
Akıl Bunun Neresinde? - Veysel ÖZSALMAN
Akıl Bunun Neresinde?
İçerisinde sayısız zerre ve kürenin deveran ettiği bu âlemde öyle bir varlık bulunmaktadır ki o bütün bir kainatın hülasası gibidir. O, sıfat-ı ilahiyenin birçoğundan nasibini almış, âlemde ne varsa bir parçası onun bünyesinde toplanmış, içi karanlık yıldızların kabuğundaki alevle yaptığı gibi değil de özünün nuruyla etrafını aydınlatmayı becerebilmiş olan insandır. Bu haliyle -bazen çukurların en dibine yuvarlansa da- cümle mahlukat içerisinde zirveye erişmek kuvvetine malik ve mecbur yegane varlık olagelmiştir. İnsanın kıymet-i harbiyesin en güzel izahlarından birisi Şeyh Galip’in:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
beytiyle ifade bulmuştur. Şimdi, olacak iş midir ki âlemin özü olan insan, kendisini diğer mahlukatla mukayeseye tutsun? Tutsun da kendisini etrafındaki sair mahlukattan ayıracak kuvvetlice bir delil göremesin… Cenabı Mevla’nın “O (Allah) ki, yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı.” (Bakara, 29) beyanına rağmen kendisini, kendi hizmetine sunulmuş şeylerden doğru düzgün ayırt edemesin… Acaba insan kendisine hizmet için yaratılmış varlıkların hizasında kalmaya neden bu kadar meraklıdır?
“Fazla tevazu kibirdendir.” sözünü hepimiz işitmişizdir. Ne tevazu ne de kibirle açıklanamayacak, olsa olsa ahmaklıktan zuhur edecek “insan akıllı hayvandır” herzesini de… Aristo’nun bundan aşağı yukarı iki bin üç yüz sene önce ortaya koyduğu bu büyük keşfiyle(!) güya diğer canlılarla aramızdaki farkı öğrenmiş olduk. Bununla ne anlatılmak isteniyor olursa olsun; duyulduğunda insanın huzurunu bozan, insanda kendisine sövülmüş hissi uyandıran bir ifade. Bugünkü Avrupa’nın ilham kaynağı olan fikir adamları ve onların insana bakışı işte bundan ibarettir. Acaba günümüzde insanın bayağı bir varlık olarak görülmesinin, hayatının hiçbir kıymetinin olmamasının ve insan gibi düşünüp “hayvan” gibi yaşamanın temelindeki fikirler bu ve benzerleri midir?
Şunu belirtmekte fayda var ki insanın diğer mahlukat karşısındaki büyüklüğünün iskeletinden yahut kuvvetinden kaynaklanmadığının farkındayız. Bu sebeple Cenabı Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olma şerefine sahip insanın, onu diğerlerinden ayıran, ona üstünlüğünü veren cevherin ne olduğunu sormak zorundayız. Bu suale verilecek ilk cevabın akıl olmaması gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü insanı diğer varlıklardan ayırt etmeye yarayan hususiyetler listesinin en tepesine aklı yazarsak maazallah Cenabı Mevla Hazretleri’nin bize “üflediğini” buyurduğu “ruhu” yazacak yer bulmayız. Bununla birlikte akıl elbette ki insanı hayvandan ayıran bir cevherdir. Ancak bunu insana hakaret ediyormuşçasına değil de, onun şerefine yakışır bir şekilde ifade etmek daha uygun olacaktır.
Bir adam düşünelim. Merkebinin sırtında yanımıza gelse ve bize “ben bu altımdaki bineğimin akıllısıyım” dese, onun hakkındaki fikrimiz ne olurdu? Herhalde “yanılıyorsun, en azından o böyle bir laf etmiyor” yahut “nerede sende o akıl” derdik. Sahi nerede o akıl? Yerlere göklere koyamadığımız, kendimizi diğer mahlukattan ayırırken kullandığımız biricik varlığımız, kimi zaman tapınma derecesinde yücelttiğimiz aklımız gerçekten nerededir?
Elbette bundan kastımız “işte buradadır” diye işaret edilebilecek mücessem bir varlığın ortaya konulması değildir. Bu sualden maksat akıl diye adlandırdığımız cevherin halk nazarında nasıl anlaşıldığını ve muhitini tespit etmektir. Bu tespitin ne işe yarayacağı meselesine daha sonra geleceğiz.
Akıl mefhumu halk arasında birçok şekilde kullanılmaktadır. Mesela tecrübelerinden aldığı dersle hareket eden adama akıllı denir. Aynı şekilde eşya ve hadiseler arasındaki ilişkiyi kavrama yeteneği de akıl olarak ifade edilir. Mümkün ve imkansız hadiselerin farkına varan çocuk da artık akıllı sayılır.
Akılla ilgili birçok tabir de dilimize yerleşmiştir. Mesela yaşın ilerlemesiyle aklında ilerlemeyeceğini anlatmak için “akıl yaşta değil baştadır” deriz. Kendisinden beklenmeyecek bir hareket yapan kişiye “aklın başında mı” diye sorarız. Çok korkunca “aklım başımdan gitti”, doğruyu fark edip bir yanlıştan döndüğümüzde ise “aklım başıma geldi” deriz. Bütün bu tabirler sanki biraz evvelki suâlimize cevap gibidir. Dilimize yerleşmiş haliyle aklın yeri adeta başımızdır.
Acaba gerçekten böyle midir? Aklın bedendeki muhiti başımız mıdır? Meselemizle alakalı ayetlere baktığımızda aslında durumun pek de öyle olmadığı seziliyor. Cenabı Mevla Kur’an-ı Kerim’de: “(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lakin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46) buyuruyor. Bir başka ayeti kerimede ise: “Onlardan seni (okuduğun Kur’an’ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik…” (En’am, 25) buyruluyor. Yine “…Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler…” (A’raf, 179) buyruluyor. Diğer benzer ayetlerde de görüleceği üzere düşünce, anlama ve kavrama gibi akla ait özellikler kalp için kullanılmış durumdadır. O halde akla en uygun mekan kalptir. Şimdi aklın göğsümüzdeki kalpte yahut başımızdaki beyinde olmasının ne fark edeceği sualine geçebiliriz.
Âlimlerin anlattıklarına baktığımızda imanın daima kalple ilişkilendirildiğini görüyoruz. Yine modern bir alışkanlık olarak düşünme, anlama ve kavrama gibi hususiyetleri de beynimize atfediyoruz. Yani kalp ve aklı birbirinden ayırıyoruz. Böyle olunca vücut devletinde ayrı iki merkez meydana gelmiş oluyor. İman meselesini kalpte, anlama meselesini kafada çözmeye çalışıyoruz. İşte bütün hayatımızı mahveden bölünme burada başlıyor. Evvela budayarak vicdani bir mesele haline getirdiğimiz imanı kalbimize sonra da anlama ve kavrama faaliyetlerinin tümü olarak kabul ettiğimiz aklı başımıza gönderip birbirinden ayırdığımızda ne anlamak için inanmak ne de inanmak için anlamak derdi kalıyor.
Kişinin kalbinin “evet” dediğine aklı “hayır” diyor. İnsan kendi içerisinde çelişkiler yumağı haline geliyor. Modern yaşama biçimiyle hayatımıza sonradan giren acayip tabirleri iyice incelemek lazım. Mesela günümüzde diziler ve evlilik programları gibi yayınların artmasıyla “aşk” yahut “mantık” evliliği gibi kavramlar türemiş durumda. Her ne kadar gerçek anlamlarında kullanılmasalar da bu tabirlerin gerisinde akıl ve kalbin ayrılığı net bir şekilde görebiliyoruz. Bu modern hayatın insanı parçaladığının, bütünlüğünü bozduğunun en güzel kanıtıdır.
Kalp ve aklı birbirinden ayrı iki merkez olarak kabul ettiğimiz anda bunlardan hangisinin diğerine galip geleceği problemi ortaya çıkar. En başta söylediklerimizi hatırlayalım. İnsan bu âlemin hulasası gibidir demiştik. Peki, bu âlem iki başlılığı kabul ediyor mu ki onun özü olan insan vücudunda iki ayrı otorite bulunsun?
İnsanın vücudunun ve hayatının tek merkezden yönetilmesi gerektiği zorunluluğu ve o merkezin neresi olduğu Efendimiz’in (sav): “Şunu da bilin ki, insan vücudunda bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün beden düzelir; o bozuk olursa bütün beden bozulur; azalar ona tabidir. Dikkat edin o et parçası kalptir.” hadisi şerifinden anlaşılmaktadır.
Dikkatlice bakacak olursak günümüzde akıl dediğimiz ve kalpten ayrı, müstakil olarak ele aldığımız şeyin aslında şehvetlerin toplamından başka bir şey olmadığını görürüz. “Aşk“ yahut “mantık” evliliği misaline dönecek olursak bunlardan birincisinin karşı cinsin güzelliğine ikincisinin ise maddi servete yönelmiş durumdaki şehvet olduğu ortadadır. Her zaman daha fazla kazanmanın yolunu arayan, her halükarda kendi menfaatini kollayan bir adama “ne akıllı adam” denildiği cemiyetimizin bozuk görüntüsü, bunun izahını epeyce kolaylaştırmaktadır. Kalp ve akıl müstakil varlıklar olarak kabul edilip, iman kalbe hapsedilerek sadece ve sadece vicdani bir mesela haline getirildiğinde, şehvetin de akıl zannedilmesi kaçınılmaz oluyor.
Cenabı Hak, cümlemizi o “et parçasını”düzelterek ahirete göçenlerden eylesin. Amin.
Yazar: Veysel ÖZSALMAN



