JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Şubat 2018

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin ŞUBAT 2018 sayısı çıktı.

Pazartesi, 01 Ocak 2018 14:21

Ocak 2018 Mukaddime

Ocak 2018

Sayı: 121 - Ocak 2018

 

Muhterem kardeşlerim, dergimizin 11. yılında, yeni bir yılda sizlerle birlikteyiz.

Geçtiğimiz ayın gündemi yoğunlukla Kudüs meselesi ile geçtiği için, bizler de ayın konusunu Kudüs-ü Şerif’in ve dolayısıyla Mescid-i Aksa’nın ehemmiyetine ayırdık. Kudüs’ün tarihi, ilk kıblemiz olması, günümüzde Siyonistlerin niçin Kudüs’ü ele geçirmeye çalıştığını ve bu vaziyet içerisinde Müslümanların durumunu izah etmeye çalıştık.

Kısaca burada da konuya değinmeye çalışırsak, bazı şeyleri yazmadan rahat edemiyoruz. Bu yazacaklarımız sadece Mescid-i Aksa için değil, Kabe-i Muazzama, Ravza-ı Mutahhara ve buraların şubeleri hükmündeki tüm bilad-ı İslam’daki cami ve mescitlerimiz için de geçerlidir.

Tüm bu mabedlerimiz kelimeden de anlaşılacağı üzere ibadet etmek için imar ettiğimiz eserlerdir. Yani buraların yapılış gayesi Müslümanların bu mekanlarda biraraya gelerek namaz kılmaları, dini tedrisatlar ve sohbetlerin yapılması, birbirimiz daha iyi tanıyıp kardeşlik şuurumuzu pekiştirmek içindir.

Peki, bizler ne yaptık ve yapıyoruz? Çok ihtişamlı ve süslü camiler yaptık. Fakat bunun içini dolduracak insanlar yetiştiremedik. Ecdadımıza baktığımızda günümüze göre küçük kalmış mahallelerde adım başı camiler, mescitler ve medreseler yapmışlar. Hayatı cami merkezli yaşamışlar. Her türlü faaliyetlerini caminin etrafında yapmışlar.

İbadetleri, ticaretleri, eğlenmeleri, düğünleri, dernekleri hep caminin etrafında olmuş. Çocuklar caminin yanında oynamışlar, eğitimlerini oralardan almışlar. Sonuçta ibadetsizlik diye bir şey asla olmamış. Namaz kılmamak, kazaya bırakmak onların lügatında olmamış. 

Şimdi günümüze bakalım her şeyimiz camiden uzaklaşmış. Yaşantımız, çarşılarda, avm’lerde, statlarda, kahvelerde geçmeye başlamış. Bunun sonucunda da ibadetler azalmış, yılların birikmiş kaza namazları oluşmuş, kardeşlik zayıflamış ve camilerimiz garip kalmış.

Üstadımız Hâce Hazretleri (ksa) umre ziyaretinden yeni döndüler. Orada Filistinli Müslümanlarla sohbetleşme imkanı bulmuşlar. Konumuzla ilgili olarak ilginç şeyler anlatmışlar. En ilginci Mescid-i Aksa’yı Siyonist işgalinden korumak için mücadele eden insanların çoğunluğunun vakit namazlarında Mescid-i Aksa’ya gitmediklerini nakletmişler. Başka ülkelerden ziyaret maksadıyla gelen Müslümanların daha çok mübarek mescitte vakit namazları kıldıklarını söylemişler. Giyim kuşam meselesinde kimsede İslami kıyafetlerin kalmadığını, bayanların tesettüre riayet etmediğini anlatmışlar. Yahudinin modasıyla Yahudiye karşı çıkmanın nasıl bir garabet olduğunu düşünebiliyor musunuz? Cenab-ı Hak hepimize şuur versin.

Şimdi biz bunları söylerken Filistin davasını ve oradaki kardeşlerimizin mücadelesini küçümsediğimiz anlaşılmasın. Fakat şurasını da unutmayalım ki, müminler bir davada muzafferiyet elde etmek istiyorlarsa Allah’ın (cc) yardımını yanlarına almak zorundadırlar. Bunuda kazanmak için Rabbimiz’in emir ve yasaklarına, O’nun (cc) emrettiği ve yasakladığı şekillerde ittiba etmemiz gerekir. Tamamen batılı normlarda bir hayat şeklini benimseyip bindörtyüzyıllık kadim İslam medeniyetini bir tarafa bırakırsak, ya da bu kadim medeniyeti asrımıza uyumsuz addedersek işte bizler o zaman çok Hazreti Ömer’ler (ra) ve Selahaddin Eyyubiler bekleriz.

Teknolojisi ile bizlere ezici üstünlük sağlamış olan Siyonist Yahudilere karşı İlahi yardımı nasıl talep edebiliriz. 

Bunun içindir ki, Ümmeti Muhammed olarak aklımızı başımıza alıp ciddi bir tefekküre dalmalıyız. Her şeyimizle Muhammedi bir ahlak ve sahabe-i güzinin anlayışına dönmek zorundayız. Aksi halde on binlerin katıldığı mitinglerde, Amerikan sigaraları içerek çok “Kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail!” naraları atarız.

Rabbimiz hepimizi “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitab-ı izzetine mazhar eylesin, ve bizleri şuurlandırsın. Amin...

 

eğitim evvela kullukta tekamül için olmalıdır

Eğitim, Evvela Kullukta Tekâmül İçin Olmalıdır - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 118 - Ekim 2017

 

Eğitim, Evvela Kullukta Tekâmül için Olmalıdır

 

İnsanın yaratılış serüveni aynı zamanda eğitimi, maddi manevi terbiyesi için kendisine verilen bir imkan olmuştur. Allahu Teala dünyaya gönderdiği ilk insanı peygamber olarak görevlendirmekle ondan gelecek nesilleri eğitmeyi, şeytanın ve nefsin eline bırakmamayı murad buyurmuşlar. Bu hakikat aynı zamanda Rabbimizin kullarına verdiği kıymetin de en büyük göstergelerinden birisi olmuştur. Çünkü büyüklerimiz tarafından dar-ı gurbet, dar-ı bela ve imtihan olarak da isimlendirilen dünyada insanoğlu kendisine en faideli mürebbilerle sürekli desteklenmiş, dünya ve ukbaya dair kendisine ne lazımsa, onlardan talim etmiştir.

Eğitim meselesi temelde tek sahaya aittir. Bizler bu dünyada kulluğu talim etmek, rıza doğrultusunda amel etmek için bulunmaktayız. Hatta; “Ölüm sana gelinceye kadar…” (Hicr 99) buyrularak bu esas gayeye matuf amellerin son nefese kadar devam etmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Efendimiz (as) da; “Beşikten mezara kadar ilim taleb ediniz.” buyurmuşlar ve insanın kulluk yükümlülüklerini belirli bir yaşa kadar ebeveyninin kontrolünde, belirli bir yaştan sonra da kendi sorumluluğunu taşıyarak yerine getirmesi gerektiğini ifade buyurmuşlardır.

Şu da bir gerçek ki muvakkat bir zaman da olsa bu dünyada yaşamaktayız. Dolayısıyla bu dünyanın gerekliliklerini de müminler olarak en ince ayrıntısına kadar öğrenmeli insanlığın faidesine olabilecek her türlü fenni de tedris etmeliyiz. Çünkü bizler asıl vazife olarak ahireti mamur etmekle görevlendirilsek de bunu tedarik etmemizi sağlayacak şekilde dünyayı imar etmek de bizim vazifemizdir. Çünkü dünya rıza-ı İlahi’nin kazanılmasının yegane mekanıdır. Tarihsel vakıalar da dikkatli ve vicdanlı bir şekilde incelenirse net olarak görülecektir ki dünyada huzur ve sükunun en fazla olduğu, müreffeh bir şekilde yaşandığı, hak ve adaletin cihanşümul olduğu zamanlar Allah korkusu olan mümin kimselerin sözlerinin geçtiği, milletlerin onlar tarafından yönetildiği zamanlar olmuştur. Bu zaman dilimlerindeki huzur ortamı insanların Rablerine salim bir akıl, selim bir kalp ve berrak bir zihinle daha rahat yönelebilmesine imkan sağladığı için insanlar da kulluk vazifelerini ifa hususunda en parlak dönemlerini yaşamışlardır.

Üstelik Cenabı Hak, Kur’an-ı Kerimi’nde bu eğitim işi üzerinde o kadar durmuştur ki “cahillerden olmamamız gerektiğini” (En’am 35), “cahillerden yüz çevirmemiz gerektiğini” (A’raf 199) bize bildirmiş; “bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını” (Zümer 9) beyan etmiştir. Tabi burada bahsi geçen cahilliğin ya da bilmenin ne olduğu hususu üzerine değişik yorumlar yapılmış fakat bu kelimeler ilk akla gelen manalarıyla bile ele alınsa insanın eğitilmesi, bir program dahilinde öğrenimine devam etmesinin lüzumu anlaşılmış olur. 

Öyle anlaşılıyor ki eğitim; insanların gerek davranış olarak gerekse de psikolojik olarak salim bir istikamette sıhhatli bir vaziyette bulunması; öğretim ise kendisine lazım olan bilgi ve birikimi ehil olan bir muallimden ahzetmesidir. Bu tedris hiç şüphesiz adım adım olur. İnsanoğlu zaman içerisinde kazandığı bu bilgi ve birikimi gerek dünyası için gerekse de ahireti için yerinde ve zamanında kullanabilmeli, böylelikle de Rabbinin rızasını ummalıdır. Bu hususta da neyi nerede kullanacağını, nasıl kullanacağını peygamberlerden ve onların kamil varislerinden öğrenir. 

Buraya kadar ki ifadelerimizden de açıkça anlaşılacağı üzere insanın bütün hayatı ister dünyevi ister uhrevi bir talim, öğrenim ile geçmektedir. Öğrendiği her şeyin insana mutlaka kazandırdığı bir hisse vardır. Burada çoğumuzun gözden kaçırdığı bir husus var; dünyevi ve uhrevi olarak mutlaka ihtiyacımız olan öğrenme işinde nasıl bir metod, bir sıralama takip edeceğiz?

Bize sorulduğunda ahiretin dünyadan daha mühim olduğunu söylüyoruz. Ama bunu hal ve hareketimiz, yapıp ettiklerimiz ile de teyit etmemiz gerekmekte hiç şüphesiz. Evvel emirde dünyayı da ahiretimiz için lehimize kullanmak gerektiğini idrak etmeliyiz. Bundan sonra bize verilen boş vakit nimetini kulluğumuzu mükemmelleştirmeye yardımcı olacak ibadet, zikir, tedris, kıraat vs. işleri hem yapmayı öğrenecek hem de daha mükemmelen icrasına vesile olacak şekilde değerlendirmeliyiz. Daha sonra da maişetimizi temin için; görgü, bilgi, birikim için gerekli olan öğrenme işlerine yönelmeliyiz. 

Yani evvela kul olmaya azmetmeli, daha sonra ne olacaksak olmaya gayret etmeliyiz. İnsan iyi bir kul olduktan sonra ne olursa olsun her yönüyle takdir edilecek bir hayat yaşar. Fakat Rabbine karşı kulluk şuurunda olmayan, iman ve amel yönünden zafiyet içerisinde bulunan bir kimse bugün hepimizin gıpta ettiği mesleklere, makam ve mevkilere sahip olsa da neticede kendisine ve insanlara faideli bir iş yapamayacaktır. Çünkü Rabbine kul olamayan nefs ve şeytanına payende olacaktır. Dolayısıyla da ama bu dünyada ama ebedi alemde yapıp ettiği şeylerden hakiki manada bir istifadesi olmayacaktır.

Tabi burada esas olan insanın bunları anlayışında, niyetinde kalın çizgilerle birbirinden ayırmasıdır. Yoksa değişik vesilelerle bazen birisi birisinin önüne geçebilir. Önemli olan genel olarak istikametin hangi yönde olduğudur. Hafızayı beşer nisyan ile malüldür, demişler. Zaman zaman asıl gayemizi, maksadımızı unutup gaflete düştüğümüz vakitler de olur. Bunlar kulluk icabı olan şeyler. Yani bu halimiz de bu tedrisin, öğrenmenin içerisinde sayılır. Bu da bir derstir. İnsan yanlış yaptığında kendisini ondan nasıl arındıracağını, bunu telafi etmek için yapması gerekenleri de yine muallimlerinden maddi, manevi hocalarından öğrenmeli, onların tecrübelerinden istifade etmelidir.

Eğitimin önemli ayaklarından birisi de kendimizden önce yaşanan müspet ve menfi hadiselerden istifade etmek, yani evvelki tecrübelerden hareketle hayatımıza yön vermektir. Büyüklerimiz; “İnsan evvelki tecrübelerden istifade edip ibret almalı, yoksa kendisi ibret alınacak duruma düşüverir.” buyuruyorlar. Cenabı Hak da Kur’an-ı Kerimi’nde bize geçmiş peygamberler ve ümmetleri zamanından olumlu ve olumsuz hadiseleri bildirmiştir ki bizlere örnek olsun. “Düşünmez misiniz?” (Nahl 17), “Akletmez misiniz?” (Yasin 62) gibi hitapları ile de bizi düşünmeye ve Hak tarafından beğenilen, razı olunan işleri yapmaya; kerih gördüğü, razı olmadığı şeyleri de terk edip hayatımızdan çıkarmaya bizi sevk etmektedir. 

Sonuç olarak şunu söylemeliyiz ki eğitim ve öğretim hayatın her anında, ta ki son nefesimizi verinceye kadar devam edecek bir besleniştir. Tabi ki içerisinde bulunduğumuz zaman ve zemine göre şekli, içeriği değişecektir. Ancak mümin kimse bu manada talebeliğini unutmamalı; hak ve hakikat arayışına devam etmelidir. Bu manada Efendimiz (as) bize ufuk açmış ve “İlim Çin’de de olsa alınız.” buyurarak uzaklık yakınlık dinlemeden her hal ve kârda ilim ve irfana talip olmak gerektiğini bize emretmişlerdir.

Cenabı Hak bizi dünyevi ve uhrevi nimetlerle nimetlendirsin, ilim ve irfandan hissemizi ziyadeleştirsin; dünya hayatında talip/salik olduğumuzu hiç unutmadan, her an bir öğrenci olduğumuz anlayışıyla hayat yaşayabilmeyi bizlere nasip eylesin.

 

Yazar:  Abdülkadir Visâlî

 

Pazartesi, 01 Ocak 2018 02:01

GÖNÜLDE YETİŞEN GÜLLER

Gönülde Yetişen Güller

Gönülde Yetişen Güller - Andelib

Sayı : 118 - Ekim 2017

 

Gönülde Yetişen Güller

 

Ey gonca-fem seni nerde bulayım?
Açan gülden ya da hardan sorayım?
Bağda mısın, bağbanda mı kime varayım?
Gülde misin, bülbülde mi bulmak isterim.
          Hâce Hazretleri (kuddise sırruh)

“İkra” emriyle başlar ilk vahiy. “Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak 1-5)

Kalem, yaratılan ilk eşya; oku, ilk emir… Bunlar müslümanların şiarı olmalı. Müslümana birçok sıfatı kullanabiliriz: İhlaslı müslüman, dürüst müslüman, zengin müslüman… Fakat müslümana cehalet hiç yakışmıyor, cahil müslüman lakabı kulakları tırmalıyor, gönülleri rahatsız ediyor.

“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” fermanı her devri kuşatan muazzam bir rehberdir bize. İnsan merak etme öğrenme duygusuyla dünyaya gelir. Bebekken gözler görünce, kulaklar işitince tanıma süreci başlar. Büyüdükçe yeni şeyler öğrenir çocuk… Ailesinde gördüğü ile yaşadığı ile kimlik kazanmaya başlar. Peygamber Efendimiz (sav): “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” buyurmuştur.

Müslümanlar olarak eğitimden ne anlıyoruz? Eğitim neye diyoruz? Birkaç cümle, birkaç işlem zannediyorsak eğitimi, bilelim ki böyle nesil yetişmez. Nesil yetiştirmek diye bir derdimiz kaldı mı acaba? Doktor, mühendis, hakim, savcı olsun diye gösterdiğimiz gayreti iyi bir müslüman olsun diye de gösterebiliyor muyuz?

Alman Nazi işkencesi görmüş, toplama kampından kurtulan biri şimdi bir lisede müdür. Ve her eğitim yılı başında öğretmenlerine der ki: “Kamptan sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar… Sizlerden isteğim şudur: Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma ve matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak önem taşır.”

Yakın zamanda ülkemizin yaşadığı en büyük felaket FETÖ’yü düşünün. En çok eğitim işi ile uğraştılar. Doktorlar, hakimler, savcılar, öğretmenler yetiştirdiler. Ortaya çıkan sonuç, vatanını satacak, ülkesinin insanlarını öldürecek kadar hainleşecek, dini değerleri inkar edecek bir mankurt oldular. Demek ki sadece fenle, matematikle insan yetişmiyor.

Dünyanın özellikle de müslümanların en büyük sorunu eğitim. İnsan yetişmiyor artık. Batı insani erdemlerini çoktan kaybetti. Geçmişleri de vahşet, bugünleri de… Eskiden birbirlerini öldürüyorlardı, şimdi müslümanları, zayıfları, mazlumları öldürüyorlar… 

İslam dünyasına bakın… Nicedir hasret kaldık güzel insanlara… İmamı Azamlar, İmam Şafiler, İmam Gazaliler, Şahı Nakşibendler yetişmez oldu artık. 

Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Robin Hood masalları ile büyüttüğümüz nesillerimizden Abdulkadir Geylani nasıl çıksın? Oysa biz yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo yerine çocuk yaşta eşkiyaya bile doğruyu söyleyen Abdulkadir Geylani’yi anlatmalıydık. Enes bin Malikleri, Bilali Habeşileri, Ammar bin Yasirleri, Sa’d bin ebi Vakkasları, Musab bin Umeyrleri anlatmalıydık. İmam Rabbanileri, Mevlanaları, Yunus Emreleri anlatmalıydık… 

Şimdi okul kitaplarımızda müziği getiren tanrılar anlatılıyor. Oysa bizler halıkımız olan Allahımızı (cc) anlatmalıydık, Peygamber Efendimiz’i sevdirmeliydik… Tertemiz dimağları, gönülleri Yüce Mevla ile, peygamber sevgisi ile bezemeliydik… 

Çöplükte gül yetişmez, yetişse de değeri olmaz. Dini, milli ve ahlaki değerlerini yitiren evlerimiz, okullarımız nasıl gül yetiştirsin? Sadece bilgi ile eğitim olmaz. Bildiğini yaşayanlar gerçek eğitimi verebilirler. Meşhur bir söz vardır: Eskiden ilim sadırdan sadıra öğrenilirdi, sonra sadırdan satıra, sonra da satırdan satıra öğrenilir oldu… İlim, yaşayan bir gönülden gelirse muhatabı olan gönülde tesiri olabilir. Satırların bile bozulduğu günümüzde insan nasıl yetişsin?

Son zamanlarda birçok eleştiriyle yıpratılmak istenen tasavvufun eğitim metodu gönülden gönüledir. İslamı aşkla yaşayan bir gönülden (mürşidi kamilden) İslamı muhabbetle yaşamaya talip olan gönüle (müride) aktarılan eğitimin adıdır tasavvuf. Bu eğitim hayali değildir; yaşanmış, denenmiş ve başarıya ulaşmış bir metottur. Dünyanın en güzel insanları olan ashabı kiram bu yolda eğitilmiştir. Daha sonra gelen Allah dostları da bu yolla yetişmiştir. Abdulkadir Geylaniler, Şahı Nakşibendler, Abdulhakim Bilvanisiler, Yakub Haşimiler… gönüllerde yetişen goncegül gibiydiler. Yetiştiler, olgunlaştılar, goncegül gibi açıldılar sonra. Bütün dünya onlardaki güzelliklerden istifade etti. Gönüllerde yetişen bu güller yeryüzünü güzelleştirdiler yıllarca. İslamın gönülleri saran enfes rayihası bu güllerle yayıldı. Güller azalınca, evimiz-yurdumuz İslam kokmaz oldu artık. 

Tasavvuf, gül yetiştirme mektebi… Tasavvuf, gönülden gönüle eğitimin adı…

Müslümanlar arasında ehli sünnet anlayışı dışındaki akımlar yayılmaya başladı. Gönülü reddeden Vahhabilik, Selefilik, radikallik gibi bu anlayışlar; müslümanları birbirine düşürmektedir. Kardeşliği tesis etmek yerine, nifağı, bozgunculuğu arttırma gayreti içindeler. Müslümanların bu dağınıklığı İslam düşmanlarının işine gelmektedir. Bu yüzden Vahhabilik, Selefilik gibi akımlar Batı tarafından desteklenmektedir. İslam ümmetini bir araya getirecek, gönlü ve aklı buluşturan ehli sünnet çizgisi ise hedefe konmaktadır. Türkiye ile son zamanlarda bu kadar uğraşılmasının asıl sebebi bu olsa gerek. İslam birliğinin önü kesilmek isteniyor.

Birçok saldırıya maruz kalan tasavvufun kırıntısı kalmış bugün. Türkiye’de, İslam’ın kalesi, ümmetin birleştiricisi olan ehli sünnet anlayışı devam ediyorsa bu gönül mektebi olan tarikatlerin varlığını devam ettirmesindendir. 

Gerçekten dindar bir nesil yetiştirmek istiyorsak nesillerimizi gönülden, yaşantıdan gelen ihlaslı, muhabbetli bir bilgi ile yetiştirmek gerekir. İslam’ın gülleri yetişsin istiyorsak gül medeniyetinin varisi olan tasavvufu yeniden canlandırmalıyız. Eğitimimizi gönül mektebinden (tasavvuftan) metotlarla yeniden düzenlemeliyiz. 

Ya Rabbi, Hz. Muhammed’in (sav) gül kokusundan mahrum etme bizi. Hayatımızı nefsimizin çirkinliklerinden uzaklaştır. İslam’ın güzellikleriyle bezendir bizi. Nesillerimizi gül gibi yetiştirmeyi bize nasib eyle. Onlar İslamın gülleri olsunlar, gülün kokusunu unutan dünyaya yeniden umut olsunlar. Çölleşen dünyaya İslam’ın gül kokusunu yeniden yaysınlar.

 

Yazar: Andelib

 

Pazartesi, 01 Ocak 2018 01:52

NİÇİN OKUMALIYIZ?

Niçin Okumalıyız

Niçin Okumalıyız? - Şems-i Tağban

Sayı : 118 - Ekim 2017

 

Niçin Okumalıyız?

 

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır.

Okumaktan mani ne?
Kişi Hakk’ı bilmektir.
Çün okudun bilemedin,
Ha bir kuru emektir.

Okudum bildim deme,
Çok taat kıldım deme.
Eri Hak bilmez isen,
Abes yere yelmektir.

Yunus Emre der hoca
İstersen bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.

 

Yunus Emremiz sözün özünü bu mısralarında ifade etmiş zaten. Yaşamanın gayesi Allah’ını bilmek, sevmek ve kul olmak değil mi?

Öyle veya böyle, memleketimizde yaşayan bir fert, en azı 4 yıldan başlamak üzere ömrünün ortalama 15-20 senesini okumaya-okutulmaya veriyor da niçin okuduğunun ve okutulduğunun adını bile koyamıyor...

Kimi doktor, kimi mühendis, kimi alim olmak ve daha buraya isimlerini sığdıramayacağımız meslek türlerinden birinin ferdi olmak için yıllarını veriyor. Elbette okuyor da öğreniyor da... Ancak ne okumanın izi, ne de öğrendiğinin eseri ruhuna kalbine işlememiş bir okuma..

Büyüğümüz Hace Hazretleri “niyetinde belirlemediğin, niçin yaptığını bilmeyerek yerine getirdiğin ibadetin fayda vermeyeceğini” ifade buyurmuşlardı. İbadet dahi niyetsiz olunca Mabud’unun nazarında kıymetsiz kalıyorsa, kıymeti dünyada kalacak amellerin, çalışmaların, okumaların O’nun nazarında ne değeri olabilir ki? İnsana işlemeyecek, onu ahlaken olumlu yönde etkilemeyecek bu gayretler hangi güzel neticeyi ikram edebilir ki insana?

Okumayalım mı o halde?

Dinin ilk emrini, vahyin ilk cümlesini hiçbir Müslüman görmezden gelemez: “Oku!” Oku ama “Yaradan Rabb’inin adıyla.” O’nun izini bulduğun-bulabildiğin, O’nun kokusunu duyabildiğin, O’nun tadını alabildiğin her şeyi oku.

Neden peki? Çünkü “O yarattı.”

Yarattı da serbest mi bıraktı? Elbette hayır! “İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?” (Kıyame, 36) İnsanı bırakmadığını ikiyüzyirmidörtbin nebisinden, evliyasından, ulemasından, şühedasından, sulehasından, ehlinden, âlinden, yarattıklarından anlıyoruz. Terk etseydi bizi, okumamızı istemese idi bu aleme bu kadar okunacak şey bırakmazdı.

Tabi ki okuyalım, öğrenelim, bilgi sahibi olalım. Ama ilk evvela neyi, niçin okuyacağımızı doğru belirlememiz gerekir. Neyi hangi sebep uğruna okuyacağımızı bilmediğimizde yıllarımız geçer de farkına varamayız nereden başladığımızın ve nereye ulaştığımızın. Geçen 15-20 senenin neticesinde sadece okumuş oluruz hesapsız ve gayesiz biçimde...

Bu yüzden olacak ki Hz. Peygamber (sav), ashabını eğitmede ve okutmada farklı bir metod izledi. Adeta ashabına “Benimle geçen zamanınız neticesiz kalmasın. Beni takip edin” buyurdu ve talebelerini yanından ayırmadı. Ashabına Kur’an’ı hem öğretti, hem yaşattı. Hem gösterdi, hem uygulattı. Hem talim etti hem terbiye verdi. O da edebini Rabbi’nden almıştı. “Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel kıldı.” buyurdu.

Mekke-i Mükerreme’de başlayan eğitim-öğretim, Medine-i Münevvere’ye taşındı. Ama kopma olmadan, ayrılık olmadan. Sonra sordu imtihan etti: “Ya Muaz sana bir dava geldiğinde nasıl hüküm verirsin?” “Önce Allah’ın Kitabı ile, sonra Rasulullah (sav)’ın sünneti ile..” cevabını verince Efendimiz (sav) tekrar sordu: “Orada da açıkça bir hüküm bulamazsan?” Hz. Muaz cevap verdi: “İctihad ederim, Siz’den anladığımla hükmederim.”

Efendimiz (sav) Muaz b. Cebel’in bu cevabına çok sevindi. Adeta talebesi mezun olmuş ve ona diplomasını vermişti. Aynı havayı soluyan, gözünü, gönlünü, kulağını, dimağını, anlayışını hasılı hiçbir şeyini Hz. Peygamber (sav)’den ayırmayan, dizinin dibinde yetişen talebesi elbette doğru ictihad edecekti. 

Rasulullah(sav) mübarek elini onun göğsüne koyup “Elhamdulillah! Allah Teâlâ, Rasulünün elçisini, Rasulullah’ın rızasına uygun eyledi.” buyurdu. Mezun olan Hz. Muaz gözden uzaklaştı ve Yemen’de uzun müddet kalarak bir çok kimsenin hidayetine vesile oldu.

Buradan anlıyoruz ki talebe ve hoca ilişkisi okumada çok önemli. Neyi ne kadar hangi metodla okuyacağına talebenin kabiliyeti ile birlikte hocası karar veriyor. Tekdüze bir okuma yok. Herkes kabiliyetine göre ders almalı.

İslam’ın büyükleri, talebe olanlara birçok nasihatlarda bulunuyorlar. İmam Zernuci, talebenin ilme başlamadan önce iyi bir terbiyeye sahip olmasını, şefkat ve merhamet sahibi olmasını, okumadaki niyetini belirlemesini, okuyacağı ilmi, o ilmin hocasını, ders arkadaşlarını doğru tercih etmesini, ilme ve ilim ehline değer vermesini, ilimde ciddiyet, devamlılık ile birlikte büyük çaba harcamasını tavsiye eder.

İslam Tarihi’nde eğitim ve öğretim Efendimiz (sav) ile başlamış, bina edildiği ilk günden itibaren eğitim ve öğretim kurumu olarak hizmet veren Mescidi Nebevi ve Suffe, sonraki dönemde adına medrese denilen kurumların ilk modeli olarak kabul edilmiştir. Bundan başka Medine-i Münevvere’de Kur’an eğitiminin yapıldığı bir eve Daru’l-kurra denilmekte idi. Müstakil olarak inşa edilen medreselerden sonra da mescidler ve camiler, içerisinde sadece namaz kılınıp sair ibadetlerin yapıldığı yer olarak kalmayıp birer dershane olma özelliklerini sürdürmüşlerdir.

Günümüzde birer dershane olma özelliğini kaybeden cami ve mescidlerin eski işlevine dönmesi en büyük arzumuzdur. 

Medreselerin kurumsallaştığı ilk devirlerde Kur’an, Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kelam gibi İslami İlimler tedris olunurken sonraki dönemlerde ders çeşitliliği artarak Tıp, Astronomi, Matematik, Arap Dili ve Edebiyatı, Farsça, Mantık ve daha birçok ilmin öğretildiği üniversiteler haline dönüşmüştür.

En yaygın dönemini yaşadığı Selçuklu, Endülüs ve Osmanlı zamanında medreseler İslam’ın ulaştığı her yerde içinde bulunduğu devleti asırlar sonrasına madden ve manen taşıyabilmiştir.

“Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol. Sakın beşincisi olma! Yoksa helak olursun.” hadisinin mucebince hareket eden İslam toplumu merkezine cami ve müştemilatını koyarak şekillenmiş ve bereketlenmiştir.

Dünyevi ve siyasi ihtirasların neticesi olarak kapatılan bu eğitim kurumlarını son yüzyılda canlandırma gayretleri yeniden bir ivme kazanmıştır. Bu çabalar içerisinde Hacegan cemaatinin gayreti de nazarı dikkate ve duaya şayandır. 

Öğrencilerini; üretemeyen-eriten, tüketen, yok eden belki de zararlı hale getiren öğretim kurumlarından uzak tutmakla birlikte Cenabı Hakk’ın rızasına muvafık, Rasuli Ekrem (sav)’in “kardaşlarım” diyebileceği bir nesil yetiştirmek için BİSMİLLAH diyen Hace Hazretleri Suffe-i Hacegan’ın ilk talebelerini kabul ettiler. Aradan bir yıl geçti. Dualarla, himmetlerle, güzel niyetlerle beslenen fidanlar, ümidimiz odur ki Allah’ın izniyle filizlenip meyveye duracaklar... Onlar sadece anne ve babalarının evlatları değil, büyüklerinin yavruları, gözbebeği, küçüklerinin abileri ve yol göstericileri...

Yaradanımız’dan duamız odur ki; bütün bu çabalar Kendimizi bilmeye, Hakk’ı arif olmaya, bir gönüle girmeye vesile olsun...

 

Yazar:  Şems-i Tağban

 

Sayfa 1 / 219

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort