JoomlaLock.com All4Share.net

İŞİMİZ ÇOK, YÜKÜMÜZ AĞIR FAKAT MENZİLİMİZ MÜBAREKTİR

İşimiz çok yükümüz ağır fakat menzilimiz mübarektir

İşimiz Çok, Yükümüz Ağır Fakat Menzilimiz Mübarektir - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 125 - Mayıs 2018

 

İşimiz Çok, Yükümüz Ağır Fakat Menzilimiz Mübarektir

 

Cenabı Hak, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanı’nda Hazreti Âdem’den, Peygamberimize kadar gelen peygamberlerden bir kısmının hayatlarını, yaşadıkları zorlukları, başlarından geçen imtihanları bizlere bildirmiş. Peygamber efendilerimizin ve sadakatla onlara tabi olan ümmetlerinin nice zorluklara rağmen Allah’a kullukta sebat ettiklerine bizler şahit oluyoruz. Peygamber Efendimiz’in ve güzide ashabının gerek müsbet gerek menfi manada başlarından geçenler hepimizin malumu, her biri müstakil bir destan gibi hafızalarımıza yer etmiş elhamdülillah. Onlardan sonra günümüze kadar yaşanan tüm hadiseler de büyüklerimiz tarafından kaydedilmiş; kimi zaman sadırdan sadıra, kimi zaman da satırdan satıra aktarılarak bize ulaştırılmış.

Geriye dönüp baktığımızda her dönemin müminlerinin kendilerine göre çok ciddi sıkıntılar çektiğini, değişik belalara mübtela kılındıklarını; neticede sabredenlerin ve rıza-yı İlahi çerçevesinde hareket edenlerin haklarındaki takdire göre zaman zaman bu dünyada da selamete kavuştukları görülse de mutlak manada ahiret saadetine nail olduklarına inanıyoruz. Şüphesiz her dönemin insanı da; “Bizim başımıza gelen bu sıkıntılar şimdiye kadar kimsenin başına gelmemiştir.” diye düşünmüştür. Çünkü imtihan ağırdır, tahammülü zordur. Hele ki Cenabı Hakk’ın kahrına da, lütfuna olduğu gibi rıza göstermek ciddi bir kemalat gerektirmektedir. Rabbimiz, Efendimiz’in mübarek beyanlarına göre “Bela ile en çok Peygamberleri, sonra da derecesine göre müminleri mübtela kılar.” Yani bu sıkıntılar bir manada Rabbimiz’in kuluna olan ilgi ve alakasının da göstergesidir. 

Şimdi bizler de her yönden ciddi imtihanlarla karşı karşıyayız. Zannediyoruz ki çektiğimiz sıkıntılar bize kadar kimsenin başına gelmemiştir. Müslüman milletlere önder olma vazifesi ilahi takdir ile kendisine biçilmiş memleketimiz, bu yüzden bizi en büyük düşman olarak gören batılı devletlerin her yönden kıskacı altında bulunmakta, bunaltılmaktadır. Milletimizi ve devletimizi ifsad için her türlü alçaklığı denemekten geri durmayan bu güçler, siyasi olarak başaramadıklarını, askeri olarak denemekte; bunu başaramayınca ekonomik manipülasyonlara başvurmakta; bundan da istediği neticeyi elde edemeyince en büyük kozlarını milletimiz ve devletimizin mayası olan İslamî dinamiklerimiz üzerinde oynama çabasındalar. Gerçi dinimiz üzerinde oynanmaya çalışılan oyunlar neredeyse İslam’ın ilk zamanlarından beri süregelmektedir fakat son dönemde o kadar gemi azıya aldılar ki hiç utanmadan, sıkılmadan ellerinden geleni açıkça ortaya koymaktan geri durmuyorlar. 

Bu yazıyı yazdığımız zaman Şaban ayı içerisinde, tabiri caizse Rasulullah Efendimiz’e misafir bulunduğumuz kıymatli bir zaman diliminde idik. Sizler elinizdeki bu dergiyi okurken de Şaban ayından Ramazan-ı Şerif’e doğru geçişin huzurlu ikliminde bulunacağız inşaallah. Ümmetin kâhir ekseriyyeti olarak bu mübarek mevsimden elbette ki beklentimiz yüksek. Çünkü bizler, ehlisünnet Müslümanları olarak bu ayların faziletine, Allah’ın bu mevsimlerde lütuf ve nimetlerinin bolluğuna, bizleri afv ve merhamet etmek için bu mübarek mevsimleri en büyük vesilelerden kıldığına inancımız tamdır.

Bu aylardan beklentimiz yüksek, yüksek olmasına da ya vaziyetimiz… Malumdur ki kuvvet ve kudret sahibi Yüce Mevlamız’ın inzal ettiklerinin cemalinden mi yoksa celalinden mi olacağı kulun hazırlamış olduğu zeminle yakından alâkalıdır. Zira yüksek beklentileri karşılamak için yüce himmet sahibi müminlerden bulunmak lazımdır. Ancak halimiz hem ümmet olarak hem de millet olarak pek iç açıcı görünmemekte. Elbette istisnalar var elhamdülillah. Ancak ümmet olarak dini doğru anlama ve istikamet üzere bir hayat sürme gayretimiz oldukça azaldı. Dünyamız ve içindekiler için var gücümüzle çalışırken meseleler ahirete taalluk ettiğinde başta gaflet ve atalet olmak üzere birçok bahane peşimizi bırakmıyor. Hâlbuki bizlerin dinimizi daha iyi anlama ve yaşama gayreti içerisinde olmamız gerekmektedir. Hem de dünyaya verdiğimiz meyil ve himmetin çok daha fazlasını dinimize vermeliyiz. 

Kulluk hususundaki gayretimizi hat safhaya ulaştırıp yaşadığımız zaman diliminde ve içerisinde bulunduğumuz şartlarda Rabbimiz’in rızasına ve Efendimiz’in hüsnü şehadetine uygun olan amelleri tespit etmeli ve bu mefkurenin neticesinde ortaya çıkan amelleri yerine getirme hususunda her türlü meşakkate tahammül göstermeliyiz. Biz bunu büyüklerimizin hayatlarında da görüyoruz. İmam Rabbani hazretlerinin Serhend’de yaşadığı hemen hepimizin malumudur. Serhend, Hindistan’da bir şehir. İmam Rabbani hazretleri zahiri ve batıni ilimlerle mücehhez büyük bir alim. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şekliyle bir tefekkürün neticesinde buyurmuşlar ki; “Bu bölgede en makbul ibadet kurban kesmektir.” Çünkü bölge halkı ineğe tapmakta. Böylesine yanlış bir fiilin işlendiği bir ortamda olması gerekeni tespit etmiş, yapılması gerekeni hem kendi nefsinde hem de bölgedeki Müslümanlar nezdinde icra etmek için gerekenin yapılması için gayret sarf etmiştir.

Mesela geçmişte Çeçenistan’da, Afganistan’da, Keşmir’de; şimdilerde Arakan’da, Suriye’de, Irak’ta fiilen cihad etmek en makbul amel olarak düşünülebilir. Çünkü bu memleketler düşmanlar tarafından işgal edilmeye, dinleri ve mukaddesatları ayaklar altına alınmaya, ırz ve namusları payimal edilmeye çalışılmaktadır. Bunun için onlar fiilen bu zalimliğe direnmeyi, dünyanın değişik yerlerinde bulunan Müslümanların da destekleriyle her türlü çabayı sarf etmeyi kendine en mühim vazife görebilir. Elbette mesele buraya gelene kadar yapılanlar, yapılması gerekenlerle alakalı muhasebe ihmal edilmemeli. Ancak “işti başa geldi” demişler. bu saatten sonra mücadele o toprakların insanları için olmazsa olmaz.

Gelinen noktada Türkiye Müslümanları olarak bizler de benzer bir tefekkür ile evvela sorunları tespit etmeli, bu sorunlara Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çözümler üretmeli, neticede üretilen bu çözümler doğrultusunda amel etmeyi de geciktirmemeliyiz. Tabi bu mefkûrenin ve dolayısıyla varılan neticenin sıhhatli olması onu üreten zihnin kalbe bağlı çalışması, kalbin de iman ve ihlas nurlarıyla münevver olması lazımdır. Şöyle kabaca bir düşünecek olursak tabii ki aklı başında herkesin kendince yaptığı bir takım tespitleri görmek mümkün. Bu tespitlerden daha önemli bir şey var ki o da bu problemlerin çözüm sıralamasıdır. Bu sıralama eğer doğruca yapılırsa, ki bu doğru zaman, mekan ve şartlara göre değişiklik arz edebilir, ondan sonrası için biiznillah önemli bir mesafe kat edilmiş olur. 

Müslümanlar olarak elbette biz her meseleye iman ve İslam penceresinden bakmak zorundayız. Demek ki hem kendi selametimiz hem de memleketimiz ve ümmet-i Muhammed için en doğrusu dinimizin bize gösterdiği ufka doğru yürümek, yani kâmil imana, salih amele ve övülmüş ahlaka kavuşmak için dinimizi doğru anlamak ve güzelce yaşamak durumundayız. Bizim için her meselenin çözümü, dünya huzuru ve ahiret saadeti buna bağlıdır. Buradan başlarsak, yani tecdid-i iman ile yeniden bismillah diyebilirsek; gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek askeri her problem Nusret-i İlahî ile kökünden hallolacak. 

Fakat heyhat ki, bizler bu anlayıştan fersah fersah uzağız. Özellikle son yıllarda yaşanılan dini özgürlük sebebiyle rahatça hareket edebilen, adeta elini kolunu sallaya sallaya faaliyetlerini yürütebilen cemaat ve cemiyetlerin birçoğu ıslah yerine ifsat hareketleri yürütmektedirler. Akıllarını, dolayısıyla kendilerini putlaştırarak her şeyi kafalarına göre kabul ya da reddetmekteler. Böylelikle kulağa hoş gelen, nefse hitap eden söylemlerle insanların zihinlerini bulandırmakta, kalplerini bozmaktalar. Üstelik bu yapılanlar, birilerinin dediği gibi bilim/ilim adamlarının samimi gayretlerinin neticesinde istemeyerek ulaştıkları kötü sonuçlar olarak değerlendirilmemeli, yani -hâşâ- bir içtihat hatası olarak; “isabet ederse iki ecir, edemezse bir ecir alır” gibi bunlar için asla düşünülemeyecek benzetmelerle bizlerle alay edilmemelidir. Bu yapılanlar yazımızın başında da belirttiğimiz gibi küresel güçlerin tezgâhladığı ve artık yapacak başka bir şeyleri kalmadıkları için çaresizliklerinden tam kalbimize, iman ve ihlas merkezimize hamle yapmakta, bu satılmış hainleri bize karşı bizden bir hançer olarak kullanmaktalar.

Son günlerde sıkça karşıladığımız hadiseler işte bu hamlelerin tezahürüdür. Birileri ulemayı ilzam ederek otoriteye olan güveni sarsma görevini ifa ederken, diğerleri de bu otoritenin yerine kaim oldukları imajıyla meseleleri çarpıtarak asli mecrasının dışına çıkarmaya çalışmakta; bunun neticesinde de ortaya bu abuk subuk fikirlerle sapıtmış, amelsiz, kural tanımaz, köklerine karşı saygı ve sevgiden yoksun acuze bir topluluk çıkıverdi. 

Son günlerde Fatih Camii merkezli haberlere hemen hepimizin aşinalığı vardır. Önce feminizm illetine müptela birkaç kendini bilmez cami içerisinde bilinçli bir takım manevralar yapmış, solak medya bu işi abartarak gündeme taşımış, neticede de esas provokatörler piyasaya sürülmüştü. İçlerinden bir tanesinin “Biz erkeklerle aynı ortamda çalışabiliyor, aynı sınıfta ders dinleyebiliyoruz. (Sanki bunlar dinimizce makul ve meşru şeylermiş gibi.) Ama camiye gelince direkt arka safta kalıyoruz. Eskilerden kalma bir laf var; kadının ibadeti evinde makbuldür, diye. (Bu laf dediği ile ilgili mevzuya atıfta bulunan hadisi şerifler mevcut ki bu ifadenin de çok bilinçli kullanıldığını düşünüyorum. Hedef Peygamberimiz’in ifadeleri üzerinden doğruca dinin ana kolonlarının hiçe sayılmasıdır) Böyle şeylere itibar etmiyoruz. Camide de hak ettiğimiz yere, erkeklerle aynı ortamda ibadet etme hürriyetine kavuşmak istiyoruz.” dediğini hepimiz dehşetle izledik. 

Subhanallah… Bu din yeni nazil olmadı. Bu kadar yaşanmışlık, bu kadar uygulama, bu kadar içtihat. Hiç birisi dini bunlar kadar anlayamamış(!), alimlerimiz ömürlerini -hâşâ- boşa geçirmişler. Hatta sahabi efendilerimiz de dâhil, ulemamızın kalpleri de bunlar kadar temiz(!) olmadığından böyle gereksiz tedbirlere başvurmuşlar. 

Ama şöyle bir düşününce bunlar ne kadar da normal. Bu zalimler evliya ile uğraştılar sesimiz çıkmadı, sahabiye dil uzattılar bir şey demedik, Peygamberimiz’in uygulamaları ve mübarek sözleri ile istihza ettiler sustuk, Kur’an’a ve onun vaizi Allahu Teala’ya alenen iftira ettiler görmezden geldik. Bu kadar kıymetli şeyleri savunmayınca bunlara göre çok daha kenarda kalabilecek meseleleri irdelediğimizde de olumlu neticeler elde edemiyoruz, kimseye derdimizi anlatamıyoruz.

Rabbimiz’den niyazımız odur ki bu hadiseler bize merkezden ne kadar da uzaklaştığımızın, savrulmuşluğumuzun farkına varmak için birer ikaz ve ibret olsun. En önemli meselemizin imanî meseleler olduğunu anlamamıza, yapmamız gerekenin Allahu Teala’yı razı edecek hayırlı ameller icra etmek olduğunu kavramamıza teşvik olsun. Bildiğimiz bir şey var ki yolumuzun daha çok uzun olduğudur. Bu hususta ye’se düşmemek ve ümitle gayret etmek için büyüklerimiz buyurmuşlar ki; “Bir dağ ne kadar ulu olursa olsun kenarı yol olur.”

Gayret bizden, tevfik ve inayet Yüce Rabbimiz’dendir.

 

Yazar:  Abdülkadir Visâlî

 

Bu kategoriden diğerleri: « MÜRİDİN, İHVAN İLE OLAN ADABI -2

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort