JoomlaLock.com All4Share.net

Gülzâr-ı Hâcegân

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:10

kUR’AN-I HAKİM

Kuran ı Hakim

Kur'an-ı Hakim - Fahri Berk

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Kur'an-ı Hakim

 

Şer’i hükümlerin delilleri dörttür: Kitab, sünnet, icma ve kıyas. Biz bu yazımızda kitabı yani Kur’an’ı incelemeye çalışacağız.

Kitabın tarifi: Sözlükte toplamak, okumak, bir araya getirmek anlamına gelen Kur’an; terim olarak şöyle tarif edilir: Hz. Peygamber’e Allah tarafından Arapça olarak indirilen, mushaflarda yazılı, Peygamber Efendimiz’den bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibadet edilen, insanlığın benzerini getirmekten aciz kaldığı ilahi kelamdır. 

Kur’an-ı Kerim 114 sure ve 6236 ayetten oluşan Allah’ın son kutsal kitabıdır. 

Kur’an, Allah’ın son ilahi kitabıdır. Allah’tan geldiği gibi aynen muhafaza edilmiştir. Hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Dünyadaki Kur’an nüshalarının tamamı birbirinin aynıdır. Tamamen Allah sözüdür. İçerisine asla beşer sözü karışmamıştır. Kelimelerinin seçilişi, cümlelerinin kuruluşu, ayetlerinin ve surelerinin tertibi, lafızları ve manasıyla bütünüyle Allah’a aittir. Ne Cebrail’in (as) ne de Peygamber Efendimiz’in hiçbir dahli olmamıştır.

Bugün müsteşrik kafalı bir takım ilahiyatçılar Hz. Peygamber’in Tevrat’ı öğrenip sonra da onu yorumlayarak Kur’an’ı meydana getirdiği safsatasını savunmaktadırlar.

Bu fikir geçmişte müsteşrikler tarafından ortaya atılmıştı ama İslam alimleri onlara verdikleri ilmi cevaplarla bunun aslının olmadığını, bir iftira olduğunu ispat etmişlerdi. Zaten taktik; çamur at, izi kalsın taktiği idi. Bu iftirayla Kur’an’ın Allah kelamı olmadığı, beşer sözü olduğu fikri yayılmaya çalışılıyordu. Çünkü Allah kelamına karşı bir şey söyleyemiyolardı. Ama Kur’an’ın beşer sözü olduğuna insanları ikna edebilirlerse O’na karşı her sözü söyleyebilirlerdi. Nitekim müsteşriklerden daha insafsız, daha vicdansız, iman yoksunu bu ilahyatçılar bugün bütün eşikleri aşarak Allah’a da, Peygamer Efendimize de, sahabeye de, ulemaya da, sulehaya da her türlü sözü söyleyebilmektedirler. 

Allahu Teala Kur’an’ı Kerim’de bu fikri savunan bütün kafirlere meydan okuyarak; Kur’an’ı Muhammed (sav) uydurdu iddiasında iseniz haydi siz de O’nun bir ayetinin bir benzerini getirin buyuruyor. Kur’an’ı Kerim indirildiğinden beri böyle bir şeyin yapılamamış olması O’nun beşer sözü olmadığının, ilahi kelam olduğunun en açık delilidir. 

Kur’an’ın Allah’ın sözü ve bütün hükümlerinin doğru ve insanlığın faydasına olduğuna inanmak Allah’ın kesin emridir. Mü’min olabilmek için, Kur’an’ın bütün ayetlerini şeksiz şüphesiz kabul etmek şarttır. Kur’an’ın ayetlerini, emir ve yasaklarını, hüküm ve tavsiyelerini inkar etmek, yalanlamak, küçümsemek, beğenmemek ve alaya almak zulüm ve küfürdür. Kur’an’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etememek iman ile bağdaşmaz, Kur’an’ın tümünü inkar etmek anlamına gelir. 

Kur’an’ın rehber olabilmesi, insanların dünya ve ahiret saadetini sağlayabilmesi için bütün hükümlerine uyulması, Kur’an’ın hayata geçirilmesi gerekir. Sadece okunan, yazılan ve ezberlenen ama hayata aktarılmayan Kur’an bu faydaları sağlayamaz. Burada noksanlık Kur’an’da değil, onu hayatına aktarmayan biz Müslümanlardadır. Yaşanmayan Kur’an’dan da kimsenin bir endişesi, korkusu yoktur. 

Bugün binlerce Kur’an kursumuz, buralarda okuyan on binlerce öğrencimiz belki yüz binlerce hafızımız var. Bin bir hatimlerde, Ramazanlarda, cenazelerde Kur’an’ı bol bol okuyoruz, elhamdulillah. Bunlardan kimsenin bir korkusu olmadığı gibi kimsenin de müdahalesi yok. Ama ne zaman ki; gelin devlet işlerimizi, hukukumuzu, siyasetimizi velhasıl her şeyimizi Kur’an’a göre tanzim edelim dediğimizde yeryerinden oynatılıyor, kıyametler koparılıyor. Adeta bize Kur’an’ı okuyun, ezberleyin ama hayatınıza asla aksettirmeyin deniliyor. 

Kur’an sadece Hz. Peygamber dönemine ait bir kitap değil, varlığını ve rehberliğini dünya durdukça sürdürecek olan, çağlar üstü bir kitaptır. Zamanın geçmesiyle eskimeyen, hükümleri geçerliliğini kaybetmeyen bir kitaptır. 

Bugün bazı sözde Müslümanların: “On beş asır öncesinin hükümlerine göre yaşayamayız!” zırvaları ya Kur’an’a olan inançlarını kaybetmelerinden ya da batının menfi propagandalarının etkisinde kalmalarındandır.

Bir Müslüman bilir ki, zaman insanı bağlar ve insan içindir. Allah açısından zaman diye bir kavram yoktur. Allah için sonsuz sene öncesi ne ise sonsuz sene sonrası da aynıdır. Hepsinde olmuş, olacak her şeyi bilir ve takdir eder. Bu sözü söyleyenler bilmeden Allah’a cehalet isnad etmektedirler. Haşa! Sanki, Allah öyle bir zaman geleceğini bilememiş ki hükümlerini bu zamanı da kapsayacak şekilde indirsin. Kesin olan şudur ki Allah bütün zamanların sahibidir ve bütün zamanlarda olmuş, olacak her şeyi bilir. Allah’ın koyduğu hükümler kıyamete kadar bütün zamanları kapsar ve bütün zamanlarda da geçerlidir.

Bunu böyle kabul etmeyenin zaten imanından da söz edilemez. Allah’ın indirdiği hükümlerin bu çağa uymadığını söylerken, zamanın tağutlarının fikirlerini kutsamak hangi imanla bağdaşır. Buna bir de: “Allah gelecekte olanı bilmez, ancak olduğu zaman bilir!” diyen modern Mutezili ilahiyatçıların zırvalarını da ekleyebiliriz. Evet, inandığı ilahını cehaletle itham eden iman fukaraları ilahiyatçılar. Müşrikler dahi kendi elleriyle yapıp taptıkları putlarına her türlü gücü kuvveti isnad ederken, onları öve öve göklere çıkarırken, kendi ilahını aşağılayan o ilahyatçılar acaba nasıl bir Allah’a inanıyorlar? Ya da gerçekten Allah’a inanıyorlar mı? Yine Kur’an’ın bazı ayetlerinin tarihsel olduğunu, bugün geçerliliğinin olmadığını savunan müsteşrik kafalı ilahiyatçıları da bunlara ekleyebiliriz. Yine Kur’an’ın bazı surelerinin akla uymadığını söyleyerek bu surelerin Kur’an’dan çıkarılması gerektiğini savunan müsteşrik kafalı ilahiyatçılar da bu iman fukarası gruba dahildir. Allah onlara hidayet etsin… Yazımızın burasında sizlerle Kur’an Müslümanlığı ile alakalı bir makaleyi paylaşmak istiyoruz:

Papaz Jeff Warren Osmanlı’da, ajan olarak çok bulunmuş, İngiliz olan yaşlı bir adam. 1956 yılında Washington’da bulunan daimi grupta bir seminer veriyordu. Bu seminerde, Amerikan subaylarının yanı sıra, dünya ülkelerinin kurmay subayları ve İngiliz üst yetkilileri vardı. Daha sonrasını ondan dinleyelim: Bir İngiliz yetkili: “Bu seminer, Osmanlı neden kaybetti konusunda özel bir seminerdir.” diye bir açılış yaptı ve sözü bana verdi…

-Tüm Osmanlı topraklarını gezmiş yaşlı bir adam olarak elimde kalın bir kitap ile kürsüye geldim! Bütün dinleyiciler seçme insanlardı! Tek tek gözlerinin içine baktım! İçlerinden bir Türk vardı… Kırk yaşlarında gösteriyordu. Vakur duruşu ve kurt gibi bakışı dikkatimi çekmişti! Ve ben: “Büyük savaşlar silah ile kazanılmaz!” diye konuşmaya başladım! Elimdeki kitabı havaya kaldırdım! “Osmanlı’da Türkler bu kitabı okurken, ben dinlemekten sıkılırdım, çünkü okuduklarından hiçbir şey anlamazdım! 

Ancak Osmanlı’da okumasını bilme-yenler ve okunanı anlamayanlar, bu kitap okunmaya başlandığında, bütün işlerini bırakırlar, abdest alırlar (özellikle belirtiyorum) başlarına muhakkak takke koyarlardı…

Kitabın göbekten yukarıda tutul-masına dikkat ederek özel bir saygı ile iki diz üzerine otururlar, kafalarını önlerine eğerler, ortamda okuyanın sesi hariç çıt çıkmaz ve kitabın okunması bitinceye kadar huşu ile dinlerler, hemen hemen her dinleyenin gözünden yaş akardı…

Nefes aldıklarını dahi farket-mezsiniz! Okunanları anlamadıklarını biliyorduk. Asıl merak ettiğimiz neden bu kitap okunmaya baş-landığında, tüm işlerini bırakır-lar, konuşmazlar, abdest alırlar ve sessiz bir şekilde dinlerlerdi! “Ayrıca takke sünnettir!” deyip taviz vermez-lerdi. Anlamadıkları halde bu kitap, bu insanlara nasıl böy-le bir etki yapıyordu, inanılır gibi değildi, anlayamıyorduk! Bu konuda günlerce düşünmüştük… Bizde İncil’e böyle bir saygı gösterilmezdi… 

Dünyada hiçbir kitaba böyle bir saygı gösterilmezdi! Sonra tespit ettik ki... Önce topluluğa bakarak, sonra yavaş yavaş elimdeki kitabı havaya kaldırarak, Müslümanları sessiz sessiz ağlatan, gözlerinden yaş akıtan, bu kitap; Kur’an-ı Kerim’dir, dedim…

Bu etkinin sebebini anlamıştık! Türkler bu kitabı akılları ile değil kalbleri yani ruhları ile dinliyorlardı! İman akıl ile değil kalp ile olur diyorlardı. Bu kitap orijinaldir, temizdir, kirlenmemiştir! İnsan görüşü karışmamıştır! Allah’tan Peygamber’e geldiği gibidir ve Allah’ın kitabıdır… Bu kesindir! Türklerin de imanı temizdir, saftır, kirlenmemiştir, hakikidir...

Devam edecek...

 

Yazar: Fahri Berk

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:09

SÜNNET-i SENİYYE

Sünnet i Seniyye

Sünnet-i Seniyye - Yusuf Fuad

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Sünnet-i Seniyye

 

Allah Rasulü (sav) bir gün sabah namazından sonra son derece beliğ bir va’z-ı nasihatte bulundu. Va’zın etkisinden gözler doldu, kalpler ürperdi. Orada bulunanlardan bir sahabi: “Kuşkusuz bu veda eden bir kimsenin öğüdüdür, son olarak bize ne tavsiye edersin ya Rasulallah?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Allah’tan korkmayı ve yöneticiniz Habeşli bir köle bile olsa dinleyip itaat etmeyi size tavsiye ederim. İçinizden yaşayanlar (ileride çıkacak) birçok ihtilaf görecek. Sonradan icat edilen şeylerden (bidatlerden) sakının. Çünkü bunlar sapıklıktır. İçinizden her kim bunlara erişirse benim sünnetime ve hidayet üzere olan raşid halifelerimin sünnetine sımsıkı sarılsın…”

Yukarıdaki hadis-i şerifte de bizzat Rasulullah’ın (sav) fem-i saadetinde ifadesini bulan “sünnet” kavramı; İslamî ilimler ıstılahında “Hz. Peygamber’den (sav) Kur’an dışında sadır olan söz, fiil ve takrirler.” diye tanımlanır. (Vehbe Zühaylî, Usul-u Fıkhu’l-İslami, I, 449)

İslam şeriatının temel kaynaklarından olan Kitab’ın/Kur’an’ın; hemen peşi sıra gelen ve âlemlere rahmet olarak irsal buyrulmuş Nebi-i Zişan’a (sav) ittiba ve itaatimizin nişanesi olan sünnet; Kur’an’ın, Eşref-i Mahlukat tarafından yapılmış bir tefsiri ve yine onun örnekliğinin mücessem halidir. Müslümanın hayat düsturudur, selamete ve saadete varmanın anahtarıdır. 

O Peygamber ki (sav) O’na itaat Allah’a itaat sayılmış (Nisa 80), O’na isyanın ise ebedi cehennem azabına duçar kılacağı bildirilmiştir (Tevbe 63). Yine amellerin boşa gitmemesi için O’na ittiba şart koşulmuş (Muhammed 33) ve O ne emrettiyse sımsıkı yapışmamız ve yine neyden men ettiyse ondan da kaçınmamız emrolunmuştur (Haşr 7). 

Hakkında “O’na itaat ederseniz hidayete erersiniz. ” (Nur 54) buyrularak, tüm müminlere hidayet rehberi olarak tayin edilmiş olan Allah Rasul’ün (sav) sünnetinin Kitabullah ile olan ilişkisini şu başlıklar altında ele alabiliriz:

A. Sünnetin Kur’an’ı Teyit Etmesi

Allah Rasulü’nün bir takım beyanları Kur’an’ın ilgili ahkamını teyit etmiş, onu başka bir şekilde ifade etmiştir. 

Mesela Allah’a şirk koşmanın yasaklanmış olduğu hem Kur’an-ı Kerim ayetleriyle hem de hadis-i şeriflerle sabittir. Aynı şekilde namazın, orucun vesair ibadetlerin farziyeti; akrabaya, yoksula yardım edilmesi gibi pek çok konu bu başlık altında sayılabilir. 

B. Sünnetin Kur’an’ı Beyan Etmesi

Beyan etmek; açık ve anlaşılır kılmak manasındadır. Bu başlık altına ise Kur’an ayetlerinin hadis-i şerifler tarafından izah edilmesi konu edilmektedir. 

İlk akla gelen ve meşhur örnek namazın kılınışı, vakitleri ve rekatları meselesidir. Kur’an’da namaz kılınması emredilmiş ama tafsilatı, uygulaması, pratiğe dökülmesi sünnete bırakılmıştır. Keza oruç ve hac ibadeti de örnek olarak zikredilebilir. “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılın.” ve “Hac ibadetlerinizi benden öğrenin.” buyrukları konuyla ilgili ayetlerin Efendimiz (sav) tarafından açıklandığını göstermektedir. 

C. Sünnetin Kur’an’da Yer Almayan Konularda Hüküm Koyması

Bu başlık altında sayılabilecek pek çok örnekten birkaçı şunlardır: 

“Gitmeye gücü yetenler için beyti hac etmeleri Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmran 97) ayeti kerimesinde haccın kaç defa yapılmasının farz olduğu bildirilmemiş Hz. Peygamber ise hayatta bir defa haccetmekle bu farizanın ifa edileceğini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de evlenilmesi yasak olan kadınlar sayılırken: “İki kız kardeşi bir arada (bir nikah altında) bulundurmak da yasaklanmıştır.” (Nisa 23) buyrulmuştur. Allah Rasulü ise hala veya teyze ile onun yeğenini bir nikah altında bulundurmayı da yasak etmiştir. 

Yine bir diğer ayeti kerimede: “Bugün temiz şeyler size helal kılındı.” (Maide 5) buyrulmuştur fakat temiz olmayan şeylerin neler olduğu açıklanmamıştır. Burada da bu hükümler Efendimiz (sav) tarafından belirlenmiş ve ümmete bildirilmiştir. Ayrıca fıtır sadakası, vitir ve bayram namazları, gayrimüslim akrabanın mirastan pay alamayacağı gibi konulardaki hükümler de Allah Rasulü tarafından konulmuştur. 

Bu üç başlık ile Kur’an ve sünnet ilişkisini genel hatlarıyla ele almış olduk. Elbette konunun daha pek çok boyutu bulunmakta fakat geniş tafsilatlar bu yazının sınırlarını ziyadesiyle aşacağı için yekününe yer vermek imkan dahilinde değildir. İlave bilgi için konu hakkında İmam Suyutî tarafından kaleme alınmış “Sünnetin İslam’daki Yeri” adlı eser ve Muhammed Taki Osmani tarafından kaleme alınmış “Sünnetin Değeri ve Bağlayıcılığı” adlı eserler mütalaa edilmelidir. 

تِلْك حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“İşte bu (hükümler) Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi k alacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.” (Nisa 13)

 

Yazar: Yusuf Fuad

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:08

İCMA-I ÜMMET

İcma ı Ümmet

İcma-ı Ümmet - Hüseyin Tetik

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

İcma-ı Ümmet

 

Şeri delillerden Kur’an ve sünnetten sonraki sırayı icma delili almaktadır. Lugatte “bir şeye azmetmek ve karar vermek, ittifak etmek” anlamlarına gelmektedir. Fıkıh ıstılahında ise icma: “Rasulullah’ın vefatından sonra zamanın birinde şeri bir hüküm hakkında İslam ümmeti müctehidlerinin ittifak halinde olması” demektir. 

Bu tariften şu neticeler ortaya çıkmaktadır:

1-Müctehid olmayanların ittifakı muteber değildir. Müctehid ise kendisinde tafsili delillerden şeri hüküm çıkarma kabiliyeti bulunan şahıstır. Bu demektir ki herkes müctehid olamaz ve şeri bir hüküm çıkarma yetkisi herkeste bulunmamaktadır. Böylece müctehid olmayanların veya tıp, mühendislik gibi alanlarda mütebahir olmuş ancak fıkıh alanında yeterli bir bilgiye sahip olmayanların şeri bir mesele hakkında ileri-geri konuşmaları da karara bağlanmış şeri hükmün yani icmanın neticesini bozamaz. Ki günümüzde medyada şeri hükümler hakkında konuşma hakkına sahip olmayanların bu tarz söylemlerine sıkça rastlamaktayız. Her işi ehline bırakmak İslam’ın şiarıdır. 

2-Müctehidlerin ittifakından maksat bütün müctehidlerdir. Bu sebeple herhangi bir bölgedeki müctehidlerin ittifakı icma sayılmaz. Ancak çoğunluğun şeri bir hüküm etrafında birleşmesi ‘cumhurun görüşü’ olarak ifade edilir. Böyle bir durum icma sayılmasa bile cumhurun görüşü kendisine uyulması gereken bir delil sayılabilir. 

3-Müctehidlerin müslüman olmaları şarttır. Çünkü İslami hassasiyeti olmayan gayri müslimlerin, oryantalistlerin ya da Müslüman oryantalistlerin şeri hususlarda fıkıh usullerinden neye göre hareket ettiği ve gayelerinin ne olduğu bilinmemektedir. Bunun yanında icma mevzuunun İslam inancına dayanan yahut inançla alakalı, inançtan kaynaklı şeri hususları içerdiğini unutmamak ve İslam inancına sadık olmayan kimselerin bu hususları dikkate almayacağını hatırdan çıkarmamak icab eder. 

4-Müctehidlerin ittifakının, mesele-nin hükmü hakkında görüş birliğinde bulundukları anda icma tahakkuk eder. Sonradan müctehidlerin vefat etmesi yahut görüşünden dönmesi veya icma vaktinde müctehid değilken icmadan sonra müctehid olan bir kimsenin icmaya muhalif görüş bildirmesi icmaya zarar vermez. Bu sebeple zamanın müctehidleri ne zaman bir hadisenin hükmü hakkında ittifak etmişlerse icma vuku bulmuştur; bu icmaya uymak gereklidir. 

5-Müctehidlerin ittifakı; haram, helal, mendub gibi şeri hükümler çerçevesinde olmalıdır. Yani tıbba, iklimlere, kimya gibi şeri olmayan meselelerdeki ittifak şeri bir icma değildir. 

6-Muteber olan icma Rasulullah’ın (sav) vefatından sonra olmalıdır. Çünkü Efendimiz hayatta iken icmaya ihtiyaç yoktur. Onun zamanında icma olsa Rasulullah bu icmaya muvafakat etmese bu icmaın bir değeri yoktur. İcmaya muvafakat etse muteber olan icma değil Efendimiz’in muvafakatıdıır. 

İcma her ne zaman şartlarıyla vuku bulsa hakkında icma hasıl olan meselenin hükmü kati olur. Müslümanlar hakkında icma kendisine uyulması mecburi ve kati bir delil olup icmaya muhalefet caiz değildir. 

İcmanın hüccet oluşuna dair bazı deliller:

Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü o yolda bırakırız. Kendisini (ahirette de) cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 115) Bu ayette Allah Teala müminlerin gittiği yola muhalefet edeni cezalandıracağını beyan buyurduğundan müminlerin yolu, takip edilmesi icab eden hak, diğer yol ve yollar da terk edilmesi gereken batıl yollardır. Günümüzde müminlerin takip ettiği yoldan başka yolu takip edenlerin ahvali de ayette aşikare belirtilmiştir. 

İslam ümmetinin bir iş hakkında görüş birliğinde bulunduklarında hata işlemeyeceğine dair birçok hadisi şerif mevcuttur. Efendimiz (sav) buyuruyor: “Ümmetim hatada/sapılıkta söz birliği yapmaz.” (Heysemi, M. Zevaid, 7/224) Hadisi şerifte bahsedilen her bir ümmetin şeri hükümler hakkında söz söyleme hakkının olduğu anlamına gelmez. Çünkü şeri hükümler ancak müctehidin ictihadı ile ortaya çıkar. Ümmetin icmaı da müctehidlerin icmaında varlık kazanır. Müctehid olmayanlar ise müctehidlere tabi olur. 

İcma, sarih ve sukuti olmak üzere iki türlüdür:

Sarih icma; müctehidlerin açıkça görüşlerini söylemeleri ve bir görüşte ittifak etmeleridir. Mesela toplu olarak bir yerde müctehidlere bir mesele sorulup da hepsinin o mesele hakkında aynı görüşü beyan etmeleri gibi. Yahut bir mesele hakkında bazı müctehidlerin verdiği fetva diğer müctehidlere ulaştığında onların da verilen fetvaya muvafakat etmeleri de sarih icmadır. Bu nevi icma kati hüccettir, ona muhalefet edilemez. 

Sukuti icma; müctehidin bir mesele hakkında görüşünü açıklaması, bu görüşün duyulup, öğrenilip, diğer müctehidlere ulaşması ve mesele hakkında tetkikte bulunulacak kadar süre geçtiği halde birinden korkma veya saygı duyma gibi müctehidi sükuta sevk eden, görüşünü açıklamasına engel olan bir engel olmamasına rağmen müctehidlerin susmaları, bu görüşü reddetmedikleri gibi bu görüşe sarahaten muvafakat da etmemeleridir. Hanefiler’e ve Şafiiler’den bir kısmına göre bu icma zanni bir hüccettir, kesinlik arz etmez. 

İcmanın sahabe zamanında vuku bulduğu bir gerçektir. Sahabe zamanında dayanağı ictihad veya kıyas olan icmalar hasıl olmuştur. Mesela Kur’an’ın cemi hususunda sahabe icma etmişlerdir. Bu icmanın dayanağı, bir ictihad çeşidi olan maslahat idi. 

Aynı şekilde sahabe Hz. Osman’a Cuma Namazı için müezzinlerin bugün minarede okudukları ilk ezanı ihdas etmesine muvafakat etmişlerdir. Bu icmalarında dayanakları, camiden uzakta bulunan Müslümanlara namaz vaktinin girdiğini duyurma maslahatı idi. 

“İslam hukukunun mühim kaynaklarından biri olan icmanın zamanımızda husul imkanı var mıdır?”

Ümmetin şeri bir meselede ittifakı anlamına gelen icma Müslümanları doğruya yöneltme, bir olma, aynı duygu-düşünceleri, uygulamaya geçir-me açısından günümüzde belki de ehemmiyeti haiz en önemli şeri bir delildir. Zamanımızda pek fazla olan yeni hadiselerin şeri hükümlerini anlamak hususunda kendisinden istifade için bütün fakihler topluluğunun bilinmesi, meselelerin kendilerine arz edilmesi, meseleler hakkındaki fakihlerin görüşlerinin öğrenilmesi temin edilmeden icmadan istifade mümkün görülmemektedir. 

İslam aleminde -ittifaklarının icma sayılabileceği- bütün fakihleri bir araya getiren fıkıh müessesesi kurmak, bu müessesenin çalışması için lazım olan maddi kaynakların temini, ortaya yeni çıkan hadiseler ve meselelerin görüşülmesi, karara bağlanan hususların İslam alemine sunulması icmanın işlevselliğini harekete geçirebilecektir kanaatindeyiz. Bu hususta teknolojinin getirdiği yeniliklerden istifade etmek, bir araya gelme imkanı olmayan İslam alimlerinin de fıkıh müessesesine katkıları pekala sağlanabilir.

(Bu yazının hazırlanmasında Prof. Dr. Abdulkerim Zeydan’ın el-Veciz fi Usuli’l-Fıkh isimli eserinden istifade edilmiştir.)

 

Yazar: Hüseyin Tetik

 

Cumartesi, 01 Haziran 2019 00:07

KIYAS-I FUKAHA

Kıyas ı Fukaha

Kıyas-ı Fukaha - Sefa Afacan

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

Kıyas-ı Fukaha

 

Bu yazımızda Edille-i Şer’iyye’nin dördüncüsü olan kıyası ele almaya çalışacağız. Öncelikle kıyasın sadece bir aylık dergiye konu edilemeyecek kadar geniş olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu yazımızda kıyasın tarifi, mahiyeti, örnekleri, kıyasın hüccet değerine kısaca değinerek özet bir şekilde kıyastan bahsetmeye çalışacağız. 

Kıyasın tarifiyle başlayacak olursak kıyas sözlük anlamı olarak bir şeyin başka bir şeyle ölçülmesi anlamına geldiği gibi, iki şeyi birbirine eşitlemek anlamında da kullanılır. 

Istılahi anlamı ise: “Kitap, sünnet veya icmada hükmü bulunmayan meseleye, aralarındaki illet birliği sebebiyle, bu kaynaklardan birinde yer alan meselenin hükmünü vermek.” demektir. Bu tanıma göre kıyas bir hükmün isbatı yani ilkten konulması olmayıp asılda var olan hükmün ferde açığa çıkarılmasıdır. Bu işlemin sonucunda hükmü gerçekte isbat eden, kıyası yapan fakih değil, hükmün aslını koyan Allah Teala’dır. Fıkıh usulcülerinin “Kıyas hükmü isbat etmez, ızhar eder.” sözünün anlamı da budur. Bu tarifi biraz daha açıklayacak olursak, Kitap’ta, sünnette veya icmada bir meselenin hükmü gösterilmiştir. Bir müçtehitte Kitap, sünnet veya icma ile sabit olan bu hükmün hangi özelliğe binaen konduğunu tespit etmiştir. Daha sonra müçtehit, bu üç kaynaktan birinde hükmü yer almamış bir mesele ile karşılaştığında, bu meselede aynı sebebin (hükmün konmasını gerektiren özelliğin) bulunduğuna, yani her iki meselenin illet bakımından bir olduğuna kanaat getirirse, nassda mevcut olan hükmü bu yeni meseleye uygular, her iki meseleyi hüküm bakımından eşit hale getirir. Bu işleme “kıyas”denir. 

Kıyas ile ilgili bazı örnekler verecek olursak:

1-Kur’an-ı Kerim’de şarabın haram olduğu hükmü yer almış ve Allah’ın (cc) şarabı niçin haram kıldığı aynı ayette belirtilmiştir: “Ey o bütün iman edenler! İçki, kumar, putlar, kısmet çekilen zarlar hep şeytan işi murdar bir şeydir, onun için siz ondan kaçının ki yakayı kurtarasınız. ᅠİçki ile kumarda şeytan sırf aranıza adavet ve kin düşürmeyi ve Sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister, artık vazgeçiyorsunuz değil mi?”3

İşte bu nass şarabın haram olduğunu göstermekte ve aynı zamanda bu haramlık hükmünün hangi gerekçe ile konduğunu açıklamaktadır. Bu gerekçe, şarap içmenin ortaya çıkardığı dini ve dünyevi kötü sonuçların engellenmesidir. 

“Hamr” Hanefilere göre, üzüm suyundan ateşte kaynatılmaksızın elde edilen özel bir içkinin adıdır. Buna göre, belirtilen içkinin dışında kalan viski vb. sarhoş edici maddeler ayetin kapsamına dahil değildir. Fakat bu içkilerin içilmesi de, Kur’an’ın hamr hakkında açıkladığı kötü sonuçları içermektedir. Şu halde kıyas yoluyla hamrın hükmü uygulanır. 

Bu örnekte Hamr, asıl (kendisine kıyas olunan), viski, fer (kıyas edilen), insanlar arasında düşmanlık ve buğza yol açma illet, hamrın haram olması, nassın bildirdiği hüküm, viskinin haram oluşu ise, kıyas yoluyla fer için belirlenen hükümdür. 

2-Hz. Peygamber (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Üç kişi olduğunuzda, iki kişi, üçüncüden ayrı olarak fısıldaşmasın. Çünkü bu, onu üzer.” 

Bu hadis-i şerif, beraberlerinde üçüncü bir kişi varken iki kişinin baş başa verip gizli konuşmalarını yasaklamaktadır. Hadiste hükmün illetide belirtilmiştir. İki kişinin böyle bir durumda gizli konuşması, üçüncü kişinin gönlünün kırılmasına, onların kendisini güvenilir bulmadıklarına hükmetmesine veya kendisine karşı kötü bir iş tasarladıklarını düşünmesine vb. şeylere yol açabilir. Bu ise, insanlar arasındaki kardeşliğin canı yürekten olmasını ihlal eder, sevgi bağlarını koparır. 

İki kişinin, yanlarındaki üçüncü kişinin bildiği dille konuşabilecekleri halde onu bırakıp başka bir dille konuşmaları olayanın hükmü, ne bu nassta ne de başka nasslarda belirtilmiştir. Fakat bu olay da yukarıdaki hükmün illetini taşımaktadır. Şu halde ona da kıyas yolu ile aynı hüküm uygulanır. 

Bu örnekte, gizlice konuşma, asıl (veya makis aleyh); üçüncü kişinin bilmediği dille konuşma, fer(veya makis); üçüncü kişiye üzüntü verme, illet; gizlice konuşmanın yasak oluşu aslın hükmü; üçüncü kişinin bilmediği dille konuşmanın yasak oluşu ise, kıyas yolu ile fer için belirlenen hükümdür. 

Kıyasın hüccet değerine gelince İslam hukukçularının büyük çoğunluğu, kıyasın şer’i-ameli hükümlerin bilinmesini sağlayan bir delil ve İslam hukukunun esaslarından biri olduğu hususunda fikir birliği etmişlerdir. 

Çoğunluğu teşkil eden bilginler, bir taraftan Kitap, sünnet, İcma kaynaklarına dayanmışlar, diğer taraftan da akli delil getirmişlerdir. 

Onlar Kur’an’ı Kerim’den birçok ayeti bu konuda delil göstermişlerdir. Biz bunlardan, usul kitaplarında en çok zikri geçen ve delil getirilen konuya en açık temas eden bir tek ayete işaret edeceğiz:

“O ki ehl-i kitaptan o küfredenleri ilk haşr için diyarlarından çıkardı. Siz çıkacaklarını zannetmediniz onlar da zannettilerki kendilerini Allah’tan koruyacak manialarıdır kaleleri, istihkâmları, fakat Allah onları hesap etmedikleri cihetten bastırdı ve kalblerinin içine korku düşürdü, öyleki evlerini bir taraftan kendi elleri bir taraftan da mü’minlerin elleriyle harab ediyorlardı, düşünün de ibret alın ey görecek gözleri olanlar!”

Bu ayette delil getirilen kısım “Ey akıl sahipleri, ibret alın!” ifadesidir. Cenab-ı Allah (cc) bu ayette, Allah’ı inkar etmelerinin, Hz. Peygamber’e ve müminlere tuzak kurmalarının karşılığı olmak üzere Nadiroğullarını başına geleni bildirmekte, bunun arkasındanda “Ey akıl sahipleri, ibret alın!” buyurmaktadır. Bunun anlamı şudur: Ey akl-ı selim sahipleri! Onların başına gelen felaketi ve bu cezayı hangi davranışlarından ötürü hak etmiş olduklarını iyice düşünün. Onlar gibi yapmaktan sakının. Yoksa aynı sonuç sizinde başınıza gelir. Çünkü siz de onlar gibi insanlarsınız. Birbirinin aynen benzeri olan iki durum için aynı şonuçlar söz konusu olur. O halde bu ifade şunu göstermektedir: Sonuçlar sebeplerine tabidir. Sebepler varsa sonuçlarıda vardır. Fıkhi kıyasda bu düşüncenin dışında kalan bir işlem değildir. Zira kıyas, sonucun (yani hükmün), sebebin (yani illetin) varlığına bağlanmasından ibarettir. Bir başka deyişle bir olaya onun benzeri olan olayın hükmünü uygulamaktadır. 

Kıyasın asli unsurları ise şunlardır:

1.Asıl: Hükmü nass veya icma tarafından belirlenmiş mesele. 

2.Fer: Hükmü nass veya icma tarafından belirlenmemiş mesele. 

3.Aslın hükmü: Aslın hakkında sabit olan ve kıyas yoluyla fere de uygulanmak istenen hüküm. 

4.İllet: Asla ait hükmün konulmasına sebep olan özellik. 

Kıyas yoluyla fere de uygulanması karar verilen hükme gelince, bu kıyasın neticesidir. Kıyasın bir rüknü veya şartı değildir. 

Kıyasın şartları ise şunlardır:

1.Aslın hükmünün asla mahsus olmaması: Bir ayet veya hadisin kıyasta asıl olabilmesi için içerdikleri hükmün bazı kimselere özgü olmaması gerekir. Mesela dörtten fazla kadınla evlenmesinin caizliği ve teheccüd namazının vacipliği gibi Hz. Peygaber’e özgü hükümler böyledir. 

2.Aslın hükmünün kıyas yolundan ayrılarak konulmuş olmaması.

3.Asıldan fere geçirilecek hükmün nass ile sabit olmuş şer’i bir hüküm olması, ferin asla denk olması ve asıldaki hükmün fere geçerken bir değişikliğe uğramaması.

4.Kıyas nassın hükmünü değiştirmemelidir. 

Kıyasla ilgili olarak bu bilgileri vermekle yetineceğiz. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler bu yazımızda kaynak olarak kullandığımız Zekiyyüddin Şa’ban hocanın İslam hukuk ilminin esasları ve H. Yunus Apaydın hocanın İslam hukuk usulü isimli eserlerine müracaat edebilirler. 

Özet olarak şunları söyleyebiliriz: Kıyas ehli sünnet uleması tarafından hüküm ifade eden bir delil olarak kabul edilmiştir. İmam Şafii (ra) kıyas hakkında şöyle der: “Her hadise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak olan hükmün yolunu gösteren bir delalet vardır. Meselenin açık hükmü varsa ona uymak gerekir. Eğer belirli bir hüküm yoksa, meselenin hak olan hükmüne götüren yolun delili içtihad ile aranır, içhihat ise kıyastan ibarettir.”

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız kıyas faaliyeti bu alanda mütehassıs ulema tarafından gerçekleştirilmeli, şartlarına, usulüne riayet edilmelidir. Aksi takdirde: “Allah(cc) buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.” Ayetinin mealinde olduğu gibi kişi kıyas yaparak yanlış bir hüküm verebilir ve bunun sonucunda ilahi rahmetten mahrum kalabilir.

 

Yazar: Sefa Afacan

 

Onun Soru Soran Bir Dili ve İyi Anlayan Bir Kalbi Vardır

''Onun Soru Soran Bir Dili ve İyi Anlayan Bir Kalbi Vardır'' - Salik-i İrfan

Sayı : 132 - Aralık 2018

 

''Onun Soru Soran Bir Dili ve İyi Anlayan Bir Kalbi Vardır''

 

Hamdolsun alemleri yoktan var eden Allahımıza… Rahman olan, Rahim olan, Kadir-i Mutlak olan Mevlamıza… Bizi insan kıldığı ümmeti Muhammed’e kattığı ve Hâcegân nispetine ulaştırdığı için ne kadar şükretsek azdır… Elhamdulillah…

Salat ve selamlar ise ümmetine çok harîs olan, Şahidimiz-Şefaatçimiz-Sahibimiz-Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) hazretlerine olsun. Onun her yanı nurdur. Bedeni nurdur, bakışı-sözü-fiili hasılı sünneti nurdur. O’nun nurundan nasipdar olmayı Cenabı Mevla hepimize lütfeylesin. 

Evet, muksirûndan (çok hadis rivayet eden ashabtan) paylaşımlarda bulunuyorduk. Ebu Hureyre (ra) hazretleri, Abdullah bin Ömer (ra) hazretleri, Enes bin Malik (ra) hazretleri ve Hazreti Aişe (ra) annemizin hayatlarından paylaşımlarda bulunmaya çalışmıştık. Bundan sonraki yazılarımızda da yine muksirûndan Abdullah ibni Abbas (ra) hazretlerinden bahsedeceğiz. Onun hayatından, ilminden, marifetinden, aşkından-muhabbetinden hisseyâb olmaya çalışacağız Cenabı Hak hepimizi müstefit eylesin. Onların ahlâk-anlayış ve yaşayışından bizlere de lütfeylesin, inşallah. 

Önce bu sahabelerin diğer sahabelerden neden daha çok hadis rivayet ettiklerini anlamak için şu alıntıyı yapmamız faydalı olacaktır: “Bu sahabilerin diğerlerinden daha çok rivayet etmiş olmalarının bazı sebepleri şunlardır:

1)Muksirûnun hemen hepsi çok genç yaşta, hafızalarının diri olduğu öğrenme çağlarında Hz. Peygamber’i (sav) idrak etmiş ve O’ndan sonra uzun bir süre, takriben 50 ila 80 sene daha yaşamışlardır. Asrı saadetten sonra meydana gelen olaylar, hadis rivayetine duyulan ihtiyacı artırmış, bu nedenle, geç vefat eden sahabilerden rivayet, önce vefat edenlerden daha çok olmuştur. 

2) Ashabın çoğunun değişik dünyevî meşgaleleri vardı. Muksirûnun bir kısmı genç ve bekar olduğu, bir kısmı da Suffa ashabından olduğu için (Mescid-i Nebevî’nin avlusunda bulunan suffada kalanların ihtiyaçları Rasulullah veya ashap tarafından karşılanıyor, onlar daha ziyade ilim ve ibadetle meşgul oluyorlardı) maişet meşgaleleri olmadığından, Rasulullah (sav) ile daha fazla beraber oluyorlar, böylece daha çok hadis duyuyor, öğreniyorlardı.

Ashabın, çok hadis rivayet ettiği yolundaki ithamına cevaben Ebu Hureyre (ra); Muhacirler pazarda, Ensar tarlalarda meşgul olurlarken kendisinin, boğaz tokluğuna Rasulullah’ın (sav) peşinden gittiğini, onların duymadıklarını duyduğunu söylemiştir.

Hz. Aişe (ra), Hz. Peygamber’in en genç hanımı; Enes (ra), 10 yıl boyunca O’nun (sav) hizmetçisi; Abdullah İbn Abbas (ra), amca oğlu ve hanımı Hz. Meymune’nin (ra) yeğeni; İbni Ömer (ra), genç bir delikanlı ve Efendimizin (sav) hanımı Hz. Hafsa’nın (ra) kardeşi; İbni Mesud (ra) ve Ebu Said (ra) suffa ashabından oldukları için bunların hemen hepsi genellikle Rasulullah’ın çok yakınında bulunma imkanına kavuşmuşlardır. Ayrıca bunlar, daha sonra da dünya işleriyle fazla meşgul olmadıklarından hadis rivayetine daha çok zaman ayırabilmişlerdir. Fakat, mesela, sört halife, devlet işleri ve harplerle meşguliyetlerinden dolayı rivayete onlar kadar zaman ayıramamışlardır. 

3)Ayrıca bu insanlar mizaç olarak öğrenmeye ve rivayete çok düşkün kimselerdir. Denilebilir ki hadis öğrenmek için Rasulullah’e en çok soru soranların başında bunlar geliyordu. (Sorularla İslamiyet-Akif Köten)

Abdullah ibni Abbas (ra) hazretleri, İbnu’l-Cevzî’ye göre 1660, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine göre 1696 hadisi şerif rivayet etmiştir. Çok hadis rivayet eden sahâbîlerden (müksirûn) biri olarak naklettiği hadislerin bir kısmını bizzat Hz. Peygamber’den (sav) duymuş, çoğunu ise Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Muâz, babası Hz. Abbas, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Zer, Hz. Übey b. Kâ‘b, Hz. Zeyd b. Sâbit ve diğer sahâbîlerden öğrenmiştir.

Muteber hadis âlimleri onun rivayet ettiği hadislere önem vermişlerdir. 75 hadisini Buhârî ve Müslim müştereken, 120 hadisini yalnız Buhârî, 9 hadisini de yalnızca Müslim tahric etmiştir. Ayrıca hadislerinin büyük bir bölümü Müsned’de yer almıştır. Kendisinden de 197 kişi hadis nakletmiştir. Çok hadis rivayet etmiş olmanın yanında hadis öğretimine de önem vermiş büyük bir sahabidir.  

İbn Abbas diye de meşhur olan Abdullah ibn Abbas hz., hicretten üç yıl kadar önce, müslümanlar Kureyş’in ablukası altındayken 619 yılında Mekke’de doğmuştur. Babası, Hz. Peygamberimizin (sav) amcası Hz. Abbas; annesi ise Hz. Hatice’den hemen sonra müslüman olan Ümmü’l-Fazl Lübabe’dir. Hz. Lübabe, müminlerin annesi Meymune’nin kız kardeşidir. Abdullah aynı zamanda Halid bin Velid’in teyzesinin oğludur. Abdullah’ın adını Peygamber Efendimiz (sav) koyarak, kendi terbiyelerinde yetiştirmişlerdir. 

Doğduğu zaman babası tarafından Hz. Peygamber’e götürülür ve duasına mazhar olur. Hicretten muaf tutulanlardan (müstaz‘af) olan annesiyle Mekke’de kalır. Babası Hz. Abbas (ra) da Medine’ye istihbarat gönderen bir konumdadır. İbni Abbas’ın hicretten bir süre sonra annesiyle birlikte Medine’ye göçtüğü şeklindeki rivayet yanında, babası Abbas’la birlikte fetih yılı (630) hicret ettiğine dair de rivayetler vardır. 

Medine’de Hz. Peygamber’in fiil ve hareketlerini öğrenmek arzusuyla onun yanında kalmaya çalışır, Peygamber’in zevcelerinden olan Hz. Meymûne (ra) teyzesi olduğu için bazı geceler Peygamber evinde konuk edilir. Peygamber’e karşı olan sevgisi, bağlılığı ve samimi hizmetleri sebebiyle onun takdirini kazanmış ve “Allahım, ona Kitab’ı öğret ve dinde mütehassıs kıl!” tarzındaki duasına nâil olmuştur. (Buhârî, İlim, 17; Vudû, 10)

Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat adlı eserinde Abdullah ibn Abbas’tan (ra) şöyle bahseder: “Rasul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hz. Abbas ve dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) bir perde (mülâet) altına alarak; “Ya Rabbi! Bu benim amcam ve babamın öz kardeşidir. Bunlar da onun çocuklarıdır. Onları bu perdeyle örttüğüm gibi, sen de onları cehennemden öylece koru.” deyip dua etti. Birden, evin damı ve kapısı ve duvarları “Âmin, âmin” diyerek duaya iştirak ettiler. 

Peygamberimiz (aleyhisselâm) zamanında Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısmını ezberlemiştir. Peygamberimiz (aleyhisselâm) vefât ettiği sırada Abdullah ibni Abbas 13 veya 15 yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i tamamen ezberleyip, Übey bin Ka’b’a (ra) ve Zeyd bin Sâbit’e (ra) ezberini arz edip dinletmiştir. 

İbn Abbâs’ın hayatını aktaran biyografi eserleri, erken yaşlardan itibaren onun ilme karşı aşırı istekli oluşu ve devamlı öğrenme bilinciyle hayatını sürdürdüğüne ilişkin örnekler verirler. Nitekim Hz. Ömer, İbn Abbâs’la ilgili olarak, “Onun soru soran bir dili ve iyi anlayan bir kalbi vardır.” demiştir. 

İbn Abbâs’ın bilgi ve zekâsının farkına varan Hz. Ömer’in, ashaptan önde gelen kimselerin içinde olduğu meclislere onu götürerek Kur’ân’la ilgili sorular sorması (Buhârî, 1992: Tefsir, 110) küçük yaşlardan itibaren bilgi bakımından güvenilir bir düzeye erişmiş olduğunu göstermektedir. Aktarıldığına göre Hz. Ömer, çetin meselelerle karşılaştığında da onun görüşüne müracaat eder, fetva isterdi. Tâbiînin önde gelen müfessirlerinden Tâvûs b. Keysân’a (ö. 106/724), “Sahabenin büyüklerini bırakıp şu çocuğa mı tabi oldun?” dendiğinde o şöyle demiştir: “Ben sahabeden yetmiş kişinin ihtilaf ettikleri hususları çözmek için İbn Abbâs’a müracaat ettiklerini gördüm.” (İbn Sa‘d, 2001: II, 316, 318)

 

Yazar: Salik-i İrfan

 

Sayfa 1 / 258

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort