JoomlaLock.com All4Share.net

KİM OKUYACAK, KİM DİNLEYECEK?

Kim Okuyacak Kim Dinleyecek

Kim Okuyacak, Kim Dinleyecek - Murat Han Atay

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Kim Okuyacak, Kim Dinleyecek

 

Elhamdulillâhi Rabbü’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu ‘alâ Resûlina Muhammedin ve ‘alâ ‘âlihi ve ashâbihi ve ezvâcihi ve etbâ’ihi ecma’în. Cenâb-ı Hakk, Feyyâz-ı Mutlak ve Rabbu’l-Felak Hazretleri; kerem ve ‘inâyetiyle, lütuf ve merhametiyle cümlemize medet u ‘inâyet buyurup tevfîkini refîk eylesin. Hepimizi umduklarımıza nâil, korktuklarımızdan emîn eylesin. Âhir âkıbetlerimizi hayr eylesin. Evvelâ bu satırları yazana, yazdıkları ile; okuyanlara okudukları ile âlim, ârif ve âmil olabilmeyi nasîb, müyesser ve muvaffâk eylesin.

انسان der Sâdi-i Şirâzî, یک قطره خونست و حزار اندیشه (İnsân, yek katre-i hûnest ve hezâr endîşe) yani, “İnsan bir damla kan ve binlerce düşünceden ibarettir.” Îranlı büyük mutasavvıf şâir Sâdî-i Şirâzî; insanı, güzel bir ifade ile tek bir cümlede özetlemiştir. Fakat, buradaki düşünceden kasıt neyi düşünmektir? Düşünmek سرسری (ser-serî) yani, kendi başına buyruk bir hareket mi; yoksa سربست (ser-beste) yani, başı (bir yere) bağlı bir fiil midir? Bu yazımızda da düşüncenin bu denli kendi başına buyruk hareket kabiliyeti dolayısıyla Rabbimiz’in Efendimiz’e (as) gösterdiği usulü ve büyüklerin bunu nasıl anladıklarını mütalaa etmeye çalışacağız. Rabbim yazana da dinleyene de anlamayı ve yaşayabilmeyi nasîb etsin.

إِقْرَأْ buyuruyor Rabbimiz ilk emrinde, yani “(Sen) Oku!”. Bir bahr-i bî-pâyân (sonsuz bir deniz) olan bu emirdeki bağlamı ve zemini anlayamadığımız zaman meseleyi tamamiyle kendi şahsımıza hasretmek gibi bir hataya düşebiliriz. Meseleyi sadece Arap dilinin sunduğu imkânlar dahilinde ele almak gerekirse إِقْرَأْ emrinin arapça fiil çekimlerinde emr-i hâzır ve muhatab çekiminde gelmiş olduğunu görüyoruz. Fillerin emir çekimlerinde iki farklı çekim olup, bunlar emr-i hâzır ve emr-i gâib’dir. Yani birici çekim, ikinci tekil şahıs (sen) zamiri olup karşımızda muhatab aldığımız ve bizzat kendisine söylediğimiz bir çekim iken; ikincisi ise, üçüncü tekil şahıs (o) zamirine, muhattabı belli olmayan genel bir hitab şeklinde yapılan bir çekimdir. Başta da ifade ettiğimiz üzere, arapçanın dilbilgisi kuralları dahilinde konuşursak Cenâb-ı Mevlâmız لِيَقْرَأْ yani “(O) Oku(sun)!” da buyurabilirdi. Kur’an-ı Kerîm; her kelimesi, her harfi ve her noktası Rabbimizin tasarrufu ve takdiri üzere inzâl buyurulmuş bir mucizu’l-beyân olması hasebiyle ilk emirdeki bu hitab Rabbimizin bir tercihi olup, bizlere yönelik de bir usûl ve irşad levhâsıdır. Eğer Efendimiz’in (as) şahs-ı pâk-i mânevîlerine inzâl olunan ilk emri Rabbimizin bu tercihi bağlamında düşünecek olursak, ayeti şu şekilde anlayabiliriz: “(Ey tüm yaratılanları sana olan muhabbetim hürmetine yarattığım ve yaratılmışların en güzeli, en şereflisi olan Muhammed! Bizzât Zât-ı Kibriyâm ile yalnız seni muhattab alarak emrediyorum ki sen) Oku!” 

İlk emrin bizzat Efendimizin şahsı muhattab alınarak inzal edilmiş olması tabî ki onun ümmeti olmak şerefi ile şerefyâb olmuş bizlere de teşmil edilebilir fakat ilk adımda böyle bir hükme varmadan önce Efendimiz’in (as) kölesi ve hâdimi olmakla müşerref olmuş büyüklerden Mevlânâ Celâddin Rûmî Hazretleri’nin (ks) bu ayeti nasıl anladıklarını ve nasıl tefsir buyurduklarını görmek meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. 

Hz. Mevlânâ (ks) meşhûr eseri Mesnevî-i Mânevî-i Şerîf’ine şöyle başlar: “بِشْنَوْ” yani “Dinle!/Duy!/İşit!”. Farsçada شَنِيدَنْ (dinlemek) masdarından türetilen kelime şimdiki zaman çekiminde “شَنَوْ” (dinler) halini alır. Fiili, emir haline getirmek için de şimdiki zaman çekiminin başına “ب” harfi eklenir. Hz. Mevlânâ da eserine “بِشْنَوْ” ile başlayarak bizlere yapmamız gereken şeyi emir sigası (çekimi) ile buyuruyor, tıpkı Rabbimizin ilk emrinde olduğu gibi. Döneminde “Sultânu’l-‘ulemâ” lakabı ile anılan Bahâuddin Veled Hazretlerinin oğlu olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî genç yaşından itibaren, döneminin meşhur hocalarından şer’î ilimleri tahsil etmeye başlamış ve sonrasında diğer ilimlerle birlikte özel olarak tefsir ilminde ihtisas sahibi bir müderris olmuştur. Kendisini ham olarak tarif ettiği döneminde Hz. Şems-i Tebrîzî ile tanışmış ve bu ilmini irfan suyu ile yoğurarak Hz. Mevlânâ olmuştur. Dolayısıyla Kur’ân’ın bâtınına muttalî olduğu kadar zâhirine de vâkıf olan Hz. Mevlânâ bir vechile Kur’ân’ın mânevi tefsiri olarak yazdığı Mesnevî-i Şerîf’inde bizlere Kur’ân-ı Mübîn’in satır aralarını okuyor. 

Hz. Mevlânâ, Cenâb-ı Mevlâmızın ilk emrini, zahiri delaletler ile nasıl inzal buyurduğunu ve kendisine muhattab olarak kimi seçtiğinin ziyadesiyle farkında olarak, eserine إِقْرَأْ ([Sen] Oku!) emrinin beyânı olarak بِشْنَوْ (Dinle!/Duy!/İşit!) diyerek başlamıştır. Böyle bir tercihin tesâdüf ve tevâfuk eseri olmadığı muhakkak olacak ki Hz. Mevlânâ’nın bu ifadesiyle bizlere söylemek istediğini şöyle anlayabiliriz: “Ey ümmet-i Muhammed! Sakın bu ilk emrin zahirine bakarak kendinizi böyle bir lutfun muhattabı olarak düşünmeyin. Rabbimiz bu emri kâinâtın güneşi, iki cihân serveri Hz. Muhammed Mustafâ (sav) şahs-ı pâkini bizzat muhattab alarak söylemiştir. Yani Rabbimiz; ‘Ey Muhammed! Ben yalnız seni bilirim ve yalnız seni tanırım. Beni de en iyi tanıyan ve bilen sen olduğun için ‘Sen oku!’ buyuruyor. Eğer bu kâinât meclisinde bir kişiye “Oku!” emri verildiyse geri kalanlara düşen tek şey “Dinle!”mektir. Dolayısıyla bu ayetin zahirine bakıp mekre düşmeyin ve Rabbimizin kulağa başka, gönle başka buyurduğu “Oku!” emrinin kime ve niye buyurulduğunu iyi düşünün ve iyi anlayın!”. Dolayısıyla Efendimiz (as) “ القارئ” yani, yegâne okuyucu olup, esasında kendi zât-ı pâkleri de “ اَدَّبَني ربّي و اَحْسَنَ تأدِيبي” (Beni Rabbim terbiye etti/edeplendirdi ve o ne güzel terbiye edici/edep öğreticidir.) buyurdukları üzere Cenâb-ı Kibriyâ’dan en güzel bir şekilde dinlemişler ve bize de ondan dinlediklerini ‘oku’muşlardır. Bu âdetin, sünnetin ve usûlün farkında olan ve bizzat bunu kendi zatında tatbik ile müşahede eden Hz. Mevlânâ da yapmamız gereken tek şeyin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in (sav) rahle-i tedrisinde diz çöküp dikkatli bir şekilde O’nu dinlememiz/duymamız/işitmemiz olduğunu emir buyuruyor. Ümmet olarak üzerimize düşen tek ve yegâne vazifenin; Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’tan dinlediklerini okurken O’nu dinlememiz olduğunu, dolayısıyla inzal olunan ilk emirde ümmetin payına düşenin bu olduğunu ifade ediyor. 

Bugün bu ayetin, zahir manasıyla salt bir okuma, hatta ‘okumlama’ yani ‘boş küfeyi doldurma’ olarak anlaşılması, bizi sevâd-ı âzamdan ayrı olarak ferdî ve indî anlayışlara sürüklemektedir. Dolayısıyla Kur’an, her dimağda farklı anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. Kadîm gelenekte ‘okumak’ tek başına yapılan ferdî bir eylem değildir. Kitap/metin hoca ile talebe arasındaki iletişim ve aktarım için bir vesiledir. Bu yüzdendir ki ferdî ve farklı anlayış ve yorumlarıyla ehl-i sünnet ve sevâd-ı âzamın dışına çıkan Mu’tezîle, ulemâ tarafından “اَعْزَمُ الْبَلِيَّ تَشَيَّخُ الصَّحِيفَة” (Onlar hocalarını bırakıp, kitaplarını şeyh/rehber edindiler) şeklinde eleştirilmiştir. Hz. Mevlânâ’nın irfânı ile söyleyecek olursak: “Onlar dinlemeyi bıraktılar ve kendi başlarına buyruk okumaya başladılar.” Dinlemeden okumak, sözü dinlenilecek biri olmadan okumaya kalkışmak ve hepsiden tehlikeli olan okuduğu şeyi anladığını iddia etmek, sünnetullaha aykırı olduğu gibi kudemâ tarafından da bir helâk sebebi olarak görülmüştür. Bir diğer taraftan ayetin bağlamını yakalayan fakat satır aralarını okumadan meseleye dahil olanlar ise ‘okuma’ eylemini ‘araştırma, sorgulama ilh.’ olarak yorumlamaları yanlış olmamakla birlikte asıl olan murâd-ı ilâhîye nazaran ikinci hatta üçüncü planda kalmaktadır. Burada Hz. Mevlânâ’nın emrini aynı zamanda bir îkâz olarak da düşünürsek, “Okumadan önce dinle!” şeklinde de anlayabiliriz. Yani, ilk yapılacak şey evvelâ ‘dinlemek’, dinledikten sonra okuyucunun izni ve rızası ile ‘dinlediklerini okumak’tır. Dolayısıyla okumak hiçbir zaman tek başına yeterli bir faaliyyet olmayıp, sözü dinlenilen bir okuyucu, rehber olmadığı müddetçe insanı anlayış ve tanıyış olarak hep eksik bırakır.

Hâce Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardı: “Anlayabilen insan öğrenebilir, okuyan insan öğrenemez. Ashâb-ı kirâm hiç kitap okumadılar. Onlar anlayış sahibi idiler, anlatılanı güzel anladılar ve bu anladıklarını da birbirlerinden çok farklı yorumladılar. Bu farklı yorumlar da fıkhımızın ve hak mezheplerin oluşmasına sebep oldu. Allah Rasulü bütün bu yorumları âdeta kabullendiler ve ‘hepsi hidayet üzeredir, hepsi yıldızdır, ışıktır, nurdur, kandildir, müctehiddir, fakihtir.” ‘Ârife târif gerekmez’ demişler. Hâce Hazretleri’nin buyurdukları üzere, biz Cenâb-ı Hakk ile Efendimiz arasındaki eğitim usûlüne, aynı ile Efendimiz ile Ashâb-ı Kirâm’ın birlikteliğinde şâhit oluyoruz. İlk emir, İslam’ın ilk nesli olarak ashâb-ı kirâmı bizden çok daha fazla ilgilendiriyordu. Fakat hayatlarına baktığımızda onların ‘Oku!’ emrini, maddi ve mânevi tüm varlıklarını Efendimiz’e fedâ ederek anladıklarını ve îfâ ettiklerini görüyoruz. Yine Hâce Hazretleri’nin “Cenâb-ı Hakk’ın âdetine baktığımızda Hz. Şuayb gibi amâ peygamber göndermiş fakat sağır peygamber göndermemiştir.” buyurmaları da bu hikmeti pekiştiren delaletlerden biridir. 

Devam edecek...

 

Yazar: Murat Han Atay

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort