JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

İmamı Rabbani Hazretlerinden Mektubumuz Var

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var! - Şeb-i Vuslat

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

İmamı Rabbani Hazretleri'nden Mektubumuz Var!

 

Allah (cc), Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde bizlere istikamet nasip eylesin... O şeriatın sahibine salât, selâm ve tahiyyet… Sonsuz, ebediyete kadar…

Mektubun mevzusu şu şekilde:
Dünyanın ve dünya adamlarının zemmi,
Faydasız ilimlerin tahsilini bırakmak,
Fuzulî mübahlardan kaçınmak,
Hayırlı işlere ve yararlı ameller işlemeye teşvik.

Anlatılanlara uygun bazı hususlar:

Ey oğul,
Bu dünya, imtihan ve iptilâ mahallidir. Onun yüzü yaldızla ve çeşitli süslerle tezyin edilmiştir. Sureti nakışlıdır; çirkin bir kadın gibi… Kaş çekilmiş, yanaklar boyanmıştır. İlk nazarda tatlı gelir; göze tazelik ve canlılık hayali verir. Lâkin hakikatte o, üzerine koku atılmış cifeye benzer. Sineklerin ve kurtların içine dolduğu bir mezbele gibidir. Su gibi görünür; o bir seraptır. Şeker suretinde, zehirdir. Onun içi, harap ve pek kötüdür. O, bu boyası, süsü, hayâsızlığı ile söylenenlerin ve anlatılanların tümünden şerlidir. Onun aşığı sefih ve büyülüdür. Fitneye düşmüş, çıldırmış ve aldatılmıştır. Her kim onun zahirine aldanırsa ebedî kayıp zehri ile zehirlenmiş olur. Her kim onun tazeliğine ve tadına bakarsa onun nasibi sonsuzluğa kadar pişmanlık olur.

Seyyid’ül-Kâinat Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Dünya ve ahiret iki kuma gibidir; birini razı etsen, diğeri darılır.” Anlatılan üstün manaya göre her kim, dünyayı razı etmeye çalışırsa, ahireti kendisine darıltmış olur. Şüphesiz, ahiretten yana da hiçbir nasibi olmaz. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Allah (cc), bizi ve sizi dünyaya ve dünya ehline muhabbetten korusun.

Ey oğul,
Dünya nedir bilir misin?
Kadın, çocuk, mal, makam, riyaset, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak, bütün bu sayılanlardan hangisi seni Sübhan Hak’tan alıp başka şeylerle oyalayıp perdeliyorsa, o dünyaya dahildir. Ahiret işleri ile ilgisi olmayan ilimler dahi aynı şekilde dünyaya dâhildir. Faydalı olsa dahi; mantık, hendese, hesap ve benzeri ilimler eğer bir şeye yarasaydı; felsefeciler ehl-i necat olurlardı.

Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:
“Yüce Hakk’ın kulundan irazına alâmet odur ki; kendisine lâzım olmayan şeylerle onu meşgul eder.” Bu manada bir şiir şöyledir:

Varsa bir kimsenin kalbinde hardal kadar;
Hak arzusunun gayrı, bil, hastalığı var.

Nücum ilmi için:
Namaz vakitlerini bilmeye lâzımdır..
Dedikleri, o demek değildir ki namaz vakitlerini bilmek, ilm-i nücum marifeti olmadan mümkün değildir. Bunun asıl manası şudur; Nücum ilmi, vakitleri bilmek yollarından biridir. İnsanlardan pek çoğu vardır ki, nücum ilminden yana hiçbir şey bilmedikleri halde, pekâlâ namaz vakitlerini bilirler. Hatta, nücum ilmine vâkıf olanlardan daha fazlasını bilirler.

Anlatılan manaya yakın olarak, umumi manada mantık, hesap ilmi vb. tahsilinin, şeriat ilimlerinden bazısına dahli olduğunu belirtmişlerdir.

Hulâsa olarak bu gibi ilimlerle meşguliyet cevazı, nice hile yolu arandıktan sonra zahir olur. Bu da şu şartladır ki: Şer’i ilimlerin marifetinden başka bir maksat için olmaya. Bir de, kelâm ilminin delillerini takviye için. Aksi halde, hiçbir şekilde bunlarla meşgul olmak cevazı yoktur. İnsaf edilmelidir. Mübah olan bir şeyle meşgul olmak, vacip bir emri kaçırmayı gerektirirse o zaman mübah olma durumundan çıkar mı yoksa çıkmaz mı? Hiç şüphe yok ki, bu gibi ilimlerle meşgul olmak, öğrenilmesi zarurî ilimlerle meşgul olmayı bıraktırır.

Ey oğul,
Sübhan Hak, sonsuz inayetinin kemalinden sana nasip verdi. Bilhassa, gençlik çağında sana tevbe nasip eyledi. Sana, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye dervişlerinden bir dervişin eli ile inabe başarısı verdi. Allahu Teala, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Şimdi bilemiyorum; o tevbede sebatlı mısın? Yoksa çeşitli müzahrefat ile şeytan seni azdırdı mı? Tevbe üzerinde durup devam ettirmek müşkül görülebilir. Zira çağ gençlik çağıdır. Dünya metama gelince, elde etme sebepleri çok ve kolay. Bu manada, arkadaşların çoğu da uygunsuzdur.

Ey oğul,
Asıl önemle üzerinde durulması gereken iş, mübah şeylerin fuzulî kısmını terk etmek ve onların zarurî olan miktarı ile yetinmektir. Bu zarurî miktar dahi, ibadet vazifelerinde toplu olmak ve kuvvet bulmak niyeti ile alınmalıdır. Şöyle ki: Yenen yemekten maksat, taatın yerine getirilmesi için kuvvet husulü olmalıdır. Elbise giymekten maksat, avret mahallini kapamak, sıcaktan ve soğuktan korunmaktır. Bu kıyası sair zarurî mübah işlerde dahi devam ettirmelidir.

Nakşibendiye büyükleri, azimetle ameli tercih etmişlerdir. İmkân nispetinde ruhsatlardan kaçınmışlardır. Bu azimetli işler cümlesinden olarak, zarurî miktarda yetinmek vardır. Şayet bu devlete ermek müyesser değilse, mübahlar dairesinden çıkıp karışık ve haramlar dairesine girilmemelidir.

Sübhan olan Yüce Allah, yeterli manada nice nice çok nimetlerini kereminin kemali icabı olarak mübah eylemiştir. Anlatılan bu nimetler dairesini de hayli geniş kılmıştır. Bütün bu nimetler üzerinden nazarımızı alalım; hangi nimet, hangi yaşamak, kulun fiillerine Mevlası’nın rızası gibi olur? Hangi cefa, o kulun yaptıklarına karşı efendisinin dargınlığı kadar ağır gelir?

Allahu Teala’nın rızası, cennette, cennetten daha hayırlıdır. Allahu Teala’nın dargınlığı, cehennemde, cehennemden daha şerlidir.

İnsan, bir hükmün mahkûmudur. Hem de babanın çocuğunu başıboş bırakmayacağı, istediği ameli işlemeyi terk edemeyeceği şekilde.

Tefekkür lâzımdır. Kalbe dayalı işleri yapmak gerekir. Aksi halde, yarın ziyandan ve nedametten başka bir şey hâsıl olmaz.

Amel işleme vakti gençliktir. Akıllı olan bu vakti kaçırmaz; fırsatı ganimet bilir. Zira iş müphemdir. İnsan, yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farz edelim; derlenip toparlanmak müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toparlanmanın olduğunu farz edelim, bir amel işlemeye güç yetmez. Zira o zaman, zaafın ve aczin bastırdığı zamandır. Hâlbuki şu anda, derlenip toparlanma durumu mevcuttur, elde edilmesi de kolaydır. Hele, ana babanın hayatta olmaları, Yüce Hakk’ın nimetlerinden biridir. Senin maişetini onlar, üzerlerine almışlardır.

İşbu mevsim, fırsat mevsimidir. Kuvvet ve gücün yettiği zamandır. Bugünün işini yarına bırakmak için şu andaki durumda, ne gibi bir özür olabilir? Ertelemeyi tercihe ne gerek var? Anlatılan manada, Rasulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “İşi erteleyenler helak oldu.”

Evet... Bugün, ahirete dair işlerle bir meşguliyet varsa; bu düşük dünyanın işini yarına bırakmak cidden güzel olur; tam bunun aksi dahi, pek çirkin bir şey olur. Şu zaman ki, gençlik zamanıdır, nefsten ve şeytandan din düşmanlarının istilâ zamanıdır. Bu zamanlarda yapılan az amele biçilen itibar; bu vakitlerden başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez. Nitekim şu bir askeri kaide olmuştur, düşmana karşı duran, kahraman askerlere bilhassa düşmanların istilâ zamanında, çok çok itibar edilir. Hatta o zaman; bunlardan az amel ve az sebat, pek değerli ve itibarlı görülür. O kadar ki böyle bir itibar, düşman şerrinden emin olunduğu zaman, hiç olmaz.

Ey oğul,
Varlıkların hulâsası olan insanın yaratılmasından gaye, oyun, oyuncakla eğlenmek, yemek ve içmek değildir. Onun yaratılmasından gaye şudur; kulluk vazifelerini yerine getirmek, zül, inkisar, acz, iftikar, Yüce Sultan Mukaddes Gaffar Allah’a devamlı bir şekilde iltica ve tazarrudur.

Şeriat-ı Muhammediye’nin anlattığı ibadetlere gelince, bunların edasından gaye kulların faydası ve onların yararıdır. Bunlardan hiçbiri, şanı aziz Mukaddes Cenabı Hak yararına değildir. Çünkü O’nun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Durum anlatıldığı gibi olunca; onların edası gayet memnuniyeti mucip olmalıdır. Koşmalı, çabalamalı, bu emirlerin yerine getirilmesi ve yasaklardan kaçınmak için…

Sübhan olan Yüce Allah, Zâtı’nın mutlak zenginliği ile kullarına emir ve yasaklar yolundan ikramlar eylemiştir. Bu durumda bize düşen, tam manası ile bu nimetlere şükretmektir, kemal-i memnuniyetle o emir ve yasaklardan ne varsa, hepsinin yerine getirilmesine çaba harcamaktır.

Ey oğul,
Bilmiş ol ki, zahirî saltanat ve surette bir makam sahibi olan dünya adamlarından biri, hizmet nev’inden bir işi kendi yakınlarından birine yaptırdığı zaman bunun menfaati, sonunda o hizmeti emredene döner. Böyle bir hizmete muhtaç olan kimse, nasıl izzet sahibi olur? Sonra, o hizmeti alan kimse der ki: “Yüksek değerde bir şahıs bu vazifeyi bana verdi. Bana düşen, memnuniyetle bu vazifeyi yerine getirmektir. Bu uğurda hangi belâ gelirse gelsin; hangi musibet isabet ederse etsin.”

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; Yüce Hakk’ın azameti, o şahsın azametinden daha mı azdır ki, onun emrine uyulmaz, o Şanı Yüce Hakk’ın ahkâmına imtisal için çaba harcanmaz.. Böyle bir şeyden hayâ edilmeli ve tavşan uykusundan uyanmalıdır.

Yüce Hakk’ın emirlerine uymamak, iki şekilde tefsir edilebilir:
Şer’î haberler yalana yorulabilir,
Yüce Hakk’ın azameti, dünya adamlarının azametinden daha düşük görülür.
Anlatılan her iki işin, şenaati düşünülmelidir.

Ey oğul,
Defalarca yalan söylediği denenmiş bir kimse haber verse ki:
“Tam bir istilâ için bu gece düşman şu topluluğa hücum edecektir.” Böyle bir haber üzerine o kavmin aklı başında olanları elbette, derhal korunma tedbirlerini alırlar. O haberi veren kimsenin yalancı olduğunu bildikleri halde, o belânın defini düşünmeye başlarlar. Çünkü tehlike ihtimaline karşı dikkatli olmak lâzımdır.

Halbuki doğru haberci Rasulullah Efendimiz (sav) bütünüyle ahiret azabını haber vermiştir. Durum bu iken, bu doğru haberden hiç müteessir olmamaktadırlar. Eğer müteessir olmuş olsalardı; ondan korunma çarelerini düşünürlerdi, ondan kurtulma yollarını ararlardı. Kaldı ki, doğru haberci Rasulullah Efendimiz (sav) ondan kurtulma çarelerini dahi haber verip anlatmıştır. Ona salât ve selâm olsun. O ne uygunsuz bir imandır ki; sahibi yanında doğru haberciye, yalan haberi verene olduğu kadar itibar yoktur.

Surette İslam olmak, hiçbir necat sağlamaz. Necatın sağlanması için, yakîn tahsili lâzımdır. Anlatılan halin yakîn neresinde? Yakîn değil; zan ve vehim dahi yoktur. Aklı başında olanlar, mevhum tehlike bulunan şeylerde dahi dikkati elden bırakmazlar, korkarlar.

Devam edecek...

 

Yazar: Şeb-i Vuslat

 

Cumartesi, 01 Aralık 2018 00:01

Allah’ın (cc) Veli Kulları -3

Allahın cc Veli Kulları 3

Allah'ın (cc) Veli Kulları -3 - Mine Şimşek

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Allah'ın (cc) Veli Kulları -3

 

En güzel övgüler, hamdler ve şükürler, Cenabı Hakk’a (cc), salat ve selamlar ise sevgili Peygamberimize (sav) olsun. Dünya ve ahiret yalnız kendi Zatı’na ve Rasulü’nün dostlarının muhabbetine kavuşmak için yaşamayı tüm ümmete lütfeylesin. Allah dostlarının kısa hayatlarını yazmaya devam edeceğiz inşaallah.

Ayeti kerimde Cenabı Hak (cc): “Biliniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur: Onlar üzüntü de çekmeyecekler.” buyurmaktadır. (Yunus 62)

 

Allah için davet eder, olman için himmet eder.
Bulman için gayret eder, davet eder davet eder.

Gönül şehrinde gezmeye, türlü hikmetler sezmeye,
Kovanda ballar süzmeye, davet eder davet eder.

Sendeki senliği atmaya, nefsini dosta satmaya,
Ol yar ile yar olmaya, davet eder davet eder.

                         (Hâce Hazretleri, Gencine-i Esrar)

 

Hâce Hazretleri (ksa) bir sohbetlerinde, Rabbimizin (cc) bizlerden razı olması ve Allah dostlarına duyulan muhabbetin faidelerini naklederek: “Gönül Hakk’a açılan bir penceredir gönül odalarından en güzel odayı O’na ayırmalıyız, O’nun için bezemeliyiz; O’na süsleyeceğiz. Allah Ademoğluna iki gönül vermiştir, birini dünyaya versin diğerini ahirete. Birincisi: Dünyada olduğu için yiyip içsin, helalinden kazansın ama para için değil, menfaat için değil, Allah rızası için olmalı. Dünyada olduğumuz için de az yiyeceğiz, az gezeceğiz, az konuşacağız, öz konuşacağız, her şeyin aşırısına gitmeyeceğiz. İkinci ise: Ahirete gönlümüzü hazırlayacağız (ilim, ibadet, sohbet, zikir vs.) bunlar da yine Allah rızası için olmalı, ibadet fazlalığı için cennet karşılığı için değil. Allah Rasulü’nün aşkıyla, dostlarının muhabbetiyle gönül kabımızı doldurmalıyız.

Sohbet yerlerinde kalpler sevgi ile yıkanılır muhabbet ile doldurulur. Yolumuzun büyüklerinden sultanımız Muhammed Bahauddin Şahı Nakşibend (ks) sohbete çok ehemmiyet vermişler. Sohbet yerlerinde ruhaniyetler olduğundan büyükler: ‘Sohbet yeri can suyudur, abı hayattır.’ diye tarif buyurmuşlar. Ahirette bize tek faydalı şey ona sevgi ve saygı beslediğimiz bir gönül… Ama ötesi maldır mülktür evlattır, bu sevgiler ile gitmek öte tarafta yük olur, hesap olur. O gönle Allah’ın razı olmayacağı şeyleri sokarsak Allah’ın evi olmaktan, mağfiretin muhabbetin evi olmaktan çıkar. Biz inanıyoruz ki gönlümüz Mekke’de, Medine’de ama enerjimiz, feyzimiz sadatlardan geliyor, rabıta şuuru öyle olacak ki insan gönlünde, onun dostlarına sevgi ile muhabbet ile yaşayacak. Bununla beraber onların manevi nuru, ışığı, feyzi gönle akacak, gönlü temizleyecek. Hakk’a muhabbet, yakınlık başlar o zaman, müthiş bir irade! Dışarıda zemheri var, dışarıda kar var, dışarıda yağmur var, benim içimde Allah var, içimde huzur var, içimde aşk var, içimde ılık rüzgarlar var, bahar var, içimde meltem rüzgarları var! Dışarısı kışmış bana ne!” buyurmuşlardır.

Abdulkadir Geylani Hazretleri ve Kısa Hayatı:

Doğumu hicri 470 yılında Ramazan ayının ilk gecesinde doğmuştur. 561 Bağdat’ta dünyasını değişmiştir. Abdulkadir Geylani hazretlerinin lakapları şunlardır: “Ğavsu’l-Azam (En büyük ğavs)” “Sultanu’l-Evliya (Bütün velilere sultan)” “Ğavsu’s-Sakaleyn (İnsanların ve cinlerin imdadına yetişen) vs.”

Abdulkadir Geylani (ks) çok heybetli idi, az konuşur çoğu zaman sükut ederdi, konuştuğunda gayet açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz, din konusunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi, zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu, isteyeni geri çevirmezdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. 

Abdulkadir Geylani hazretleri (ks) uzun boylu, açık alınlı, buğday benizli, sesi gür ve heybetli, çok güzel giyinir, fakirler ile oturur, küçük çocuklarla sohbet ederdi. Talebeleri dahi kimseden bir şey almaz kabul etmezdi. Ğavsu’l-Azam (ks), Allahu Teala’nın tecellisi gereği olarak bazen büyük bir celal ve heybet üslubu ile konuşurdu.

Öyle bir vaaz verirdi ki Bağdat ehli böyle bir vaaz görmemiş idi. Allah dostları ise Ğavsu’l-Azam’ın bu güzel sohbetlerini şöyle tarif etmişlerdir: “Fikir dalgıcı gibi kalplerimize dalarak marifet incisini gönül sahiline çıkarırdı.” Vaazları o kadar tesirli idi ki coşup kendisini kaybedenler bile olurdu. Dört yüz alim anlattıklarını derin bir vecd ile dinler, anlattıklarını izdiham sebebi ile birbirlerinin sırtında yazar, not tutarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verir, ayrıca derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Ğavsu’l-Azam Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinin yetiştirdiği yüzlerce halifesi, binlerce talebesi vardı. 

Mübarek soyu baba yönünden Hazreti Hasan’a, annesi yönünden Hz. Hüseyin (ra) efendilerimizden ehlibeyte, Rasulullah Efendimiz’e (sav) kavuşur. Kendisinde çıkan ilim ve kerametler hiçbir velide görülmemiştir. Babası Seyyid Ebu Salih bir gün sevgili Peygamberimiz’i (sav) rüyasında görmüş, Efendimiz ona: “Ya Eba Salih bu gece Hak Teala sana mükemmel bir oğul bağışladı, o benim evladımdır, rütbesi diğer evliya ve kutuplardan yüksek olacaktır.” buyurmuştur. Annesi şöyle anlatır: “Oğlum Abdulkadir Ramazan ayında dünyaya gelmiştir, bir ay boyunca gündüzleri ne zaman emzirmek istesem iftar vaktine kadar asla süt emmezdi, akşam namazından sonra emzirir idim, anladım ki Ramazan-ı şerif hürmetine bu hal oluyor.”

 

Seyyah olup şol alemi gezersen, Abdulkadir gibi bir er bulunmaz.

Ceddi Muhammeddir eğer sorarsan, Abdulkadir gibi bir er bulunmaz.

Derviş Yunus biz çekeriz zahmeti, üstümüzde hazır ola himmeti.

Oğlum demiş ona Rasul Hazreti, Abdulkadir gibi bir er bulunmaz.

                                                                                        Yunus Emre

 

Dillerde olan özel menkıbelerinden birinde de şöyle anlatılır: Geylani Hazretleri mücahedeleri sırasında bir yıl ayak üstü ibadet etmeyi adet edinmişti. Bir gün kendisine ferman ilahi erişir: “Ey Abdulkadir! Meşakkati seçip ayakta ibadet etmenin sebebi nedir?” diye nida gelince, Ğavsu’l-Azam (ks): “Ey bütün gizlileri ve sırları bilen Allahım, Zatı’na her şey ma’lumdur, Senin sevdiklerinin ve aşıkların da her yerde doludur. Bunun için ayağımı uzatmaktan utanırım.” Bunun üzerine şöyle hitab gelir: “Ayağın bütün velilerin boynuna koy.” Bu ilahi emir üzerine evliyalar: “Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin ayakları başımı-zın gözümüzün üstüne.” diyerek boyunlarını uzatırlar. Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin ilim kerametinin hiçbir velide görülmediği ve bu kadar açık kerametler göstermesinin sebebi ise “Kün” emri ilahisine mazhar olması olarak açıklanmıştır.

Beşinci asrın sonunda Hazreti Geylani’nin Kadiriyye tarikatını başlatması ile insanların ruhlarına, düşüncelerine hitap ederek bütün İslam toplumunu etkilemiş, ölü düşünceler ve ruhlar yeniden canlanarak toplum içinde üstün bir ahlak başlatmıştı.

Mübarek buyrukları şunlardır: “Bir günah işlediğin zaman Allah’ın rahmetinden ümidini kesme, üzerine sürülmüş olan günah kirini tevbe suyu ile yıka.”

“Dünya denizinde tetik üzere bulun, son derece hassas ol, çünkü o denizde nice kimseler boğulmuştur.” 

“Ey oğul! Dervişlerle beraber ol, onları daima meclisine getir, gönüllerini hoş et, onları sevindir.” 

“Müminin adeti önce düşünüp sonra konuşmaktadır, münafık ise önce konuşur sonra düşünür.”

“İnsan Allahu Teala’ya kalıbıyla değil, kalbiyle ibadet eder. Kulun kalbi Rabbine erince Rabbi onu kimseye muhtaç etmez. Allah’ı arayan onu bulur. Bu ilmi, kitap sayfalarından değil Allah’ın erlerinin ağzından alın.”

Vefatı: Ğavsu’l-Azam Geylani Haz-retleri cumartesi gecesi sabaha karşı dünyasını değiştirmiştir. Vefatı yaklaştığı vakitte şunları buyurmuştur: “Zahirde sizinle beraberim, hakikatte yanımda başkaları da vardır, etrafımı genişletin, edepli durun!” Oğlu Abdurrezzak şöyle anlatır : “Babam bir ara: ‘Bana kimse bir şey sormasın, Allahu Teala’nın ilminde başka bir halden başka bir hale geçmekteyim.’ dedi.” “Babacığım bedeniniz ile acı duyuyor musunuz?” diye sorunca: “Bütün uzuvlarım acı içindedir yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok çünkü kalbim Allahu Teala iledir.” cevabını verdi. Sonra iki defa “Size geliyorum, size geliyorum!” dedi ve mübarek ruhu bedeninden ayrıldı.

Cenabı Hak (cc) Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin şefaatini her an tüm ümmetin üzerine daim, kaim kılsın. Zerreler adedince rahmet olsun, selam olsun.(Allah dostlarının kısa hayatlarını yazmaya devam edeceğiz inşaallah.)

 

Yazar: Mine Şimşek

 

Asla Sadece Siyasi Olarak Dönülmez, Asla Önce İmani Olarak Döneceğiz - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 126 - Haziran 2018

 

Asla Sadece Siyasi Olarak Dönülmez, Asla Önce İmani Olarak Döneceğiz

 

İmam Rabbani hazretleri ihvanı bir ağaca teşbih etmiş. İmam Rabbani hazretlerinden konu açıldı ondan bir şey nakledeceğiz… İmam Rabbani hazretleri diyoruz… Dört yüz senedir bütün cihanı aydınlatıyor. Şark da ondan aydınlanıyor, garp da ondan aydınlanıyor, şimal de aydınlanıyor cenup da aydınlanıyor. Dünyanın dört bir tarafı İmam Rabbani’nin yazdığı eserlerden özellikle Mektubatı’ndan istifade ediyor. Farklı eserleri de var ama en meşhur eseri Mektubat. Çünkü Mektubat bir hazinedir. Mektubatın içinde çok farklı konulara ait bilgiler vardır. Fıkha dair, akaide dair, ahlaka dair, siyasete dair… İslam’ın çok farklı meselelerini izah eden nasihatler var Mektubat’ın içinde, bu yüzden çok kıymetli bir eserdir. Peki, biz de okuyabilir miyiz? Elbette, herkes okur ama her okuyan Mektubatı anlayamaz. Mektubat böyle âlim, fadıl, kâmil bir insanın okuması ve onun izahlarıyla birlikte olursa istifade edilir. Çünkü içinde ağır gelebilecek, izaha gerek duyulan, tevil gerektiren, teşbihe dayalı meseleler de vardır. Onları biz kafamıza göre anlamaya kalkarsak yanlış olur. Bu anlamda Mektubat’ın herkes tarafından okunması uygun değildir. 

Geçen bir videoda gördüm kabristanda cenazeye meal okuyorlar. Ama nasıl ki aşırları kıraat üzere okuyoruz, meali de öyle okuyorlar. İlahi, kaside söyler gibi kabristanda meal okuyorlar. Hani “gemi azıyı alma” diye argoda bir söz vardır, gemi tamamen azıyı almışlar. Cenazelerde kaside şeklinde meal okuyorlar. Yakında Türk sanat müziği de söylerlerse şaşmayın. 

Bu neden kaynaklandı: “Kur’ân herkese geldi, Kur’ân’ı herkes anlayabilir. Herkes Kur’ân’ı okuyabilir, bir başkasına gerek yok.” diyen Kur’ân Müslümanlığı anlayışından. O bir başkası kim, Hazreti Muhammed aleyhissalatu vesselam… 

Arkadaşlar okuduğu gazete makalesini bile anlamaktan aciz insan var. Okuyor ama makalenin ana konusu ne bunu anlayamayabiliyor. Bu ayıp bir şey değil. Adamın konusu değildir, ilgi/sevgi alanı değildir, meseleye yabancıdır, bugüne kadar o konu dikkatini çekmemiştir o yüzden anlamayabilir. Sıradan, kendi gibi birinin yazdığı bir makaleyi anlayamayan bir insan mutlak hikmet olan bir Kitab’ı ilk okuduğunda anlaması güç bir şeydir... Bu yüzden Mektubat da hikmeti anlatan bir eserdir, dolayısıyla hakim biri tarafından okunması, izahı, tevili, tefsiri gerekir. Tasavvufi eserlerin birçoğu böyledir…

İmam Rabbani buyururlar ki, insan bir ağaç gibidir. Ağaç belli bir müddet sulanmazsa, bakım yapılmazsa kurur. Meyve vermez, odunluk olur zaman içinde. İnsan da belli bir müddet sohbetlere, muhabbetlere, ilim irfan meclislerine devam etmezse kalbi katılaşır. Kalbinde gaflet arız olur. Manadan, hakikatlerden uzaklaşmaya başlar. Zaman içinde kuruma gösterir. Sohbet hayattır, muhabbet hayattır. Her şeyin temelinde dürüst bilgi, temiz bilgi vardır. Bilgi sohbetle aktarılır. İnsan sohbete devam etmeyince bilgisiz kalır. Bilgisiz kalan ilgisiz kalır. İlgisiz kalan sevgisiz kalır. Sevgisiz kalan uzaklaşır. Sevgiden mahrum olan her şeyden mahrum olur. 

Nakşibendi yolu sohbeti esas almıştır. “Hayır cemaattedir, cemaat de sohbettedir.” buyurur, bu yolun kurucusu sayılan Şahı Nakşebendi Hazretleri. Hayır cemaattedir/topluluktadır, topluluğun vasfı ise sohbettir. 

Demek ki bir hakikat üzere bir araya gelmeyen topluluklar cemaat değildir. Cemaat olabilmek için de ehli dert, ehli sohbet, ehli muhabbet olmak lazım. Çünkü cemaatleri birbirine kaynaştıran şey muhabbettir, sevgidir. Sizi burada tutan şey sevgidir, sevmeseniz burada olmazsınız, bir sevginiz, bir ilginiz var ki buradasınız. Ama bu sevgiyi de besleyecek bir gıdaya ihtiyaç var, o da sohbet, muhabbettir. Nakşibendi usulü kısa ve kesedir. Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) böyle buyurmuş. Yani kâinatta insan sayısı ne kadarsa ve bu insanların alıp verdiği nefesler ne kadarsa o kadar usul vardır. Ama bunların en kese ve kısasını Nakşibendiler tespit etmiş, onu uygulamışlar.

Sevgi olmazsa hiçbir şey olmuyor… Biz bu sabah yoldaydık, uçağımız saat 06:00’da kalktı. Medine-i Münevvere’de de sabah namazı tam 06:00’da kılınıyor. İslam fıkhına göre vasıtanın içinde namaz kılabilmemiz için vasıtanın hareket halinde olması lazımdır. Duran vasıtada kıble tespiti şarttır. Duran uçağın içinde kıble tespit edip kıbleye yönelmek zor olabilir. Kıble istikameti müsait olmayabilir. Ama hareket halindeki vasıtanın gittiği yön kıbledir, öyle kabul edilir ve namaz kılınır. Vasıtanın gittiği yöne doğru namazını kılarsın. Ama vasıta durdu mu kıble tespiti şart olur. 

Uçak hareket etti, biz namazları uçağın içinde kıldık. Uçakta kalabalık var ve bunların hepsi umreden dönüyor, umreci… Çoğu sabah namazını kılmadılar... Umreye gittiler, Allah’ın Kâbe’sini ziyaret ettiler, Peygamber’in (aleyhissalatu vesselam) mübarek Ravza’sını ziyaret ettiler, belki saatlerce Hacerülesved’i öpmek için beklediler. Saatlerce Ravza’da Cennet Bahçesi’ne girebilmek için beklediler. Ama namaz kılmadılar...

Şimdi ne diyelim? Allah kabul etsin diyelim mi? Eder mi sizce? Önümüzde, sağımızda, solumuzda oturanlar vardı, baktık hepsi uyuyor. Sabah namazı bize uçakta gelecek, abdestimizi muhafaza edelim, namazımızı uçakta kılalım, diye bir endişeleri olmadı. Namaz diye bir dertleri yok? Ama umreye gelmişler. Turistik bir seyahat! 

Niye bunlar bu haldeler? Soh-betsizlik… Manevi bereketsizlik… Allah’ı sevememişler ki O’na hizmet etmeyi, O’na ibadet etmeyi, kulluğu sevsinler... Bunlar Allah’ı sevenin işi. Kılamadım, kılamadım; sorun yok. İndim mi kaza ederim, her şeyin kolayı var.

Bugün maalesef Müslümanlar sunileşmişler... Sunnilik ayrı, sunilik ayrı. Gerçi bugün sunniler de sunileşmiş bu çok acı bir şey. Sunni, biz Müslümana diyoruz, sunni ehlisünnet anlamındadır. Ehlisünnet inancını, amelini, ahlakını taşıyan insanlara sunni denilir. Suni, yamama, yakıştırma… Siz argoda çakma diyorsunuz. Çakma müslümana suni denilir. Yapay; asliyeti, hakikati olmayan. 

Evet, bugün maalesef Müslümanlar, sunniler sunileşmişler. Umreye gidiyoruz ama namaz kılmıyoruz. Umreye gidiyoruz ama umreden döndükten sonra ki yaşantımız eski tas eski hamam. Tası değiştirmiyoruz, hamamı değiştirmiyoruz. Burada nerden bıraktık oradan devam ediyoruz. 

Havaalanında dikkatimi çekti, umreden geliyorlar; kadın erkek bir muhabbet, kanka olmuşlar… Ya Rabbi insan mahremiyle öyle muhabbet etmez, öyle muhabbetleri var. 

Bunlar ehli sohbet olsalardı o sohbetin bereketiyle dinlerini öğre-neceklerdi. Hakkı batılı, helali haramı, doğruyu yanlışı öğreneceklerdi. İslam’da kadın ne erkek ne, kadın ile erkeğin ilişkisi ne, İslam’da arkadaşlık hangi boyutlarda, karşıt cinslerin arkadaşlıkları nasıl, bunları öğreneceklerdi. Namazın önemi ne, “Namaz bu dinin olmazsa olmazıdır!” bunları öğreneceklerdi. Ama maalesef… 

Bunlar bunu öğrenmişler: Güna-hımız çok, Kâbe’ye gidelim bir tevbe ederiz, tavaf ederiz birkaç bardak da zemzem içer yıkanırız, tamam oldubitti. Peygamberimize de geliriz bunu mühür-lettiririz orayı da ziyaret ederiz bir “Şefaat Ya Rasulallah!” deriz işimiz tamam olur...

Ağacı kurutmayalım arkadaşlar. Kur’ân’ın müjdelediği o ağaç gibi olalım. Aslımız hidayet üzere, istikamet üzere sabit olsun ahlakımızdan, amelimizden, irfanımızdan, fikriyatımızdan, yaşantı-mızdan başta ailemiz çoluk çocuğumuz, anamız, babamız vesaire sonra çevremiz istifade etsin, örnek olalım. 

Bir Müslüman cihana bedeldir. Bu sözü değiştirmişler şimdi, bir Türk dünyaya bedeldir diyorlar. Bu o sözün yalanı. Müslümanlar, her yalanın arkasında bir gerçek vardır. Gerçeği olmayan bir şeyin yalanı da olmaz. Misal şu bardak bir cisim, bir madde; eğer bu cisim yoksa gölgesi olmaz. Eğer gölge varsa o gölgeyi oluşturan bir gerçek cisim var, bir madde var. Kâinattaki cari ilahi kanun böyle. Hakikat yoksa yalan da yok. Her yalan bir doğrunun habercisidir. O yalan bir doğrudan neşet etmiştir. Bu yüzden bir Türk dünyaya bedel sözü yalandır. Hiçbir Türk dünyaya bedel değildir. Dünyaya bedel olan dünyadan kıymetli olan imandır. Bir mümin cihana bedeldir. Niye; Allahu Teâla buyuruyor da ondan.

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ - Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

Siz müminseniz cihana bedelsiniz buyuruyor Allahu Teâla. En üstün sizsiniz. Gerçek anlamda iman etmişseniz siz dünyalardan kıymetlisiniz. Bu Türk olsun, Kürt olsun, Arab olsun, Laz olsun, Çerkez olsun, önemli değil. Şart mümin olmak, iman etmek. Hakikat bu, gerçek bu. Bu sözün yalanı; bir Türk dünyaya bedeldir. 

Şimdi suni Müslüman varsa, az önce açıkladığımız şekilde, bu yalandır; ama hakikati var; hakiki Müslüman var. Olmasa sunisi de olmaz. Gerçek Müslümanlar var, gerçek müminler var. 

Biz o gerçeklere tabi olalım. Onun için ehli sohbet olalım, ehli yakîn olalım, ehli irfan olalım. Sohbetten mahrum olursak nimetten, hikmetten, himmetten, nispetten, letafetten, güzelliklerden mah-rum oluruz. 

Büyükler buyurmuşlar ki gözden uzak olan gönülden de uzak olurmuş. İstisnai durumlarda farklılık arz eder ama genel kaide budur. Birbir gözümüzden uzak olmayalım. Birbirimizi tez tez görelim, görüşelim. 

İşte sohbet buna vesile… Üzüm üzüme baka baka kararır, der ecdat. Hazreti Sultanımız “Yüzün yüzüme baka baka kararır.” buyururdu. O üzüm demezdi direk “yüzümüze” derdi; yüzün yüzüme baka baka kararır. Yani karşı karşıya geliriz, seni nazarımızla, himmetimizle, manevi tasarrufumuzla olgunlaştırırız. Yüze bakmaktaki kasıt bu. 

Sahabe böyle olgunlaşmış. Bir kez Rasulullah’ın aleyhissalatu vesselam yüzünü görmek… Sahabe olma şartı bunu gerektiriyor. Yoksa Veysel Karani gibi yansan yıkılsan, dünyanın kutbu olsan, derecende hiç kimse olmasa O’nun yüzüne bir sefer bakmış olmanın faziletini tutmuyor. Peygamberle yüz yüze, göz göze gelmenin faziletini tutamamış Veysel Karani, canımız ona kurban. Aşkı dillere destan ama bize hep Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin hikâyeleri öğretmişler. Hiç Veysel Karani’yi tanımamışız, onun aşkından haberimiz olmamış. Âşık Veysel Karani yerine Kerem ile Aslı’yı dinlemişiz. Biz yalan masallar dinlemişiz, Hazreti Ebubekir’in aşkını bir dinlesek, Ali’nin aşkını bir dinlesek, Sevban’ın, Ammar, Yasirlerin, Hazreti Sümeyyelerin aşkını bir dinlesek… Veysel Karani’nin, Geylani’nin, Rabbani’nin… bunların aşklarını öğrensek, bir tanısak… Nasıl aşk imiş onlarınki, nasıl bir sevda imiş? Ya Rabbi bizi gerçeklerden mahrum etme! Bize gerçeklere giden yolları ardına kadar aç Ya Rabbi!

Bu masalları dinlediğimiz için biz de hep Leyla ile Mecnun’a özenmişiz, şiirlerimizde de hep onları konu almışız, yazılarımızda hep onlar konu olmuş. Sahabe… Nasıl sevmişler Peygamberi, nasıl sevmişler Allah’ı, nasıl can vermişler Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Mute’de? Aşkın kurbanı hepsi… 

Bir sefer karşılaşmanın, yüz yüze gelmenin, sohbetinde bulunmanın ecrine, feyzine, bereketine, aşkına hiç kimse erişememiş. Bunun için sohbet önemli. Sohbette manen Rasulullah var, sahabe var, evliya var, var, var… 

“Hocam biz görmüyoruz!” Biz neyi görüyoruz ki? Biz burnumuzun dibini görmüyoruz. Allah Rasulü gayret etseydiniz görürdünüz, buyuruyor. Me-lekler sarılır sizi kucaklardı. Öyle sohbet etseydiniz, meleklerle musafahalaşırdınız, onlarla sarılır kucaklaşırdınız. Sokaklarda sizleri selamlarlardı, evlerinize gelir döşeklerinize otururlardı, buyuruyor. Görmüşler, görenler olmuş. Sahabe Cebrail’i görmüşler. Yakışıklı, güzel, tertemiz, pir u pak bir genç şeklinde defaatlerce görmüşler. Efendimiz’in meclisinde görmüşler. Hazreti Cebrail’le Hazreti Mikail’le çarşıda alışveriş yapmışlar. Hazreti Ali’nin meşhur at hikâyesi vardır. Cebrail’den atı almış, Mikail’e satmış. O ne Cebrail olduğunu biliyor, ne Mikail olduğunu. Vatandaşın birinden alıyor, öbür vatandaşa satıyor. Sonra geliyor ki Efendimiz ona buyuruyor; atı sana satan Cebrail’di, atı senden alan Mikail’di... 

Söyle arkadaşını, söyleyeyim kim olduğunu… Cenabı Hak ayeti kerimede buyuruyor: Arkadaştan sorulduğunda o mahşer gününün dehşetinden niceleri diyecek ki: “Keşke ben filanları dost etmeseydim!” Ben filancalarla birlikte olmasaydım. Filan adamla oturup kalkmasaydım. Ama o keşke fayda etmeyecek. İşte o keşkeyi demeden burada kiminle oturup kalkıyorsun ona dikkat et. 

Ali Haydar Efendi cennetmekân, güzel buyurmuş: “Arkadaşına daima şeriattan sohbet et. Arkadaş olduğun kişiye Allah’ın emirlerinden bahset. Onunla dini muhabbet et. Eğer dinlerse sen huzur bulursun o da kurtulur. Yani o sohbetleri dinler uygularsa onun kurtuluşuna sebep olursun, onun hayatı kurtulur; sen de Allah yolunda hizmet ettin diye huzur bulursun. Yok dinlemezse o sıkılır bırakır gider, seninle daha arkadaşlık yapmaz. Sen ondan kurtulursun...”

Seviyesini gözet, fil lokmasını karıncaya verme ama sohbet et. Arkadaşını sohbete getir, bak ki tavrı ne? Senin ortamlarına nasıl bakıyor? Ama sen arkadaşını sohbete getireceğine arkadaşın seni eğlenceye götürüyor. 

Uçakta tembih ediyorlar: Uçağa binip ta havaalanından çıkıncaya kadar tütün ve tütün mamulleri yasaktır. Uçakta, havaalanında, orada burada içirmiyorlar. Subhanallah, Mekke-i Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de lüks otellerde ve lüks şirketler hacıları hurma bahçelerine götürüp nargile partileri tertipliyorlar. Umre’de!.. Hacılara tesbih vereceğine, zikir halkaları düzenleyeceğine nargile partileri yapıyorlar. Bu ne hale geldiğimizi, meseleleri nereye vardırdığımızı gösteriyor. Hani sistem İslamlaşıyor, güzelleşiyor, ne güzel, diyoruz ya sistem İslamlaştıkça sanki tam zıddı biz İslam’dan uzaklaşıyoruz. Nasıl bir imtihan bu ya Rabbi? Eskiden devlet zalimdi, devlet kâfirdi halk İslam’a sarılıyordu. Subhanallah, şimdi devlet İslamlaşıyor, halk İslam’dan uzaklaşıyor. Adam umrede nargile partisi veriyor hurma bahçelerinde. 

Arkadaşlıklar, sohbetsizlikler… 

Deve sütü ikram ediyorlar, barbekü yapıyorlar, kadın erkek karışık! Şeriatın nazil olduğu mekânlarda şeriatın ihlal edilmesi, düşünebiliyor musunuz bunu? Kur’ân’ın nazil olduğu ortamlarda Kur’ân’a muhalefet… 

Kur’ân, kadın “Tepeden tırnağa örtünsün!” buyururken umrede tavaf yaparken Kâbe’nin etrafında kadınların ayakları çırılçıplak, ayakları açık. Yüzler alabildiğine açık, gerdanlar açık. Makyaj o biçim, yüz boyası mı, göz boyası mı ararsın; beğen beğen al. 

Şuurlanma var diyordum, gençler umreye gidiyor diye seviniyordum meğer mesele farklıymış, seyre gidiyorlarmış. Baktım ki bütün bekâr gençler gelir buradan kız beğenir. Eskiden bizde, Karadeniz’de, bekâr erkekler düğünlere giderdi, düğünde evleneceği kadını belirlerdi… Ben de ümitleniyordum ki gençler şuurlanıyor, ihlaslanıyor, erken erken umreye geliyorlar… Mesele farklıymış. 

Allahım bizleri senin konuşulduğun, zikredildiğin, razı olduğun sohbetlerden mahrum etme. Emrinin talim edildiği, emrinin yaşanılıp yaşatıldığı sohbetlerden bizi uzak bırakma Ya Rabbi… 

Kimse bizim evdekilerin, ailele-rimizin, ihvanımızın Türk olduğuna inanmıyor. Oralarda bizimkileri Arap zannediyorlarmış. Bazıları bizimkilere ziyaretlerde ayrımcılık tanıyorlarmış. Kıyafetlerinden dolayı, bunlar da Arab diye önden alıyor, özel alıyor… Bayan polisler Kâbe-i Muazzama’da peşlerine koşuyorlar, durduruyorlar, üstlerine tutuyorlar… Çarşaf giyiyorsun, elin eldivenli, nasıl Türksünüz, diyorlarmış. Diğer Türkleri gösteriyorlar, bakın onlar da Türk, hepsinin yüzü açık hepsinin üzerinde çiçekli gecelikler, elbiseler var, yatak pijamasıyla her yerleri meydanda gelmişler. Onlar da Türk, sizler de Türk?.. Siz Türk değilsiniz, başka bir milletsiniz, diyorlarmış. Elbette, biz önce Müslümanız sonra Türküz. Müslümanız Elhamdülillah. İslam ne buyurmuşsa onu yapmaya gücümüz kadar gayret ediyoruz. 

Allah’ın farzını bırakmışız modanın tarzına göre giyiniyoruz. Tarz mı, farz mı seçim yapacağız. Allah’ın farzı mı yoksa zamanın tarzı mı? Havadis mi ehadis mi, seçim yapmak zorundayız. 

Farkında değiliz muhteremler, hep dışarıya bakıyoruz, cazip görünüyor bize. Dışarıyla aşırı meşgulüz içeriyi unutmuşuz, gün be gün zayıflıyoruz. Gün be gün hakikatlerden taviz vere vere ortada hakikat diye bir şey kalmayacak. Ahlak sıfırlanıyor Müslümanlarda, ahlak-sızlık artıyor. Mahremiyet tamamen tahrif edilmiş, erkek bayan iç içe artık… Hocası, hacısı hep böyle. Müftüsü, âlimi, vaizi, şeyhi bakıyorsun kadınlarla iç içe. Tokalaşmalar vesaireler artmış. Tesettür kalmamış Müslüman hanımlarda. 

Eskiden daha yaygındı, hamdolsun, şimdi git gide azaldı; bakıyoruz, Haremi şerifte on iki, on üç yaşında kız, tamamen pantolonlu üzerinde hiçbir şey yok, başı açık tavaf ediyor... On üç yaşında kız baliğ olmuş, renklenmiş. Açıklık Müslümanlarda da çoğalmış, takva örtüsü kalmamış. Kadınların bütün hatları belli, o kadar dar elbiseler giyiyorlar. Tavaftaki giyim kuşamlar allı pullu, nakışlı, dikkat çeken, özellikle kalbi zayıf kişilerin bütün huşusunu, ihlasını bozacak şekilde. Bunlar bizim hanımlarımız. İslami kıyafet azalmış tamamen. Bakıyorsun adam hanımını Allah’ın emrettiği gibi güzel örtmüş, yanında kızı var, kızı… Sanki tesettür anneye farz, kızına değil. Anne Kur’ân’a göre örtülü, kız modaya göre örtülü. Bu ne lahana turşusu ne perhiz… 

Kadınlarımız bu halde; erkeklerimiz hakeza. Erkeklerde de İslam tesettürü yok. Haremi şerifte giydikleri kıyafetlere bakıyoruz, insanın evinde, çocuğunun yanında bile öyle durması caiz değil. O kadar dar eşofmanlar giyiyorlar, her yerleri meydanda. Kâbe’desin sen yahu. Bazen öyle oluyor ki kalabalıktan dolayı kadın ve erkek tamamen birbirine yapışıyorsun. Erkeklerde de tesettür tango... 

Ehlisünnet dediğimiz, sünnete de bağlı dünya devletlerinden geçmişte Afganistan, Pakistan vardı, şimdi bakıyorsun Pakistanlılar da aynen bizim gibi, onlar da çok bozulmuş. Müslümanların yüzde sekseninde sakal yok, sarık yok, kalmamış kimsede. Herkes atmış. Erkeklerde de başı açıklık çoğalmış. Namaz kılarken kimsede takke yok… Niye? Ne oldu bize? Sahabeden günümüze tabiin, tebei tabiin, Selçuk-lumuz, Osmanlımız hep böyleyken; ecdadımızın mezarları, sandukaları bile sarıklıyken biz şimdi bu hale nasıl geldik, nasıl başı açık namaz kılıyoruz? Nasıl dandik kıyafetlerle namaz kılıyoruz? Niye böyle olduk, niye aslımızdan bu kadar koptuk? İslam’dan ne zarar gördük? Veya laiklikten, sekülerizmden ne faide gördük, nasıl bir katkı sağladılar bize, ne verdiler bize? Sarığı, cübbeyi ne ile değiştik biz arkadaşlar? Acayip acayip montlar giyiyoruz. Niye böyle olduk? 

Bizim çocukluğumuz öyleydi, bırakın namazı dedelerimizin, büyük amcalarımızın yanına bile takkesiz çıkmak ayıp sayılırdı, başımızı örterlerdi. Sofrada otururken bayanlar da, erkekler de başlarını örterdi. Baş açık yemek yemeyi Allah’ın nimetine tazimsizlik, hürmetsizlik sayarlardı. Şimdi namaz kılarken bile başımızı örtmüyoruz. Cebimizde iş ilanları var, reklamlar var, güzel makaleler var diye icabında iki üç günlük gazete taşıyabiliyoruz ama cebimizde bir takkemiz, cebimizde bize Allah’ı hatırlatacak bir küçük namaz tespihimiz olmuyor... Niye Hakkani, Rabbani olan şeylerden bu kadar rahatsız olmaya başladık? Kendimizi biraz muhasebe edelim, bir sorgulayalım: Bu işin sonu nereye gidecek. 

Aslımıza dönmemiz lazım. Asla böyle dönülür. Asla sadece siyasi olarak dönülmez, asla önce imani olarak döneceğiz. İman noktasında aslımızı bulmadan, irfan noktasında aslımızı bulmadan başka konulardaki asla dönüşlerin hepsi suniliktir, taklittir. 

Bakın Suudi Arabistan seksen sene önce “sözde” şeriata dönmüştü, sözde aslına dönmüştü. Ama insanların kalbi dönüşmediği için şimdi geldikleri nokta “Ilımlı İslam.” Gayri İslami hayat Suud’da o kadar revaç bulmuş ki yakında Mekke-i Mükerreme’nin, Medine-i Münevvere’nin de Kudüs gibi Yahudilere teslim edildiğini görürseniz şaşırmayın. 

İran… Aslına dönmüştü… Otuz, otuz beş sene önce şeriat dedi, aslına döndü. Önümüzdeki sene İslam rejimi kaldırılır İran’dan. Orası da Amerikan mandası haline gelecek. Niye, gönüller dönüşmediği için. Suni dönüşümler kalıcı olmaz, eskisinden beter duruma gelecekler. 

Şimdi seviniyoruz Türkiye de İslamlaşıyor diye ama gerçekte öyle mi? Ne kadar İslami hayat yaygın? Bakın Müslümanlara, Müslümanların arasındaki birliktelik, kardeşlik, muhabbet, İslam’a olan bağlılık, haramlardan sakınma ne kadar yaygın bizde? 

Gençler camileri dolduruyor, güzel… Camiden çıkınca nereye gidiyorlar, ona bakın? İmam Rabbani buyuruyor ki: “Karganın uçtuğuna şaşma, bak ki sonra nereye konuyor?” Karganın konduğu yer önemli. Genç, camiden çıkınca nereye gidiyor? Kafeteryaya gidiyor, bilardo salonuna, nargile salonuna gidiyor. Meşru bir işi, mesaisi yoksa nereye gidecek… Sohbete, irfan meclislerine, dinini öğrenebileceği yerlere gitmeli. Allah’ın razı olduğu yerlere gitmeli. Şeytan sanki caminin kapısında onu bekliyor, camiden çıkınca onunla arkadaş oluyor. Camide cemaatle arkadaş, saf safa omuz omuza, dışarı çıkınca şeytanla birlikte. Buna dikkat etmeliyiz. 

Bu yüzden meselenin rehavetine kendimizi kaptırmayalım. Emin olun, Tayyip Erdoğan -lâ teşbih- sahabe olsa, öyle bir imkân olsa ona sahabe fazileti verilse… Allah ömrünü uzun kılsın, hayrını çoğaltsın inşaallah, muhafaza buyursun onu… Sahabenin faziletini verseler vallahi bizi kurtaramaz. Biz kurtuluşu istemedikçe, biz Allah’ın kurtuluş ipine sarılmadıkça Tayyip Erdoğan bizi kurtaramaz. Tayyip Erdoğan’ın Müslümanlığı kendine. Biz böyle onun da başını yeriz. Bizim cürmümüz, bizim günahımız, onun da başını yer. 

Şimdi Müslümanlara bakıyorum: “Destek olalım, destek verelim…” Tamam… Nasıl yapalım bu işi? Nasıl destek olunur? Destek sadece ona oy vermekle veya her yaptığı işi alkışlamakla mı olur? Hayır, bu destek değil. Destek, kendi halimizi değiştirmekle, tevbede samimi olmakla, istikamet üzere bulunmakla, Tayyip Erdoğan’a ve bütün Müslümanlara dua etmekle... Emri bilmarufu nehyi anilmünkeri ayakta tutmakla, insanlığın ahlakı için çalışmakla… Destek böyle olur. 

Sahabeden birisinin Rasulullah’a (aleyhissalatu vesselam) bir hizmeti dokunuyor. Bir meselede yardım ediyor Efendimiz’e. Efendimiz de ona soruyor: “Niye böyle yaptın? Bu senin işin değildi, yapmaya da mecbur değildin, niye Bana yardım ettin, niye bu işi yaptın?”

O sahabe de buyuruyor ki: “Ya Rasulallah mahşer gününde, o zor günde de Siz bana yardım edesiniz.” diye yaptım. “Bugün burada ben Size yardım ettim ki yarın ahirette, anamın bile benden kaçacağı, babamın beni tanımayacağı o günde beni tanıyıp bana yardım edersiniz diye… Beni o zorluktan kurtarasınız, bana şefaat edersiniz diye yaptım...” 

Allah Rasulü tebessüm edip sahabeye buyuruyor ki: “Sen bunu kimden öğrendin, nerden öğrendin ki Ben sana yardım edebileceğim?” 

Sahabe de diyor ki; bunu bana Allah öğretti ya Rasulallah. Rabbim söyletti, gönlüme böyle geldi. 

Efendimiz ona buyuru-yor ki: “Peki, ama sen de çok secde ederek yani ibadet ederek Bana yardım et, Benim işimi kolaylaştır.”

Ben sana Mahkeme-i Kübra’da yardım edeceğim, ama sen de Allah’a çok secde ederek, çok ibadet ederek, kulluk yaparak Benim işimi kolaylaştır, sen de Bana yardımcı ol. 

Demek ki destek böyle oluyor, öbür türlü köstek oluruz. Kulluğumuzu tam yapmaya gayret edersek Hakk’ı Hak görüp ona ittiba etmekle, batılı batıl bilip batıldan sakınmakla; helal zor olsa da pahalı olsa da helale riayet etmekle, haram kolay zahmetsiz olsa da nefsimize hoş gelse de ondan uzak durmakla destek olmuş oluruz.

24.12.2017/İstanbul

 

Mart 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin MART 2019 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “ARİF İLE EYLE SOHBET, DÜRRÜ MERCAN İNCİDİR. CAHİL İLE KILMA ÜLFET, AKİBET CAN İNCİTİR” Başlıklı sohbetlerinde:

''Ârif ile eyle sohbet, dürr ü mercan incidir, 

Cahil ile kılma ülfet, akıbet can incitir.” demiş şair. Allah Rasulü (sav): “Kişi arkadaşının dini üzeredir.” buyurmuş. İnsanın çevresi, eşi, dostu, arkadaşı hangi hâl üzereyse insana da o bulaşacaktır. Eğer insan müstakim insanlarla birlikte olursa istikamet bulur, istikrar kazanır, İslam üzere sabitkadem olur. İnsanın çevresi gaflet ehli ise, malayani ile iştigal eden insanlar ise dünyası da ukbası da harap olur. Her iki âlemde de hüsrana uğrayanlardan olur. 

Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin dualarını genelde bize bildirmiş. Bunlarla bize usul öğretiyor ki sizler de Allahu Teala’ya öyle dua edin, öyle yakarışta bulunun... Nesli için, kendi zürriyetinden gelecek insanlar için, İbrahim Aleyhisselam dua ediyor: “رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ - Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat.” (İbrahim, 40)

Zürriyetimi, neslimi, çevremi, ahbab u yaranımı namaz kılanlardan eyle ya Rabbi. Yani dini yaşayanlardan, Hakk’ı bilenlerden, Hakk’a temessük edenlerden eyle. 

“رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ - Rabbimiz! Duamı kabul eyle!” 

Ey Rabbim bu duamı reddetme! Yani beni neslimle, zürriyetimle adeta imtihan etme, duamı kabul buyur. 

Demek ki insan çevresini musalli insanlardan, muvahhid insanlardan tercih ederse Cenabı Hakk’ın yanında duasına, niyazına, haline icabet edilecek bir kişi olur. Söyle arkadaşını söyleyeyim kim olduğunu, der ecdat. Arkadaşın nasılsa sen de öylesin. 

Bu yüzden Cenabı Hak: 

“ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ - Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) buyurmuş. 

Ey müminler sadık, salih, samimi insanlarla birlikte olun. Arkadaşlığınız, dostluğunuz, yakınlığınız, ülfet ve ünsiyetiniz onlar ile olsun. Hakk’a sadakat gösteren, sıdk ehli olan kişilerle olun. 

Şeyhimiz Hazretleri buyuruyorlardı ki; bugün insanın nefsinin ve kötü arkadaşın ona vereceği zararı yetmiş devlet bir araya gelse ona veremeyebilir. Kendi nefsinin başına öreceği çorap, bir de arkadaşının onu düşüreceği durum… Bu ikisine dikkat etmek lazım. Hem nefsine dikkat edecek, hevasına uymayacak hem de çevresine dikkat edecek, heva sahibi insanlarla olmayacak. 

İnsan o mahşerin dehşetini, şiddetini gördüğünde; hesabın, haşrın, o ilahi muhasebenin zorluklarını gördüğünde tabii ki burada yaptığı birçok şeyden nadim olacak, pişmanlık duyacak, kendini levmedecek. Bunlar ayeti kerimelerde, hadisi şeriflerde bildirilmiş. Bazı toplulukların, bazı insanların nedametleri o noktaya varacak ki ayeti kerimede Cenabı Hak buyuruyor: 

“اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَر۪يبًاۚ يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا - Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, ‘Keşke toprak olaydım!’ diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.” (Nebe, 40)

Biz keşke toprak olsaydık, burada böyle hesabımız da olmasaydı. Konumuzla alakalı olarak bu nedamet duyulacak mevzulardan birisinde de Cenabı Hak buyuruyor ki:

“O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” (Furkân, 27-28)

Filanca kişiyle veya kişilerle, filanca grupla, toplulukla hiç arkadaş olmasaydık, onlarla birlikte olmasaydık. Dünyadaki dostluklarından dolayı pişmanlık duyacaklar, takva sahipleri ile olan arkadaşlık müstesna… Eğer bu dostluk Allah için olmuşsa ve o dostluk çerçevesinde takvanın esaslarına riayet etmişlerse, bu müstesna.

Şeyh Efendimiz buyuruyor ki; arkadaşın öyle olsun ki sen Allah dediğinde o senden daha çok desin. Yani senden daha gayretli, azimli olsun. Seni marufa teşvik etsin, Allah demeye sevk etsin, emirlere imtisale sevk etsin. Eğer sana münkerde yardımcı oluyorsa, seni münkere sevk ediyorsa sen başına bela almışsın. Sen Allah derken o senden çok desin ki ahirette o pişmanlığı yaşamayasın. Keşke ben filanı dost etmeseydim, demeyesin. Niye, çünkü ahirette zararını göreceksin. 

Orada öyle dostluklar olacak ki, Efendimiz’in (sav) hadislerinde görüyoruz; arkadaş arkadaşın elinden tutup cennete götürecek. Anası babası, belki en yakın akrabası ondan kaçacak, bizden bir hak ister, ben kendi hesabımı görmemişim, kendi müşkülümü halletmemişim nasıl ki ona yardımcı olayım diye. Cenabı Hak ayette buyuruyor anası, babası, kardeşi firar edecek, onlardan kaçacaklar ama Allah için kurduğu arkadaşlık, dostluk, samimiyet için Efendimiz buyuruyor ki elinden tutup onu cennete götürecek; düşünün. 

O yaşam da burada belli oluyor. Bak ki arkadaşın senin elinden tuttuğunda seni nereye götürüyor veyahut sen arkadaşının elinden tuttuğunda onu nereye götürebiliyorsun, seninle nereye kadar geliyor? Seninle camiye geliyor mu, namaza geliyor mu; seninle sohbete, zikre geliyor mu, İslami meclislere geliyor mu? O seni nereye davet ediyor, seni nereye götürüyor? Eğlenceye, kahveye, kulübe… Dünyana da ahiretine de yaramayacak yerlere seni götürüyor.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Vahdettin Şimşek; “İstikamet Salihlerin Yoluncan Ayrılmamaktır” ve Abdülkadir Visâlî; “Dosdoğru Rabbimize Giden Yolun Adıdır İstikamet” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Andelib - İstikamet Allah'a Giden Yoldur

Veysel Özsalman - Nereden Tanışıyoruz?

Salik-i İrfan - Rahman'ın Başkenti: Mekke

Tamer Doymuş - Üç Aylar

Yusuf-i Kenan - Allah ile Kavuşmayı Özlemeyenler Dünya Hayatı ile Mutmain Olurlar

Şeb-i Vuslat - Huzura Kavuşmanın İkinci Kapısı İstikamet Makamıdır -1

Gönül Pınarından - Dünya Sırlarla Dolu İmtihan Yolculuğudur

Mine Şimşek - ''Güzel Ahlak Gönlün Cilasıdır..!''

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Cuma, 01 Şubat 2019 08:24

Şubat 2019 Mukaddime

Şubat 2019

Sayı: 134 - Şubat 2019

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları, Şubat 2019 dergimizle sizlerle birlikteyiz.

Takip eden kardeşlerimizin malumu olduğu üzere Üstadımız Hâce hazretleri (ksa) ile birlikte kalabalık bir grup kardeşimizi umre ziyaretine uğurlamıştık. Bu yazımızı yazarken Mekke-i Mükerreme, Kabe-i Muazzama ziyaretlerini tamamlamış, Medine-i Münevvere’ye ulaşmışlardı. Haber alabildiğimiz kadarıyla oldukça bereketli bir ziyaret olmuş. Büyüklerimiz “Mekke-i Mükerreme ibadet, Ravza-ı Mutahhara ziyaret yeridir.” buyuruyorlar. Yine buyuruyorlar ki, “Mekke-i Mükerreme’de fazla alışveriş yapmayın, onu Medine-i Münevvere’de yapmak daha güzel olur.” Elbette ki burada zahir manadaki alışveriş kastediliyor. Fakat gönlümüze gelen o ki, Mekke-i Mükerreme manevi ürünlerin ekilme yeri, Medine-i Münevvere de hasılatın toplanma yeri olduğu anlatılmaya çalışılıyor. 

Dolayısıyla Hâce hazretleri (ksa) ve arkadaşlarımız şu anda Mahbub-i Kibriya (sav) efendimizin huzuru şeriflerinde hem kendileri için hem de ümmeti Muhammed’in selameti için hasılat topluyorlar. Cenabı Hak ziyadeleştirsin ve manevi zenginliklerle memleketlerine sağ-salim dönmelerini nasib etsin.

Bu arada Cenabı Hakk’ın hikmeti her iki harem bölgesinde de ilginç tabiat olayları gerçekleşiyor. Evvela geçtiğimiz aylarda Kabe-i Muazzama’nın örtüsünün açılması ve Ocak ayı içerisinde Beytullah ve çevresini böceklerin ve çekirgelerin istila etmesi ehline malum olduğu kesinken, bizlerinde üzerinde düşünmemiz gereken bir olaydır.

Üçüncü olarak Ocak ayının sonunda Medine-i Münevvere’ye aşırı yağmurların yağması ve Ravza-i Mutahhara’nın çevresinin ve Cennetü’l-Baki Kabristanı’nın zarar görmesi yine tefekkür etmemiz gereken hususlardandır.

Elbette ki her şeyi yapan eden fail-i hakiki Allah Teala’dır. O’ndan gelen her şeyde hayır vardır. Fakat mühim olan tabiatın diliyle Rabbimizin bizlere ne emir buyurduğudur. Bu tip hadiseler yüce zatının azametini bizlere hatırlatmak açısından Rabbimizden bir ikazdır. “Ayağınız taşa değdiğinde kalbinizi yoklayınız.” hitab-ı peygamberisi bizlere en alt sınırdan bir uyarı değil midir?

Hâcegân büyükleri buyuruyorlar ki: “En büyük günah Hak Teala hazretlerini unutmaktır.” Bunun dışındaki günahların tamamı müminin hissedebildiği, anlayabildiği ve yanlış yaptığını bilerek ızdırap duyduğu isyanlardır. Fakat Hakk’ı unutmak, ondan gafil olmak kolay anlaşılabilecek bir isyan değildir. 

Bu hal öyle bir şeydir ki, namaz kılan bir müminin namazdayken başına gelebilir. Dakikalarca namaz kılarız aklımıza her türlü dünyevi şeyler gelir, lakin güya huzurunda durduğumuz Rabbimiz Teala hazretleri hiç aklımıza gelmez. Cenab-ı Hakk’ın esma-ı ilahisini zikrederiz. Dilimizde onun güzel isimleri kalbimizde para-pul hayalleri olur. 

Bu nevi örnekleri çoğaltabiliriz. İbn Ataullah İskenderî hazretleri Hikem-i Ataiyye’sinde buyuruyorlar ki: “Amelleri varlığı olmayan fâni şeylere havale etmek, nefsin sersemliğindendir.” 

Düşünelim ki, bu kadar ibadet ediyoruz, namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, nafile ibadetlerimizi artırıyoruz. Sonrasında dönüp gönlümüze bakıyoruz bir hasılat yok. Halen daha kolaylıkla gıybet edebiliyoruz. Şeytan, nefis ve avenelerinin kol gezdiği mekanlarda rahatlıkla oturabiliyoruz. Yalan söylemek artık normal hale gelebiliyor. Namaz kılan bayanlarımız namazdan sonra uygun olmayan kıyafetlerle sokaklarda boy gösterebiliyor. Ümmet-i Muhammed’in perişanlığına karşı vurdumduymaz olabiliyoruz. 

Netice olarak bilelim ki, Halık-ı zü’l-celal hazretleri kalbimizi zatı muhabbetleri için halk etmişler. Orada kendilerinin ve sevdiklerinin dışında hiçbir şeye razı olmamışlar. O Gayyur’dur, yani çok kıskançtır. Kulunun sadece kendisiyle ilgilenmesini murad eder. Aksi halde o gönülden sevgisini alır ve o gönül Haktan başka her şeye meyleder. Neticede kaybedenlerden olur. 

Cenab-ı Hak hepimizi bu gibi durumlardan halas eylesin. Gönlümüze aşkını ve muhabbetini idhal eylesin.

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort