JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Nisan 2019

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin NİSAN 2019 sayısı çıktı.

 

Cumartesi, 06 Nisan 2019 14:43

Nisan 2019 Mukaddime

 Nisan 2019

Sayı: 136 - Nisan 2019

 

Muhterem kardeşlerim;

Yıllarca en insani tercih sistemi olarak bizlere anlatılan demokrasinin olmazsa olmazlarından olan yeni bir seçimin arifesinde bu yazıyı yazmaya çalışıyoruz. Sistemi ortaya atan batılıların sürekli kendilerine yontarak diğer devlet ve milletlere dayatmaya çalıştığı bu sistemin sürekli egemen devletlerin çarkına su taşıdığını gören mazlum halklarda artık bir bıkkınlık ve yorgunluktan başka bir hal kalmadı. Kendi sistemlerine çanak tutacak anlayışlar iktidara geldiğinde ses çıkarmayan şer güçler, kendi hegemonyaları dışında bir anlayışın iktidara geldiğini gördüklerinde ya baskıyla onu kendi ideolojilerine döndürmeye çalışıyorlar ya da güçlerini kullanarak zorla iktidarı ellerinden alıyorlar. Doksanlı yıllarda Cezayir’de Abbas Medeni’nin partisini büyük çoğunlukla kazandığı seçim neticesinde darbe ile görevden uzaklaştırmışlar ve idarecilerini hapislerde mahkum etmişlerdi. Yine ülkemizdeki Yirmi Sekiz Şubat Darbesi de bu manada kendilerinden olmayanların iktidarlarına tahammülsüzlüklerinin bir neticesi olmuştur.

Yakın tarihimizde Mısır’da tamamen demokratik yollarla iktidarı ele geçiren Müslüman Kardeşler Teşkilatı yine bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılmış, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi görevinden alınmış ve hapse atılmış, yüzlerce insan hapislerde işkence ile şehid edilmiş, protesto eden insanların üzerine uçaklarla bomba atılmış binlerce insan şehid edilmiştir.

Bunun sadece Müslümanlar içinde yapmamaktadırlar. Dünyayı hakimiyetinde tutmaya çalışan arkasında genellikle Siyonistlerin bulunduğu güçler Venezuela örneğinde olduğu gibi seçimle gelmiş bir başkanı tanımayarak yerine atama yapacak kadar pervasızlaşmışlardır. 

İşte bunun neticesinde de aklı başında her insanın düşüncesinde demokrasinin egemen güçlerin bir “helvadan putu” olduğu fikri güçlenmiştir.

Dolayısıyla ülkemizde yapılacak son seçimde bu minval üzere olacak gibi görünüyor. Son yıllarda yılda en az iki kez sandığa gitmek zorunda bırakılan ülkemiz insanı artık kerhen oy verme dönemine girmiştir. 

Özellikle İslami hassasiyeti olan ve son dönemlerde bu hassasiyetlerini gözetme vaadi ile gelen partilere oy verdiği halde istekleri hep ötelenen kesim olmaktan dolayı bahsedilen partilere “ehveni şer” noktasında bakmaya başlamışlardır. Oy verirken de bir ümitle değil sadece İslam düşmanı ve teröristleri destekleyen zihniyetler gelmesin anlayışı ile vermektedirler. Bu da bu kesimlerin artık demokrasi ile bir yerlere varılamayacağı fikrini güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Sonuçta yapılan fiil sadece düşmanı sevindirmeme fakat herhangi bir kazanım elde edememe keyfiyeti ile neticelenmektedir.

Hal böyle olsa da yine de bu yapılacak seçimlerin Rabbimizin el-Fettah ismi şerifi hürmetine, dünyadaki tüm mazlum halklara, özellikle Müslümanlara geniş kapılar açmasını niyaz ediyoruz. 

Son olarak Nisan ayı Şaban-ı Şerif’in başlangıcı ile birlikte Miraç Gecesi’nin ve Berat Gecesi’nin içinde barındığı maneviyat yüklü günlerin geçeceği bir ay olacaktır. Bu vesileyle de bu bereket mevsiminden dolu dolu menfaatlenmemizi lütuf buyurmasını Cenab-ı Hak’tan (cc) niyaz ediyoruz ve Efendimiz’in (sav) mübarek dualarıyla kelimelerimizi noktalıyoruz: “Ey Allahım! Receb ve Şaban’ı bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır!”

Amin, velhamdulillahirabbilalemin.

 

Cuma, 01 Mart 2019 14:39

Mart 2019 Mukaddime

Mart 2019

Sayı: 135 - Mart 2019

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları; yeni bir sayıda birlikteyiz. Mart ayıyla birlikte hem zahirde hem de batında baharın gelişini yaşıyoruz.

Zahirde Mart ayı baharın başlangıcı olarak kabul edilir. Havaların yavaş yavaş ısınmaya başladığı, bazı bölgelerimizde çiçeklerin açmaya, ağaçların tomurcuklanmaya başladığı ve adeta Rabbimizin (cc) “Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır” hitab-ı izzetinde buyurduğu gibi sonbaharda ölen bütün tabiatın yeniden diriltmesine şahit oluyoruz. 

Batında bahar ise Mart ayının sekizinde başlayacak olan mübarek üç aylara Rabbimizin izniyle ve lütfuyla ulaşmamızdır. İçerisinde mübarek geceleri de barındıran Recep, Şaban ve Ramazan aylarına Receb ayıyla inşallah başlıyoruz. 

Büyüklerimiz zahirde gelen baharla birlikte dervişlerin gönüllerinin de açılmaya başlayacağını, adeta güneşe yönelip açan çiçekler gibi dervişin letâifinin de baharda Hakk’ın (cc) rahmet tecellilerinin nurlarına yönelip parladığını buyurmuşlar. 

İşte hem baharın gelmesi hem de üç ayların manevi iklimine erişmemiz neticesinde bizler de üzerimizdeki ataletten kurtulup Hakk’ı razı edecek ameller işlemeliyiz ki, büyüklerimizin buyurmuş oldukları nisan yağmuru benzeri rahmet tecellilerine mazhar olalım.

Bir başka açıdan Müslümanların yaşamış olduğu coğrafyalara baktığımızda son zamanlarda belirgin bir şekilde dünyevi eğlencelere dalındığı görülüyor. Yani İslami olsun olmasın her durumda müslümanların batılı tarzda eğlencelere meyletmeleri, tamamen veya kısmen ibadetlerden soyutlanmış bir İslam anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. 

Bunun neticesinde ibadetler Allah Teala’nın (cc) emrettiği şekilde değil de nefislerin müsaade ettiği kural ve kaidelere göre yapılmaya çalışılıyor.

Misal verecek olursak, üç aylardaki mübarek geceler ve Ramazan-ı Şerif geceleri artık müslümanlar için ibadet zamanları olmaktan çıkmış festivallere çevrilmiştir. Camiler, dergahlar, medreseler bırakılıp salonlarda erkek-kadın karışık bir vaziyette çeşni cinsinden biraz Kur’an okunup daha sonra çalgı aletleri eşliğinde ilahiler söyleyip dua edip işi bitiriyorlar. Bazı yerlerde adeta insanlar gidip evlerinde Rabbiyle baş başa kalmasın diye sabah namazlarına kadar bu uygunsuz işleri devam ettiriyorlar. 

Hatta Mekke-i Mükerreme’de dahil olmak üzere umreye gidip oralarda alkolsüz denilen, fakat içeriği belli olmayan şaraplar, likörler, biralar içilebiliyor. Türkiyemizin bazı büyük şehirlerinde İslami eğlence mekanları adı altında pop tarzı müziklerle ve yukarda bahsedilen içki türlerinin bulunacağı mekanların açılmaya başlandığı söyleniyor. Slogan olarak da “eğlenmek bizim de hakkımız” kullanılıyor.

Televizyonda türbanlı kızlarımıza soru soruyorlar. “En çok neden hoşlanıyorsun?” diye cevap olarak “Eğlenmekten!” cevabını alıyorlar. 

Cenab-ı Hak aklımıza mukayyet olsun. Acaba biz Müslümanlar nereye gidiyoruz. Doğal afetlerden, hayat pahalılığından şikayet ediyoruz. Acaba bunların sebeplerini hiç araştırıyor muyuz? Kendimizi hiç sorguluyor muyuz? Yoksa evrimcilerin dediği gibi “doğanın işleri” olarak mı görüyoruz. Ne oldu bizlere ki, Rabbimizden bu kadar gafil kaldık. Musibetler artık bizleri etkilemiyor. Cenazelerimizi defnederken hal ve hareketlerimiz gerçekten ibretlik olmuş. Ölüm bizlere hiçbir şey hatırlatmıyor. Bir taraftan cenazemizi defnederken beriki tarafta gıybet, malayani, boş işlerin lakırdısını yapabiliyoruz. Allah aşkına yarın orada üzerine toprak atılan biz olmayacak mıyız? Bize bir garanti mi verilmiş?

Cenab-ı Hak bizleri gafletten uyandırsın. Bu önümüzdeki mübarek aylarda özümüze dönecek ameller nasib eylesin. Ölümü ve hesap gününü unutanlardan eylemesin. İdrak edeceğimiz Regaib-i Şerif gecemizi mübarek kılsın.

 

Emanet Peygamberlerin ve Salihlerin Sıfatıdır

Emanet Peygamberlerin ve Salihlerin Sıfatıdır - Vahdettin Şimşek

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

Emanet Peygamberlerin ve Salihlerin Sıfatıdır

 

Muhterem kardeşlerim, ülkemiz yeni bir siyasi ortamın içinden geçti. Beş yıl süresince ülkemizi yönetecek Cumhurbaşkanını ve milletvekillerini seçtik. Seçilen insanların nasıl tercih edildiğini çok fazla bilemiyoruz. Bu manada hangi kriterler uygulanıyor, malumatımız olmuyor. Fakat özellikle İslami camiadan geldiğini bildiğimiz adaylarda emanet ve ehliyet kriterlerinin öncelikli olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu manada dergimiz seçilen insanlara ulaşabilir mi, bilemiyoruz. Fakat bizler Hakk’ı tavsiye ve batıldan men etme vazifesi açısından ve bu vazife de Rabbimiz tarafından biz müslümanlara verildiğinden, seçilen kardeşlerimize nasihat olması hasebiyle “Emanet nedir, ehliyetli insan kime denir?” konularını incelemeyi; bu iki önemli umdeyi gücümüz nisbetinde irdelemeyi uygun gördük. 

Biz bu yazımızda “emanet” kavramını açıklamaya çalışacağız. Abdulkadir Visâlî kardeşimiz de “ehliyet” konusunu kendi köşesinde izaha gayret edecek inşaallah. Rabbimiz (cc) öncelikle bu yazıları yazan kardeşlerinizi affetsin ve yazacakları konuları kendi nefislerinde yaşamayı nasib etsin. Nihayetinde de okuyan kardeşlerimizi müstefid kılsın...

Allah Teâlâ (cc), Kitab-ı Kerimi’nde buyuruyorlar ki; 

“Gerçek şu ki, Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Öncelikle emanet, Halık-ı Zülcelal Hazretleri’nin insana; insanın kendi isteği ile yüklediği bir sorumluluktur. Bu, yaradılış gayemiz ile alakalı bir sorumluluktur. Bu sorumluluk Allah Teâlâ’nın ruhlar âleminde ruhlarımıza yönelttiği “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” sualine “Evet!” cevabını vermemizle başlamıştır. 

Daha sonra Âdem’in (as) yaratılmasıyla beraber Cenabı Rabbü’l-Âlemîn Hazretleri “Bir zamanlar Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ buyurmuştu.” (Bakara, 30). İşte göklere, yerlere ve dağlara emanet edilen ve elest bezminde “evet” diyerek kabul ettiğimiz o yüce emanet hilafet vazifesiyle Âdem’in (as) evlatlarına tevcih edilmiştir. Bu hilafetin özelliği ise Allah Teâlâ’nın müsadesiyle yeryüzünde Hak namına, Hakk’ın muradı İlâhisini tahakkuk ettirmektir. Bunun için Rabbimiz (cc) Hazretleri insanı ahseni takvim üzere yarattı ve “Andolsun ki, Biz Âdemoğulları’nı mükerrem kıldık.” ve “Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi.” buyurarak insanı mükemmel bir şekilde donattı. Bunun sonucunda da yüklendiği emanetin hakkını vermesini murad etti.

İşte emanetin aslı bize ezelde teklif edilmiştir. Elbetteki bu umde öncelikli olarak peygamberan-ı izam hazeratına teklif sonrasında da tevcih edilmiştir. Hak Teâlâ hazretleri’nin gerçek manada emini peygamber efendilerimizdir. Zaten ehlisünnet itikadına göre peygamberlerin altı sıfatlarından birisi de “emanet”tir.

Onlar gönderildikleri ümmetlerine Hakk’ın emirlerini emin bir şekilde değiştirmeden ve bozmadan tebliğ ettiler. İnsanlık emanete riayet erdemini onlardan öğrendi. Kâinatın Efendisi’nin (sav) Muhammedü’l-Emin diye taltif edilmesi bunun en büyük işaretidir. Malumunuzdur ki, bu iltifatı O’na (sav) müşrikler de yapmışlardır. 

Peygamber efendilerimizdeki emanet duygusu ile alakalı Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz (cc); “Nuh kavmi de peygamberlerini yalancılıkla itham etti. Hani kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) Sakınmaz mısınız? Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Şuarâ, 105-108) 

Dolayısıyla asıl emanet Allah Teâlâ’nın (cc) mübarek peygamberleri vasıtasıyla bizlere gönderdiği her türlü hakikattir. 

Biz ümmet-i Muhammede de Âlemlerin Efendisi Hazreti Muhammed’in (sav) gönlüyle bu emanet intikal etmiştir. Bunun içindir ki, emin insan İslam’ın emirlerini kamilen yerine getiren insandır. Emin insanın tek örneği Efendimiz (sav), O’nun ashabı ve kamil varisleridir. Mü’min kişi her konuda olduğu gibi emanet duygusunu da buradan örnek alması gerekir.

İşte buraya kadar genel hatlarını çizmeye çalıştığımız emanet umdesinin konumuzla alakalı kısmı olan; küçüğünden büyüğüne bir müslümana emanet edilen idarecilik ile alakalı kısmını izahla mevzumuza devam edelim: 

Allah Teâlâ (cc) Kur’an-ı Kerimi’nde “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hük-metmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (Nisa, 58) buyuruyor. 

Başka bir ayeti celilede de: “Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.” (Muminûn, 8)

Bu idarecilik en küçüğünden aile ile başlar. Evin reisi olan baba hanımına ve çocuklarına Hakk’ın ona emaneti olarak bakmalı ve onlara hem madden hem de manen Hakk’ın rızası doğrultusunda muamele etmelidir.

Bir öğretmen öğrencisine, bir idareci idaresi altında bulunanlara, bir muhtar mahalle sakinlerine, bir vali veya belediye başkanı tabiiyeti altındaki insanlara Hak Teâlâ Hazretleri’nin emir ve yasaklarına göre muamelede bulunmalıdır.

Elbetteki bunun en üstünde devlet başkanları ve devleti idare eden bakanlar, vekiller, bürokratlar vs. var. Bunlar da idare ederken Allah Teâlânın va’z etmiş olduğu kurallar ve kaideler çerçevesinde hareket etmek zorundadırlar.

Denilebilir ki, bugünkü devlet nizamı ve kanunları açısından bu mümkün müdür? Elbette ki, mümkün değildir. Biz öncelikli olarak kainattaki tek geçerli nizam olan İslam devlet düzeni çerçevesinde olması gerekenleri vuzuha kavuşturmaya çalıştık. Fakat biz de biliyoruz ki halen daha beşer aklının ürünü olan nizam ve kanunlarla yönetiliyoruz.

İşte yazımızın bundan sonraki kısmında da; “Günümüzde idareciliğe soyunmuş olan ve bizlerden destek alan devlet adamlarının emanet duygusu nasıl olmalıdır?” Bunu izaha çalışacağız:

Öncelikle zaman ve şartlar ne olursa olsun Rabbimizin insan olarak bizim içimize koyduğu, bugün adına evrensel değerler denilen, fıtri özelliklerimiz vardır. Mesela hırsızlık her toplumda suçtur. Rüşvet almak, adam kayırmak, aldığı emaneti kendi nefsi için kullanmak, gayri meşru ilişki gibi ahlaksızlıklar hiç bir toplumda kabul görmez. 

Bunların zıddı olan; elindeki imkanları hak edene ulaştırmak, adaletli olmak, merhametli olmak, kibirlenmemek, yönettiği insanların dünyevi şartlarının çok üstüne çıkmamak, israf etmemek, güzel ahlak sahibi olmak gibi her toplumun kabul ettiği güzelliklerdir.

Şimdi, bugün kurulmuş olan beşeri sistemler bu erdemleri hiçe saymış diye bizler içimizde, fıtratımızda var olan erdemlerimizi terk edebilir miyiz? Herkes bozulmuş diye biz de onlara uyabilir miyiz? Rabbimiz (cc), kadim olan kitabında bize ne buyuruyor; “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücude geldiniz, marufu emredersiniz, münkerden nehy eylersiniz ve Allah’a inanır, iman getirirsiniz.” (Âl-i İmran 110)

Bizim müslümanlar olarak işimiz; insanlığı bu batıl fikirlerin bataklığından kurtarmaktır. Yeniden asrısaadet gibi bir mutluluk ortamı oluşturmaktır. Rabbimiz bizleri “en hayırlı bir ümmet” olarak taltif ederken bizler üstlendiğimiz emanet yükünü dünyevi isteklerimize kurban edersek bunun sorumluluğundan kurtulabilir miyiz? 

Bu kısımda Efendimiz’in (sav) emanet duygusunun zamanla nasıl değişeceğini buyurdukları bir hadisi şeriflerini istifadenize sunacağız:

Huzeyfetu’l-Yemânî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bize iki hadis irad buyurmuştu. Ben bunlardan birini gördüm, diğerini de bekliyorum. Buyurmuştu ki: “Emanet insanların kalplerinin derinliklerine konmuştur. Sonradan Kur’ân-ı Kerîm indi. (İnsanlar kalplerine konmuş olan bu fıtrî temâyüllerin) Kur’ân ve hadiste te’yîdini buldular.”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize bu emanetin kalplerden kalkmasından da bahsetti ve buyurdu ki: “Kişi uykuda imiş gibi farkında olmadan kalbinden emanet alınır. Geride, benek izi gibi bir iz kalır. Sonra ikinci sefer, yine uykuda imişcesine, kişi farkında olmadan, kalbindeki emânet duygusundan bir miktar daha alınır. Bunun da, kalpte bir kabarcık izi gibi bir izi kalır, yâni şöyle ki, ayağın üzerinden bir kor parçasını yuvarlayacak olsan değdiği yerleri kabarmış görürsün. Ne var ki, içinde işe yarar bir şey yoktur. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir çakıl tanesi aldı, onu ayağının üzerinde yuvarladı. (Ve sözüne devam etti) Emanet bu şekilde peyder pey azalmaya devam eder, (o hâle gelinir ki artık) alışverişe giden insanlarda emanet tamamen kaybolur. Hatta dürüstler; ‘Falanca kabilede dürüst insanlar varmış.’ diye parmakla gösterilirler. Bazen da, kalbinde zerre miktar iman olmayan bir kimsenin ‘Ne civanmerd, ne kibar, ne akıllı kişi.” diye övüldüğü olur.” 

Huzeyfe devam etti: “Ben öyle günler gördüm ki, hanginizle alışveriş yaptığıma aldırmazdım. Muhâtabım Müslüman idiyse, bana karşı hile yapmasına dindarlığı mani olurdu. Muhatabım Yahudi veya Hıristiyan idiyse, onu da, âmirinden (validen) gelen korku ve disiplin bana hile yapmaktan alıkoyardı. Fakat bugün sizden sadece falanca falanca ile (gönül huzuruyla) alışveriş yapabilirim.”

Bu bahsedilen dönem ashabı kiram ve tabiin hazeratının dönemi idi. Günümüzde işler nasıl bir hal almış ki Efendimiz’in buyurduğu gibi türlü yolsuzluklarla dünyalık kazanan insanlara yılın işadamı vs. diye kabiliyyetli tüccar olarak ödüller veriliyor. 

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki; “Emanet kaybedilince kıyameti bekleyin.” “Emanet nasıl kaybolur?” diye sordular.“İşler ehil olmayanlara teslim edilince.” diye cevapladı.

Ebû Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! dedim, beni memur ta’yin etmez misin?” Bu sözüm üzerine, elini omuzuma vurdu ve sonra da: “Ey Ebû Zerr, sen zayıfsın, memurluk ise bir emanettir. (Hakkını veremediğin taktirde) Kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hakederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz edâ ederse o hâriç.” buyurdu.

Yukarıdaki hadisi şeriflerde de buyrulduğu gibi özellikle müslüman idareciler artık kendilerini emanetin ehil insanları olarak göstermek durumundadırlar. Müslüman olsun, gayrimüslim olsun insanlar onlara güvenmiş ve idareyi onlara teslim etmiştir. 

Kendisinden ekmek isteyen köpeğe taş atıp sakatlayan adamı, köpeğin, zamanın peygamberine şikayet etmesi hadisesi vardır. Köpeğe; “Adama ne ceza verelim?” diye sorulduğunda; “Sakalını kesin ve sarığını çıkarın. Ben onun o haline kandım. Salih zatların kisvesini giymiş, bana zarar vermez, diye düşündüm ve sonuçta beni sakat bıraktı. Onu o kisveden çıkarın ki bir daha kimse ona aldanıp da zarar görmesin.” cevabını alıyorlar.

Şimdi müslüman idareciler halka söz verirken İslami kriterler ile söz veriyorlar. Kur’an-ı Kerim’i, Efendimiz (sav) ve O’nun mübarek izini takib eden idareciler her zaman insanlara adalette ve güzel idarede örnek oldular. İnsanlar da bunları bildikleri için onlardan bunu bekliyorlar. Fakat onların herhangi bir makama gelip de dünyevi hırslarına yenik düştükleri görüldüğünde herkes hüsrana uğruyor.

Netice olarak meclise yeni giren milletvekilleri, seçilecek yeni bakanlar ve bürokratlara İslami camianın aciz bir ferdi olarak hatırlatıyoruz ki: Şu anda sizlere verilen veya verilecek olan makamlar size birer emanettir. Bu müslüman halk size güvenerek bu vazifeleri verdi. Sizler ateşten birer gömlek giydiniz. Bu emanete Hakk’ın rızası doğrultusunda sahip çıkarsanız, huzuru İlâhi’den yüzünüz ak olarak ayrılıp saidlerin arasına katılacaksınız.

Bununla alakalı da, Ebu Said el-Hudri’den (ra) yapılan rivayette, Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde Allah yanında en sevimli ve yine O’na meclis bakımından en yakın olanı, adaletle hükmeden hükümdardır. Yine o gün Allah yanında en çok sevilmeyeni ve meclis bakımından O’na en uzak olanı ise, zulüm ve haksızlık eden hükümdardır.” buyuruyorlar.

Dolayısıyla unutmayalım ki biz bu dünyada geçici olarak bulunuyoruz. Bizim asli vatanımız cenneti âlâdır. Burada elde edeceğimiz dünya nimetleri, velev ki en büyüğü de olsa geçici olacaktır. Fakat şuna iman etmişiz ki cennet nimetleri ebedi olacaktır. Hele de burada adaletli davranarak Rabbimize yakınlık kazanarak elde ettiğimiz nimetler, umulur ki orada da cemali bâkemali kazanmamıza vesile olur. 

Öyleyse geliniz bu yeni dönemde emanete sımsıkı sarılalım. Bizim her halimizden insanlar emin olsun. Bize öyle güvensinler ki, “İşte Muhammedü’l-Emin’in (sav) ümmeti budur.” diyerek dua ve niyazda bulunsunlar. İslam’ın güzellikleri bizim sayemizde cihana yayılsın. Öyle bir çağ açılsın ki o çağın güneşi kıyamete kadar sönmesin.

Allah (cc) muinimiz olsun, inşaallah.

Âmin...

 

Yazar: Vahdettin Şimşek

 

Ehil Olmak Ancak Kulluğunun ve İnsanlığının Kıymetini Bilmekle Olur

''Ehil Olmak'' Ancak Kulluğunun ve İnsanlığının Kıymetini Bilmekle Olur - Abdülkadir Visâlî

Sayı : 127 - Temmuz 2018

 

''Ehil Olmak'' Ancak Kulluğunun ve İnsanlığının Kıymetini Bilmekle Olur

 

Bu ayki dosya konumuz olan “Emanet ve Ehliyet” mevzuunun “ehliyet” kısmını birlikte mütalaa etmeye gayret edeceğiz. Gayret bizden, tevfik ve inayet Yüce Rabbimizdendir.

Ehliyet kelimesi sözlükte işe yarar halde bulunma, bir işi hak edebilecek durumda bulunma, selahiyet, yetki, mahirlik, kifayet, mensubiyet, iktidar, kabiliyet ve liyakat vesikası, ustalık, uzluk, yeterlilik gibi manalara gelmektedir. 

İslami bir terim olarak ise ehliyet; kişinin dinî ve hukukî hükme konu olmaya elverişli oluşunu ifade eden bir sıfattır. Kur’an’da, yerin ve göğün taşımaktan çekindiği emaneti insanın yüklendiği belirtilerek (el-Ahzâb 33/72) diğer bütün varlıklar arasında sadece insanın ehliyet ve sorumluluk taşıdığına işaret edilir (el-A‘râf 7/172; el-İsrâ 17/13). Hadislerde de bu konu çokça işlenir; bir hadiste hayvan, kuyu, maden gibi canlı ve cansız varlıklara sorumluluk yüklenmeyeceğinin belirtilmesi (Buhârî, “Zekât”, 66; Müslim, “Hudûd”, 45-46), ancak insanın sorumluluk taşımaya elverişli olduğu anlamındadır. 

İnsanın ise şer‘î hitaba ehil ve muhatap oluşu, kısaca akıl denilen anlama, düşünme ve ona göre davranma kabiliyetine sahip bulunması sebebiyledir. Bundan da maksat, insanın dinin davetini anlayacak konum ve kıvamda olmasıdır. Bu bağlamda tartışılan dinî sorumluluk için aklın tek başına yeterli olup olmadığı veya ne gibi ilâve şartlar arandığı gibi hususlar adı geçen ehliyetin mahiyet ve kapsamını açıklamayı amaçlar. Kişinin hak ve borçlarının sabit olması, dinî ödevlerle mükellef tutulması, hukukî işlem ve davranışlarının geçerliliği, toplumsal ve cezaî sorumluluk taşıyabilmesi gibi farklı seviyedeki hak ve yükümlülükler onun şer‘î hitabın konusu olmasının değişik görünümleridir. Bunların her bir türünün farklı seviyede aklî ve bedenî yetişkinliği gerektirdiği açıktır. Bunun için de ehliyet kişinin anlama, düşünme ve yapabilme kabiliyetinin inkişaf seyrine bağlı olarak tedrîcen gelişme gösteren itibarî bir sıfat konumundadır. (TDV, cilt: 10, sayfa: 533-539)

İslami ilimler içerisinde daha çok fıkıh ile irtibatlandırılan “ehliyet”in bir başka tanımı ise şöyledir; “İnsanoğlunun, Allahu Teâlâ’nın Kitabı’nda ve Rasul-i Ekrem’in sünnetinde muhkem ve müfesser olarak belirtilen; gizlenmesi, tahrip edilmesi veyahut değiştirilmesi mümkün olmayan lehindeki ve aleyhindeki haklarına sahip olabilmesine ehliyet denir. Rabbimizin biz kullarına teklifleri de bu ehliyete dayanır.” (Emanet ve Ehliyet, Delilleriyle İslam İlmihali, cilt:1, sayfa: 25-26)

Ülkemizin yoğun bir siyasi gündemden çıktığı, getirilen yeni sistemin memleketimiz ve ümmet için avantajlarının/dezavantajlarının yoğun olarak tartışıldığı, kendilerine yasama ve yürütme görevleri tevdi edilen devlet adamlarının sahip oldukları koltuklarda İslam’a, Müslümanlara, memleketimize hizmet edip edemeyeceklerinin çokça konuşulacağı şu günlerde elbette ki ehil olmanın, ehliyetin de sıkça göz önünde tutulması gerekir. Aslında bu hususun seçimlerden önce milletimiz tarafından ince elenip sık dokunması gerekirdi fakat vatandaşımız hizmet değerlendirmesini yaparken ekseriyetle dünyevi saiklere göre hareket ettiğinden meselenin bu cihetinin gözden kaçtığını propaganda safhasından ve seçim sonuçlarından okumak hiç de zor olmasa gerek. Kendilerini muhafazakâr kimlikleriyle tanıtan aslında heva ve heveslerinin doğrultusunda adım atan, şahsi çıkarları ve dünyevi umutlarından başka hiçbir gayesi olmayanların yaptıkları gayri İslami ve gayri insani tercihleri ile kimlerin ekmeğine yağ sürdükleri seçim sonuçlarıyla alenen ortaya çıktı. Bu sebeple bu iş, yani emanet edilecek vazifelerde liyakat-ehliyet-ihlas faktörünü göz önünde bulundurmak zarureti %52.5 oy alarak ilk turda seçilen ve mecliste neredeyse diğer dört partinin toplamı kadar sandalye alan partinin başında bulunması hasebiyle en büyük sorumluluğun da kendisinde bulunduğu cumhurbaşkanımıza düşmek-tedir.

Bizler Müslümanız elhamdülillah. Bu sebeple her meseleyi evvela İslami açıdan ele almak durumundayız. Bu nokta -tabiri caizse- ak ile karanın birbirinden ayrıldığı, dananın kuyruğunun koptuğu yerdir. Eğer insan içerisinde olduğu bu durumda Allah’a ve peygamberine itaati anlayamaz, bu itaat çerçevesinde kendi mesuliyetlerinin bilincinde olamaz, hududullahı ve hukuk-u Rasulillahı kavrayamaz ise karşılaştığı herhangi bir yol ayrımında doğruya isabet etmesi, Allah’ı ve Rasulü’nü razı edip müminleri sevindirecek bir adım atması mümkün değildir. Onun için kişiler, her şeyden evvel İslami konumunu, durumunu iyiden iyiye tahlil etmeli; sonra atması gereken adımları atmalıdır. Aksi takdirde dünyevi işlerini kafasına göre ahiret işlerini güya inandığı şekilde düzenlemeye kalkışır ki bu kişinin haliyle; “Caminin Allah’ı ayrı, çarşının Allah’ı ayrı.” demesinden ibarettir. Böyle bir duruma düşmekten Allah’a sığınırız.

Evet, bu ağır bir ifade fakat meselenin ciddiyeti iyi anlaşılmalı. Teşbihte hata olmasın, iman canlı bir şeydir, yaşatıcı bir şeydir. Yani insanın dünyaya ve ukbaya ait bütün tercihlerinde görülür, bu tercihlere yön verir. Daha doğru ifadesiyle dünyadaki tercihlerine göre ahiret yurdunu hazırlar. İşlerin bu noktaya gelmesi, yani din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması ile ebedi bir hüsrana düçar olmamak için Müslümanların kendilerini ciddi sığaya çekmeleri; kendi konumlarını ve Rablerine karşı sorumluluklarını iyi bilmeleri gerek-mektedir.

Kulluk Ehliyeti:

Bizler Cenabı Hakk’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet!” (el-A‘râf 7/172) cevabını verdikten sonra adeta kulluk sözleşmesine, İslam’ın ahkâm ve şeraitine göre hayatımızı yaşayacağımıza dair, adına “din” buyrulan sözleşmeye peşinen imza attık. Şu halde hakikati bulma yolunda Allahımızın bize en büyük lütfu olan ve Rabbimize ulaşmak hususunda önderimiz, rehberimiz konumunda bulunan peygamberlerin ve ehlullah hazeratının en bariz vasıfları kulluk ehliyetine sahip olmalarıdır. Çünkü Efendimiz’e kadar nübüvvet müessesesi ile devam edegelen, O’nun (as) irtihalinden sonra da velayet silsilesi ile bugünlere ulaşan İlâhî nizam; içeresinde bulunduğumuz her türlü buhrandan kurtulmanın, dünya ve ahiret saadetini temin etmenin en tabii yoludur. 

Kulluk ehliyetine sahip kimse hem Allah’ın hâkimiyetini ve rızasını gözeten hem de insanların haklarını muhafaza etme gayretinde olan kimsedir. Başka bir deyişle Rabbü’l-âlemin’in muradını nasibi nispetinde idrak etmiş, Peygamber Efendimiz’in manevi rahlesinden nasip-lenmiş, aynı zamanda kendi nefsini de bilmek hususunda gayreti elden bırakmamış; böylelikle Hakk’a vuslat yolunda kemâl basamaklarını çıkan kimsedir.

Böyle bir anlayışa sahip kimse, Rabbimizin emirlerine ittiba ve nehiy-lerinden içtinab ile zahirini tezyin ederken; azalarında ibadetin nurani nişanelerinin zuhur etmesiyle birlikte batınını da imar etmeye başlar ki bu ilâhi seyirde artık kendisine takdir olunan menziline günbegün kavuşmanın yolundadır. Şahsi istifadesi nispetinde en yakınlarından başlamak üzere hale hale etrafındakilere de ziyade faidesi olur. Ehliyet sahibi olduğu bu hususta onların da istenilen düzeye gelmeleri, bu manadaki imtihanları başarıyla verebilmeleri için onlara emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker ile yol gösterir. Bu manada en yetkili kimse olan Efendimiz’in şahs-i manevisinden elde edebildiği nur nispetinde kendisini takip edenlerin yolunu aydınlatır.

İnsanî Ehliyet:

İnsanın fiziki varlığı ile birlikte sahip olduğu melekelerini, duygu ve düşüncelerinin dünyaya bakan yönünü bu kısımda değerlendirmek gerekir. Çünkü insan sahip olduğu varlığı, duygu ve düşünceleriyle diğer mahlûkattan ayrılmış; hilkat açısından Hâlık’ın en mükemmel bir eseri olmuştur. Fakat insan taşıdığı bu fazilet bozmadığı sürece, daha doğru bir ifade ile kendisine eşref olması hasebiyle verilen nimetleri yerli yerinde kullanmasıyla insanlığını muhafaza eder. 

Tabi mevzu burada otomatikman bizi yukarıdaki başlığa (kulluk ehliyetine) sevk eder. Çünkü insanlığın, modern(!) dünyanın en ilkel şartlarına göre belirlediği ve halen kendisini güncelleyemediği anlayışı, ben merkezli yaşamıyla bu eşrefiyetini muhafazası mümkün değildir. Böyle bir insan yeme-içme, çocuk edinme için yaşar ki bunu diğer canlıların da kusursuz icra ettikleri ortadadır. Onun için kulluk şuurunu ilk sırada zikrettik.

İnsani ehliyetin elde edilmesi, başka bir ifadeyle muhafaza edilmesi özellikle üç hususiyetin mutedil olmasıyla mümkündür. Bunlardan ilki akıldır ki insanı diğer canlılardan ayıran en mühim hassasıdır. İnsanda akıl az olursa zahiri pek çok rahatsızlıkla birlikte ruhi ve psikolojik birçok probleme de elverişli hale gelir. Bu durumda olanlara insani ve İslami vazifemiz, merhametle birlikte tedavileri için imkânlarımızı serdetmek olmalıdır.

İkincisi; insanın öfkesini orta düzeyde tutmayı başarabilmesidir. Çünkü öfkesine sahip olan kişi nice zorlukların üstesinden kolayca gelebilecekken; bu otokontrolü sağlamayanlar ise sıradan hadiseleri bile aleyhlerine döndürebilecek hatta haklı iken haksız duruma düşebilecek kadar işlerini zora sokarlar. Silsilemizin büyüklerinden Yûsuf Hemedânî Hazretleri (ks) bu konuda; “Öfke öyle bir sıfattır ki ne idareci akıl ne de emredici kalp ona karşı gelmeye güç yetiremez. Şeytan öfke ateşini gafil ve aklı karışık insanlara atar.” buyururlar. Öfkenin hiç olmaması da problemdir. Çünkü insanın nefsi adına öfkelenmesi ne kadar kötü bir durumsa; yer geldiğinde Hak ve hakikat için öfkelenememesi de (ki buna celal diyoruz) en az o kadar sıkıntılı bir tutumdur.

Üçüncüsü ise insanın şehvetini vasat bir düzeyde tutmasıdır. Bu da ciddi bir meseledir ki; bu hususiyetinden tamamen mahrum olan insan pek muteber sayılamaz. Bu sadece örf ile alakalı da değildir. Eşlerin karşılıklı hukuku açısından da, bir hastalık belirtisi olması açısından da problemdir. Bununla birlikte bu duygunun her çeşidinin (ki şehvet sadece cinsî kuvvet belirgisi değildir, gayrimeşru bütün arzu ve istekler bu kapsamda değerlendirilmelidir) fazlaca öne çıkması da başlı başına bir problemdir. Yine Yûsuf Hemedânî Hazretleri (ks); “Şehvet ateşine tutulan kimse dört ayaklılar gibidir. Bu duygu insana galebe çaldığında kalpte nur kalmaz ve aklın emrediciliği kaybolur.” buyurdular.

Dünyevî Ehliyet:

Bu da insanın karşılaştığı dünya işlerinde sahip olduğu bilgi ve birikimi ifade eder. Bu husus daha ziyade ehliyet kelimesinin sözlük manasını ihtiva eden kısmıdır. Yapılacak işte belli bir safhayı geride bırakmış, belki başkalarına o hususta rehberlik yapabilecek bilgi/birikimini aktarabilecek bir duruma gelmiş ise ona “ehliyetli kimse, işin ehli, ustası” denilir. Ancak takdir edilecektir ki hangi alanda olursa olsun kişilerin karşısındakilere her yönüyle faideli olabilmesi ancak ahlâk ve maneviyat açısından kendisini geliştirmesiyle olur. Bu da “kulluk ehliyetini ve insanî ehliyeti” elde etmekle olur. Yoksa meşhur kıssada anlatıldığı gibi; “Vali olur ama adam olamaz.” Avukat olur yalan söyler, doktor olur parasız tedavi etmez, siyasetçi olur menfaatini düşünür, usta olur işini düzgün yapmaz vesaire vesaire…

Bugün her meslek grubundan insanın sahip oldukları bilmem hangi üniversitelerden diplomalarına rağmen; ellerindeki maddi imkânlara, teknolojik gelişmişliklere rağmen muhataplarını kandırmaya, aldatmaya çalıştıkları hemen herkesin şahit olduğu bir meseledir. İşte bu da yapıp edilen işlerde sadece bir takım kıstasları yerine getirmenin yeterli olmadığını bize gösterir. Dünyevi ehliyet de ancak ve ancak o zahir malumatların yanında işin ahlaki/maneviyat yönüne de ihtimam göstermekle elde edilir. 

Meselemizi daha iyi anlayabilmek için sahabe döneminden nakledilen şu örneği paylaşmakta fayda var: 

Abdullah ibn Ömer (ra), arkadaşlarıyla birlikte Medine civarında bir yere çıkmıştı. Onun için bir sofra kurdular. Bu sırada yanlarına bir koyun çobanı uğradı ve selâm verdi. İbn Ömer çobanı denemek için; “Şu sürüden bize bir koyun satsan, parasını da sana ödesek olmaz mı?” teklifinde bulundu. Çoban; “Sürü benim değil, bu koyunlar efendimindir.” cevabını verdi. İbn Ömer yine çobanı denemek için; “Kayboldu dersin, efendin nereden bilecek ki?” deyince, çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semaya kaldırarak; “Allah nerede?!” dedi. İbn Ömer, çobanın bu takva ve ihsan şuurundan çok duygulandı. Bu düşünceler içinde, bir müddet kendi kendine; “Çoban dedi ki: Allah nerede? Çoban dedi ki: Allah nerede?” deyip durdu. 

Şimdi, bugün diplomalı fakat gönülleri boş, ahlaki zaafları fazla; dolayısıyla -ne kadar aksini iddia etseler de- dünya işlerinin de ehliyetsizleri/beceriksizleri ile; İslam’ın aziz, Müslümanların izzetli oldukları bir devirde çobanlık yapan insanı mukayese ediniz. O çoban ki kulluğunun ve insanlığının fakında olmakla elde ettiği nimetleri de yaptığı işin bilgisine katarak hakiki ehliyete sahip olmuştur.

Cenabı Hak, bize evvela kullukta ve insanlıkta sonra da diğer meselelerde ehil olmayı nasip etsin. Her konuda olduğu gibi bu hususta da bize örnek olan büyüklerimizin izinden kıl kadar ayırmasın.

Âmin, ve’l-hamdulillahi Rabbi’l-âlemîn...

 

Yazar: Abdülkadir Visâlî

 

Sayfa 1 / 247

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort