JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Ağustos 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin AĞUSTOS 2018 sayısı çıktı.

 

Pazartesi, 06 Ağustos 2018 13:21

ŞEHADET ŞUURLA MÜMKÜNDÜR

Şehadet Şuurla Mümkündür

Şehadet Şuurla Mümkündür - Abdülkadir VİSÂLİ

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Şehadet Şuurla Mümkündür

 

Son zamanlarda gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında adeta bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Bir taraftan işleri güçleri vatanın ve milletin aleyhinde olmak, inananlara düşmanlık beslemek, batıya ve batıla hizmet etmek olan dahili düşmanlar, dost görünümlü münafıklar; diğer taraftan her türlü ihaneti gerek alenen gerekse gizli olarak yapmaktan çekinmeyen, Efendimiz aleyhisselamın “tek millet” diye buyurduğu ehli küfür. Büyüklerimiz buyurdular; “Yeryüzünde hak ve batıl mücadelesi kıyamet sabahına kadar devam edecek ve Allahu Taala bu mücadelenin eşit şartlarda yürüyebilmesi için hakkı ve batılı bir terazinin iki kefesi gibi daima dengede tutacaktır.” Buradan hareketle bizler inanıyoruz ki Amerikasıyla, Rusyasıyla, Avrupasıyla, doğusuyla, batısıyla topyekun hareket eden ve zaman zaman sahip oldukları güçten çekindiğimiz, kendimizi zayıf hissettiğimiz bu güç karşısında savaşımız dengeli olsun diye Allahu Taala Müslümanlara da zahiri ve batıni nice kuvvetler bahşedecek, netice de bizi görünmeyen orduları ile destekleyecek, “Kâfirler istemese de nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 8) ayeti kerimesinin sırrına mazhar kılacaktır.

Bu nur tamamlansın ve mazlumlar rahata ersin diye gayret eden devlet büyüklerimiz, ordumuz, dini ve vicdani hassasiyetlerini yitirmemiş bütün vatandaşlarımızla geçmişte olduğu gibi bugün de yekvücut olarak hareket etmekteyiz, yarın da inşaallah bu gayrete talibiz. Çünkü inanıyoruz ki Cenabı Hak mutlak manada vaadini yerine getirecek; İslam’ı aziz, Müslümanları muzaffer kılacaktır. Rabbimizden niyazımız odur ki bu hayırlı amelde geçmişte ecdadımızı kullandığı gibi bugün bizleri, kıyamet sabahına dek de nesillerimizi kullansın.

Dün Malazgirt’te, Kosova’da, Varna’da yapılan neyse bugün Fırat Kalkanı’yla Zeytin Dalı operasyonlarıyla yapılmaya çalışılan da odur. Bir takım müsteşriklerin ağzıyla konuşan, kuzu postuna bürünmüş halleriyle müminlerin saf gönüllerini idlale gayret eden birilerinin iddia ettiği gibi bu operasyonların hiçbirisi toprak kaygısından, sömürgecilik anlayışından, tahakküm hırsından kaynaklanmamaktadır. Tam aksine “Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ediniz.” (Tevbe 41) ve “Bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin.” (Enfal 39) ayeti kelimelerinin sırrına mazhar olmak için atılan adımlardır bunların hepsi. Bizler inanıyoruz ki tarih, geçmişte olduğu gibi bugün de Hakk’ın safında olanları yazacak, batılı işaret edecek, düşmanlarımızı bildirecek ve bizden görünen hainleri de tespit edip dünyada insanlara, Müslümanlara; ukbada da Rabbimize karşı rüsvay edecektir

Bizler üç yüz küsur senelik Selçuklu, yaklaşık altı yüz senelik Osmanlı tarihimize baktığımızda birlikte hareket ettiğimiz, kardeş olduğumuz hiçbir toplumda nefret, kan ve gözyaşıyla anılmamış tam aksine aradan geçen bunca seneye rağmen hasretle beklenen ve yeniden idaresi altında olmaktan gurur duyulacak şanlı bir nesle sahibiz. Birilerinin, “Efendim, yürek fethi yapılmadı sadece toprak fetih yapıldı, onun için diğer toplumlar bizleri halen nefretle anıyor!” diye fitne ve fesada kucak açan, Müslümanları üzerken kâfirlerin ekmeğine yağ süren münafıklardan da Allah’a sığınıyoruz.

Balkanlardan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan neredeyse Asya’ya kadar uzanan etki alanlarıyla birlikte 24 milyon kilometre karelik bir alanda Allah’ın ayetlerine, Rasulullah’ın sünnetlerine göre bir hayat nizami oluşturmaya çalışan ecdadımızın kin ve nefretle değil bilakis sevgi ve hürmetle, hasretle yâd edildiğini görüyoruz; iftihar ediyoruz elhamdülillah. 

Son dönemde Cumhurbaşkanımızın, ecdadımızı ve bütün memleketimizi temsilen yapmış olduğu ziyaretlerde; Sudan’da, Pakistan’da, Mağrib ülkelerinde, Uzak Asya’da sevgiyle hasretle coşkuyla karşılanmasının bu iddialara gereken cevabı verdiği kanaatindeyiz. Öyle ki sadece ülkesinde değil, sadece bölgesinde değil tüm dünya Müslümanları ve Türk milletleri üzerinde Allah’ın inayetiyle bir etkiye ve teveccühe mazhar olduğu gayet aşikardır. Onun böyle bir kuvve-i maneviyyeye sahip olması aldığı dualar, büyüklerimizin himmeti, Allah ve Rasulü’nün nusreti iledir. Öyle ki milletimizi temsilen imanı, gayreti ve ihlası yukarıda saydığımız davaya gönülden inanan herkese kuvvet vermiş, bu şuurla yaz kış demeden kendilerine gösterilen hedefe emin adımlarla yürüyen ordumuza ve her şey ile bu orduyu destekleyen milletimize en büyük destek olmuştur.

İslam tarihine bakıldığında bütün peygamberlerin ümmetleriyle beraber her zamanda batıl karşısında hakkı kaldırma gayretlerine şahit oluruz. Bunun için gerektiği zaman mallarından vermekten gerektiği zaman da canlarından vaz geçmekten bir an daha geri durmamışlar. Bunlardan bir kısmını Kur’an-ı Hakim bizlere bildirmektedir: Hazreti Davud’un Calut ile olan mücadelesi, Hazreti Musa’nın Firavun’la olan mücadelesi, Hazreti Zülkarneyn’in mücadeleleri, bir manada Mekke halkının Ebrehe ile mücadelesi bizlere bildirilmiştir. Anlatılan kıssalardan ibret almamız, gerektiğinde hak için adalet için her şeyimizden vazgeçmemiz gerektiğini bizlere bildirilmiştir. Yine Efendimiz aleyhisselam ve ashâbı kiramın hayatına baktığımızda Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te vesair seriye ve kazalarda yapılan mücadelenin Allah katında ne kadar kıymetli olduğu; hatta “Bu uğurda anlarından vazgeçenlerin ölmeyecekleri Allah katında bizim anlamayacağımız şekilde rızıklandırılacakları” (Bakara 154) bildirilmiş, şehitlerin makamının peygamberlerden sonra müstesna bir makam olacağı vurgulanmıştır. Bu hakikatler şühedanın nasıl bir nimete mazhar olduğunun en büyük göstergesidir.

Zaten şehadet kelimesini Arapça olarak düşündüğümüzde gözümüze hemen iki mana çarpar: Bunlardan birincisi “hayat iman ve cihaddır” düsturu mucibince Allah yolunda canından vazgeçebilme keyfiyetidir. İkincisi ise yine bu manayı teyit eder mahiyette şahitlik manasına kullanılır. Zaten hakiki manada şehit olanların da itikatta ve amelde aslolan meselelere şahit oldukları onları bi hakkın bildikleri rahatlıkla söylenebilir. Şehitliğin yüce mertebesine vasıl olanların şuurlu bir mümin olduklarında hiç şüphe yoktur. 

Hepimizin neticede Allah’a vasıl olacağımıza, istesek de istemesek de huzuru Rabbi’l-Âlemine duracağımıza bu dünyada yapıp ettiklerimizin hesabını Allah’a vereceğimize imanımız vardır. Lakin şehid olmak için can atan, en önde küffar ile cenk eden, Allah’ın da kendilerine hayırlı olanı ihsan ettiği bu kutlu zümre, ebedi olan ahiret hayatında nimetlenmek, Rabbimizi razı etmek ve cemaline kavuşmak için bu dünyada bir takım fedakârlıklar yapmanın gerekli olduğunu idrak etmişlerdi. Öyle ki bu idraki eğer kıyısından köşesinden anlama gayretimiz olmazsa Allah yolunda cihad eden mücahitlerin yaptıklarına hayret etmekle yetinir, belki de insanların bu kadar kolay nasıl can verebildiklerine bir türlü akıl erdiremeyiz. 

Nitekim sahabe kiram efendilerimizden Saad b. Muaz’ın (ra) Bedir Savaşı’nın öncesinde Rasulullah Efendimiz’i (sa) rahatlatmak için söylediği “Ya Rasulallah, biz İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselama yaptığını sana yapmayacağız. Ne var ki onlar karşıdaki düşmanın gücünden ve kuvvetinden korktular da ‘Sen Rabbinle git, onlarla savaş. Biz seni burada bekleyeceğiz!’ diyerek peygamberlerini düşman karşısında yüzüstü bırakmışlardı. Eğer Sen bize denizi gösterip yürüsen biz de Seninle beraber o denize yürürüz!” ifadesi ile “Allah ve Resul’ünün rızasının az bir bedelle, dünya, karşılığında satılmasına” (Bakara 41) razı olmadıklarını ve neticesi ne olursa olsun buna katlanmaya hazır olduklarını haber vermişlerdi. Bu hadiseden birkaç sene sonra Hendek Savaşı’nda kolundan aldığı bir yara ile şehid olan Saad b. Muaz’ın bu davasının kabule şayan olduğunu gösterircesine Efendimiz aleyhisselam, vefat haberini aldığında onun kabrine inip yatmış, kabir onu sıkmasın diye Allah’a dua etmiş ve onu henüz kabri başında iken cennetle müjdelemiştir.

İnsanın bu kadar dünyevileştiği, dünyaya kalbini bu derece bağladığı, bir manada Rabbini unuttuğu bu dünyada anlaşılması hakikaten çok güç, bu mümkün değil, bu kadar da olur mu dedirtecek cinsten fedakârlıkları vardır ashabı kiramın. Hangi birini anlatalım ki? Saad b. Rebî’yi hatırlıyoruz. Uhud’da tükenmek üzere olan son nefesleriyle ashabı kirama ve ondan sonra kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlara öğüdü şu oldu; “Dikkat edin, biz Rasulullah’a söz verdik. O’nun canını kendi canımızdan aziz bileceğimize, davasına kanımızın son damlasına kadar hizmet edeceğimize söz verdik. Sizlerin göz kapakları açılıp kapanmaya devam ettiği müddetçe yani hayatta kaldığını sürece Rasulullah’ın başına bir iş gelecek olursa bunun hesabını Allah’a veremezsiniz!”

Hazreti Hanzala’yı hatırlıyoruz. Evlendiği günün hemen ertesinde Rasulullah Efendimiz’in Uhud’a hareket ettiğini duyunca gusletmeye bile vakit bulamadan Efendimiz aleyhisselamın peşine koşmuş, ona yapılan hamlelere evvela kollarıyla sonra da adeta vücuduyla süper olarak ağır yaralar almış ve neticede şehit olarak Rabbine vasıl olmuştur. Öyle ki Efendimiz, onun bu halinden dolayı melekler tarafından karşılanıp yıkandığını, cünüplükten kurtulduğunu ve Rabbi Rahimi’ne yürüdüğünü bizatihi haber vermiştir. Mute’de Hazreti Zeyd b. Harise’nin, Cafer b. Ebi Talib’in ve Abdullah İbni Revaha’nın kahramanlıkları ise hepimizin malumudur. Allah yolunda şehit olacaklarını bilerek, yüreklerinde zerre miskal endişe ve kaygı taşımadan adeta ölüme koşarcasına savaş meydanına gidip bütün orduya, inanan ve inanmayan herkese örnek olacak bir fedakârlıkta bulunmuşlardı. Çünkü onlar o meydanda vefat etmeyi Rablerine kavuşmak olarak telakki etmişlerdir. Aslında şunu demek de mümkün: şahadet kavramını her yönüyle anlayabilmek için bu müşahhas örnekler yakinen görmek/anlamak lazım. Çünkü bu kavram her yönüyle esas manasını müminlerde bulmuştur. İnanıyoruz ki dün şehit olanlar için de bugün vatan ve millet adına dünyanın her yerinde İslam’a hizmet etmek isteyenler için de kıyamete kadar gelecek nesiller için de aynı müjdeler açık birer nimet olarak zikredilmiştir. 

Fakat aynı hissiyatla Allah ve Rasulü’nü razı etmeye çalışanlar için unutulmaması gereken bir şey daha vardır ki Allah için yaşamak da ölmek kadar kıymetlidir. Netice de o da Allah içindir. Esasen dikkat edilmesi gereken niyetin tashihidir. Nitekim eğer bu meselenin içi doldurulamamış, yani Allah ve Rasulü uğruna değil de herhangi bir gaye için insan canını vermeye kalkmışsa bu boşu boşuna bir ölümden ibarettir. Şehadet bir bilgi, amel ve aksel gaye sacayağından teşekkül etmiş bir nimettir. Yani ne olduğunu idrak, bunun için elinden geleni yapmak ve neticeyi ilahi rıza olarak hedeflemek gerekir. Aksi takdirde can vermek bile olsa yapılan işin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü insan bir takım psikolojik telkinlerle, alınan ilaçlarla inandığı batıl davası için de canını hiçe sayabilmektedir. Canlı bomba olarak, cephede savaşan asker olarak karşımıza çıkan teröristler ile müminlerin, bizim askerlerimizin arasındaki fark kalplerinde taşıdıkları iman, şehadet şuurları ve neticede ilahi Rıza’yı hedeflemeleridir. 

Cenabı Hak cümlemize şehadeti her yönüyle kavrayabilmeyi, yalnızca ölmek olarak anlamamayı, esasen Allah katında nimetlenmek olduğunu idrak edebilmeyi nasip etsin.

 

Yazar: Abdülkadir VİSÂLİ

 

Şubat Şehitler Ayı

Şubat Şehitler Ayı ve Aşıkların Şehadeti - Vahdettin Şimşek

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Şubat Şehitler Ayı ve Aşıkların Şehadeti

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki netice-i meram bölümümüzün konusunu Şubat ayı Müslümanlar nezdinde “şehadet ayı” olarak bilindiği için şehadet olarak belirledik.

Şehid kelimesi lügat manası olarak şahid olan manasına gelmektedir. Naklinde ve gaslinde rahmet melekleri hazır oldukları için, yahut kıyamette ümem-i salife hakkında istişhad olunan zevattan olduğu için, yahut vefat etmeyip huzuru ilahide hazır ve zinde oldukları için, yahut alem-i mülk ve melekûtu müşahade eylediği için şehid denilmiştir. (Osmanlıca-Türkçe Lügat)

Istılahi manada ise Allah yolunda savaşarak canını feda eden müminlerin vasfıdır. Yani Allah Teala’nın ism-i şerifi yücelsin diye mücadele eden ve sonuçta öldürülen her mümin şehittir. Bunun içinde İslami değerlerin ikame edilmesi için gerekli olan her şey için mücadele etmek de vardır. Vatan için mücadele, mukaddesat için mücadele, namus için mücadele, Müslümanların malını korumak için mücadele gibi gayretlerin sonucunda can verilmesi de şehadettir. Şehadetin en yüce mertebesi ise Efendimiz’in (sav): “Zalim bir hükümdarın karşısında hakkı haykırırken öldürülen kimse” diye işaret buyurduğu mertebedir. 

Hz. Peygamber (sav), Uhud’da hayatını kaybeden yetmiş şehitle ilgili olarak şunu bildirmiştir:

“Kardeşleriniz Uhud’da şehit olunca, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların cevfine koydu. Cennetin nehirlerinden içerler, meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altından kandillerde yerleşirler. Yiyecek, içecek ve istirahatlerinin güzelliğini görünce:

‘Keşke, cennette hayatta olup rızıklandırıldığımızı biri dünyadaki kardeşlerimize haber verse. Ta ki, cihattan geri kalmasınlar, savaş esnasında kaçmasınlar.’ Cenab-ı Hak: ‘Sizin bu halinizi onlara ulaştıracağım.’ der ve şu ayetlerle bildirir:

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Allah´ın lütfundan kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde, Rableri katında rızıklandırılırlar. Arkalarından gelecek olanlara şunu müjdelemek isterler: Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmezler. Allah´tan bir nimeti ve lütfu ve Allah´ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” (Ebu Davud, Cihad, 25)

Öncelikle Şubat ayında zulmen ve ila-ı kelimetullah için savaşırken şehit edilen alimlerimizin, komutanlarımızın, mücadele adamlarımızın ve aşk şehitlerinin isimlerini ve kısa şehadet sebeplerini anlatmaya çalışalım.

İskilipli Atıf Efendi - 4 Şubat 1926

“Şapka Kararnamesi” ile ilgili olarak bir gece evinden alındı. Önce Giresun’da, sonra İstanbul’da beraat almasına rağmen ısrarla tutuklu bulunduruldu. Sonra Ankara İstiklal Mahkemesi’ne meşakkatli bir yolculukla gönderildi. 3 Şubat Çarşamba günü şapka hadisesiyle alakadar oldukları iddia edilen 44 masum ve mazlum insan, Kel Ali’nin riyasetindeki mahkemenin önüne çıktılar. Müdafaa sırası kendisine gelince de “Savunmaya gerek yoktur!” dedi ve Hakim Kel Ali (Ali Çetinkaya) tarafından idama mahkum edildi. 4 Şubat 1926 Perşembe günü asılarak şehit edildi.

Zelimhan Yandarbiyev 

Çeçenistan’ın Cevher Dudayev’den sonra gelen ikinci devlet başkanı. Rusya’nın 1999’da Çeçenistan’ı ikinci kez işgal etmesinden sonra başlatılan cihatta önemli rol oynadı. İslami Uyanış ve Kalkınma Teşkilatı’nın da başkanlığını yapan Yandarbiyev, Çeçen direnişi hakkında İslam ülkelerini ve Müslüman halkları bilgilendirmek amacıyla muhtelif etkinliklerde bulundu, konferanslar verdi. Çeçenistan’ın bağımsızlık davasında önemli bir yeri olan Yandarbiyev, 13 Şubat 2004’te arabasına konan bir bombanın hedefi oldu. Ağır yaralanan Yandarbiyev, hastaneye kaldırılmasından kısa bir süre sonra şehit oldu.

Metin Yüksel - 23 Şubat 1979

Molla Sadrettin Yüksel Hoca’nın oğlu olan Metin Yüksel, ülkemizde genç yaşına rağmen İslami hareket içinde şuuru, uyanıklığı ve aktivitesiyle tanınıyordu. Yurdun dört bir yanında zalimlere ve işbirlikçilerine karşı amansız bir mücadele içindeydi. 23 Şubat 1979 Cuma günü Cuma namazı çıkışında yaşam alanları daralan kavmiyetçiler tarafından hunharca katledildi. Yüksel’in, “Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere çağlara!” şeklinde meşhur bir sözü vardı. Şehit edildiğinde 20 yaşındaydı.

Hasan el-Benna  - 12 Şubat 1949

Dünyanın birçok yerinde mensupları olan Müslüman Kardeşler Hareketi’nin (İhvanı Müslimin) kurucusu olan Hasan el-Benna, hayatı boyunca İslami mücadelenin içerisinde yaşadı. Filistin meselesini İslam’ın meselesi olarak gündeme getirdi. Filistin’de savaşacak birlikler oluşturup cepheye gönderdi. 1949 yılının Şubat ayında bir konferansından çıkarken silahlı saldırıya uğradı. Polis hastaneye müdahale etti, tedavi görmesini engelledi. Orada ruhunu teslim etti. Şehadetinden sonra Kahire’de camiler kapatıldı. Erkekler tutuklandı. Namazını sadece kadınlar ve babası kıldı.

Hama Katliamı

Hama, Suriye’de İslami hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biridir. Bu özelliği dolayısıyla Hama şehri 1982 yılında büyük bir katliama şahit oldu. Hafız el-Esed’in kardeşi ve zamanın Genelkurmay Başkanı Rıfat el-Esed, Şubat 1982′de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. Bazıları da Müslümanlar tarafına geçtiler. Birkaç gün devam eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin Müslüman şehit oldu. Şehir adeta bir harabeye döndü.

Nüfusunun çoğunluğu Efendimiz’in pâk soyundan, yani seyyid olan ve yine ekserisi büyük İslam alimlerinden müteşekkil Hama şimdiki Zalim Esed’in babası Hafız Esed’in emriyle kardeşi ve suç ortağı Rıfat Esed’in komutasında katliama uğradı.

Rıfat Esed, Örfi İdare komutanlığına getirildikten sonra kendisine bazı talimatlar ve bu arada önemli birtakım yetkiler de verildi. İşte bu önemli yetkilerden biri:

“Kimsenin onayını almadan beş bin kişiyi bile öldürebilirsin.” idi.

Yazımızda buraya kadar aldıklarımız Allah yolunda mücadele edip, cihad meydanlarında şehadet şerbetini içen ve Rabbimizin nimetlerine gark edeceği müminlerin örnekleriydi.

Bu bölümde ise aşk şehitlerinden bahsetmeye çalışacağız. 

İmam Efendi Osman Bedruddin Erzurûmî (ksa) hazretleri bir sohbetinde buyuruyorlar ki: “Hadis-i risaletpenahide: ‘Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.’ buyurulmuştur. Küffar ile muharebede şehit olanlar Cennete, nefs ile muhalefet ve mücahade edenler ise zennet-i zâte dahil olurlar. Şu beden heykelinden geçerek, cana kıyana canımız feda olsun.”

Hâce Hazretleri de İmam Efendi’nin bu kibarı kelamını açıklarken: “Kanını, canının Allah yolunda feda ederek Hakk’a ulaşmak. Bir de aşkın şehitliği vardır ki, bu da varlığını Hakk’ın varlığında ifna ederek tabi kılarak Hak varlığında varlığını eritmek. İşte hazretinde burada buyurduğu varlık putunu eritebilmek, ortadan kaldırabilmek. Bu tarz şehit olanlar cemal cennetine giderler. Allah’ın cemaline nail olurlar ve zata davet edilmişlerdir. Zat cennetine ulaşırlar. Allah yolunda ila-ı kelimetullah için çarpışıp şehit olanlar naim cennetine, firdevs cennetine dahil olurlar. Birisi bilinen tanınan gözle görülen bir şey olduğu için -cihad şehadeti- tüm inananlar tarafından talib olunan bir şehitlik. Tarih boyunca da bunun taliplileri çoğalmış. Ama aşk üzere varlığını Hakk’ın varlığında ifna etmek için mücahede ederek Rasulullah aleyhissalatu vesselamın da kastettiği budur. Yani “Cihadı asgardan cihadı ekbere dönüyoruz.” Bunu Tebük Savaşı’ndan dönerken buyurmuşlardır. Çünkü Tebük gibi savaşlarda düşman sayısı belli, nasıl mücadele edileceği bellidir. Şimdi nefs ve dünyaya karşı bir savaş var. Hiçbir şeyi belli değil. Her şeyiyle sinsi olan bize hangi cepheden saldıracağı belli olmayan bize bizden yakın iki kaşımızın arasında bir düşman ile savaşıyoruz. İşte bunun sonucunda aşkın şehitliğine ulaşılır.” buyuruyorlar.

İşte bu kısımda da daha şehadetinden önce yazdığı beyitlerinde aşkın şehidi olacağını şu dizelerle buyuran Es’ad Erbili (ksa) hazretlerinin şehadetine ayırıyoruz.

“Ne mümkin bunca âteşle şehîd-i aşkı gasl etmek, 

Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-i hoş güvar âteş.” 

Şeyh Es’ad Erbili (ksa), meşhur Menemen olaylarından dolayı, bu olaylarla hiçbir ilgisi olmadığı halde yargılanan ve idama mahkûm edilen ilim erbabındandı. Yaşı ilerlemiş olduğundan hakkındaki idam kararı resmen infaz edilmedi. Ama onu ortadan kaldırmak isteyenler 4 Şubat 1931’de kendisini hastanede zehirleyerek infazı daha insanlık dışı bir metotla gerçekleştirdiler. Kendisiyle birlikte oğlu da dahil olmak üzere 26 halifesini aynı gün asarak şehit ettiler.

O kadar insanlığa hizmet etmiş bu büyük zat mahkemede kendilerine haksız yere idam cezası veren hakimlere hakkını helal ettiğini ve halifelerininde haklarını helal etmelerini söyleyecek kadar yüce gönüllü olduğunu düşmanlarına bile göstermiştir.

Yukardaki beyitlerin sonunda da şunları buyurmuştur.

“Ümid-i âfiyet besler mi Es’ad, Yâr’dan hâşâ, 

Saçar oldukça gözden ol nigâr-i gül’îzâr âteş.” 

Burada dünyada yaşama gayeleri sadece Allah’a ulaşmak olan bu gibi zatların yani aşk şehitlerinin bazılarını da nakletmeyi planlamıştık. Fakat bize ayrılan sayfalar mahdut olduğu için onlarıda ayrı bir konu olarak incelemeyi Rabbimiz (cc) hazretleri nasib eder inşaallah diye düşünüyoruz.

Netice-i kelam olarak İster savaş meydanında şehit olan, isterse nefs mücadelesi sonucunda aşkın şehidi olan tüm şehitlerimizin şefaatine Rabbim bizleri nail eylesin. Bizleri hem nefsiyle mücadele ederek Hakk’ın yüce varlığı karşısında varlığımızı yok eden aşk şehitlerinden, hem de cephede savaşıp şehit olanlardan eylesin. Allah yâr olsun kalpler beraber olsun.

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Pazar, 05 Ağustos 2018 18:34

ASIL GÜNDEM

Asıl Gündem

Asıl Gündem - İrfan Aydın

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Asıl Gündem

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Salat ve selam alemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz’in, daha sonra diğer peygamberlerin, ehlibeytin, ashab-ı kiramın, sadat-ı kiram efendilerimizin mübarek ruhlarına olsun. 

İçinde yaşadığımız günler havanın bütün soğukluğuna rağmen havayı ısıtacak sıcak gelişmelerle dolu. Kudüs meselesinde önce İslam dünyasını arkasına alan Türkiye daha sonra Birleşmiş Milletler’den karar çıkartarak Amerika’yı yalnız bırakmayı başarmış ve liderliğini perçinlemiştir. 

Tam istim tutmuşken bizim için hayati bir öneme sahip Suriye’deki oldu bittiye getirilen PYD hadisesine de müdahale ederek kanayan yaraya bir neşter vurmuştur. “Zeytin Dalı Harekatı” dosta güven ve sürur verirken düşmana korku vermiştir. Mazlum milletler sevince boğulurken zalimler tedirgin olmuştur. 

Bu sıcak gündem devam ederken asli konularımızdan, asli vazifelerimizden uzak kalmamız, değişmeyen gündemimizi ihmal etmemiz olamaz. Önceki yazılarımızda savaşan erlerin iki türlü olduğunu hatırlatmıştık. Cephede savaşanlar kılıçla, tankla tüfekle savaşırken dua erleri de Mevla’ya (cc) yönelerek dua ile zikir ile manevi desteklerini sürdürmelidir. Eğer dua erleri vazifelerini yerine getirmezse veya ihmalkar davranırsa cephede ağır zayiata ve yenilgiye sebep olabilir. Bu nedenle asli vazifemiz olan kullukta daim olmalıyız, kulluğumuzu derinleştirmeli ve geliştirmeliyiz. 

Tarihte yaşananlar günümüze ışık tutacak bir çok bilgi ve hikmeti içinde saklamaktadır. Bugün birileri sanki İslam tarihi hiç yaşanmamış gibi, sanki Peygamberimiz ve onun güzide ashabı hiçbir şey miras bırakmamış gibi, sanki imamlar, müçtehidler, müceddidler hiç dünyaya gelmemiş gibi kendi işkembeyi kübralarından sallayarak bence diye başlayan cümleler kurup, hiçbir temeli olmayan abuk sabuk görüşler beyan etmektedirler. 

Büyüğümüzün üstüne basarak buyurduğu üzere önce etrafını boşaltıp sonra ana binayı yıkmak istemektedirler. İşte dua erleri, Allah adamları Hakk’ın veli kulları bir bir azaldıkça bu kendini bilmezler ortam bularak rahata rahat konuşmaktadırlar. 

Bunlardan bazıları iddia etmektedir ki: tasavvuf Hint mistizmidir, Yunan felsefesidir, insanı uyuşturup dinin ve hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır! Tasavvuf ve tarikat insanı hayattan kopartıp mağaralara çeker ve hayatın gerçeklerini bilemez hale getirir. 

Halbuki yaklaşık 1500 yıllık İslam tarihi bunun tam aksini söyler. Ehlisünnet bir akideye sahip tasavvuf yolundan gelenler sulak bir yerde, verimli bir toprağa kök salmış meyve ağacı gibi tarih boyunca bol meyve vermiştir. O meyveden sadece Müslümanlar değil gayr-i müslimler bile nasiplenmiştir. Ne acıdır ki adı Müslüman atası Müslüman bugünkü yeni yetmeler nasibdar olamamıştır. Mum dibine ışık vermezmiş. Abdulkadir Geylanileri (ks), İmam-ı Rabbanileri (ks), Şah-ı Nakşibendileri, Mevlanaları, Yunusları bütün dünya görmüşken ve takdir etmişken, o kadar zaman geçmesine rağmen, hayatları ve fikirleri bizlere ışık tutarken, bu insanların bunu görmemeleri yok hükmündedir. 

İngilizlerin yüz, yüz elli yıl önce İslam dünyasına sattıkları neo-selefilik ve reformist akımların yeni bir Müslüman modeli, yeni bir standart prototip oluşturmaları karşısında Kur’an ve sünnetten bir santim bile ayrılmayan zamanın velileri zamana göre hareket ederek o zamanda yapılması gereken en doğru davranış ve hareketi bularak zamana ışık tutmasını bilmişlerdir. 

Afrika’da murabitin olmuş, senüsi olmuş, kadiri olmuş, şazili olmuş; Orta Asya’da nakşibendi olmuş, mücahid olmuş moğola karşı çarpışıp şehid olmuş, Kafkaslar’da bağlı bulunduğu silsileyi unutmayıp koskoca Rus imparatorluğuna kafkas kartalı olmuş, yirmi beş yıl kök söktürmüş, hasılı garip gurebaya yardım etmiş, cephede cihad etmiş, dergahlarda manevi, ahlaki okul kurup nesiller yetiştirmiş, bu dini mübine bin beş yüz yıl omurga olmuş Allah adamlarını şükranla ve minnetle anıyoruz. Allah (cc) bugün de el an devam eden bu yolun büyüklerinin ve bağlılarının yolundan, izinden, dizinden, sözünden, gönlünden ve nazarından bizleri bir an bile ayırmasın. Ömrümüz yettiğince ve kıyamete kadar nesillerimiz ile bu yolun büyüklerinin hizmetinde kalmayı bize nasib etsin…. Bu yolun büyüklerinin bir sohbeti bir nazarı bir gülümsemesi saadet içinde saadet bu yoldan ve büyüklerinden ayrı kalmak velev ki dünyanın en sayılı adamı olsak şekavet içinde dalalet sayılır… 

Evet, zamanın velisi zamana göre zamanın müridi de zamana göredir buyurmuş büyüklerimiz. Bu noktada eğer gerekiyorsa cephede kılıç sallayan mermi atan ölen ve öldürülenle; dergahta, evde, sahrada her daim zikirle, sohbetle, murakabe ile meşgul olan dervişler arasında hiçbir fark yoktur. Hatta dergahta, evde, işyerinde hasılı hayatın içinde, gönlünde, Mevla’yı unutmadan zikir halinde olmak cephede düşmanla savaşmaktan daha zordur. Nitekim Peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellem bir gazadan dönerken “Küçük cihad bitti, şimdi sıra büyük cihadda.” buyurmuştur. İnsan cephede savaşırken düşman açıktır ve neticesi de bellidir. Ya şehidlik ya da gazilik. Fakat kendi nefsinle başa başa kaldığında düşman gizlidir ve içindedir neticesi de çoğu zaman kabirde belli olabilen zor ve meşakkatli bir yoldur. Meşakkatli olduğu kadar sabır gerektiren ve bir usta elinde terbiyesi gereken bir konudur. Bu nedenle büyük cihadda başarılı olan bir çok mücahid cephede düşmana karşı gösterdiği kahramanlığı nefsine karşı gösterememiş ve bu tevhid yolunda düşenlerden olmuştur. Bunun en canlı örneğini Afganistan’da yaşadık biz. Önce Sovyet ayısını dize getiren ve türlü başarılarla destanlaşan Afganlı mücahidler daha sonra aralarında geçen iktidar mücadelesinde Ruslar’dan çok Müslüman öldürüp katil olmuşlardır. Halen daha aradan o kadar yıl geçmesine rağmen toparlanamamışlar, esaret ve sefalet altında yaşamaktadırlar. 

Suriye’de ve fiili cihadın yaşandığı diğer yerlerde de durum bundan farklı değildir. Her yerde aynı sorun vardır. Müslümanlar nefislerinden, enelerinden vazgeçememekte; baş olma sevdaları yüzünden paramparça olmaktadırlar. 

Neticede kuvvetleri gidip izzetsiz bir şekilde düşman elinde yenilmek acısını tatmaktadır.

 

Yazar:  İrfan Aydın

 

Efendimizin Küçük Hizmetcisi

Efendimiz'in Küçük Hizmetçisi: Enes bin Mâlik (ra) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 122 - Şubat 2018

 

Efendimiz'in Küçük Hizmetçisi: Enes bin Mâlik (ra)

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan, Azîz olan, Kâdir olan Mevlayı Müteal Allahımıza (cc)…

Mevlamızın yarattığı şu kainattaki zerreler adedince sahibimiz, şefaatçimiz Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz Hazretleri’ne de salat ve selam olsun.

Anlaşılan o ki son yüz yıldayız. Peygamberimiz Efendimizin (sav) müjdelerine, ulemanın-evliyanın keşif ve işaretlerine göre Hz. Mehdi’den önceki yükseliş günlerindeyiz. İslam’ın son kalesi Osmanlı’nın yıkılışından sonra gün yüzü görmeyen ümmeti Muhammed derlenip toparlanıyor, elhamdulillah. Mevlam bizlere yükseliş günlerini kemali ile gösterir, inşaallah. O günler ki tam bir izzet ve asalet ile gavura gereken cevaplar verilen günlerdir. Müminler izzette, zalimler zillettedir. Tüm İslam coğrafyalarında mazlum ve mağdur ümmetin hakları korunur. İman etmenin mümine getireceği izzet ve asalet hakkı ile hissedilir, yaşanır. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) razı olduğu ahlak, anlayış ve yaşayış tüm müslümanlarda görünür. Umuyoruz ki Mevlamız bizi o günlere yetiştirir.

Hilafetin kaldırılması, Batılı kanun ve ölçülerin kabul edilmesi, gizli anlaşmalar ve verilen sözlerle toplumun kültür ve ahlakının değiştirilmesi… alt başlıklarını tek tek sayamayacağımız bu değişimi yüz yıldır yaşadık, yaşıyoruz. Fakat Erdoğan liderliğinde başlayan diriliş günleri belli ki yükselişle taçlanacak. 15 Temmuz ihaneti olsun, Suriye’de bize karşı kurulan DEAŞ-YPG tuzakları olsun… bütün bu oyunları bozduk, bozacağız inşaallah. Önemli olan millet olarak bir ve beraber olmak. Allah’a (cc) imanı, Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) sevgiyi, vatana ve millete sadakati esas alan bir anlayış bizi besleyen ana kaynaktır. Birliğimizi ve dolayısıyla buradan doğacak gücü ancak işte bu eksende yakalayabiliriz: Allah’a iman, Peygamberimiz Efendimiz’e sevgi, evliyaya hürmet, vatana ve millete sadakat. 

Bugünlerde Hakk’ın kelamını -haşa- çürütmek için Efendimiz’e, Efendimiz’i devreden çıkarmak için ashabı kirâma dil uzatmaya çalışan kimi reformist-modernist kafalı insanlar görüyoruz. Bu insanların görüş ve ifadelerine baktığımız zaman müsteşrik-oryantalist denilen Batılı İslam araştırmacılarının düşüncelerini görüyoruz. Batının bizi güçten düşürmek için siyasi-askeri-ekonomik plan ve projelerinin yanı sıra dini kültürel anlamda da bizi ikiliğe düşürecek çalışmalar yaptıklarını biliyoruz. Bu doğal bir durumdur; çünkü Çanakkale’de, Kutu’l-Amare’de ve daha önceki nice savaşlarda boylarının ölçüsünü aldılar. Bu yüzden direkt cepheden saldıramazlar. Maşa kullanmak zorundalar, öyle de yapmaya çalışıyorlar. Fakat Hak ve Batıl ayrışıyor; artık gizlenemiyorlar.

Batılılar ölümsüzlük için, taşı toprağı altın yapmak için çabalarken simya ilminden kimyayı, doğu toplumlarını-insanını tanımak ve sömürmek için sosyoloji, psikoloji bilimlerini ürettiler. Bilimde, teknolojide elli yılda geldikleri nokta bin yılın toplamından fazla… Bunları insanlığın hayrına kullanmayacakları da ortada… Hâce Hazretleri: “Ya Rabbi, onlardan al müslümanlara ver!” diye dua ederler; çünkü aradaki farkı çalışarak kapatmamız mümkün görünmüyor. Son yıllarda Türkiye’nin teknolojide ve özellikle silah sanayisindeki ilerlemeleri bu yönde ciddi bir gelişim olduğunu gösteriyor. Velhasıl büyüklerimizin dua ve himmetleriyle toplum olarak aslımıza dönüyoruz. 

Hâce Hazretleri: “Bizim hedefimiz Peygamber Efendimiz’in (sav) bakınca memnun olacağı bir cemaat oluşturmak.” buyurmuşlardı. Ya Rabbi, bizi bu insanlardan eyle! İnancımız, ahlakımız ve yaşantımızla Efendimiz’in (sav) memnun ve hoşnut olacağı bir kul eyle! O’nun melül ve mahzun olacağı bir durumdan sana sığınırız! Bizi nefsimize ve şeytana bırakma! Sen nefse ve şeytana düşman dedin, bizi senin düşmanlarının eline bırakma ya Rabbi! Efendimiz’in (sav), ehlibeyt ve ashabının, ulemanın-sulehanın yolundan bizi ayırma! Gönülden amin diyoruz ya Rabbi, gönülden amin diyoruz.

Evet, ashaba saldırılar dedik özellikle muksirûn (çok hadis rivayet eden) sahabelere yapılan saldırılardan önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Biz de özellikle o sahabe efendilerimizin hayatlarına bakalım, örnekler alalım diyerek ilk sırada Ebu Hureyre (ra) hazretlerinin, ikinci sırada Abdullah bin Ömer (ra) hazretlerinin hayatlarından paylaşımlarda bulunmuştuk. Bugün de Enes bin Mâlik (ra) hazretlerinin hayatından aktarımlarda bulunacağız inşaallah. Cenabı Hak bizleri onların yolundan ayırmasın, hayatlarından ibretler-dersler almayı lütfeylesin.

Hz. Enes (ra) hicretten on sene önce (h. 612) doğmuştur. Künyesi, Ebu Hamza’dır. Bu künyeyi kendisine Rasulullah (sav) vermiştir. Lakabı ise Hâdim-i Rasulullah (Rasulullah’ın hizmetçisi)dir. Kendisine böyle söylenince çok sevinir, memnun olur ve bununla iftihar ederdi. Ayrıca Zü’l-üzüneyn lakabı da vardır. Rasul-i Ekrem Efendimiz (sav) mübârek elleri ile zülüflerini çekerek, “Yâ ze’l-üzüneyn!” diye latife buyurmuşlardır. 

Bazı tarihçiler, Hazreti Enes’in bu lakabı almasının sebebi olarak, Rasul-i Ekrem Efendimiz’den (sav) duydukları mübârek sözleri iyi anlayıp ezberlemesini ve verilen görevleri iyi yapmasını gösterirler.

Hazreti Enes de, vâlidesinin tavsiyesi üzerine Rasulullah’ın mübârek ellerinin değdiği bu zülüfleri teberrüken olduğu gibi bırakmıştır.

Vâlidesi Ümmü Süleym’dir. Hz. Enes’in babası Mâlik müslüman olmamış, Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym ile kavga etmiş ve evden ayrılmış, çıktığı seferde de ölmüştür. Kocası müslüman olmadığı için Ümmü Süleym bundan çok üzüntü duymuştur. O vefat edince Ebu Talha, Enes’in annesine evlenme teklifinde bulunur. Fakat Ebu Talha da müslüman olmadığından Hazreti Enes’in annesi, evlenmeleri için müslüman olmasını şart koşar. Böylece Ebu Talha, ikinci Akabe’de müslüman olur. İşte Enes bin Mâlik (ra), İslam ile şereflenmiş böyle bir aile ocağında yetişir. (Mustafa Kutlu, “Yoksulluk İçimizde” adlı hikayesinde Ümmü Süleym’in mihir olarak müslüman olmayı talebi ve Ebu Talha’nın kabul edişinden hareketle, günümüzde inancını yaşamayı önemsediği için işinden ayrılan Süheyla ile yükselmek-zengin olmak hırsındaki engin aşkını kurgular.) 

Resul-i Ekrem’in (sav) Medine’ye hicretlerinde, Enes b. Mâlik henüz on yaşlarında bir çocuktur. Hz. Peygamber’in (sav) Medine’ye gelişlerinde Medineli müslümanlar arasında meydana gelen heyecan ve coşkuyu Hz. Enes şöyle anlatmaktadır:

“Medine’nin çocukları hem koşuyorlar hem de ‘Muhammed geldi, Muhammed geldi!’ diye bağırıyorlardı. Ben de onlarla birlikte koşmaya ve bağırmaya başladım. Bu şekilde koşup bağırırken etrafıma baktım, bir şey göremedim. Çocuklar ise yine koşuşarak bağırıyorlardı. Ben de koştum ve bağırdım. Fakat etrafıma dikkat edince gelenleri göremedim. Nihayet Rasulullah (sav) ile Hz. Ebu Bekir geldiler. Biz kendilerini gördükten sonra, adını şu anda hatırlayamayacağım adamın biri bizi şehre gönderdi. Bize: ‘Rasulullah’ın geldiğini haber verin!’ diye tembih etti. Şehre koştuk ve müslümanlara haber verdik. Ensardan beş yüz kişi onları karşılamaya çıktılar. Ensâr, onları karşılayarak: Buyurunuz, burada emniyete kavuşacaksınız. İtaat ile karşılanacaksınız, dediler.

Resul-i Ekrem kendisini karşılayanlarla birlikte şehre girdi. O sırada şehrin bütün halkı Resul-i Ekrem’i (sav) karşılamak üzere evlerinden ve dükkânlarından dışarı çıkmışlardı. Kadınlar da evlerinin damlarına çıkarak Hz. Peygamber’in gelişini seyrediyorlardı. Resul-i Ekrem ile birlikte gelen Hz. Ebu Bekir’i de görüyorlar ve fakat ikisinden hangisinin Rasulullah (sav) olduğunu etraflarına soruyorlardı. Ben hayatımda o güne benzeyen bir gün görmemiştim!”

(Devam edecek...)

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

Sayfa 1 / 232

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort