JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:07

İNSANIN TEMİZLENDİĞİ AY -2-

İnsanının Temizlendiği Ay 2

İnsanın Temizlendiği Ay -2 - Tamer Doymuş

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

İnsanın Temizlendiği Ay -2

 

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam âlemlerin Sultanı (sav) Efendimiz’e, ehlibeytine, ashabına ve etbaına olsun.

“Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara,183)

Geçen ay orucun insan üzerindeki etkisini ve insanın oruç vesilesiyle kazanımlarını müzakereye çalışmıştık. Bu bölümde yine kaldığımız yerden Ramazan ve oruç mevzusunu müzakereye devam edeceğiz inşaallah. 

Bir taraftan on bir ayın sultanı olan Ramazan ayını idrak etmenin sevincini yaşıyoruz. Diğer taratan artık Ramazan ayının sonuna doğru yaklaşıyoruz ondan ayrılmanın hüznü gönüllerimizi kaplıyor. İnşaallah Ramazan-ı Şerif bizlerden memnun olarak ayrılır.

Hz. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir; Rasulullah (sav) insanların en cömerdi idi. En fazla cömert olduğu zaman ise Ramazan’da Cebrail ile buluştuğundaydı. Cebrail, Hz. Peygamber (sav) ile Ramazan’ın her gecesi buluşur, karşılıklı olarak Kur’ân okurlardı. İşte böylece Cebrail ile buluştuğunda Rasulullah (sav), hayır dağıtmakta insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.

Hadisi şerifte şöyle buyruluyor: Hz. Ebu Hureyre’dan: Allah Rasulü (sav) buyurdu: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

Allah Teala bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni bu ay içinde müminlere ikram etmiştir. Kadir Gecesi’nin hususiyetleri Kur’ân’da şöyle ifade buyruluyor:

“Gerçek, biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’ni sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Cebrail, Rabbinin izniyle her bir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.” (Kadr 1-5)

Bu gecede birçok müjdeler verilmiştir. Allah Teala bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Bu gece büyük bir gecedir, çünkü bu gece yüce Allah’ın Kur’ân’ı indirmeye başlamak için onu seçmesi açısından büyük bir gecedir. Bu ışık yağmurunu bütün varlık âlemine akıtmak için insanın vicdanına ve hayatına Allah’ın nurundan çağlayan esenliği eksiksiz tamamlamak için seçtiğinden dolayı büyük bir gecedir. Bu gece, şu Kur’ân’ın inanç sistemini ve yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi içermesi bakımından büyük bir gecedir. O gecede her iş hikmet uyarınca açıklanmıştır, yazılmıştır. Değerler, prensipler ve değer ölçüleri o gece konulmuştur.

Bu geceye Kadir isminin verilmesindeki hikmetlere gelince:

-Bu gece, işlerin ve hikmetlerin takdir edildiği gecedir. Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Her hikmetli iş nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır.” (Duhan, 4) Bu hususla ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani ezelde takdir edilen bütün işlerin Levh-i Mahfuz’a yazılması sebebiyle meleklere bildirilmesidir.

-Azamet ve şeref sahibi gece manasına gelir. “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” (Kadr, 3) bu hayırlı oluşun iki manaya geldiği de belirtilmiştir: 

1-Bu kıymet ve şeref işi yapan (fail) ile ilgilidir. Yani, kim o gecede, taatta bulunursa, kıymetli ve şerefli olur.

2- Bu, “fiil” ile ilgilidir. Yani, O gecede yapılan taatların kadri kıymetleri daha fazladır, demektir.

Bir başka ifade; “Bu geceye kadir denilmesi, o gecede kıymetli bir kitabın kıymetli bir melek ile kıymetli bir ümmete indirilmiş olmasıdır.”

Leyle-i Kadr, “darlık gecesi” anlamına da gelmektedir. Çünkü o gece, yeryüzü, inen melekleri içine almakta dar gelmektedir.

Artık Ramazan ayının sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Bütün bedenimiz, ruhumuz, sırrımız, zikrimiz oruçtaki hikmeti anlayarak ve oruçla bereketlenerek, evveli rahmet, ortası mağfiret olan Ramazan ayının cehennemden azad olma safhasına gelmiş bulunuyoruz. İrfanın, hakikatin açlığını bütün iliklerimize kadar hissederek oruçlarımızı tutuyoruz elhamdulillah. Cehennemden azad olmayı ve en önemlisi kazanmaya çalıştığımız bu güzellikleri Ramazandan sonrada artırarak devam ettirmeyi Rabbimiz nasip buyursun, bizlere kolaylaştırsın inşaallah. Bir aylık eğitimden geçen biri olarak aldığımız eğitimin etkisini adeta o kurstan sonra göreceğiz.

Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Şeytan, koyunun kurdu gibi insanın bir kurdudur. Sürüden ayrılan ve uzaklaşan koyunu kurt nasıl kaparsa, şeytan da cemaatten uzaklaşan insanı öyle kapar. Onun için tenha yollardan uzak durun, cemaatten, topluluktan ve mescitlerden ayrılmayın!’’

Burada yeri gelmişken bu eğitim sürecinde nelere dikkat etmemiz gerektiğinin, orucu nasıl anlamamız gerektiğinin daha iyi anlaşılması için Hâce Hazretleri’nin (ksa): “Oruç, ihlâs ve takva ile ruhu süsleyip ruhu illiyyine ulaştırır” konulu sohbetlerinden bazı bölümleri paylaşmak da faydalı olacaktır inşaallah. Şöyle buyuruyorlar:

“Malum her şey insan için. İnsan ne için acaba? İnsan da Allah için. Böyle olunca bu insan ne melek ne de -çok affedersiniz, hâşâ huzur- hayvan… İkisinin ortasında aklı, mantığı, düşünme yetisi, bilgisi ve kuvveti olan; iradesi, tercih hakkı olan bir varlık… Dedik ya, insan Allah için. Cenabı Hakk’ın insanı yaratmada bir muradı, bir arzusu var. Bu arzunun tahakkuku için önce insana birçok imkân veriyor adeta yeryüzünü ona musahhar kılıyor. Onu beşeriyet yönüyle, fizyolojik/biyolojik yönüyle tamamen arzdan yaratıyor. Felekût âleminin özelliklerine uygun yaratıyor. Ama kendisinin de bundan bir muradı olduğundan melekût âlemi ile de irtibatını sağlaması için, orası ile de bir rabıtası bulunması için melekût âlemine ait özellikler insana nakşediyor. Geçen de yine bir yerde ifade etmeye çalışmıştık, malum insan üstünde çok değişik tarifler var. Herkes kendi baktığı cepheden tarif etmeye çalışmış. Felsefecilerin bir insan tarifi var, kelamcıların bir insan tarifi var -ki bu çok acıdır değinmeden geçemeyeceğim- geçmiş kaynaklarımızda, İslam kaynaklarında gayrimüslim felsefesinden, Hristiyan felsefesinden cidden etkilenilmiş olacak ki insanı tarif ederken “El insanu hayvanu’n-natık - İnsan konuşan bir hayvandır.” denilmiş… 

Bu çok acı bir tariftir. Bu grek felsefesidir. Hristiyan âlemi insanı böyle tarif etmiştir. Böyle tarif etmek zorundadır. Niye, çünkü Cenâbı Hak onlar hakkında ve dolayısıyla o tip insanlar hakkında: “Onlar dört ayaklılar gibi hatta onlardan daha aşağıdırlar.” buyurmuştur. Kendi vasıflarını itiraf etmişler ve ne acıdır ki bizim İslam âlimlerimizin bir kısmı bunu alıp insanı böyle tarif etmişler ki; insan konuşan hayvandır. 

Bir de sufilerin, mutasavvıfların, âşıkların, ariflerin insan tarifi vardır. Bu Kur’ân’a ve Allah Rasulü’nün ifadelerine çok daha uygundur. Onlar insanı tarif ederlerken buyurmuşlar ki; insan on latifeden mürekkeptir. On özellikten, on güzellikten müteşekkildir. Bunun beşi felekût âlemine aittir, insanın biyolojik yapısını oluşturur. Beşi de melekût âlemine aittir, insanın batınını, manevi cephesini oluşturur. Zahirdeki beş özellik, beş latife hava, su, ateş, toprak ve nefs-i natıka yani nefs, şehvettir. Bunlar arızidir, süflidir. Beşi de arız değil cevherdir; arşidir, melekutidir: Kalp, ruh, sır, hafa ve ahfa… İnsan bu on maddeden mürekkeptir.

Cenâbı Hak niçin insandan bu özelliklerini tebdil etmesini istedi? İnsanın, Allah’ın muradına layık olabilmesi için. Neydi bu murad? Bir ayette, “Biz yeryüzünde bir halife, bir temsilci yaratacağız.” buyuruyor. Tabiri caizse Hakk’a gölge olacak bir varlık yaratacağız. Bir altının topraktan çıkarılmış halini düşünün, bu altın birçok maddelerle, bakır alaşımlarla karışıktır, buna ziynet denemez. Bunun temizlenmesi, arıtılması lazım. Onun için altın sularda yıkanır, eleklerde elenir, ateşlerde ergime noktasına bırakılır ondan sonra işlenir ve ona bir sikke, bir mühür vurulur, ziynet haline gelir. 18 ayar, 22 ayar, 24 ayar kıymetli bir cevher olur. İnsan da böyle; insanın da topraktan, sudan, havadan, değişik katkı maddelerinden arınması lazım ki Hakk’ı temsil sıfatına, ziynet kemaline erişebilsin, 24 ayar bir insan olsun. 

Cenabı Hak hepimizin bir “Muhammedcik” olmasını istiyor (as). Bunun için Hazreti Muhammed’i bize örnek gösteriyor. Bu arınmışlıkla beraber kalbin üstündeki kasavet, gaflet, dalalet, bid’at, sunilik... vs. ne varsa bütün bunlar da alınır. Malum kalp iki cepheli bir manevi organ; bir cephesiyle dünyaya bakıyor bir cephesiyle arşa bakıyor. 

Cenabı Peygamber bunu tarif ederken imanın merkezi, ihlâsın merkezi, nurun merkezi, takvanın merkezi olarak gösteriyor. “Takva bunun içindedir.” buyuruyor. İman kalbin içindedir. Kalbin doğruladığı, tasdik ettiği şeye iman denir. Bu kalbin çalışabilmesi için üzerindeki kesafet türünden olan ağırlıkların kalkması lazım. Peki, bu nasıl kalkacak? İşte bunun için Cenabı Hak orucu emrediyor. Bir perhiz, bir tezkiye, bir arınma usulü. Oruçla insan içine doğru bir yolculuk başlatacak. İnsanın zihnî ve kalbî derinliğe varabilmesi bununla mümkün. Çünkü azalar huzur bulacak, rahata erecek ve halsiz/mecalsiz kaldıkları, nefsin tasallutundan, şehvet duygularından kurtuldukları için çaresiz Allah’a dönüp Allah’a sığınacaklar. Allah’a teslim olacaklar.

Oruç insanın tefekkürü ile gönlüne seyahati için gereken yolculuğun adıdır.Sûfi geleneğinde bir esas vardır: “Sefer der vatan...” Özbek meşayıhının, Türkistan diyarının ulularından -Bu diyardan çıktığı için, mekânını söylemek amacıyla söylüyorum. Aslında bütün İslam âleminin ulusudur.- Abdulhalık Gucdüvanı (ks) hazretleri bir tespitinde, teşhisinde “Sefer der vatan” buyurmuştur. İnsanın sürekli geldiği yere, aslî vatanına yol alması, sefer etmesi... Bu insanın yaradılış gayesidir. “Fefirruilellah - Allah’a doğru firar ediniz.” ayeti buna işarettir. Oruç böyle bir seyahatin adeta başlangıcıdır. Ramazan’a has olan bereketin, yedi cennet ve semanın kapılarının açılması, cehennem kapılarının kapatılması ve şeytanların zincire vurulması ile oluşturulan huzur ve bereket ortamında insanın gecelerini de teravihle süsleyip Ramazan’ın nihayetinde ciddi bir muhasebe yapabilmek için, ben bu ayı kârla mı, zararla mı kapattım, yıllık bilançosunu kontrol için insanın on günlük itikâfa girmesi; bu ayda îfa edildikleri için zekât ve fitre gibi ibadetlerin de yardımıyla insan temizlenir. 

Oruç her ameli, fiili Allah’ın var ediş gayesine, iradesine götürme tefekkürüdür. Eylem ile insanın varoluşu arasındaki derin bağı bulmamızı sağlayan yoldur oruç. Oruç hafi, gizli bir zikirdir. Zikrin gizli olması bir mahremiyet hadisesi olduğunu bizlere anlatır. Çünkü “Bizim içindir, kulumla Benim aramdadır.” diye buyurdu Cenabı Hak. Gizlilik özel bir ilişkinin varlığını gösterir. İşte oruç Allah ile kulu arasındaki mahrem ilişkinin en iyi şekilde korunmasını sağlayan ortamı oluşturur. 

Oruç mahremiyetin evidir. İnsan oruçken tefekkür, tevbe, sabır gibi iç amellerini öğrenir. Oruç içe dercedilmiş, yerleştirilmiş değerlere bakmaktır. Manamızdaki bütün değerleri açığa çıkarma yoludur. Bu sayede iç, dış bir olur. Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi “İçin dışın bir olsun.” İşte bu kemale oruçla ermekteyiz. Oruç iç nurudur. İçi görünür kılan bir ışıktır. Takvaya oruç ile varılır. İbadetler insanın Hakk’a göre, Hak ekseninde yaşamaları için va’z edilmiş, konulmuştur. İbadetlerin sürekliliğiyle Hak zahir olur, açığa çıkar.

Oruç insanın zihni ve kalbindeki hazineleri açığa çıkartan ibadetin adıdır. Başta da dediğimiz gibi Allah’ın bizim yemeden içmeden kesilmemize ihtiyacı yok. Bizim aç durmamızla Allah’ın artacak hiçbir şeyi yok. Oruç sadece bizi O’na yaklaştırıcı bir vesile olarak bizden istenilmiş, bizim imtihanımız. Sabırla, şükürle, fikirle ve ibadetlere devamlılıkla bu kemali arttırmaya çalışmalıyız. 

Müminlerle bütünleşmeye çalış-malıyız. Ismarlamacılıktan kurtulmaya çalışmalıyız. Şunun bunun dediği şeylere değil; Hakk’ın rızasına önem vermeliyiz, Hakk’ın rızasını gözetmeliyiz. Bugün maalesef dini mevzularımız da reyting meselesi haline, bir kazanç kapısı haline getirilmiş. İsminin önünde bazı unvanları olan kişiler dünyaya, şöhrete, belli kazançlara ulaşabilmek için, adeta unvanlarını satarcasına bilgilerini pazara çıkarmışlar. Meselenin doğruluğu onlar için çok fazla da önemli değil. Önemli olan neticede alacakları şey. Kendilerini buna hasretmişler. Orucumuzun sıhhati için bunlardan uzak duralım.”

 

Kaynaklar
-Tefsir-i Kebir, İmam Fahruddin er-Razi
-Taberi tefsiri, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi
-Riyazü’s-Salihin

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Ümmühatül Müminin Hz. Aişe

Ümmehâtü'l-Mü'minîn: Hz. Aişe (r.anha) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Ümmehâtü'l-Mü'minîn: Hz. Aişe (r.anha)

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı, ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır… Ayrıca şu oruç günlerine bizi ulaştırıp temizlenme imkânı verdiği için de hamd ve senalar olsun…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) Hazretleri’ne olsun. Her yanı nur olan; bedeni-bakışı-sözü-fiili hasılı her şeyi ile ümmetine rahmet ve bereket olan Efendimiz’den (sav) nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Önceki yazılarımızda muksirûndan (çok hadis rivayet eden sahabeler) Ebû Hureyre (ra), Abdullah b. Ömer (ra) ve Enes b. Malik’den (ra) alıntılar yapmıştık. Bu yazımızda ise Hz. Aişe (ra) annemizin hayatına bakıp dersler-ibretler almaya çalışacağız. Şu çok açıktır ki bu sahabelere dil uzatanların kesinlikle Allah’a (cc) ve Rasulü’ne (sav) imanda sıkıntıları var demektir. Bunlar ya oryantalist-müsteşriktir ya onların bilgi ve yorumlarını esas alan reformist-modernist kişilerdir ya da şia gibi batıl itikadlardır. Çünkü bu güzide ashap hakkında oluşturulacak şüphe aslında Efendimiz’e (sav) şüphe getirmeyi amaçlamaktadır.

Ya Rabbi! Sana sığınırız, Hak-Batıl savaşında Efendimiz’in (sav), ashabı kiramın ve imanı-irfanı-aşkı bugünlere taşıyan sadatı kiramın yolunda olmayı bize nasip eyle! Biz günahkarız, nefsin zebunu olmuşuz ayrı amma biz; sahabeye dil uzatan, müminlerin annesi Hz.Aişe (ra) annemize iftira eden edepsizlerden uzağız ya Rabbi! O yüzden diyoruz ki Efendimiz’e, ehlibeyt’e, Efendimiz’in tertemiz eşlerine, bütün ashabı kirama binler salat ve selam olsun. Onların bastığı toprak gözümüze sürme olsun. Onların kelimeleri bize şifa olsun. Onların hayatları bize ziya olsun. Onların şefaati üzerimize olsun. Cennette onların mübarek yüzlerini görebilmeyi, ellerinden değil ayaklarından öpebilmeyi Mevlam hepimize lütfeylesin. Ya Rabbi bizim imanımız bu, ikrarımız bu… Bundan aşağı düşürme ya Rabbi! 

Evet, Allah’ın sevgili Peygamberi Efendimiz’in (sav) sevgili eşi Hz. Aişe (ra) annemizin hayatına edeple bakmaya, lütufla istifade etmeye çalışalım: 

Hz. Âişe’nin babası Hz. Ebû Bekir, annesi Ümmü Rûmân’dır. Dedesi Ebû Kuhâfe, Mekke’nin fethinden hemen sonra oğlu Ebû Bekir’in aracılığıyla Müslüman olup sahâbîler arasına katılmıştır. Halaları; hepsi de sahâbî olan Ümmü Âmir, Kureybe ve Ümmü Ferve’dir. Hz. Âişe’nin anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesinin soyu Mürre b. Kâ’b’da, baba tarafından nesebi yedinci, anne tarafından nesebi ise on bir veya on ikinci batında Hz. Peygamber’in (sav) nesebiyle birleşmektedir. (Sîretü’s-Seyyide Âişe ümmi’l-mü’minîn)

Babasının kemali-fazileti hakkında ne söyleyebiliriz? Sadece Kur’ân-ı Kerim’de geçen “ikinin ikincisi” ifadesi yeterli olsa gerektir. Böyle bir babanın kızı olması ayrı bir şerefken bir de Efendimiz’in pâk eşi olmuştur. 

Annesi Ümmü Rûmân, Medine’de hicretin altıncı yılı (627), Zilhicce ayında vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Peygamber (sav) kıldırmış, kabrine inip onun için dua ettikten sonra: “Allahım! Ümmü Rûmân’ın, Senin ve Peygamberi’nin uğrunda neler çektiğini en iyi Sen bilirsin.” demiştir. Ayrıca sahabilere cenazesini göstererek: “Kim cennet hurilerinden bir kadını görmek isterse Ümmü Rûmân’a baksın.” dediği belirtilmektedir. (İbn Sa’d, c. 8, s. 216)

Hz. Âişe annemizin dördü erkek ikisi kız olmak üzere altı kardeşi vardır. Bunların tamamı Müslüman olmuştur. Bunlardan sadece Abdurrahman ana-baba bir kardeşidir. 

Hz. Âişe, kız kardeşi Esma ve eşi Zübeyr’in bir oğlu dünyaya gelince onu Rasulullah’a (sav) götürür. Rasulullah (sav) tükrüğünü bebeğin ağzına sürer ve: “Teyze anne sayılır. Bu bebeğin adı Abdullah senin de künyen Ümmü Abdullah olsun.” der. Hz. Âişe vefat edinceye kadar “Ümmü Abdullah” diye de anılır. (eş-Şâmî, Şemsuddîn Ebû Abdullah Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Yûsuf es-Sâlihî ed-Dimaşkî, Peygamber Külliyatı, çev. Halil İbrahim Kaçar, İstanbul, Ocak Yayıncılık, 2004, c. 11, s. 184)

Ümmü’l-Mü’minîn/Ümmehâtü’l-Mü’minîn Hz. Peygamber’in (sav) hanımları için kullanılan bir lakaptır. “Müminlerin Annesi” anlamına gelen bu tabir ise Hz. Âişe’nin en meşhur lakabıdır. Bu lakabı bizzat Allah (cc) vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6) buyrulmaktadır. Mü’minlerin anneleri konumundaki eşlerinin boşandıkları takdirde başkaları ile evlenmeleri Kur’ân hükmüyle yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber (sav) Hz. Âişe’yi çok sevdiği için kendisine Ayşe, Uveyş ve Âiş (Âyiş) diye hitap ederdi. Ayrıca açık tenli olmasından dolayı Hz. Âişe’ye Humeyrâ (Pembecik) denildiği kendisine Hz. Peygamber’in (sav) bu şekilde hitap ettiği de rivayet edilmiştir. Habîbetü Rasulillâh, Allah Rasulü’nün sevgilisi anlamına gelen bu lakap da Hz. Peygamber’in (sav) Hz. Âişe’ye aşırı sevgisini göstermektedir. Rasulullah’a (sav): “İnsanlar içerisinde en çok kimi seviyorsunuz?” diye sorulduğunda Rasulullah (sav): “Âişe’yi…” cevabını verir. “Peki, erkeklerden en çok kimi seviyorsunuz?” denilince “Babasını…” buyurması Hz. Âişe’ye olan sevgisine güzel bir örnektir. (İbn Sa’d, c. 8, s. 53; Şâmî, c. 11, s. 190) 

Muvaffaka “Başarılı, zeki, muktedir ve sonuç alan” anlamındadır. Bu lakap da Hz. Âişe’ye, Hz. Peygamber (sav) tarafından verilmiştir. Müberrâ ise sözlükte berî, müstesna, azâde, münezzeh ve arınmış anlamlarına gelir. Hz. Âişe’ye müberrâ da denilmiştir. İfk Hadisesi’nde münafıkların dedikoduları karşısında Hz. Âişe ve İfk ehli hakkında âyeti kerime nâzil olur. Hz. Âişe annemiz münafıkların iftiralarından berî ve arınmış olduğu için kendisine Müberrâ da denilmiştir. 

Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz, Hatice annemizin vefatından sonra çok üzgün olduğu bir dönemde rüyasında Cebrâil Aleyhisselâm’ı görür. Hz. Cebrail bir mahfaza içinde kendisine resim takdim eder ve: “Ey Allah’ın Rasulü! Bu kız sana eş olacak. Senin hüzün ve yalnızlığını giderecek.”der. Efendimiz mahfazayı açtığında Âişe annemizin resmini görür. Bu rüyadan Cenabı Hakk’ın emriyle Âişe ile evleneceğini anlar.

Bir rivayette ise Hz. Hatice annemiz vefat edince Rasulullah çok üzülür. Bunun üzerine Allah (cc) Cebrâil’in elinde beşikte olduğu hâlde Âişe’yi gönderir ve “Ya Rasulallah! Bu senin üzüntünü giderecektir ve Hatice’ye halef olacaktır.” der. Sonraları Rasulullah (sav) Hz. Ebû Bekir’in evine gidip: “Ey Ümmü Rûmân, sana Âişe’ye iyi bakmanı tavsiye ederim, onu koru!” diyecektir. İşte bu sebeple Hz. Âişe’nin kendi evi içinde ayrı bir değeri vardı fakat Allah’ın Hz. Âişe’ye dair emir buyurduğu husus hakkında ise herhangi bir bilgileri yoktur. (İbn Sa’d, c. 8, s. 62)

Rasulullah her zaman olduğu gibi Hz. Ebû Bekir’in evine gittiği bir sırada -ki Hz. Peygamber’in (sav), Hz. Ebû Bekir Müslüman olup da hicret ettiği güne kadar evine gitmediği neredeyse hiçbir günü olmamıştır- Hz. Âişe’nin evin kapısının arkasında saklanmış vaziyette hüzünle ağladığını gör-dü. Hz. Peygamber (sav) ona neden ağla-dığını sorunca o da annesini şikâyet eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in gözleri yaşarmış ve Ümmü Rûmân’a: “Ey Ümmü Rûmân, ben sana Âişe’yi muhafaza etmeni söylememiş miydim?” diye çıkışır. O da “Ya Rasulallah! O, benim hakkımda Sıddîk’a haber ulaştırıp beni kızdırıyor.” der. Rasulullah(sav): “Bundan sonra yapmaz!” deyince Ümmü Rûmân da “Bundan sonra ben de kesinlikle onu üzmeyeceğim!” der. (İbn Sa’d, c. 8, s. 63)

(Devam edecek...)

 

Yazar: Sâlik-i İrfan

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:06

DUA

Dua

Dua - Veysel Özsalman

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Dua

 

Dua bir itiraftır. Kulun kendi noksanlığının, zayıflığının ve acziyetinin ikrârıdır. Bu çaresizlik ve güçsüzlük karşısında Rabbinin sonsuz ve sınırsız kudretine sığınarak, kulun O’ndan yardım talep etmesidir. Olmazların ancak O’nun istemesiyle olacağının, çıkmazların yine ancak O’nun yardımıyla çözüm bulacağının beyanıdır.

Dua bir şuur halidir. Kulun kainattaki hiçbir şeyin Rabbinin isteği dışında gerçekleşemeyeceğini ve yine kainattaki başka hiçbir şeyin O’nun olmasını diledikleri üzerinde bir tesir meydana getiremeyeceğini idrak etmesidir.

Dua bir vuslattır. Hasret çekenlerin kavuşması, kulun kavline sadık kalmasıdır. Ferdin her gün defalarca “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz” diyerek verdiği sözün arkasında durmasıdır. Hiç kapanmayan rahmet kapısının davetine icabet etmesidir.

Bir rivayette Peygamber Efendimiz “Dua ibadettir.” dedikten sonra: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü Bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min 60) ayetini okuduğu belirtilir. Buradan hareketle ibadetlerinde kulluğun da temelini duanın oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Dua insanı değerli kılan, Rabbine sevimli gösteren fiillerin başında gelir. Zira Cenabı Hak Hazretleri: “(Rasulüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan 77) buyurarak dua ve yalvarışın kendi katında ne kadar kıymetli olduğunu belirtmiştir.

O halde duanın, sadece ezberden söylenen ve manasını söyleyenin dahi idrak etmeye gayret sarf etmediği süslü kelimelerden ibaret olmadığı kesindir. Her türlü taşkınlıktan, yapmacıklıktan ve samimiyetsizlikten uzakta, kulun kalbinin derinliklerinde Rabbine arz etmek için göz yaşlarıyla sulayıp büyüttüğü bir demet çiçektir dua.

Bir yolculuk, bir selam, bir bakış, bir iç geçiriş, bazen bir vedadır dua. Kısacası bir yaşama şekli hatta yaşamın ta kendisidir. Kalbi katılaşmamış, içerisindeki sevgi ve umudu tüketmemiş olanların her fikir ve hareketine sinmiş, onların ayrılmaz bir parçası olmuştur. Dua saf kalplerin ulaşabildiği ve tükenme korkusu olmayan sonsuz hazinenin hesapsız bir şekilde dağıtılmasıdır.

Duanın ehemmiyetine binaen “Dünya dua üzerine kurulmuştur.” demiş eski(meyen)ler. Bu nedenle onları hep bir dua halinde yahut dua arayışı içerisinde buluruz. Kâmil insanların, salihlerin, ana babanın, gariplerin, yolcuların, ağzı dualı ihtiyarların… kısacası herkesin duasına taliptir onlar. Hem bu dünya hem de ahiret için dua edip işlerini: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver…” diyerek Allah’a havale ederlerdi onlar. 

Modern zamanlarla birlikte bu hassasiyet yitirilmiş, mukaddesatla bağlarını koparma derecesine getiren insan ne yazık ki duanın da ehemmiyetini idrak edememiş ve onu da hayatın dışına itmiştir. 

Duanın usul erkanını bilmek bir yana insanların çoğunun artık duaya ihtiyaç hissetmediklerini görmekteyiz.Geriye kalan küçük bir azınlık da dua maskesi altında, farkında olmayarak, televizyon, internet yahut çeşitli vesileler ile gözyaşı tacirlerinin keselerini doldurma oyunlarına alet olabilmektedirler.

Maalesef modern insanın duaya ihtiyaç duymadığını görüyoruz, çünkü o kendisini farklı şekillerde güvence altına almaya, işlerini farklı şekillerde halletmeye alışmıştır. Bir araba aldığında mesela ilk işi kasko yaptırmak ve kazaların maddi yıkımından korunmaya çalışmak oluyor. Mevla bir ev nasip ettiğinde ilk önce sigortacılarda fiyat araştırması yapılıyor. En basitinden tabak çanak alacak olsa bile evvela garantisinin kaç yıl olduğu sorgulanıyor artık.

Meselenin fıkhî boyutu bir yana, insanların dua anahtarı ile açılan rahmet kapısını çalmaya yeltenmeyerek yalnızlaşmaları, kendilerini sadece maddi imkanların koruması altında rahat hissederek dünyevileşmeleri sonucu ferdin ve cemiyetin ruhi dengesi de bozulmaktadır. Bahsettiğimiz hadise günümüz insanının tüketici haklarını korumaya yönelik girişimlerinin ya-dırganıp eleştirilmesinden ziyade bunu yaparken kendisini Rabbine yakınlaştıracak yolları terk edecek bir konuma sokmasıyla alakalıdır.

Modern insan mukaddesata dair ne varsa hayatından çıkarırken, bu davranışını maskelemek adına bazı adlandırmalara başvurur. Bunlardan bir tanesi ve belki de en çok kullanılanı “aracıları devreden çıkarmak” yahut diğer bir söylemle “Mevla ile araya kimseyi koymamak”tır. Bu manada kendisini Hakk’a yakınlaştıracak vesileleri bir bir terk eden günümüz insanı geldiği son noktada kendisi de “aradan çıkarak” Mevla ile arasındaki bütün bağları koparmış olur. İşte duanın terk edilmesi Rabbi ile arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmakta ve kul açısından bakıldığında tam bir felaketle sonuçlanmaktadır.

Yaşamak zorunda bırakıldığımız yahut kendimizi öyle hissettiğimiz hayat bizden ibadeti, şükrü, zikri, fikri olduğu gibi duayı da koparıp almaya azmediyor. Amiyane tabirle biz “eşeği sağlam kazığa” bağlamaya çalıştıkça sanki farkında olmadan ipin ucunu iyice ellerimizden kaçırıyor gibiyiz. Çünkü bir yandan kendimizi garantiye aldığımızı zannederken diğer taraftan telafisi mümkün olmayan bir hataya sürükleniyor olabiliriz.

Hem kendimiz hem yakınlarımız hem de ümmet adına maddi ve manevi bolluk ve berekete ulaşabilmek için gönülden edilecek dualardan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Mukaddesatın yaşantımızdan iyice çıktığı ve fırtınalı bir dünyevi hayatın esiri olduğumuz şu devirde dua bizim sığınılacak tek güvenli limanımızdır. Hem kendimiz hem de elimizin ulaşmadıkları için sonsuz rahmet kapısından afiyet ve mağfiret dilenebileceğiz yegâne vasıtadır.

İnsan canını, malını ve hepsinden daha önemlisi ahiret hayatını ancak bunların gerçek Sahibi’nin istemesiyle güvence altına alabilir. O’nunla (cc) irtibat kurmak ise ancak gönülden ve samimi dualarla mümkündür. Dünya ve ahiret hayatı ancak her şeyin sahibi ve yaratıcısı Cenabı Mevla’ya el açıp, sadece O’ndan istemekle mutlak manada garanti altına alınabilir.

Cenabı Mevla bize kendisinden başkasına el açtırmasın, hayırlı dualarımızı merhametiyle kabul buyursun, salih kullarının duasını üzerimizden eksik etmesin. Âmin!...

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:05

AİLE MUTLULUĞUNUN ESASLARI

Aile Mutluluğunun Esasları

Aile Mutluluğunun Esasları  - Yusuf-i Kenan

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Aile Mutluluğunun Esasları

 

Yüce dinimiz İslamiyet’in amacı insanların ve bunlardan meydana gelen cemiyetin mutluluğunu, saadet ve selametini, huzur ve güven içerisinde yaşamalarını sağlamaktır. Bunun için gerekli prensipleri, kâide ve kuralları getirmiş, insanlara mutluluk yollarını göstermiştir. Kur’ân ve sünnette gösterilen bu prensiplere uyanlar hem dünyada, hem de ahirette mutlu ve mesut olurlar.

Cemiyetin en küçük yapı taşı ailedir. Mutlu ve huzurlu ailelerden oluşan cemiyet de mutlu ve huzurlu olur. Hal böyleyken İslam’ın önemsediği en önemli kurumlardan bir tanesi de aile kurumudur. Bu kurumun sağlıklı yürümesi mutlu toplumların oluşması açısından çok önemli ve muhakkaktır. Diğer bir ifadeyle işin özü şudur; aileler mutlu ve huzurlu olmazsa, cemiyet de mutlu ve huzurlu olamaz. Onun için her şeyin temeli ailedir. Ailenin mutluluğunu bozacak, hayatlarını zehir edecek, yuvalarını zindana çevirecek, adeta yaşanılmaz, hale getirecek birçok şey olduğu gibi, mutluluğunu sağlayacak, aile yuvasını cennete çevirecek güzel şeyler de vardır. Yeter ki eşler bunun bilincinde olsun, aile mutluluğunu bozacak kötü tutum ve davranışlardan sakınsın, kendilerini mutlu edecek güzel tutum ve davranışlara yönelsinler.

Aile huzuru için cinsiyet ayrımı gözetmeden hem hanıma hem de beye ciddi sorumluluklar düşmektedir. İslam’da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir fark yoktur. Yani, temel hak ve sorumluluklar açısından kadının konumu erkekten farklı değildir. Ayrıca, kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip olan varlık değildir. Kur’ân-ı Kerim’de, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir: “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara 2/187)

Cinsiyet farkını ezici bir güç gibi görme anlayışı kesinlikle İslam ile bağdaştırılamaz. İslam anlayışında erkek-kadın farkı, rekabet edilecek bir yan değildir. Bu fark, yok edilmesi gereken bir özellik değil; aksine kabullenilip devam ettirilmesi gereken bir güzelliktir. Erkek-kadın farkı, hayatın rengi ve bereketidir. Aynı olmamaları güzeldir, birbirini tamamlar. Erkek, güç ve koruma yanıyla; kadın, nezaket ve letafet yanıyla birbirini tamamlar.

Her şeyden önce evliliğe hazırlık çok önemlidir. Evlilik için iyi bir niyet gerekir. Niyet, yapılan işin rengidir. Bir işe hangi niyet ile başlarsak, o kapılar bize açılır. Evlilikte de bu böyledir. Evlilik, haramdan uzaklaşmak ve dinimizin yarısını tamamlamak için bizlere verilen bir öğüttür. Peygamber Efendimiz (sav) evliliğin bu yönünü şöyle ifade buyurur: “Gençler, evlenin! Çünkü evlenmek, sizi harama göz dikmekten alıkoyar. Durumu evlenmeye müsait olmayan, oruç tutsun. Çünkü oruç, onlar için kalkandır. Onları frenler ve zinadan korur.” (Buhari, Nikah, 3)

Evlilik insana paylaşmayı öğretir. İnsan paylaştıkça, başka dünyalara dokundukça zenginleşir. Sadece kendisine ayırdığı kalbini paylaşmaya başlar insan önce. Sonra duygularını, düşüncelerini, hayallerini paylaşır. Ardından aynı mekanı, içindeki her şeyle beraber bir evi ve koskoca bir hayatı paylaşırlar. Evler, evliliğin ilmek ilmek dokunduğu; paylaşmanın zirve yaptığı mekanlardır. 

Evlilik ile “ben” olan insanın, “biz” olma macerası başlar. İnsan, toplumla kaynaşır; fert olmaktan çıkarak cemiyette rol üstlenmeye başlar. Hazreti Hatice’nin (r.anha) Peygamber Efendimiz’in en zor zamanlarında sıkıntısını paylaşması, O’nun yüklerini hafifletmesi, sabır, destek, teşvik ve tesellileri ne kadar anlamlıdır. Bu manada eşler, birbirlerinin koltuk değneği gibidir. Kim yorulursa, diğerine yaslanarak dinlenir. Kim yere düşmüşse, o diğerini tutup kaldırır. Bu çetin ve badirelerle dolu hayat yolculuğunda, ikisi de birbirinin eksiğini kapatan, yırtığını yamayan, enerjisini dolduran, başı sıkıştığında derdine ortak olan hayat yoldaşıdır. 

Unutulmamalıdır ki, her evli-lik, biricik ve özeldir. Başkasıyla kıyaslanmaya başlanan evlilikler, eşleri birbirinden uzaklaştırmakta ve aileyi yıkıma doğru sürüklemektedir. Bu yüzden telefon, televizyon, internet, bilgisayar müptelasından kurtulup eşimizin yüzüne bakalım, evlilik ve yuvamıza emek verelim. Zamanında bakımı yapılmayan tarlalarda ayrık otlarının bitmesi normaldir.

Her şeyde olduğu gibi aile içerisinde iyi geçinebilmenin temelinde güzel ahlak sahibi olmak vardır. Güzel geçinmenin başlangıcı gönüldür. Gönlün gıdası ise sevgidir. Sevginin bitmez tükenmez yegane hakiki kaynağı ise Rabbimiz Allah (cc) ile olabilmektir. Sevdiğimizi kusurları ile kabul etmek mutluluk için ilk adımdır. Sevgi önemli bir değerdir. İnsan sevgi sayesinde yaşamının farkına varır. Sevgi sayesinde yaşamına renk ve çeşitlilik katar. İçindeki kötülükleri yok ederek, hayata başka bir gözle bakar. İnsan olduğunun farkına varır. Sevgi gibi muhteşem bir değere sahip olan insanlar, değerli işler yapmak için gayret göstermekte ve değerli işler yapabilme cesaretine sahip olabilmektedirler. Sevgi temeli üzerine inşa edilmiş bir aile hayatta her şeye muvaffak olur.

Aile sevginin yaşandığı, öğrenildiği ilk yerdir. İnsan hayatında çok yüce ve çok anlamlı bir yeri ve değeri olan sevgi, saygı ve hoşgörü gibi duygular insanda doğuştan mevcut değildir. İnsanoğlu bu duyguları dünyaya gözlerini açtıktan sonra yaşayarak ve görerek öğrenir. Öğrendiği bu güzel duyguları diğer canlılara gösterir. Yavrusunu kucağına alarak bağrına basan bir anne, sevmenin ve sevilmenin ilk derslerini vermektedir. Böyle bir ortamda yetişen çocuk, yemekten, içmekten, oyundan aldığı zevk aldığı gibi sevildiğini bilmekten de zevk alacak, neşe dolu olacak, stresten ve hırçınlıktan uzak olacaktır.

Ailenin çocuklara göstereceği sevginin dozunun iyi ayarlanması lazımdır. Örneğin: Bir bitkinin büyüyüp gelişmesi için havaya, suya, güneşe, gübreye vs. ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlar belli ölçüler içerisinde, yeterli miktarda verilirse; o bitki sağlıklı büyüyebilir. İhtiyaçtan fazla su verilmesi bitkinin çürümesine; çok az verilmesi ise kurumasına sebep olabilir. Sevginin ve koruyup-kollamanın ölçüsünde de anormallik ve dengesizlik olursa aile bireylerinin özellikle de çocuğun gelişiminde olumsuz etki oluşturur.

Aile hayatında mutluluk, eşler arasındaki manevî bağlar ve karşılıklı fedakarlıklarla sağlanır, devam ettirilir. Samimi ve içten duygularla kurulan bu yuvanın yaşaması, huzurlu bir şekilde devam etmesi ancak eşlerin kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmesiyle mümkündür. Bunun yanında eşlerin birbirini sevmesi, saygı duyması, anlayışlı davranması, birbirlerinin hakkını gözetmesi, namus, onur ve şereflerini koruması, karşılıklı görevlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Bunlara uyulduğu takdirde aile yuvası cennet köşelerinden bir köşe iken, uyulmadığı takdirde cehennem çukurlarından bir çukur haline dönmesi muhakkaktır. Aile içerisinde eşlerin ve çocukların birbirlerinden beklentileri, karşıdakinin güç ve imkanlarını aşmamalıdır.

Aile ortamı bir eğitim ortamıdır. Bireyler birbirlerinden münazara ederek, işiterek ya da etkileşim yoluyla öğrendiklerini özümseyerek kişiliklerini şekillendirirler. Bu sebeple ailenin bir araya gelerek gündelik yaşadıkları üzerine konuşması, değerlendirme yapması hem karşılıklı doğal samimiyetin gerçekleşmesi hem de eğitim bakımından çok önemlidir. Aile kurumunda eğitici sohbet saatlerinin olması bireyleri birbirine bağlar. Ciddi meşguliyetler, kişileri ciddi seviyelere yükseltir. Bu saatlerin sosyal statü ve ihtiyaç durumuna göre belirlenmesi esas olmakla birlikte; ailede ihmal edilmemesi gereken en önemli sohbet saatleri dinimizin esaslarını öğrenmeye ve ahlak-ı Muhammediye’yi anlamaya dair olanıdır. 

Özellikle çocukların yaş durumları göz önünde bulundurularak, Kur’ân okuma, namaz kılma ve toplumsal sorumluluk bilinci kazandırma alıştır-maları, altı çizilmesi gereken önemli uğraşlardır. Hatta duruma göre; günlük/haftalık okuma saatleri aile bireylerini kaynaştırma adına yapılması gereken en önemli eğitim dilimleridir.

Ailedeki her birey, “farklı” güç ve kabiliyetlerle donatılmıştır. Bu yüzden bu kurumun, bir tahakküm ve iktidar yarışı için bir müsabaka meydanı olmadığı bilinmelidir. Yani aile ortamı; herkesin, fıtratı doğrultusunda katkı sağladığı ve beraber yönettiği bir yerdir. Müşterek yönetim ve katkı esastır. Elbette “işbölümü” çerçevesinde kimi bireyler, iç işlerde; kimi bireyler de dış işlerde görev alacaktır fakat verilen kararlar Müslüman olmanın gerektiği gibi Kur’ân ve sünnet-i Muhammediye merkezli olmalıdır. Aksi takdirde insanların nefsi duyguları arasında çatışma çıkması elzemdir. Çünkü insan yapısı gereği kendi düşüncelerini hep önceler ve öncelenmesini ister.

Acısıyla, tatlısıyla bir ömür beraber hayat sürecek olan eşlerin, karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışa herkesten daha çok ihtiyaçları olduğu muhakkaktır. Bütün bunlara rağmen geçmişte olduğu gibi günümüzde de ailevî huzursuzluklar toplumun önemli bir problemini oluşturmaktadır. Sevgi, anlayış ve hoşgörü eksikliğinden geçimsizlik, geçimsizlikten ise kaba muamele ve şiddet doğmaktadır. Huzursuzluk, geçimsizlik ve şiddet, boşanmalara yol açmakta; parçalanmış ailelerin fertleri ise toplumda problemli bireyler haline gelebilmektedir. Çocuklar anne-baba arasındaki ilişkiyi kendi hayatlarına yansıtmaktadırlar.

Aile bireyleri birbirlerinden destek görmelidirler. Kadın ya da erkek; her başarılı ferdin arkasında genellikle karşı cinsten bir aktörün olduğu rahatlıkla söylenebilir. Aile ortamındaki ilgi ve destek, hanımefendi ile beyefendinin karşılıklı olarak esirgememeleri gereken unsurların başında gelir. İlgi ve destek gören her ferde cesaret ve güven gelir. Kendisine güvenen ve ölçülü cesarete sahip olan erkek ya da kadın başarıya önemli bir adım atmış demektir. 

Hayatlarını müşterek sürdüren aile fertlerinin birbirlerine kıymet vermeleri ve her günlerini sanki beraber yaşayacakları son gün olarak algılamaları onları birbi-rine bağladığı gibi mutluluklarını da arttırır. 

Sonuç olarak; acısıyla, tatlısıyla bir ömür beraber hayat sürecek olan eşlerin, karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışa herkesten daha çok ihtiyaçları olduğu muhakkaktır. Bütün bunlara rağmen geçmişte olduğu gibi günümüzde de ailevi huzursuzluklar toplumun önemli bir problemini oluşturmaktadır. Sevgi, anlayış ve hoşgörü eksikliğinden geçimsizlik, geçimsizlikten ise kaba muamele ve şiddet doğmaktadır. Huzursuzluk, geçimsizlik ve şiddet boşanmalara yol açmakta. Parçalanmış ailelerin fertleri ise toplumda problemli bireyler haline gelebilmektedir. Çocuklar anne baba arasındaki ilişkiyi kendi hayatlarına yansıtmaktadırlar.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Yaşamın İbadetleşmesi

Yaşamın İbadetleşmesi Zikir, Zikrin İnsanlaşması Rabıtadır  - Dilhûn ÂŞIK

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Yaşamın İbadetleşmesi Zikir, Zikrin İnşanlaşması Rabıtadır

 

-Zikir eşyanın tümüne saridir. Yaşamın devamı zikir ile mümkündür. Yer ve göklerin içindekiler Allah’ı hamd ile tesbih etmeleri sayesinde yaşam-larının devamını sağlar.

-Zikri yaptıran güç ise hazret-i insanın eşyaya sirayetidir. Çünkü alemlerin ruhu hazret-i insandır. 

-Zikrin eda edilmesinin vesilesine yapılan yolculuğa da rabıta denir. Cenabı Hak hazret-i insanla aleme, alemde olmayanları lütfetmiştir.

-Rabıta insan merkezli bir gerçektir. Zikrin insan ile yapılan kısmını oluşturur.

-Rabıta Cenabı Hakk’ın insana lütfettiği sırrın zuhuru ile alakalıdır. Hazret-i insanın Cenabı Hakk’ın halifesi, dostu olmasının onu nasıl bir varlığa dönüştürdüğünün anlaşılabilmesi rabıta usulü ile mümkündür.

-Zikir, insan emeğinin Hak katındaki değerini gösterirken, rabıta ise Hakk’ın kuluna zahirde nerelere kadar tenezzül edebildiğini gösteren lütf-u azimdir.

-Rabıta irade ve tasarrufun insanı nasıl şekillendirdiğinin göstergesi iken zikir, insanın bu muazzam tasarıma nasıl katıldığının öyküsüdür.

-Zikir, razı olunmak için yapılagelen sesleniş, rabıta ise razı olunmuşa vatan olabilmek için yapılagelen özçağrıdır. 

-Rabıta, sevgili ile özde, yüzde iç içe geçmek, karşılaşmak iken zikir bu karşılaşmadan sonraki hal ile yapılan her şeydir.

-Rabıta hazret-i insanın senin için hazırladığı projesinin usulü, zikir senin ona karşılığındır.

-Tesbihat belirli, programlı zikirdir.Yaşamın fıtri zikridir. Yer gök ve içindekiler Hakkı hamd ile tesbih ederler. Rabıta bu tesbihatın hamd kısmıyla alakalıdır.

-Zikir yaşama mana veren her şeydir. Yaşamın manası hazret-i insandır. Manaya yolculuk ise rabıtadır.

-Zikir rabıtadaki hakikate kendine dönük yardım etmek için eda edilir.

-Zikrin neticesi Cenabı Hak tarafından zikredilmektir. Rabıta ise Cenabı Hakk’ın zikrettiği insanla buluşma hadisesidir.

-Rabıta ruhun, aklın kaynaklarına seyir iken, zikir kalbe yolculuktur.

-Rabıta insanın kendinde onun vatanında olduğunu müşahede etmen iken, zikir kendi vatanında onu anmandır.

-Zikir tefekküre varırken, rabıta fikrin sahibine varmandır.

-Rabıta temizlerken, zikir parlatır, cilalar.

-Rabıta akışken, zikir tutuştur.

-Zikir dinin gerçeği, gereği iken rabıta insanın gerçeği ve gereğidir. Şeriatı bilmek nefsi bilmek değildir. Dini bilmek zikir, insanı bilmek ise rabıtadır.

-Zikrin neticesi kalb mutmain olurken, rabıtanın husulüyle kalb sekinete erer.

-İlişki rabıta ile kurulur, dile getirme, konuşma, anma zikir ile yapılır. Hazreti Yakub’un Hazreti Yusuf’la kalbi bağı rabıta, “Yusufum ah Yusufum...” gibi dile gelen ifadeleri zikirdir.

-Rabıta mürşidi kamilin hamliyle (taşıdığı gerçek ile) alakalı iken zikir insanın kendisi ile alakalıdır. Mürşid yoksa rabıta yoktur fakat zikir vardır.

-Zikir huzurda ifa edilirse zikir olur.Huzursuz zikir isim saymaktan ibarettir.İsmin bereketi tabi ki olur. Fakat mezkurla ilişki rabıtayla, mezkurun huzurda anılması zikirledir.

-Mürşidin kendisi Hak tarafından zikredilen bir varlıktır. Bu zikir bir ilandır.Bu ilan ismini ve şanını yüceltme biçiminde bir de gönlüne özel tenezzül biçiminde gerçekleşir. Gönle tenezzül rabıta ile yüceltmeye katılma da zikir ile olur.

-Rabıta esir olmuş özüne, özgür özün akışıdır.

-Zikir nefsini ve Rabbini unutmamak, rabıta Rabbin insanıyla beraber olmaktır.

-Hakkın zikrettiği varlıkla Hakk’ı zikretmeye rabıta denir.

-Kendi sözlerinle zikretmeye anma, onların belirlediği zikirlerle onları zikretmeye tesbihat, tesbihatın fiilleşmesine de selat denir.

-Rabıta sevgiden doğan mutabaattir. Mutabaat adım adım hazret-i insanı izlemek demektir. Rabıta insan merkezli yaşam tarzıdır. Hazret-i insanı adım adım takip etmektir.

-Rabıta kalb, zikir pompalanan kandır. Kalb insan, zikir vahiydir.

-Zikrin ekberi namaz, rabıtanın ekberi de mürşidi kamildir. Namaz bizim dünyamızdaki onların gözlerinin nurudur.Rabıta ise onların kendi alemlerine çağrının adıdır.

-Rabıtasızlık insana insandan akan bütün güzelliklerin kesilmesidir.Rabıtasızlık ruhu ölüme terk etmek demektir. Rabıtasızlık en azından güçten, kuvvetten düşmek demektir.

-Zikir korur, rabıta besler. Vücut ülkemizde nefsimizin kendi yerine çekilmesi rabıta ile mümkündür. Kalbin derinlikleri ancak Allah’ın izin verdiği mürşidin tasarruf edebileceği alanlardır.

-Ruhun ibadeti olmaz. Rabıta bir ibadet değildir. İbadet insanın hevasını İslam’a tabi kılması ile gerçekleşir. Ruh Rabbinin nefesidir zaten. Vücut ülkesinde esirdir. Rabıta ruhun özgürlüğü ile alakalıdır.

-Tasavvuf, İslam’la özleşenlerin kur-duğu Allah ile yaşama sanatının adıdır.Rabıta o güzel yol arkadaşlarının özeline davet, zikir ise o güzel yol arkadaşlarının iç ve dış gündeme getiriliş şekilleridir.

-Kalb-i selim, Allah dostunun saygı ve sevgisiyle pişmiş kalbdir. Kalb içindekileri söze ve fiile taşıdı mı cehri zikir, içindekileri sevgilisiyle duygu, düşünce ve inançla paylaştı mı hafi zikir oluşur.

-Allah dostu yoksa Allah’ın zikri hayal, zan ve vehimden ibarettir. Allah’ın dostu yoksa rabıta da yoktur.

-Hazret-i insanın sözlerinden zikirle, kudsi ruhaniyetinden rabıta ile beslenilir.Müridin zikri, hazreti insanın sohbeti, rabıtası ise hazreti insanın hamlidir.

-İnsanın insanla temizlenme imkanı ancak rabıta usulünde vardır. Zikir ise insanın kendi eylemiyle temizlenme çabasıdır.

-İnsanın kalbini ancak, kalbi Rabbi tarafından teslim alınmış ,edeplendirilmiş bir insan kalbi temizleyebilir.

-Kitab-ı kadim zikir merkezli iken risalet rabıta merkezlidir.

-Rabıtadaki akış bir enerjidir.Ruhaniyet müridin mürşiddeki nasibidir.

-Zekat maldaki hakların dağıtıl-masıdır. Rabıta ise insanın insandaki haklarının paylaşılmasıdır.

-Zikir yayılım, rabıta iniştir. İnzal olan zikirdir. İnzalin kendisi rabıtadır.Allah ile Rasulleri (sav) arasındaki rabıtayı unutanlar Allah ve Rasulü’nü zikretmeyi başaramazlar.

-Rasullerin kalpleriyle rabıtalı olamayanlar zikrin nüzul ettiği yer ile rabıtaları olmayanlar, zikri (Kur’ân) ne kadar çok okurlarsa o kadar uzaklaşırlar.

-Bağ rabıtayla kurulur. İlerleyiş rabıtayla kurulan bağın zikir ile desteklenmesi ile oluşur.

-Rabıta görme, zikir işitme ile alakalıdır. Rabıta görme, beslenme hadisesi iken zikir görüneni anma, anlama çabasıdır.

-Allah’ın ahlakını halifesinde müşahede rabıta, dinlemek zikir-dir.

- Nefsin mürşidin karşısında şaşkın kalarak erimesi ancak ruhaniyetin, tasarrufun etkisiyle mümkündür. Nefsi mürşidin tasarrufundan başka hiçbir güç yerinden oynatamaz, değiştire-mez.

-Mürşid sebeblerden bir sebeb değildir. Sebebler zikirle alakalıdır. Mürşid yedullahtır.Allah’ın kendi işinde kullandığı vesile-i azamdır.

-Rabıta kalbin kıblesini bulmasıdır. Zikir kıbledeki tecelli-nin kuldaki terennümüdür.

-Kâbe ümmetin yönelme kıblesiyken, Rasuller (sav) gönüllerin kıblesidir. Kâbe’nin putlardan arındırılması Rasul (sav) sayesinde olmuştur. Kâbe’nin on üç küsur sene kıble olmaması Kâbe’ye bir eksiklik getirmez fakat asıl kaynağın Allah ile rabıtalı bir kalb olduğu gerçeğini de böylece teyid etmiş oluruz.

-Benzemen gerekeni araman zikir, bulduktan sonra beraber yürümen ise rabıtadır.

-Hülasa; mürşid-i kamil Allah’ın zikrini yücelttiği kulu, bizim ise rabıtamızdır.

 

Yazar: Dilhûn Âşık

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort