JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Şubat 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin ŞUBAT 2019 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “BÜTÜN ''İZM''LERİ ÇIKARAN ŞEYTANDIR” Başlıklı sohbetlerinde:

''Biraz önce kütüphaneye bakarken elimize İbn Ataullah İskenderî hazretlerinin Hikem-i Ataiyye’si geldi. Dedik tevafuk, buradan sohbetleşelim, buradan söyleşelim. Cenabı Hak tesirini halk eylesin.

Evet, Hikem-i Ataiyye yani Ataullah’tan hikmetler, inciler, mücevherler anlamına geliyor. Ulema, geçmiş büyüklerimiz bu eserdeki hikmetli ifadeler hakkında buyurmuşlar ki: “Eğer namazda Kur’an-ı Kerim’den başka bir şeyin okunması caiz olsa idi Hikem’in okunmasını tavsiye ederdik.” Biliyorsunuz namazın farzlarından birisi de kıraattir. Kur’an’dan bir bölüm okumak namazın içindeki farzlarındandır.

Eğer namazda Kur’an’dan başka bir şeyi okumak caiz olsa idi, Hikem’in okunmasını tavsiye ederdik, demişler. Yani İbn Ataullah Hazretleri öyle ifadeler kullanmış ki Kur’an’ın özünden. Demek ki ayeti kerimelere uyum içinde, ayeti kerimelere yakın ifadeler kullanmış.

İbn Ataullah İskenderî Mısır’l; Mısır’ın İskenderiye şehrinden. O yüzden İskenderî diyorlar. Bizim pirimiz, sultanımız Ebu’l-Hasen Şazili hazretlerinin halifesi. Onun talebelerinden, onun meclisinde, tedrisinde yetişmiş. Allahu Teala şefaatlerine nail eylesin, himmetleri var olsun inşallah.

Bu eseri hepinize de tavsiye ederim, okuyun; anlayarak okuyun. Okurken müelliften/yazandan dinleyerek okuyun, kendi hislerinizle, kendi duygularınızla değil. Misal Hikem’i okurken sanki İbn Ataullah İskenderî hazretlerinden dinliyormuş gibi okuyun. Kur’an’ı okurken Cenabı Hak’tan dinler gibi okuyun. Hadis-i şerif okurken Sultanu’l-Enbiya’dan dinler gibi okuyun. Yoksa araya nefis karışır. Okurken size başka bir şeyler söyler onlar. Siz okursunuz ama o aradan kalbe başka bir şeyler söyler.

اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِTa insanların kalbinin derinliklerine iner; oralarda konuşur gürültü yapar, dedikodu yapar, fısıltı yapar İblis aleyhillane. Sen farkında olamazsın. Bunun için Cenabı Hak buyurur:

فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِالّٰلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kur’an okurken, Kur’an okuyacağınız zaman şeytanı hesaba katın, ondan Allah’a sığının. Siz okurken o da size başka bir şeyler okuyabilir.

Bakın bunu bugün görüyorsunuz, çok net. Bugün Kur’an adına konuşanlar, Kur’an Müslümanlığı fikrini öne çıkarmaya çalışanlar, sözde Kur’an’dan söylüyorlar. Ama onlara şeytanlar vahyediyor. Allah’ın vahyini söylemiyorlar, iblisin onlara vahyettiklerini söylüyorlar. Eğer onlar Kur’an’ı okurken şeytandan Allah’a sığınsalar böyle şeyler söyleyemezler.

Bu sadece Kur’an-ı Kerim için mi? Hayır, her meselede böyle yapmalıyız. Hangi meseleye niyet edersek o işin içine şeytanın karışmasından, nefsimizin müdahale etmesinden Allah’a sığınmalıyız. Allah Rasülü buyurur ki: “İblis kanınızın damarlarınızda dolaştığı gibi içinizde dolaşır. Onun yollarını Allah’ı zikir ile daraltın.” Gezecek yer bulamasın. Allah’ı zikrederek, tefekkür ederek, zikrin manasını teemmül ederek onu içinizden çıkarın. Şunu da unutmayın, Cenabı Hak ayette şeytanı tarif ederken şöyle buyuruyor:

اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِۙ

O öyle bir şeytan ki, size vesvese verir, size konuşur. Nereye konuşur: Sizin kalbinizin derinliklerine, sadrınıza, gönlünüze konuşur.

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

Şeytan sadece cinnî değildir. İnsanlardan da onun avanesi, yardımcıları, arkadaşları, ekibi, grubu, örgütü vardır. Yani onlar ile de size konuşur. Kendini şeytana satan, şeytana tapan insanlar. Bir zaman vardı ne deniyordu onlara: Satanist, şeytana tapanlar. Tarih boyunca insanlar Allah’a tapınmamak için önlerine gelene tapınmışlar. Buda’ya tapanlara ne diyoruz Budist. Dünyada yaygın bir din. Çok da eski bir din. Uzak Asya’da oldukça yaygın bir dindir. Ateşe tapanlar var, Mecusi diyoruz, ateşperestler. Totemciler var, putlara tapanlar. Bu putlar zahir de olabilir, görünmeyen hadiseler de olabilir. Hevasına tapanlar. Kur’an-ı Kerim bunu ifade ediyor:

اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ

Görmez misin ya Muhammed, şahit değil misin? Hele bir bak yani onlara? Kendi hevasını ilah edinmiş, Rab edinmiş nefsine tapanları görmüyor musun ya Muhammed!

İnsan nefsine tapınabiliyorsa, kendine tapınabiliyorsa her şeye tapınabilir. İşte böyle şeytana tapanlar da var, satanist. Şimdi şeytana tapanlara modernist diyorlar. Bunlar şeytana tapıyorlar. Kadınlardan da feminist diyorlar. Feministler… Kadın üstünlüğünü savunanlar. Bunlar da şeytana tapıyor. Çünkü bütün bu “ist”leri çıkaran şeytandır. Bu yolları kuran şeytandır, onun vesveseleridir. İnsanları da kullanarak yollar icat ediyor.'' Buyuruyorlar.

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Hazreti Şahı Nakşibend Muhammed Bahauddin el-Buharî el-Uveysî -2” ve Vahdettin Şimşek; “Şahı Nakşibend Hazretlerinin Fikirleri ve Anlayışı -2” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Sâlik-i irfan - ''Kureyş Onunla Ne Kadar İftihar Etse Azdır!''

Tamer Doymuş - Kur'an'da Münafıkların Karakterleri

Yusuf-i Kenan - Eğitim İnsan Ruhuna Dokunabilme Sanatıdır

Şeb-i Vuslat - Huzura Kavuşmanın İlk Kapısı Tevbe Makamı -3

Burcu Kul - Salih Komşu İnsanı Bahtiyar Eder

Gönül Pınarından - Allah'ı Sevmek ve Onun Tarafından Sevilmek

Mine Şimşek - Manevi Sofralarımız Dolu Dolu Olmalı

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Salı, 01 Ocak 2019 15:28

Ocak 2019 Mukaddime

Ocak 2019

Sayı: 133 - Ocak 2019

 

Muhterem kardeşlerim, yeni yılda istifade edeceğinize inandığımız güzel sohbetler ve makalelerle dopdolu dergimiz ile sizlerle birlikteyiz.

Rabbimize (cc) nihayetsiz hamd ve şükür, onun Habibine (sav), Habibinin âline, ashabına, etbaına ve kamil varislerine de gönüller dolusu salat ve selam ediyoruz.

Yeni yılında oldukça hareketli, içinde sürprizler barındırabilecek bir yıl olacağını şimdiden kestirmek zor olmasa gerekir. Özellikle İslam coğrafyalarında henüz bir sulh, bir sükun göremiyoruz. Halen karmaşa hakim. Birçok bölgede halen kan dökülmeye devam ediyor. Doğu Türkistan’da Müslümanlara zulüm artarak devam ediyor. Erkekleri şehit edilmiş ailelerin evlerine Çinli erkekleri yerleştiriyorlar. Birçok bölge açık hapishaneye dönüştürülmüş. Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Sudan’da hiçbir çözüme ulaşılamıyor. Allah ile bağlarını koparmış zalim idareciler ülkelerini korumak için kafirleri çağırıyorlar. Kendi iktidarlarının devam etmesi adına çözüm için çalışan Müslüman ülkeleri düşman ilan ediyorlar. Halklarının fakirlik ve sefaletine rağmen mezhebi farklılıklarını öncelikli görüp, çare olabilecek fikir ve düşünceleri kulak ardı ediyorlar.

Bunun için diyoruz ki, yeni yılında önceki yıldan farklı olabileceği ihtimalini düşünemiyoruz.

Ülkemiz ise mahalli seçimlerin arifesinde çok ağır bir imtihandan geçiyor. Gün geçtikçe iktidar nimetinden faydalanan insanların hırs ve tamahları iyice artıyor. Bunun neticesinde aynı düşüncenin insanları bile birbiriyle mücadele ediyor. Rüşvet, iltimas, adam kayırma, ihaleye fesat karıştırma, israf artık hak olarak telakki edilmeye başlanmış. Makam sahibi insanlar kendilerine yetmiyormuş gibi eşlerine makam aracı tahsis ettiriyorlar. 

İşin acı tarafı bunları düzeltmek yerine adeta “Bize mecbursunuz. Biz gidersek CHP-HDP gibi partiler gelir!” diyerek halkı kendilerine mecbur hissettirmeye çalışıyorlar. 

İşin başka bir acı tarafı da Müslümanların genelinde de şöyle bir anlayış hakim olmuş: “Ya adamlar belki yediler ama bir şeyler de yaptılar, diğerleri yiyordu ama hiç bir şey yapmıyordu.” 

Allah rızası için biz bu hale mi gelmeliydik? Bizler Hazreti Muhammed’in ümmeti değil miyiz? Onun en önemli vasfı emin olması değil miydi? Bu makamlar mevkiler bizlere birer emanet değil mi? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı bizlere teslim ediliyor. Biz ondan fayda temin etmeye çalışıyoruz. Bunun sonucunda da Rabbimizin bize yollarını açmasını bekliyoruz. 

Bunun içindir ki, Müslümanlar olarak sadece iktidarların oy deposu olarak kalmaya artık razı olmayalım. Rabbimiz bizlere emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker vazifesini yüklemiş. Yanlış kimden veya nerden gelirse gelsin, dünyalık menfaatler için Hakk’ı gizlemeyelim. Hazreti Ömer efendimize seni kılıçlarımızla düzeltiriz, ikazını yapan İbni Mesud (ra) gibiler örneğimiz olmalı. Kendi cemaatimizin menfaati için ümmeti Muhammedi perişanlığa itmeyelim. Biz her yerde her zaman hakkı haykıralım. Bu gittikçe kokuşmaya başlayan gidişata doğruya ve güzele doğru biz yön verelim.

Unutmayalım ki, şu ana kadar elde ettiğimiz kazanımlar yöneticilerimizin gayretiyle elde edilmiş gibi olsa da, onların önünü açan ve lütfunu esirgemeyen Allahu zülcelal hazretleridir. Bunu da idarecilerimizin güzel niyetleri ve rızayı ilahiyi kastettikleri için ikram buyurmuştur. Onun izni ve inayeti olmadan yaprağın bile kıpırdayamayacağına iman etmişiz.

Dolayısıyla, biz idarecilerimizi yeniden Hakk’ın ipine yapışmaları için ikaz edeceğiz. Mademki Allah’ın izniyle sizleri biz iktidar yapıyoruz. O zaman seçimlerde bizim yanımızda seçimden sonra laik, liberal, modernist, sapık fikirli adamlarla olamazsınız. “Kişi arkadaşının dini üzeredir.” emri peygamberisini ilke edinip, seçimden öncede sonrada salih insanlarla birlikte olmak zorundasınız. Aksi halde: “Halkın eliyle Hakk’ın tokadını yersiniz!” şeklinde tatlı sert ikaz etmek mecburiyetindeyiz.

Yoksa dünyada ezilen bütün mazlumların ahı bizi yakmaya yetecektir. Cenab-ı Hak Teala hazretleri hepimize imdad eylesin, âmin.

 

İşimiz çok yükümüz ağır fakat menzilimiz mübarektir

İşimiz Çok, Yükümüz Ağır Fakat Menzilimiz Mübarektir - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

İşimiz Çok, Yükümüz Ağır Fakat Menzilimiz Mübarektir

 

Cenabı Hak, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanı’nda Hazreti Âdem’den, Peygamberimize kadar gelen peygamberlerden bir kısmının hayatlarını, yaşadıkları zorlukları, başlarından geçen imtihanları bizlere bildirmiş. Peygamber efendilerimizin ve sadakatla onlara tabi olan ümmetlerinin nice zorluklara rağmen Allah’a kullukta sebat ettiklerine bizler şahit oluyoruz. Peygamber Efendimiz’in ve güzide ashabının gerek müsbet gerek menfi manada başlarından geçenler hepimizin malumu, her biri müstakil bir destan gibi hafızalarımıza yer etmiş elhamdülillah. Onlardan sonra günümüze kadar yaşanan tüm hadiseler de büyüklerimiz tarafından kaydedilmiş; kimi zaman sadırdan sadıra, kimi zaman da satırdan satıra aktarılarak bize ulaştırılmış.

Geriye dönüp baktığımızda her dönemin müminlerinin kendilerine göre çok ciddi sıkıntılar çektiğini, değişik belalara mübtela kılındıklarını; neticede sabredenlerin ve rıza-yı İlahi çerçevesinde hareket edenlerin haklarındaki takdire göre zaman zaman bu dünyada da selamete kavuştukları görülse de mutlak manada ahiret saadetine nail olduklarına inanıyoruz. Şüphesiz her dönemin insanı da; “Bizim başımıza gelen bu sıkıntılar şimdiye kadar kimsenin başına gelmemiştir.” diye düşünmüştür. Çünkü imtihan ağırdır, tahammülü zordur. Hele ki Cenabı Hakk’ın kahrına da, lütfuna olduğu gibi rıza göstermek ciddi bir kemalat gerektirmektedir. Rabbimiz, Efendimiz’in mübarek beyanlarına göre “Bela ile en çok Peygamberleri, sonra da derecesine göre müminleri mübtela kılar.” Yani bu sıkıntılar bir manada Rabbimiz’in kuluna olan ilgi ve alakasının da göstergesidir. 

Şimdi bizler de her yönden ciddi imtihanlarla karşı karşıyayız. Zannediyoruz ki çektiğimiz sıkıntılar bize kadar kimsenin başına gelmemiştir. Müslüman milletlere önder olma vazifesi ilahi takdir ile kendisine biçilmiş memleketimiz, bu yüzden bizi en büyük düşman olarak gören batılı devletlerin her yönden kıskacı altında bulunmakta, bunaltılmaktadır. Milletimizi ve devletimizi ifsad için her türlü alçaklığı denemekten geri durmayan bu güçler, siyasi olarak başaramadıklarını, askeri olarak denemekte; bunu başaramayınca ekonomik manipülasyonlara başvurmakta; bundan da istediği neticeyi elde edemeyince en büyük kozlarını milletimiz ve devletimizin mayası olan İslamî dinamiklerimiz üzerinde oynama çabasındalar. Gerçi dinimiz üzerinde oynanmaya çalışılan oyunlar neredeyse İslam’ın ilk zamanlarından beri süregelmektedir fakat son dönemde o kadar gemi azıya aldılar ki hiç utanmadan, sıkılmadan ellerinden geleni açıkça ortaya koymaktan geri durmuyorlar. 

Bu yazıyı yazdığımız zaman Şaban ayı içerisinde, tabiri caizse Rasulullah Efendimiz’e misafir bulunduğumuz kıymatli bir zaman diliminde idik. Sizler elinizdeki bu dergiyi okurken de Şaban ayından Ramazan-ı Şerif’e doğru geçişin huzurlu ikliminde bulunacağız inşaallah. Ümmetin kâhir ekseriyyeti olarak bu mübarek mevsimden elbette ki beklentimiz yüksek. Çünkü bizler, ehlisünnet Müslümanları olarak bu ayların faziletine, Allah’ın bu mevsimlerde lütuf ve nimetlerinin bolluğuna, bizleri afv ve merhamet etmek için bu mübarek mevsimleri en büyük vesilelerden kıldığına inancımız tamdır.

Bu aylardan beklentimiz yüksek, yüksek olmasına da ya vaziyetimiz… Malumdur ki kuvvet ve kudret sahibi Yüce Mevlamız’ın inzal ettiklerinin cemalinden mi yoksa celalinden mi olacağı kulun hazırlamış olduğu zeminle yakından alâkalıdır. Zira yüksek beklentileri karşılamak için yüce himmet sahibi müminlerden bulunmak lazımdır. Ancak halimiz hem ümmet olarak hem de millet olarak pek iç açıcı görünmemekte. Elbette istisnalar var elhamdülillah. Ancak ümmet olarak dini doğru anlama ve istikamet üzere bir hayat sürme gayretimiz oldukça azaldı. Dünyamız ve içindekiler için var gücümüzle çalışırken meseleler ahirete taalluk ettiğinde başta gaflet ve atalet olmak üzere birçok bahane peşimizi bırakmıyor. Hâlbuki bizlerin dinimizi daha iyi anlama ve yaşama gayreti içerisinde olmamız gerekmektedir. Hem de dünyaya verdiğimiz meyil ve himmetin çok daha fazlasını dinimize vermeliyiz. 

Kulluk hususundaki gayretimizi hat safhaya ulaştırıp yaşadığımız zaman diliminde ve içerisinde bulunduğumuz şartlarda Rabbimiz’in rızasına ve Efendimiz’in hüsnü şehadetine uygun olan amelleri tespit etmeli ve bu mefkurenin neticesinde ortaya çıkan amelleri yerine getirme hususunda her türlü meşakkate tahammül göstermeliyiz. Biz bunu büyüklerimizin hayatlarında da görüyoruz. İmam Rabbani hazretlerinin Serhend’de yaşadığı hemen hepimizin malumudur. Serhend, Hindistan’da bir şehir. İmam Rabbani hazretleri zahiri ve batıni ilimlerle mücehhez büyük bir alim. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şekliyle bir tefekkürün neticesinde buyurmuşlar ki; “Bu bölgede en makbul ibadet kurban kesmektir.” Çünkü bölge halkı ineğe tapmakta. Böylesine yanlış bir fiilin işlendiği bir ortamda olması gerekeni tespit etmiş, yapılması gerekeni hem kendi nefsinde hem de bölgedeki Müslümanlar nezdinde icra etmek için gerekenin yapılması için gayret sarf etmiştir.

Mesela geçmişte Çeçenistan’da, Afganistan’da, Keşmir’de; şimdilerde Arakan’da, Suriye’de, Irak’ta fiilen cihad etmek en makbul amel olarak düşünülebilir. Çünkü bu memleketler düşmanlar tarafından işgal edilmeye, dinleri ve mukaddesatları ayaklar altına alınmaya, ırz ve namusları payimal edilmeye çalışılmaktadır. Bunun için onlar fiilen bu zalimliğe direnmeyi, dünyanın değişik yerlerinde bulunan Müslümanların da destekleriyle her türlü çabayı sarf etmeyi kendine en mühim vazife görebilir. Elbette mesele buraya gelene kadar yapılanlar, yapılması gerekenlerle alakalı muhasebe ihmal edilmemeli. Ancak “işti başa geldi” demişler. bu saatten sonra mücadele o toprakların insanları için olmazsa olmaz.

Gelinen noktada Türkiye Müslümanları olarak bizler de benzer bir tefekkür ile evvela sorunları tespit etmeli, bu sorunlara Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çözümler üretmeli, neticede üretilen bu çözümler doğrultusunda amel etmeyi de geciktirmemeliyiz. Tabi bu mefkûrenin ve dolayısıyla varılan neticenin sıhhatli olması onu üreten zihnin kalbe bağlı çalışması, kalbin de iman ve ihlas nurlarıyla münevver olması lazımdır. Şöyle kabaca bir düşünecek olursak tabii ki aklı başında herkesin kendince yaptığı bir takım tespitleri görmek mümkün. Bu tespitlerden daha önemli bir şey var ki o da bu problemlerin çözüm sıralamasıdır. Bu sıralama eğer doğruca yapılırsa, ki bu doğru zaman, mekan ve şartlara göre değişiklik arz edebilir, ondan sonrası için biiznillah önemli bir mesafe kat edilmiş olur. 

Müslümanlar olarak elbette biz her meseleye iman ve İslam penceresinden bakmak zorundayız. Demek ki hem kendi selametimiz hem de memleketimiz ve ümmet-i Muhammed için en doğrusu dinimizin bize gösterdiği ufka doğru yürümek, yani kâmil imana, salih amele ve övülmüş ahlaka kavuşmak için dinimizi doğru anlamak ve güzelce yaşamak durumundayız. Bizim için her meselenin çözümü, dünya huzuru ve ahiret saadeti buna bağlıdır. Buradan başlarsak, yani tecdid-i iman ile yeniden bismillah diyebilirsek; gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek askeri her problem Nusret-i İlahî ile kökünden hallolacak. 

Fakat heyhat ki, bizler bu anlayıştan fersah fersah uzağız. Özellikle son yıllarda yaşanılan dini özgürlük sebebiyle rahatça hareket edebilen, adeta elini kolunu sallaya sallaya faaliyetlerini yürütebilen cemaat ve cemiyetlerin birçoğu ıslah yerine ifsat hareketleri yürütmektedirler. Akıllarını, dolayısıyla kendilerini putlaştırarak her şeyi kafalarına göre kabul ya da reddetmekteler. Böylelikle kulağa hoş gelen, nefse hitap eden söylemlerle insanların zihinlerini bulandırmakta, kalplerini bozmaktalar. Üstelik bu yapılanlar, birilerinin dediği gibi bilim/ilim adamlarının samimi gayretlerinin neticesinde istemeyerek ulaştıkları kötü sonuçlar olarak değerlendirilmemeli, yani -hâşâ- bir içtihat hatası olarak; “isabet ederse iki ecir, edemezse bir ecir alır” gibi bunlar için asla düşünülemeyecek benzetmelerle bizlerle alay edilmemelidir. Bu yapılanlar yazımızın başında da belirttiğimiz gibi küresel güçlerin tezgâhladığı ve artık yapacak başka bir şeyleri kalmadıkları için çaresizliklerinden tam kalbimize, iman ve ihlas merkezimize hamle yapmakta, bu satılmış hainleri bize karşı bizden bir hançer olarak kullanmaktalar.

Son günlerde sıkça karşıladığımız hadiseler işte bu hamlelerin tezahürüdür. Birileri ulemayı ilzam ederek otoriteye olan güveni sarsma görevini ifa ederken, diğerleri de bu otoritenin yerine kaim oldukları imajıyla meseleleri çarpıtarak asli mecrasının dışına çıkarmaya çalışmakta; bunun neticesinde de ortaya bu abuk subuk fikirlerle sapıtmış, amelsiz, kural tanımaz, köklerine karşı saygı ve sevgiden yoksun acuze bir topluluk çıkıverdi. 

Son günlerde Fatih Camii merkezli haberlere hemen hepimizin aşinalığı vardır. Önce feminizm illetine müptela birkaç kendini bilmez cami içerisinde bilinçli bir takım manevralar yapmış, solak medya bu işi abartarak gündeme taşımış, neticede de esas provokatörler piyasaya sürülmüştü. İçlerinden bir tanesinin “Biz erkeklerle aynı ortamda çalışabiliyor, aynı sınıfta ders dinleyebiliyoruz. (Sanki bunlar dinimizce makul ve meşru şeylermiş gibi.) Ama camiye gelince direkt arka safta kalıyoruz. Eskilerden kalma bir laf var; kadının ibadeti evinde makbuldür, diye. (Bu laf dediği ile ilgili mevzuya atıfta bulunan hadisi şerifler mevcut ki bu ifadenin de çok bilinçli kullanıldığını düşünüyorum. Hedef Peygamberimiz’in ifadeleri üzerinden doğruca dinin ana kolonlarının hiçe sayılmasıdır) Böyle şeylere itibar etmiyoruz. Camide de hak ettiğimiz yere, erkeklerle aynı ortamda ibadet etme hürriyetine kavuşmak istiyoruz.” dediğini hepimiz dehşetle izledik. 

Subhanallah… Bu din yeni nazil olmadı. Bu kadar yaşanmışlık, bu kadar uygulama, bu kadar içtihat. Hiç birisi dini bunlar kadar anlayamamış(!), alimlerimiz ömürlerini -hâşâ- boşa geçirmişler. Hatta sahabi efendilerimiz de dâhil, ulemamızın kalpleri de bunlar kadar temiz(!) olmadığından böyle gereksiz tedbirlere başvurmuşlar. 

Ama şöyle bir düşününce bunlar ne kadar da normal. Bu zalimler evliya ile uğraştılar sesimiz çıkmadı, sahabiye dil uzattılar bir şey demedik, Peygamberimiz’in uygulamaları ve mübarek sözleri ile istihza ettiler sustuk, Kur’an’a ve onun vaizi Allahu Teala’ya alenen iftira ettiler görmezden geldik. Bu kadar kıymetli şeyleri savunmayınca bunlara göre çok daha kenarda kalabilecek meseleleri irdelediğimizde de olumlu neticeler elde edemiyoruz, kimseye derdimizi anlatamıyoruz.

Rabbimiz’den niyazımız odur ki bu hadiseler bize merkezden ne kadar da uzaklaştığımızın, savrulmuşluğumuzun farkına varmak için birer ikaz ve ibret olsun. En önemli meselemizin imanî meseleler olduğunu anlamamıza, yapmamız gerekenin Allahu Teala’yı razı edecek hayırlı ameller icra etmek olduğunu kavramamıza teşvik olsun. Bildiğimiz bir şey var ki yolumuzun daha çok uzun olduğudur. Bu hususta ye’se düşmemek ve ümitle gayret etmek için büyüklerimiz buyurmuşlar ki; “Bir dağ ne kadar ulu olursa olsun kenarı yol olur.”

Gayret bizden, tevfik ve inayet Yüce Rabbimiz’dendir.

 

Yazar:  Abdülkadir Visâlî

 

Perşembe, 01 Kasım 2018 00:10

İNSANIN TEMİZLENDİĞİ AY -1

İnsanın Temizlendiği Ay 1

İnsanın Temizlendiği Ay -1 - Tamer Doymuş

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

İnsanın Temizlendiği Ay -1

 

“Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara,183)

Oruç (savm-siyam); lügatte, nefsi meylettiği şeylerden, isterse bir söz olsun, imsak etmek, alıkoymak yani o şeyi yapmaktan kendini tutmaktır. Bir şeyden vazgeçip, onu bırakmak demektir. 

Ramazan kelime olarak değişik anlamlara gelir:

-Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına “ramdâ” kelimesinden alınmıştır. 

-Güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan “ramad” kelimesinden alınmıştır. 

Ebu Hureyre’den (ra) Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: ‘Ancak oruç müstesna. Çünkü o Benim içindir; onun mükâfatını ancak Ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf Benim için terk etti.’ Oruçlunun iki sevinci vardır: Birinci sevinç iftar ettiği zaman, ikinci sevinç de Rabbine kavuştuğu zamandır. Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur.” 

Bütün ibadetler için Allah Teala’nın yalnızca oruç ibadeti için “O benim içindir.” buyurması hususunda şöyle denilmiştir:

1-Oruç nefsin hoşuna giden şeylerini ve arzularını ileri derecede engelleyicidir.

2-Oruç kul ile Rabbi arasında bir sırdır. Bu ancak Allah’a âyan olur. Bundan dolayı oruç Allah’a has bir ibadet olarak söz konusu edilmiştir. Sair ibadetler ise açıktan yapılır. Kul, belki bunları görsünler ve riyakârlık olsun diye de yapıyor olabilir. O bakımdan oruç diğer ibadetler arasından Allah’a özellikle tahsis edilmiştir.

Oruç şehveti kırar, nefsin heveslerini mağlup eder. Azgınlıktan, kötülükten meneder. Dünyanın adi lezzetlerini, makam ve yükselme davalarını küçük gösterir, hayatın lezzetini tattırır, kalbin Allah’a bağlılığını artırır, ona bir meleklik zevki ve saflığı bahşeder.

İnsanlar, nefsin şehevi arzularının önünde bir oyuncak gibi yuvarlanıp kıvrandıkları, akıl ve iradelerine sahip olmayarak gelişi güzel günahlara sürüklenmekteler. Oruç ise, bunlara hâkim olma kabiliyetinin gelişmesini sağlar. Oruç tutan bir kimse kendini zaptetmesini ve nefsinin arzularını da ihtiyacına göre kullanmasını bilir. Bunun için Peygamber (sav) Efendimiz: “Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin, kimin de gücü yetmezse, oruç tutsun. O kendisini korur!”

Oruç, insanlarda sevgi ve merhamet gibi duyguların doğmasına sebep olur. Kalpleri yumuşatıp, imanın gereği iyi huyların canlanmasına vasıta olur. Oruç yalnız insanları yemek, içmek ve diğer beşeri arzulardan alıkoymak için farz kılınmamıştır. Belki ruhun güç kaynağı için emredilmiştir. Bu güç kaynağını elde eden insan, müslüman kardeşinin sıkıntılarını hisseder. Yardım ederek gözyaşlarını eliyle siler. Kederlerini ortadan kaldırmaya çalışır. Orucun verdiği terbiye ile insan, açlığın, susuzluğun ne olduğunu daha iyi anlar. 

Oruç, insanların kalbine Allah’ın (cc) korku ve murakabesini yerleştirerek, nefsi kötülüklerden temizler, insanı bütün kötülük ve haramlardan uzaklaştırır. Oruç ibadetinin esas gayesi, özellikle insanı takva mertebesine ulaştırmaktır. Çünkü Allah (cc), oruç farzının hikmetini ifade ederken; elem duymak, acıkmak veya sıhhat bulmak için değil; “...umulur ki takvaya ulaşırsınız.” diye buyurmuştur.

Dolayısıyla takvanın, oruç ibadetinin bir meyvesi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü oruç, nefsi Allah’ın (cc) hudutlarında durmaya ve insan fıtratındaki mubah beşeri arzuları yalnız O’nun emrine uymak için, O’ndan mükâfat beklemeye hazırlar.

Böylece orucun asıl büyük gayesi (takvaya ulaşmak) ortaya çıkmış oluyor. Çünkü kalplerde uyanış meydana getirerek Allah’a itaat etmek ve O’nun rızasına, hoşnutluğuna öncelik tanımayı sağlayan faktör, takvadır. Ayrıca günahların, hatta insanın içinden hızla gelip geçen kışkırtmalar biçimindeki günah meyilli duyguların, orucu bozmasını, zedelemesini önlemek amacıyla bu kalplerin koruculuğunu üstlenen faktör de takvadır. Bu ayetin seslendiği müminler, yüce Allah katında takvanın ne kadar önemli olduğunu, O’nun terazisinde ne kadar büyük bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Bu yüzden takva, onların ruhlarının göz diktiği, özlemle ulaşmak istediği bir amaçtır. İşte oruç, takva amacının bir aracı ve ona götüren bir yoldur. Böyle olduğu içindir ki, bu ayet, takvayı oruç yolu ile yönelebilecekleri aydınlık bir hedef halinde müminlerin gözleri önüne sermektedir. 

Durum ne olursa olsun, işin en doğrusu her konuyu, her meseleyi yüce Allah’ın isteğine uygun olarak ele almamız, onu Allah’ın murad ettiği şekilde benimsememizdir. Çünkü O, gerek kolaylıkların gerekse zorlamaların arkasında bulunan kısa ve uzun vadeli yararları bizden daha iyi bilir. 

Oruç ibadetinin bir başka gayesi de; müminlerin, yüce Allah tarafından kendilerine bağışlanmış olan hidayetin (doğru yol bilincinin) değerini takdir etmeleri, bilmeleridir. Müminler kalpleri-nin günah işleme düşüncesinden ve organlarının bu günahları işlemekten uzak tutulduğu, aynı zamanda somut, gözle görülür derecede hidayet bilinci ile donanmış bulundukları oruç döneminde, diğer herhangi bir dönemden daha güçlü bir şekilde bu duyguyu içlerinde hissederler. Bu hidayet bağışına karşılık Allah’ın ululuğunu dile getirme, O’nun bu (hidayet) nimetine karşılık şükretme, ibadetler yolu ile kalplerini O’nun dergâhına sığındırma ihtiyacını duyarlar.

İşte bedenlere ve ruhlara zor gibi gelen bu yükümlülüğün yansıttığı ilâhi nimet böylece meydana çıkıyor; onunla güdülen eğiticilik amacı, bu ümmetin gerçekleştirmek üzere ortaya çıkarıldığı büyük role hazırlama gayesi belirginleşiyor, bu büyük rolün takva güvencesi, ilâhî koruma ve vicdan duyarlılığı içinde yerine getirilmesinin yolu açılıyor. 

Hadisi Şeriflerde Oruç

-Hz. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur; “Her kim yalan söz söylemeyi ve onunla ameli terk etmeyecek olur ise, o kimsenin yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın bir ihtiyacı yoktur.”

-Ebu Ubeyde’den (ra) rivayetle: Rasulluah (sav) buyurdu: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (onun için) kalkandır.” Denildi ki: Onu ne ile zedeler? “Yalan ve gıybetle.” buyurdu.

-Sehl b. Sa’d’dan (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet gününde oradan (dünyadayken) oruç tutanlar girer. Onlardan başkası giremez. Oruçlular nerede, diye seslenilir. Onlarda kalkıp kapıdan girerler ve onlardan başkası giremez. Oruçlular girdikten sonra kapı kapanır ve artık oradan hiç kimse giremez.”

-Ebu Said el-Hudri’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, kendisi için bir gün oruç tutan kimsenin yüzünü, bu oruç sayesinde cehennem ateşinden yetmiş senelik bir mesafeye uzaklaştırır.” 

-Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ramazanın faziletine inanarak ve mükafatını umarak oruç tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.”

-Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Ramazan geldiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır.”

-Ebu Ümame’den: Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bana Allah’ın beni yararlandıracak olduğu bir şey emret. Şöyle buyurdu: “Oruç tutmalısın, çünkü oruç gibi bir ibadet yoktur.”

Konunun daha iyi anlaşılması için Hâce Hazretleri’nin (ks): “Oruç, ihlâs ve takva ile ruhu süsleyip ruhu illiyyine ulaştırır” konulu sohbetlerinden bazı kesitleri birlikte okuyalım inşaallah...

Devam edecek...

 

Kaynaklar:
-Hak Dini Kuran Dili, Elmalılı Hamdi Yazır
-Tefsir-i Kebir, Fahruddin Razi
-Fizilalil Kuran, Seyid Kutup
-Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni
-Ahkami’l-Kuran, İmam Kurtubi
-Riyazü’s-Salihin

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır 3

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -3 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

Mürşidi Kamilin Huzurunda Edeb Nasıl Olmalıdır? -3

 

Konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz:

19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz, derdini anlatmalıdır. 

Bu manada bazen zahirde konuşmasak bile gönlümüzden yanlış düşünceler geçirebiliyoruz. Cenabı Hakk’ın en büyük lütuflarından birisi dostlarının bizlere tenezzül edip konuşmalarıdır. Maddi ve manevi sorunlarımızı dinlemeleri ve bizlere bazen fıkhi açılardan yapacağımız işlerde yol göstermeleri, bazen de manevi yani kalbî hastalıklarımız için teşhis koyup tedavi uygulamaları elbette ki büyük bir ikramdır. 

İşte bu gibi durumlarda bazen büyüklerle görüşmede uygun anları kestiremeyebiliyoruz. Biz istiyoruz ki biz müsait olduğumuzda bu isteğimiz gerçekleşsin. Hâlbuki onlar bizler gibi her an muhayyer olamayabilirler. Bizler hep zahirde gördüklerimizle amel ediyoruz. Oysa onların vazifeleri gereği farklı halleri, bunun neticesinde yorgunlukları olabiliyor. Bundan dolayıdır ki, bizler durumlarımızı vazifeli arkadaşlara izah edip beklemeliyiz. Onlardan izin çıktığında gönül ferahlığı ile huzurlarına varıp, edepli bir şekilde, kısa ve öz kelimeler seçerek halimizi arz etmeliyiz. Onlardan gelen cevabı da hem can hem de gönül kulağı ile dinleyip gerekeni yapmalıyız. 

20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir. 

21- Allah Teâlâ’nın (cc) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır. 

22- Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir. 

23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allahu Teâla’yı (cc) tanımak ve bilmek için geldim, demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır. 

24- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır. 

25- Mürşidi emretmedikçe başköşeye geçmemelidir. 

26- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır. 

29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.

Bu hal normal hayatta bir yolculuk esnasında olabildiği gibi, tasavvuf yolunda yürüyen müridan içinde geçerlidir. Yani bazen intisab etmeden önce veya sonradan okuyarak elde ettiğimiz bilgiler ile mürşidimizin karşısına gelip, onların sohbetlerindeki bilgilerle karşılaştırma yapmamalıyız. Eğer bu manada nefsimiz bize iğvaat verirse üzerine basıp, müsait bir ortamda mürşidimize konuyu sual edip anlamaya çalışmalıyız. Bunun aksi durumlarda onların önüne geçmiş oluruz. 

30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya özen göstermelidir. 

Bugün artık mektup kalmadığı için bunu yapmak mümkün görülmemektedir. Fakat bugün telefon ve mesaj gibi şeylerle bu ihtiyaç karşılanır oldu. Bu konuda da edepli olmak zorundayız. Onları vakitli vakitsiz aramak veya mesaj göndermek uygun olmayabilir. Öncelikli olarak yakınlarındaki bir kardeşimizden müsait olup olmadıklarını sormalı, ona göre hareket etmeliyiz. Müsait değillerse aradığımız kardeşimize hürmetlerimizi bildirdiğimizi söyler, söyleyecek bir şeyimiz varsa onu da söyleriz. Daha sonra bize gelecek cevabı bekleriz. 

31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır. Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır. 

33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır. 

34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye çalışmamalıdır. 

35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır. 

36- Şeyhinden olağanüstü hal ve keramet beklememeli ve istememelidir. 

37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç kimseye vermemeli ve satmamalıdır. 

38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır. Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır. 

40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı vurarak sertçe örtmemelidir.

41- Bir mürşid müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkânsızdır. 

42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır. 

43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla bakmalıdır. 

44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı bulundurmak gerekir. Çünkü nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya yağmurun yağması gibi yayılır ve onu ancak ihlası ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder. 

45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan durmalıdır. 

46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanından çıkıp gitmelidir. 

47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı olmalıdır. 

48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürit güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenabı Hakk’a (cc) istiğfar etmelidir. 

49- Hizmet ederken gerek mürşid, gerek diğer müritler, gerekse de misafirler için yaptığı hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmalıdır. 

51- Mürit mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşid ister dua eder, isterse etmeyebilir. 

52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir. 

53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır. 

54- Mürit herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır. 

55- Mürşidini ziyarete geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır. 

56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır. 

57- Mürşid herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindir diye sevinmelidir. 

58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna göre davranmalıdır.

Yazımızın ilk kısımlarında mürşi-danı izam hazeratına niçin edeb göstermemiz gerektiği, son kısmında da mürşidi kâmile edebin nasıl olması gerektiği konusunu maddeler halinde sâdatı kiramdan Fethullah-ı Verkânisi (ks) hazretlerinin eserinden faydalanarak izah etmeye çalıştık. 

Belki tekrar olacaktır, fakat şurasını ehemmiyetle belirtmek isteriz ki, bu zevatı kiram Hak Teâlâ Hazretleri’nin yeryüzünde gerçek manada muhatap aldığı kâmil insanlardır. Bizler bilsek de bilmesek de, anlasak da anlamasak da Allah Teâla’nın onlarla bir yakınlığı vardır.

Onlar Allah’a (cc) yakınlaşmak için gayret ettiklerinde, hadisi kudside buyurulduğu gibi, Hak Teâlâ onların gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı oluyor. Bunun neticesinde de Allah (cc) tarafından onlara bizlerin okuyarak öğrenemeyeceğimiz ilimler veriliyor. Onlar basiretleriyle bizlerin göremediği hakikatleri görüyorlar. Ferasetleriyle bizlerin fehmedemediği anlayışlara ulaşıyorlar. Ayeti kerimede Rabbimiz celle ve âla hazretleri;

“Allah sizden iman edenleri yükseltir. Kendilerine ilim verilmiş olanları ise dereceler ile yükseltir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücadele, 11) buyuruyorlar.

Gavsu’l-Âzam Seyyid Abdulkadir Geylani (ks) bu işte seçimin Yüce Mevla’ya ait olduğunu belirterek öyle buyurdu: ”Velayet halktan değil, Cenabı Hak’tan gelir; veliliği kullar değil, Yüce Allah verir.”

Bizler bu zatlarla ilgili yersiz düşünceleri bir tarafa bırakıp Rabbimiz’in yeryüzünde risaletten sonraki en büyük lütfu olan velayet müessesesine ve Allah’ın (cc) veli kullarına sırtımızı dönmeyelim. Bu azim nimetten faydalanmak için onların kapılarından ayrılmayalım. Onları Allah (cc) sevmiş, onların kablerini kendi has odası olarak buyurmuş. Dolayısıyla onları sevmek ve onlarla birlikte olmak Allah’ı (cc) sevmek ve O’na yakın olmaktır. 

Bu sevgi ve yakınlığı doyasıya yaşamayı Rabbimiz bizlere lütfeylesin.

Yazımızı Emir Sultan Hazretleri’nin bir şiiriyle hitama erdirelim:

Gerçek âşıklara sala denildi,
Dertli olan gelsin, dermanı buldum.
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum.

Akar gözlerimden yaş yerine kan,
Zerrece görünmez gözüme cihan,
Deryalar nuş edip kanmaz iken can,
Âşıklar kandıran ummanı buldum.

Âşıklar meydana doğru varırlar,
Erenler cem olmuş verir alırlar,
Cümle evliyalar divan dururlar,
Cevahir bahş olan dükkânı buldum.

Açılmış dükkânlar kurulmuş pazar,
Canlar mezad olmuş, dellaller gezer,
Oturmuş ümmetin beratın yazar,
Hakk’a mahbub olan sultanı buldum.

Emir Sultan der ne hoş pazar imiş,
Âşıklar meydan edip gezer imiş,
Cümlenin maksudu ol didar imiş,
Hakk’a karşı duran divanı buldum.

 

Yazar:  Vahdettin Şimşek

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort