JoomlaLock.com All4Share.net

İNSAN, ALLAH’IN (CC) YANINDA GÖNLÜYLE İNSANDIR

İnsan, Allah (cc) Yanında Gönlüyle İnsandır - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 113 - Mayıs 2017

 

İnsan, Allah (cc) Yanında Gönlüyle İnsandır

 

Kainatın halıkı, ilahı Allahu Teala’dır, dolayısıyla insanın asli vazifesi de O’na kulluğu mükemmelleştirmektir. İlim bunun en güzel vasıtasıdır, en güzel sebebidir.

Derslerde çocuklara bunu da vermeye çalışalım. Yani ilmin gayesini, ilmin ne için okunması gerektiğini… Bu anlamdaki mana anlaşılamazsa gence abesle iştigal gibi gelir. “Niye bu emek, niye bu zahmet, niye bu kadar uğraş…” gibi gelebilir. Ama bilse ki bu öğrendiği şeyler kurbiyyetin sebebidir, Allah’a yaklaştıracak olan vesilelerin âzamlarındandır, o zaman dört elle sarılır, onun zerresini zayi etmez. İlmin bir harfinden, bir harekesinden geçmez. Varlığıyla onu tutar. 

Gençler! Cenabı Hak insanlığa iki büyük nimet vermiştir. İnsanlık ancak bu iki nimetin kıymetini bilip onlara layıkıyla sahip olursa varlığının şükrünü yerine getirmiş olur. Yoksa nankörlükten çıkamaz. Ne kadar okursa okusun, ne kadar yazarsa yazsın şükrü yerine getirmemiş olur. İman da o iki şeyden mürekkeptir. İnsanı mümin kılan bu iki kavramdır.

Veda Hutbesi’nde de Hazreti Peygamber bize bunları bıraktığını ifade etmiştir. Yani O’na adeta Cenabı Hak veriyor, O da Hak adına bunları bize emanet ediyor. Bizi zengin kılacak, bizi Allah’a yakın kılacak, yaklaştıracak, Allah’ın rızasını elde etmemizi sağlayacak en büyük sermaye bu iki şeydir. Bu ikisi olmadan o hayatın kemal bulması mümkün değildir. 

O iki şeyin biri Kur’an-ı Kerim, biri de adeta kendisi: sünnet-i Rasulillah, kendi yaşantısı. Kur’an’ın tefsiri olan kendi yaşantısı... Bazı kaynaklarda da bu ehli beyt olarak zikrediliyor. Ehli beyt de olsa aynı şeydir, ehli beyt de Peygamber’in devamıdır. 

Kur’an-ı Kerim; “Kur’an’ı” tarif ederken onun bir zikir, bir ilim, bir nur olduğunu ifade etmiştir. Yani aydınlatıcı bir güneş, unutturmayan, unutulması mümkün olmayan bir bilgi; zikir bu anlamda… Temizleyici, tezkiye edici, arındırıcı… Kur’an’da Kur’an’ı anlatan daha farklı ifadeler de var ama özetle Kur’an-ı Kerim’i Rabbimiz bir bilgi kaynağı olarak bize tanıtıyor. İlim diyoruz buna…

Rasul-i Kibriya’yı tanıtırken de bize ahlakın membaı olarak gösteriyor: “Sen mükemmel, muazzam bir ahlak üzeresin.” Efendimiz de kendini tarif buyururken: “Ben ahlakı tamamlamak için gönderildim, güzel ahlak üzere gönderildim.” diyor. Yani ahlakın mürşidiyim, muallimiyim buyuruyor. 

İnsan için iki kaynak bu: Birisi ilim, bir diğeri ahlak. Dedik ya, iman da bu ikisinden oluşuyor. “La ilahe illallah Muhammedurrasulullah”. Tevhid, bilmeyi gerektiren bir hadisedir. Muhammedurrasulullah örnek alınması gereken birisidir, numunedir. Birisi bilginin kaynağıdır, adeta tevhid Kur’an’ı tarif ediyor; Muhammedurrasulullah da Efendimiz’i temsil ediyor, ahlakı temsil ediyor. 

İlim kadar biz ahlakı da baz almazsak sahil-i selamete ulaşamayız. Ahlakımız da mükemmel olmak durumundadır. Çünkü Rasulullah buyuruyor ki: “Yarın kıyamette, cennette bana en yakın olacak olanınız ahlakı en güzel olanınızdır.” “İnsanın malayaniyi terk etmesi onun müslümanlığının mükemmelliğindendir.”

Yani malayani nedir; ahlaksızlıktır. Malayaniyi terk; insanın dinine ve dünyasına faydası olmayan belki de zararı olan şeyleri terk etmesidir. Bu yüzden her iki sahada da gayret göstermek durumundayız. Hem ahlakımıza itina göstereceğiz hem bilgimize… Hem temiz bir bilgiye ulaşmaya gayret edeceğiz hem de o bilgiyi yaşayarak onunla ahlakımızı güzelleştirip Hazreti Peygamber’in muhabbetine O’nun sevgisine, O’nun isr-i manevisine/manevi izine, O’nun ruhaniyetine ulaşıp O’nun tasarrufu altına gireceğiz. O zaman o bilginin bize çok ciddi bir faydası olacak. Okuduğumuzun, yazdığımızın, öğrendiğimizin büyük faydası olacak. 

Şimdi düşünün ki bazı üniversitelerde özellikle belli bir meslekle alakalı üniversitelerde staj dönemleri vardır. Misal ilahiyatta okuyan talebeler öğretmenlik de yapabilir düşüncesinden bir dönem okullara gittiler, staj yaptılar, okullarda ders verdiler.

Sizler de İmam Hatipte kısmen bunu gördünüz, imam olabilirsiniz düşüncesiyle sizi belli camilere hutbe okumaya, namaz kıldırmaya gönderdiler. Belki bir seferlik bile olsa bu bir tatbikattır. Tıp talebeleri için bu daha uzun süreçlidir. Onların dersleri belli bir zamandan sonra sınıfta değil de hastanedeki servislerde geçer. Öğrendiklerini adeta hastaların üzerinde müşahede ederek, gözlemleyerek bilgilerini pekiştirirler.

Mesela sanat okuluna giden birisi belli bir dönemde notunu tamamlayabilmesi için bir atölyede staj yapması lazımdır. 

Medrese talebesi de bir nevi böyledir. Medresede öğrendiklerini tasavvuf berzahında tatbik etmeli, staj yapmalı. Medresede öğrenecek, tekkede yaşayacak. Orada, öğrendiklerini tatbik edecek. Yoksa o bilgi onda ham kalır. Sırf bilgi derecesinde kalır; marifete, irfana dönüşmez. Önemli olan, bilgiyi marifete ve muhabbete dönüştürmektir. Çünkü insanın yaratılış gayesi bu iki şeydir: Marifetullah ve muhabbetullah… Allah’ı bilmek ve O’nu çok sevmek… Bilgi marifete ve muhabbete intikal etmelidir. Bunun için ahlak, bunun için tasavvuf, bunun için zikir, bunun için rabıta ve sair tasavvuf yolunda olan uygulamalar… 

İnsan; gönlüyle insandır gençler... İnsan, Allah’ın yanında gönlüyle insandır. Cenabı Hak gönle değer veriyor. Şeriat buna kalp diyor tasavvuf gönül diyor, aynı şeydir. Gönül, kalp dediğimiz varlığın soyut halidir. Daha mufassal halidir. Kalp dediğimiz nesne mücmeldir. Gönül mufassal, çok açıktır; bu yüzden insan gönlüyle insandır. Bu ilimleri gönle indirmek durumundayız, onları gönülde işlemek durumundayız. Gönül vitrininde sergilemek durumundayız, çünkü Cenabı Hak gönle nazar ediyor, zahirimize bakmıyor, gönlümüze bakıyor. 

Bu yüzden gönlümüzü neye veriyorsak veya gönlümüzü ne ile dolduruyorsak onun rengine boyanıyoruz. Gönlümüzü eğer dünyaya, sivaya, gaflete veriyorsak, gönlümüze onlar girip yer ediyorsa onların rengine bürünüyoruz. Rengimiz masiva oluyor. Misal bir rengin koyusunu, açığını düşünün; masiva koyulaştıkça Allah esirgesin küfre, şirke kadar gidebilir. Açık renkleri fısk olur, fücur olur, mekruhat olur, şübühat olur… hepsi masivadır. Gönülde bunlar görünür. Yakışık alır mı Allah’a karşı bunları sergilemek? 

Ama gönlümüzde huzur olursa, huzura verirsek gönlümüzü; gönlümüzde zikir olursa, gönlümüzde sevgi olursa gönül bunların rengine boyanır. 

﴾ صِبْغَةَ اللّهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ ﴿

Allah’ın boyasıyla boyanmış olur gönül, Allah’ın nuruna boyanır, tecelliye boyanır. O’nun sıfatları, O’nun fiillerinin tefekkürü, alt yapısı… gönülde bunlar olur. Gönülde ahlak-ı Muhammediyye olur, sıfat-ı ilahiyye olur, esma-i hüsna olur. Bu sefer o gönül muazzam bir bedesten olur, bir kuyumcu çarşısı olur. Cenabı Hak oraya nazar ettiğinde orada cevherler görür. Gönülde iman gibi ihlas gibi takva gibi vera gibi paha biçilemeyecek kıymetli mücevherat olur. 

Ebul Hasan Harakanî (ksa) öyle buyurur ki; Allahu Teala bir kula kamil bir imandan, mükemmel bir imandan sonra, seven bir gönülden, zikreden bir dilden daha büyük bir ikramda bulunmamıştır. Sevmeyi bilen, sevebilen bir gönül, bir kalp ve doğruluk üzere Allah’ı zikreden bir dil… İmandan sonra bundan daha büyük bir nimet insanoğluna verilmemiş... 

Bunları niye söylüyoruz, bilgi/ilim bizi bu noktalara getirmeli, bizi buralara sevk etmelidir. Adeta ilim bir pusula olmalı biz ona baktıkça bu istikametlerde seyretmeliyiz. Yoksa farklı yollara sapabiliriz. Kainatta bu kadar bilen insan var. Bilgi sahibi insan çok. Bunlar gerek teoloji alanında olsun yani dini ilim sahalarında olsun gerekse bilimsel bilgiye sahip olsunlar, fiziki bir bilgi olsun.

Misal Nobel ödülü almış fizikçiler var, kimyacılar var, tarihçiler var; var var var… Çok bilen insanlar var ama bakın ki bunların kaçta kaçı Allah’ı bilmiş ve bulmuş? Allah’a layıkıyla bir kulluk yapmak için bir gayret içindeler? Kaç tanesinin pusulası onlara Hakk’ı göstermiş? İstikamet menzili üzere ilerleyebiliyorlar? Bırakın fizikçisini, kimyacısını şeri ilimleri tahsil etmiş nice insanlar sapıtmışlar. Hadis, tefsir, akaid okumuşlar, sapıtmışlar. Felsefeye girmişler çıkamamışlar. Ne kadar insan şaşırmış. Namazı terk etmişler, namaz kılmamışlar, namazı farklı yorumlamışlar. Sizler de bunları işitiyorsunuz, görüyorsunuz, okuyorsunuz. Allah onları hidayet etsin, bizi de öyle olmaktan muhafaza etsin. 

Her şey zıddıyla bilinir. İlim bizde güzel ahlak olmazsa, güzel ahlaka dönüşmezse; kibir olur, gurur olur. İlim kibre dönüştüğünde varacağımız noktalar; o saydığımız adamların vardığı noktalar olur. Namaz kılamaz duruma geliriz, oruç tutamaz duruma geliriz. Bu sefer şeytan her şeyi kafamıza göre bize tevil ettirir. Kalkar Âdem’e (as) baba ararız. Âdem’den önce bir insanın varlığına inanmak şirktir. Âdem’den önce bir insan vardı demek ve onu Âdem’e baba tutmak Allah’a şerik koşmaktır. 

Âdem’e baba ararız, Hazreti Meryem’e koca ararız. Sanki böyle bir şeyi yapmak Allah’ın kudretinden eksikmiş gibi illa bunların bilimsel izahını, mantıki izahlarını yapmak isteriz, şeytan bizi buna zorlar. Bu, kibrin neticesidir. Niye? “Biz batılı feylesoflardan geri kalmayacağız, onların seviyesini yakalayacağız.” Halbuki bize böyle bir emir verilmemiş ki. Bu aşağılık kompleksinden başka bir şey değil. 

Darwin teorisinde anlatıldığı gibi, maymunlardan insan olmadı böyle bir şey yok. Ama Kur’an’da insanların maymun olduğuna dair ayetler var. Bazı kavimleri, toplulukları Cenabı Hak isyanlarından dolayı maymunlaştırdığını, köpekleştirdiğini ve domuzlaştırdığını buyuruyor ayeti kerimelerde. Domuz olan kavimler var, köpek olanlar var, maymun olanlar var.

Burada bu toplumların fiziken, biyolojik olarak köpek olmaları, domuz olmaları çok önemli değil; ahlak olarak, anlayış olarak domuzlaşmaları, tihniyet olarak köpekleşmeleri, maymunlaşmaları bu daha önemli… Asıl Kur’an’ın dikkat çekmek istediği nokta budur. 

Bugün Darwin Teorisi’ni kabul edenler maymunlaşmış demektir. Şimdi bir müslümanın Darwin’e inanması, insanın maymundan geldiğine, insanın atasının maymun olduğuna inanması nasıl insanı maymunlaştırıyorsa, bu nasıl bir anlayışsa; Batı felsefesini yakalayabilmek için, Batı bilginlerinin seviyesine ulaşabilmek için bu denli bir komplekse kapılıp dini yalanlamak, dinin verilerini böyle tevil ile zorlama ile farklı anlamların içine sığdırmak hayvanlaşmaktan başka bir şey değildir. Çünkü Allahu Teala onlar için buyuruyor ki; 

﴾أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ ﴿

Onlar dört ayaklı hayvan gibidir, azgınları o dört ayaklı hayvanlardan da azgın ve aşağıdır. Küfürde azgınları hayvanların da azgınları gibidirler, “belhum edal” belki onlardan da aşağıdadırlar. 

Allahu Teala’nın onlar hayvandır diye tarif buyurduğu bu topluluklara özenerek hayvanlaşmaya çalışmak nasıl bir idraktir? Bunun Darwinizm’den bir farkı var mı? Düşünün… 

İşte bunlar bu duruma nasıl geçtiler? Hani ayeti kerimede mahşeri tarif ederken Cenabı Hak buyuruyor ya; “Ashab-ı yemin, Ashab-ı şimal…” Bunları zaman içinde siz de ilerleyen derslerinizde göreceksiniz; sağ grup, sol grup…

Kur’an-ı Kerim bunu kitabını sağından alanlar, solundan alanlar diye tarif eder. Rahmet ehli, lanet ehli; cennet ehli, cehennem ehli… Görenle görmeyen gibi farklı kıyasları vardır Kur’an’ın… İşte bunlar da solaklaşmışlar, kafaları sağa değil de sola çalışınca rotayı şaşırmışlar, kibirle Batının peşine takılmışlar ahlakı kaybetmişler, İslamî hayatı kaybetmişler, İslam’ın edebini kaybetmişler, İslam’ın nezaketini kaybetmişler.

Sağa devam etselerdi, kamil mümin olacaklardı, muttaki olacaklardı, Rabbimizin belki “yahşallah” diye tarif buyurduğu “Allah’tan huşu duyan” zümreden olacaklardı, “belhumedal” olmayacaklardı, huşu ehli olacaklardı. Cenabı Hakk’ın “onlara sorun” diye adeta görevlendirdiği ekipten olacaklardı. Kur’an-ı Kerim’in “ehli zikir” diye tarif ettiği meseleyi bilenler zümresinden olacaklardı. Kur’an’ın kendilerini ulema ismiyle sıfatlandırdığı إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء kulların içindeki seçilmiş bir zümre, ilim ehli, aydınlanmış ve aydınlatacak durumda olan ehliyetli kişiler olacaklardı.

Ama öyle olmadılar, Allah Rasulü’nün buyurduğu “يلعنه القرأن - Kur’an’ın kendilerini lanetlediği” bir zümre oldular. Allah esirgesin. Bu yüzden bilgiyi iyi değerlendirin ahlaka, amele, ihlasa ziyade önem verin. 

Ben talebeydim, son kitaplarıma gelmiştim, mezuniyetim yakındı ama fıtratımıza Allahu Teala’nın lütfettiği bir güzellikti ki biz tasavvufa çocukluğumuzdan beri meraklıydık. Evliyaya, meşayıha çok büyük itikadımız, inancımız, muhabbetimiz vardı. O vesileyle de o muhabbetle tasavvuf yolunda da karınca kararınca gayret ediyorduk. Derslerimizi, evradımızı, ezkarımızı rabıtamızı, hatmemizi imkan buldukça devam ettiriyorduk. 

Bir rüya gördüm, rüyamda köyümdeyim, Karadeniz’de memlekette kendi köyümdeyim. Benim köyümde bir cami yapmışlar. Cami İstanbul’daki Sultanahmet Camii gibi ama ondan çok daha muhteşem, çok daha görkemli, çok daha güzel büyük bir cami. Camiye öyle hayranlıkla bakıyorum.

Benim köyüm gerçekte de yaklaşık bin haneli, üç dört mahalleden oluşan büyük bir köydür. Çocukluğumda köyümde iki cami vardı, sonradan iki cami daha yaptılar dört cami oldu. Camilerin ikisi evime çok yakın, birisi yaklaşık elli metre diğeri de iki yüz metre var yok, bayağı yakın… 

İşte rüyamda öyle büyük bir cami yapılmış ben müthiş bir hayranlıkla o camiyi seyrediyorum; dışarıdan minarelerine bakıyorum, kubbelerine bakıyorum aklım gidiyor. Subhanallah diyorum bizim köylüler, Allah razı olsun bunlardan, ne güzel bir cami yapmışlar, müthiş bir cami yapmışlar ki bizim hiç haberimiz olmamış, ben böyle bir cami yapıldığını bilmiyorum, gelip bitmiş halini görüyorum. Camiyi yapılırken hiç de görmedik, bilseydik yardım ederdik diyorum. 

Geliyorum caminin ismine bakıyorum, ismini ne koymuşlar diye ama bakıyorum ki henüz bir yazı yok levhasında. Orada birisine soruyorum: 

- Böyle büyük bir cami yaptınız, bu caminin ismini ne verdiniz, diyor ki: 

- Henüz isim verilmedi. Halk buna Yakub Hoca Camisi diyor. Cuma günü Rasulullah Efendimiz (asv) gelecek cuma namazını kıldıracak, açılış olacak. O isim verecek. O yüzden biz isim vermedik ama halk arasında, köy içinde Yakub Hoca Cami diye söyleniliyor...

Benim dedemin ismi de Yakub. Diyorum demek ki dedemin adına yapmışlar camiyi… Caminin içine giriyorum bayılacak derecede içi güzel… A’dan Z’ye her şeyine bakıyorum bir eksiği var mı diye. Benim bakmamdaki neden bir eksiği varsa, yeni yapılmış ya eksiği olabilir, onu da ben yapayım, benim katkım olsun. Hiçbir eksiği yok... Süpürgeliklerine bakıyorum, lamba düğmelerine bakıyorum, elektrik prizlerine bakıyorum, her şeyine bakıyorum hiçbir eksiklik yok. Diyorum ki Subhanallah hiçbir şey de bırakmamışlar kimseye, her şeyi yapmışlar. Geziyorum...

Caminin imamı geliyor, mübarek, nurani bir zat; o caminin imamıymış. Ama tanımıyorum, bizim oralı değil. Düşünüyorum ki devlet dışarıdan birini herhalde göndermiş. Öyle de güzel bir adam… Ona da diyorum ki; 

-Hocam, cami yapılmış benim hiç haberim yok. Bakıyorum ki bir eksiklik var mı, biz de bir şeyler yapsaydık diye ama yapılacak hiçbir şey yok. Hoca diyor ki: 

-Hiçbir eksiği yok, yapanlar mükemmel yaptılar, Allah razı olsun. Sen vakit ezanını oku, diyor bana. Diyorum ki: 

-Tamam okuyayım, minarenin kapısı nerede, diyor ki:

-Minareden değil bak şu kubbenin üstüne çıkacaksın oradan kendi sesinle okuyacaksın. 

-Niye ki, diyorum. 

-Henüz elektriği bağlanmadı. Caminin tek eksiği bu. Elektrik verilmedi camiye. Her şey yapıldı lambalar var ama yanmıyor, elektrik yok. O yüzden sen kendi sesinle ezanı okuyacaksın, diyor. 

Köyde elektrik varken böyle mükemmel olan bir camiye niye elektrik verilmemiş diye şaşırıyorum. Bu sefer de imam diyor ki: 

- Elektriği Rasulullah (asv) bağlayacak. Elektrik O’nun tarafından cuma günü bağlanacak. Ben çıkıyorum, ezan okuyorum. 

Sonra namaz kılıyoruz, ben yine imama soruyorum; Hocam bu caminin ismi ne olacak? O da yine buraya Yakub Hoca Camisi diyorlar ama Efendimiz bir isim verecek, diyor. Ben böyle çok sevinçliyim, muhabbetliyim; camide namaz kılıyorum. Öylece uyanıyorum. 

Uyandığımda da böyle çok heyecanlıyım, sevinçliyim ama o hal beni düşündürüyor camide elektrik niye yok? Bu rüyamı muhafaza ediyorum, bir ehlini bulursam nakledeceğim. Derken Adıyaman’a gidiyorum.

Merhum Raşid Efendi o zaman hayatta, Raşid Efendi’ye anlatayım diyorum, bakayım bana ne buyuracak. Camide yanaşıyorum, fırsat olmuyor, birileri araya giriyor. Bahçeye iniyor, caminin yanında oturduğumuz serin bir bahçe var, oraya iniyor. Ben de bahçeye iniyorum. Bahçede oturuyoruz, yine birileri geliyor, ben bir türlü fırsat bulup anlatamıyorum rüyamı. İçimden Allah’a yalvarıyorum; Ya Rabbi kimse gelmese de şöyle birlikte kalsak ben rüyamı nakletsem. 

Yine biri geliyor, onunla otururlarken Raşid Efendi, o kişiye buyuruyor ki, bir kişi bir rüya görmüş. Köyünde bir cami yapmışlar. O kişinin camiyi görmüş aklı başından gitmiş. Öyle güzel, muhteşem bir cami. İçine girmiş; içi dışı gibi, her şeyi muhteşem. Hiçbir eksiği yok caminin. Bu kişi caminin süpürgeliklerine, elektrik prizlerine, düğmelerine bakmış ki eksik bir şey varsa ben yapayım katkım olsun diye cami de eksik bir şey bulamamış, çok mest olmuş. 

İmamına caminin ismini sorunca caminin henüz isminin verilmediğini, Cenabı Peygamber’in ismini vereceğini söylemiş, O gelip açılış yapacak namaz kıldıracak, isim verecek. Caminin bir tek eksiği var demiş, o imam. O eksik de camiye elektriğin bağlanmaması, caminin elektriği yok. Elektriği de Sultanu’l-Enbiya bağlayacak. 

O kişi şimdi merak ediyor ki, niye elektrik bağlanmamış, böyle mükemmel bir camide niye elektrik yok? 

Devamla o kişiye diyor ki; caminin imamı Şah-ı Nakşıbend hazretleridir. Kapıda birine sormuştu o kişi de; Mevlana Halid’dir. Camiye cereyan verilmemiş, sebebi de henüz hilafet alınmamış diyor. Halife olmamış, o yüzden cereyanı yok. O caminin güzel nakışları ilim, amel nakışlarıdır, diyor. Kubbeleri, çinileri vs. gönlünü öyle yapmış, diyor. Her şeyi donatmış, cereyanını Rasulullah bağlayacak ki ona hilafet verecekler, işi tamam olacak. 

Ama ben şaşırdım, sanki rüyayı gören ben değil, cennet mekan Raşid Efendi görmüş rüyayı.

O anlattığı kişiye buyuruyor ki; bak sen de böyle bir cami yap, geç kalma. Sonradan öğreniyorum o konuştuğu da hoca bir zat imiş. Ona da buyuruyor ki; sen de böyle bir cami yap, gönlünü camileştir. Ben baktım daha dayanamayacağım, yanlarından çıktım…

Şimdi ben de size söylüyorum; gönüllerinizde böyle bir cami yapın, noksanı olmayan güzel bir cami yapın. Küçük de olsa gönlünüzü öyle camileştirin. İlmin nakışlarıyla, amelin sergileriyle öyle serin. Kubbelerini nakışlarla süsleyin. İnşaallah, Rasulullah Efendimiz cereyanını bağlasın, açılışını yapsın. Ama buna gayret edin. İşte bu hem ilim hem tasavvuf; hem ahlak hem amel, ihlas ile olur. Bunları birbirinden ayırmayın, inşaallah o cami olur.

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort