beratlarını almayı nasip buyursun.

Şaban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan gece Berat kandilidir.

Bu geceye ayrıca verilen isimler şöyle sıralamak mümkündür: 

1-Mübarek; bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle bu isimle adlandırılmıştır.

2-Beraet; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle de bu isimle adlandırılmıştır.

3-Rahmet; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle

4-Berae veya Sakk; bu geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle Bu gecenin beş özelliği vardır: 

1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.

2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.

3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.

4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.

Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:

Hz. Peygamber Efendimiz (sav) bu geceyi Hz. Âişe (r.anha) validemize tanıtırken şöyle buyurmuştur:

“Bu gece Şaban’ın onbeşinci gecesidir. Allah Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem’den kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz.”

Bir diğer hadisi şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne nazar eder ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifa dileyen yok mu şifa vereyim.”

Evet temizlikten maksat arınmaktan murad Hakk’a vasıl olmaktır çünkü; “Ona ancak temizlenenler vasıl olurlar.” Bu noktada bunun nasıl olacağını anlamak ve bu günleri doğru bir anlayışla değerlendirmek için yolumuzun büyüklerinin mübarek sözlerine kulak verelim.

Hz. Ebu Bekir

1-İnsanları iki kısım gördüm, kimisi dünyayı ister, kimisi ahreti ister. Bense yalnızca Allah’ı istedim.

2-Ben İslam’a girdiğimden beri doyasıya dünya yemeği yemedim. Zira marifetullah yani Allah’ı bilme lezzeti ile meşguliyet beni dünya lezzetlerine meylettirmedi.

3-İslamiyet’e girdiğimden itibaren dünya içeceklerine kanmadım. Zira halıkımın muhabbeti dünya içeceklerinden fazla geldi ve beni onun sevgisi meşgul etti.

4-İslamiyet’e girdiğimde beni iki amel karşıladı: Dünya ameli ve ahiret ameli. Ben ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5-Rasulü Ekrem’in sohbetine devam ettim. O kadar ki Rasul-i Ekrem den bir saat bile ayrılmadım. Mağaraya girerken de onunla beraberdim.

Hz. Selmanı Farisi

Dünyayı arzu edene şaşılır ki ölüm onu beklemektedir.

Yine o gafile şaşılır ki gafil olduğu zat ondan gafil değildir.

Ve gülüp eğlenene şaşılır ki Rabbinin kendisinden hoşnut olup olmadığından haberi yoktur.

Hz. Caferi Sadık

1-Yalancı ile arkadaş olma, çünkü daima yanılırsın.

2-Ahmak ile dost olma, çünkü faydalı olmak istediği zaman bile sana zarar verir.

3-Cimrinin arkadaşlığından sakın, zira en kıymetli sermayen olan vaktini boşa harcar.

4-Kötü kalplinin arkadaşlığından sakın, çünkü ihtiyaç anında bile sana sahip çıkmaz.

5-Fasıkla ahbap olmaktan sakın, çünkü önemsiz lokmaya tamah edip seni bir lokmaya satar.

İmam Caferi Sadıkın Oğluna Vasiyeti:

Oğlum vasiyetimi iyi dinle, söylediklerime dikkat et. Eğer bunlara dikkat edecek olursan mutlu yaşar, mutlu ölürsün. Oğlum! Allah kendisinin taksimine razı olanı, başkalarına muhtaç bırakmaz. Başkasının elindekine göz diken ise fakir olarak ölür. İahi taksimine razı olmayan Allaha hükmü konusunda itiraz etmiş olur.

Kendi günahını küçük gören, başkasının küçük günahını büyük görür. Başkalarına isyan kılıcı çeken o kılıçla öldürülür. Başkasının kuyusunu kazan o kuyuya düşer.

Beyinsiz adi insanlarla düşüp kalkan değerini yitirir ve hor tutulur. Âlimlerle düşüp kalkan saygı görür. Kötü yerlere girip çıkan töhmete uğrar.

Lehinde de olsa aleyhinde de olsa daima hakkı söyle. koğuculuk yapmaktan sakın çünkü koğuculuk insanların kalplerine kin ve intikam tohumları eker.

Hace Alauddin Attar

Bu yola girmeyenlerin yolunu kesenler yine kendileridir. Kendilerindeki benlikleridir.

İnsanların külli ilme ulaşamayışları, kendi cüz’i ilimlerinden geçemeyişlerindendir

İradesini hakkın iradesinde, kudretini Hakk’ın kudretinde yok etmeyen Hakk’a varamaz.

Bunun için yol: Şeriat sahibinin emirlerini yerine getirip Hakın muradını, nefsin muradından önce tutmaktır.

Veki ibnü’l Cerrah der ki: “Allah’ın yolu hidayet yoludur. Ancak sadık olanlar nail olur.”

Bu yolda kulun,

A- Allah hakkında ve kendisi hakkında itikadını düzeltmesi, yani Allah’ı esma ve sıfatıyla âlemlerin Rabbi olarak, kendini de onun aciz bir kulu olarak tanıması ve bilmesi lazımdır.

Kulun Allah hakkındaki itikadının bütün zan ve şüphelerden temizlenmesi, dalalet ve bidatlerden uzak bulunması, itikada esasının kuran ve sünnete dayalı olması lazımdır.

B- Kulun ameller niyetlere göredir hadisinin himayesine sığınabilmesi için önce itikadını kuran ve sünnete göre düzeltmesi ve kalbi selime sahip olması lazım

C- Kişinin itikadı, şeriatın tespit ettiği sahih delillere, yani kuran ve hadise ne kadar uygunsu o kadar sağlamdır.

D- Kul, itikadı vasıtasıyla Allah’a şeksiz bağlandıktan sonra dinin hükümlerini ya bizzat tetkik ve tahkik ile yahut ilim sahiplerinden sormak suretiyle muhakkak öğrenmesi lazımdır. Bunun en az derecesi, farzlarını doğruca eda edecek kadar bilgi edinmesidir.
Çünkü hakiki müritliğin alameti, Rab Teala hazretlerini aramada kalbin derin uykusundan silkinip uyanmasıdır.
Bu uyanış ise, dini sorumlulukları öğrenmek için harekete geçmek, Allah’ın emrine onun razı olacağı şekilde sarılabilmek için rasulünün sünnetini yaşamak, yasaklardan sakınmak, Rasulullahın sünnetine uyarak Allahın sevgisini kazanmaya çalışmaktır.
Bunu kazanmak için farzlara dikkat ve itina etmesi, gücü yettiği kadar ve ölçü dâhilinde nafile ibadetlere yönelmesi, ilmiyle amil olan âlimlerin sohbetlerine devam ederek onlardan istifade etmeye çalışması, kötü âlimlerden sakınması lazımdır. Çünkü bunlar yolkesen eşkıya gibidirler. Yanlış yönlendirme ile insanları saptırırlar.
Böylece bütün söz ve hareketleriyle Kur’an’a ve sünnete muhalefet etmekten sakınması gerekir.

Kaynaklar:
-El-Camiu li Ahkamil Kuran, İmam Kurtubi
-Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri
-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili
-Adab, Muhammed b. Abdullah el-Hani, erkam yayınları
-Şamil İslam Ansiklopedisi

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

İslam Bizde Bir Etiket Değil Kişiliğimizdir

İslam Bizde Bir Etiket Değil, Kişiliğimizdir - Yusuf-i Kenan

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

İslam Bizde Bir Etiket Değil, Kişiliğimizdir

 

İslam bizde bir etiket gibi olmayacak. İslam bizim kişiliğimiz olacak. İslam bizim karakterimiz olacak. Bir kişilik, bir karakter, bir anlayış, bir duruş ki İslam ile çelişiyor, biz onları reddetmeliyiz.

Dini Mübini İslam; Rabbimiz Allah’ın, Aleyhisselatü Vesselem Efendimiz’in elçiliğinde biz kullarına doğru yolu gösteren, dünyada ve ukbada huzura eriştirecek, toplumsal barışı sağlayacak yegane emir ve yasaklardan oluşan tabiri caizse insan ruhunun anayasasıdır. Dinin belirttiği kural ve kaideler. Tam manası ile şeksiz şüphesiz inandım demek ile başlar. Önce yaşamak ve sonra yaşatmak mücadelesi ile de devam eder. İslam Dini; vicdanlarda sadece tamam inandım iddiası ile hapsedilemez. Toplumun her alanında din hakim olmalıdır. İnsan hem kendi ruhunu, nefsini, ahlakını, hem de yaşadığı toplumu İslam’ın belirlediği emir ve yasaklar doğrultusunda şekillendirmek zorundadır. Büyüğümüz Hace Hazretleri’nin (k.s.a) buyurduğu üzere; “ Müminin hayatı talim, tatbik ve tebliğden ibarettir.” Bu üç kaide dinimizin birbirinden ayrılmaz bir parçasıdır. Öğrenmek, yaşamak, yaşatmak için öğretmek.

Müminin duruşu, hali, yaşantısı, sözü Allah için olmalıdır. Gönlü Allah ile olanın hali de anlayışı da Allah’tan gelir. Anlayışını Allah’tan (cc) alan kullardan olur. Davranışları incitmez, sözü kırmaz, hali yaralamaz. Ayna misali olur. O’nu gören kendi eksiğini anlar, düzeltme yoluna gider.

İslam’ı yaşamak için doğru anlamak gerekir. İslam’ı doğru anlayacağımız kaynaklara ulaştığımızda ancak nebevi, olan peygamber efendimizin ümmetine tebliğ ettiği hakikat ile bütünleşebiliriz. Aksi takdirde din adına yaşadığına inanan sapık fırkalara, hakikat zannedip çabucak tabi olabiliriz. Bunun sonu da hem dünyada, hem ukbada hezimettir. Günümüzde İslam Ümmetinin cihat diye birbirleriyle çatışmalarının, birbirlerine zulmetmelerinin, kardeşin kardeşi bir hiç uğruna kırıp geçirmesinin sebebi budur. Bunu yaparken tüm taraflar din adına, Allah için yaptıklarını iddia ederek nefsi arzularına meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Sonuç ise Müslümanların sebepsiz birbirini katletmesi, dünyada Dini Mubini İslam’ın terörizm olarak algılanmasıdır. Gerçi bu bazı İslam düşmanı Yahudi işbirlikçiler tarafından kasıtlı oluşturulmaya çalışılan bir algıdır. Fakat Müslüman feraset sahibi olması gerekirken, bu oyunları sezebilecek durumdayken maalesef çok çabuk oyuna gelmektedir.

İslam’ı doğru anlamak için doğru kaynaklara ulaşmak gerekir. Önemli olan bu kaynakları doğru yerde aramaktır. Aksi durumda halimiz İbrahim Ethem’in (k.s.) damda deve arama hikayesine benzer. İslam’ın hakikatini arayan yolcu bunun için de önce samimi bir niyet içerisinde olmalıdır. Samimiyet bu kutsal yolculuğun azığı gibidir. Kalp kırık, gönül buruk, boyun bükük içten gelen yanık bir arzu ile Allah’tan hidayet yolu istedir. İnsanın derdi gerçekten din derdi ise gönülden bir arayış içerisine girer. Hakikat yoluna ulaşmak için , Allah’tan ona ulaşabileceği yol talep edilir. İnsan samimi bir niyet ile isterse Azim olan Mevla, Mevlana misali Şemsini de Tebriz’den gönderir. Allah (cc) Yeter ki insanın ilk önceliği Rabbini bilmek, O’nu tanımak, bildirdiği emir ve yasakları yaşamak olsun. Rabbimiz her dönemde olduğu gibi günümüzde de peygamber varisi İnsan’ı Kamiller vazifelendirmiştir. Gayeleri irşat olan bu seçilmiş kullar gönül tabibidir. Ruh terbiyecisidir. Bu kudsi yolu tebliğ etmek için ömürlerini sürdürürler. Rabbim yolarını anlamayı, yaşamayı nasip etsin. Eksikliklerini göstermesin. İzlerinden bir an dahi ayırmasın.

Hak yolunun yolcusu olmaya talip Müslüman dinini de, Rabbini de ancak menbaından saf arı bir şekilde tedris edebilir. Bunun kaynağı da İnsanı Kamil bir zatın gönül dergahına girebilmektir. Bizim dinimiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav)gönlünden halka halka başlamış, her dönem, yaşamış manevi sultanların, peygamber varisi Mürşidi Kamillerin gayretleri ile yayılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Aynı şeklide kıyamete kadar da durmadan devam edecektir.

Günümüzde yaşadığımız en büyük sorun Müslümanın inandığı dini değerleri yaşayamamasından dolayı altında ezilmesidir. İnandığımız dini değerler bizde karakter ve kişilik olmadığı sürece ağırlık haline gelir. Diğer bir ifadeyle Müslüman bir birey olarak karakter ve kişiliğimizi dinimizin emir ve yasakları oluşturmalıdır. Ancak iç huzur böyle oluşur. Eğer inandığımız şekilde yaşamazsak, yaşadığımız şekilde inanırız. Bizim dinimiz o kadar büyük ki gerek kişinin içsel hayatını, gerek aile yaşantısını, gerekse içtimai hayatı düzenleyerek barış ve huzur getirir. Bu sebeple huzur; İslam’dadır. Büyüğümüz Hace Hazretleri’nin (ksa) buyurduğu gibi; “Müslüman kimliğinden utanan değil, kimliğine layık olmadığı için kendinden utanandır.” İnsan mutsuzluğunun ve iç huzura ulaşamamanın sebebini arayacaksa sağa sola bakmak yerine Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına kayıtsız kaldığından dolayı kendinde aramalıdır. Kendini mesul tutmalıdır. Bu tutum edepli, haddini bilen insana aittir. İnsan eksiğinden dolayı gönlü mahzun, boynu bükük, tövbekar bir hal içerisinde olduğunda hidayete de açık olur. Aksi halde havalı, civalı, tepeden bakan bir hal ile insana nereden ne söylense kulakları, gönlü kapalı olacağından hiçbir hissiyat oluşmaz. 

Başka bir açıdan kişilik ya da şahsiyet olarak nitelendirdiğimiz insana ait olan bu özelliği ele aldığımızda; İslam’da şahsiyet ve kişilik, insanı insan yapan önemli bir süreçtir. Şahsiyet anlamında hiçbir insan diğerinin aynı olamaz. Her insanın kendine münhasır özellikleri vardır. Her insan başka bir alem ve başka bir dünya olarak İslam’da yer bulur. Allah (cc) insanı yarattıktan sonra, iradesiyle kendini geliştirebilme özelliği vererek imtiyazlı hale getirmiştir. İslam’a göre insanlar bir cemiyet halinde, milletler dahilinde yaşar. Onların kalplerinde iman gereği içinde bulundukları cemiyetin sorumlulukları vardır. Allah (cc) insanların kalbine çevresinden de sorumlu olma duygusunu yerleştirmiş, buna göre akıl da vermiştir. Kişi mensup olduğu dinin kaideleriyle, değerleriyle, emir ve yasaklarıyla şekillenir ve şahsiyet sahibi olur. Bu şahsiyetiyle de yaşadığı toplumun kültürünü şekillendirir. Ümmet birliği ancak böylesi bir tevhidi anlayış ve gayret dahilinde vuku bulur. Milli kültürden kasıt ümmet kültürüdür. Tüm dünya Müslümanlarının yüreğinin bir atabilmesidir. 

Osmanlının son dönemlerinde bilinçli olarak topluma atılan bir virüs niteliğindeki kavmiyetçilik akımları koskocaman bir İslam medeniyetinin de sonu olmuştur. Birbirinden bağımsız içerisinden 52 farklı ülke çıkartarak yıkılan Osmanlı İmparatorluğu, asliyetinde bir devletin değil Ümmeti Muhammed’in, hilafetin, İslam Kardeşliğinin tahrip edilmesidir. Bunda da ne kadar başarılı oldukları açıkça ortadadır. Dönüp şöyle bir Müslüman Ülkelere baktığımızda; birbirinden habersiz darmadağın bir Ümmet, gözyaşı içerisinde iç çatışmaların ayyuka çıktığı, açlıktan kırılan bir İslam ülkeleri coğrafyası. Bu portre tamamen İmanı ile kişiliğini şekillendiremeyen Müslümanların eseridir. Sebebi İsrail’de, Yahudi’de, Haçlı’da aramak kolaya kaçmak, sorumluluğu bir yerlere yıkıp aradan sıyrılmaktır. Elbette herkes işini yapıyor. Dünyanın doğası böyledir. Kafir, kafirliğini çok güzel yapıyor. Peki ya biz Müslümanlar olarak işimizi, vazifemizi yapabiliyor muyuz? Sorumluluğumuzu yerine getirebiliyor muyuz? Ruhlar aleminde Rabbimize verdiğimiz sözü şu ana kadar tutabildik mi? Ölüm yaklaşıyor. Rabbimizin huzuruna hangi yüzle çıkacağız?

Dinimiz İslam asla yüreklere hapsolmuş bir inançlar bütünü değildir. İslam gönülde başlar, tüm içtimai hayata nükseder. Giyim tarzından, yeme içmeye, eğitime, aile yaşantısına, miras hukukuna, ticari ahlaka, toplumsal kural ve kaidelerin tamamına müdahale edip, şekillendirir. İslam cemiyetinde şahıs, bir sığıntı gibi, bir kambur gibi, bir eşya gibi ve sadece birey olarak kendisini kurtarma çabasından ziyade, kendi sorumluluğunu toplum sorumluluğuyla aynı oranda hissederek hayvandan daha aşağı (Esfeli Safilin) olmaktan kendisini kurtarır. İnsan bütün bunları yaparken, toplum içerisinde tüm davranışlarını ve alışkanlıklarını ancak bir tek büyük modelden alır. Müslüman’ın en büyük modeli gelmiş geçmiş yaratılmışların en hayırlısı Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Aşıkların gönül güzergahı O’dur. (s.a.v.)

İnsanı insan yapan, kemale ve fazilete erdiren özellik, onun şahsiyetidir. Şahsiyet, nasıl sol baştaki sayı silinince sıfırlar bir anlam ifade etmiyorsa, kişilik ve şahsiyet olmadan bu faziletler de  pek bir anlam bulmaz. Kişilik ile inanılan değerler açığa çıkar. İnsan inandığını yaşayabiliyorsa, bu değerler manzumesiyle hayatını şekillendirebiliyorsa gerçekte samimidir. Özüyle, sözüyle bir hareket eder. Aksi halde gitmediğimiz, görmediğimiz köy maalesef bizim köyümüz olamaz. İnandığımız gibi yaşayamadığımızda bir süre sonra, yaşadığımız gibi inanırız. 

Aklın güzelleşip değer haline gelmesi, doğruyu eğriden, hakkı batıldan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilecek seviyeye yükselmesi toplum dahilindeki rol modellerle, eğitim ve çevre faktörüyle mümkün olabilmektedir. Burada rol model kavramı çok derin bir anlam ifade eder. Artık insanlar söylemin ötesinde yaşayan insandan müşeade ederek öğrenmeyi tercih etmektedir. Bu sebeple bizim sözümüzden öte halimizin, yaşantımızın, ahlakımızın söyledikleri etkilidir. Ağızdan çıkan değil hayatın içerisinden bizzat yaşayarak çıkan davranışlar gerçek kelamdır. Bu yüzdendir ki en hakiki rol model İnsanı Kamillerdir. Allah dostlarıdır. Toplumu şekillendirmeye namzet bu zatların himmet ve çabalarıyla toplum kimliğini İslamlaştırır. 

Bir diğer açıdan değerlendirecek olursak şahsiyet, daha küçük yaşlardan itibaren içinde yaşanılan toplumun değer yargılarının benimsemesiyle şekillenir. O değerlerden hangilerine ne kadar sahibiz? Aslında nelere sahip olmalıyız? Ülkenin milli eğitim politikasını hazırlayanlar, yönlendirenler, yazanlar bu soruların cevabını vererek içinde yaşadığımız toplumun aynı zamanda geleceği de şekillendirecek gençlerin eğitileceği sistemi ona göre şekillendirmelidir. Günlük politikalarla, çürümüş ve kokuşmuş eğitim sistemleriyle insan eğitilmez; gelecek şekillenmez. İslam adına bir takım değerlerin serpiştirilmesiyle eğitim İslamileşmez. Eğitim sisteminin tamamı İslam merkezli olmalıdır. Karma eğitim ile ateş barutun yan yana muhafaza edilmesi ne denli mümkün değilse ergen bir bayan ile erkeğin de aynı atmosferi teneffüs etmek zorunda bırakılması ile gerçekleştirilmeye çalışılan eğitim kesinlikle uygun değildir. Her türlü sistemin denenerek yap boz haline dönüştürüldüğü eğitim sistemimiz bir an evvel düzeltilmesi gereken sorundur. Eğitim sistemimiz toplumunu oluşturan bireylerin kişiliğini oluşturabilecek yeterliliğe sahip olmadığı gibi, kelimenin tam anlamıyla kangirene dönüşmüştür. Hal böyle olunca eğitimli denilen insanların oluşturduğu sağlık, adalet, bilim, teknoloji, eğitim ve diğer tüm üretim ya da hizmet sektörleri kişiliksiz bir yapı arz edecektir. Rabbim gönüllerimizi, halimizi, davranışlarımızı, ahlakımızı, kişiliğimizi, toplumumuzu, tüm Ümmeti Muhammedi İslam üzere sabit kılsın.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Sayfa 2 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort