JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazartesi, 11 Aralık 2017 21:33

BİZ BÖYLE DEĞİLDİK

Biz Böyle Değildik

Biz Böyle Değildik - Andelib

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Biz Böyle Değildik

 

Biz bu dünyadan nereye 
Göçelim, ya Muhammed? 
Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...

Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü” diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed; 
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız; 
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız! 
Artık, yolunu bilmiyor; 
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız! 
Kabe’ne siyahlar
Yakışmamıştı, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!

                                                   Arif Nihat Asya

 

Zor zamanların nesliyiz biz. Küfür her taraftan sarmış etrafımızı. Kültürüyle, ekonomisiyle, siyasetiyle çepeçevre kuşatılmışız. Müslümanlar olarak onların dili ile konuşur olduk. Onlar gibi yaşıyoruz. Onlardan farkımız kalmadı artık.

Hani çocukluğumuzda oynardık. İki resim arasındaki farkları bulmamız istenirdi. Bugün bir müslümanla kafirin arasındaki farkları nasıl bulalım? Batılılar gibi giyiniyoruz, batılılar gibi yaşamaya çalışıyoruz. Aile ilişkilerimiz örfümüz her geçen gün onlara daha çok benziyor. 

En tehlikelisi de biz batılılara hayran olmuşuz; doğrular yanlış, yanlışlar doğru olmuş hayatımızda. Türkiye’nin birçok yerinde insanlar çırılçıplak dolaşırken yadırganmıyor, onlara sonuna kadar özgürlük… Tesettürde fitne zamanından dolayı biraz takvaya riayet edip çarşaf giyene garip garip bakılır olmuş.

Bir kardeşimiz Erzurum’un bir köyüne akrabalarını ziyaret için gittiklerinde, hanımının çarşaflı olmasını köydekilerin garipsediğini anlatmıştı. Nene Hatunların torunları ne hale gelmiş. Saçlarının telini dahi kendi öz çocuklarını göstermeyen annelerimizin çırılçıplak torunları geziyor ortalıkta. Kulağında küpe, saçında gökkuşağının renkleri, ne giydiği belli olmayan erkekler ortalıkta artist artist gezerken, sakallı ve şalvarlı müslümana daha garip bakılıyorsa ayarlarımız bozulmuş demektir.

Biz böyle değildik…

Bizi böyle garaib müslüman haline getiren sebepleri bulmak ve bunlara çözüm üretmemiz gerekir. Düşmanın en tehlikelisi içerden olanıdır. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir, kendi nefsinin yaptığı kötülüğü başkası ona yapamaz. 

Toplum olarak en büyük tehlikelerden biri de içimizdeki müslüman görünümlü kişilerdir. Birçok İslami kavramın içinin boşaltılması bu kişilerin eliyle yapılmaktadır. Hâce Hazretleri (ksa), “Maalesef bugün Ebubekirler, Ömerler, Aliler yetişmezken birçok ibni Sebe, ibni Selül yetişiyor.” buyurmuştu. Bu insanlar fikirleriyle kafirlerin İslam’a atmaya çalıştıkları yaftaları desteklemektedir.

Bugün cihad gibi en önemli İslami kavramlardan birini ağzımıza bile alamıyoruz. İŞİD’çi damgasını vurmak için bahane arıyorlar.

İhlas, ihsan, takva, huşu… gibi kavramlar lüks sınıfına girmiş, onların yanına bile yaklaşamıyoruz. İbadetlerini düzenli yapan, harama helale dikkat eden bir müslüman geçmiş zaman evliyaları gibi olmuş. Hâce Hazretleri (ksa) ihvanlarının tasavvufi seyrinde erbain yolunu, riyazat yolunu pek kullanmazlar. Buyururlar ki, “Bugün bir müslümanın müslüman kimliğini muhafaza ederek yaşaması onun için riyazattır, erbaindir.”

Tasavvuf da bozulan kavramlardan bir tanesi. O da bugünün kavram kargaşasından fazlasıyla nasibini almış. Tasavvuf deyince Mevlana, Yunus Emre gibi Allah dostları gelir hemen akla. Onlardaki ilahi aşktan dem vurulur… Onların İslami yaşantıları, imanları, ihlasları hiç gündeme gelmez. Namazları, oruçları hiç konuşulmazken, varsa yoksa aşk… Peki onları anlatanlara soralım: “Bu nasıl bir aşk ki seni yaratan namaz kıl diyor, sen oralı bile olmuyorsun?” Alevilerin Hz. Ali’yi sevmesi gibi… 

Seven sevdiğine benzemek ister. Sevdiğini söyleyenlerin hayatı, sözlerini inkar ediyor. Birileri Mevlana üzerine kitap yazıyor, gel gör ki ondaki imandan nasibi olmuyor. Çocukluğumuzda bir dönem İslami film furyası vardı. Bazı filmleri defalarca izledik: Çağrı, Ömer Muhtar, Yalnız Değilsiniz, Minyeli Abdullah… Biz o kahramanlara çok farklı bakardık. Sonradan öğrendik ki çoğunun dinle alakası bile yokmuş.

Dinsiz, kafir kelimelerini kullanmaya da korkar olduk. Bunları kullansak hemen yadırganıyoruz. Amacımız radikaller gibi önümüze geleni tekfir etmek değil ama söylenmesi gerekenler söylenmeyecek mi? 

Hoca cuma vaazında; karısını, kızını düğünde başka erkeklerle oynatana laf söylüyor. Hocayı karalama kampanyası başlıyor. Hoca meseleyi İslami açıdan değerlendiriyor, bir haramı cemaate anlatıyor. Peki hoca haramları anlatmayacaksa camide ne anlatacak o kürsüden? Ağaç dikin, çiçek yetiştirin, çevreyi güzel kullanın… İslam bunlar mı? Birileri alınacak diye konuşulmayacak mı? İslam’ın hakikatleri anlatılmayacak mı?

Birileri de uyanık geçinip ortamın bozukluğundan, karmaşasından yararlanıp insanların aklını bulandırmaya çalışıyor. “Namaz kılmayanlar, mürtedler (dinden dönenler) öldürülebilir mi?” gibi İslami bir meseleyi çağın aklına kurban etmeye çalışıyor. Hz. Ebu Bekir (ra) zekat vermeyenlerle niçin savaşmak istedi? Bu zevata göre çok yanlış bir iş yaptı? Kız erkek karışık eğitimi savunuyor, bugünün eğitim ortamı öyle ya…

İslam’ın ilk medreselerinden olan ashabı suffada kadın erkek sahabeler birlikte mi ders gördüler? Camiler sadece ibadet mekanı değil aynı zamanda eğitim yuvasıdır. Bugün camide genç kız-erkek yan yana ders işleyebilir misin? Daha çok birçok meselede nefsimizin esiri olmuş metaryalist, kapitalist düşünen aklımıza İslami kavramları onaylatmaya çalışıyoruz. Bunlara göre kısas olmaz, zani taşlanmaz, hırsızın eli kesilmez, cehennem çok acımasız… 

Hz. İbrahim’in İsmail’i (as) kesme hadisesi akla uygun mu? Kur’an ayeti olmasa birçok olayı inkar mı edeceğiz? Bedir’de oğul babaya, kardeş kardeşe karşı savaştı. Peygamberimiz (sav) akrabaları birbirine mi düşürdü? Bu savaşı böyle mi değerlendireceğiz? Meselelere, olaylara İslam’ın penceresinden bakmayınca çok farklı yollara gidersiniz ve bu yolların sonu imansızlık uçurumdur.

Felsefe ağırlıklı ilahiyatlarımızda maalesef kafası karışık, gönlü karışık, imanı şüphe dolu bir nesil yetişiyor. Hadis inkarcılarına, Kur’an mealcilerine, mezhep düşmanlarına bakalım: Bu fikirleri ile kullukları, takvaları ziyadeleşiyor mu? İhlaslı mı oluyorlar? Maalesef, tam tersine farz olan birçok ibadeti bile terk eder hale gelmişler.

Ehli sünnet çizgisinde olan alimlerimizde, sûfilerimizde, cemaatlerimizde ise İslam’ın birçok güzelliği neşvü nema bulmuştur. 

İslami kavramların yerli yerine oturması için alimlerin gayret etmesi gerekir. Bunu ancak ehli yapabilir. Allah’ı (cc) seven, Peygamber Efendimiz’e (sav) gönülden bağlı olan birçok müslüman kavram kargaşasından dolayı kulluğunu güzelleştiremiyor, ibadetlerini yapamıyor. Ne dininden vazgeçiyor ne nefsinin arzularından vazgeçiyor. İkisini de idare etmeye çalışıyor. Kansere yakalanma tehlikesi olsa, doktor bize dikkat etmemiz gereken şeyleri söylese nasıl da önemseriz. Hayat söz konusu. Ölümcül kanser virüsleri gibi yaptığımız birçok şeyin imani, İslami meselelerde bizi çok tehlikeli yerlere götüreceğinin farkında değiliz.

İslami birçok kavramın ehli tarafından bugünün müslümanlarının anlayacağı tarzda, aslına/özüne uygun bir şekilde anlatılması ve yaşatılması en önemli meselelerimizden olmalı. Hayat kadar önemli… Müslüman ve mümin oluşumuz buna bağlı…

 

Vicdanlar, sakat çıkmadan,

Ya Muhammed, yarına; 

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Adem oğullarına!

Yüreklerden taşsın

Yine, imanlar!

                Arif Nihat Asya

 

Ya Rabbi, bizleri Peygamber Efendimiz’den (sav) ve O’nun varisi olan mürşidi kamillerden ve alimlerden mahrum eyleme. Onlar ki sana gelen yolu bize en güzel şekilde tarif edenlerdir. Onlar ki seni bize tanıtan ve sevdirenlerdir. Bizleri onların yoluna ilet…

Amin…

 

Yazar: Andelib

 

Pazartesi, 11 Aralık 2017 21:13

İNSANLAR İÇİNDE HACCI DUYUR Hac27

İnsanlar İçinde Haccı Duyur

İnsanlar İçinde Haccı Duyur Hac27 - Tamer Doymuş

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

İnsanlar İçinde Haccı Duyur Hac27

 

Hac, kelime olarak Allah’a yönelme, günahlardan arınma, Hak yolunda feragat gösterme, meşakkatleri göğüsleme manalarına gelir. Şer’i bir terim olarak, belli bir yeri, belli bir zamanda ve belli birtakım fiillerle ziyaret emektir.

Hac ibadet maksadıyla; Kabe, Arafat ve çevresi ziyaret edilir. Hac ayları; Şevval, Zilkade, Zilhicce aylarıdır. Haccın bu süre ile belirlenmesinin anlamı; Hacca dair herhangi bir fiil, ancak bu zamanlarda sahih olur. Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse, hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur, ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden korkun.” (Bakara 197)

Hacda her fiil için özel zaman ve yerler vardır. Yapılacak olan fiiller bu özel zamanlarda ve yerlerde yapılır. Haccın farz olması kitap ve sünnet ile sabittir. Bu hususla ilgili olarak ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Orada apaçık nişaneler, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi (Kabe’yi)haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Al-i İmran 97) Hadisi şerifte ise şöyle buyruluyor:

Hz. Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle: Allah Rasulü (sav) buyurdu: “Hacı olan kişi bağışlanır; hacının, kendisine Allah’tan rahmet dilediği kişi de bağışlanır.” Bir diğer hadisi şerifte şöyle buyrulmakta: Hz. Ebu Said’den (ra): Allah Rasulü (sav) bize hitap edip şöyle buyurdu: “Ey Cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Hacca gidin!” Bir adam dedi ki: Ey Allah Rasulü, her sene mi? Sükût buyurdu. Adam üç kere aynı soruyu sorunca, şöyle buyurdu: “Size söylemediklerimi bırakın. Soru sormayın; eğer evet deseydim (hac her sene) vacip olacaktı; siz de buna güç yetiremeyecektiniz. Sizden öncekileri, çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri helak etmiştir. Onun için size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiğince yapın! Bir şeyi de yasakladığım zaman ondan uzak durun.” İbn Abbas’dan (ra) rivayet edilen bir başka hadisi şerifte Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Kim Hac yapmak isterse acele etsin.”

Allah Teala, müslümanlardan gücü yetenlere haccı farz kılmasında hiç şüphesiz ki birçok önemli hikmetler ve faydalar da vardır. Hac, dini şuuru uyandırır. Hac, geçmiş günahlara kefaret olur. Müslüman ülkeler için çeşitli sanatlar bakımından beynelmilel bir toplantıdır. Bir yardımlaşma seferidir. Hac, fedakarlığa alıştırır, alçakgönüllülük ve tevazu aşılar, sabrı ve zorluklara karşı tahammül etmeyi öğretir. Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve gerçek eşitliğin timsalidir. Hacda; zenginler, fakirler, makam sahibi olanlar, olmayanlar herkes dünya ziynetinden sıyrılarak aynı elbise (ihram) içinde Allah’a yalvarır dua ederler. Hiç kimse bir diğerine karşı üstünlük taslamaz, makam ve şöhretinden dolayı böbürlenmez. Bu yakınlaşma ve yardımlaşma, problemlerin çözülmesine, yabancı fikirlere karşı tek saf haline gelmelerine neden olur. “Müslüman, Müslüman için bir kısmı diğer kısmını takviye eden bir bina gibidir.” Hadisi şerifi tahakkuk eder. Ve hacda, Allah’ın insanlara verdiği nimetlere karşı şükür vardır.

Hace Hazretleri (ksa) şöyle buyuruyorlar: “Allah’a acıkarak oraya gidelim. İslam’a acıkarak gidelim. Görme ümidiyle gidelim. Bizim görmemiz mümkün değil bunu biliyoruz ama O’nun bizi gördüğünü unutmayalım, o zaman biz de görmüş gibi oluruz Hazreti İbrahim’e sormuşlar: Ya İbrahim, sen Rabbini görüyor musun?

-O’nun beni görüyor olması bana yetiyor. Benim görmeme gerek yok. Rabbimin beni görüyor olması bana kâfidir, buyurmuş.

Sende O’nu görürmüşçesine, göre-cekmişçesine o ümitle kapısını çal.

Bu misalde olduğu gibi Kabe’de resmin görünen kısmına değil, deruni boyutuna bakmaya çalışalım. Görünmeyen cephesine nazar etmeye çalışalım. Rasulullah (sav) dolaşmış topraklarda. Oralarda oturmuş, dinlenmiş, sohbet etmiş. Onun kokusunu almaya çalışalım. Ruhaniyetini görmeye çalışalım. Orada o kadar sahabe gezmiş. Sahabenin ayak izinin kokusunu alıp adeta onların ayak izlerine yüzümüzü gözümüzü sürelim. Biz bu yönleri görmeye çalışalım orada.”

“İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.” (Hacc 27) Allah Teala’yı (cc) seven ve özleyen bir kimse ona ait olan her şeyi sever ve özler. Kabe O’na ait olduğu içinde her türlü zorlukları göze alarak Ona gelir.

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabed), Mekke’deki (Kabe)dir.” (Al-i İmran 96)

“Ta ki kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini ansınlar. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.” (Hacc 28)

Hace Hazretleri (ksa) “Nefahatu’l-Harameyn” isimli eserinde şöyle buyuruyorlar: “Cenabı Hak bizi beytine davet etmişse, buraya nasip etmişse, inşallah bizi affedecek, bize ikamda ihsanda bulunacak. Bu ümitle burada bulanacağız. Bu işin “acabası” olmaz. Çünkü biz Hak’la karşı karşıyayız. Bu duygularla bu haccı tamamlamaya çalışacağız inşaallah. Azami derecede dikkat edeceğiz. Çünkü biz Cenabı Hakk’ın en hususi mekanındayız. Kabe-i Muazzama’da Mekke-i Mükerreme’deyiz. Her yerde Hakk’ın murakabesindeyiz ama bu bilinç bizde burada ziyade olmalı. Adeta Cenabı Hakk’ın gözünün önündeyiz… Nazarı üstümüzde…

Bu yüzden hal hareketimize, duygu düşüncemize, davranış ve tavırlarımıza ciddi olarak dikkat edeceğiz. Gönlümüzde zikir, muhabbet; aklımızda fikir, tefekkür; dilimizde zikir, şükür; azalarımızda sekinet, edep olmalı… Bu hal üzere buradaki vazifelerimizi tamamlamaya çalışacağız.”

“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse, hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur, ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl Sahipleri! Benden korkun.” (Bakara 197)

Hace Hazretleri (ksa) aynı eserinde: “Bu yasaklar sadece zahirde kalmamalı. Ayniyle bunları iç alemimize yansıtabilmeliyiz. Zahiren haramdayız belli şeyler bize yasak: tırnak kesmiyoruz, koku sürünmüyoruz, vesaire… Asıl kulluksa kalple, Allah kalbe nazar ediyor. Dikkat edeceğiz ki kalpte de yanlış duygular, düşünceler, arzular, hisler olmasın. Kalbi de ihramlandıracağız. Burası da bunun taliminin yeri.

Daha birçok helal olan şeye “yanaşma” buyuruyor Cenabı Hak. “Avlanma” buyuruyor. Burada bize mahluka şefkati öğretiyor Mevlamız. Kalbimizi yumuşatıyor. Bir taraftan bize mahluka şefkati öğretirken, bir taraftan adeta kainatta bir denge kurmaya çalışıp diğer insanların rızıklarını ziyadeleştiriyor. Yani belli bir dönem av yasağı koyarak mahlukatta üremeyi arttırıyor Cenabı Hak. Rızıkları çoğaltıyor.

Bir taraftan yeşilliklere el vurmayın buyuruyor. Ekolojik yapıyı koruma altına alıyor Cenabı Hak. Çevrecilik. Bunu mümine talim ediyor Hacda ağaçların dalını kırma, yaprağını, çiçeği koparma. Niye, o zakir ve şakirdir. İşin temelinde bu var. O, Allah ile birlikte, onu o birliktelikten ayırma. Bununla birlikte de çevreni koru. Çevredeki dengeyi muhafaza et, çoraklaştırma, çölleştirme, kelleştirme çevreyi.”

“Rabbinizden gelecek bir lütfü aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ari Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz, siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” (Bakara 198)

“Hac geçmişi, anı ve geleceği birleştiren, buluşturan bir yapıya sahiptir. Arafat’ın geçmişe yönelik cephesi, insaniyetimizi bize hatırlatmak… Âdem ile Havanın Arafat’ta buluşması ve tövbe edip, dua edip ademiyetlerini tescil ettirmeleri ve hilafet elbiselerini giymeleri… Vakfe duasıyla biz bunu yapmış oluyoruz. O tövbemizle, istiğfarımızla, gözyaşımızla, duamızla; ilk kimliğimize Âdem’e dönüyoruz. Adeta insanlığın oluşumunu canlandırıyoruz. Tevbe ediyoruz, insan ve İslam olduğumuzu adeta tescil ettiriyoruz ve sorumluluklarımızın bilincinde, kulluk anlayışımız pekişmiş bir şekilde yeniden Allah ile olan ahdimizi tazeleyip tertemiz bir sayfa açarak ve bir halife olarak Arafat’tan geri dönüyoruz. Bu geçmiş ile olan irtibatımız. Arafat’ın anı değerlendirmesi ise dua vesilesiyle milyonlarca insanın bir araya gelmesi… İşte bu yönü ile tearuf, tanışma var. Hem o toplumların, müminlerin birbirlerini tanımaları hem de adeta “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın.” (Al-i İmran 103) emri gereğince topluca Allah’ın ipine sarılıp Allah’a yönelerek Allah ile tanışma var. Allah’ı tanıma var, Allah ile tanışıma var, Allah adına birbirimizle tanışma ve dayanışma var. Bu, ana yönelik cephesi.

İşte bunlar yapılmazsa Arafat eksik kalıyor. Arafat’ın eksik kalışı hacılar Arafat’tan döndükten sonra onların bütün hayatlarına yansıyor. Belki bütün insanlık için bir çözüm üretme adına Arafat’ta toplanan, bulunan bunca insan; maalesef döndükten sonra her birisi neyi, nerede ve nasıl bırakmışsa kaldıkları yerden o şekilde devam ediyor çok fazla bir şey değişmiyor.

Arafat’ın geleceğe bakışına gelince; Arafat bize Arasat’ı hatırlatıyor… O meşakkat içinde, o sıcakta, o güneşin altında; onca insanı, genci- ihtiyarı, bayanı- erkeği, hastası-sıhhatlisi, herkes adeta hakkındaki ilanı, kararı bekliyor. Bu yönüyle geleceğe ışık tutuyor Arafat. “Hac Arafat’tır.” buyurmuş kainatın Efendisi Hac sanki tamamıyla Arafat’tır. Arafat’ı anlamak. Arafat Arasat’ın simgesi.” buyuruyorlar.

Ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Ve Rabbini içinden yalvararak ve korkarak ve yüksek olmayan bir sesle sabahları ve akşamları an. Gafillerden olma.” (Araf 205)

Dualarımızı da O’nun huzurunda olduğumuzun bilincinde olarak yapmamız istenmiştir. Gönülden geldiği şekliyle, ihtiyaçlarımızı dile getirmeliyiz. Ezberlediklerimizi değil. Edebe muhalif olmadan onun kapısında olduğumuzun şuuruyla duayı yapmalıyız. 

Ebu’l-Hasan en Nedvi “Dört Rükun” isimli kitabında Haccın önemini ve amacını şöyle ifade ediyor:

Hac Hanif milletinin imamı Hz. İbrahim (as) ile ilişkinin yenilenmesi, onun bıraktığı mirasın korunması, onun hayatının örnek alınması, müslümanların durumunun gözden geçirilmesi ve onların hayatında göze çarpan yanlışlıkların, bozuklukların, sapmaların giderilmesidir. Çünkü hac, müslümanların, kendisinin sayesinde, hayatlarını sorgulayabildikleri, muhasebesini yapabildikleri ve içinde yaşadıkları toplumların, milletlerin etkisinden kurtulabildikleri bir çeşit senelik toplantıdır.

Haccın en belirgin ve insanı kendine çeken tasviri ve hac yapanların bütün amellerine girmiş ve yayılmış gözüken ruh, aşk ve divaneliktir, insanın kendinden geçme ve kendini feda etme duygusudur. Hac’da beden ve akıl yuları, kalp ve ruhun eline verilir. Muhabbet erbabının önderi olan Hz. İbrahim’in (as) yaptığı her şey taklit edilir, tekrarlanır. Bazen tavaf, bazen hacerül esved bazen Safa-Merve’de onun peşinden gitme arzusu doğar. Bu aşk ve muhabbetin en net görüntüsü, şeytanı taşlamada kendini gösterir. Bütün aşk sahiplerinden şeytanı aşağılamaları, imanı sağlamlaştırmaları istenmiştir. Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail’in (as) şeytan ile olan mücadelelerine Allah Teala süreklilik, devamlılık bahşetmiş ve şeytan taşlamayı her sene Haccın en değerli günlerinde yapılan bir amale (ibadet) yapmıştır. Bundan maksat; şeytandan nefret meydana gelmesi, ona karşı durulması ve ona isyanın açığa çıkarılmasıdır. Bu; İmanı sağlam ve olgun olması şartı ile bir müminin büyük zevk duyması, sevinç ve neşe hissetmesi gereken bir davranış tarzıdır. Hac yapan kimse bu destan gibi olayın işlenişini tekrarlarken, İslam dışı anlayışlarla, şeytanla ve şeytanın askerleriyle çetin bir mücadele içinde olduğunu hisseder. 

Hac; bütün erkanı, amelleri, menasiki ve ibadetleri ile birlikte kesin itaatin, mutlak emre uymanın, Allah’ın her isteğinin önünde baş eğmenin adıdır. Hacı, bazen Mekke’de bazen Mina’da, bazen Arafat’ta, bazen Müzdelife’de göze çarpar. O emrin bağımlısıdır. Onun ne kendi iradesi vardır, ne kararı, ne de seçme hürriyeti. Çünkü o, Allah’ın kuludur. Ne alışkanlıkların, ne adetlerin esiri, ne arzuların kölesiydi. Ne keyfin peşinden gitme, ne de şehvetin önünde baş eğme gibi huyları vardır. O Allah’ın emrine teslim olmuştur. “De ki: Hayır! Biz, hanif olan İbrahim’in dinine uyarız.” (Bakara 135)

İnsan, şehevi arzularla, süs ve nakışlarla, dış görüntülerle dolu olan bir dünyada yaşamaktadır. Safa ve Merve arasında sa’y ederken, hiçbir tarafa bakmadan, başka bir şeyle ilgilenmeden ve başka bir yerde beklemeden, hızla yoluna devam eder. O; en çok varacağı durağını ve menzilini düşünür. Hayatını birkaç günlük gezip dolaşama gibi kabul eder. Sa’y esnasında işte bu hususu talim eder”

“(Hac) ibadetlerinizi bitirdiğinizde artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah’ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: “Rabbimiz bize dünyada ver” der; onun ahirette nasibi yoktur.

Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! Derler. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah’ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara 199-202)

 

Kaynak:

-El-Esas fi’t- Tefsir, Said Havva

-Cem’ul- Fevaid, Er-Rudani

-Büyük İslam İlmihali, Ö. N. Bilmen

-Nuru’l İzah ve Tercümesi

-Dört Rükün, Ebu’l-Hasan En -Nedvi

-Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB

 

Yazar: Tamer Doymuş

 

Pazartesi, 11 Aralık 2017 20:52

SİZE BENİM KARŞIMDA BAĞIRMA GÜCÜ VEREN…

kalıcı olanı geçici olana tercih ediniz

Size Benim Karşımda Bağırma Gücü Veren... - Sâlik-i İrfân

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Size Benim Karşımda Bağırma Gücü Veren...

 

Hamdolsun alemlerin Rabbi olan Allahımıza… Mahlukatın nefesleri adedince Mevlamıza şükürler olsun ki insan olarak yaratılmışız, ümmeti Muhammed kılınmışız, Hacegan yolu nispetine ulaştırılmışız. Hamdu senalar olsun. 

Ahir zaman ümmetiyiz. Ümmetin okyanusta fırtınaya yakalanmış bir tekne gibi sarsıntılar yaşadığı bir zamanda, Hacegan nisbeti içerisinde, denizde ada gibi, çölde vaha gibi muhafaza edilişimize ne kadar şükretsek azdır.

Bin el bir baş içindir, denilmiş. Türkiye bütün İslam coğrafyaları içinde baş gibidir. 100 yıl öncesine kadar bütün mazlum müslüman milletler için akıl olan, kalp olan, bir sığınak-bir barınak olan bu millet aslî konumuna yükseliyor. Kalbi selim ve aklı selim bizlerde öne çıkarsa -ki bu süreçteyiz- Mevlamızın lütfu keremi bu millet aslına dönecek, layık olduğu “Hakk’a kulluk gâvura beylik” noktasına gelecek. 

Bu satırları karaladığımız saatlerde Ebu Bekir Sifil Hoca ile Taslaman’ın tartışmaları bir TV’de devam etmekteydi. Kişisel olarak, İslami ilimlerde Türkçe meal ve Türkçe hadis metinlerini anlama seviyesinde bile problemli bir felsefeci ile tartışmayı doğru bulmamakla beraber bu tartışmalar bir gerçeğe işaret ediyor: Doğum sancısı. 

Bu fikir tartışmaları bağlamında Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kısa özgeçmişine bakıldığında; bu milletin, İslam’ın ehli sünnet yorumunun ve tasavvuf anlayışının kalesi olduğu görülecektir. Türklerin İslamlaşmasının başladığı 10. yüzyıldan itibaren genel seyire bir göz atarsak -bir rivayet- Efendimiz’i (sav) rüyasında görerek müslüman olan ve müşrik amcasını tahttan indirerek İslamiyeti yayan Abdülkerim Saltuk Buğra Han (v. 955)… İmamı Azam neslinden büyük veli Yusuf Hemedani hz. (v. 1140)… Pir-i Türkistan denilen, Divanı Hikmet adlı eserindeki hikmetli şiirleri ile tanınan Orta Asya’nın İslamlaşmasında büyük emeği geçen Ahmet Yesevi hazretleri (v.1166)… 1200-1300’lü yıllarda Tapduk Emre, Mevlana, Yunus Emre… Osmanlı’nın manevi mimari Şeyh Edebali (v. 1326)… Hacı Bayram Veli hz. (v.1429) ve Sultan Fatih’in mürşidi Akşemsettin hz. (v.1459)… Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) müjdesi İstanbul’un fethedilmesine… Sultan Yavuz ile Mekke-Medine’nin “hadimi” olunmasına… Son Sultan Abdülhamid Han liderliğinde bâtıl-Batı ile yapılan mücadeleye bakıldığında Hak cephesinde hep ehli sünnet yorumu vardır, hep tasavvuf anlayışı vardır. İsmet Özel’in “Gâvurla mücadele eden müslümana Türk denir.” ifadesi bu durumun bir özetidir diye düşünüyoruz.

Ebubekir Sifil hocanın yerinde tespitiyle Kur’an-ı Kerim ve sünnet-hadis tartışmaları yeni değildir. Müsteşrikler İslam dünyasının aklında ve dolayısıyla kalbinde parçalanmayı gerçekleştirmek için Efendimiz (sav) hakkında, hadisler hakkında, sahabe efendilerimiz hakkında -bu ara özellikle Ebu Hureyre (ra) hakkında- birçok mesnetsiz iddia ve iftiralarda bulunmuşlardır. Alimlerimiz hamdolsun bunlara gereken cevabı vermişlerdir; fakat işin özünde bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış durumuna da düşülmemelidir. Çünkü görülüyor ki karşı tarafın amacı üzüm yemek değildir. Hele Efendimiz’e (sav), Sahabe-i Kirâm efendilerimize edepsizlik yapılmasına müsaade edilmemelidir. Sözde Kur’an’ı esas alıp hadisleri reddedenlere, Nisa Suresi 150-151. ayeti kerimelerinden ne anladıklarını sormak gerekir: “…Allah ile peygamberleri arasını ayırmak isteyenler; bir kısmına inanıp bir kısmını inkar ederiz, diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler… İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kafirlere ağır bir azap hazırlamışızdır.” 

İmtihan dünyasındayız, bir arınma sürecindeyiz. Samimi bir şekilde kendinde ve toplumda Hakk’ın rızasını esas alan insanlar doğruya erişecektir; çünkü Mevlamızın vaadi var: “Biz uğrumuzda mücahede-mücadele edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebut 69)

Bizler Kur’anı Kerim müfredatının en güzel muallimi olarak Efendimiz’i (sav) ve O’nun en güzel talebeleri olarak sahabeyi kirâm hazeratını başımızın tacı biliyoruz. Hz Osman (ra) efendimizin hayatından nakillerle dersler-ibretler almaya devam ediyoruz: 

Abdullah bin Ömer bin Eban el-Ca’fi şöyle söylemiştir. Dayım Hüseyin el-Ca’fi bana: “Oğlum biliyor musun Osman neden zinnureyn olarak isimlendirilmiştir?” Ben de bilmiyorum, dedim. O şöyle söyledi: “Hz.Adem’in yaratılışından kıyamete kadar Osman’dan başka hiç kimse bir Peygamberin iki kızıyla evlenmemiştir, işte bundan dolayı ona zinnureyn denir.” 

Hz. Osman efendimiz cahiliye döneminde bile gençlerin şarkı ve oyun meclislerine katılmadı. Elbiselerine ise son derece özen gösterirdi. O şöyle dedi: “Hz. Peygambere biat ettikten sonra sağ elimle hiçbir zaman avret yerime dokunmadım. Cahiliye döneminde ve İslamdan sonra şarap içmedim, zina etmedim. (Hilyetül Evliya c.1 s.60)

Abdurrahman bin Osman el-Kureyşi şöyle rivayet eder: Bir gün Rasulullah (sav) kızı Rukiye’nin yanına girdi ve onun Hazreti Osman’ın başını yıkadığını gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Yavrucuğum, Osman’a iyi davran çünkü ashabım içinde ahlak yönünden bana en çok benzeyen odur.” (Heysemi Mecma 9, 81) 

Kur’an okumayı çok seven Hz. Osman efendimiz şöyle söylemiştir: “Kalplerimiz temiz olsaydı Allah’ın kelamına doyamazdık.” (El-Bidaye ve’n Nihaye c.7 s. 225) 

Osman efendimiz şöyle buyurur: Bana dünyada üç şey sevdirildi: Açları doyurmak, ihtiyacı olanları giydirmek ve Kur’an okumak. (İrşadül-ibad s.77)

Ashaba Hazreti Osman şöyle buyurur: Dört davranış vardır ki bunlar dışarıdan görünümleri itibariyle fazilet, iç yapıları itibariyle görev ve zorunluluktur. İyi kullarla beraber olmak bir fazilet onlara uymak görevdir. Kur’an okumak fazilet onunla amel etmek görevdir. Kabirleri ziyaret fazilet ölüme hazırlanmak görevdir. Hastayı ziyaret fazilet vasiyet hazırlamak görevdir. (İrşadül ibad s.90)

Hz.Osman’ın gece namazında 1 rekatta Kur’an’ı baştan sona okuyup bitirdiği ve o gece başka namaz kılmadığı eşinden rivayet edilir. (El-Hilafet-ür Raşide s.397) 

Ebu Musa şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber ile beraberdik. O sırada birisi geldi ve içeriye girmek için izin istedi. Rasulullah Efendimiz “Kapıyı aç ve onu cennetle müjdele!” buyurdu. Kapıyı açtım, gelen Hazreti Ebu Bekir’di. Ona Rasulullah’ın verdiği müjdeyi bildirdim. Allah’a hamd etti. Sonra başka biri geldi, içeri girmek için izin istedi. Rasulullah “Kapıyı aç ve onu cennetle müjdele!” buyurdu. Gelen Hz. Ömer’di. Ona Rasulullah’ın verdiği müjdeyi bildirdim. Allah’a hamd etti. Ardından başka biri geldi, içeri girmek için izin istedi. Rasulullah “Kapıyı aç ve başına gelen musibetler sebebiyle onu cennetle müjdele!” buyurdu. Gelen Hazreti Osman’dı. Ona Rasulullah’ın verdiği müjdeyi ilettim. Allah’a hamd etti. “Tek yardımcımız Allah’tır.” dedi. (Şerh-ün Nevevi c. 15 s.181)

İbn Ömer anlatıyor: Rasulullah bir fitneyi haber veriyordu ki o sırada oradan bir kişi geçti. O kimse geçerken Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “O gün bu kişi mazlum olarak öldürülür.” Baktım ki oradan geçen kişi Hazreti Osman’dı. (Fezail-üs Sahabe 1,604) 

İbn Abbas şöyle diyordu: Halife Ebu Bekir zamanında kıtlık nedeniyle Osman tüm Medine halkına infakta bulundu. O gece Rasulullah Efendimiz’i rüyamda gördüm. Alalı bir devenin üzerinde idi. Üzerinde nurdan bir giysi, ayağında nurdan bir ayakkabı, elinde nurdan bir asa vardı ve acele ediyordu. Dedim ki “Ey Allah’ın Peygamberi seni ve sohbetini çok özledim, nereye gidiyorsun?” Dedi ki “Ey İbn Abbas! Osman büyük bir sadaka verdi ve Allah da bu sadakayı kabul edip onu cennette evlendirdi. Biz de düğününe davet edildik.” (Er-Rika vel-Beka s.190)

Hazreti Osman efendimiz müslüman olduktan sonra Allah rızası için her cuma bir köle azat etmekteydi. Yaklaşık 2400 köleyi Allah rızası için azad etmiştir. (Sahih-ut Tevsik s.44) 

Hz. Osman Hicri 26 senesinde etrafındaki arsaları satın alarak Mescidi Nebi’yi genişletti. Topraklarını vermek istemeyen arsa sahipleri halifeye karşı çıkıp ona bağırmaya kalktılar. Hz. Osman onlara şöyle dedi: “Size benim karşımda bağırma gücü veren yumuşaklığımdır; şayet Halife Ömer olsaydı onun karşısında böyle bağıramazdınız.” (Tarihi Taberi c.5, s.150)

Hz. Osman efendimiz haftada bir hatim yapar, cuma günü başlayıp perşembe günü bitirirdi. Çokça oruç tutar, gecenin büyük bölümünü namazla İhya ederdi. (Safvetü’t Safve c.1 s.302)

Cenabı Hak bizi Osman efendimize bağışlasın. Bugün Allah için üç kuruş bağışta bulunamayıp bir de Osman efendimize dil uzatanlardan bizi uzak eylesin. Osman efendimiz ve bütün sahabe efendilerimiz başımızın tacıdır, Cenabı Mevla bu iman üzere ölebilmeyi bizlere lütfeylesin…

Amin velhamdu lillahi Rabbil alemin.

 

Yazar: Sâlik-i İrfân

 

Yeryüzünün Öğretmeni

Yeryüzünün Öğretmeni Olabilmek İçin Gökyüzünün Öğrencisi Olmak Lazım - Veysel Özsalman

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Yeryüzünün Öğretmeni Olabilmek İçin Gökyüzünün Öğrencisi Olmak Lazım

 

Öğrenme ve öğrendiklerini başkalarına aktarabilme kabiliyeti Hz. Mevla tarafından insanoğluna verilmiş ve onu bütün mevcudat içerisinde farklı hatta diğerlerine amir olacak şekilde üst mertebelere ulaştıran bir lütuftur. Alaka ve gayreti nispetince herkes öğrenme ve daha sonra öğretme faaliyetlerinden müstefit olabilir.

Bugün her ne kadar çerçevesi çizilmiş ve artık meslek haline gelmiş olsa da öğrenme ve öğretmeye zaman, mekân ve miktar bakımından hudut çekilemeyeceği de herkesin kabulüdür. Nasıl ki talebe ile muallim arasında mektepte vuku bulan hadiseye tedrisat, bugünkü adıyla öğretim diyorsak, anne ile evladı, usta ile çırağı, komutan ile acemi er arasındaki bilgi akışı da böyle değerlendirilebilir. 

Öğretim faaliyeti bazen bir peygamberin ümmetini, hatta Efendimiz’in (sav) bütün insanlığı, irşat etme vazifesi gibi azami boyutlarda olabileceği gibi buna kıyasla bir annenin çocuğuna en temel hususları öğretme sorumluluğu gibi asgari boyutlarda da olabilir. 

Öğretme vazifesinin çoğu zaman bir insan tarafından yerine getirilmesinin yanı sıra bazen şuursuz diye baktığımız diğer canlılar hatta zaman zaman cansız varlıklar bile öğretici mahiyette olabilir. Bu manada “hakiki mürit taşa baksa irşad olur” denilmiştir.

Fıtratında bulunan bu öğrenme kabiliyet ve arzusu insanı diğer varlıklar karşısında üst mertebelere çıkmasına vesile olsa da öğrenilenlerin mahiyetine bağlı olarak daha aşağı seviyelere düşmesine de sebep olabilmektedir. Çünkü insanın değer kazanmasına vesile olan bütün güzel hasletler gibi onu aşağılara çeken bütün menfi hususiyetlerde öğrenme yoluyla kazanılır. “Her doğanın İslam fıtratı üzerine doğması” ve sonra müspet yahut menfi olacak olanın olması bu durumu açıklamaktadır.

Her gün giderek artan ve bizleri sürekli daha fazla huzursuz eden sıkıntılarımızın kaynaklandığı nokta da burasıdır. Bizleri rahatsız eden içtimai çöküntünün temelinde hepimizin bildiği, kabul ettiği ama buna rağmen ihmal ettiği, sonrasında da “bize ne oldu da böyle olduk” diye sormaktan kendimizi alamadığımız meselelerin kökü buraya uzanmaktadır. Eğer hayat baştan sona bir öğrenme ve öğrendiklerini hareketlere aksettirme vetiresi ise, -ki biz “müminin hayatı talim, tatbik ve tebliğden ibarettir” düsturunu benimsiyoruz, evvela şu soruların cevabını vermemiz icap eder: Ne öğrendik? Kimden öğrendik?

Bahsettiğimiz ve edemediğimiz bütün “öğreticiler” kadrosu, yani ana babalar, iş verenler, imamlar, öğretmenler ve diğerleri, bize hangi müfredatı hangi usullerle tatbik ettiler? İşte bu sorunun cevabı ile “bize ne oldu da böyle olduk” sorusunun cevabı neredeyse birbirinin aynısıdır.

Maalesef biri karnında diğeri kucağında iki çocuğuyla birlikte katledilen, savaşın yaşattığı bütün olumsuzlukları geride bırakmaya çalışırken daha vahşi ve aşağılık bir muameleye maruz kalan masumların ardından, gündemimizde üst sıralara alabildiğimiz bu sorunun asıl muhatabı bahsettiğimiz öğreticiler kadrosudur.

Evde anne, okulda öğretmen, camide imam, askerde komutan, iş yerinde usta ve daha birçok yerde birçoklarının elinde yetişen ama kimsenin ruhlarına dokunamadığı nesiller… Beşikten mezara kadar her safhası akla vurgu yapan, tabiatı, insanı ve bu ikisinin birbirleriyle olan ilişkilerini adeta bir makine gibi anlamaya, anlatmaya çalışan bir dünya görüşü ve bu dünya görüşüne dayanan baştan sona kaba, katı, değerlerimize yabancı ve neresinden tutarsak tutalım elde kalan bir tedrisat…En temel ve insani meseleleri dahi vahşilerin bile reddedeceği bir anlayışla önümüze koyan bir öğretim faaliyeti… 

Basit bir misal verecek olursak bugün lise seviyesindeki talebelere “ekonominin” ne olduğu anlatılmaya çalışılırken ders kitabının, hocasının ve tabii ki modern dünyanın kabul ettiği en basit tanım şudur: “Ekonomi, sınırsız insan ihtiyaçları karşısında sınırlı olan kaynakları en iyi şekilde kullanmanın bilimidir.” Burada insanı dehşete düşüren şey “ihtiyaçların sınırsız” kabul edilmesidir. Bunu öğrenen bir nesilden daha sonra diğer insanları, tabiatı ve değerleri tahrip etmemesini nasıl bekleyebiliriz. Her şeye ihtiyacı ve hakkı olduğunu düşünen bireyler yetiştirip sonra “Bize ne oldu da böyle olduk?” diye sormanın akıl ve mantığa uyan bir tarafı yoktur.

Yine farklı bir derste “özgürlüğü” tanımlarken “bir başkasının sınırlarını çiğnemeden her istediğini yapabilmek” ifadesi kullanılmaktadır. Peki bu “başkası” diye ifade edilen kimdir? Nedir? Onun sınırları nerede başlar? Nerede biter? Bu sorulara cevap verip açıklık getirmeden, sınırları muallak bir özgürlük alanı tarif edilen gençlerden, ileride nerede durması gerektiğini bilmesini istemek onlara yapılmış bir haksızlık değil midir?

Sayısını çoğaltabileceğimiz ve hayatın her safhasından bulup getirebileceğimiz bu misaller karşısında tedbirler evvela “öğreticiler kadrosu” dediğimiz ve bir insanın yetiştirilmesinde pay sahibi olan herkes tarafından alınmalıdır. Bu kadronun tümü kendi müfredatlarını gözden geçirerek aslında doğru bildiğimiz yanlışları ayıklamakla işe başlamalıdır. 

Usta çırağına ücretini verirken “… size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara 172) ikazını hatırlatsa, komutan silah kullanmayı öğrettiği askere “…attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı…” (Enfal 17) ayetini hatırlatsa, muallim talebeye okuttuğu dersin ardından “…Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9) beyanını paylaşsa ve bunları beraberce tahlil edebilseler cemiyetin çehresi şüphesiz şimdikinden daha müspet bir hale bürünürdü.

Bilge Kral namıyla bilinen Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’in “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım.” sözü bahsettiğimiz durumu ne güzel özetlemektedir. Çünkü bize yüzünü semaya dönmüş ve elindeki malzemeyi hakikat mayası ile mayalamış kişilerin rehber olabileceğini söylemektedir. 

O halde bize düşen hasbelkader hayatın bir safhasında herhangi bir sıfatla öğreten konumunda bulunuyorsak, elimizdeki en ufak bilgi kırıntısını bile hakikat ölçüsüyle ölçmek ve muhatabına bu şekilde sunmak için gayret sarf etmektir. Bu da ancak kendimize gökyüzünün öğrencisi olmuş öğretmenleri bulmakla mümkündür.

 

Yazar: Veysel Özsalman

 

Pazartesi, 11 Aralık 2017 20:10

VEREN EL, ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR

Veren El Alan Elden Üstündür

Veren El, Alan Elden Üstündür - Yusuf-i Kenan

Sayı : 116 - Ağustos 2017

 

Veren El, Alan Elden Üstündür

 

Veren el, yoktan var ederek, almadan veren, karşılıksız veren, daima veren, kafir, Müslüman, hayvanat, nebatat herkese ve her şeye sürekli veren el, sonsuz hazine sahibi Cenab-ı Allah’tır (cc) şüphesiz. Allah’ın (cc) ahlakıyla ahlaklanma sorumluluğundaki müslüman da Allah’ın kendisine verdiğinden vererek; dağıtarak, paylaşıp bölüşerek manen ve ruhen yücelecektir. Kuran’ın ifadesiyle “infak” (Allah’ın verdiğinden Allah rızası için dağıtmak) en yüce bir insan davranışıdır bu sebeple. Dünya malına, dolayısıyla dünyaya bağlılık hastalığına yakalanmaya karşı da koruyucu niteliğindedir.

Şu ya da bu sebeple çalışamayana, yaşlıya, kimsesiz yoksula, yetime, mazlum ve mağdura, hısım ve akrabaya, konu komşuya sende olandan, Allah’ın (cc) sana verdiğinden vermek, gerçekte Allah’ın vermesidir. Allah (cc), seni bu güzel işe memur etmiş, açı doyurup yoksulu giydirme işine, yetimin başını okşayıp yüzünü gülücüklere boğma mutluluğuna seni vesile etmekle sana iltifat edip yüceltmiştir. “Veren el” gerçekte “Verdiren elin” bir uzantısına dönüşmüştür adeta. İşte “veren el” bu sebeple alan elden üstündür. 

Rabbimiz Allah (cc); Cevad’dır, Vehhab’tır, Kerim’dir; cömerttir, verendir, kerem sahibidir. Hayır yolunda cömertliği, vermeyi ve kerem sahibi olmayı sever. Veren kimse Allah’ın keremine ve cömertliğine mazhar olmuştur. 

Kur’an birçok ayetiyle vermeyi ve üstelik en iyisinden vermeyi teşvik ettiği gibi, Peygamber Efendimiz (sav) adeta bir cömertlik ve kerem abidesiydi. Ashab-ı Kiram da vermek konusunda birbirleriyle yarışırlardı. Vermemek ve tutmak ashabın indinde hiçbir şekilde rağbet görmezdi.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran 92) “O takva sahipleri bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah, iyilik edenleri sever.” (Al-i İmran 134) ayetleriyle vermeyi emreden bir Kur’an’ın kendisine nazil olduğu Peygamber Efendimiz (sav) verme konusunda insanların en üstünüydü.

Bir gün adamın biri Peygamber Efendimiz’e (sav) gelip ondan yardım istedi. Peygamber Efendimiz (sav) o an mübarek elinde ne varsa verdikten sonra: “Şu an bu kadar verebiliyorum. Fakat sen git, benim adıma ihtiyacın olan şeyleri satın al, Allah bana verdiği zaman ben senin oralara yaptığın borcu öderim.” buyurdu.

Hazret-i Ömer (ra): “Ya Rasulallah; Ona verebildiğini verdin. Allah sana gücünün yetmediği bir şeyi teklif etmemiştir. Kendini neden borca sokuyorsun?” dedi. Hazret-i Ömer’in (ra) bu sözünden Peygamber Efendimiz’in (sav) hoşlanmadığını gören ensardan bir zat: “Ver Ya Rasulallah! Allah seni darda bırakmayacaktır.” dedi. Peygamber Efendimiz (sav) bu sözden hoşlandı ve: “İşte ben bununla emrolundum.” buyurdu. (Hayatü’s Sahabe, 2/12) Gönül ehli Allah dostları buyurmuşlar ki; “Sadece Allah yolunda harcanan mal, kendi malımız olur. Verdiğimiz mal bizim, aldığımız bizim değildir.” Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur; “Ya Âişe, kurbanın etini ne yaptın?”

Ya Rasulallah, hepsini dağıttım, sadece iki kürek bize kaldı.

Rasulullah (sav): “Ya Âişe, demek ki, iki kürek hariç hepsi bize kaldı.”

Hocasını çok seven zengin bir tüccar talebe, muhtaçlara yardım etmenin daha tam şuurunda değilmiş. Mürşid-i kâmil olan hocası ona acıyıp, bu durumdan kurtulması için der ki: “Hayatımda çok cimri gördüm, ama senin gibisini görmedim.” 

Talebe şaşırır, rengi sararıp solar: “Ben ne yaptım efendim!” der. 

Cevaben; “Bak, yüce Allah seni ne güzel yaratmış. Senin gibi binlerce insan şu an hastanelerde, acı içindedir. Sen, ne hastanedesin, ne de hapishanedesin. Gözün, kulağın, her uzvun yerli yerinde. Bunları sana kim verdi?

Elbette Allahu Teala verdi efendim. Şeklinde tereddütsüzce cevap verir.

Peki, seni yoktan var eden, her an seni koruyan, gözeten, iman veren, büyükleri tanıtan, daha sayamadığımız nice türlü, türlü nimetler ihsan eden Allahu Teala’ya ne verdin?

Allahu Teala’ya ne verilir ki efendim?

Rabbimiz ahirette, bir kula, (Ben açtım, bana ekmek vermedin, beni doyurmadın?) buyuracak. Kul; (Ya Rabbi seni nasıl doyurabilirim?) diyecek, (Fakirleri doyursaydın, beni doyurmuş olacaktın yani rızamı kazanacaktın.) Yine (Ben hastaydım, beni ziyaret etmedin) buyuracak. (Ya Rabbi seni nasıl ziyaret edebilirim!) denince de, (Hasta kullarımı ziyaret etseydin, benim rızamı orada bulacaktın.) buyuracak. Sen onun kullarına bir şey vermezsen, ahirete nasıl gideceksin, onun huzuruna ne yüzle çıkacaksın? O sana her şeyi verdi, sen ise, bütün bu lütuflarına karşı elini sıkıyor, Allah’a vermemekte ısrarlısın. İnsanların bid’at ve küfür içinde yüzdükleri bir zamanda, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından kaç tane alıp dağıttın veya dağıtılmasına sebep oldun?

Bu kadar söz ve nasihate cevaben Efendim mesele anlaşılmıştır diyerek talebesi eline geçenleri Allah yolunda harcar, hocasının yanına geldiğinde, boş ceplerini gösterir, (Hepsini verdim efendim) der.

Bu belki bir darbi meseldir belki ama içerisinde geçen her bir ifade hakikatten ibarettir. İnfak her zaman maddiyattan ibaret değildir. Önemli olan insanın Rabbinin emir ve yasaklarını öncelikli tutmasıdır. Ve tabi ki bu önceliklere göre de nefsinin heva ve isteklerini dizginlemesidir. Bir insana güler yüzlü muamele etme, hal ve hatır sorma, sıkıntısını paylaşma, yükünün ucundan tutma, ilim öğretme, kendi yediğinden hanımına bizzat kendi eliyle yedirme, çoluk çocuğuna harcadıkları ve bunun gibi pek çok diğer ameller de birer sadaka niteliği taşır. Çünkü bunların hepsinde de kardeşin bildiğin bir diğer mümin kulun nefsini sırf Allah rızası için kendi nefsine tercih etme anlayışı vardır. 

İfade edildiği gibi sadaka deyince akıllara sadece maddi yardım gelmemelidir. Sadakayı maddiyat ile sınırlı tutmak işin hakikatini ikinci plana itecektir. Oysaki sadaka, sadece para vermek değil. Her hayırlı iş aynı zamanda sadaka yerine geçmektedir. Güzel bir söz, selam verme, yolunu kaybetmişe yol gösterme, çevreyi temiz tutma, dert dinleme, kötülükten sakınma, her bir hamd ve tekbir birer sadakadır.

Kuran’da Rabbimiz Allah’ın en büyük hatırlatmalarından olan ölüm eğer anlayabilirsek en büyük nasihattir. Hepimiz bir gün öleceğimizi biliriz ama pek çoğumuz zamanında bu gerçeği tam manasıyla idrak edemeyiz. Herhangi bir soruya verilen evet/hayır cevabı kadar neredeyse sıradan bir etki etki oluşturur. Ömrümüz ne kadar ise, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi; çalışır, didinir dururuz. Okulumuza, işimize… İyi bir okul için, iyi bir iş için, daha çok para kazanmak için, o ayı daha rahat geçirmek için, çocukların masraflarını karşılamak için. Stresler doludur hayatımız. Hep daha zengin olmanın hayalini kurar, daha da çok şey satın almak, dünyevi hırs ve arzuları yerine getirmek için nelere katlanmayız ki.

Kur’an’da Rabbimizin hatırlatıp, biz insanların çok kere unuttuğu bir şeydir, ölüm. Her ne kadar çok şey satın alsa da, ölüm karşısında satın alabileceği bir kaçış yoktur insanın. Sadece maddiyat zaten yetmez insana. Hastalık karşısında, yataklara düştüğünde, kasları ağrıdığında, yaşlandığında, beli büküldüğünde, eklemleri yavaşladığında, uykusuz kaldığında, başı ağrıdığında İnsanın ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu duygular vardır. “Sevilmek”. Dünyalık makamının kapısındaki unvandan ötürü ceket iliklenilen bir saygıya değil, samimi bir sevgiye hasreti vardır insanın. Fotoğraflarını paylaştığında diğerlerine nispet olsunlara değil, sıkışıp kaldığında bir dost muhabbetine, içten gülmelere, neşeye ihtiyacı vardır.

Maddiyat, elbette ki pek çok şeye yetmez. Ölüme karşı durmaya ise hiç yetmez. Huzura ihtiyacı vardır insanın. Stresli kalabalıklar kafasına üşüştüğünde, uzaklaşmalara ihtiyacı vardır. İnsan ne kadar çok kazansa da, ne satın alsa da, parasıyla ne kadar güven sağlamaya çalışsa da en sonu nihai ölümdür dünya yaşamının. Birkaç senelik gençliğini zengini de fakiri de depresyonunda, kendini uyuşturmada harcarken yirmi beşinde, kırk beşinde….Ölüm vardır. Çünkü “beyin” öyle bir şeydir ki bir kere düğüm olduğunda, kalp acıdığında; insan sıkışıp kalır, alanları daralır.

Kur’an, insana ibret olsun diye acziyeti de hatırlatır. Ebedi saadetin şaşmaz gerçeği ölüm ile başlıyor ise, bunun hazırlığı gerekmez mi? Aklı başında her insanın yapması gereken şey Rabbimiz Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına göre yaşamaktır. İnsanı dünyada da ukbada da huzura kavuşturacak şey insanlara faydalı olabilmektir. Bu bazen bir tebessümü esirgememekle, bazen birisinin yüküne ortak olmakla, bazen, birisinin derdini dinlemekle, bazen ise maddi parasal destek ile olur. İşin özü bize verilen nimetleri meşru ölçüler içerisinde başka kardeşlerimiz ile de paylaşabilmektir. Çünkü insan fıtraten saklayarak değil kendisine nasip olan nimetleri dağıtarak, paylaşarak mutlu olur.

 

Yazar: Yusuf-i Kenan

 

Sayfa 1 / 213

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort