JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır 3

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -3 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -3

 

Konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz:

19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz, derdini anlatmalıdır. 

Bu manada bazen zahirde konuşmasak bile gönlümüzden yanlış düşünceler geçirebiliyoruz. Cenabı Hakk’ın en büyük lütuflarından birisi dostlarının bizlere tenezzül edip konuşmalarıdır. Maddi ve manevi sorunlarımızı dinlemeleri ve bizlere bazen fıkhi açılardan yapacağımız işlerde yol göstermeleri, bazen de manevi yani kalbî hastalıklarımız için teşhis koyup tedavi uygulamaları elbette ki büyük bir ikramdır. 

İşte bu gibi durumlarda bazen büyüklerle görüşmede uygun anları kestiremeyebiliyoruz. Biz istiyoruz ki biz müsait olduğumuzda bu isteğimiz gerçekleşsin. Hâlbuki onlar bizler gibi her an muhayyer olamayabilirler. Bizler hep zahirde gördüklerimizle amel ediyoruz. Oysa onların vazifeleri gereği farklı halleri, bunun neticesinde yorgunlukları olabiliyor. Bundan dolayıdır ki, bizler durumlarımızı vazifeli arkadaşlara izah edip beklemeliyiz. Onlardan izin çıktığında gönül ferahlığı ile huzurlarına varıp, edepli bir şekilde, kısa ve öz kelimeler seçerek halimizi arz etmeliyiz. Onlardan gelen cevabı da hem can hem de gönül kulağı ile dinleyip gerekeni yapmalıyız. 

20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir. 

21- Allah Teâlâ’nın (cc) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır. 

22- Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir. 

23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allahu Teâla’yı (cc) tanımak ve bilmek için geldim, demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır. 

24- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır. 

25- Mürşidi emretmedikçe başköşeye geçmemelidir. 

26- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır. 

29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.

Bu hal normal hayatta bir yolculuk esnasında olabildiği gibi, tasavvuf yolunda yürüyen müridan içinde geçerlidir. Yani bazen intisab etmeden önce veya sonradan okuyarak elde ettiğimiz bilgiler ile mürşidimizin karşısına gelip, onların sohbetlerindeki bilgilerle karşılaştırma yapmamalıyız. Eğer bu manada nefsimiz bize iğvaat verirse üzerine basıp, müsait bir ortamda mürşidimize konuyu sual edip anlamaya çalışmalıyız. Bunun aksi durumlarda onların önüne geçmiş oluruz. 

30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya özen göstermelidir. 

Bugün artık mektup kalmadığı için bunu yapmak mümkün görülmemektedir. Fakat bugün telefon ve mesaj gibi şeylerle bu ihtiyaç karşılanır oldu. Bu konuda da edepli olmak zorundayız. Onları vakitli vakitsiz aramak veya mesaj göndermek uygun olmayabilir. Öncelikli olarak yakınlarındaki bir kardeşimizden müsait olup olmadıklarını sormalı, ona göre hareket etmeliyiz. Müsait değillerse aradığımız kardeşimize hürmetlerimizi bildirdiğimizi söyler, söyleyecek bir şeyimiz varsa onu da söyleriz. Daha sonra bize gelecek cevabı bekleriz. 

31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır. Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır. 

33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır. 

34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye çalışmamalıdır. 

35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır. 

36- Şeyhinden olağanüstü hal ve keramet beklememeli ve istememelidir. 

37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç kimseye vermemeli ve satmamalıdır. 

38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır. Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır. 

40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı vurarak sertçe örtmemelidir.

41- Bir mürşid müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkânsızdır. 

42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır. 

43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla bakmalıdır. 

44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı bulundurmak gerekir. Çünkü nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya yağmurun yağması gibi yayılır ve onu ancak ihlası ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder. 

45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan durmalıdır. 

46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanından çıkıp gitmelidir. 

47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı olmalıdır. 

48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürit güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenabı Hakk’a (cc) istiğfar etmelidir. 

49- Hizmet ederken gerek mürşid, gerek diğer müritler, gerekse de misafirler için yaptığı hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmalıdır. 

51- Mürit mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşid ister dua eder, isterse etmeyebilir. 

52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir. 

53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır. 

54- Mürit herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır. 

55- Mürşidini ziyarete geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır. 

56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır. 

57- Mürşid herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindir diye sevinmelidir. 

58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna göre davranmalıdır.

Yazımızın ilk kısımlarında mürşi-danı izam hazeratına niçin edeb göstermemiz gerektiği, son kısmında da mürşidi kâmile edebin nasıl olması gerektiği konusunu maddeler halinde sâdatı kiramdan Fethullah-ı Verkânisi (ks) hazretlerinin eserinden faydalanarak izah etmeye çalıştık. 

Belki tekrar olacaktır, fakat şurasını ehemmiyetle belirtmek isteriz ki, bu zevatı kiram Hak Teâlâ Hazretleri’nin yeryüzünde gerçek manada muhatap aldığı kâmil insanlardır. Bizler bilsek de bilmesek de, anlasak da anlamasak da Allah Teâla’nın onlarla bir yakınlığı vardır.

Onlar Allah’a (cc) yakınlaşmak için gayret ettiklerinde, hadisi kudside buyurulduğu gibi, Hak Teâlâ onların gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı oluyor. Bunun neticesinde de Allah (cc) tarafından onlara bizlerin okuyarak öğrenemeyeceğimiz ilimler veriliyor. Onlar basiretleriyle bizlerin göremediği hakikatleri görüyorlar. Ferasetleriyle bizlerin fehmedemediği anlayışlara ulaşıyorlar. Ayeti kerimede Rabbimiz celle ve âla hazretleri;

“Allah sizden iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücadele, 11) buyuruyorlar.

Gavsu’l-Âzam Seyyid Abdulkadir Geylani (ks) bu işte seçimin Yüce Mevla’ya ait olduğunu belirterek öyle buyurdu: ”Velayet halktan değil, Cenabı Hak’tan gelir; veliliği kullar değil, Yüce Allah verir.”

Bizler bu zatlarla ilgili yersiz düşünceleri bir tarafa bırakıp Rabbimiz’in yeryüzünde risaletten sonraki en büyük lütfu olan velayet müessesesine ve Allah’ın (cc) veli kullarına sırtımızı dönmeyelim. Bu azim nimetten faydalanmak için onların kapılarından ayrılmayalım. Onları Allah (cc) sevmiş, onların kablerini kendi has odası olarak buyurmuş. Dolayısıyla onları sevmek ve onlarla birlikte olmak Allah’ı (cc) sevmek ve O’na yakın olmaktır. 

Bu sevgi ve yakınlığı doyasıya yaşamayı Rabbimiz bizlere lütfeylesin.

Yazımızı Emir Sultan Hazretleri’nin bir şiiriyle hitama erdirelim:

Gerçek âşıklara sala denildi,
Dertli olan gelsin, dermanı buldum.
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum.

Akar gözlerimden yaş yerine kan,
Zerrece görünmez gözüme cihan,
Deryalar nuş edip kanmaz iken can,
Âşıklar kandıran ummanı buldum.

Âşıklar meydana doğru varırlar,
Erenler cem olmuş verir alırlar,
Cümle evliyalar divan dururlar,
Cevahir bahş olan dükkânı buldum.

Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar,
Canlar mezad olmuş, dellaller gezer,
Oturmuş ümmetin beratın yazar,
Hakk’a mahbub olan sultanı buldum.

Emir Sultan der ne hoş pazar imiş,
Âşıklar meydan edip gezer imiş,
Cümlenin maksudu ol didar imiş,
Hakk’a karşı duran divanı buldum.

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

Ey Enes Efendimizin En Çok Yaptığı Dua Nedir

Ey Enes! Efendimiz'in En Çok Yaptığı Dua Nedir? - Sâlik-i İrfan

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

Ey Enes! Efendimiz'in En Çok Yaptığı Dua Nedir?

 

“Bugün ilmin yarısı gitti.” 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır… Elhamdulillah…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. O’nun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı, sözü, fiili hasılı sünneti nurdur. O’nun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Cahit Zarifoğlu merhumun denemelerini içeren “Bir Değirmendir Bu Dünya” adlı eserine göz atarken Allah Dostları başlığındaki içten-dervişane ifadeleri çarptı bizlere. Dergimizin 125. sayıya ulaşan bu uzun soluklu yürüyüşünde, bize, sahabi efendilerimizin hayatlarından ders alma, paylaşma görevi verilmişti. “Rabbim sahabi efendilerimizin ayak tozunu gözümüze sürme eylesin!” hep bu niyazda bulunduk fakat şunu da dile getirmeye çalıştık ki bugün bizlere ashabı sevdiren, Peygamber Efendimiz’e (sav) aşk ile nasıl ittiba edilir, bunu bize öğreten Allah dostlarıdır. Öyleyse Allah dostlarına yakın olmak ashaba ve Efendimiz’e (sav) yakın olmaktır. Bu hakikat, Hakk’a aşina olmanın tek yolu… İşte bu hikmeti bir kez de Zarifoğlu’nun o zarif dilinden okuyalım: 

Onların en belirgin özelliği, bir meclise girdiklerinde, oradakilerin hemen Allah’ı hatırlamaları... Kısa bir süre sonra, gevezeliklerin, boş lafların terk edilip hep Allah’tan konuşulması...

Allah’ı anmadan dağılan meclisler şeytana yoldaş kabul edilmiş. İşte Allah dostları, girdikleri meclislerde, kendilerine bir şey sorulunca veya konuşmaları gerekince, o manevi havaya girilir, şeytan âciz ve sefil kalır.

Küfrün ve münafıklığın işaretleri de bu noktada aranmış. Onlar, Allah’tan bahis işittikleri zaman içlerine sıkıntı gelenler olarak tariflenmişlerdir.

Allah dostlarının sevgileri güvenilir ve değişmezdir. Kişiliklerinin özü, menfaat çırpınışlarıyla çalkalanıp durmadığı için değişmez ve kararlıdır. Ne zaman kapıları çalınsa, onlara gidilse veya onlarla karşılaşılsa, aradan aylar geçmiş de olsa, sanki hiç yerlerinden kımıldamamış, üzerlerinden hiç zaman geçmemiştir. Fakat kişi onların bu değişmezliği karşısında, geçen zaman içinde kendisinin dalgalanıp durduğunu, günahlara batıp çıktığını ve onca vakti boş yere geçirdiğini hayretle fark eder.

Onlar sabittir.

Ancak her birinin mizaclarıyla ilgili farklılıkları göze çarpar. Hikmet dolu bir farklılık bu. Zira değişik mizactaki kişileri çekip aynı merkeze yönlendirmeleri ancak bununla mümkün. Bu yüzden meseleye farklı biçimde sarılışları bir eksiklik ve sapma değil...

Allah’a, Peygamber’e ve onlara nisbetleri dolayısıyla Allah dostlarına duyulan inancın kaybolması, bunların sürekliliğine (geçerliliğine) duyulan güvenin kaybolmasından, bir tereddüt mevcut oldukça, Müslümanca var oluş duygusu tehlikeye düşmektedir. Bunun hemen arkasından gelen durum ise, başkalarının, Müslüman olmayanların veya Müslümanca düşünmeyenlerin boyunduruğuna girmektir. Bu aşamadan sonra var olmak, o başkalarının ağzından çıkacaklara bağlıdır.

Şöyle bir yokluyorum insanları:

Acaba boyunduruktan çıkmaya, kendine ve asırlık değerlerine döneceğine dair söz verebiliyorlar mı? 

Allah dostlarını arıyorlar mı? Böylelerini tanıyıp, onlara, Hazreti Peygamber’e yaklaşmak için sarılıyorlar mı?

Böyle bir şeye davranmak, buna cesaret etmek, ister istemez kişiyi çevresiyle çatıştıracaktır. Eğlencelerden, filmlerden, festivallerden, meyhanelerden uzaklaşınca içine düşülecek yalnızlığa tahammül edebilecekler mi? Bazı kirli işlerinden olunca düşecekleri yoksulluğu göğüsleyebilecekler mi?...

Aslında bu noktada karşılaşılacak olan zorluklar maddi hususlarda ortaya çıkacak değildir. Tehlikeler ve zorluklar inancın karşısına çıkan bozulmuş telakkiler, dinin gerçekleşmesine engel olan düzenlemelerdir.” (Allah Dostları s.14, Bir Değirmendir Bu Dünya) 

“Allah dostlarını arıyorlar mı?.. Böylelerini tanıyıp, onlara, Hazreti Peygamber’e yaklaşmak için sarılıyorlar mı?” Bu cümleyi okuyup da hiçbir arayışa girmeyen Müslümana bizim diyebileceğimiz sadece buruk-hüzünlü bir “Nasip!” ifadesidir. Rabbim bizleri nasipsiz bırakmasın. Büyüklerimizin dizinden, ashabın izinden ayırmasın

Evet, Hz. Enes bin Malik hazretlerinden paylaşımda bulunuyorduk. Özellikle Muksirûna (çok hadis rivayet eden ashaba) dil uzatıldığından bahisle, Ebu Hureyre (ra) başta olmak üzere Abdullah bin Ömer (ra) ve Enes bin Malik (ra) efendilerimizin hayatlarından paylaşımlarda bulunmaya çalışıyorduk. Bu yazımızda da Peygamberimizin küçük hizmetkârı Hz. Enes’in hayatının son demlerinden aktarımda bulunacağız. Rabbim bizi onlara bağışlasın: Alim sahabilerin ileri gelenlerinden olan Hz. Enes, 2 bin 286 hadis rivayet ederek en çok hadis rivayet eden sahabilerin üçüncüsü olmakla şereflenir. Bu hadislerden birkaç tanesi şu mealdedir: 

“Küçüklerimize şefkat, büyükleri-mize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15)

“Bir genç, yaşlı birisine hürmet ederse, yaşlandığında Allah da ona hürmet gösterecek insanlar yaratır.” (Tirmizî, Birr, 75)

“Mirac’a çıkarıldığım zaman, bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırnaklayan bir topluluğa rastladım. Ey Cebrail, ‘Bunlar kimdir,?’ diye sordum. ‘İnsanların etlerini yiyen [gıybet eden] ve namuslarına dil uzatan kimselerdir!’ dedi.” (Ebû Dâvud, Edeb, 135)

“Kimin düşüncesi ahiret olursa Allah ona gönül zenginliği verir, işlerini kolaylaştırır; istemediği halde dünya nimetleri de verilir. Kim ahireti unutup sadece dünyayı düşünürse, Allah da fakirliği onun gözleri önüne diker, işlerini darmadağın eder; dünyada ise ancak kendisine takdir edilen kadar verilir.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 30)

“Allah bir kulunun iyiliğini istediği zaman, cezasını bela ve musibetlere maruz bırakarak dünyada verir. [Böylece günahlardan arındırır.] Onun kötülüğünü istediğinde de, günahlarının cezasını dünyada vermez, tehir eder. Tâ ki, kıyamet gününde daha şiddetli çeksin!” (Tirmizî, Zühd, 57)

Hz. Enes fıkıh ilminde de tanınan bir alimdi. Teşkil ettiği ilim çerçevesinde fıkıh meseleleri üzerine içtihatlarda bulunmuş, müşkil sualleri cevaplandırmıştır.

Katâde (ra), Hz. Enes’e, Rasulullah’ın (sav) en çok yaptıkları duanın ne olduğu sorunca: “Allahümme Rabbena âtina fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kına azâbennâr.” duasını çok okuduklarını bildirdi. Hazreti Enes (ra) dua edeceği zaman, bununla dua eder veya duasına, bunu da ilave ederdi.

Hazreti Enes bin Mâlik (ra) buyurdu ki: “Üç sınıf insan, hesap gününde Allah Teala’nın rahmetine kavuşur: 

1. Akrabasını ziyaret eden

2. Kocası ölüp yetimlerle kalan ve ölünceye kadar onlara bakan kadın

3. Ziyafet sofrası kurup yetimleri ve kimsesizleri davet eden kimse.”

Rasulullah’ın (sav) ahirete teşrîflerin-den sonra, verdiği derslerde Rasulullah’ın devrini, tekrar o günleri yaşar gibi neşe ve zevkle anlatır, talebeler üzerinde büyük tesir uyandırırdı. Bu yüzden talebelerinde Rasulullah’ın sevgisi apaçık görülürdü. 

Enes (ra) buyurur ki: Bir gün bir Arap, Rasul-i Ekrem’e (sav) gelip: “Yâ Rasulallah! Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sorar. Bu sırada kâmet okunduğu için, Rasulullah (aleyhisselâm) cevap vermeden namaza durmuşlardır. Namazdan sonra, kıyameti soranın nerede olduğunu sordular. Arap, “Benim yâ Rasulullah!” dedi. Rasul-i Ekrem ona kıyâmet için ne hazırladığını sordu. Arap, fazla bir hazırlığı olmadığını, ancak Allah ve Rasulünü sevdiğini, söyleyince, Rasulullah: “Kişi sevdikleri ile beraberdir.” cevabını verdi. Eshâbı kiram bu mübârek hadisi işitince çok sevinmişler, buna sevindikleri kadar başka bir şeye sevinmemişlerdir.

Hz. Enes der ki: “Bir gün Rasulullah benzerini hiç duymadığım bir hutbe okudular. “Eğer siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, herhalde az güler, çok ağlardınız.” buyurdu. Bunun üzerine Rasulullah’ın ashâbı yüzlerini kapayarak ağladılar.”

Ebu Hureyre (ra): “Namazı, Ümmü  Süleym’in oğlunun namazından daha çok Rasulullah’ın namazına benzeyen birini görmedim.”

Sümâme: “Enes, namaz kılarken kıyamı çok uzatmasından dolayı ayakları kan dolardı.” demektedir. Kendisinin hac için ihrama girdiğini görenler, gösterdiği titizlik nedeniyle ihramdan çıkıncaya kadar onunla konuşmadıklarını, onun sadece Allah’ın zikriyle meşgul olduğunu anlatmaktadır. 

Ömrünün son 1-2 senesinde artık oruç tutmaya güç getiremediği ve kaza edemeyeceğine de kanaat ettiği için her gün bir fakiri doyurur ve kendisi orucunu yerdi.

Hâdim-i Nebî (Peygamber’in Hizmetkârı) unvanının sahibi olan Hz. Enes, yüzden fazla yer dolaşmış, Peygamberimizden gördüklerini, duyduk-larını Müslümanlara tebliğ etmiştir. Hicret’in 93. yılında yüz yaşını aştığı bir sırada Basra’da vefat eder. Böylece burada vefat eden en son sahabi olur.

Enes bin Mâlik (ra) uzun ve bereketli bir ömür yaşamıştır. Basra’da vefatına yakın hastalanır. Halk, gece-gündüz ziyâretine gelip yanında bulundular. Basra’ya 10-12 km. mesafede bulunan Tat mevkiinde vefat etti. Muhammed bin Sîrîn (ra) tarafından gasil, techîz ve tekfîni yapılır. Vefat ettiği yere defnedilir. Vasiyeti üzerine, Rasulullah’ın (aleyhisselâm) saçlarından bir miktar kabrine konur.

Cenazesi götürülürken talebelerinin ellerinin üzerinde gitmiş, halkın yanaşmasına fırsat kalmamıştır.

O vefat ettiğinde Mevriku’l-Acelî: “Bugün ilmin yarısı gitti.” dedi. “Bu nasıl oluyor?” diye sorulduğunda ise: “Hevasına mağlup olan bir adam Rasulullah’tan rivayet edilen bir hadis hususunda bize muhalefet ettiğinde: ‘Gel, onu bizzat kendisinden duyana gide-lim.’ derdik.” diye cevap verdi.

Cenabı Hak şefaat-lerini bizlere lütfeylesin. Onun ilminden, sevgisinden, hizmetinden ikram eylesin.

Amin vel-hamdu lillahi Rabbil alemîn.

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

Perşembe, 01 Kasım 2018 00:07

OKUMA KAMPANYASI

Okuma Kampanyası

Okuma Kampanyası - Veysel Özsalman

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

Okuma Kampanyası

 

Genç-yaşlı, şehirli-köylü, tahsilli-mektep kaçkını hangi kesimden kime sorarsanız sorun, size cemiyetin başındaki bütün belaların müsebbibi olarak cehaleti gösterecektir. Yine herkes hemfikirdir ki cemiyetin zihin ve ruh kuvvetini emen bu marazın tedavisi ancak okumakla mümkündür. Çünkü bize kendimizi bilmeye başladığımız ilk andan itibaren okumanın ne kadar mühim bir iş olduğu ve bütün başarısızlıkların sebebi olarak az kitap okuyor olmak gösterilmiştir.

Bahsettiğimiz bu sebeplerden ötürü cemiyetin eğitim seviyesini yükseltmek isteyen her makam ve mevki sahibi kişi kendini bir “okuma kampanyası” düzenlemek mecburiyetinde hisseder. Sonuç olarak ortalık “falanca okulu okuyor”, “filanca ilçesi okuyor”, “okumayan kalmıyor” şeklinde ekseriyetle içi doldurulamamış, sadece elde kitaplarla fotoğraf çekiminden ibaret kalmış kampanyalarla dolup taşar.

Okumanın günümüzde hala en güvenilir, temel ve revaçta olan bilgi edinme yollarından birsi olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Ancak iyi planlanmamış bir okuma faaliyetinin zaman kaybından daha fazlası olmadığı da ortadadır. “Dostlar alışverişte görsün” babında yapılan okumaların kişiye hiçbir faydası olmayacağı gibi zaman zaman menfi tesirleri de bulunabilmektedir. Nitekim bu şekildeki zorunlu fakat denetimsiz okuma faaliyetlerinin birçoğunda gençleri, zihin ve ruh aleminde istenmeyecek etkiler bırakabilecek, ellerine nerden geçtiği belli olmayan kitaplarla görmek mümkündür. Bu ve benzeri durumlar bizi kitap okuma üzerine daha derin ve dikkatli çalışmalar yapılması gerektiği sonucuna ulaştırıyor.

Okuma faaliyetlerinin bilgilendirici, ufuk açıcı, ruh ve zihin alemini geliştirici tesirlerine dair haklılık payı olan sınırsız sayıda dayanak bulunabilir. Ancak bu haklılık bazı bilgilerin salt okuyarak öğrenilemeyeceği ve ancak farklı usullerle kazanılabileceği gerçeğini değiştirmez. Mesela bu dayanaklardan en meşhur ve sık kullanılanı dinimizin ilk emri olan “oku” hitabıdır. Bazıları bundan hareketle her mevzunun okuyarak açıklığa kavuşabileceğini ve bu sebeple dur durak bilmeden okumak gerektiği savunmaktadır. Ancak bu durum İslamiyet’in geçmişten günümüze kadar kullanılmış ve halen en çok kullanılan eğitim metodunun “sohbet” olduğu, bilgilerin ekseriyetinin bu yolla aktarıldığı gerçeğini değiştirmiyor. 

Diğer yandan tanımlamanın, anlatmanın sözle yahut yazıyla mümkün olmadığı şeylerin de öğrenilmesi, öğretilmesi, bir başkasına aktarılması gerekiyor. Duygularımızın tamamının bu kabilden olduğu söylenebilir. Bazen kelimeler, harfler, kalem ve kâğıt onları anlatmak için yetersiz kalır. Bu durum türkülere kadar işlemiş, mesela “aşk kâğıda yazılmıyor” denilmiştir. Yazılamıyor elbette ama bu onun yok olduğu karşı tarafa iletilemeyeceği anlamına da gelmiyor. Hemen bir başka türkü akla geliyor, “kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” sözleriyle bize aşkın yolu tarif ediliyor. Bu durum cemiyetin asırlar boyu kazandığı tecrübenin halk türkülerindeki tezahürüdür ve diğer bütün alanlarda da aynı şekilde görülebilir.

Mesela tasavvuf büyükleri bu manada eğitim usulünü “satırdan satıra değil sadırdan sadıra” şeklinde tarif etmişlerdir. Yani asıl ve en verimli eğitimin kitap satırları arasında kaybolmakla değil kişilerin gönüllerini karşılıklı olarak birbirine açmalarıyla gerçekleşeceğini belirtmişlerdir. Temele kitapları değil insanı koymuşlardır. Bu sebeple tasavvuf geleneğinde eğitime kitaplar değil kâmil insanlar yön verir, eğitim onların etrafında şekillenir. Kitaplar bu eğitime yardımcı nitelikte olup asıl olan insandan öğrenmektir.

Efendimiz’in (sav) usulü de insandan öğrenme üzerine inşa edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) Kur’an-ı Kerim’i naklettikten sonra “Benden buraya kadar, herkes okusun anlasın’” dememiştir. Bütün enerjisini Kur’an-ı Kerim’deki hakikatlerin nasıl anlaşılması gerektiğini etrafında bulunanlara izah ederek sarf etmiştir.

Bugün cemiyetin en büyük hastalığı cehalet gibi görünse de farkında olmadığı ve daha tehlikeli olan bir diğer hastalığı da akla duyduğu sonsuz güvendir. Bu güvenle birlikte her müşkülü her zorluğu aklıyla tek başına aşabileceğine olan inancı onu çoğu zaman zor duruma sokmaktadır. Bu durum dini hakikatlerin anlaşılmaya çalışılmasında da kendisini göstermektedir. 

Dini hakikatler sadece kitap okumakla anlaşılamaya çalışılmakta, hatta bu anlayış Kur’an-ı Kerim’i de kapsamına alıp onun da basit bir okumayla anlaşılabileceği sonucuna varmaktadır. “Yürüyen Kur’an” diye tabir edilen insan-ı kamili devre dışı bırakıp onun yerine kişinin kendi aklını ikame etmesi giderek yaygınlaşmaktadır.

Elbette ki insanın kitaptan öğreneceği çok şey vardır. Hele ki bu kitap, Kur’an-ı Kerim, olunca öğreneceklerin haddi hududu belirle-nemez. Fakat başta da belirttiğimiz gibi okuma faaliyetleri denetimsiz, herkesin kendi anlayışıyla baş başa kalacak şekilde tertiplendiğinde faydadan çok zararı olabilmektedir. Zaten bu sebeple okullarda öğrencilere kitap verilip evlerine yollamak yerine öğretmenlerle birlikte eğitime devam etmesi istenir. Çünkü öğrenilecek şeylerin özü ve öğretme kabiliyeti kitapta değil öğretmendedir. 

Kitabın çaktığı kıvılcımı körükleyip ateşe dönüştürecek olan ve bu ateşle insanı karanlıktan aydınlığa kavuşturacak olan yine bir başka insandır. O halde hakikatin anlaşılmasında ve uygulanmasında en emin yol bir insanla, insan-ı kamille birlikte hareket etmeye çalışmaktır.

 

Yazar:  Veysel Özsalman

 

Perşembe, 01 Kasım 2018 00:06

TERBİYENİN SIRRI ÇOCUĞA SAYGI İLE BAŞLAR

Terbiyenin Sırrı Çocuğa Saygı ile Başlar

Terbiyenin Sırrı Çocuğa Saygı ile Başlar - Yusuf-i Kenan

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

Terbiyenin Sırrı Çocuğa Saygı ile Başlar

 

Her kim olursa olsun, insana saygı duymak, ona bir lütuf değil; o insanın, sırf insan olduğu için kazandığı en doğal haktır. Bir ‘’insanın’’ saygıyı hak edip etmediğine; yaşına, mali durumuna, makamına, milletine, inancına vb. bakarak karar verilmez. Zira o bir insandır ve saygıyı doğal olarak hak etmektedir. Saygı kavramıyla ilgili teorik olarak herhangi bir problem olmasa da, konu “saygılı davranma”ya geldiğinde durum tamamen değişmektedir. Özellikle de çocuklara karşı. “Ne olur; çocuklarımıza zulmetmeyelim, onları şiddet mağduru ve cezazede olarak büyütmeyelim.” Şiddet denildiğinde sadece dayak anlaşılmasın. Kaş çatmak, diş sıkmak, parmak sallamak da şiddettir; yüz ekşitmek, öf çekmek, kolundan tutup sokakta peşinden sürüklemek de şiddettir; kendi ritmi içinde montunu giyen çocuğun kolundan tutup kırarcasına montun içine sokmak da şiddettir; “sana küstüm, konuşmuyorum” demek de; ‘başkasının annesi olacağım’ demek de şiddettir; tahtaya kaldırıp bekletmek de şiddettir, bağırmak da... Bu sayılanlar bizler için normal ve olması gereken, her zaman hayatın normal sürecinde gayet normal şeylerse bizleri çok büyük problemlerin beklediğinden emin olabiliriz. Herkes saygı görmek ve önemsenmek ister. İnsanın yaratılışında vardır bu. Ne var ki; saygı görmenin yolu, saygı göstermekten geçer.

Çocuklarımıza başkalarının yanında terbiye vermemeyi alışkanlık haline getirmeliyiz. Her anne baba çocuklarının ahlaki değerleri tam olarak yaşamasını, dürüst ve erdemli olmasını ister. Fakat önemli olan bu değerleri aile ortamında çocuklarımıza kazandırabilmektir. Hiçbir şey kendi-liğinden var olamayacağı gibi, çocuk-larımızda görmek istediğimiz ahlaki değerler de kendiliğinden şekillenip oturmaz. Bunun için ciddi ve bilinçli bir aile içi sosyalleştirme sürecine ihtiyaç vardır. Terbiye, baskı kurarak davranış şekillendirmek değildir. Zaten zorla hiçbir güzellik elde edilemeyeceği gibi, düşmanlık kazanılır. Terbiye adı altında çocuğun karakteri öldürülmemelidir. Terbiyenin aslı değerlere bağlı karakter oluşturabilmektir.

Her şeyden önce çocuklarımızı terbiye ederken; işe onları tanımakla başlamalıyız. Her insan ayrı bir dünyadır. Her çocuk kişiliğinin şekilleneceği farklı hasletler taşır. Bunun en güzel örneği olarak ceddimiz Osmanlı sübyan okullarının giriş kapısının üzerinde yazan: “Burada hiçbir balık uçmaya; hiçbir kuş yüzmeye zorlanamaz.” ifadesi çok manidardır. Farklı fıtrat ve yetenekler ile yaratılan her kul, Rabbimizin farklı bir tecellisine mazhar olmuştur. Bu sebeple yetenekler, ilgi alanları, zevkler, öncelikler kişiden kişiye farklılık gösterir. Terbiyenin ilk adımı ebeveynlerin çocuklarını tanımak olmalıdır. Ebeveynler çocuklarının nevi şahsına münhasır bir varlık olduklarını unutmadan önünde saygı hisleri ile eğilmelidir. Onların bize çok defa yabancı gelen duygu ve düşüncelerini, kendi duygu ve düşüncelerimizden sıyrılmak suretiyle anlamaya çalışmalıyız.

İkinci adım ise çocuklarımızın günahsız birer melek olduğunu unutmamak olmalıdır. Bu meleklerin bize birer emanet olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Nasıl ki dünyaya gelen bir bebeğin kulağına ezan ve kamet okunur. Bu okuma sevap olsun, dini bir formalite yerine getirilsin diye değildir. O yavruya seni bize Allah (cc) emanet etti ve biz bu emaneti onun yolunda muhafaza edeceğiz telkinini vermektir ki o yavru bu telkin ve söz ile ruh ve kalbiyle muhatap olur. Bu süreçten sonra aile o yavrularının gelişimi boyunca eskisinden daha dikkatli ve ciddi olarak Kur’ânî bir yaşamı yuvalarında hayatlandırmalıdır. Aile ortamında neye değer veriyorsak, bilelim ki çocuklarımız onları sevecektir, tabii bizi seviyorsa! Çocuklarımız bize emanettir, yarın bu emanetin hesabı sorulacaktır. Rasulullah (sav) buyurmuştur: “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. (Yanlış eğitim sonucu) onu Yahudileştiren, Hristiyanlaştıran, Mecusileştiren ve doğru yoldan saptıran anne ve babalardır.” (Biharu’l-Envar, c.20, s.88)

Bilinçli bir terbiye ile yetişmiş çocuk, büyüdüğünde asla ahlaksız olamaz. Bu sebepledir ki çocuk doğru, güzel, olumlu diye tanımladığı her davranışı mutlaka bir yerlerde görmüştür. Bunun ilk yaşandığı yer aile müessesidir. Bu sebeple anne baba olarak hatalara karşı sınırları belirlenmiş olarak hoşgörülü davranılmalıdır. Çocuk kuralları öğrenirken gerçekten doğru olduğuna inandığı için ona uymalı, anne baba dediği için değil. Yaptığı güzel davranış ve yerine getirdiği görevler için mutlaka teşekkür edilmelidir. Hatalar kesinlikle alaya alınmadan, çocuk rencide edilmeden hatasının farkına vardırılmalıdır. Özür dileme ve teşekkür etme alışkanlığı kazandırmak için yeri geldikçe özür dileyip, teşekkür etmek; çocukta pişman olma, hatada ısrarcı olmama davranışının otomatikman gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Çocuğumuzun saygılı olmasını istiyorsak ciddiyet gerektiren konularda ciddi davranmalıyız. Laubaliliğe kaçılmadan konuşmanın başında ve sonunda bu ciddiyet korunmalıdır. Ebeveyn çocuğa anlatılacak meselede ne kadar ciddi olursa, çocuk o denli meselenin önemli olduğunu kavrar. Ciddiyetten sertlik değil, kararlı ve söylediğinden emin olmak anlaşılmalıdır.

Çocuğunuzu gözlemleyelim. Eğer ki her söylediğimize bizi rencide edecek şekilde cevap veriyorsa, sürekli herkesi tersliyor, ses tonunu yükseltiyorsa, öğretmenlerine karşı üslubuna dikkat etmeden konuşuyor, evde öğretmeniyle ilgili eleştiri yapıyorsa, argo kelimeleri rahatlıkla çekinmeden söylüyorsa, arkadaşlarına karşı her zaman sert davranıyorsa, mutlaka saygı durumu gözden geçirilmelidir.

“Kim demiş ki çocuk bir küçük şeydir. Bir çocuk belki en büyük şeydir.” Allah’ın bizlere bahşettiği her şey, O’nun emaneti olduğu şuuruna erebilmişsek, zaten çok değerlidir. Nimetin kadrini, kıymetini, hakiki değerini anlayabilmek ancak bu gözle bakabildiğimizde mümkündür. Bazı şeyler vardır ki iş işten geçtiğinde ne kadar kıymet verirsek verelim anlamını kaybetmiş olur.

Yazımızın sonunu beyin kanseri teşhisi konduktan sonra küçücük yaşta emaneti aslına teslim etmek zorunda kalmış, yirmi dokuz yaşında bir annenin yavrusu için yazdığı aşağıdaki nameler ile bitiriyoruz:

“Sadece bu sabah için, içimden ağlamak geldiği halde yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim. 

Sadece bu sabah için, ne giymek istediğinin seçimini sana bırakacağım, gülümseyerek ne kadar yakıştığını söyleyeceğim.

Sadece bu sabah, çamaşırları yıkamaktan vazgeçip seninle parkta oynamaya gideceğim.

Bu sabah bulaşıkları lavaboda bırakıp bulmacanın nasıl çözüldüğünü bana anlatmanı izleyeceğim. Öğlenden sonra telefonun fişini çekip bilgisayarı kapatacağım ve arka bahçede oturup seninle köpükten balonlar uçuracağım. Bu öğleden sonra dondurma arabası için çığlıklar attığında sana hiç kızmayacağım ve gelirse bir tane alacağım. 

Bu öğleden sonra büyüdüğünde ne olacağın hakkında hiç canımı sıkmayacağım ya da seni ilgilendiren konularda ikinci bir düşünce üret-meyeceğim. Bu öğleden sonra kurabiye pişirirken bana yardım etmene izin vereceğim ve çalışmayacağım. Bu öğleden sonra lokantaya gideceğiz ve iki tane çocuk menüsü isteyeceğiz ki, iki oyuncak alabilesin. Bu gece seni kollarımda tutacağım ve nasıl doğduğunu, seni ne kadar çok sevdiğimi anlatacağım. 

Bu gece küvette suları sıçratmana izin vereceğim ve sana hiç kızmayacağım. Bu gece geç saate kadar oturmana ve balkonda oturup yıldızları saymana izin vereceğim. Bu gece yanına uzanıp en sevdiğim TV programlarını bir kenara bırakıp parmaklarımı saçlarında dolaştırırken bana en büyük armağanı verdiği için Allah’a şükredeceğim. Kayıp çocuklarını arayan anne ve babaları düşüneceğim. Yatak odalarında, hastane odalarında donuk bakışlarla, daha fazla içlerinde tutamadıkları çığlıklarıyla has-ta çocuklarını seyreden anne babalar düşüneceğim ve bu gece yanağına iyi geceler öpücüğü için biraz daha uzun tutacağım kollarımda. Allah’a senin için teşekkür edip bize yalnızca bir gün daha vermesi için yakaracağım...”

Zaman ayırmayı çok gördüğümüz çocuklarımızın kıymetini bilmeli, hem maddi hem manevi hayatları için çok dikkatli olmalıyız.

Onlar bize emanet, hepimiz Allah’a emanetiz.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

 İnsanı Anlama Gayretine Niyet İnsan Benzeme Çabasına Salih Amel Denir

İnsanı Anlama Gayretine Niyet, İnsana Benzeme Çabasına Salih Amel Denir - Dilhûn Âşık

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

İnsanı Anlama Gayretine Niyet, İnsana Benzeme Çabasına Salih Amel Denir

 

-Niyet, Hakk’ı razı etmiş, Hak’tan razı olmuş insanları amaç edinmektir. Bu tarz niyetlerden bir niyet değildir. Çünkü özünde, başlangıcında, neticesinde insan olmayan her şey vehim ve hayaldir.

-Niyet, sadece yapacağın fiilleri söylemek değil fiilleri neden, niçin, hangi amaçla yapacağını da belirtmektir.

-Eylemin niyeti, eylemin sahibine yoldur. Amel ile Medine’ye, niyet ile Allah ve Allah Rasulü’ne ulaşılır. 

-Niyetin amacı eylem sahibine varmak, salih amelin amacı ise amel sahibine benzemektir.

- Niyeti Hak insanına varmak olmayanın, niyeti mana ve ruhtan uzaktır.

-Hakk’ın razı olduğu insanı bilmeyenin niyeti fiiledir. Hak insanını bilenin niyeti insana ve eyleminedir.

-Hedef ancak Hakk’ın razı olduğu insan ise ibadetleşen niyetten bahsedilebilir.

-Niyet, Hakk’ın razı olduğu insan ile tam mutabakat sağlayabileceğin yegane yerdir. O’nun gibi olamazsın ama O’nun niyeti üzere olabilirsin.

-Kalbinden aktarabileceğin duygu ve düşün-celer niyetle sunulur. Niyet, eyleme kalpteki duygu, düşünce ve inançtan başlama imkanıdır.

-Hayatın niyeti, insan-ı kamilin anlayış ve ahlakı iken hayatın eylemi ise insanı kamilin eylemlerine benzemesidir. 

-Niyet, aldığın nefesin kime ait olduğunun şuurudur. Niyet, nefs bilincidir.

-Niyet, yaşamın şuura yükseltil-mesidir. Şuurun eyleme anlam vermesidir. Yaşamın bilinci insan-ı kamildir. 

-Niyet, anlaman ve yönelmen ile hedef aldığın, Hakk’ın razı olduğu insanın, ikna olmasını sağlayan durumundur.

-Niyet, amacını belirlemektir. Kai-nattan murad (amaç) ise insan-ı kamildir.

-Öz sermayedir. Öz sermaye ise Hakk’ın razı olduğu insanın senin hakkındaki kanaatidir.

-Emri ilahinin sendeki aksidir. Niyet, emir sahibinden etkilenmeyle açığa çıkarsa manaya erer. Senin Hak’tan etkilenmen ilahi emri sende niyetleştirir.

-Sonu başa koymaktır. Gerçeği başlangıçta bulmaktır. Son yolun neticesidir. Niyet ise yolun başında yolun sonunu görmendir. Hedefin nereye gitmekse yolun gideceğin yere göre seçilir.

-Sunma eylemidir. Sunma niyetle, yapma eylemle olur.

-İlahi sunaktır. Sunmayı gerçekleşti-receğimiz alandır.

-Genişlik niyette, zemin eylemdedir.

-Duygu, düşünce ve inancın sahaya çıkarılmasıdır, ibadetleştirilmesidir.

-Niyetin amacı, düşünmeyi ibadetin önüne yerleştirmektir.

-Muradı ilahinin insandaki nefes alma yeridir. Eylem alanı çoğunlukla maslahata göre belirlenir.

-İhlasın ibadete giriş kapısıdır.

-Hak kapısı insanını takip edebilme imkanıdır. Kimi izleyeceğini bilmek niyet, izlemek ameldir. 

-Kastını açıklamak, talebini sun-maktır. “İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi” Nakşibendi niyetidir.

-İç niyet, dış eylemdir.

-Ahlak: Niyet artı eylemle oluşur.

-Evvel’i unutmamak, Ahir’i hatırla-maktır.

-Rotanın belirlenmesidir. Hak yolda mürşidini izleyerek ilerleme kastıdır.

-Niyet fikrin secde mahallidir. Secde kulun Rabbine en yakın durumudur. Niyet bu durumun kul tarafıdır.

-Hakk’ı işitebilme yeteneğidir. İlahi emirlerin kendisi kulun niyeti olmalıdır.İlahi emirlerin emredilme kastının anlaşılması ilişkiyi kurmak için değil derinleştirmek için gereklidir.

-Salt yöneliştir. Kulun asıl kesbi teveccühüdür. Fiiller yaratma itibarıyla yaratıcıya, yöneliş itibarıyla kula aittir.

-Kalb ile başlamak, akıl ile yola devam etmektir.

-İnanç mihenginde, düşünce imbiğinde süzülmüş duygudur.

-İnanç, düşünce ve duyguya göre eylemi ayarlamaktır.

-İnsanın doğal şiiridir. Herkesin doğal şairliği niyetiyle açığa çıkar.

-Sadece sevgiliye söyleyebileceğin gizlerdir.

-Ab-ı hayat, asa-ı Musa’dır.

-Gönle girme şifresidir.

-Gönlün bilgi ve eyleme imamlığıdır.

-Eylemin besmelesidir.

-İnsanın yola katılma yeridir. Yol sahibine yol arkadaşı olma imkanıdır.

-Orjindir, merkezdir. İnsanın kendisi niyetinde açığa çıkar. Amel ortak alan, niyet özel alandır. 

-Amel resmiyet, niyet sivilliktir.

-Ticaretin kârının belirlendiği yer niyettir.

-Değerlerin belirlendiği yerdir.

-Öncelemenin göstergesidir.

-Temenni değil tasarım, projedir.

-İnsanın görülmek istendiği asli yeridir.

-Seçimini ilan etmektir.

-Manayı suretin önüne almaktır.

-Eyleme ruhunun verildiği yerdir.

-Hedefi araç olmaktan kurtarıp amaç haline getirmektir.

-Yaklaşma noktasıdır.

-Niyet ilgi ve bilginin kazanıdır.

-Mürşidin bilgi ve eylemin önünde olduğunu görmektir. Özümüzle asla, asile dönüşle karşılaşılır. Dönüşün ilk durağı ise niyettir. Öz mürşid-i azim, ricat mekanı ise kutlu niyettir.

-Enerji mahalli niyet, yatırım mahalli ameldir.

-Bağ niyetle kurulur, hizmet amelle yapılır.

-Amirin kastı niyet, kulun çabası ameldir.

-Bakış açısıdır: Hazreti Ebu Bekir, Efendimiz’e Âlemlerin Sultanı, amcası Ebu Talip ise Abdullah’ın yetimi diye hizmet ettiler. Hizmetleri değil, hizmet etme nedenleri farkı oluşturdu. Fark niyette belirdi.

-Yaratılış gayesi niyetle açığa çıkartılırken (kulluk), hizmet (ibadet) eylemle yerine getirilir.

-Hak’tan bir şeyler istemek bedel vermeyi gerektirir. Hakk’ın verdikleri ise bereket üstüne bereket. Niyet, verilenleri anlamakla, istekleri temellendirmekle alâkalıdır.

-İlahi kasıt niyet ile, ilahi emir salih amel ile gerçekleşir.

-Fiille mürşide varırsın, niyetinle mürşidde Hakk’a muhatap olursun.

-Niyet, insanın tevhid-i kıble eylemesi, Hak insanını bulması, toparlanmasıdır. Düşünce beslenme değil, derleme yeridir. Bundan dolayı düşüncelerin içeriği niyetimiz kadardır. Düşüncenin kalitesi niyetle belirlenir.

-Beşeri ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaptığımız tüm eylemler niyet ile ibadetlere zemin olabilir. Niyet, beşeriyetin gereklerini, ibadetlere katıl-masını sağlayan anlayıştır, yaklaşımdır. Niyet beşeriyet yönümüzün kulluk zemini olmasını sağlar.

-Alemden murad, kasıt, amaç insandır. Kainata güzellik insandan aks eder. Niyet, bunu anlama ibadetidir. Her amel ve eyleme değerini insan niyeti ile katar. Niyet, insanın değer katma özelliğidir.

-Niyetsiz ibadet heba, niyetle beşeri eylemler ibadet olur.

-Niyet hasenatın ta kendisidir. Hasenat, Hak insanının seni ilk yakaladığı, teslim aldığı yerdeki neşvedir. Niyet yakalanma, teslim alınma neşvesinin meyvesidir.

-Niyet takdirin otağıdır. Yeşerdiği yerdir. Niyet hükmün oluşturulmasında ana etken, temel unsurdur. Hâcegân uluları kastı niyette yakalamışlardır. Hadiselerin tahlilinden ziyade niyetin tashihi ile uğraşmışlardır. Hâcegân ulularının himmeti başa, ilk olana yani niyetedir. Çünkü ilk, her zaman Hâcegân ulularının yeridir.

-Hâcegân uluları ilki başa güreşmenin değil yâre varmanın yeri olarak görmüşlerdir. Muttakilerin imamı olma iradesi yâre vuslatın gereğidir, başa geçme sevdasının değil.

-Niyet, sevilenin sevildiğini bilme bilincidir vesselam.

 

Yazar:  Dilhûn Âşık

 

Sayfa 2 / 241

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort