JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Esas Problem; İçimizin Başka, Dışımızın Başka Olmasıdır - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Esas Problem; İçimizin Başka, Dışımızın Başka Olmasıdır

 

Sual: Sohbet ortamlarında bulunurken bizlerde güzel bir hal oluyor, etkileniyor ve kendi kendimize; “Hak yolunda gayretli olacağız!” diye sözler veriyoruz. Ama oradan ayrılınca verdiğimiz sözleri unutuyor, yine nefsimize söz geçiremiyoruz. Sohbette olanlar dışarıda olmuyor… 

Cevap: Olmuyor demeyelim, olduramıyoruz diyelim. Çünkü olmadı demek bir neticedir, halbuki bizden olması isteniliyor. Olmayacak bir şey bizden istenilmez. Allahu Teâlâ bize bizim kaldıramayacağımız, yapamayacağımız bir yük yüklememiş. Demek ki dışarıda da oluyor, olabilir; buna imkân vermiş Cenabı Hak. Bunu biz olduramıyoruz, beceremiyoruz. Bu bizim eksiğimiz… 

Eğer buradan aldığımız şeyin gerçek olduğuna inanıyorsak ve onu iğreti bir şekilde almamışsak yani hakikaten onu gönlümüze, zihnimize, hayatımıza indirmişsek, o şey biz nereye gidersek gidelim, fıtrî bir hadiseymiş gibi, bizimle birlikte her yere gelir. 

Misal biz gittiğimiz yerde acıkıyoruz ve helal dairesinde orada bulabildiğimiz şeyleri yiyoruz. Gittiğimiz yerde uykumuz geliyor, müsait bir yer buluyoruz, uyuyoruz. Susuyoruz, su da içiyoruz. Teneffüse ihtiyaç duyuyoruz, teneffüs ediyoruz, nefes alıyoruz. Afedersiniz def-i hacete ihtiyaç duyuyoruz, buralarda bu olmaz demiyoruz, müsait bir yer bulup hacetimizi gideriyoruz. Yani her şey tabii, her şey oluyor. Hayatımızda öyle çok büyük bir değişiklik yok. Öyleyse niye ibadet olmuyor, niye İslamî hayat yaşanmıyor? Demek ki burada eksiklik bizde… Orada da su ve susuzluk aynı, orada da açlık ve beslenme aynı, orada da teneffüs ihtiyacı ve hava aynı… Zaruri ihtiyaçlar, bütün beşeri ihtiyaçlar aynı, niye manevi ihtiyaçlar farklı olsun? Hayat normal seyrinde devam ediyor.

Öyleyse biz bir denge kuramıyoruz. 

Geçenlerde de dedik ya; “İyyâke na’budu”ya geri döneceğiz. Kulluk anlayışımızı gözden geçireceğiz. Biz Allah’ı nasıl tanıdık? Yani bizim Allahımız belli mekânların Allah’ı mı? Bizim Allah ile olan irtibatımız sadece mescitte, tekkede, Mekke’de, Medine’de mi? Böyle belli yerlerde mi bizim Allah’a ihtiyacımız var, yoksa her alıp verdiğimiz nefeste Allah’a muhtaç mıyız? Allah’a inanışımızı, Allah’ı tanıyışımızı Allah’a karşı olan duruşumuzu, bakışımızı ciddi manada gözden geçirmeliyiz.

İman dediğimiz kavramı şöyle önümüze koyup yeniden bir tahlil etmeliyiz. Nasıl inanıyoruz biz? 

Biz, Allah’ın bizi her yerde gördüğünü, gözettiğini, kuşattığını ve her yaptığımız şeyden dolayı O’na hesap verecek olduğumuzu nasıl anlamışız, bunu kontrolden geçirmeliyiz. Bu iman zafiyetidir ve çok ciddi bir tehlikedir.

Bir Müslüman, misal, burada namazını kıldı; gittiği yerde şartlar müsait değil diye kılmadı… Misal, “Burada nerede abdest alacağım, kıble neresi?” diye böyle eften püften bahanelerle namazını kılmadı; veya burada dikkat ettiği helallere, sakındığı haramlara gittiği yerde dikkat etmedi, o zaman bu kişinin iman problemi var, Allah’a güven problemi var. Demek ki onun Allahı’nın sadece buraya gücü yetiyor, buraya karışıyor, buraya bakıyor(!). Geniş alanlara, farklı mekânlara çıktığında oralara karışamıyor… Sanki böyle bir anlayış oluşuyor. Bu, şirke kapı açar. 

Mümin Allah’a teslim oldu mu şartlar ne olursa olsun o, O’na (cc) sığınmıştır.

O bilir ki en dar olan yerden bile Cenabı Hak bir genişlik lütfeder. Her tarafı kayalık olsa ona yol açar, her tarafı kapalı olsa ona bir kapı açar… Buna inanmıştır, buna güvenmiştir; dolayısıyla O’nun emrinden ayrılmaz. 

Dünyanın fani olduğunu bilir, dolayısıyla da dünyayı ukba ile değişmez. En fazla bana ne olabilir, başıma ne gelebilir, misal ölüm gelir. Peki, ölüm bir bitiş midir, son mudur? Değildir. Ebedi hayatım var benim. Ben ölümle Rabbime kavuşacağım... Öyleyse ben ölürüm, o haramı yapmam; ölürüm Rabbimi terk etmem, bırakmam. 

Bu anlayış kişi de oturmazsa Kur’an; “Buna mümin demeyin!” buyuruyor, mümin değil Müslümandır. “Ben Müslümanım!” desin buyuruyor Sure-i Hucurâtta. Ben mümin oldum, demesin. 

Demek ki mümin olmak çok farklı erdemler gerektiriyor. Mümin olmak gerçekten inanmış olmayı gerektiriyor. İnancı bütün hücrelerine yerleştirmiş olmayı gerektiriyor. Sadece sözde değil. 

Bizim İslam ile olan irtibatımız -afeder-siniz- tükürükle değil. Bir şeyi tükürükle yapıştırırsanız tükürük kuruduğunda o şey düşer, irtibat kesilir. Veya bizim Allah’a bağlılığımız pamuk ipliğiyle değil; ufak asıldığında pamuk bırakır kendini, Allah’tan kopmuş olursun. Tabiri caizse biz çelik halatla Allah’a bağlanmak zorundayız. Bunun için Kur’ân bize buyurur ki: “Allah’ın ipine yapışın!” (Âl-i İmrân, 103) Yapışın ki hiçbir şey sizi ondan koparamasın. Sizi koparmak isteyenler asılarak ellerinizi koparsınlar ama siz bırakmayın. Hazreti Cafer misali…

Sağ elindeydi sancak, sağ omuzdan düşürdüler elini. Sol eline aldı, sol elini düşürdüler. Ayaklarının arasına aldı, diz kapaklarından ayaklarını kestiler. Ağzına aldı, mübarek başını kestiler. Ona Âlemlerin Efendisi “Tayyar” buyurdu. Kanatları gidince Allah ona kanat taktı. Elleri gitti, ayakları gitti, la teşbih bir kütük gibi budadılar Cafer’i, ama o bırakmadı. 

Onun sancaktan kastı bir çaput parçasını tutmak değildi. O sancağın temsil etti-ği bir dava vardı: Din… Cafer o dini bırakmadı. Varlığıyla o dine yapıştı o dinin sahibi de onu bırakmadı, onu kanatlandırdı. Dünya, ahiret durdukça, var oldukça Hazreti Cafer uçacak. Biz böyle sarılmalıyız, bu gayreti göstermeliyiz. 

Olmuyor demek çok kolay, neye göre olmuyor?.. Öbürleri oluyor da bu niye olmuyor?..

Burada noksanı “olmuyor” da değil; kendimizde aramalıyız, oturup ciddice düşünmeliyiz. Mesela bir insan, yabancı bir memlekette, gurbette, parası bitti vesaire… Bir yerde hamallık yapıyor, utanmıyor, çekinmiyor. Üç beş para kuruş kazanmak için, bir ekmek almak veya memleketine gidecek kadar yol parası çıkarmak için... Daha olmadı her şeyi göze alabiliyor, çaresiz dileniyor. Yaşamak için, hayatta kalabilmek için her şeyi göze alıyor... Hasta bir insan, ölüme inanmış olmasına rağmen bir gün daha fazla yaşayabilmek için sağın solun tavsiyesini dinliyor; şunu iç, bunu iç diyorlar, belki zehir, hiç bakmıyor, içiyor. Bir gün daha fazla dünyada kalabilir miyim, diye. Halbuki netice ölüm, hasta olsan da öleceksin, iyileşsen de bir gün öleceksin. Ama bir gün daha dünyada kalayım diye “olmuyor” demiyor. Mesela doktorun verdikleri hariç, eş dost neleri tavsiye ederse onları yapmaya çalışıyor, çünkü yaşama sevinci var içinde. 

Şimdi içinde Allah sevgisi olan, İslam inancı olan bir insan bunun gibidir, pes demez, olmuyor demez. Olması için ne gerekiyorsa yapar. Dilenmesi gerekiyorsa dilenir.

Misal bir insan ona farz olan, vacip olan bir meseleyi bir kitaptan öğrenecek. O mesele sadece o kitapta yazıyor, o kitap da kendinde yok. Alma imkânı da yok, bulamadı, alamadı, çaldı… Çalabilir, bu fıkhen hırsızlık olmaz. Niye? Gayesi Allah, dinini öğrenecek, başka türlü o kitaba, o bilgiye ulaşamadı… 

Düzenli namazını kılabilmesi için zamanı kestiremiyor, ayarlayamıyor, misal zihni zayıf, buna bir çare, çözüm bulamadı; saat lazım. Saatle ayarlayacak, saate bakacak ama saat yok, alacak para yok. Saati çaldı, kastı; namaz için, düzenli namaz kılabilmek için, iftar, sahur vakitlerini tespit edebilmek için saat çaldı… Ona helal, İslam onu cezalandırmaz. Sen niye saat çaldın, bu hırsızlık, senin elini keseceğim, demez İslam. Maksadı yüce. Yaptığı iş çirkin, gayesi temiz… İslam bu noktada “Tamam, çaresizsin sen kılma.” demiyor. Namaz vakitlerini ayarlayamıyorsun, bilemiyorsun, kılmasan da olur, demiyor. Saati çalmasına izin veriyor, kitabı çalmasına izin veriyor; öğren. Meseleyi anlatabiliyor muyum, “olmaz” demek çok kolaycılık. 

Hani bir söz var; zora dağlar dayanmaz, derler. Biz kendimizi zorlarsak bütün dağları aşarız Allah’ın izniyle. Gaflet dağlarını, masiva dağlarını Allah’ın yardımıyla aşarız. Ümitvar olacağız, olur diyeceğiz, Kadir olan bir Rabbim var, beni bekleyen, beni isteyen, bana gel diyen bir Mevlam var benim. O İbrahimi’ne ateşin içinden yollar açmış, O’na gitsinler diye… Musası’na denizden yollar açmış, İsası’na semadan yollar açmış. Yolun olması mümkün olmayan yerlerden yol açmış. 

Onlar istemiş, ben de istersem bana da yol açacak, olduracak. Allah varsa gam yok. Benim eğer öpmeye meramım olmazsa sorarım; “Dayı yanağın nerede?” diye. Benden kaynaklanıyor, oturup imanımı yeniden inceleyeceğim. İslam anlayışımı gözden geçireceğim.

Sual: Hâcegân yolunun esasla-rından bir tanesi de sevgidir. Bir kişinin sohbet meclislerinde olan gayretinin, isteğinin dışarıda sürmemesinin sebebi sevgisizlik midir?

Cevap: Sade sevgiye bağlayamayız, bütün sebepleri incelemek durumun-dayız. Misal bir hasta doktora gidiyor, hastalığının ne olduğunu anlayabilmek için ona bir sürü tetkik yapıyorlar. Sadece bir muayene ile sen-de şu var demiyorlar. Onun kanını alıyorlar, kanında ciddi tetkik-ler yapıyorlar, MR çekiyorlar, en son kişinin DNA’sını tahlil ediyorlar, o hastalığı bazen oradan keşfede-biliyorlar. Bu yüzden meseleyi tek sebebe bağlayamayız. İnsan bütün sebepleri yani “olmuyor” da bütün sebepleri incelemeli. İmandan mı olmuyor, sevgiden mi olmuyor, ihlastan mı olmuyor hepsine bakmalı. 

Çünkü insan vücudunda bir yer bozulduğunda nasıl öbür yerleri de bozuyor. Mesela insanın kanında bir virüs olsa olsa bu kanın dolaştığı bütün uzuvlara bunu bulaştırabilir. Kan vücudu dolaşıyor, onu ciğere bulaştırır, kalbe bulaştırır, böbreğe bulaştırır, kandaki bir rahatsızlık bütün azalara bulaşabilir. İşte “olmuyor”u incelerken bütün konuları incelemek durumundayız. 

Belki olmaması sevgiden kaynaklanıyor ama öbürlerine de bundan ne kadar bulaştırmış. Onları da tamir etmek, düzeltmek durumundayız. Sırf bir noktada kalamayız. 

Misal seven insan bencil olabilir, sevgi bazen insanda bencillik meydana getirir. Bencillik nedir? Bencil insan ister ki her şey benim istediğim gibi olsun, ben seviyorsam benim istediğim gibi olsun. Bu sevgi değildir o zaman, bu tahakküm olur, hükmetme olur, kibir olur. 

Sevgi nedir? Seviyorsam her şey sevdiğimin istediği gibi olsun demektir. Sevgi fedaya dayanmak durumundadır. Şimdi her şey benim istediğim gibi olsun anlayışı sevgiden bana yerleşmişse ben o zaman öbür meselelerdeki mevzuatı da benim anladığım gibi yaparım. O bozukluk oradan çıkıyor bu sefer. Ben her şeyi kendi istediğim gibi yapıyorum: İman, benim anladığım gibi inanıyorum; amel benim kabullendiğim şekliyle yapıyorum; ihlas, bana göre. Her şeyde ben merkezli hareket ediyorum. Bu sefer her şeye bulaşmış oluyor o. Sevgideki bir bencillik benim bütün manevi değerlerime bulaşmış oluyor.

Halbuki sevgi beni teslimiyete sevk etmeli, sevdiğime teslim olmalıyım, her şeyimle ona güvenmeliyim, teslim olmalıyım ve demeliyim ki her şey senin istediğin gibi olsun. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun, sevgi bunu dedirtmeli. 

İşte o zaman iman onun istediği gibi olacak, ihlas onun istediği gibi olacak, amel onun istediği gibi olacak, otomatikman sorunlar düzelecek. İçeride de dışarıda da tevhid etmiş olacağım, o zaman bir olacağım. İçim başka, dışım başka olmayacak. Şimdi içerisi başka, dışarısı başka... Bura-da oluyor, dışarıda olmuyor dedik ya; bu temelde için ve dışın başkalığından olu-yor. İçerisi dışarısı problemi, benim içim benim dışım… Problem burada.

Benim içim baş-ka, dışım başka oldu mu; burada dervişim, çıktım mı berduşum. O başkalık beni bu hale getirecek. Burada sofuyum, burada takvayım, burada namazlıyım, niyazlıyım, zikirliyim, fikirliyim; dışarı çıktın mı kimseyi tanımıyorum, beni tanıyabilene aşk olsun.

İşte bu benim içimin ve dışımın başkalığından oluyor. Ama ben içimi dışımı birleştirsem, bu anlamda tam bir tevhide ulaşsam, o zaman sorun yok, burada ne isem ben dışarıda da oyum. Çünkü -haşa- buranın Rabbi ayrı, dışarının Rabbi ayrı değil. 

O yüzden biz tevhide ulaşmak durumundayız. Tevhid etmek durumun-dayız, içi dışı birleştirmek durumundayız.

23.03.2018/Aksaray

 

 Bizim Hakiki Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır

Bizim Hakiki Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır... - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Bizim Hakikî Bayramımız Rabbimize Vasıl Olmaktır...

 

Bir yandan Ramazan-ı şerifin mübarek ikliminden kâmilen istifadeye gayret etmeye çalışırken diğer yandan da yavaş yavaş bayrama yaklaşmaktayız. Efendimiz Aleyhisselam’ın meşhur olan “Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin...” (Buhârî, Rikak, 3) hadisi şerifini hatırlıyoruz. Evet, dünya bir değiş-tokuştan ibaret. Elde ettiklerimiz, kavuştuklarımızın mukabilinde vaz geçtiklerimiz, geride bıraktıklarımız da var. Müspet ya da menfi bir şeylere ulaşmak arzusunda iseniz eğer, karşılığında da bir şeyler vermek durumundasınız. Dünyanın cari olan kanunu bu. Bayramın gönlümüze sürur veren iklimine kavuşurken içerisinde bulunduğumuz kıymetli zamanlar da adeta elimizden kayıp gitmekte. 

Aklı başında olan herkes, sahip olduğu mümince yaşama şuuru nispetinde bu mübarek ayda kulluğunu ziyadeleştirme azminde olur. İbadet ve taatte, düşünce ve tefekkürde yoğunlaşmamız diğer zaman dilimlerini ihmal edip hiç olmazsa bu kadar yapabiliyoruz anlayışıyla hareket etmekten değil, sahip olduğumuz şartlar içerisinde en ziyade kulluğu nasıl yapabiliriz, bunu görebilmek için gayret etmektendir.

Esefle belirtmek gerekir ki İslam âleminin büyük bir çoğunluğu olarak Receb ve Şaban’ı şanına yakışır şekliyle idrak edemediğimiz gibi Ramazan’ın da hakikatini müdrik değiliz. Bunu anlamak için illa keramet sahibi olmaya gerek yok. Allah için, elimizi vicdanımıza koyup kendi halimize baksak, şahsi vaziyetimize göre ümmetin umumi ahvali hakkında az çok kanaate varmak mümkün. Çünkü ümmet, bizim gibi fertlerden müteşekkildir. Elbette ki, çok şükür, istisnalar var. Zaten dünyanın onların yüzü suyu hürmetine var olduğuna inanıyoruz. Onlar hürmetine nimetlendiğimize, Cenabı Hakk’ın bizlere tevbe için, yönümüzü düzeltmek için, dinimizi doğru bir şekilde yaşamak için onlar hürmetine mühlet verdiğine mutekidiz. 

İşte böyle bir vaziyet içerisinde millet ve ümmet olarak gelecek bir bayramı bekliyoruz. Kimine göre şeker bayramı, kimine göre oruçtan kurtuluş(!), kimine göre Ramazan bayramı… Hâlbuki bayramın esas adı “ıydü’l-fıtr” yani fıtrat bayramı. Öze dönüş, aslımıza rücu’… Yemeden, içmeden, mukarenetten uzaklaşmak suretiyle zahir ahvaline dikkat eden saim; duygu, düşüncelerine ve yaratılışının merkezinde bulunan kalbine rikkat ile yönelmekle adeta melekî sıfatlarla ivazsız, garazsız, saf bir hüviyetle Rabbine yönelme imkânı bulur. 

Peki, aslî ahvaline, fıtratına dönmek niçin bu kadar önemli? Efendimiz (sav) buyurmuşlar; “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu ana babası Yahudi, Hristiyan yahut Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz 92) Bunun içindir ki ehlisünnet itikadına göre baliğ olmayan, mükellef olmayan bir sabi vefat etse onun ehli cennet olduğuna inanırız. Bunun bir manası da şöyle düşünülebilir; insan esas itibariyle baliğ olana kadar kendisini bozabilecek bir durumda değildir. Baliğ olmakla fıtratta var olan saflığı, Allah ile irtibatı, dünyaya doğru zaviyeden bakma gibi güzellikleri isterse bozabilecek bir keyfiyet kazanır. Hâlbuki yaradılıştan gelen bu kabiliyetlerini muhafaza etse, Allah ile olan irtibatının kuvvetini, O’na kulluğun kolaylığını, Rasulü’ne uymanın rahatlığını zorlanmadan bilecek, böyle-likle dünya ve ahiret saadetini elde edecektir.

Buna örnek olarak ayeti kerimelerde bize haber verilen ve tek başına bir ümmet diye tesmiye edilen Hazreti İbrahim gösterilebilir. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta iken yıldıza, aya, güneşe baktı ve içindeki saflık, fıtratındaki temizlik ne bunları ne de çevresindeki insanların taptıkları putları ilah olarak kabul etmesini sindiremedi. Elbette o bir peygamberdi fakat ayeti kerimede onun bu temiz yönelişiyle ulaştığı hakikat nazara verilmektedir. 

İmam Suyutî buyurmuşlar ki; “Çocuklarda olan şu beş haslet büyüklerde olsa evliya olurlar;

1- Rızık için endişe etmezler.

2- Hastalandıklarında Hâlık’ı (Yara-tıcıyı) kimseye şikâyet etmezler.

3- Yemeği birlikte yerler (Yalnız yemeyi sevmezler).

4- Korkunca hemen gözlerinden yaş akıtırlar.

5- Kavga ettiklerinde kin tutmadan hemen barışırlar.”

Dikkat edilirse bozulmamış fıtrata sahip insan; tabi olarak, kolayca rızaya uygun işler yapmaya ne kadar da meyyaldir. 

Demek ki aslî fıtrata dönüş meselesi bizim gündemimiz açısından ciddi bir yerde bulunmalı. Zaten belki de ömrümüz kaybettiğimiz, bozduğumuz o fıtrata dönme telaşından ibaret. Belki de onun için büyüklerimiz; “Size ne verildiyse yolun başında verildi.” buyurmuşlar.

Rabbimiz’in bizi dünyaya gönderişi belki de onun için ikinci bir fırsat olarak nitelendirilmiştir. Büyüklerimizin elimizden tutarak, bizi irşad ederek ulaştırmak istedikleri sırat-ı müstakim asla dönüşten ibarettir. Çünkü biz babamız Âdem’in şahsında Allah ile ünsiyeti bulunan, cennette mukim olan, nimetlerle taltif olunan insanoğluyuz. Onun için tasavvufa saflaşma, arı duru olma yolu denmiştir. Büyüklerin sohbeti, nazarı, himmeti ile saflaşır, özüne döner, adeta şeffaflaşır insan. Onun için büyüklerimiz; “Ya Mütecellî irham zülli, Ya Müteâlî asli’h-hâli (Ey tecelli eden, rahmet tecellilerinle günahlarımıza merhametinle muamele buyur. Ey yüceler Yücesi Rabbim, bizi asıl halimize, tertemiz fıtratımıza iade eyle.)” diye dua etmekteler.

Hal böyle olunca “Bayram nedir, ne değildir?” sorusuna vereceğimiz cevapları da muhasebe etmemiz gerekiyor herhalde.

Efendimiz (sav) hadisi şeriflerinde “Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftar ettiği vakit, biri de Rabbine kavuştuğu vakittir.” (Buhârî, Savm, 9) buyurdular. Adeta Fahri Kâinat Efendimiz bizlere hedef gösteriyor; “Bu kadar gayret ettiniz, fani olan lezzetlerle iktifa etmeyin, güzelin güzeli var, En Güzel (cc) var.” buyurarak Kendileri (sav) olmasa asla haberdar olamayacağımız nimetleri bize işaret ederek kavuşmamızı ümid ediyor. Fakat biz bu müjdeyi, maksadı gözden kaçırıyoruz. Akşama kadar aç kalmanın ezikliği ile iftara öyle odaklanıyoruz ki, türlü türlü yemekler, lezzetli börekler, enfes tatlılar vs. peşine de gelsin sodalar, gitsin çaylar, kahveler derken gözümüz başka bir şey görmüyor. Kavuşmak varmış, vuslat varmış, lika varmış, rıza varmış… Bunlar bize biraz lüks geliyor. Hal böyle olunca da bu meseleleri ya reddediyoruz, ya da kendimiz için ulaşılmaz kabul edip başkalarına havale ediyoruz.

Esasında meseleleri böyle kabul-lenmek işimize geliyor. Çünkü başta da dedik ya bir şeylere ulaşmak için bir bedel ödemek gerekir. Müslümanlar olarak buyrulan bu hakikatlerin varlığını kabullensek geçmişimizle yüzleşmemiz; eksiklerimizi, tembelliklerimiz, gafletimizi izale etmek için çok gayret sarf etmemiz gerekecek. Hele ki Allah’a kavuşma gibi ulvi bir maksat var ise. Bu en büyük nimete ulaşmak için şüphesiz en çok kıymet verdiklerimizden vaz geçmek gerekecektir. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz.” (Âl-i İmran, 92) buyruluyor. İyiliğe bile ulaşmak için sevdiklerimizden vaz geçmemiz isteniyorsa ya tüm iyiliklerin yegâne sahibi olan Allah’a ulaşmak için ne yapmamız gerekiyor? Hamdolsun varis-i Pey-gamber (as) olan ekmel büyüklerimiz var. Onun da yolunu bize tarif ediyor ve buyuruyorlar ki; “İnsan için en değerli şey kendidir, nefsidir. Allah’a vasıl olmak, kavuşmak isteyen kişi kendi varlığından isteyerek vaz geçmek, kurtulmak durumundadır.”

Hiç şüphesiz bu kolay bir iş değildir. Fakat bunu yapabilecek maya bizim hilkatimizde mevcuttur. Allahımız’ın inayeti olursa zorlanmadan üstesinden gelebileceğimiz bir ameliyedir. Babamız Hazreti Âdem’e de Rabbimiz evvela eşyanın isimlerini öğretmiş, say diye emredince meleklerin dahi bilemediklerini (daha doğrusu Allahu Teala’nın onlara öğretmediklerini) sayıvermişti. Demek ki Allah’ın nusreti olursa bütün güçlükler aşılır. İş ki biz bu hususiyetlerimizin farkında olalım ve İlâhî yardımı, tecelliyi, tenezzülü karşılayabilecek bir zemin oluşturalım. 

Yaradılıştan gelen bu kabiliyet-lerimizi istenilen düzeyde kullanabilmek içinse tabiri caiz ise bol miktarda idman yapmalıyız ki Rabbimiz’in murad ettiği o kıvamı yakalayabilelim. İşte zahiri ve batıni bütün vazifelerimiz bu idmanlar mesabesindedir. 

Kulluğun zirveye çık-tığı, nefsi terbiye tedip gayretlerinin ziyadeleştiği Ramazan-ı şerif bu manada bizim için en büyük fırsatlardandır. Maddi ve manevi feyzi bol, Allahu Teala’nın ikram ve ihsanlarının adeta çıplak gözle görülebilecek kadar çok olduğu bir mevsimdir. 

İçerisinde barındırdığı ve Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle “Bin aydan daha hayırlı” (Kadr, 3) olan Kadir Gecesi ile koskoca bir ömürde elde edilebilecek manevi kazanımların çok kısa sürelerde ele geçebileceği nice manevi fırsatların olduğu bir aydır. 

Efendimiz’in mübarek kelamlarıyla “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azad oluş”dur. (İbn-i Huzeyme, Sahîh, III, 191) Yani her türlü masiyetten, münkerattan, zahir ve batın necasetlerinden temizlenmiş insanoğ-lunun aslî hüviyetine kavuştuğu; nefsin tasallutundan kurtulup hürriyetini elde eden tertemiz ruhu ile Rabbine vuslat edeceği/ettiği bereketli bir zaman dilimidir. 

Cenabı Hak, cümlemize Kendisi’ne vuslat kapılarını açıp hakiki manada bayramlara erişebilmeyi lütfeylesin. Erzurum’un manevi mimarlarından Alvarlı Muhammed Lütfi efendinin bu manaya işaret eden şiirleriyle yazımızı bitirelim:

 

Can bula Canânı’nı
Bayram o bayram olur
Kul bula Sultânı’nı
Bayram o bayram olur

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:09

GERÇEK BAYRAM

Gerçek Bayram

Gerçek Bayram - İrfan Aydın

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Gerçek Bayram

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashabı kiramın, sadatı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. 

İslam alemi olarak Hicri 1439 Ramazan ayını idrak etmekteyiz. İnşaallah, ğufran ayı Ramazanı da tamamlayıp bayrama kavuşacağız. Teravihleri ile Kur’ân tilavetleriyle oruçlarıyla İslam dünyasının dört bir yanında manevi bir coşkuya sebep olan bu mübarek ayı da nihayetine erdirmekte ve bunun verdiği sürur ile bayrama kavuşmaktayız. 

Müslümanlar olarak bu ayın getirdiği manevi iklimden olabildiğince istifade ederek ruhumuzda bir esenlik bulmaya bu dünyanın ve nefsin hevasına karşı bir özgürlük tatmaya çalışıyoruz. İnşaallah, Cenabı Hak bütün ümmeti Muhammed’e on iki ayı da Ramazan gibi yaşamayı nasib eder.

İslam dünyası Ramazan’a girerken yine bildik tavır ve manzaralara şahit olduk. Müslümanlar olarak, tevhid-i kıble etmiş kişiler olarak, Rabbimizin bize olan yakınlığı ve teveccühüne yakışmayacak tavır ve davranışlar içine giriyoruz. Bırakınız gayrimüslimlere İslam’ın güzelliklerini göstermeyi; bir Ramazan, bir bayram meselesinde bile ortak bir tavır ortaya koyamıyoruz. Yine Müslüman ülkeler olarak farklı günlerde oruca başladık. Muhtemelen farklı günlerde bayram yapacağız. 

İşin fıkhî boyutuna girmeyeceğiz. Kimi hilalin çıplak gözle görülmesini esas alırken kimi de hesab üzerinden gitmekte. Bu mesele istendikten sonra çözülmeyecek bir mesele değildir. Yeter ki gönüller bir olsun. Âlimler toplanarak bu mesele hakkında herkesi tatmin edici ortak bir kararı çoğunlukla alabilirler. 

Fakat mesele sadece fıkhî bir mesele değildir. Asıl mesele siyasidir. Müslüman ülke ve liderleri ayrı ayrı oldukları için, her biri başka bir batılı ülkeden emir aldıkları için. Müslüman ülkelerin yöneticileri kendi halklarına dayanmadıkları için ve asıl önemlisi genelde fasık idareciler oldukları için bir araya gelememekte ve bu en basit meselede dahi ihtilafa düşmekteler. Halbuki Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamızı emretmektedir:

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kitabı’na, Dini’ne) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran 103)

Yine Enfal Suresi’nde Allah (cc) ve Rasulü’ne (sav) itaat etmemizi ve birbirimizle tefrikaya düşmememizi eğer tefrikaya düşersek kuvvetimizin, devletimizin elimizden gideceğini beyan buyurmaktadır. 

“Hem Allah’a ve Rasulü’ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve devletiniz elden gider, ve sabırlı olun çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)

Cenabı Hakk’ın bu emirleri bu kadar açık ve netken Müslümanlar olarak bizim bu şekilde ayrı durmamız, basit nefsi hesaplar uğruna İslam dünyasını kafirlere peşkeş çekmemiz, anlaşılır bir durum değildir. Bunun büyük bir vebali vardır. Bunun sorumluları hem bu dünyada hem de öbür dünyada azaba düçar olurlar. 

Kaldı ki Arakan’da, Doğu Türkis-tan’da, Filistin’de, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta, Afrika’da her gün Müslümanlar öldürülmekte. İsrail Gazze’ye her gün bomba yağdırmakta, Suriye’de milyonlarca çocuk, kadın açlık ve ölümle pençeleşmekte, her gün karşımıza yeni bir içler acısı manzara çıkmakta. Arakan’dan yüz binlerce Müslüman Bangladeş’e kaçmak zorunda kalmış ve bu zulüm, bu işkence hâlâ devam etmekte. Doğu Türkistan’da Müslümanlar oruç tutamamakta ibadetlerini özgürce yapamamakta. Yemen’de, Suud’un ablukası altında Müslüman çocuklar ölmekte. Afrika’da Müslümanlar açlık ve fakirlikle boğuşmakta. Bizler dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlara nispeten çok daha rahat iftar ve sahur yaparken abluka altındaki Gazze’de bir dilim peyniri sahura diğer dilim peyniri iftara ayıran annelerin çilesi bizi adeta kahretmekte. Allahım tüm zulüm altındaki Müslümanlara kurtuluş nasib etsin!..

Bu manzara karşısında titremeyen; İsrail’le, Amerika ile ittifak yapan rejimleri Allah’a havale ediyoruz. Bu vesile ile kentlerin anası Mekke-i Mükerreme’nin özgürlüğüne kavuştuğu, İslam Birliği’nin Mekke-i Mükerreme’de ve Medine-i Münevvere’de, Kudüs-i Şerif’te, Şam-ı Şerif’te, İstanbul’da ve diğer bilad-i İslamiyye’de gerçekleştiğini görmeyi Cenabı Hak (cc) hepimize nasib etsin…

Hiçbirimizin şahsi hesapları Allah ve Rasulü’nün ve ümmeti Muhammed’in birliğinin önüne geçemez. Müslümanlar olarak azami müştereklerimiz varken basit sayılabilecek, incir kabuğunu doldurmayacak meselelerde ihtilafa düşmemiz hem Allah indinde hem de tarih önünde bizi sorumlu kılar. 

Bugün Müslüman devletler diyebileceğimiz, halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan ülkeler çeşitli kamplara bölünmüş durumdalar. İran’ın başını çektiği mezhep eksenli kanat bir taraf, Suud’un başını çektiği Amerika ve İsrail’in güdümünde olan ve şimdilerde ılımlı İslam söylemini diline dolayan körfez ülke ve avaneleri bir taraf oluşturmakta. Yeni yeni Türkiye’nin liderliğinde ehlisünnet Müslümanlarının bir araya geldiği ana gövde bir taraf. Burada tam bağımsız olarak ve itikadi düzgünlük olarak Türkiye’nin yeni oluşan liderliğini sahici taraf olarak nitelendirebiliriz. Diğerleri ise zaten bir laboratuar çalışması, bir batı oyunu olarak karşımıza çıkartılmakta ve hedef şaşırtılmaktadır. 

Ramazan hilali ve bayram meselesinin siyasi olduğu zaten bu tablodan açıkça ortaya çıkmaktadır. İslam dünyasında genelde üç farklı günde bayram kutlanmaktadır. Bunlara baktığımızda yukarıda adı geçen ülkeleri görürüz. Suud, İran ve Türkiye. 

Anlaşılan odur ki İslam Birliği sağlanmadan Ramazan ve bayram birliği de sağlanamayacaktır. Müslümanlar ne zaman hayırlı bir imam etrafında birleşirlerse o zaman İslam dünyası ortak bir bayram yapacaktır. Yoksa bugün Özellikle Suud ve İran’ın farklı olmak, farklı gözükmek ve baş olmak sevdalarından biz tam manasıyla bayram yapamayız. 

İslam dünyası olarak yaşadığımız sorunları onu oluşturan fertlerden ayrı olarak düşünemeyiz. Biz meselelerin çözümünü dışarıda aradığımız müddetçe hep yaya kalacağız. Ümmeti oluşturan fertler ne kadar düzgün ve kaliteli olursa onların meydana getirdiği toplum ve devletler de o kadar seviyeli ve kaliteli olacaktır. 

Bugün İslam dünyasına baktığımızda cehalet ve gafletin had safhada olduğunu görürüz. Temelde biz bu cehalet ve gafletten kurtulmadıkça gerçek bir bayram ve birlik hayal olur. Biz vücut ülkemizde, kalp başkentimizde, Allah’ı, Rasulü’nü ve O’nun (sav) güzide varislerini hakim kılacağız ki İslam ülkelerinde birlik ve beraberlik olsun.

 

Mevlâ bizi afvede
Gör ne güzel ıyd olur
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram olur

 

Evet Alvarlı Lütfi Efe hazretleri ne güzel buyurmuş Allahımız’ın (cc) bizi affettiği gün bizim bayramımız, ümmetin hayırlı bir imam etrafında bir araya geldiği gün ümmetin bayramı olacak inşaallah. Gerçek bayram da budur. Yoksa gerisi bir oyun ve eğlencedir.

Rabbimizden niyazımız fert olarak vücud ülkesinde, ümmet olarak bu dünya aleminde Allah ve Rasulü’nün davetine icabet edip, mübarek varisinin terbiyesine girip gerçek bayrama erişmektir. 

Cenabı Hak ümmetin kurtuluşa erdiği, ehlibeytinden bir imam etrafında bir araya geldiği, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadığı günleri görmeyi hepimize nasib etsin. Amin.

 

Yazar: İrfan Aydın

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:08

BAYRAMLAR BAYRAM OLSUN

Bayramlar Bayram Olsun

Bayramlar Bayram Olsun - Andelib

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Bayramlar Bayram Olsun

 

Bayramım imdi bayramım imdi 
Bayram ederler yâr ile şimdi 
Hamd-ü senâlar hamd-ü senâlar 
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm

Manevi iklimin en bereketli olduğu dönemler yaşıyoruz. Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan ayının manevi havasından nasipleniyoruz. Yiyip içmeyen nefislerin gücü kırılmış, şeytanlar bağlanmış… Kulluk için mükemmel zamanlar… 

Kur’ân-ı Kerim bolca okunur, hatimler yapılır. Namazlar hep birlikte huşu içinde kılınır. Teravihlerin ayrı bir güzelliği yaşanır. Ramazan’da evler iftarlarla ve sahurlarla bereketlenir, yemek ibadet olur.

Kardeşlik duyguları ziyadeleşir… Sadakalar, zekatlar Ramazan’ı toplumsal olarak bereketlendirir. Yardımlaşan müslümanlar arasında ülfet oluşur, haset, kin kaybolur. Birlikte yapılır iftarlar… Gün boyu oruç tutan Müslümanlar, iftar sofrasında mutluluklarını, nimete kavuşma sevincini birlikte yaşarlar. İftar sofrasında yemeğin yanında gönüller de ikram edilir adeta. 

Bayramlar, sevincin doruğa çıktığı zaman-lardır. Önceden hazırlıklar yapılır, bayramın gelişi dört gözle beklenir. Bayramlar coşkuyla kutlanır; büyükler ziyaret edilir, duaları ve gönülleri alınır. Küçüklere hediyeler verilerek mutlu edilir. Komşular, eş dost birbirini ziyaret ederek bayram mutluluğunu ziyadeleştirirler. Kabirlerdeki yakınlar da unutulmaz, onlar da ziyaret edilir, Kur’ân-ı Kerimler okunur, dualar edilir.

İslam ibadetleri ile canlıdır…

İbadetler, hem fertleri olgunlaştırır hem de toplumsal huzuru, dayanışmayı, birlikteliği arttırır. Namazların cemaatle kılınması daha faziletlidir. Cuma ve bayram namazlarını tek kılamayız, Müslümanlarla bir araya gelmemiz gerekir.

Zekatı bir insana vermemiz gerekir. Hac adeta İslam ümmetinin içtima yaptığı bir ibadettir. Her milletten, her renkten, her mezhepten, her tarikatten, her cemaatten Müslümanlar bir araya gelir. Bembeyaz elbiseler içinde dünyayı arkalarında bırakıp “Lebbeyk” nidasıyla Rablerine koşan bir ümmet… Hac, İslam ümmetinin yekvücut olduğu bir ibadet… Cuması, bayramı, haccı olan bir toplum içinde oluşan fitneleri çözmede daha başarılıdır. Bu ibadetler toplumu birbirine kenetler. 

İslam ülkelerindeki dağınıklık ülkelerindeki iktidarlardan kaynaklan-maktadır. Şahsi menfaatleri, korkaklıkları ve gafletleri onları müslümanlardan uzaklaştırıp kâfirlere yaklaştırmaktadır. Arap ülkelerindeki iktidarlar İsrail’in yaptığı bu kadar zulmü görmezlikten gelebiliyor. Göstermelik yaptıkları tepkileri münafıklıktan başka bir şey değildir. 

Aynı ülkedeki müslümanların dağınıklığı da oradaki cemaat liderlerinin birbirinden uzaklaşmasındandır. İslam kardeşliğini bırakıp cemaat kardeşliğini ön plana çıkaranlar, nasıl bir fitne oluşturduklarının farkında bile değil.

Hazreti Ömer (ra) şöyle buyuruyor:

“Gece kâim, gündüz sâim olan, malını mülkünü tasadduk eden ve harplerde kahramanca çarpışan bir kimse, eğer sevdiğini Allah için sevmiyor ve buğz ettiğinde Allah için buğz etmiyor ise yaptıklarından hiçbir fayda göremez.” 

Kimi niçin sevdiğimiz önemlidir. Müslümanlardan uzaklaşıp kafirlere yaklaşıyorsak bunu ciddi bir şekilde sorgulamalıyız.

Fetö mensuplarına yıllarca söylenen şey: “Çevrenize bir bakın, kiminle birliktesiniz? Sizi kim destekliyor? Siz nasıl müslümansınız ki çevreniz, dostlarınız hep kafir…” Onlar bu sözlere kulak asmadılar. Şimdi sapıklık ve hainlik çukurunda debeleniyorlar.

Bugün bazı siyasi oluşumların da hataya düştüklerini üzülerek görmekteyiz. Nasıl bir gaflete düşmüşler ki yıllarca müslümanlara zulmedenlerle birlikte saf tutuyorlar. Yarın bu insanların müslümanlara tekrar zulüm etmeyeceğini nasıl garanti edebilirler? Bunun hesabını Allah’a nasıl verecekler? Biz kimseye sütten çıkmış ak kaşık demiyoruz. Herkesin yanlışı vardır. Bunları düzeltme adına çok şey yapabiliriz ama bilelim ki yanlış, başka bir yanlışla düzeltilmez.

Bir ortam düşünün ki, oruç tutma-yanlarla iftar açıyorsunuz ve dinle alakası olmayanlarla bayramlaşıyorsunuz. İslami şuur olmadan yapılan bayram, bir folklor etkinliğinden öteye geçemez. Kültürel bir faaliyet yapılır sadece.

İbadetler bizde kulluk şuurunu arttırmalı, Hakkı ve bâtılı ayırt edebilme melekesini geliştirmelidir. O zaman namaz bizi fuhşiyattan alıkoyar, oruç bizi takvaya ulaştırır, zekat bizi temizler… Hac, ümmet olma bilincini geliştirir. Bayramlar kardeşliği ziyadeleştirip müslümanca sevinmeyi öğretir.

Müslümanlar olarak birçok sıkıntıyla karşı karşıyayız bugün. Yıllardır huzurlu bir bayram yapamaz olduk. Dünyanın birçok yerinde müslümanlar zulüm görmektedir. Bir vücuda diken batsa acıyı bütün vücud hisseder. Bir Müslüman acı çekse diğerleri de bu acıyı hissetmeli değil miydi? Ne oldu bize? Nelerimizi kaybettiğimizi iyi düşünmeliyiz. Her yönüyle bozulan dünyadan Müslümanlar olarak bizler de çok etkilendik. Yaşantımız, fikirlerimiz ve duygularımız İslamî olmaktan uzaklaşınca, batılılar gibi yaşayıp, onlar gibi yiyip içip, onlar gibi eğlenmeye başladık.

Müslümanlığımız zayıflayınca kardeşlik duygularımız da azaldı. Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve dünyanın birçok yerinde zulme uğrayan Müslüman kardeşlerimizi unutmamalıyız. Birkaç slogan atmayla, birkaç miting yapmayla üzerimizdeki sorumluluğumuzu atamayız. Ülke olarak tek başımıza bazı şeylere gücümüz yetmeyebilir. Müslümanların bir olma vaktidir. Müslümanlar olarak bir imamın etrafında bir araya gelme gayretimiz ve arzumuz her zamankinden fazla olmalı. Bu gayret ve arzumuz sonuçsuz kalmaz, Yüce Mevlamız bu nimeti bize tekrar nasip eder inşaallah. 

Millet olarak İslami anlamda yapacağımız diriliş, bütün İslam aleminin bayramı olacaktır. Unutmayalım ki biz, tüm İslam aleminin ve insanlığın umuduyuz. 

Merhum şair Abdurrahim Karakoç bir şiirinde, “Bayramlar bayram olsun.” diyor. İnanıyoruz ki biz Müslümanların kenetlendiği ve zulümlerin bittiği bir ortamda bayramlarımız gerçek bayram olacaktır. 

Ya Rabbi, zulme uğrayan kardeşlerimize yardım eyle… Bizleri gerçek bayramlara ulaştır.

 

Yaza dönsün kışınız, bayramlar bayram olsun
Dert görmesin başınız, bayramlar bayram olsun
Otlar/dikenler dolsun Nemrut’ların çanına
Kolay gelsin işiniz, bayramlar bayram olsun.

                                        (Abdurrahim Karakoç)

 

Yazar: Andelib

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:07

İNSANIN TEMİZLENDİĞİ AY -2-

İnsanının Temizlendiği Ay 2

İnsanın Temizlendiği Ay -2 - Tamer Doymuş

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

İnsanın Temizlendiği Ay -2

 

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam âlemlerin Sultanı (sav) Efendimiz’e, ehlibeytine, ashabına ve etbaına olsun.

“Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara,183)

Geçen ay orucun insan üzerindeki etkisini ve insanın oruç vesilesiyle kazanımlarını müzakereye çalışmıştık. Bu bölümde yine kaldığımız yerden Ramazan ve oruç mevzusunu müzakereye devam edeceğiz inşaallah. 

Bir taraftan on bir ayın sultanı olan Ramazan ayını idrak etmenin sevincini yaşıyoruz. Diğer taratan artık Ramazan ayının sonuna doğru yaklaşıyoruz ondan ayrılmanın hüznü gönüllerimizi kaplıyor. İnşaallah Ramazan-ı Şerif bizlerden memnun olarak ayrılır.

Hz. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir; Rasulullah (sav) insanların en cömerdi idi. En fazla cömert olduğu zaman ise Ramazan’da Cebrail ile buluştuğundaydı. Cebrail, Hz. Peygamber (sav) ile Ramazan’ın her gecesi buluşur, karşılıklı olarak Kur’ân okurlardı. İşte böylece Cebrail ile buluştuğunda Rasulullah (sav), hayır dağıtmakta insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.

Hadisi şerifte şöyle buyruluyor: Hz. Ebu Hureyre’dan: Allah Rasulü (sav) buyurdu: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

Allah Teala bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni bu ay içinde müminlere ikram etmiştir. Kadir Gecesi’nin hususiyetleri Kur’ân’da şöyle ifade buyruluyor:

“Gerçek, biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’ni sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Cebrail, Rabbinin izniyle her bir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.” (Kadr 1-5)

Bu gecede birçok müjdeler verilmiştir. Allah Teala bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Bu gece büyük bir gecedir, çünkü bu gece yüce Allah’ın Kur’ân’ı indirmeye başlamak için onu seçmesi açısından büyük bir gecedir. Bu ışık yağmurunu bütün varlık âlemine akıtmak için insanın vicdanına ve hayatına Allah’ın nurundan çağlayan esenliği eksiksiz tamamlamak için seçtiğinden dolayı büyük bir gecedir. Bu gece, şu Kur’ân’ın inanç sistemini ve yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi içermesi bakımından büyük bir gecedir. O gecede her iş hikmet uyarınca açıklanmıştır, yazılmıştır. Değerler, prensipler ve değer ölçüleri o gece konulmuştur.

Bu geceye Kadir isminin verilmesindeki hikmetlere gelince:

-Bu gece, işlerin ve hikmetlerin takdir edildiği gecedir. Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Her hikmetli iş nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır.” (Duhan, 4) Bu hususla ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani ezelde takdir edilen bütün işlerin Levh-i Mahfuz’a yazılması sebebiyle meleklere bildirilmesidir.

-Azamet ve şeref sahibi gece manasına gelir. “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” (Kadr, 3) bu hayırlı oluşun iki manaya geldiği de belirtilmiştir: 

1-Bu kıymet ve şeref işi yapan (fail) ile ilgilidir. Yani, kim o gecede, taatta bulunursa, kıymetli ve şerefli olur.

2- Bu, “fiil” ile ilgilidir. Yani, O gecede yapılan taatların kadri kıymetleri daha fazladır, demektir.

Bir başka ifade; “Bu geceye kadir denilmesi, o gecede kıymetli bir kitabın kıymetli bir melek ile kıymetli bir ümmete indirilmiş olmasıdır.”

Leyle-i Kadr, “darlık gecesi” anlamına da gelmektedir. Çünkü o gece, yeryüzü, inen melekleri içine almakta dar gelmektedir.

Artık Ramazan ayının sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Bütün bedenimiz, ruhumuz, sırrımız, zikrimiz oruçtaki hikmeti anlayarak ve oruçla bereketlenerek, evveli rahmet, ortası mağfiret olan Ramazan ayının cehennemden azad olma safhasına gelmiş bulunuyoruz. İrfanın, hakikatin açlığını bütün iliklerimize kadar hissederek oruçlarımızı tutuyoruz elhamdulillah. Cehennemden azad olmayı ve en önemlisi kazanmaya çalıştığımız bu güzellikleri Ramazandan sonrada artırarak devam ettirmeyi Rabbimiz nasip buyursun, bizlere kolaylaştırsın inşaallah. Bir aylık eğitimden geçen biri olarak aldığımız eğitimin etkisini adeta o kurstan sonra göreceğiz.

Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Şeytan, koyunun kurdu gibi insanın bir kurdudur. Sürüden ayrılan ve uzaklaşan koyunu kurt nasıl kaparsa, şeytan da cemaatten uzaklaşan insanı öyle kapar. Onun için tenha yollardan uzak durun, cemaatten, topluluktan ve mescitlerden ayrılmayın!’’

Burada yeri gelmişken bu eğitim sürecinde nelere dikkat etmemiz gerektiğinin, orucu nasıl anlamamız gerektiğinin daha iyi anlaşılması için Hâce Hazretleri’nin (ksa): “Oruç, ihlâs ve takva ile ruhu süsleyip ruhu illiyyine ulaştırır” konulu sohbetlerinden bazı bölümleri paylaşmak da faydalı olacaktır inşaallah. Şöyle buyuruyorlar:

“Malum her şey insan için. İnsan ne için acaba? İnsan da Allah için. Böyle olunca bu insan ne melek ne de -çok affedersiniz, hâşâ huzur- hayvan… İkisinin ortasında aklı, mantığı, düşünme yetisi, bilgisi ve kuvveti olan; iradesi, tercih hakkı olan bir varlık… Dedik ya, insan Allah için. Cenabı Hakk’ın insanı yaratmada bir muradı, bir arzusu var. Bu arzunun tahakkuku için önce insana birçok imkân veriyor adeta yeryüzünü ona musahhar kılıyor. Onu beşeriyet yönüyle, fizyolojik/biyolojik yönüyle tamamen arzdan yaratıyor. Felekût âleminin özelliklerine uygun yaratıyor. Ama kendisinin de bundan bir muradı olduğundan melekût âlemi ile de irtibatını sağlaması için, orası ile de bir rabıtası bulunması için melekût âlemine ait özellikler insana nakşediyor. Geçen de yine bir yerde ifade etmeye çalışmıştık, malum insan üstünde çok değişik tarifler var. Herkes kendi baktığı cepheden tarif etmeye çalışmış. Felsefecilerin bir insan tarifi var, kelamcıların bir insan tarifi var -ki bu çok acıdır değinmeden geçemeyeceğim- geçmiş kaynaklarımızda, İslam kaynaklarında gayrimüslim felsefesinden, Hristiyan felsefesinden cidden etkilenilmiş olacak ki insanı tarif ederken “El insanu hayvanu’n-natık - İnsan konuşan bir hayvandır.” denilmiş… 

Bu çok acı bir tariftir. Bu grek felsefesidir. Hristiyan âlemi insanı böyle tarif etmiştir. Böyle tarif etmek zorundadır. Niye, çünkü Cenâbı Hak onlar hakkında ve dolayısıyla o tip insanlar hakkında: “Onlar dört ayaklılar gibi hatta onlardan daha aşağıdırlar.” buyurmuştur. Kendi vasıflarını itiraf etmişler ve ne acıdır ki bizim İslam âlimlerimizin bir kısmı bunu alıp insanı böyle tarif etmişler ki; insan konuşan hayvandır. 

Bir de sufilerin, mutasavvıfların, âşıkların, ariflerin insan tarifi vardır. Bu Kur’ân’a ve Allah Rasulü’nün ifadelerine çok daha uygundur. Onlar insanı tarif ederlerken buyurmuşlar ki; insan on latifeden mürekkeptir. On özellikten, on güzellikten müteşekkildir. Bunun beşi felekût âlemine aittir, insanın biyolojik yapısını oluşturur. Beşi de melekût âlemine aittir, insanın batınını, manevi cephesini oluşturur. Zahirdeki beş özellik, beş latife hava, su, ateş, toprak ve nefs-i natıka yani nefs, şehvettir. Bunlar arızidir, süflidir. Beşi de arız değil cevherdir; arşidir, melekutidir: Kalp, ruh, sır, hafa ve ahfa… İnsan bu on maddeden mürekkeptir.

Cenâbı Hak niçin insandan bu özelliklerini tebdil etmesini istedi? İnsanın, Allah’ın muradına layık olabilmesi için. Neydi bu murad? Bir ayette, “Biz yeryüzünde bir halife, bir temsilci yaratacağız.” buyuruyor. Tabiri caizse Hakk’a gölge olacak bir varlık yaratacağız. Bir altının topraktan çıkarılmış halini düşünün, bu altın birçok maddelerle, bakır alaşımlarla karışıktır, buna ziynet denemez. Bunun temizlenmesi, arıtılması lazım. Onun için altın sularda yıkanır, eleklerde elenir, ateşlerde ergime noktasına bırakılır ondan sonra işlenir ve ona bir sikke, bir mühür vurulur, ziynet haline gelir. 18 ayar, 22 ayar, 24 ayar kıymetli bir cevher olur. İnsan da böyle; insanın da topraktan, sudan, havadan, değişik katkı maddelerinden arınması lazım ki Hakk’ı temsil sıfatına, ziynet kemaline erişebilsin, 24 ayar bir insan olsun. 

Cenabı Hak hepimizin bir “Muhammedcik” olmasını istiyor (as). Bunun için Hazreti Muhammed’i bize örnek gösteriyor. Bu arınmışlıkla beraber kalbin üstündeki kasavet, gaflet, dalalet, bid’at, sunilik... vs. ne varsa bütün bunlar da alınır. Malum kalp iki cepheli bir manevi organ; bir cephesiyle dünyaya bakıyor bir cephesiyle arşa bakıyor. 

Cenabı Peygamber bunu tarif ederken imanın merkezi, ihlâsın merkezi, nurun merkezi, takvanın merkezi olarak gösteriyor. “Takva bunun içindedir.” buyuruyor. İman kalbin içindedir. Kalbin doğruladığı, tasdik ettiği şeye iman denir. Bu kalbin çalışabilmesi için üzerindeki kesafet türünden olan ağırlıkların kalkması lazım. Peki, bu nasıl kalkacak? İşte bunun için Cenabı Hak orucu emrediyor. Bir perhiz, bir tezkiye, bir arınma usulü. Oruçla insan içine doğru bir yolculuk başlatacak. İnsanın zihnî ve kalbî derinliğe varabilmesi bununla mümkün. Çünkü azalar huzur bulacak, rahata erecek ve halsiz/mecalsiz kaldıkları, nefsin tasallutundan, şehvet duygularından kurtuldukları için çaresiz Allah’a dönüp Allah’a sığınacaklar. Allah’a teslim olacaklar.

Oruç insanın tefekkürü ile gönlüne seyahati için gereken yolculuğun adıdır.Sûfi geleneğinde bir esas vardır: “Sefer der vatan...” Özbek meşayıhının, Türkistan diyarının ulularından -Bu diyardan çıktığı için, mekânını söylemek amacıyla söylüyorum. Aslında bütün İslam âleminin ulusudur.- Abdulhalık Gucdüvanı (ks) hazretleri bir tespitinde, teşhisinde “Sefer der vatan” buyurmuştur. İnsanın sürekli geldiği yere, aslî vatanına yol alması, sefer etmesi... Bu insanın yaradılış gayesidir. “Fefirruilellah - Allah’a doğru firar ediniz.” ayeti buna işarettir. Oruç böyle bir seyahatin adeta başlangıcıdır. Ramazan’a has olan bereketin, yedi cennet ve semanın kapılarının açılması, cehennem kapılarının kapatılması ve şeytanların zincire vurulması ile oluşturulan huzur ve bereket ortamında insanın gecelerini de teravihle süsleyip Ramazan’ın nihayetinde ciddi bir muhasebe yapabilmek için, ben bu ayı kârla mı, zararla mı kapattım, yıllık bilançosunu kontrol için insanın on günlük itikâfa girmesi; bu ayda îfa edildikleri için zekât ve fitre gibi ibadetlerin de yardımıyla insan temizlenir. 

Oruç her ameli, fiili Allah’ın var ediş gayesine, iradesine götürme tefekkürüdür. Eylem ile insanın varoluşu arasındaki derin bağı bulmamızı sağlayan yoldur oruç. Oruç hafi, gizli bir zikirdir. Zikrin gizli olması bir mahremiyet hadisesi olduğunu bizlere anlatır. Çünkü “Bizim içindir, kulumla Benim aramdadır.” diye buyurdu Cenabı Hak. Gizlilik özel bir ilişkinin varlığını gösterir. İşte oruç Allah ile kulu arasındaki mahrem ilişkinin en iyi şekilde korunmasını sağlayan ortamı oluşturur. 

Oruç mahremiyetin evidir. İnsan oruçken tefekkür, tevbe, sabır gibi iç amellerini öğrenir. Oruç içe dercedilmiş, yerleştirilmiş değerlere bakmaktır. Manamızdaki bütün değerleri açığa çıkarma yoludur. Bu sayede iç, dış bir olur. Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi “İçin dışın bir olsun.” İşte bu kemale oruçla ermekteyiz. Oruç iç nurudur. İçi görünür kılan bir ışıktır. Takvaya oruç ile varılır. İbadetler insanın Hakk’a göre, Hak ekseninde yaşamaları için va’z edilmiş, konulmuştur. İbadetlerin sürekliliğiyle Hak zahir olur, açığa çıkar.

Oruç insanın zihni ve kalbindeki hazineleri açığa çıkartan ibadetin adıdır. Başta da dediğimiz gibi Allah’ın bizim yemeden içmeden kesilmemize ihtiyacı yok. Bizim aç durmamızla Allah’ın artacak hiçbir şeyi yok. Oruç sadece bizi O’na yaklaştırıcı bir vesile olarak bizden istenilmiş, bizim imtihanımız. Sabırla, şükürle, fikirle ve ibadetlere devamlılıkla bu kemali arttırmaya çalışmalıyız. 

Müminlerle bütünleşmeye çalış-malıyız. Ismarlamacılıktan kurtulmaya çalışmalıyız. Şunun bunun dediği şeylere değil; Hakk’ın rızasına önem vermeliyiz, Hakk’ın rızasını gözetmeliyiz. Bugün maalesef dini mevzularımız da reyting meselesi haline, bir kazanç kapısı haline getirilmiş. İsminin önünde bazı unvanları olan kişiler dünyaya, şöhrete, belli kazançlara ulaşabilmek için, adeta unvanlarını satarcasına bilgilerini pazara çıkarmışlar. Meselenin doğruluğu onlar için çok fazla da önemli değil. Önemli olan neticede alacakları şey. Kendilerini buna hasretmişler. Orucumuzun sıhhati için bunlardan uzak duralım.”

 

Kaynaklar
-Tefsir-i Kebir, İmam Fahruddin er-Razi
-Taberi tefsiri, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi
-Riyazü’s-Salihin

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort