JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Çarşamba, 01 Temmuz 2020 11:47

Temmuz 2020 Mukaddime

Temmuz 2020

Sayı: 151 - Haziran 2020

 

Muhterem kardeşlerim yeni sayımızla birlikteyiz.
Sıkıntılı ve imtihanla geçen günlerimiz devam ediyor. Bir taraftan depremler, seller, tabii afetler olurken, diğer taraftan da salgın hastalıkla olan imtihanımız hepimizin malumu. Hayat bir türlü normale dönmüyor. Maskeli ve mesafeli yaşamaya bizleri alıştırmaya çalışıyorlar. Cumalarımız, vakit namazlarımız; alışık olmadığımız ve feyizlenemediğimiz bir şekilde kılınmaya devam ediyor. Bu arada “yeni normal” diye bir hayat tarzını bizlere dayatmaya çalışıyorlar. Her türlü planı, programı yapmışlar bize; “Ölmek istemiyorsanız kardeşliği, uhuvveti, sohbetlerinizi, namazın tamamı buyrulan safların sıkılaştırılmasını unutun. Yeni normal yaşama uyun!” diyorlar.

Biz de diyoruz ki, “Acaba önceki yaşantımız çok normal miydi ki bugün yeni normale dönüyoruz?” Bizler müslümanız. Bize göre normali de anormali de Rabbimiz’in (cc) emirleri ve yasakları belirler. Bizler inanıyoruz ki, koronavirüsten önceki yaşantımızın anormalliğinden dolayı Allah (cc) bizi bu bela ile karşılaştırdı. Yaptığımız isyanların, tuğyanların, gafletlerin karşılığı olarak bu musibete düçar olduk.

Şimdi tefekkür zamanı değil midir? “Yâ! Rabbi bizler hata ettik. Senin hudutlarını ihlal ettik. Hatalarımızı anlamaya başladık. Tevbe ediyoruz.” şeklinde yüzümüzü yerlere sürüp, başımıza toprak saçıp ağlamamız gerekmez mi? Eğer yeni bir normal arayışında isek bu cepheden meseleye bakmalıyız. Rabbimizle aramıza ördüğümüz kalın duvarları yıkıp “Sana döndük Yâ Rabbi!” demeliyiz. Bizim açımızdan O’nun (cc) razı olmadığı her şeyden yüz çevirerek hayatımızı normale döndürmek çok daha akıllıca olacaktır.

Dünya ile alâkamızı o kadar artırdık ki sanki hep burada kalacakmış gibi yaşıyoruz. Dini hayatımızı da tamamen dünyevi heveslerimize göre dizayn etmeye çalışıyoruz. Eğer bir meselede dinin emirleri, dünyevi ihtiraslarımıza engel oluyorsa hemen onu aradan kaldırmanın yollarını arıyoruz. Eskiden herkes ruhsatlarla amel ediyor diye büyüklerimiz serzenişte bulunuyorlardı. Bugün -neredeyse- “Keşke ruhsatlara dönseler.” diye yalvarıyoruz.

Öyle bir hal aldık ki yapacağımız dünyevi bir işe cevaz vermiyorsa ayeti kerime ise ayetleri, hadisse hadisi şerifleri tevil ediyoruz, eğer tevili mümkün değilse reddediyoruz. Sonuçta din diye inandığımız pâk İslam dini, yozlaştırılmış olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla, yeni normal denilen şeyleri asla dönüş, emirlere ittiba ve nevahiden içtinab olarak anlamalı, kendimizi rıza doğrultusunda şekillendirmeliyiz. Yoksa bundan sonra kimse kimseye iki metreden fazla yaklaşmayacak, herkes maske takacak, temizliğe riayet edecek şeklinde bir dayatma asla insana uygun olmadığı gibi sürekliliği de mümkün değildir. Yapılması gereken şey şu; müslümanlar olarak topyekûn tevbe edip Rabbimize dönmeli ve O’nun rızasını kazanarak bu musibetleri üzerimizden kaldırmasını niyaz etmeliyiz. Bunun aksine yapılanlar, suları tersine akıtmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.

Son olarak önemli bir notu sizlerle paylaşmak istiyoruz:

Yaklaşık on üç yıldır matbu haliyle elinize ulaştırmaya gayret ettiğimiz dergimizi bundan sonra “e-dergi” formunda hazırlamaya karar verdik. Abonelerimizin e-posta adreslerine “pdf formatında” ulaştırmaya gayret edeceğimiz dergimizin zengin içeriğine erişmekte problem yaşanmaması adına değerli okurlarımızın e-posta adreslerini, isim ve soyisimleriyle birlikte görevli arkadaşımıza ait 0505 615 1082 nolu telefona mesaj atarak ulaştırmaları önemle rica olunur.

Bugüne kadar bizleri yalnız bırakmayan, sürekli destekleyen kardeşlerimize teşekkürü borç biliyoruz. Allah (cc) hepimizi nihayetsiz lütuflarıyla bereketlendirsin. Allah’a (cc) emanet olunuz.

Pazartesi, 01 Haziran 2020 12:19

Haziran 2020 Mukaddime

Haziran 2020

Sayı: 150 - Haziran 2020

 

Gülzârı Hâcegân Dergimizin değerli okuyucuları; hepimizin malumu, bir virüs illetinin korkusu altında koskoca bir Ramazan-ı Şerif’i ve bayramını idrak ettik. Cemaatsiz, cumasız, bayram namazsız bir rahmet(!) mevsimi geçirdik. Cenabı Hak (cc), bizlere bir daha böyle manzaralar yaşatmasın ve bizim için mukaddes sayılan günlerde, gecelerde, mekânlarda ümmeti Muhammed’i böyle mahzun ve mahrum eylemesin.

Bu virüs döneminde ayrılığın her türlüsünü yaşadık. Anne baba evlatlarından, akrabalar yakınlarından, hocalar talebelerinden, camiler cemaatlerinden ve muhibler mürşidlerinden ayrı düştüler. Dergâhlar, tekkeler zikir seslerine ve hatm-i Hâcegân’ın bereketine hasret kaldılar. Kâbe-i Muazzama, Ravza-i Mutahhara bu Ramazan’da misafir ağırlayamayarak farklı bir hüzün yaşadı. Ümmeti Muhammed birbirinden uzaklaştı. İki mü’min birbiriyle kucaklaşmaktan mahrum kaldı. Oysa Peygamberimiz’in mübarek tavsiyeleriyle biz birbirimizi böyle temizliyorduk.

Velhasıl değerini bilemediğimiz, asrın hastalıklarına kurban verdiğimiz neyimiz varsa Allahu Azimüşşan elimizden aldı. Zât-ı Şerifi’ne yakınlaşmamız için verdiği ne kadar nimet varsa adeta hepsine virüs bulaştırdı ve bize buyurdu ki, “Ebeveynlerinize iyi davranmak farz idi, fakat sizler onların sözlerine uymadınız, onları yalnız bıraktınız. Sizlere emanetimiz olan çocuklarınızı İslam ahlâkı ile yetiştirmediniz, kariyer kurbanı ettiniz. Hanımlarınızı ve kızlarınızı modayla ve dünyevi lezzetlerle ahlâksızlaştırdınız. Biz sizleri kardeş yapmıştık. Sizler kardeşlik yerine küçük hesaplarla birbirinize düştünüz. Kâfirleri, münafıkları, mülhidleri sevdiğiniz kadar bile birbirinizi sevemediniz. Kendinizden olmayan fakat farklı ve meşru bir yoldan giden kardeşlerinizi dışladınız. Camileri yaşlılara bıraktınız. Cumadan cumaya veya bayramdan bayrama gitmeyi adet edindiniz. Turistik seyahate gider gibi umreye gittiniz. Kâbe-i Muazzama’nın kudsiyyetine uymayan kıyafetler, hâl ve hareketlerle Rabbiniz’i, Ravza-i Mutahhara’da her türlü edeb dışı hareketleri Resul-i Ekrem’in (sav) huzurunda yaparak Peygamberiniz’i üzdünüz. Şimdi bu imtihanla baş başa kaldınız. Bakalım ki, hanginiz nasıl davranacaksınız?” 

O halde ey müslümanlar! Artık nasuhî bir tevbenin zamanı gelmiştir. Öncelikli olarak İslam anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Bin dört yüz yıllık İslam geleneğini iyi okuyup hangilerinden yüz çevirdiğimizi, hangilerini yozlaştırdığımızı, hangilerini dünyevi arzularımızla çatıştığı için reddettiğimizi iyice düşünelim ve Rabbimiz’in merhametli huzuruna dönelim.

Şunu iyi bilelim ki, tevbenin kabul olabilmesi için evvela işleğimiz fiillerin günah mı sevap mı olduğunu, helal mi, haram mı olduğunu iyi tetkik etmemiz gerekir. Bunda da esas kriterimiz on dört asırlık sahih İslam yaşantısı olmalıdır. İbadet hayatımız, iş hayatımız, aile hayatımız, kadın-erkek tesettür anlayışımız bu yaşanmışlığa uygun hale gelmelidir. Aksi halde biz İslam’ın helal dediği şeyi haram, haram dediği şeyi helal kabul edip, bu yanlış inanışa devam ederken yani inandığımızı yaşamayı bir kenara bırakmış, yaşadığımıza inanırken tevbe edip Hakk’a dönmeyi arzulamak bizim için boş bir hayalden ibaret olur.

Demek ki itikadımızı da kadim ehlisünnet âlimlerimizin itikadı üzere tashih etmemiz elzemdir. Özellikle son otuz yılda İslam ümmetinin içine sızan batıl, modernist ve batıya şirin gözükmek için ortaya atılan bütün ehlisünnet dışı fikir, düşünce ve anlayışları terk etmemiz ve içimizden, memleketimizden ebediyyen kovmamız gerekir.

Akidemizi bize nakledilen doğru zemine oturttuktan sonra yapacağımız iş ise İslam’ı ehlinden öğrenmeye gayret etmek, bunun içinde Allah dostlarının temiz yollarına yolcu olmak ve onların huzurunda Rabbimiz’e pişmanlığımızı bildirip tevbe etmektir. Bu saydıklarımızı hareket tarzı olarak benimsemek bizim için en kısa, en salim yoldur, diye inanıyoruz.

Yaşadığımız bu hadise bir kez daha gösterdi ki ümmeti Muhammed olarak topyekûn özümüze/fıtratımıza dönüp, Rabbimiz’in yardım ve inayetine her zamandan daha fazla muhtaç olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Allah’ın ipi olan kardeşliğimize sarılırsak, inşaallah merhametli ve şefkatli Rabbimiz, bizi birbirimize bağışlayacak ve müşküllerimizi hall-i âsan edecektir. Cenabı Hak hatalarımızı anlamayı ve telafisi için yine Kendi muradı doğrultusunda adımlar atabilmeyi nasip etsin. Allah yâr kalbler hep beraber olsun.

 

Cuma, 01 May 2020 12:12

Mayıs 2020 Mukaddime

Mayıs 2020

Sayı: 149 - Mayıs 2020

 

Muhterem kardeşlerim, rahmet ve mağfiret ayı Ramazan-ı Şerif’i idrak etmekteyiz. Rabbimiz TeâlâHazretleri her türlü ibadet ve taatimizi kabul buyursun. Nihayetinde de rızasına kavuşmuş bir şekilde cümlemizi bayrama kavuştursun.

Kıymetli müslümanlar, hepimizin malumu olduğu üzere ülkemiz ve bütün insanlık olarak bir musibetin tesiri altındayız. Yaklaşık dört aydır koronavirüs salgını sebebiyle adeta insanlığımızdan koparıldık. İnancı olsun olmasın hemen herkesin insani değerlerini tamamen kaybedip yitirdiği, özellikle müslümanların ve yeryüzünde kalabalık nüfusa sahip batıl din mensuplarının eline imkân geçtiğinde yekdiğerine zulmettiği, ismi bile kötü bu dünyada, adil-i mutlak İlâhîirade tarafından bu belaya müstahak kılındık. 

Elbette ki Rabbimiz tarafından takdir olunan bu tür belalar insanlığın Yaratanı’nı hatırlaması ve O’nun (cc) razı olacağı bir yaşantı biçimine dönmesi içindir. Yani aslında anlayan ve kavrayan topluluklara bu tip virüs ve hastalıklar, hakikati yakalamak için bir fırsat olabilir.

Bakınız virüsün ilk çıktığı zamanlarda insanlar müthiş bir ümitsizliğe düşmüşlerdi. Müslüman olmayan topluluklar bile bunu sadece Allah’ın (cc) kaldırabileceğine kanaat getirmiş idiler. Namaz kılan müslümanları görüp onlarla birlikte takliden de olsa Allah’a yönelmişlerdi. İslam’ın temizlik üzerindeki titizliğini gördükleri içinkalbleri İslam’a ısınmaya başlamıştı. Fakat ne zaman ki virüsün yayılma hızı düştü ve ölüm sayıları azalmaya başladı, herkes yavaş yavaş Allah’ı unutmaya başladı. Fırsat bulanlar hemen insanî ve imanî olmayan her türlü menhiyatın peşine düştü ya da ortalık ferahladığında yapacağı ilk iş olarak Hakk’ın (cc) gazabını celbedecek kötülükleri hayal etmeye başladılar.

İşte meselenin tam bu noktasında bizimmüslümanlar olarak kendimizi sorgulamamız gerekir. İslamî tebliğin en güzel bir şekilde yapılabileceği bu ortamda acaba bizler üstümüze düşeni yapabildik mi? Tedbir almak adı altında evlerimize kapanıp aklımızca takdiri değiştireceğimizi mi zannettik? Camilerimizi cemaatle namaza kapatıp müminlerin kalblerini birleştirmelerini engellemedik mi? Bu birliktelikten doğacak kuvve-i maneviyye ile Allah’a (cc) yalvarmalarının neticesinde oluşacak ilahi rahmetin önünü kesmedik mi? Gerekli tedbirleri alarak yapabileceğimiz ibadetlerimizi ertelememiz acaba bizi Rabbimiz katında sorumlu kılmayacak mı? 

Dünyalık işlerimizi devam ettirmek için her türlü tedbiri aldık ve virüs bize hiç bulaşmadı. Bankalardaki kuyruklarda, marketlerdeki izdihamlarda, bazı fabrikalarda onlarca kişinin bir arada bulunduğu çalışma ortamlarında, resmi merasimlerdeki anma törenlerinde bir tek maske bizi virüsten korudu! Acaba maskeye olan güvenimiz kadar Allahımız’a güvenseydik, yine maske takarak ve sosyal mesafe kurallarına uyarak cemaatle yapacağımız ibadetlerimizi yapsaydık Rabbimiz Celle ve ÂlâHazretleri bizi koruyamaz mıydı? Eğer böyle yapma yolunu deneseydik yani zahir tedbirleride alarak Rabbimiz’e sığınsaydık ve neticesinde bugün ölenlerden daha fazla insan mı ölecekti? Bütün canlıların eceli Allah’ın (cc) yed-i kudretinde değil miydi?

Acaba bu yolu deneseydik gayrimüslim olan insanların gerçek Yaratıcıları’nadönmelerine, Âlemlerin Rabbi’ne bir güven beslemelerine, O’na ve O’nun razı olduğu dine ilgi duymalarına sebep olabilir miydik? 

Bu soruları ciddi bir şekilde kendimize sormamız gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü bu bela Rabbimiz’i incittiğimiz için başımıza geldi. Bundan halas olmakda tedbir adı altında ibadetlerimizi kısıtlamakla değil, rıza-i İlâhî’yi üzerimize sağanak sağanak yağdıracak amellere gayretle olur.

Yazımızı neticelendirirken İbni Ataullah el-İskenderî hazretlerinin kibarı kelamlarından bir demet sunmak istiyoruz. Buyuruyorlar ki;

“Allah’ın yanı sıra tedbir alacağım diye uğraşmaktan vazgeç. Allah’ın yanı sıra tedbir almaya çalışan kişi şu köleye benzer:

Efendisi onu, kendine bir elbise diktirmesi için bir şehre gönderir. Köle şehre varınca, nerede oturayım, kim ile eğleneyim diyerek zihnini bu işlerle meşgul eder. Bütün gayretini ve vaktini bu uğurda kullanır. Efendisi kendini geri çağırıncaya kadar emrini böylece göz ardı eder. Efendisinin emrini bırakıp nefsinin istekleriyle meşgul olan bu köleye verilecek ceza; ona küsmek, hiddetlenip kızmaktır.

Ey mümin! Sen de köle gibisin. Allah seni bu geçici dünya üzerinde yarattı. Sana burada kendisine ibadet etmeni emretti. Sana bir iyilik olmak üzere ihtiyaç duyacağın bütün tedbiri yerine getirmeyi üzerine aldı. 

Sen efendine karşı görev ve sorumluluklarını ihmal ve terk edip kendi nefsinin ihtiyaçlarını yerine getirmekle, onları çekip çevirmekle meşgul olacak olursan, hidayet yolundan çıkmış, felaket yollarına girmiş bulunursun.”

Rabbimiz (cc) Hazretleri, idrak edeceğimiz Kadir Gecemiz’i ve Bayramımız’ı mübarek kılsın. Bütün ümmet-i Muhammed’i meccanen affetsin. Amin...

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:09

İMAN-AMEL MÜNASEBETİ

iman amel ilişkisi

İman-Amel Münasebeti - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

İman-Amel Münasebeti

 

Allahu Teala’nın, elest bezmi diye bildiğimiz, daha doğrusu bildirdiği ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ilahi hitabına muhatap kılmakla kıymetlendirdiği o vakitte bir yönüyle bizi şereflendirmiş, bir yönüyle de büyük bir sorumlulukla mükellef kılmıştır. Şereflendirmiş çünkü yarattığı onca mahlûkat arasından bizi eşref, ekmel ve ekrem olan insan olarak halk etmiş, bütün kâinatı bizim için, bize hizmet için var etmiştir. Diğer yönden de bizim dışımızdaki hiçbir mahlûkunu tâbi tutmadığı imtihanlarla bizi sınamak, neticede cennet yahut cehennem gibi iki ebedi menzilden birisini bizim için hazırlamak suretiyle aslında belimizi bükecek bir yükü bize yazmıştır.

Belimizi bükecek ifadesini özellikle kullanıyoruz çünkü insanlığın kâhir ekseriyyeti olarak biz bu işin fehminde olamasak da hakikati böyledir. Rabbimizin bizi halife olarak yaratması bizim için büyük bir mesuliyettir esasında. Biz meseleye; insan olarak seçilmişliğe, hep nimet penceresinden baktığımızdan tabiri caizse işin oyununda eğlencesindeyiz. Hâlbuki büyüklerimiz Allahu Teala’nın kendilerine ihsan ettiklerini hemen nimet olarak görmemişler. Ellerine geçen maddi manevi her şeyi, önce bakmışlar; “Biz bununla Allahımızı razı edebilecek miyiz, bunu onun muradı doğrultusunda kullanabilecek miyiz?” diye değerlendirmişler. Eğer bu sorulara verdikleri cevaplar olumlu ise ne âlâ, yok menfi ise bunun mesuliyetinden Cenabı Hakk’a sığınmışlar ve kendileri hakkında nikmet (intikam, ceza) olmasından çok korkmuşlar. 

Bizim gerekliliklerini yerine getirmeden, elimizi taşın altına koymadan hayatı ve mematı oyun ve eğlenceden ibaret zannederek selef-i salihinin ifadesiyle “cenneti garanti etmişçesine” neşe içerisinde geçirdiğimiz vakitler Nasreddin Hoca fıkrası gibi. Hoca merkebini ıslık çalarak arıyormuş ya. Hem eşeğini kaybettiğini öğrenen hem de hocanın neşesini gören komşusu bu durumunun sebebini sorunca hoca cevabı yapıştırmış, “Bakmadığım bir tek şu tepenin arkası kaldı. Orada da bulamazsam sen o zaman seyret feryadı!” demiş. Şimdi biz de tıpkı hoca gibi henüz tepenin ardını görmediğimizden -kabri, haşri, mizanı henüz bilemediğimizden- keyfimiz yerinde lakin orayı gördüğümüzde -Allah muhafaza- bizim için geç olmasın, biz de Nebe Suresi’nde misali verilen “Keşke toprak olsaydım.” (Nebe 40) diyenlerden olmayalım. 

Tabi bu duruma düşmemek ve “Allah’ın selamı üzerinize olsun, siz temize çıktınız, öyleyse içinde ebedi kalmak üzere cennete girin.” (Zümer 73) müjdesine nail olmak için evvelen yapılması gereken sahih bir imana sahip olmaktır. Bu sıhhatin ölçüsü elbette Rabbimizin ve peygamberimizin belirlediği ölçülere uygun olmasıdır. Yani inanmak istediğimiz gibi değil de inanmamız gerektiği gibi inanabilmek meselenin özüdür. Allahu Teala’dan başka bir ilah, mabud, maksud bulunmadığını/bulunamayacağını bilmektir. Atamız Hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar gelmiş bütün peygamberler bu gayeye matuf, tevhidi tebliğde bulunmuşlar. Her türlü şirk unsurundan arınmış, yalnızca ona kulluk edilen ve yalnız ondan istenen bir yerde durmaktır ki buna kulluk denilmiştir. Bu kulluğun sağlaması ise ancak ve ancak Efendimiz’in (as) peygamberliğini tasdik ve onun yaşadığı hayatı tatbik etmekle olur.

Tabi bu hakikat, ulaşılması hedeflenen bu nimet-i uzma, elbette ki sadece inandım demekle elde edilemeyecek kadar büyük. Eğer sadece inandım demek yeterli olsa idi münafıkların ehli cennet olması gerekirdi. Hâlbuki bunun tam aksine dilleriyle inandım deyip de bunun içini doldurmadıklarından, inanmanın gerekliliklerini yerine getirmediklerinden, kâfirlerden daha aşağı bir derekeye müstahak olmuşlar ve tabiri caiz ise cehennemin dibini boylamışlardır.

İşte bu yüzden salih, kâmil âlimlerimiz inanmanın nasıl olması gerektiği gibi inancı destekleyecek, sağlamlaştıracak, muhafaza edecek hakikatleri de Canabı Hakk’ın emri şerifine, Rasullullah Efendimiz’in belirttiği ölçülere uygun olarak tarif buyurmuşlar. İmanı kısa ve öz olarak “dil ile ikrar, kalb ile tasdik, mucibince amel” diye ifade etmişler. 

Malum olduğu üzere akaidde (inanç esasları) imamlarımız Ebu’l-Hasan Aliyyü’l-Eşarî ve Ebu Mansur Muhammed Maturîdî hazretleridir. Mezhebleri nisbeleriyle anılagelmiştir ki amelde Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebine mensup olanlar itikatta İmam Eşarî’nin görüşlerini benimsemişlerken, Ebû Hanife’nin görüşlerini taklit edenler ise İmam Maturîdî’nin belirlediği usûl dairesinde inanç esaslarını kabul etmişler. Aralarındaki bu ihtilafın, meseleleri ve o meselelerin çözümü için kullandıkları delilleri ele alış biçiminden kaynaklandığını yani kullandıkları metod yönünden bir farklılık olduğunu da bilmek gerekir. Bu yüzden farklı olarak görüş beyan ettikleri hususlarda da neticede aşağı yukarı aynı kapıya çıkan ifadeler kullanmışlardır. İşte temel meselelerde herhangi bir görüş ayrılığı bulunmayan, her şeyleriyle ehli sünnet ve’l-cemaat dairesinde bulunan ve bazı kaynaklara göre (bkz. es-Subkî, Tabakatü’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra) sadece on üç meselede aralarında ihtilaf olan bu iki mezhebin farklı görüş belirttiği noktalardan birisi de iman amel ilişkisidir.

Kısaca ifade etmek gerekirse Eşarîler genel olarak amelin imandan bir cüz olduğunu ifade etmişler, Maturîdîler ise amelin imandan cüz olmadığını, ancak imanın muhafazası için amelin gerekliliğini vurgulamışlardır. Dikkat edilirse yukarıda da belirttiğimiz üzere burada görünüşte bir ihtilaf bulunsa da ifadeler birbirlerinin mütemmim cüzleri gibidir. Peşinen söylemek gerekir ki ikisi de amelin gerekliliğine vurgu yapmışlardır. Zaten ayeti kerimeler de öyle buyurmuyor mu? Birçok yerde (Ör: Asr 3, Bakara 277, Yunus 9) imandan sonra salih amel zikredilmiştir ki maalesef bugün biz bu hakikati anlamaktan çok uzak bulunuyoruz. Hatta öyle ki imanımızın zayi olabileceğinden hiç endişe duymuyoruz. Taklidi imandan aslında bize hakiki faideyi verecek olan tahkiki imana erebilecek miyiz, diye akıbetimizi merak etmiyoruz. Bu bizim dünya imtihanını ve ahiretin ebediliğini anlayamamış olmamızdan, ciddiyetini idrak edemememizden kaynaklanmaktadır. 

İster imanın bir parçası, olmazsa olmaz cüzlerinden birisi olarak anlaşılsın; ister muhafazası, cilası olarak kabul edilsin en büyüğü olan namazdan başlamak suretiyle bütün ameller bizim için önemlidir. Çünkü her amel iyi ya da kötü bir tercihten ibarettir ve muhakkak ind-i İlahî’de olumlu yahut olumsuz bir karşılığı vardır. Bizim için mühim olanı elbette ki Rabbimizi razı edecek salih ameldir. Salih amel için kişi Rabbini tanımalı yani marifetullahtan hissedar olmalı ki hem ne yapması gerektiğini bilsin hem de yapacağı işleri onun kabul edeceği, razı olacağı şekilde yapsın. Bu ise kişinin her şeyden önce güzel bir anlayışa sahip olmasını gerektirir. Bu marifetle/anlayışla kişi güzel bir niyet tutar ki amelin salahı zaten bu niyetle mümkündür. Aksi takdirde aynı fiilleri yapan kişilerin birisinin cennette yüce derecelere nail olduğu, diğerinin ise cehenneme müstahak olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî hazretlerine göre niyet “Allah’ın rızasını tahsile ve Onun hükümlerini tatbike yönelen irade demektir. Yapılan fiil niyetle kabul edilir. İster dünyaya taalluk eden işlerde olsun -ki bu ya doğruluk ya da fesat demektir- isterse de ahirete taalluk eden işlerde olsun -bu da sevab ya da ikab manasına gelir- niyet esastır ve bu muhakkak rıza-i ilahiyi tahsile yönelmelidir.” 

Sahip olduğumuz bu bilgilerin ancak amel etmek için olduğu hususunda ise “Emanet ve Ehliyet” adlı eserde özetle şöyle denilmiştir:

“Amellerimiz aynı zamanda fıkıh ilminin de konusudur. Gayesi ise insanı dünya ve ahirette saadete ulaştırmaktır. İmam-ı Âzam Ebu Hanife fıkhı ‘Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İmandan sonra amel etmek ahiret saadetini temin etmek için dünya meşgalelerini gönülden çıkarmaktır. Bundan maksat dünya hırsını, mal sevgisini terk edip bütün imkânlarını Allah yolunda hizmete vasıta kılmak ve böylece ahiret saadetini elde etmektir.’ diye tarif etmiştir. Lehimizde ve aleyhimizde olan şeyler ise Allah’ın Kitabı’nda, Rasul-i Ekrem’in sünnetinde muhkem ve müfesser olarak belirlenmiştir. Böylece insanoğlu kendisine tebliğ edilen bu hususlarla mükellef tutulmuştur. Bu malumattan sonra üzerimize düşen onlarla amel etmektir. Amelde muvaffak olan müslümanlar nimetlere mazhar olur. Rasulullah Efendmiz’in; “Bir kimse bildikleriyle amel ederse, Allahu Teala o kimseye bilmediklerini öğretir.” buyurduğu sabittir. Zerre miktarı iyiliğin de kötülüğünde karşılığının verileceği, hesap gününe hazırlanan her mümin, İslam’ı öğrenme ve salih amel işleme hususunda titizlik göstermelidir.”

Büyüklerimiz buyurmuşlar ki; “Ezelde Allah vardı, biz yoktuk. Rabbimiz ihsan buyurdu, kendini gizledi, bizi var etti. Şimdi bize düşen varlığımızı ortadan kaldırıp Hakk’ın varlığını ispat etmektir.” Çünkü ihsanın karşılığı ancak ihsandır. Bizi var etmek suretiyle Rabbimizin Kendisine vasıl olmamız için yaptığı ihsana biz de onun (cc) razı olacağı şekilde, heva ve hevesimizi öne çıkarıp şerik koşmadan, iman etmeli ve varlığımızdan kurtulacak salih amellere say etmeliyiz. Ancak böylelikle Rabbimizin ceza gününde ihsanına, ikramına mazhar olmayı ümit edebiliriz. İşte bu ihsana nail olup ebediyyen said olabilmek ve mesud olanlarla/salihlerle birlikte illiyyin cennetine dâhil olmak için sağlam bir inançla içimizi gönlümüzü lebalep doldurmalı; dışımızı da salih amellerle tezyin etmeliyiz. Ancak bu zahir ve batın dengesini kurmak suretiyle maddi manevi marazlarımızı biiznillah gidermeye büyüklerimizin de himmetiyle muvaffak olabiliriz. 

Cenabı Hak cümlemizi kâmil imandan yana nasibi bol olanlardan, salih amellerde de muvaffak kıldıklarından eylesin. Peygamberimiz’in (sav) ifadesiyle “İnandım dedikten sonra müstakim olanlardan...” olmayı bizlere ikram etsin.

Bu hayatı ancak büyüklerimizin dizinin dibinde, sohbetlerinde hayırlı işler yaparak geçirebileceğimiz şuurundan bizi gözümüzü açıp kapayıncaya kadar gafil etmesin.

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Pazar, 01 Eylül 2019 00:08

TASAVVUFÎ MANADA “AMEL” NEDİR?

Tasavvufi manada AMEL nedir

Tasavvufî Manada ''AMEL'' Nedir? - Vahdettin Şimşek

Sayı : 136 - Nisan 2019

 

Tasavvufî Manada ''AMEL'' Nedir?

 

Muhterem kardeşlerim, bu ayki ana temamız olarak İslam’da salih amel nasıl olmalıdır, iman-amel ilişkisi ve tasavvufi manada “amel” nedir? Bu ana başlıklar altında konuyu sizlerin istifadesine sunmayı gerekli gördük. 

Malumunuz olduğu üzere günümüz İslam anlayışı genel olarak modernizm kıskacında, vicdanlara hapsedilmiş, ferdin yaşayış şekline, yaşadığı ortama göre şekillendirdiği bir hayat şekline dönüşmüştür. Yerine göre sadece inanmanın yettiği, ehli küfürü ürkütmeyecek şekilde, bazen laik, bazen liberal, bazende sosyalist düşünceleri benimseyebilen bukalemun misali ortama göre renk değiştiren bir şahsiyetsiz kimlik ortaya konulabilmektedir. Bunun neticesinde de ne Allah’a (cc) sadık bir kul ne de güvenilebilecek bir müslüman olunulmamaktadır.

İşte tam bu noktada yaklaşık son iki yüzyılda ehli küfrün ve özellikle siyonizmin niçin ehli tasavvufu itibarsızlaştırmaya çalıştığını anlayabiliyoruz. Onlar şunu çok iyi anlamışlardı ki, İslam sadece zahir bilgiyle yaşanan bir din değildir. İslam asıl olarak gönülde yaşanan bir dindir. Elbette bilgi önemlidir. İlim Allah Teala’nın yüce sıfatlarındandır. Bu açıdan -haşa- önemsiz sayamayız. Fakat bu bilginin dahi aslının kalbi, vehbi ve ilhami olduğu ehlinin malumudur. Dolayısıyla şunu kasdetmek istiyoruz ki, iman dediğimiz şey dil ile ikrar edilmesi gerekse de kalbe Halık-ı Zülcelal hazretleri tarafından yerleştirilmiş bir cevherdir. Bunun da koruyucusu-sigortası salih ameldir. Salih amelin kalbte yerleşmesi için de salih insanlarla birlikte olmak ve onların tecrübe ile elde ettikleri mükemmel şahsiyette bir kul olabilme yolunu talim etmekle olur.

Bunun içinde tasavvuf büyüklerinin insanı kâmil olma yolunda ortaya koydukları amelleri yine onlardan öğrenerek yapmaya gayret etmek muvahhid ve mustakim bir mü’min olabilmenin en kestirme yoludur.

Buradan hareketle tasavvuf yolunda “amel” mefhumunun neleri kapsadığını öğrenmek açısından mürşidimiz Hâce Hazretleri’nin (ksa) engin bilgilerine başvurmak adına bir soru tevcih ettik.

-Efendim büyüklerimizin mübarek hayatları anlatılırken şöyle bir tabir söyleniyor; “Mürşidinin gözetiminde amelini tamamladı.” Burada bahsedilen “amel” hangi manaya gelmektedir. 

Cevaben buyurdular ki: Burada kastedilen amel seyri süluk sistemi yani onun yanında seyri sülukunu tamamladı. Sülukunu onun yanında İkmal etti demektir. Tasavvufun öngördüğü terbiyenin yetişme ve yetiştirme metodunun tamamı, “amel” ifadesinden kastedilen budur. Şimdiki eğitimde verilen bir nevi formasyon manasına gelir. Amelini tamamlamış kamil bir zatın yanında formasyon eğitimi görmüş kastedilen budur.

Bu amel kapsamlıdır. Yani öncelikle akideyi kapsıyor. İtikadını tashih etmiş, sohbetler ile amelini salihleştirmiş, bakarak o ortamda bulunarak ahlakını güzelleştirmiş. Rabıtayı kuvvetlendirerek, muhabbet ve mutabaatı artırarak ahlakını güzelleştirmiş, tekamül ettirmiş. İhvan ile iç içe bulunarak insanlarla diyaloğunu insanlara olan şefkatini ve merhametini ülfet ve ünsiyetini düzeltmiş, tekamül ettirmiştir. Sürekli mürşidi ile birlikte olarak onun terbiyesinde insani erdemleri, değerleri öğrenip insanca muameleyi öğrenmiştir. İşte onların nazarları ile büyüklerin himmetleri ile tasarrufatıyla ruhanilerle irtibata geçmiş bir ruhaniyet kesbetmiştir. Sadatı kiram İle ilişki kurmaya başlamış. Mezmum sıfatlarını değiştirmiş, mülhimeyi aşmış, mutmaine, radiye, merdiyyeye ulaşmış. Tüm bu özelliklerinin tamamına amel deniliyor. Bbunları tamamlamış tekamül etmiş sülukunu ikmal etmiş kamil olmuş yani kemal’e gelmiş ve dolayısıyla irşada hak kazanmış ve kendisine hilafet verilmiş yani “amelini tamamladı” demekten kasıt budur.

İşte bunlarla birlikte bu tarikatın usulü ne ise yani evradında, ezkarında, adabında bir usul var misal bizdeki usul: kalp dersinden başlamış latifelerini çalıştırmış aslına ulaştırmış, nefyi ispata geçiş yapmış. Yani Zikri Sultaniye ulaşmış Tevhid’in hakikatine ermiş. Bu usulü de tamamlaması gerekir. Bunlar ile birlikte yukarıda bahsedilenleri de tamamlarsa bu kişi amelini tamamlamış olur. 

Hâce Hazretleri’nin (ks) buyurmuş oldukları terbiye metodu sonucunda mü’min şahsiyet, gerçek manada Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin defaatle tekrar buyurarak önemine vurgu yaptığı salihler, sadıklar, sıddıklar, muttakiler, ebrarlar sınıfına girer. Artık onun için her amel salihleşmiştir. İbadeti yalnız Allah Teala’ya (cc) tahsis ederek, bir an dahi Hak’tan gafil olmayanlar zümresine erişmiştir. 

İbn Ataullah el-İskenderi hazretleri: “Ameller bir takım cansız suretlerdir. Ruhları ise, içlerinde bulunan ihlas sırrıdır.” buyuruyorlar. İşte bir insanı kamil elinde amelini tamamlayan kişi de amellerine adeta canlılık kazandırmış olur. İrşada ehliyet kazandığı için önceden kendisi gibi olan mü’minleri eğitmeye ve onların da amellerine canlılık kazandırmaya gayret etmeye başlamıştır. 

Tasaavvuf yolunda kamil mürşidin elinde amel yapmaya başlayan mürid mutabaatı ölçüsünde Hak Teala hazretlerine yakınlık kesbetmeye başlar. Her geçen gün “Allah’ı görüyormuşcasına ibadet etme hali onda artmaya başlar. Mürşidi ile olan rabıtası güçlendikçe, yani gönlünde Allah’ın dostuna olan muhabbet ve yakınlık ziyadeleştikçe huzur hali de o müridde şuur olmaya başlar. Evliyaullah babullah, yani Hak kapısı olduğu için onların gönlüne gönlünü bağlayan salik o kapının önünde açılacağı günü bekler. Kapı açıldığında da artık beraberlik sırrına ermiş ve yakınlığı elde etmiş olur ve amellerin en salihi olan marifetullaha ve dolayısıyla muhabbetullaha erişir.

İmam Efendi hazretleri konumuzla ilgili olarak Sohbetnâme’sinde bir hadisi şerifi zikrederek şöyle buyuruyor:

Sahâbe-i güzîn hazerâtı (Allah şefâatlarına nail etsin) pek acâib idiler. Aleyhisselâtü Vesselam Efendimizden: “Hangi ameli icra edersek daha ziyâde sevap kazanırız?” diye sormazlardı da “Ya Rasulallah, biz ne yaparsak muhabbet ve kurubâta (Allah ve Habîbine yakınlık) nail oluruz?” diye sorarlardı. Çünkü, maksat ve gaye sevap kazanmak değil, muhabbet ve kurbet (yakınlık) kazanmaktır. İbâdette kim olsa bulunabilir. Fakat herkes muhabbet ve kurbel ehli olamaz. Bununla beraber ibâdet etmemek de lâzım gelmez. Zîrâ muhabbet ehli olanlar ibâdetten de asla geri durmazlar. (Gülzârı Sâmini 1. defter, 5. sahife)

İşte büyüklerimizin de emir buyurdukları üzere mü’mini yakin derecelerine ulaştıracak imanı zahirde ve batında Allah Teala hazretlerinin güzel gördüğü, Efendimiz’in (sav) ve büyüklerimizin hem emir buyurarak, hem de mükemmelen tatbik ederek bizlere talim buyurdukları amelleri yaparak kazanabiliriz. Amelsiz bir varidat elde etmek mümkün değildir.

Geçmişten günümüze kadar özellikle tasavvuf yolunda olduğunu söyleyen bazı insanlar Allah dostlarının belli bir makama eriştikten sonra onlardan teklif kaldırıldığı için amel yapmak zorunda olmadıklarını söyleyerek aslında kendi amelsizliklerine delil aramaya çalışmışlardır. Bunun neticesinde de fıska fücura düştükleri halde süslü kelimelerle artık Hakla birlikte olduklarını bu yüzden -haşa- Hakk’ın ibadet etmeyeceği hezeyanlarını savurarak hem kendilerini hem de onlara inanları küfür bataklığına sürüklemişlerdir.

Burada izah edilmesi gereken şudur ki; büyüklerimiz ömürlerinin tamamını Allahu azimuşşana ibadetle geçirmişlerdir. Şeriatın emirlerinden bir an dahi ayrılmamışlardır. Fakat onlar mahviyyet sahibi oldukları için yaptıkları o her türlü gafletten ve zafiyetten arınmış amellerini Rablerinin nimetleri karşısında değersiz gördükleri için yaptıklarından dahi tevbe etmişlerdir. Yoksa onlar Allah’ın emirlerinden birini dahi terk etmek yerine canlarını feda etmeyi uygun görmüşlerdir.

Yazımız için bize ayrılan bölüm kifayet etmediği için büyüklerin amellere bakışlarıyla alakalı bölümü inşallah gelecek sayıda izah etmeye çalışacağız.

Cenabı Hak azze ve celle her ne yaparsak yapalım onun muradına uygun yapabilmeyi nasib buyursun.

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Sayfa 1 / 270

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort