JoomlaLock.com All4Share.net

MAHŞERDE PİŞMANLIK DUYMAYACAĞIMIZ KİŞİLERLE DOSTLUK KURMALIYIZ

Mahşerde Pişmanlık Duymayacağımız Kişilerle Dostluk Kurmalıyız - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 116 - Ağustos 2017

Mahşerde Pişmanlık Duymayacağımız Kişilerle Dostluk Kurmalıyız

 

Sual: Efendim, sadatı kiramın hesap gününde etbaının arkadaşı olacağı, onu birçok konuda koruyacağı ve biiznillah şefaat edeceği tasavvuf kaynaklarında ve sohbetlerimizde geçiyor. Sohbette buyurduğunuz ayeti kerimede “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün” (Abese,34-36) buyrulurken Cenabı Hak herkesi sayıyor ama kişinin mürşidini saymıyor... Siz bu içerikli sohbetleri pek yapmıyorsunuz. Bu açıdan şefaat ve kişinin gayreti bağlamında değerlendirdiğimizde bunun dengesini kişi nasıl ayarlamalı?

Cevap: Belki de bu tip şeyler son dönemler birileri tarafından biraz daha dillendirilir olmuş. Şefaatin, kabir azabının reddi, velayetin olmadığı dolayısıyla kimsenin kimseye bir faydasının olamayacağı... Akideyi tashihten öte sanki müminlerin canını acıtma adına yapılan reddiyeler… Değişik vilayetlerden gelen arkadaşlardan işitiyoruz bu tip kişilerin kafa bulandırmak için Müslümanlara gelip “Peygamberimiz hangi mezheptendi?” gibi saçmalık ifade eden sorular sorması… Tükürük mırdar değil mide bulandırır, derler. Peygamberin mezhebini sorarak insanı mezhepler hakkında şüpheye düşürmeye veya mezhebin olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. Daha buna benzer günümüzde birçok konular işleniliyor ve dediğimiz gibi bunlar artık çok fazla konuşulur olmuş... Bu hatta o kadar ileri boyutlara gidiyor ki bazı Peygamberlerin bile reddine, inkârına kail olmuş o insanlar. Yani Âdem diye bir peygamberin olmadığını, Âdem ifadesinin insanlığın genel ismi olduğunu; Davud diye bir peygamberin, Zebur diye bir kitabın olmadığını, o gün Davud isimli bir şair olduğunu onun Zebur diye bir şiir kitabı yazdığını iddia ediyorlar. İş bu noktalara kadar vardırılmış. Böyle şimdi isim isim peygamberleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar… 

Kimilerine göre hiçbir kitabın kutsal bir metin olmadığını kimilerine göre de Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olmaktan ziyade bir meleğin kelamı olma ihtimalinin daha fazla olduğunu, daha önce de sizlerle konuşmuştuk. Çünkü Kur’an’ın içinde birçok tekrar var. Misal Kur’an’da ayet olarak bir tane besmelei şerif var ama her surenin başında besmele var. Bazı imamlara göre her surenin başındaki besmele ayetten. Bunları tekrar kabul ediyor ve diyor ki bunlar Cebrail’in ifadeleri Allah’ın ifadesi değildir. Allah’a ait olan ifade “ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ” (Neml, 30) diğerleri Cebrail’in ifadesidir. Misal Rahman suresinde “فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ - O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” bir tekrar var. Bunların Allah’a ait olamayacağını melek ifadesi olduklarını yani Cebrail’in ifadesi olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylüyorlar. Kimilerine göre böyle bir iddia var. 

Kimilerine göre vahyin elimizdeki bu mevcut kitap halinde olanın olmadığını, vahyin Peygamberin kalbine nazil olan hakikatin olduğunu bu Kitabımızda bulunan ifadelerin Peygamber’e ait olduğunu yani Peygamber kalbine gelen manaya kelime elbiseleri giydirerek zahire sunmuştur. Dolayısıyla bunlar vahyin kendisi değildir. Yani biz bunların üstünde yorum yapabiliriz, bunları değiştirebiliriz. O manaya sadık kalma -Peygamberin kalbindekini nasıl tespit edebileceksek- sadedinde bunları değiştirebiliriz. Kimilerine göre abdestsiz Kur’an okuyabiliriz çünkü abdestsiz Kur’an’a tutulmaz ayeti önce, abdest ayeti daha sonra gelmiştir, bunların birbiriyle alakası yoktur. Abdest ayeti hikmetini bildirmiştir; namaza kalkacağınız zaman elinizi, kolunuzu, yüzünüzü ayaklarınızı vesaire azalarınızı yıkayın emri vardır. Bu namaza aittir. Onun için de Kur’an okurken abdest almaya gerek yoktur. Veya farklı, büyük bir temizlik bayan ve erkek için şart değildir. Yani cünüp bir insanın da renkli olan bir bayanın da Kur’an’dan mahrum olamayacağı, Kur’an okuyabileceği… bu gibi yaklaşımlar var. 

Bir yandan İslam’a olan edebi ortadan kaldırarak ibadetlerin ruhunu bozmak; bir yandan şefaati, manevi yardımı, tasarrufu reddedip Müslümanların birbirine güvenlerini sarsmak, birbirlerinden itimatlarını bozmak… Bunlar şimdi çokça söyleniliyor. 

Bir taraftan da Kur’an-ı Kerim’i farklı bir şekilde tahrife çalışmak; mukaddes metin olmadığını, melek kelamı olduğunu, Peygamber tarafından söylenmiş olabileceğini… Böyle kılçıklarla yuvarlak hesap iki milyar insanın bu anlamdaki vahdetini, inanç birliğini sarsmak istiyorlar. Daha sonra bunları kendi istedikleri gibi yönlendirmek, şekillendirmek, yönetmek… bunu da görüyoruz. 

Bunu dini, ilmi sahada böyle yaptıkları gibi ekonomik ve siyasi sahada da Müslümanları kamplara bölmeye çalışıyorlar. Dün Suriye’yi kuşatmışlardı, bugün Katar’ın başına bela olmaya kalkıyorlar, yarın kim bile sırada kim var? İslam’ı savunan, İslam’a inanan bütün toplulukları bir bozguna uğratma gayretindeler. 

Buna artık Müslümanların inananların gerçekten inancını yaşamak isteyenlerin bir şekilde dur demesi lazım. Bize bin beş yüz seneden beri gelmiş, intikal etmiş hakikatlere bir şekilde sahip çıkmamız lazım. Mademki bize Rabbimiz buyuruyor ki “Ümidinizi yitirmeyin?” (Zümer,53), bu ümit bizde sadece uhraya yönelik olmamalıdır. Biz ahiret bazında nasıl ki Allah’tan ümitsiz olmamamız gerekiyorsa dünyada da bu zalimlere bunların zulümlerine, hilelerine karşı Allah’tan ümidimizi koparmamalıyız. Ve bilmeliyiz ki Allah-u Teâla bize dünyada da bunlara karşı yardım edecek. Bunların sayısının çokluğu bizi ürkütmemelidir. Mademki Rabbimiz buyurmuş nice azlar; samimi, doğru, Hakla birlikte azlar çoklara galiptirler, çokları alt edebilirler -Peygamberler tarihinde, İslam tarihinde bunun örneklerini çok net bir şekilde görüyoruz.- öyleyse biz bu azınlığımızdan dolayı çekinmemeliyiz, korkmamalıyız, ümitvar olmalıyız. Yapacağımız şey yeter ki biz Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Uçuruma düşecek bir adam tam düşeceği esnada bir kayaya yapışabilse, bir ağaç dalına tutunabilse o adam o dalı, o kaya parçasını nasıl ki bütün varlığıyla tutar -çünkü aşağısı uçurum düşse hiçbir parçası bulunmayacak- bugünün Müslümanı Kur’an’a, sünnete ve müslümanların birliğine böyle yapışmalı... 

Allah Rasulü gelecek fitnelerden bahsedince sahabe soruyor. Biz o güne yetişirsek ne yapalım ya Resulallah, nasıl davranalım, nasıl bir tavır içinde olalım? Efendimiz buyuruyor ki: “Siz o güne yetişirseniz Müslümanların birliğinden, Müslümanların cemaatinden, Müslümanların topluluğundan ayrılmayın. Çünkü kim o topluluktan ayrılırsa -yüzüğünü parmağından çıkararak- boynundan İslam halkasını bu şekilde çıkarmış olur.” buyuruyor. 

İşte bugün bu fitne zamanı. Afedersiniz bu kahpelik zamanı. Bizim yapmamız gereken şey azlığımıza çokluğumuza bakmaksızın Allah’a güvenerek, Allah’ın vaadinin Hak olduğuna inanarak; “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım edecek!” (Muhammed, 7) emrinden ümitle Allah’ın ipine sımsıkı sarılacağız. Kur’an’ın emirlerine sımsıkı sarılacağız, Rasul’ün yoluna, ashabın yoluna sımsıkı sarılacağız ve Allah için birbirimizi sevip dostluğu geliştireceğiz, pekiştireceğiz. İnanacağız ki bu dostluğun dünyada faydası olacağı gibi ahirette de faydası olacaktır. Mademki Cenabı Hak bu ümmeti hayırlı kılmış ve bu ümmete emri bil maruf görevi yüklemiş; yani dinin ihyasını bu ümmetten istemiş o gayretle bu ümmeti hayırlı kılmış. Emri bilmaruf nedir: Dini bilmeyenlere, bilemeyenlere, yaşamayan veya yaşayamayanlara anlatmak, ulaşmak, yaşamalarını sağlamak… Bu, dünyadaki dinin ihyasına sebeptir. Dinin ayakta durmasının en büyük sebeplerinden birisidir emri bilmarufun yapılması. Dünya nizamı buna bağlıdır, dünyadaki ilahi adalet bunu gerektirir. Biz bunun uhraya yansımasının da olduğuna inanıyoruz. Yani bu dünyada emri bilmaruf varsa bu birbirimize bir anlamda yardımdır. Bu yardımın farklı bir şekilde de ahirette de inşallah olacağına inanıyoruz. İşte bunun da şefaat olduğuna inanıyoruz. Madem ki Kâinatın Efendisi bütün insanlığa rahmettir; hem dünyada rahmettir hem ahirette rahmettir. İşte o rahmet dünyada hidayetidir, ümmetin hidayetine vesile olmasıdır. Ümmete olan sevgisi yakınlığıdır. Ahirette de şahitliği ile şefaatidir elhamdulillah. Buna biz böyle inanıyoruz. Dolayısıyla da Allah’ın müsaade ettiği -elbette ki biz O’nun izni olmaksızın, O’nun ilmi olmaksızın ağaçtaki bir yaprağın sallanabileceğine inanmayız. Her şeyin Allah’ın izniyle, her şeyin bir kader, bir takdir dairesinde olduğuna inanan insanlarız. 

İşte bu inancımızla birlikte biz Rabbimizin müsaade buyurduğu izin verdiği, dünyada kullarını irşada görevlendirdiği insanların ahirette de yardımlarının olacağına inanıyoruz. Çünkü ayetler bunun hiç olmayacağına işaret etmiyor. Allah’ın izin verdikleri tarafından olacağına işaret ediyor. “يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ”(Bakara, 255) buyuruyor. O’nun yanında şefaat vardır, ama kime vardır: O kime izin verirse... Biz böyle inanıyoruz, dolayısıyla da şefaatin var olduğuna inanıyoruz. 

Biz kabir sorgulamasının var olduğuna inanıyoruz. Yani dünyada bile Rabbimiz bize “Başıboş bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz.” (Kıyamet, 37) buyurmuşken, fani olan bir yerde bile bizi başıboş bırakmamışken edebi aleme gidişte bize hiçbir şey sormayacağını bir suale tabi tutmayacağını ve o suallerin neticesinde bize bir muamelede bulunmayacağını düşünemeyiz. Fani dünyaya gelirken bize bir sual sordu. Adeta ne için dünyaya geldiğimizi bize sordu Cenabı Hak. “Elestu birabbikum” emrini fakir böyle algılıyorum. Yani dünyaya niye gidiyorsun, ne için gidiyorsun?

Efendimiz bize buyurdu ki: “Hikmet bizim yitiğimiz.” Biz dünyaya onu aramaya geldik dolayısıyla dünyada bir nasibimiz var. Şimdi bize dünyadan giderken sormayacaklar mı? 

“Niye gidiyorsun?” diye sormuşlardı; “Ne yaptın, nasıl geri döndün?” diye de soracaklar. Bunlar da kabirde olması gereken şeyler. İnsanın ölümüyle olması gereken şeyler. İnsanın ölümünden ta mahşere dek insanın başıboş bırakılacağını nasıl düşünebiliriz? Mahşerin ne zaman olduğunu bilmiyoruz, dünyada biz başıboş bırakılmamışken kabir âleminde nasıl başıboş bırakılacağız? İnsanı hayalciliğe iter bunlar... 

Bu yüzden biz, yapmamız gerekenlere sıkı yönelmeliyiz. Biz önce Allahımıza güvenmeliyiz, sonra Rasulümüzün izini takip etmeliyiz, sonra birbirimizi çok sevip meselelerimizi güzelce talim edip paylaşmalıyız. Allah için olan dostluğu pekiştirmeliyiz. Çünkü Cenabı Hak bazı insanlarla olan dostluğumuzdan, birlikteliğimizden dolayı pişmanlık duyacağımızı, “Keşke onları dost edinmeseydik!” (Furkan, 28) onlarla birlikte olmasaydık diyeceğimizi; biraz önce sizin de bahsettiğiniz ayeti kerimede “Analarımızdan, babalarımızdan, çoluk çocuğumuzdan, eşlerimizden kaçacağımızı!” bize bildiriyor. Öyleyse bizim pişmanlık duymayacağımız ve kendilerinden kaçmayacağımız dostlar edinmemiz lazım. “Allah için olanlar müstesna!” (Zuhruf,67) buyuruyor ayette. Bizi takvaya teşvik edenler müstesna. Bunlardan kaçmayacağız. 

Biz misal Peygamberimizden kaçmayacağız. Cenabı Hak buyuruyor ki; “O gün her ümmet, her millet kendi imamlarıyla, önderleriyle mahşere gelecektir.” (İsra, 71) Biz bunu iyi anlamda, olumlu anlamda anlıyoruz. Biz bunu birinci dereceden anlıyoruz ki biz Peygamberlerimizle Allah’ın huzuruna çıkacağız, bakın bunlardan bir kaçış yok. Burada tabi olduğumuz amelde olsun, akaidde olsun mezahib imamlarımızla Allah’ın huzuruna çıkacağız. Takvada bize önder olan şahsiyetlerle, manevi imamlarımızla Allah’ın huzuruna çıkacağız. Olumsuz bir anlam yüklenilmemiş ayeti kerimede. Tevili mümkün şeyleri biz hüsnü zan ile tevil ediyoruz, olumlu bakıyoruz. Diyoruz ki biz bundan iftihar duyacağız ki İmamı Azam hazretleriyle mahşere çıksak, İmam Şafii ile İmam Eşari, İmam Maturidi ile çıksak rahimehumullah iftihar ediyoruz. Mademki Ali Efendimiz buyurmuş, bir harf öğretene kırk yıl köle olunuyor; bir harfi değil bize Hakk’ı öğretmiş bu insanlar. Bize ilmi, irfanı, ihsanı öğretmişler, Kur’an’ı öğretmişler, bize Allah Rasulü’nü sevdirmişler, dinimizi öğretmişler bize. Elbette ki biz bu insanlara köle olacağız… Bu muhabbet anlamında, bunlarla ülfet, dostluk anlamında. Yoksa gidip onların kölesi olalım anlamında değil. 

O yüzden bunları ümmetin artık bilmesi lazım ve bu insanlarla hemhal olması lazım ki dinini ehil noktalardan öğrenebilsin. İhlaslı kişilerden bu dini öğrensin ki ihlasla yaşasın. Kur’an’ı abdestsiz, taharetsiz okuyan bu insanlardan öğreneceğimiz ilim de temiz değil. Temiz bir kaba konmayan bir su, bir çay temiz olmaz. Bu insanlar temiz değil. Bu insanların gönül kabı temiz değil pis, abdest almıyorlar. Allah’ın kitabına abdestsiz yanaşıyorlar. Şimdi düşünün bunların kabındaki ilim nasıl bize feyiz versin, nasıl bize bereket versin…

Sual: Gönül kabı temiz olmak denilince bu sadece inanç noktasında mı yoksa fikir noktasında mı olur?

Cevap: Bu her şeyiyle olur. Yani gönül kabını temizlemek biraz önce de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın emirlerine sıkı sıkıya bağlanmak… Bunun için Cenabı Hak bize tevbeyi emrediyor. Bizim ancak tevbe ile temizleneceğimizi buyuruyor. Tevbe de söz ile yapılan bir şey değildir. Tevbe bir eylemdir, tevbe bir fiildir; günahtan kaçmaktır, sakınmaktır. Sadece estağfirullah demek tevbe değildir. 

Sual: Efendim meseleyi daha net anlayalım diye söylüyorum, yukarıda tenkit ederek ifade ettiğiniz fikirlerin sahipleri de alenen günah işlemiyorlar. Onların da belki her biri bir alim...

Cevap: Görünen günahları işlemiyorlar, görünmeyen belki bir sürü günah işliyorlar. Yani meseleyi eğer günah sevap noktasında değerlendirecek olursak bütün günahların anası gaflettir. Bu insanlar insanlığı gaflete sevk ediyorlar, gafleti körüklüyorlar. İnsanların Allah’a, Peygamber’e sevgileri itimatları azaldıkça, ibadete olan rağbetleri, hürmetleri azaldıkça bu insanlarda gaflet, zulmet çoğalacak. Nuraniyetin zıddı zulümattır; bu insanlarda zulmet çoğalacak. Zulmet farklı şekillerde çoğalabilir… Dünya sevgisi bunların gönüllerinde artacak, dünyaya meyledecekler. Afedersiniz şehevi arzular bunlarda olacak. Kalb bir karardı mı Allah Rasulü buyuruyor ya: “Beyaz bir sütün üstüne siyah lekeler kona kona gün gelir o sütte beyazlıktan eser kalmaz.” Kalp sürekli gafletlerden lekelene, lekelene kalp tamamen kararacak. “فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ” (Zümer, 22) buyruluyor, kalbin katılaşması… Bu sefer ölüm tefekküründen uzaklaşacak dolayısıyla ölüme hazırlanmayı bırakacak. Dünya hırsı, tamahı, arzusu artacak. Bunun temelinde o insanlar var. Bu insanların sevkiyatı var. 

Bunlarla da ilgili ayeti kerime var. O gün o insanlar kendilerini bu tip yanlışlara sevk eden insanlar için, o büyükler, sözde ilim sıfatında görünen o insanlar için diyecekler ki: “وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّـنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟ وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا ”

Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat.” (Ahzab,67-68)

Bizim büyüklerimize, sadat kabul ettiğimiz, saadetli kabul ettiğimiz; kibar, büyük kabul ettiğimiz bu insanlara iki katı azab ver Ya Rabbi diyecekler. 

Şimdi bundan büyük bir günah düşünülebilir mi? Rasulullah Hazreti Ali’ye buyuruyor ki: “Senin elinle bir kişinin hidayeti güneşin üzerine doğup battığı bütün emlakin infakından hayırlıdır.” Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki bütün varlıkları Allah yolunda infak etsen bir kişinin hidayetine tevbesine vesile olmak bundan daha hayırlıdır. 

Şimdi o zaman bunu zıddıyla düşündüğümüzde bir kişinin dalaletine vesile olmak bütün insanlığın dalaletine kapı açmak gibidir. Bir kişiyi kurtarmak alemi kurtarmak gibi; bir kişiyi öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir. Bu adam varsın içki içmesin, zina yapmasın, kumar oynamasın yani bilinen günahları yapmasın. Eğer ümmetin imanına, ihlasına zarar veriyorsa o en büyük günahtır. İnsanlığı gaflete sevk ediyor, insanlığı yanlışa yönlendiriyor bundan büyük hata düşünülemez ki… 

“Kim hayırlı bir çığır açıyorsa o çığır devam ettiği sürece o onun içindedir. Kim de şerli bir çığır açıyorsa, şerre bir yol açıyorsa o şer devam ettiği sürece o kişi o şerrin içindedir.” Sebep olan o… Bunların günahına böyle bakmak lazım. Bunlar zahiren günah işlemiyorlar ama günahlar sadece bu bilinenlerle sınırlı değil. Gaflet bütün günahların anası olması hasebiyle en büyük günahtır. Bunlar müminlerin Allah’tan olan itimadını kesiyorlar bundan daha büyük bir günah olabilir mi? Her şeyi güya pozitif bir ortamda millete göstermek isteyip manayı reddederek, metafiziği reddederek, mucizeleri, şefaati, kerameti reddederek insanlığı kurumuş, meyvesiz bir ağaç haline getirmek istiyorlar. Peki, Allah’ın yaradılıştaki gayesi bu muydu? Allah’ın muradı budur diyebilir miyiz? Kupkuru bir insan, hiçbir meyvesi olmayan bir insan… 

Bu nasıl bir mantık, Musa’nın mucizesini kabul edeceksin, İsa’nın mucizesini kabul edeceksin Rasuller Rasulü olan Peygamber’e bir tane mucize layık görmeyeceksin. Kime çalışıyorsun sen, bunu insana sorarlar? Sen hangi kiliseden, hangi havradan besleniyorsun? Eğer hakikatte bakarsan İsa da Muhammed’in (sav) mucizesidir, Musa da Muhammed’in mucizesidir. Çünkü O’nun hürmetine varlar, O’nun nurundan olmuşlar. Peygamberler dahi o Peygamberin nurudur, O’nun özündendirler. 

Bu yüzden bizler tevbe edeceğiz önce. Ama tevbeyi sadece dille değil. Biz onlara da aynı şeyi tavsiye ediyoruz; Allah’a tevbe edin. Çünkü Allah sizi ancak o zaman sevebilir. Temizleneni seviyor Allahu Teala. Tevbe temizleyici. 

Abdest temizleyici abdest alın. Bir elinizi yüzünüzü yıkayın, gözünüzün çapağını yıkayın ki doğruları göresiniz. Kanınız uyuşmuş bir gusledin ki bu uyuşukluğunuz açılsın. Yakında bunlar Bektaşiler gibi söylemeye başlarlarsa şaşmayın… Belki ileride gusle bile gerek görmeyecekler…

Tevbe edeceğiz, tevbeyi fiile indireceğiz. Hatadan kaçma, sakınma… Allah’a imanımız var, günahtan kaçınacağız. Hem dilde istiğfar edeceğiz sürekli tevbe edeceğiz hem de bunu fiilimizle gösterip yanlıştan sakınacağız. Yanlış nereden gelirse gelsin. Ayeti kerimelere baktığımızda Cenabı Hak: “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 23) buyuruyor. Sizi yanlışa sevk edenler analarınız olsa, babalarınız olsa, siyasi liderleriniz olsa… yanlış kimden gelirse gelsin yanlışa düşmeyin, buyuruyor bize. Eğer bunlar analarınız, babalarınız, eşleriniz, hısım akrabalarınız vs. imanın üzerine küfrü, hakkın üzerine batılı tercih ediyorlarsa onlar sizin bir şeyiniz değil buyuruyor. 

Öyleyse biz rahatlıkla bunu bu insanlara söyleyebiliriz: siz bizim bir şeyimiz değilsiniz… 

Tamam, insan olarak, insanlıkta bütün alem kardeşlerimizdir ama bizim iman kardeşlerimizi Allahu Teala belirliyor. Müminler kardeştir, tam inanmış, birbirine güvenmiş, tevbe eden “فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ - Tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.” (Tevbe, 11) Namaz kılan, zekat veren yani İslam’ı bir bütün kabul eden; tevbe eden günahtan sakınan… Sizin dindeki kardeşleriniz bunlardır, buyuruyor Cenabı Hak. 

Ben ebedi hayatım için müminle kardeşim, muvahhidle kardeşim. Ben kafir olan bir Rusla, bir Amerikalıyla, bir masonla, bir laikle, bir faşistle kardeş değilim. İnsanlık adına tamam, hepimiz hemcinsiz buna meşru ölçülerde saygı gösterebilirim, ama o benim kardeşim değil. Allah’a inanan ve bu inancını yaşantıya döken… Benim kardeşim bu… Yoksa ben yarın ahirette kendisinden kaçacağımı niye kardeş edeyim? Niye kendi öz kardeşimden kaçıyorum? Niye beni doğuran anamdan kaçırıyorum, babamdan kaçıyorum? 

Şimdi orada kaçacağım insanları veya pişman olacağım insanları, keşke filanı ben dost tutmasaydım diyeceğim insanlarla niye burada dost olayım, kardeş olayım? Ben kimi dost tutarım, Allah kiminle dost ise. “اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ - Allah iman edenlerin dostudur.” (Bakara, 257) buyuruyor. Allah kendine müminleri dost tutmuş. Ve vaat ediyor, onları karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak… Ben, kim karanlıklardan aydınlığa çıkmışsa, aydınlığı/nuru tercih ediyorsa onu dost edinirim. 

Öbürlerini tağutun dostları olarak gösteriyor Allahu Teâla. Niye beni zorla onlarla kardeş etmeye uğraşıyorlar. Çünkü onlar insanları aydınlıklardan karanlığa çıkarmak istiyorlar. İslam’ın nurlu hayatından küfrün sapık, batıl hayatına sevk etmek istiyorlar, çok açık. Ondan sonra da çıkıp bütün insanlık kardeştir diyorlar, bu nasıl bir mantık… Bu İslamî bir konuşma mı? 

Ayeti kerimede Allahu Teâla buyurmuyor mu sizin dostlarınız yalnız Allah’a, ahirete, Rasulü ne iman edenlerdir. Müminler birbirinin dostudur. O insanlar da birbirlerinin dostudur. Nitekim burada da görüyoruz onların birbirlerinin dostu olduklarını. 

Şimdi bütün insanlık kardeştir diyeceksin misal ondan sonra kalkıp Beşşar Esed’i eleştireceksin. Şöyle zulüm yapıyor, böyle zulüm yapıyor… Sövmedik kimsesini bırakmayacaksın. Bu ne lahana turşusu ne perhiz hani kardeşti bütün insanlık! 

O yüzden bu ayrımları müminler iyi bilecek. Dostumuzu düşmanımızı bilmek zorundayız. Kardeşimizi, karındaşımızı bilmek zorundayız

Allah’a tevbe edeceğiz, Allah’ın ipine yapışacağız. Bu dini talim edeceğiz. Ondan sonra en ince ayrıntısına kadar, gücümüz nispetinde, tatbik edeceğiz yaşayacağız. Şeriatını, tarikatını, hakikatini, marifetini yaşayacağız. Rabbimize güvenerek bu anlamda hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz… O zerresinden vazgeçmiyor, biz de Allahımızın üzerinde ne hakkımız varsa vazgeçmeyeceğiz. O yüzden bütün bu güzelliklere talip, rağıb olacağız inşallah. 

Dinimizi tatbik edeceğiz, onu sonra tebliğ edeceğiz. Korkmayacağız, usulüne uygun, seviyeyi gözeterek bu dini tebliğ edeceğiz. Bir sıkıntımız olduğunda korku eşiğini aşıyoruz. Herhangi dünyevi bir derdimiz olsa korkmuyoruz kimseden; internete yazıyoruz, Bimer’e yazıyoruz bilmem nereye yazıyoruz. Nerenin fırsatını yakalayabilirsek, çıkıyoruz anlatıyoruz. Dert bu, sıkıntı… Zor oyunu bozar derler. Dinimizi de biz böyle dert edinsek, imanımızı böyle dert edinsek aynı yapacağız, anlatacağız o zaman. Allahu Teâla en yakın akrabandan anlatmaya, tebliğe başla buyuruyor. Biz de artık başlamalıyız, eşimize, dostumuza anlatmalıyız. Biz bir yolun yolcusuyuz, eğer bir güzellik yaşadığımıza inanıyorsak anlatacağız. Ama ne hikmetse biz bunu kimseye söylemiyoruz. Niye, arkadaşımızla da paylaşalım. 

Başkalarının söylediği gibi söylemeyeyim ben, usule riayet edeyim ama söyleyeyim. Çünkü arkadaşıma ben söylemediğimde ona başkaları gelip bir şeyler söylüyor. Bakıyorum ki yarın arkadaşımı düzelmeyecek şekilde bozulmuş görüyorum. Bunun mesulü olarak da kendimi görmeliyim. Eğer ben arkadaşıma bir şey söyleseydim belki Allah’ın izniyle doğruyu bulacaktı. Yarın arkadaşım geliyor bana diyor ki: “Abdestsiz Kur’an okunuyormuş, ben okuyorum…” Bakıyorum ki arkadaşım elden gitti. Bugün abdestsiz Kur’an okuyan yarın namaz da kılacak...

Veya ben arkadaşıma hiçbir cemaatten bahsetmemişim, söylememişim, arkadaşım bakıyorum öyle bir cemaate gidiyor ki bütün akidesi sıfırlanmış, onunla arkadaşlık yapamayacak duruma gelmişim. Öyle haller oluyor onda… Bu yüzden anlatalım, başkalarını kötüleme adına değil biz Hakk’ı tebliğ adına yaşadığımız güzelliği paylaşalım…

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort