
Dil ve Afetleri: Mâlâyani - Şeb-i Vuslat
Dil ve Afetleri: Mâlâyani
Osman Bedruddin Erzurumî hazretleri mâlâyani ile ilgili olarak, Sohbetler isimli eserinde şunları aktarmaktadır:
Aleyhissalatu vesselam Efendimiz Hazretleri bir gün ashabı-ı güzin hazretleri ile otururlarken: “Şimdi kapıdan girecek kimse cennetliktir.” buyururlar. O sırada Abdullah b. Selâm hazretleri içeri girerler. Daha sonra sahâbe-i kiram hazretleri: “Ey Abdullah b. Selâm, sen ne ile bu nimete, bu şerefe nail ve mazhar oldun?” diye Abdullah b. Selâm hazretlerinden sual ederler. O da: “Ben âciz bir kulum. Fakat olsa olsa şu iki şey sebep ve vesilesiyle bu nimetin bana ihsan buyurulmuş olması düşünülebilir: Ben kat’iyyen mâlâyani bilmem, bir de bende bir kalb-i selim vardır. Belki bunların yüzünden bu nimet ihsan buyurulmuştur.” diye cevap verir.
Yine bir gün Lokman Hekim, bir cemaate riyaset ediyor, vaaz ve nasihatte bulunuyormuş. Beni İsrail ileri gelenlerinden biri oradan geçerken bu hali görmüş ve Hz. Lokman’a hitaben sorar: “Sen esasen bir kölesin. Ne yaptın da bu halkın riyasetine geçmek şeref ve nimetine nail oldun?” O da şu cevabı verir: “İki şeyle bu nimete mazhar ve nail oldum: Ben emanetim, kendimin emanet olduğunu bilirim ve mâlâyaniyi terk ettim.” Hülâsa, mâlâyani pek fenadır, bundan çok sakınmak lazımdır.
Hâce Hazretleri sohbetlerinde mâlâyani ile ilgili şöyle buyuruyorlar:
Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki; “Her kap içini terler.” Yani içinde ne var ise dışa o sızar. Kalbi de böyle tasavvur edecek olursak yani bir kap şeklinde düşünürsek içinde ne varsa onu terleyecektir. Eğer onda mâlâyani varsa, yani kalpte boş şeylere karşı arzu, istek, irade varsa ondan dışarı çıkacak şeylerde haliyle onlardır. Eğer kalpte kıymetli şeyler varsa dile onlar gelecek, hale onlar yansıyacaktır.
Vakitler nakitten daha kıymetlidir bizim için. Çünkü ömrümüz sayılı. Saniye saniye, nefes nefes ve bu nefesin hesabı bize sorulacak. Ömrünü vaktini nerede harcadığın sorulacak. Şu halde bu vakti değerlendirecek plan program projemiz yok ise Allah (cc) yardımcımız olsun. İşte bizler bunun için bu sohbet meclislerine devam etmeye gayret ediyoruz. Ölçülü itidalli plan program içine yaşayacağız. Buna din diyoruz. İbadette de bize emir olanı yapıp kendimizce ne artırıp nede eksiltmeden. Bu ölçüler dışında yaptıklarımız ibadet dahi olsa mâlâyanidir.”
Bazı rivayetlerde Hz. Lokman’ın (as) Hz. Davud’un (as) kölesi olduğu söylenir. Bir gün Hz. Davud, Hz. Lokman’a buyuruyorlar ki, benim için bir kurban kes. Bu kurbanın en mazarratlı, en yaramaz en yenmeyen, güzel olmayan yerini bana getir diye buyurur. Hz. Lokman kurbanı keser ve kurbanın dilini ve kalbini Hz. Davud’a getirir.
Başka bir gün Hz. Davud yine bir kurban kesmesini ister. Fakat bu kez kurbanın en güzel, en lezzetli ve en yenilmeye değer yerini kendisine getirmesini ister. Hz. Lokman gider emri yerine getirir ve kurbanı keser, kurbanın dilini ve kalbini efendisine getirir. Hz. Davud, Hz. Lokman’nın hikmet ehli bir insan olduğunu bildiği için ona sorar: “Ya Lokman! Anlatmak istediğin, vermek istediğin ders nedir?” Hz. Lokman şu hadisi şerifi anlatmak ister: “Kişinin kalbi doğru olursa, lisanı doğru olur. Lisanı doğru olursa imanı doğru olur. İmanı doğru olursa bütün muamelatı doğru olur. Kalbi fesat olursa dilinde yalan olur. Dili yalan olunca imanı yalan olur. İmanı yalan olanın da ameli batıl olur.”
Dil ile kalp arasında çok ciddi bir rabıta vardır. Sufiler derler ki dil kalbin tercümanıdır. Bazıları da derler ki kalp bir kazandır, dil onun kepçesi. Kazanda ne varsa kepçeye o gelir. İşte bu yüzden mâlâyaninin ciddi zararı var. Kalbin, farklı bir iradenin kontrolünde olması, menfi arzuların etkisine girmesi, işe yaramayacak, faydası olmayan sevgilerle dolu olması, gerçekleşmeyecek, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayal alemine dalması mâlâyanidir.
Vücudun emir komuta merkezi kalptir. Bilim teknik müspet ilimler insanı beyin merkezli olarak ele alır. Fakat şer-i ilimler ve İslam insanı kalp merkezli değerlendirir. Eğer kalpte mücahit bir komutan var ise o zaman vücut azalarının yapıp ettikleri şeylerde itidal üzeredir, ölçü üzeredir. “La ilahe illallah” zikri ile müthiş bir enerji ile hareket eder.
İmam Gazzalî de buyuruyor ki: Şunu iyi bil ki, senin en güzel halin, konuştuğun zaman dilini gıybet, dedikodu, yalan, mücadele gibi zikrettiğimiz bütün afetlerden korumandır. Bir de sana ve hiçbir müslümana zararı olmayacak mubah şeyleri konuşmandır. Fakat sen, ihtiyacın olmayan, gereksiz kelimeleri sarf edersen, onunla zamanını zayi etmiş olursun ve dilinle konuştuklarının da hesabını verirsin: değerli olanı feda edip karşılığında değersiz olanı almış olursun.
Eğer sen, konuşmaya harcadığın zamanı tefekkürde kullansaydın, çoğu zaman tefekkür ettiğin anda, Allahu Teala (cc) rahmetinin güzelliklerine ve büyük ihsanlarına nail olurdun. Hazinelerden bir hazine almaya gücü yeten kimse, onun yerine kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir saksı parçası alsa, apaçık zarara uğrayanlardan olur. Şüphesiz müminin susması tefekkür, bakışı ibret, konuşması da zikir olmalıdır. Rasulullah Efendimiz (sav) böyle buyurmuştur.
Kulun sermayesi vaktidir O, vaktini boş şeylere harcar ve ahiret sevabı elde etmezse, gerçekten sermayesini zayi etmiş olur. Bunun için Rasulullah Efendimiz şöyle buyurmuşlar: “Mâlâyaniyi (kendisine bir fayda vermeyen söz ve işleri) terketmek, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir.”
Hz. Ebû Zer el-Gıfârî (ra) anlatır: Allah Rasûlü (sav) bana: “Sana, bedene hafif, mizana ağır gelecek olan bir amel öğreteyim mi?” diye sordu, ben de, “Evet, öğret ey Allah’ın Rasulü!” dedim. Peygamber Efendimiz (sav): “O, susmak, güzel ahlâk sahibi olmak ve sana fayda sağlamayacak şeyleri terk etmektir.” buyurdu.
Tabiinden Mücâhid b. Cübeyr (ra) der ki: İbn Abbas’ın (ra) şöyle buyurduğunu işittim: Beş haslet var ki onlar bana, Allah için vakfedilmiş çok sayıda deveden ve atlardan daha sevimlidir. Bunlar şunlardır:
1. Seni ilgilendirmeyen şeyleri konuşma. Zira o fuzulîdir ve bundan dolayı günaha düşmeyeceğinden de emin değilim. Yerinde olmadığı zaman, seni ilgilendiren konuda da konuşma. Çünkü nice konuşanlar vardır ki, kendisini ilgilendiren konuyu yerinde söylemez, sonunda sıkıntıya düşer. Bizi ilgilendirmeyen sorular sormak da mâlâyani. Örneğin yolda birisiyle karşılaştın. Ona nereye gidiyorsun diye sormak gibi. Belki söylemek istemiyor. O kişiyi zor durumda bırakmış oluruz hem de aldığımız cevap belki de bizim gönlümüzü bozacak.
2. Yumuşak huylu olsun ahmak olsun hiç kimseyle mücadele etme. Çünkü yumuşak huylu olan sana kalbiyle buğzeder; ahmak ise diliyle eziyet verir.
3. Arkadaşın yanında yokken onu, senin hakkında söylendiğinde hoşlanacağın sıfatlarla kendisini an. Arkadaşının, senden affetmesi hoşuna gidecek şeyleri, sen de ondan affet.
4. Arkadaşının hangi davranışı hoşuna gidiyorsa, sen de ona öyle davran.
5. Yaptığı iyiliğe mükâfat alacağını, kötülüğe de ceza göreceğini bilen bir kimsenin ameli gibi amel et.
Mâlâyani, kendisiyle hiçbir hedef gözetilmeyen, iş olsun diye, lâf olsun, vakit geçsin, ömür tükensin diye yapılan boş konuşmalar ve faydasız işlerdir. Ayrıca mâlâyani sadece boş konuşmak anlamına gelmez. Geniş manada mâlâyaniyi, İslâm’ın insana getirdiği mesuliyet telakkisi çerçevesinde anlamak daha uygun olur. Kalb, dil, göz, kulak, akıl, hayal gibi bütün organlarının amellerinden hesaba çekilecek olan insanın, bu hesapta terazinin sevap kefesine girmeyecek şeylerden kaçınması gerekir. Böyle bir mâlâyani anlayışı, kişiyi hayal kurarken bile iradeli davranmaya, faydalı işler hayal etmeye, hayır aramaya ve bu alışkanlığı kazanmaya sevk eder.
Furkan Suresi 72. ayeti kerimesinde mealen şöyle buyrulmaktadır: “(O kullar) Yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.” Evet mâlâyaninin bütün türlerinden Allah’a sığınıp, öyle ortamları tercih etmeyip, velev ki maruz kaldık orayı terk etmeliyiz.
Hasan-ı Basri (ra): “Alluhu Teala’nın bir kuldan rahmetini uzaklaştırdığının alameti onu mâlâyani ile meşgul kılmasıdır.” demiştir. Mâlâyani, konuşmada daha çok olur.
Evet, mâlâyaniye panzehir olarak; gönlümüz Hak Teala’nın aşkıyla, zikriyle ve hizmetiyle her daim meşgul olsun ki dilden de istenmeyen hasletler çıkmasın. Dert sahibi olan yani hasta olduğunu kabul eden insan hedefi olan insandır. Hedefe kitlenen insandan da mâlâyani olmaz olsa bile hemen istiğfar eder.
“Hâcegân yolu talim, tatbik ve tebliğden ibarettir.” buyruldu. Yani öğren, hayatına geçir, yaşa ve insanlara anlat, paylaş. Bu üç umdeyi ciddi anlamda yapmaya gayret edersek biiznillah mâlâyaniye zaman da bulamayız, gönlümüz de buna izin vermez. Rahatsız olur bizi uyarır inşaallah.
Anlatımımızı bir hikâyeyle bitirelim.
“Bir gün padişahın huzuruna bir adam getirmişler...
Adamın bir hüneri varmış. 10 adım öteden fırlattığı ipliği, 10 adım ötedeki iğnenin deliğine geçiriyormuş. Bunu başarmak için tam 40 yıl çalışmış.
Padişah; “Göster bakalım hünerini” demiş...
Adam iğneyi bir sehpaya saplamış, sonra 10 adım geriye gitmiş ve ipliği fırlatmış. İplik iğnenin deliğinden geçmiş...
Padişah; “Tekrarla, tesadüf olmasın yoksa.” demiş.
Adam tekrarlamış, yine tam isabet...
Padişah ne kadar tekrarlattıysa, iplik yine hedefini bulmuş...
Padişah vezirini çağırmış ve “Şu adamı ödüllendirin” demiş...
“100 altın verin 100 de sopa vurun”...
Adam; “Aman padişahım bu nasıl ödül?” demiş...
Padişah da cevabını vermiş: “100 altın hünerin için, 100 sopa da böyle lüzumsuz bir işe yıllarını harcadığın için.”
Yararlanılan Kaynaklar:
Dil Belâsı, Hüccetü’l İslam İmam Gazzalî, Semerkand Yayınları, 2011.
Gülzâr-ı Sâminî Sohbetler I-II, Osman Bedrüddîn Erzurûmî, Marifet Yayınları, 2009.
Yazar: Şeb-i Vuslat



