JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Pazar, 01 Nisan 2018 12:31

GİZLİ ŞİRKE AÇILAN KAPI: YALAN

Gizli Şirke Açılan Kapı: Yalan - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 121 - Ocak 2018

 

Gizli Şirke Açılan Kapı: Yalan

 

İnsanın kendini kandırması, oyalaması, kendini aldatması kadar çirkin bir şey düşünülemez. İnsan hayatındaki dengesizlik ilk buradan başlıyor. Cehalet ve gaflet insanı bu duruma getiriyor. İnsan kendini unutuyor adeta. Ondan sonra bakıyorsunuz yaptığı her şeye kılıf bulmaya başlıyor. Mesela toplumumuzda şöyle bir anlayış var: “Bilmeden yanlış yapmak, bilmeden günah işlemek…” Bunu kabullenmek Fakir’e biraz zor geliyor. “Bilmeden günah…”

İlginç gelen şu: Niye bilmeden sevap işlemiyoruz da hep bilmeden günah işliyoruz? Madem bilmiyoruz bir de sevap işleyelim, iyi bir şey yapalım. Yok… Ne hikmetse bilmeden yaptığımız iyi bir şey olmuyor, hep kötü oluyor.

Bu sefer o günahın adı bilmeden günah oluyor. Sanki bilmeden işleyince günah olmuyor. Sanki yanlış, bilmeden yapınca yanlış olmuyor.

İnsanlarda vicdan denilen bir mihenk taşı var. İnsan hadiselere vicdanıyla yöneldiğinde vicdanı ona “Bu yanlıştır!” diye sinyal verir. Çünkü günümüzde bilgi çok açık, berraktır, bilgiye ulaşmak çok kolaydır. Geçmiş gibi değil. İnsanın da bilmediği bir şey yok.

Şimdi misal bir insan -afedersiniz- yalan söyleyecek olsa bunun yalan olduğunu bilmiyor mu? Ben bunu doğru söyledim diye söyleyebilir mi? Olur mu öyle bir şey, yalan söylediğini biliyor. Peki, bu yalanı söylerken yalanın da günah olduğunu bilmiyor mu? Onu da biliyor. Ama yine bunu söylüyor. Bunun adı “bilmeden oldu” oluyor.

Adam gıybet ediyor. Gıybetin iyi bir şey olmadığını bilmiyorum, dese inandırıcı değil. Gıybetin iyi olmadığını biliyor. Çünkü icabında konuştuklarını arkadaşının yüzüne söyleyemeyeceğini biliyor, arkasından söylemeyi tercih ediyor. O varken onu söyleyemiyor, o yokken söylüyor. “Bunun kötü olduğunu ben bilmiyordum.” dese bu inandırıcı olmaz. Niye onun yanında söylemedin o zaman? Eğer kötü olduğunu bilmiyorsan onun yanında da söyle. Onun yanında söylenmeyeceğini biliyordun. Çünkü o incinecek veya sana müdahale edecek…

Peki, diyebilir misin ki -haşa- gıybet günah değil. Onu da diyemezsin.

Yapılan şeyler bilinçli yapılıyor ve insan kendini bununla kandırıyor.

Günümüzde yaygın bir durum var: Adam ağzına gelen her şeyi söylüyor, rahatlıyor; sonra dönüp diyor ki ben yanlış anlaşıldım, beni yanlış anladınız. Bilmeyerek günah işlemek de bunun gibi. Nefsinin her arzuladığını yapıyor, canının her istediğini yapıyor, bu Allah’ın emrine uygun mu değil mi bakmıyor; ondan sonra “Ben bilmeden yaptım!” diyor. Mübarek bir sefer de bilmeden doğru bir şey yap. Çünkü bilmeden yanlış yapma şansın ne kadarsa doğru yapma şansın da o kadar, eşit şansa sahipsin. Ama doğru bir şey yapmıyorsun.

Bu, insanın kendini kandırması kendini aldatması oluyor. O yüzden de aleni işlenen günahların tevbesinin aleni olması lazım. Aleni işlenilen bir günahın gizli tevbesi makbul değildir. Çünkü ben senin tevbekâr olduğunu bilmeyebilirim. Günahını gördüğüm için tevbeni görmezsem seni hep o günahı işliyor zannederim. Tevbeni de göreceğim.

Bakın Arafat’ta Cenabı Hak bütün günahları mağfiret ediyor. Ama kullar arasındaki olan hukuka karışmıyor, kul hakkını bağışlamıyor. Rasulullah aleyhissalatu vesselam, Arafat’ta kul hakları kaldırılmadığı için Müzdelife’de tekrar vakfeye durdu. Kul hakları için Allah’a yalvardı.

Düşünün ki Efendimiz buyuruyor ki: “İnsan Arafat’ta ‘ben affolunmadım’ diye düşünse günahkâr olur.” Bu kadar temizlenirken -la teşbih- bazı lekelerin kumaştan çıkmaması gibi kul hakkı çıkmıyor.

Sen tevbe ile o hakkın, Allah ile senin aranda olan mevzuatını halledebilirsin. Ama hakkı olan kul ile hesaplaşmadığın sürece o günahın affolmaz. Onunla muamelen duruyor. O muameleyi halledemezsen de o ahirette imanından alır, amelinden alır. Seni bağışlamazsa, helal etmezse imanından, amelinden alır. Arafat’a da gitsen, hacca da gitsen o günahın bağışlanmıyor. O kişiyle helalleşeceksin, yüzleşeceksin; o kişiye verdiğin bir zarar varsa -bu illa maddi değil- bunu nasıl telafi edeceğini düşüneceksin.

Misal bir mecliste bir müslüman hakkında konuştun, o müslüman kötü tanındı, onun çevresindeki arkadaşlar ona yüz çevirdi, ondan soğudu, onunla daha dostluk yapmadı. Onun izzetine, haysiyetine, onuruna, kişiliğine zarar verdin… Hâlbuki belki de söylediğin şey iftira idi, hiç onda öyle bir şey yoktu. Zaten böyle olsa bu iftira oluyor. Gıybet onda var olan bir şeyi söyleyip de onun izzetine, şerefine, onuruna zarar vermen… Bu da kul hakkı, bu ciddi bir zarar.

Şimdi sen gidip gizli tevbe ediyorsun, Allah’a pişmanlık duyuyorsun ama o kişi çevresiyle kopmuş, çevresi o kişiye karşı güvenini yitirmiş; güvenmiyorlar, itimat etmiyorlar, farklı gözle bakıyorlar… Bunu nasıl düzelteceksin? Şimdi gel de ki “Ben bunu bilmeden yaptım.”

Allah Rasulü buna ölçü koymuş: “Nefsine istemediğini mümine isteme!” buyurmuş. Bunu sen kabul edebilir misin? Sana biri böyle bir şey yapsa ve dese ki ben bilmeden yaptım, eyvallah diyebilir misin? Yaparken bunu nefsinle mukayese et, bak ki ben bundan razı olur muyum? Ben böyle bir şeyi kendim adına kabul edebilir miyim? Öyleyse bunu mümin için de yapmamalıyım.

Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam, sorulan bir soru üzerine “Benim ümmetim nefsine uyar hırsızlık yapabilir, zina yapabilir ama yalan söylemez!” buyuruyor. Allah esirgesin… Müslüman yalan söylemez… Zina yapabilir, hırsızlık yapabilir. Bunlar büyük günahlar, yalan bunların yanında çok basit kalıyor. Ama “Yalan söylemez!” buyuruyor Efendimiz. Allah bizi muhafaza buyursun.

İnsanların sosyal hayatları iç içe, birbirimize ihtiyacımız var, birbirimize muhtacız ama bakıyoruz ki bir o kadar da birbirimize zarar veriyoruz, eziyet ediyoruz. Rasulullah aleyhissalatu vesselam, yoldaki insanlara eziyet verecek olan bir taşın, bir çalının çırpının yoldan atılmasını, yolun kenarına alınmasını iman şubelerinden bir şube olarak zikrediyor. Allah için bir hasene, bir sadaka olarak bunu zikrediyor.

Bugün toplumsal ilişkileri zedeleyen yalan ve gıybet… İmanın sıhhati artık sanki bunlara bağlı… Büyüklerin bir ifadesi var: “Öl, bana söz verme. Verdinse öl ama sözünde dur!” derler. Onu değiştirme gerekirse öl, ahdine, sözüne sadık ol, doğruyu söyle.

Bir insan yalan söyleyerek farkında olmadan gizli şirke bile düşebilir Allah esirgesin. Çünkü bir insan her şeyin doğrusunu Allah’ın bildiğine gerçekten inanıyorsa ve yeryüzünde olup biten her şeyi Allah’ın gördüğüne, işittiğine, haberdar olduğuna inanıyorsa, buna imanı tamsa yalan söyleyemez. Allah biliyor, Allah görüyor bunun doğrusunu ortaya çıkarır…

Demek ki bu insan Allah’tan ne kadar gafil, Allah’ı ne kadar unutmuş ki Allah’a karşı yalan söyleyebiliyor. Sonra belki o yalanı kurtarma adına başka yalanlar devreye giriyor, tespih gibi dizip gidiyor.

Amandır Müslümanlar!

Amel nev’inden, ihlas nev’inden yaptığımız çok fazla bir şey, çok fazla bir sermayemiz yok, olanı da böyle şeylerle zayi etmeyelim; yalana, gıybete, malayaniye vermeyelim. Derviş donu giymişiz bize dışarıdan bakıp edeb ediyorlar, derviş, sufi diyorlar. Yaptığımız, döndürdüğümüz bir tespih; o da yarım yamalak… Onun kârını da yele vermeyelim.

Geçmiş dönemlerde adamın biri gitmiş fırından bir ekmek almış. O zaman ekmeklerin gramajları her yerde bir kilo… Adam ekmekçiden çıkıp yağ almaya gitmiş. Yağcı yağ tartarken kilolukları bir anda bulamamış. Buna demiş ki,

- Şu elindeki ekmeği ver, onunla yağı tartayım.

Ekmeği almış terazinin bir kefesine koymuş, öbür kefeye de yağı koymuş, denkleştirmiş buna vermiş.

Adam yağı da almış. Şekerciye gitmiş, oradan da bir kilo şeker alacak. Şekercinin de şekeri tartması gerekiyor, satın alan adam demiş ki,

- Şu yağ bir kilo, yağı koy yağ ile tart. O esnaf basiret ehli birisiymiş, bakmış demiş ki,

- Bu yağ bir kilo değil, bir kilodan az. Ben senelerdir ticaretle uğraşıyorum, göz aşinalığı var; bu yağ bir kilo değil.

- Olur mu, yağ bir kilo.

- Ben önce yağı tartayım o zaman.

Yağı tartmış, yedi yüz elli gram gelmiş. Müşteri,

- Yağı ekmekle tarttı. Şu ekmeği de bir tartsana...

Ekmeği tartıyor, ekmek yedi yüz elli gram. Ekmek noksan...

İş bu sefer kadıya aksediyor, mahkemeye gidiliyor. Kadı fırıncıyı, yağcıyı, şekerciyi topluyor…

Adam diyor ki

- Ben fırından bir ekmek aldım, ekmeğin bir kilo olması lazım. Onunla geldim, yağ alırken yağcı okkayı bulamadı. Ekmeği ver, dedi; ekmekle tarttı, yağı verdi bana. Kadı,

- Öyle mi? Yağcı,

- Evet öyle. Ekmekle tartıp ekmeğe göre verdim.

- Sonra öbür esnafa gittim, ondan da şeker alacaktım, adam göz kararı baktı; dedi ki ‘Bu yağ bir kilo değil.’ Yağı tarttı, yağ yedi yüz elli gram geldi. Ekmeği tarttı o da yedi yüz elli gram geldi.

İş kendisine dönünce fırıncı başladı kıvırmaya.

- Ben bilmiyorum, hamurhanede adamlarım yapıyor… 

Bakın bir kişinin itimatsızlığı, yanlışı, bir yalanı, hilesi toplumda düzeni nasıl bozuyor. Yağcı farkında olmadan rızkına haram karıştırıyor. Yedi yüz elli gram yağa bir kilo parası alıyor. Şekerci yedi yüz elli gram şekere bir kilo parası alıyor, ona haram bulaşıyor. Bu haram toplumda dengeyi bozuyor. Rızık bozuluyor, kalp, iman, ahlak bozuluyor. Bunlar hep birbirini tetikleyen şeyler. “Canım ben bir yalan söyledim, bundan ne olur?” Hayır, böyle düşünmemek lazım. Senin o yalanın bazen bir bomba gibidir. Şurada bir bomba patlatsan bu bina hep zarar görür. Senin bir yalanından bütün toplum zarar görebilir, etkilenebilir.

Öl, doğruyu söyle. Öl, o doğrunun arkasında ol. Söyledin, onun arkasında ol.

Sual: Fatih Sultan Mehmed için anlatılır da, esnafları dolaşıyor Fatih. İlk esnaftan yağ alıyor, peynir de almak isteyince adam diğer esnafa gönderiyor. Diğer esnaftan peynir alıyor, bal da almak istediğini söyleyince o da yandaki komşusuna gönderiyor… Esnafların bu dürüstlüğünü, birbirini tercih etmesini görünce Fatih’in “Böyle bir milletle ben her yere giderim, her yeri fethederim.” gibi bir ifadesi var.

Efendimiz’in de aleyhissalatu vesse-lam zaten İstanbul’un fethiyle ilgili “Ne güzel komutan, ne güzel asker!” müjdesi düşünüldüğünde o günün toplumsal yapısına Efendimiz’in bir takdiri var adeta öyle anlıyoruz.

Bugün toplumda adeta yalanın söylenmediği yer yok: Siyasette, ticarette, eğitimde her alanda yalan var. Fatih’in dediği gibi böyle bir fetih, yürek fethi, olacaksa sağlıklı bir iman ve ahlaka sahip bireylerin olması gerekiyor. Yalan konusunda gıybet, dedikodu konusunda hassas bireylerin olması gerekiyor ama bugün çok ciddi problem var.

Bir insanın ölmeyi tercih edip doğruyu söyleyebilmesi için nasıl bir formül lazım?

Cevap: Büyüklerimiz bir sufi hayatı için -özetle- buyurmuşlar ki; “Bir sufiye üç şey lazım, üç konuda sufinin hassas olması lazım: Birincisi Allahu Teala’nın takdirine teslimiyet. Her yaşadığı şeyin Hakk’ın takdiriyle olduğunu bilip bunun farkında olması, teslimiyet gösterebilmesi ve tevekkül üzere olabilmesi.

İkincisi her hâl ve kârda Rasulullah’a, aleyhissalatu vesselam, mutabaat. Sünnetin dışına çıkmamak.

Üçüncüsü de mürşidine çok ciddi bir muhabbet; o muhabbetle sadakat.” Eğer bu üç şey de muvaffak olabiliyorsa Allah’ın izniyle o kişinin hayatı temizlenir, düzene girer. İmanı, ahlakı, ameli düzene girer.

Allah’a teslimiyet, Rasul’e mutabaat, mürşide, büyüklere, Allah dostlarına muhabbet... Eğer bu noktalarda kişinin açmazı varsa problem katbekat büyüyor, ifade ettiğiniz gibi toplumun siyasetine, diyanetine, zanaatine her şeyine bulaşıyor.

Allahu Teala buyuruyor ya: “Yeryü-zünde fesat çıkarmayı istemeyin, çünkü Allah ifsat edenleri sevmez.” (Kasas, 77) Sufiler yeryüzünde tuz gibidirler, tuz kokarsa koruyabileceğimiz bir şey kalmaz. Tuzun koktuğu yerde sağlam bir şey bulunduramayız. Sufiler manasıyla, maddesiyle örnek şahsiyetlerdir. Onlar Allah’ın rahmetine yakındır, onlar muhsindirler. Onlar Firdevs ve Naim cennetlerinin varisleridirler. Onlar yeryüzünün, arzın varisleridirler. Bunlar Kur’an’ın ifadeleri, Rabbimizin müminleri tarifi… Toplumda bu bozulduktan sonra tut birini, vur öbürüne…

Yapılması gereken kısaca bunlar… Teslimiyet, mutabaat ve muhabbet. Bunların kendi içlerinde her birinin çok fazla açılımları var da ana başlık halinde bunlar…

Seyyid Taha-i Hakkâri hazretleri bir gece teheccüde kalkmış, hava almak için evin avlusuna çıkmış. Avluda dolaşırken bakmış ki birisi bir şeyler taşıyor, kapıya doğru sırtında bir şeyler götürüyor. O tarafa doğru yürümüş mübarek, bakmış bir adam ambardan un/buğday çuvallarını almış, dışarıda atı veya at arabası nesi varsa ona doğru taşıyor. Ama adam zorlanıyor, çuvallar ağır. Seyyid Taha efendimiz de hırsıza yardım etmeye başlamış... Adam bakmış, sakallı sarıklı cübbeli bir zat… Demek ki düşünmüş, Hızır desem, ben hırsızım, Hızır bana niye yardım etsin… Bu ne cilve? Demiş ki,

- Hocam niye bana yardım ediyorsun? Demiş ki,

- Burada görevliler var, seni görürler, incitirler seni. Ben de sana yardım edeyim ki götüreceğini tez götür…

Daha sonra hırsıza demiş ki:

-Yavrum, bunları götür de, niye böyle yapıyorsun, niye çalıyorsun?

- Hocam, işin doğrusu evde çoluk çocuk aç, çocuklarıma götüreceğim, demiş. Seyyid Taha efendimiz demiş ki:

- Oğlum bak sen hırsızlık yapmana rağmen yalan söylemedin, doğruyu söyledin, çocuklarına götürüyorsun. Ben de sana bir doğru söyleyeyim mi?

- Söyle.

- Bak burada bir medrese var, senin çocukların gibi çocuklar var okuyorlar, ana-ları babaları buraya emanet etmiş. Burada bir tekke var, uzaktan yakından garip, yolcu, fakir, aç, hasta gelip burada misafir oluyor, ağırlanıyor. Bu götürdüklerinde onların hakkı var. Onların hakkını götürüyorsun. Çoluk çocuğun bu kadar yükü kaldıramaz. Onlara bu kadar vebal yükleme. İhtiyacın olursa gel bu tekkenin, bu evin sahibinden iste, o sana şahsi malından versin. Kendi evine ayırdığından senin de çoluk çocuğuna versin. Ümmetin hakkına girme, doğru olan bu…

- Peki, Hocam sen kimsin?

- Ben bu evin sahibiyim. Bir daha ihtiyacın olursa gel bizden iste. Çalma, ihtiyacın kadar sana verelim.

- Hocam ben tevbe ediyorum, pişmanım bunları da götürmüyorum… Ben bu vebale giremem. Hırsızım ama çoluk çocuğun, sabi sübyanın, garib gurabanın hakkını çalamam. Ben vazgeçiyorum undan, buğdaydan...

- Gel, o zaman. Bak şu ambarı aç, oralar benim evime, şahsıma ait. Oradan yükle, ihtiyacın kadar al, götür. Bu sana helal hoş olsun…

Adam oradan almış.

Doğru sözü hırsızı kurtarmış… Allah, doğru söylüyor diye ona tevbeyi, hidayeti nasip etmiş ve Seyyid Taha’nın bendeleri arasına girmiş, samimi ihvanlarından olmuş. Elhamdulillah...

Bir de biz kendimizi Seyyid Taha’nın yerine koyalım. Acaba biz böyle bir şeye denk gelsek ne yapardık?

 

Nisan 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin MART 2018 sayısı çıktı

Hz. Şahı Nakşibend 2

Hz. Şahı Nakşibend ve Nakşibendilik -2 - Abdulkadir Visâlî

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Hz. Şahı Nakşibend ve Nakşibendilik -2

 

Kur’an-ı Kerim’de “Allah kibirli olanları elbette sevmez.” (Nahl, 23) buyrulmuştur. Şahı Nakşibend hazretlerinde ve yolunu ihlas ile takip edenlerde elbette bu zemmedilen ahlakın bulunması söz konusu değildir. Bu manada Hazret (ks), başta talebeleri olmak üzere tüm müminlere karşı merhametli, tevazu sahibi idi. İlahi taksimden kendi hissesine düşmüş, hakkında “(Manen) Dünyaya gelmemden maksat, onun vücut bulmasıdır.” buyurduğu Muhammed Parsa (ks) ile yaşadığı hadise nasıl bir mahviyete sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Muhammed Parsa Hazretleri, bir akarsu kenarında ayaklarını suya indirmiş, sırt üstü yatmış ve derin bir mefkûreye dalmış vaziyette idi. Talebesinin bu huzurlu halini göre Hazreti Şahımız, ses etmeden üzerindeki elbiseleri çıkarır ve yavaşça suya girerek Hazreti Parsa’nın ayaklarına yapışır ve Allah’a şöyle yalvarır: “Ya Rabbi! Beni bu ayaklar hürmetine affeyle!”

Sadece insanlara mı? Elbette hayır! Hayvanlara dahi nice emeği geçmiştir bu mübarek zatın. Hocalarının emri ile tam yedi sene onlarla meşgul oldu. Yaralarını tedavi etti, onlara ekmek ve su temin etti. Adeta onlar üzerinden bir şefkat ve merhameti talim etti. İnsanların iğrendiği o mahluka hizmetle bir taraftan nefsini yerden yere çalarken bir taraftan da izini takip edenlere/edeceklere çok şey anlattı. Lisanı haliyle; “Hayvana bile yaratanına olan sevgiden, eşref-i mahluk olmanın getirdiği kulluk sorumluluğundan dolayı böyle davranılıyorsa ya ekmel olan, ahsen olan insana muamele nasıl olmalı, varın siz düşünün.” diyordu.

Ve sohbet... Kendilerinin en çok üzerinde durdukları usulleri idi. Yolumuz sohbet yoludur, buyurarak adeta yolunun bütün erkânını tek cümle ile özetliyordu. Çünkü sohbet dinin talimiydi. Peygamber ile ashabı arasındaki sır bu vesileyle açığa çıkacak, gönülden gönle akacak ve insana şifa olacaktı. Hayır cemiyette, cemiyet sohbettedir; ilkesi ile insanları hakikate, neticede en hakiki mürşide, Hakk’a davet edecekti. O sohbetler akl-ı maaşa, kafası, kalbi dünya sevgisi ile dolup taşanlara değil; akl-ı mead olanlara, Allah ve Rasulü uğruna gönülleri muhabbetle, kuş gibi çarpanlara, Allah’a döneceklerini unutmadan yaşayanlara hitap ediyordu. Evet, bütün mevzusu temelde iki cümle ile özetlenebilir; Muhabbetullah ve Marifetullah... Ömrünü Allah’ı, Peygamber’i, kendisinden evvel ki selef-i salihini anlatmak/tanıtmak ve onlara gönülden bir sevgi ile itaati tavsiye etmekle geçirdi. Bütün mevzusu bu idi. O’na (cc) kavuşmanın, O’nu (cc) dert edinmenin bütün dertleri bitireceğini izah etmek için adeta kapı kapı dolaştı. Yolunu takip eden büyükler öyle buyurmuyorlar mı; “Allah var, ne gam var...”

Büyük pirimiz Abdulhalık Gücdevanî (ks) Hazretleri’nin sekiz esasına ilaveten buyurduğu üç kelime ile Vukuf-i Kalbi, Vukuf-i Zamani ve Vukuf-i Adedi ile bizlere takvayı salık verdi. Çünkü takva bir şeyi istenildiği şekliyle (ihlas), istenildiği zaman (vakit) istenildiği kadar (miktar) yapmaktır, diye tarif edilmiş. Hem ilk söylenen sekiz esas hem de sonradan ilave edilen bu üç mübarek kelime “Şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.” (Bakara 197) buyrularak hedef gösterilen, daha sonra da “Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz en takvalınızdır.” (Hucurât, 13) buyruğuyla çıtası yükseltilen güzelliğe ulaşmaya vesiledir. 

Şunu ifade etmeliyiz ki bu işin bir de ilahi kader, nasip tarafı vardır. Yani Allahu Teâlâ bu mübarek insanları ve hulus ile yolundan giden milyonlarca zevatı ezelde seçmiş ve bu büyük devlet ve nimet ile bereketlendirmiştir. Çalışmayla, istemeyle, aramakla elde edilemeyecek kadar büyük nimetler bunlar. Nitekim Şahı Nakşibend Hazretleri daha dünyaya gelmeden köylerinin yanından geçen Şemsülhak Baba Semmasi Hazretleri (ks) yanındaki müridânına bu köyden bir er kokusu alıyorum diyerek onu manevi evlatlığa kabul etmiş ve terbiyesini de hulefasından Seyyid Emir Külâl’e havale etmişler. 

Taassup sahibi olduğumuz için değil, diğer tarikat büyükleri tarafından da bu şekilde vasfedildiği için gönül rahatlığı ile diyebiliriz ki; Nakşibendi tarikatı -lâ teşbih- dünya üzerinde, yakaladıkları yüksek seviyeli eğitim kalitesi ve yetiştirdiği başarılı öğrencileri ile ünlenmiş üniversiteler gibidir. Nasıl buralardan mezun olan öğrenciler bilgi ve birikimi üst seviyede, mesleğinin inceliklerine vakıf, sosyal ve kültürel yönden de donanımlı olarak iyi kariyerlere sahip oluyorlarsa; zahir ve batın her türlü ahvaliyle hakikaten Nakşibendi olanlar, Muhammed Bahauddin el-Buharî (ksa) Hazretleri’nin ve onun günümüzdeki varislerinin izini takip edenler de marifetullahın sırlarına nasibi nispetinde vakıf olacak, olgun kişiliği ve örnek ahlakıyla insanların ve dahi tüm mahlûkatın sevgisini kazanacak, neticede de Rabbinin ve Peygamber’inin, saâdatın rızasına nail olup şefaat, cennet ve Cemalullah ile şereflenecektir inşaallah.

Böyle bir insan güneş gibi olur o vakit. Etrafına istifade edilecek öyle bir ışık ve sıcaklık yayar ki kimse ona kayıtsız kalamaz. Onunla teberrüklenilir ve bu bereket iki cihanda devam etsin istenir. Konuşmaya, bir şeyleri yayma çabasına gerek bile kalmaz. Kendiliğinden yayılır. Tıpkı penceresi olan her eve güneşin süzüldüğü gibi. Göremeyenler, kalpleri mühürlenen, gönül pencereleri olmayan nasipsizlerdir.

Cenabı Hak bu mübarek yoldan nasibimizi artırsın. Gönlümüzü ve gözümüzü kör edip bizi nefis ve şeytana yem etmesin. Bizleri başta Hâce Hazretleri (ksa) ve Şahı Nakşibend (ksa) olmak üzere hakiki Nakşibendilere bağışlasın. O Azizlerle dareyn saadeti lütfeylesin.

Âmin.

 

Yazar:  Abdulkadir Visâlî

 

Perşembe, 01 Mart 2018 00:17

NAKŞİBENDİLİĞİN DÖRT ANA UNSURU -1

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru 1

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru -1 - Vahdettin Şimşek

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Nakşibendiliğin Dört Ana Unsuru -1

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki yazımız geçen sayımızda hocalarımızın istifadelerinize sunduğu Nakşibendi-Hâcegân yolunun yaşanılabilirliği konusunun devamı niteliğinde olacaktır. Cenab-ı Hak Teala hazretleri yazmaya çalışan bizlerin gönlünü açıp dimağını zekavetle doldursun, okuyan sizlerin de anlayış kabiliyetini artırıp amil olmanızı nasib eylesin. 

Dilimize on iki tarikat olarak girmiş olan tasavvuf yolunun ana kolları, o yolun büyükleri tarafından usul ve esaslarla bezetilmiştir. Bu usul ve esaslar elbette Kur’an, sünnet ve kümmelin-i evliyanın tecrübeleriyle oluşmuştur. Bunların içerisinde ilme ve irfana muhalif bir anlayış asla bulunmamıştır. Fakat sonraki dönemlerde bu yolların birçoğunun ehli kalmadığı için içlerine bidat ve hurafeler girmeye başlamıştır. Her dönem ve şartlarda ilmi rehber edinmiş olan mürşidi kamillerin yolları asla bozulmamıştır. Bu manada hem ilme verilen önemden dolayı hem de ilmi ehliyeti olmayan kişilere hilafet verilmeyişinden dolayı Nakşibendi-Hâcegân yolu bir istisna olmuştur. Bundan dolayıdır ki, bu yolun koymuş olduğu esaslar yüzyıllar geçse de geçerliliğini kaybetmemiştir.

Biz bu yazımızda Nakşibendi yolunun 

Daimi sohbet

Daimi sünnet

Daimi huzur

Daimi zikir

Şeklinde sınıflandırılan dört ana esasından bahsedeceğiz.

1- Daimi sohbet

Şahı Nakşibend hazretleri (ks): “Bizim tarikatımızın esası sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır. Hayır cemiyettedir; cemiyette sohbette.. Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın.” buyurmuşlardır.

Buradan anlıyoruz ki, sohbet bu yolun ana esasıdır. Çünkü sohbet sünneti müekkededir. Yani sahabe efendilerimizin Efendimiz (sav) tarafından yetiştirilmelerinin yegâne yoludur. Zaten sahabe kelimesinin manası da sohbet arkadaşı manasına gelmektedir.

Ashab-ı kiramdan Ebu Vakid el-Leysî (ra) anlatıyor:

Bir gün mescitte bir grup insanla beraber Efendimiz’in huzurunda bulunuyorduk. O esnada üç tane adam kapıda göründü. Biri içeri girmeden gitti. Diğer ikisi ise girip Efendimiz’in (sav) yanına kadar geldiler. İçlerinden birisi, halkada gördüğü bir boşluğa oturdu. Diğeri ise, yer kalmadığı için ve kimseyi de rahatsız etmemek düşüncesiyle halkanın hemen arkasına oturdu.

Bir müddet sonra Resul-i Ekrem (sav) sohbetinin bir yerinde şöyle buyurdular:

“Size şu üç kişinin halini anlatayım mı? Halkaya oturan birincisi Allahu Teala’ya sığındı. Allah da onu himayesine aldı.

İkincisine gelince o kimse Allah’tan haya etti, edebe sarıldı. Allahu Teala da o kulundan haya etti; onu azabından emin kıldı. 

İçeri girmeyen diğerine gelince; o, bu meclisten yüz çevirdi. Allah da ondan yüz çevirdi.” (Buhari, İlim 8)

Hadisi şeriften de anlayacağımız gibi sohbet meclisleri Hak Teala (cc) hazretlerinin hususi alakalandığı ve rahmet ve bereketinin indiği meclislerdir. Sohbet meclisleri ile camilerimizdeki hoca efendilerin vaazlarını birbirlerine karıştırmamak gerekir. Vaaz müslüman cemaatin akaidi ve fıkhi bilgilerinin tamamlandığı ilmi meclislerdir. 

Sohbet meclisleri ise muhabbet ve yakin elde etmek için yapılan hususi yerlerdir. Yeri geldiğinde elbette bu meclislerde de halkın akaidi ve fıkhi bilgileri tazelenmek zorundadır. Fakat sohbet meclislerinin asıl konusu muhabbetullah ve marifetullahtır. Yani evliyaullah sohbeti müminin kalbini masiva ve malayaniden uzaklaştırıp, Allah sevgisi ve kulluk gayretiyle doldurur. Dimağını nefsani düşüncelerden ayırarak, yaradılış gayesini anlama ve Hakk’ın sıfatlarının tecellilerinin tefekkürü ile doldurur.

Şehabeddin Sühreverdî (ks):

“Sohbet, insanın iç âleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar. Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur. Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükûn bulur.” buyurmuşlardır. (Mürşid ve Mürid Hukuku, s. 94)

Seyyid Abdülkadir-i Geylani (ks) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Allah dostları ile, salihlerle beraber ol. Onların sohbetlerinde bulun. Böylece Allah’ın onlara olan yardımı sayesinde sen de güçlenirsin. Sen de onların gözü ile görürsün. Allah da tıpkı onlarla övündüğü gibi seninle de övünür.”

Muhammed Diyauddin (ks), tasavvuf yolunda bulunmanın esasının sohbet olduğunu bildirerek buyurdu ki; “Bil ki sohbetsiz geçen zaman zararlıdır. Ömrün boş yere zayi olmasıdır. Şu değerli ömrün hakkı, ilkin onu kıymetli sohbete ulaşma yolunda sarf edip, mümkün olduğunca sohbeti terk etmemektir.’’ (Mektubat-ı Muhammed Ziyauddin)

Yukarda büyüklerimizin kibarı kelamlarından sohbete ne kadar önem verdiklerini anlıyoruz. 

Şurası muhakkaktır ki, sözün, anlatımın, karşılıklı dertleşmenin olmadığı yerlerde hayal, vehim ve riyanın olması kaçınılmazdır. Tasavvuf yolunun sadece manevi haller, menkıbeler ve kerametlerden ibaret olduğunu göstermek bu güzide yola yapılmış en büyük yanlışlıktır. Nihayetinde marifetullah yani Hakk’a yakîn olma bilgisinin elde edileceği bir irfana erilecektir. Mürşid-i kamilin bizzat sohbeti olmadan bu irfanın kazanılması mümkün değildir. Çünkü mürşidi kamilin sohbeti herhangi bir sohbet gibi değildir. Onların gönülleri Hak’tan gayri her şeyden boşalmıştır. Hak Teala hazretleri onların gönlünde temekkün etmiştir. 

Dolayısıyla onların bulunduğu yere rahmeti ilahi adeta sağanak halinde yağar. Onların nazarları nurdur. Baktıkları insanların gönüllerindeki her türlü nefsaniyet duygularını yok ederler. Nefesleri maddi manevi hastalıklara şifadır. Kelamları Hakk’ın ilhamâtıyla çıktığı için dimağı doyurucudur. 

İşte bu özelliklerden dolayıdır ki, mürşid-i kamil sohbeti her zaman ve zeminde elzemdir ve özellikle günümüzde insanlığın en büyük manevi ihtiyaçlarındandır.

2- Daimi Sünnet

Sünneti seniyye Kainatın Efendisi’nin (sav) altmış üç yıllık hayatı boyunca yapmış olduğu her türlü fiil, söz, davranışlar, tavsiyeler, uygulamalar vs. bunların tamamıdır. Özellikle Nakşibendi yolunda sünnetin yaşanmasına ve yaşatılmasına azami gayret gösterilmiştir. Çünkü Nakşibendi büyükleri bir ibadeti yaparken bu farzdır veya sünnettir diye düşünmemişlerdir. Bunu Hazreti Peygamber (sav) yapmışsa ona olan sevgi ve hürmetten dolayı yapılması şarttır, düşüncesinde olmuşlardır.

Hâce Hazretleri (ks) bir sohbetlerinde: “Farzlar Allah’ın farzı, sünnetler de Resulünün farzıdır. Biz her ikisini de farz anlayışı ile yaparız.” buyurmuşlardı.

Nakşibendî yolunun imamlarından Ahmed el-Haznevi (ks) şöyle diyor: “Bu yolun en önemli özelliği sünnet üzere kurulmuş olmasından ileri gelir. Bu yolda bidatlarden kaçmak, hatta evla denilen görüşlerin dışındaki zayıf sözlerden (kaviller) bile uzaklaşmak şarttır. Azimetin dışında amel etmek, takvası zayıf kimselerin işidir.“ 

Muhammed Ziyauddin Nurşini (ks) hazretleri de “Nakşibendiyye tarikatı, sünnet-i seniyyeye uymaktan ve onu sevgi ile yaşamaktan başka bir şey değildir. Bu tarikatı arzu eden kimse mutlaka Peygamber’in sünnetine tâbi olmalı, dinde bidat ve ruhsat olan şeylerden, zayıf olan kavillerden kendini muhafaza etmelidir.” 

Sünneti seniyyenin bu kadar ehemmiyetli tutulmasının en önemli sebebi, tasavvuf yolunda seyr-i süluk esas olduğu için kemalat kesbetmenin birinci şartı farzlara uymakta itina göstermek, devamında ise Efendimiz’e (sav) ittiba etmektir. Sünneti hafife alan, zaman ve şartları bahane ederek sünneti terk eden bir salik asla yol yürüyemez. 

Çünkü Nakşibendi yolunda vuslata ermenin en hızlı yolu sevgidir. Bu sevgide Mürşid sevgisi, peygamber sevgisi ve Allah sevgisidir. Bir insanın sevgisinde samimi olmasının göstergesi sevgilisinin her sözünü ve kendisinden yapmasını istediği amelini cana minnet sayarak yapmasıdır. Aksi halde sevgiden bahsedilemez. Dolayısıyla Kainatın Efendisi’ni sevdiğini söyleyip onun sünneti hakkında ileri geri konuşmak salikin yolunu keser.

Fakat üzülerek görüyoruz ki, kendilerine Nakşibendiliği nisbet eden birçok insan sünneti seniyyeyi kısırlaştırmaya çalışıyorlar. Özellikle önemli sünnetlerden olan Efendimiz’in cübbe, sarık gibi elbiselerini, sakalı uzatmak gibi uygulamalarını belirli bir zümrenin kıyafeti gibi göstermeleri bunun örneklerindendir. O’na (sav) olan sevgisinden dolayı ona benzemeye çalışan talebeye “Bu molla kıyafetidir. Sen giyemezsin!” diyerek gençleri sünneti yaşamaktan men ediyorlar. 

Toplumun içerisinde fitne çıkmaması mantığıyla sünnete uygun giyinen müridlerine mankenler vasıtasıyla batılı kıyafetleri örnek gösteriyorlar. Hatta müslüman hanımların en güzel tesettürü olan çarşafı çıkarmalarını öğütleyebiliyorlar.

Bunların örneklerini çoğaltabiliriz. Bu verdiğimiz misalleri başka ekollerdeki insanlar yapsa önemsemeyeceğiz. Fakat kendilerinin Nakşibendi olduklarını söyleyen insanların bunu yapması hoş olmuyor.

Netice olarak sünneti seniyye her müslüman için kesinlikle elzemdir. Fakat özellikle tasavvuf yoluna girmiş hele de tüm umdelerini ashabı kiramın uygulamalarından almış olan Nakşibendi yoluna süluk etmiş müminler asla sünneti terk edemezler. Çünkü Kainatın Efendisi (sav): “Kim benim sünnetimi yaşatırsa, muhakkak o kimse beni sevmiş olur. Kimde beni gerçek manada severse, o kimse benimle cennette olur.” buyuruyorlar. 

Bu bölümümüzü Allah dostlarının sünnete bağlılıklarını anlatan iki menkıbesiyle sonlandırıyoruz.

İmam Sühreverdî (ks) naklediyor:

Ariflerden Şiblî’nin hizmetçisine:

-Hazret’in vefatı anında kendisinden neler gördün, diye sorulunca, hizmetçi şunları anlatmıştır:

-Dili tutulup, alnı terlemeye başlayınca bana, kendisine namaz için abdest aldırmamı işaret etti. Ben de kendisine abdest aldırdım. Fakat sakalını parmaklarımla hilallemeyi unuttum. Hemen elimden tutup parmaklarımı sakalına götürdü ve onu hilallettirdi. Böyle bir anda bile, Rasulullah Efendimiz’den öğrendiği bir edebi terk etmedi!” 

Bir defasında İmam Şiblî hazretleri abdest esnasında misvağını kullanmak istedi. Misvak aradı, ancak bulamadı. Bunun üzerine bir dinara bir misvak satın aldı ve onu kullandı. Böylece misvak sünnetini terk etmemiş oldu. 

Bazı insanlar imam Şiblî hazretlerinin bir misvak için bir dinar vermesini çok buldular. 

Bunun üzerine imam Şiblî hazretleri şöyle buyurdu: “‘Dünya ve içindekilerin Allah indinde sivrisineğin kanadına eşit kıymeti yoktur. Allah Teâlâ bana, ‘Sen benim peygamberimin sünnetini niçin terk ettin? O sünnet olan misvağı elde etmek için, sana verdiğim ve değeri sivrisineğin kanadı kadar bile olmayan malı neden harcamadın?’ dese nasıl cevap vereceğim?’’ 

Cenab-ı Hak Teala Hazretleri hepimize Efendimiz’in sünnetini sevdirsin ve o sünnetin sahibi hatırına hepimizi cemaliyle müşerref kılsın, inşaallah.

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Bir Peygamber Aşığı

Bir Peygamber Aşığı Abdullah İbn Ömer (ra) - Sâlik-i İrfan

Sayı : 120 - Aralık 2017

 

Bir Peygamber Aşığı Abdullah İbn Ömer (ra)

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allah’ımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmet-i Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. O’nun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. O’nun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin.

Büyüğümüz Mevlana Hace hazretleri “Türkiye’ye bakıyorum bir şey yok. İslam ülkelerine bakıyorum hepsi buraya bakıyorlar. Anlıyorum ki bu iş burada olacak.” buyurmuşlardı. Elhamdulillah ülkemiz birçok alanda bir değişim-dönüşüm yaşıyor. Sıkıntılar yok mu, var hem de çok fakat bu toplumda 100 yıldır üzerinden onca zulüm geçmiş kalbi Müslüman-aklı Batılı bir tip oluşturulmuş. Menderes-Özal-Erdoğan çizgisindeki siyasette kendini gösteren gelişim, özellikle Erdoğan döneminin son çeyreğinde ve 15 Temmuz sonrasında kendini daha bir net göstermeye başladı. Menderes’in ezanı asliyetine çevirmesi gibi kimi tutumları onu toplum nazarında evliya makamına çıkarırken, Özal’ın cuma kılan, hacca giden, tarikatlarla yakın olabilen bir cumhurbaşkanı portresi çizmesi doğrusu bu büyük dönüşümün adımlarıydı. Erdoğan ise Türk ve İslam dünyasıyla kurduğu ilişkiler, ABD’nin içerdeki eli FETÖ’yü kırması, topluma aşıladığı Batıya karşı direnme ruhu, Afrika’dan Endonezya’ya tüm müslümanlara seslenebilme yönleri ile adeta “Siyasetin Mehdisi” konumuna çıkacaktı.

ABD’nin güney sınırımızda planladığı-uyguladığı gavurluğun haddi hesabı yok. Atalarımızın kâfirden çıkardığı gavur kavramı o azgın-saldırgan hali tam olarak dile getiriyor. ABD onca azgınlığına rağmen -elhamdulillah- başarılı olamadı, olamayacak inşaallah. Cenabı Mevlamıza ne kadar şükretsek azdır. Bilen bilir, bilmeyen ne bilir. Belli ki Hak dostları Türkiye liderliğine dua ediyor, himmet ediyorlar. Cenabı Mevlamız onların dua ve himmetlerini başımızdan eksik etmesin.

İç gündem olarak da bazı reformist-modernist-yerli oryantalistlerin hadisi şerifler ve sünneti seniyye üzerinden edepsizlik yaptıklarına, akla ve imana zarar verecek kimi tutumlarına şahit olmaktayız. Büyüğümüz Hace Hazretleri haftalık sohbetlerinde bunlarla mücadele etmeye, bunların bozuk itikat ve görüşlerini açıktan izhar ederek emri bil maruf ve nehyi anil münker alanımızı genişletmeye davet etmişlerdi. Ayrıca Sahibimiz Efendimiz’in (sav) gönlünü almak için vird ve ezkârımız haricindeki tüm vakitlerimizde selatü selam söyleyerek hediye etmemiz istenilmişti. Ya Rabbi! Bizler Hâcegân cemaati olarak günahımızla-kusurumuzla Ashabı Kirâm ve Rasulü zi-şân Efendimiz’in (sav) yolunda-sevdasında, izinde-derdinde olduğumuzu arz ve beyan ederiz. Ya Rabbi bu imanımızı, bu ikrarımızı elimizden alma. Efendimiz’i (sav) üzecek-incitecek söz, davranış ve fiillerden, şerleşmiş kişilerden biz uzağız. Bu fesat görüşlü kişilere hidayet-hidayet-hidayet eyle… Hidayetlerini takdir etmemişsen Seriyyul Hisâb sensin, Azîzun Zuntikam sensin… Haklarından gel, memleketimizde bunların izini dahi bırakma ya Rabbi!

Tarihten günümüze bu ifsat hareketlerinin her zaman olduğunu görüyoruz. Malumunuzdur, bugün daha çok Mevlit adıyla bildiğimiz Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı şiirin Süleyman Çelebi tarafından yazılması da benzer bir durumda gerçekleşmiştir. 1400’lü yıllarda Sultan Yıldırım Beyazıt döneminde Bursa Ulu Camii imamlığı yapan ve Emir Şeyh Hazretleri’nin halifesi olan Süleyman Çelebi İran’dan gelen bir vaizin Bakara Sûresi’nin 285. âyeti kerîmesindeki “Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırdetmeyiz.” meâlindeki bölümün tefsirinde: “Hazreti Muhammed ile Hazreti İsa arasında hiçbir farklılık veya üstünlük yoktur.” diye tefsir eder. Efendimiz’i (sav) incitecek sözler söyler. Bunun üzerine Efendimizin (sav) üzüldüğünü keşfen gören Süleyman Çelebi, O’nun gönlünü almak üzere Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı şiiri yazar. O mahzuniyetle, o aşkla yazılmış bu şiir öyle kabul görür ki aradan 600 yıl geçmesine rağmen halen sevilir, halen okunur:

 

Doğdu ol saatte, o Sultan-ı Din,
Nura gark oldu, semavat ü zemin.

Mahlûkatın hepsi sevindi o an,
Dirilip âlem yeniden buldu can.

Kâinattaki her şey edip seda,
Çağrışarak dediler ki, merhaba!

Merhaba, ey Âl-i Sultan merhaba!
Merhaba, ey Kân-i İrfan merhaba!

Merhaba, ey Sırr-ı Furkan merhaba!
Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey Rahmeten lil-Âlemin!
Merhaba, sensin Şefial Müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,
Cümle Âlemlerin Sultanı sensin.
Kim olmak isterse ateşten necat,
Aşk ile, şevk ile etsin salevat!

Essalatü vesselamü aleyke ya Rasulallah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah!
Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyid-el Evveline vel-Âhirin.
…………...

 

Bugün bizler de öncelikle Peygamber Efendimizin (sav) sevgisi etrafında toplanmak durumundayız. Kültür dediğimiz, yaşam biçimi dediğimiz şeyin merkezinde O’nun yaşantısı olursa toplum olarak üzerimize öyle bir rahmet ve himmet yağmuru yağar ki şaşar kalırız. Tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Kim Allah’tan yardım istiyorsa hayatının merkezine O’nu almalıdır. Bu da doğal olarak O’nun bugünkü varisleri olan evliya ile bizi buluşturacaktır zaten.

Geçen sayımızda en çok saldırılan-iftira edilen sahabe olarak Ebu Hureyre (ra) hazretlerinin hayatına bakışta bulunmuştuk. Bu yazımızda da muksirûn (Çok hadis rivayet edenlerden) Ebu Hureyre (ra) hazretlerinden sonra gelen ve Medine’nin fakih Abdullahlarından Abdullah bin Ömer (ra) hazretlerinin hayatından dersler-ibretler almaya çalışacağız:

İbn Ömer diye de anılan Abdullah, nübüvvetin üçüncü yılında Mekke’de doğdu. Hz. Peygamber’in zevcesi Hafsa ile ana baba bir kardeştir. Babası Hz.Ömer (ra) ile birlikte müslüman oldu, yine onunla birlikte Medine’ye hicret etti. Babasından önce hicret ettiği de rivayet edilmektedir. On üç yaşında iken Uhud Savaşı’na katılmak istedi; fakat Hz. Peygamber henüz çok genç olduğunu söyleyerek izin vermedi. Bedir Savaşı’na da aynı sebeple kabul edilmediği rivayet edilir. On beş yaşına girince Peygamber’in izniyle Hendek Savaşı’na katıldı.

İbn Ömer orta boylu, iri yapılı ve esmer tenliydi. Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını kına ve ketem denilen çivit boyasıyla sarıya boyar, bu sebeple sakalı kumral bir renk alırdı. Hz. Peygamber’in de öyle yaptığını söylerdi.

Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin de bulunduğu İstanbul seferine (49/669) iştirak eden Abdullah (Taberî, V, 232; el-Kâmil, III, 459), müslümanlar arasında çeşitli fitnelere yol açan savaşlardan ve hadiselerden hep uzak durmuştur.  

Kardeşleri arasında babasına en çok benzeyenin Abdullah olduğu rivayet edilir. Seksen beş (veya seksen yedi) yaşlarında Mekke’de vefat etti. (ö. 73/692)

Hazreti Âişe (ra) buyurdu ki: “Hâl ve hareketinde Rasulullah’a en çok benzeyenlerden biri de İbni Ömer idi.”  

Hadîs ve fıkıh âlimleri arasında Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Zübeyr ile Abdullah bin Amr bin Âs’a  (Abâdile-i erbea) yani dört Abdullah ünvânı verilmiştir. Bu dört zat, bir meselede ittifak edince Abâdile’nin kavli denilir. Ancak fıkıh kitaplarında Abâdile denilince ekseriya İbni Mesud, İbni Abbas ve İbni Ömer hazretleri kastedilir. 

Hz. Peygamber’in kayınbiraderi olması, ona Rasul-i Ekrem’in yakın çevresinde bulunma imtiyazını sağlamıştır. Bu sebeple Rasulullah’ın, birçok sahâbînin görüp duyma imkanını bulamadığı davranış ve sözlerinin müslümanlara intikal etmesine yardım etmiştir. Rivayet ettiği 2630 hadis ile Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahabenin (el-muksirûn) ikincisi oldu. Bu hadisleri, başta Hz. Peygamber olmak üzere, babası Ömer, ablası Hafsa, ayrıca Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman,Hz. Âişe, Zeyd b. Sâbit, Bilâl ve Abdullah b. Mesûd gibi ileri gelen sahabelerden dinleyip öğrendi. Rivayetlerinin 168’i hem Buhari hem Müslim’de bulunmaktadır. İbn Ömer’in en önemli özelliklerinden biri de hadisleri Hz. Peygamber’den duyduğu lafızlarla rivayet etmeye son derece dikkat etmesi, bunların benzer kelimelerle değiştirilmesine asla izin vermemesidir. Geniş hadis bilgisine rağmen bu titizliğinden dolayı ihtiyatla hadis rivayet ederdi. Onunla birlikte Medine’ye kadar yolculuk yapan Mücâhid ve yanında bir yıl kalan muhaddis Şa‘bî, bu süre içinde sadece bir hadis rivayet ettiğini söylerler. Buhari’ye göre, “Altın zincir” (silsiletü’z-zeheb) adı verilen en sahih isnad, İbni Ömer’den azatlı kölesi Nâfi’nin, ondan da İmam Mâlik’in rivayet ettiği hadis senedleridir. 

Ashabın fakihleri arasında mümtaz bir yeri olan Abdullah, en çok fetva veren yedi sahabeden (el-fukaha ü’s-seb‘a) biridir. Altmış yıl boyunca fetva vermiştir. Özellikle sahabenin yaşlıları vefat ettikten sonra insanların fetva için başvurdukları kişilerin başında İbni Ömer ve İbni Abbas gelmekteydi. 

Babası Hz. Ömer’in fıkhi kanaatlerinin büyük ölçüde tesiri altında kaldığı ve onun hükümleriyle amel ettiği görülmektedir. Ancak ictihadına uymayan konularda babasına muhalefet etmekten de çekinmemiştir. (Kal‘acî, s. 33-39)

Kesin kanaat sahibi olmadığı hususlarda fetva vermekten son derece sakındığı bilinmektedir. Bir defasında bilmediği bir meselede kendisinden ısrarla fetva isteyen birine: “İbni Ömer böyle fetva verdi diyerek sırtımızın cehennem köprüsü haline getirilmesini mi istiyorsun?” diye çıkışmıştır. Yanlış fetva vermek suretiyle günaha girmekten korktuğu için Halife Osman’ın kadılık teklifini kabul etmemiştir. Fıkhın hemen her dalında vermiş olduğu fetvalar Muhammed Revvâs Kal‘acî tarafından konularına göre alfabetik olarak tasnif edilip neşredilmiştir. (Mevsû‘atü Fıkhı Abdillâh b. Ömer, Beyrut 1406/1986)

Kaynakların ittifakla belirttiğine göre, Hz. Peygamber’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve O’nun emirlerini aynen yerine getirme hususunda Ashab-ı Kiram içinde İbni Ömer’in müstesna bir yeri vardır. 

Gençliğinde bir rüya görür. Rüyasında ipek bir kumaş parçasının üzerine binerek uçmakta, cennetteki istediği yerlere konmaktadır. Bu sırada birileri onu cehenneme götürmek ister. 

Hemen karşısına bir melek çıkıp “Korkma!” der. Sonra onu alıp tekrar cennete götürür. Hazreti Hafsa (ra), onun bu rüyasını Rasulullah’a anlatınca, Peygamber Efendimiz (sav) buyurur ki: “Abdullah ne iyi insandır. Keşke geceleri de namaz kılsa!”  (Buhari, Fezâilü Ashâbi’n-Nebî, 19)

O zamandan sonra gece namazını hiç bırakmaz.

(Devam edecek...)

 

Yazar:  Sâlik-i İrfan

 

Sayfa 1 / 225

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort