Gülzâr-ı Hâcegân
BİLMEDİĞİN ŞEYİN ARDINA DÜŞME
Peygamber Efendimiz (sav) bir gün ashabıyla otururlarken huzuruna bal getirilmiş. Hz Peygamber (sav) orada bulunanlara ‘Bu nedir?’ diye sormuş. Herkes ‘Baldır ya Rasûlallah.’ demiş. Hz. Ali Efendimiz (ra) ise parmağını bala bandırıp ağzına götürüp balı tattıktan sonra ‘Baldır ya Rasûlallah.’ cevabını vermiş. Bu durum Peygamberimiz’in (sav) hoşuna gitmiş ve ‘Doğrusunu Ali söyledi.’ buyurmuş.
İnsanlar yakînen şahit olup görmedikleri, ayrıntılarını idrak etmedikleri bir olayı ancak yüzeysel olarak bilebilirler. Bu biliş ise eksik ve yetersiz bir biliştir. Bu bilgi noksanlığından, dikkatsizlik ve ön yargıdan, olayın bütününe vakıfiyetsizlikten dolayı yanlış zanlara kapılabilirler. Böyle olunca da hüküm vereceği meselede yanılırlar.
Hadîs-i Şerifte buyruluyor ki:
"Zan ile hüküm vermekten sakınınız. Zira zanda bulunmak sözlerin en yalanıdır." (1) Mümin, kesin bir bilgiye dayanmayan, kendisine bir fayda sağlamayan, kendisini sorumlu duruma düşürecek şeylere ne kulağını vermeli ne gözünü çevirmeli ne de gönlünü onlarla meşgul etmeli... Allahü Teâlâ’nın insanlığa lutfettiği ve her saniyesinin ayrı bir değeri olan bu hayat, böylesine değersiz ve lüzumsuz şeylerle hebâ edilecek, fütursuzca, nefsin arzuladığı gibi harcanacak bir hayat olmamalıdır. Çünkü o bize, Hakk’ın büyük bir emanettir.
Kişiliği tam oturmamış kimseler, üzerlerine düşmeyen gereksiz işlerle meşgul olmaktan büyük haz duyarlar. İmanî olgunluğa ermiş akıllı kimseler ise kendi kusur ve eksikliklerini düzeltmeyle meşgul oldukları için, başkalarının ayıp ve noksanlarını araştırmaya vakit bulamazlar. “Fakat siz (Ey insanlar!) dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ki ahiret daha hayırlı, daha kalıcıdır.” (2) Âyeti gereğince, herşeye ancak hakettiği kadar vakit ayırıp değer verirler.
Yine Cenab-ı Hak İsra Sûresi 36.ayette meâlen şöyle buyurur: “Bilmediğin şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” Kesin olarak bilmediğimiz ve sağlıklı olduğuna kanaat getirmediğimiz şeylerin ardına düşmememiz tavsiye ediliyor bizlere. Bu, söylenen bir söz, aktarılan bir haber, yorumlanan bir olay, yahut da inançla ilgili bir mesele de olabilir.
Aynı zamanda âyet bizlere sû-i zannı, tecessüsü, yalan sözü, yalancı şahitliği, iftira etmeyi, körü körüne ve bilgisizce başkalarını taklit etmeyi de yasaklamaktadır.
İnsanlar hakkında sadece duyduklarımız veya gördüklerimizle hükmetmek doğru olmaz. Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu iyice araştırın.” (3) diye buyrulmuyor mu? Tahmînî ve zanna dayanarak hareket edenlerin hayal kırıklığı ve hüsrandan başka varacakları bir son var mıdır? Zan, şüphe, dedikodu ve evham ile başkalarına iftiradan uzak durmalı Müslüman. İnsanların gizli hallerini araştırarak ortaya çıkarmak, özel hayatlarına burnunu sokmak ve kişilikleri hakkında ileri geri konuşmak kâmil bir insanın ahlakî vasıflarından değildir.
“Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” buyruluyor âyetin devamında. Âzâlarımızın hepsi bizlere birer emanettir ve insan bu emanetten sorumludur. İnsanın uzuvlarından her biri fiil ve davranışlarından hesaba çekilecektir. Kalp, inandığı, düşündüğü, planladığı ve yapmaya azmettiği şeylerden; göz gördüğü, kulak duyduğu şeylerden sorguya çekilecektir.
Mümin, sadece bilgisi olduğu konuda konuşmalı, bildiğini, gördüğünü ve duyduğunu söylemelidir. Mümin, zanna göre hareket edemez.
Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri’nin, Üftâde Hazretleri’ne intisabı bu konuda dikkat çekicidir:
Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, Üftâde Hazretleri’nin dergâhına gitmektedir. Dergâha yaklaştığı sırada atının ayakları, kayalara saplanır. Atını oracıkta bırakarak hedefine yaya olarak yürümeye devam eder. Dergâhın yanıbaşındaki tarlada üstü başı yırtık sökük dervişler çalışmaktadırlar. Hüdaî’nin gözleri Üftâde’yi aramaktadır.
Karşılaştığı ilk dervişe:
-Allah’ın selâmı üzerine olsun ey derviş! Ben, Bursa kadısıyım! Var git, geldiğimi söyle Üftâde Hazretleri’ne, onu göreceğim! der.
Yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra:
-Üftâde benim, evladım! der.
Hüdaî Hazretleri:
-Hadi ordan, diyerek adamı alaya alır... Çünkü o, tarlada güneşin altında müridleriyle birlikte çalışan, böylesine sıradan, böylesine sefil görünümlü bir Üftâde beklememektedir. Ona inanmaz, kendisini kandırdığını sanır. Haline güler... Bilmez ki karşısında çalım satıp büyüklük tasladığı zat, ilerde gözlerinin nuru, Hakk’a varış kapısı olacak o büyük insandır...
Allah bizleri daima güzel düşünen, iyi niyet ve maksat içinde olan, bilmediği şeyin ardına düşmeyen, olaylara hep hüsn-ü zan ile yönelen kâmil insanlardan eylesin. Âmin...
Dipnotlar:
1-Sahih-i Buhari
2-A’lâ,16-17
3-Hucurat, 6
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2009 TEMMUZ SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR
DOSTUN DOSTLUĞUNA ERMEK
Dervişin biri Bâyezîd-i Bistâmî’ye (ks) sorar:
- Beni Allah’a ulaştıracak en güzel amel, O’na varan en kestirme yol nedir? Hazret cevap verir:
-Allah'ın velî kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o âriflerin kalplerine saniyede yetmiş defa nazar eder. Allah onlardan birinin kalbinde senin adını görürse eğer, seni de sever, bağışlar ve kendisine dost edinir.
Allah dostlarının gönlüne girmek, onlar tarafından sevilmek Allah’ın yakınlığına ermenin en kestirme yoludur. İmanın tahkike ermesi, amellerin sâlihleşip ahlâkın güzelleşebilmesi ancak onların manevi terbiyesine girip irşâd olmakla mümkündür. Tahkiki imana yalnız ‘kitaplarla’ erişilebilseydi, günümüz ilahiyat fakültesi mezunu her şahıs en kâmil imana sahip olurdu. Sâlihlerin, sâdıkların, fazilet erbâbının çevresinden ve onların sohbetlerinden uzaklaşıp satırların arasında kalmak, gönlü kuraklaşan topraklara çevirir, vicdan ufkunu karartır, bakış açısını daraltır…
Kelâm-ı kibârda buyrulur:
“Neye yönelirsen o olursun
Neyle meşgul olursan onunla kalırsın…”
İyilerle beraber olursan eğer sen de tıpkı onlar gibi ‘iyi’leşirsin. Sabrı öğrenirsin, şükrü öğrenirsin, zikri ve tevekkülü öğrenirsin.
Hâce Hazretleri’nin (kuddise sırruh) buyurduğu gibi: “İyi insanlar bir mektep gibidir. İnsanı eğitir, öğretir.”
Âyet-i Celîle’de: “Kûnû mea’s-sâdikîn” (1) Sâdıklarla beraber olun! buyrulur.
Vücudumuzun her azasında bir irade vardır. Yalnız kalbimizde irade yoktur. Kalbimiz çevresinden gelen telkinlere karşı her zaman temayüllüdür. Gönlümüzü mâsivânın etkisinden kurtarıp hayra yönlendirebilmemiz için sadık, sâlih ve ârif kimselerle ünsiyet kurup, onların dostluklarını kazanmaya ihtiyacımız vardır.
Arapçada “nâs”(avam, insanlar) kelimesi “ne-se-e” (unutmak) kökünden gelir. “Yâ-sîn” in muhatap aldığı “İnsan” kelimesi ise “ünsiyet” ten gelir. Kalplerin temayülünü, yakınlık ve istifadesini ifade eder. İşte ehlullâhtan alacağımız fayda, onlara duyulan bu ünsiyet ve muhabbet kararıncadır. Yoksa sadece ‘mekân’ birlikteliği insanı murâd edilen neticeye ulaştırmaz.
Kelâm-ı kibarda buyrulur:
“Dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yani muhabbet neticesinde sevilenin her hâli, sevgisi nisbetinde sevene sirâyet eder.”
Doğruluktan gâfil, dünya ehli ve aceleci insanlarla beraber olup ünsiyet kurduğumuzda ise fikrimizi bozup gönlümüzü karıştırırlar. Çöplerin biriktiği mekânların üzerinden geçip gelen bir rüzgâr, oraların çirkin kokularını da alarak etrafa yayar ve ruhları daraltır.
Reşahat’ta bir menkıbe anlatılır:
“Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün sohbet meclisinde iken gönlünde bir dağınıklık, ağırlık duyar. Bir türlü kendisini toplayamaz. Orada bulunanlara sorar:
- Hele bir bakın meclisimizde yabancı biri var mıdır?
Meclisi ararlar, tararlar yabancı bir kimse bulamazlar. Fakat Bâyezid-i Bistâmî ısrar eder:
-Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olmasaydı, gönlümde bu perişanlık olmazdı, buyurur.
Tekrar araştırırlar ve bakarlar ki orada fâsık ve gâfil diye bilinen bir insana ait asâ vardır. O asâyı dışarı çıkardıklarında Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin gönül huzuru yerine gelir..
Allah’ın dostu olan sâlih ve ârif kimseler, gönüllerindeki muhabbet ve aşkı sohbetlerine taşırlar. Kalplerinde bulunan o nûru onları dinleyen cemaate yansıtırlar… Bunun sonucunda gönüller feyz ve hakikat nûru ile dolar. Sıbğatullah’a (Hakk’ın boyasına) boyanırlar.
Ğavs Hazretleri (ks) muhabbetin insandan insana sirâyet etmesini hoş bir Anadolu ifadesiyle ‘uyuzlu keçilerin derdine’ benzetir ve şöyle buyurur: “Bizim ihvânımız uyuzlu keçilere benzer… Sürtündükçe birbirine, o uyuz hastalığı bir diğerine geçer.” İşte aşk ve muhabbetin birimizden diğerimize geçmesi tabiri caizse eğer ‘iyilere, aşk ve vecd sahibi kimselere çok sürtünmemizle’ mümkün. Birlikte vakit geçirmeyle, sohbetlerine iştirak edip içten yönelmemizle…
Kişi gönlünde meskûn bulunanla değerlidir. “Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (2) buyuruyor Allah Rasûlü.(sav) Kalbini hangi sevdalara salarsan, hâlinle hangi sevgileri beslersen Hak katında itibarın da o nispette olur.
İmâm-ı Rabbânî (ks) “Hiçbir amelimin Hak katında kabul olunduğunu ve benim yüzümü rûz-i mahşerde aydınlatacağını ümit etmiyorum. Hiç birisine güvenim yoktur. Yalnız tek bir amelim vardır ki onun hürmetine Rabbimin rahmet edip beni bağışlamasını ümit etmekteyim. Ve o amelim de Hak dostlarını sevmemdir. Onların muhabbetini gönlümde barındırmamdır.” buyuruyor.
Bu İmâm-ı Rabbâni (ks) Hazretleri’nin hiçbir amelinin Hak nazarında kabul edilmediği anlamına gelmiyor. Öyle olsaydı eğer hâlâ onun vecizelerine buralarda yer vermez, adından söz ediyor olmazdık. Ya da onca Müslüman her gün Fatihalar okuyup ervâh-ı şerîfine hediye etmezdi… Onun bize vermek istediği mesaj, hiçbir amelin Rabbimiz indinde kendi zât nûrunun tecelli ettiği evliyaullaha duyulacak sevgi ve muhabbetin yerine geçemediğidir. Ya da onun kadar rahmet-i ilahiyi cezbetmediğidir…
Aşktan gayri bu dünyayı çekilir kılan, dostluktan başka bu hayatta insanı mutluluğa ulaştıran bir şey var mıdır? Olsaydı Bilâl-i Habeşî (ra), Hazreti Peygamber (sav) dünyasını değiştirdiğinde bu yangına dayanamayarak Medine’yi terk edip gider miydi? Ya da aynı olayı hazmetmekte zorlanan Mü’minlerin Emiri’ni "Resûlullah ölmedi, öldü diyenin boynunu uçururum." diye çaresizliğe sürükler miydi?
Bakınız yine Hz. Ömer (ra) bu çaresizliğine çare olarak neye işaret buyuruyor: “Resûlullah bu dünyadan ayrıldıktan sonra hayatta hiçbir şey bana zevk vermez olmuştur… Yalnız iki şey var ki onlar müstesna. Birincisi, uzun ve sıcak yaz günlerinde oruç tutup uzun kış gecelerinde sabaha değin ibadet etmektir. İkincisi ise, Allah dostlarının, Allah erlerinin muhabbet ve sevgileridir...”
Hak dostlarının gönülleri, beşeriyete rahmet yağmurlarının sunulduğu necât bahçeleri gibidir. Kendilerine muhabbet gösteren ham gönüllerin, pâyelerine bî-çare düşen hasta kalplilerin ellerinden tutarak kaldırıp onları birer inci sedefi yapmaktan uzak kalmazlar.
Yeter ki insanlar içlerindeki bu yokluğun, yoksunluğun idrâkine varıp gönül aynalarını bir teslimiyet ve itaat huzuruyla ehlullaha döndürebilsin…
Her gelen geçenden adres sorulmaz
Kıyamsız bigânelerin kâdesi olmaz
Mürşidsiz, rehbersiz Mevlâ bulunmaz
Kendini yine kendinde bul deli gönül
Hâce Hazretleri (kuddise sırruh)
Cenâb-ı Hak cümlemizi bu dünyada dostlarının gönlüne girebilmeyi, âhirette de yine onlarla beraber haşrolabilmeyi nasib eylesin… Âmin!
1- Tevbe-119
2- Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2009 HAZİRAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR
KADININ EVİ GÖNLÜNÜN AYNASIDIR
Esmâ binti Yezid, (ra) Rasûlullah (sav) Efendimiz’in huzuruna gelerek müşküllerini rahatlıkla arz edebilen, açık sözlü, konuşması düzgün, hitabeti etkili bir hanım sahâbîdir...
“Hatîbetü’n-nisâ (Hanımların hatîbi)” lakabıyla anılan, edep ve hayânın dini öğrenmeye mâni olmayacağını kavramış ve utangaçlık göstermeden ilim öğrenme gayretinde olan bir hanım. Medîneli hanımlar da Rasûlullah’a (sav) bir şey soracakları zaman onu temsilci olarak gönderirlermiş.
Yine bir gün sahabeden bazı hanımlar bir toplantı esnasında kadın ve erkeklerin fazileti hakkında anlaşmazlığa düşerler. Kimisi erkeklerin cihada katılmak, cuma namazını kılmak, cenazelerde bulunmak gibi sebeplerle kadınlardan daha üstün olduğunu iddia eder. Kimileri de erkeklerin gerisinde kalıp onların mallarını ve evlatlarını korudukları, temizlik ve yemeklerini yapıp eşlerinin meşru olan tüm isteklerini yerine getirdikleri için fazilette denk olduklarını iddia ederler. Bunun üzerine yine Hz. Esma’yı temsilci seçerler ve Rasûlullah (sav) Efendimiz’den bu konuyu aydınlatmasını rica etmesi için gönderirler. O da Peygamberimizin huzuruna vararak halini arzeder,
-Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah! Ben sana hanımların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbine iman ettik…
Biz kadınlar evlerimizde oturmakta beylerimizin isteklerini yerine getirmekte ve çocuklarımızı büyütmekteyiz. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstün kılındınız. Daha önemlisi de Allah yolunda cihad etmek gibi bir fazilete nail oldunuz.
Bir erkek hac veya umre için ya da düşmanla savaşmak üzere yola çıktığı vakit, biz geride mallarını korur, iplik eğirip elbiselerini temizler ve dikeriz. Çocuklarını büyütürüz.
Bu hizmetlerimizle biz de erkeklerin kazandığı hayır ve sevaba ortak olamaz mıyız? diye sorar.
Rasûlullah (sav) Efendimiz, Hz. Esmâ’nın sözlerini dikkatle dinler. Fikirlerini ifade konusundaki açık sözlülük ve zekâsını takdir ederek yanındaki sahabelere:
-Siz daha önce bir kadından, dînî konularda bundan daha güzel, daha veciz bir soru işittiniz mi?” diye buyurur, sonra da onun şahsında bütün mü’min hanımlara şu müjdeyi verir :
“Ey hanım, dinle ve seni buraya temsilci gönderen hanımlara da iyice anlat! Bir kadın kocasıyla güzel geçinip onun hoşnutluğunu, rızasını kazanırsa bu saydığın üstün amellerin hepsine denk bir iş yapmış olur. Yani aynı sevabı elde eder.”
Hz. Esmâ sevinçle oradan ayrılır. Büyük bir neşe içerisinde Efendimiz’den duyduklarını hanım sahabelere aktarır. Bu müjdeli haberden dolayı adeta bayram yaparlar.
Hanım sahabelerin gönüllerini meşgul eden bu mesele, zaman zaman bizlerin de gönüllerini meşgul eder olmuştur. Onlar da gün gelmiş tıpkı bizler gibi ev işleri ve çocukların bakımı sebebiyle Allah yolunda hizmet etme imkânından mahrum kaldıklarını düşünmüşler. Eşlerinin daha fazla ibadet, infak ve sohbetlerde bulunma sebebiyle kendilerini geçtiklerini, oysa kendilerinin ev işleri ve çocuk terbiyesiyle âdeta evde mahsur kaldıklarını, hiçbir hizmete ve sevaba ulaşamadıklarını dile getirmişlerdir.
Bir hanım her şeyden önce evinin sultanı, kendisine muhtaç olan çocuklarının anasıdır. Öncelikli hizmetlerini aksatarak ya da yarıda bırakarak koştukları bütün hayır ve hasenatlar, onları umdukları berekete ulaştırmayacaktır. Her varlık yüce Rabbimizin yarattığı yerde ve konumda değerliğidir.
Kadın da hizmet etmeli, infak etmeli, bolca nafile ibadet yapmalı ama eşinin, evinin çocuklarının hizmetlerini aksatarak değil… Hemen itiraz gelir: “O zaman benim gücüm sadece farz ibadetlerimi yerine getirmeye yetiyor, çocuklarım küçük sürekli peşlerinde koşuşturup duruyorum.” İşte Medineli hanımlar tam da böyle bir mesele için göndermişlerdi Hz. Esmâ’yı Peygamberimize… Peygamberimiz’de (sav) ne güzel cevap vermişti onlara. Eşinin, evinin ve çocuklarının hizmetini gördükçe onları kimseye muhtaç etmeyip gönüllerini hoş ettikçe Allah’ın da onlardan hoşnut kalacağını ve yaptıkları her bir işin ibadet yerine geçeceğini müjdelemiştir.
Efendim Hazretleri “Bir hanımın evi gönlünün aynasıdır.” buyurmaktadır. Zahirden batına bir köprü vardır. Evdeki düzensizlik, uyumsuzluk ve pasaklılık gönlün yansımasıdır. Bir hanım evinde ne kadar titiz, düzenli ve uyum içerisinde olursa, iç âleminde de o denli huzuru yaşar. Sadece kendisi yaşamakla kalmaz, ailesine de bu huzur ve saadetten hisse çıkarır. Allah’ın bizlerden razı olması, aile efradımızın razı olmasından geçer.
“Evdeki şeyhiniz eşinizdir.” buyrulmuş. Bir kadın, eşinin memnuniyetinin yollarını arayıp bulmalı, onun rızasını kollamalıdır. “Eşleriniz rızâ-i ilâhi için evden ayrıldıkları vakit dönünceye kadar yokluğuna sabredip gazap etmezseniz eğer, gittikleri yerden, ettikleri hizmetten aldıkları feyiz ve bereketi sizlerle paylaşır, ona hissedar olursunuz.” buyrulmaktadır. Yine: “Esnaf güneşli bir günde nasıl sandalyesini dükkânının önüne çıkararak güneşe karşı oturur, onu seyreder, sıcaklığının tadını çıkarırsa; birbirleriyle uyum halinde olan eşlerin muhabbetini de ben öylece seyrederim.” buyurarak mutlu, huzurlu bir ailenin ilâhi rahmeti nasıl celbettiğine işaret etmektedir. Eşlerimiz bizden memnun kalmadıkça Rabbimiz’in
memnuniyetini arzu etmek beyhude bir çaba olacaktır.“Kocası kendisinden razı olarak vefat eden kadın, cennete gider.” (1) buyurmuş Peygamberimiz (sav). Ancak, daha önce de dile getirmiştik, Allah’a isyan noktasında eşe itaat caiz değildir, bir erkek hanımının doğal haklarını elinden alamaz, ilim öğrenmesini engelleyemez ya da onu farz olan herhangi bir ibadetinden alıkoyamaz.. Buna hakkı yoktur, bu ona zulüm olur.
Kendini ilim, sohbet ve zikirle besleyen bir Müslüman hanımın en önemli vazifelerinden biri de hayırlı evlatlar yetiştirmektir.
Evlatlarımız da Allah’ın bizlere birer emanetidir. Cenâb-ı Hak onları İslam fıtratı üzerine yaratmış ve ana babaya teslim etmiştir. Ana babayı o evlatlarla mesul tutmuştur. “Evinde çocuğunun terbiyesiyle meşgul bulunan müslüman kadın cennette benimle beraberdir.” (2) buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav). Bir müslümanın evladı ibadet edince kazandığı sevap kadar ana babasına da verilir. Bir kimse çocuğuna fısk ve günah bir şey öğretirse, bu çocuk ne kadar günah işlerse ailesine de o kadar günah yazılır.
Hani bir menkıbe anlatılır ya; bir gün Hz. İsa (as) mezarlıktan geçerken bir adamın kabirde azap içinde olduğunu görür.
Sonra tekrar döndüğünde ise aynı adamın azabının hafiflemiş olduğuna şahit olur ve Rabbine sorar:
- Ya Rabbi! Biraz önce bu kişi büyük azap içindeydi, şimdi ise azabı hafiflemiş. Bunun sebebi nedir? Allah-ü Teâlâ (cc) da:
- Ey İsa, bu kulum dünyadan ayrılmadan önce beşikte bir evlat bırakmıştı. Bunun hanımı çocuğu büyütüp ilim öğrenmeye gönderdi. Çocuk da “Eûzü Besmele” çekmesini öğrendi. Bu kulumun evladı dünyada benim adımı zikrederken benim adımı anarken ben ona nasıl azap edebilirim? diye buyurur.
Çocuklarımız bizim için bu dünyada ya sadaka-i cariye, ya da seyyie-i cariye olarak kalacaklardır. Onlar dünyaya dokunulmamış bembeyaz bir sayfa olarak gelir. İlk müdahaleyi yine biz anne ve babası yaparız. kaliteli bir Müslüman olarak yetiştirmeye gayret etmek, kalbine muhabbetullahı yerleştirmeye çalışmak, onları helal lokma ile helal rızık ile besleyebilmek, üzerinde titrememiz itina göstermemiz gereken hususlardandır. Midesine giren her lokma o çocuğun hissiyatına tesir edecektir. Yediğimiz içtiğimiz her şey hissiyatımızı ya hayra doğru yönlendirir ya da yozlaştırıp bizleri nefse meylettirir.
Çocuklar ana babayı taklit meyliyle büyürler. Eğer mükemmel bir evlat yetiştirmek istiyorsak, bu kemali elde etmede öncelikle kendi eksikliklerimizi düzeltme gayreti içerisine girmeliyiz. Örneğin münakaşalı, kavgalı bir ortamda büyüyen çocuk elbette ki huysuz olacaktır. Bundan dolayı ana babaların çocukları yanında en ufak bir münakaşaya bile girişmemeleri gerekir. Aksi takdirde o evlada kötülük etmiş olurlar. İstatistiklerde görülür; kavgalı, geçimsiz ve uyumsuz ailelerde yetişmiş olan çocuklar genelde hep en problemli ve en başarısız çocuklardır. .
İşte böylesi bir bilinç içerisinde, ailelerdeki huzur ve saadeti temin adına hanımlara büyük vazife düşmektedir. rıza-i ilâhiyi umarak dışarıdan bakıldığında ‘Bu erkek evinde mesuttur.’ dedirtecek kadar eşiyle uyum içerisinde olan, çocuklarının hayırlı birer evlat olarak topluma kazandırılması için çaba sarf eden, sorulduğunda onu tanıyan herkesin yüzünü gülümsetebilen Müslüman bir hanımefendinin attığı her adım ibadet, aldığı her nefes zikir hükmünde değil midir?
DİPNOTLAR
1- Tirmizi
2- El-Câmiu’s-Sağir
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2009 MAYIS SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR
ŞEYTAN İNSANIN DAMARLARINDA KANIN DOLAŞTIĞI GİBİ DOLAŞIR
Peygamber Efendimiz (sav), mescidlerinde itikâf buyururlarken Safiyye validemiz (ra) O'nu ziyarete gelir. Ziyaret sonrası, Safiyye validemiz (ra) dönüp giderken Peygamber (sav)
ayağa kalkar ve mescidin dışına kadar hanımına eşlik eder.
Bu sırada iki sahabi hızla oradan gelip geçmektedir. Onlardan birisi Üseyd b. Hudayr, diğeri de Abbad b. Bişr'dir. Efendimiz (sav), onlara 'Olduğunuz yerde kalın' diye emreder. Sonra da Safiyye validemizin yüzünden nikabını açarak 'Bakın, bu hanımım Safiyye'dir' der. Sahabe efendilerimiz 'Estağfirullah Ya Rasûlallah, senin hakkında da sû-i zan mı edelim?' dediklerinde, Allah Resûlü: 'Şeytan, insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır' buyururlar. (1)
Nakledilen bu hadisenin inceliklerini ele aldığımızda, ilk olarak fedakâr validelerimizin sadıkane hizmet ve muhabbetleri çıkmaktadır karşımıza. İtikâfta bulunan Allah Rasûlü’nün hizmetini yerine getirmede nasıl da bir titizlik ve hassasiyet içindedirler... Mescide gelip O’na yemek getirip varsa ihtiyaçlarını giderirlermiş. Dikkatimizi çekmesi gereken husus, bu esnada Allah Rasulü’nün evde değil de dışarıda olmasıdır. Eşi evde bulunduğu halde hizmetini aksatan ya da yemeğini ihmal eden hanımlar, ayrı bir ders çıkarmalıdır bu olaydan…
Peygamber’in (sav) bu hizmet mukabilinde hanımı Safiyye’ye gösterdiği vefa ve sadakat ise ‘feminizm hastalığı’ ile kadın hakları adına çıngar çıkaranlara örnek mahiyetindedir. “Şayet sen olmasaydın ben bu âlemleri yaratmazdım” sırrına mazhar olan Peygamber (sav), sırf hanımını yolculamak adına yerinden kalkmakta ve ona mescidin dışına kadar refakat etmektedir. Bu hizmetini, bu çabasını karşılıksız bırakmak istememektedir. Yapılan bir hizmet karşılığında bir erkeğin hanımına teşekkürlerini sunması, gönüllerden ağırlığın kalkmasına, bedenlerden yorgunluğun gitmesine sebep olur. “Sizin en hayırlınız eşlerine en güzel davrananınızdır”(2) buyurmuş Peygamber Efendimiz. Eşler arasında karşılıklı iyi niyet ve güzel muamele, sevgi ve saygının en önemli göstergesidir. "Kişi, hanımının yüzüne baktığı vakit, hanım da eşinin yüzüne bakarsa, Allah da her ikisine rahmet nazarı ile bakar. Erkek, hanımının ellerini avucuna alınca, o da eşinin ellerini tutarsa, parmaklarının arasından günahları dökülüp gider.”(3)
Peygamber Efendimiz (sav) mescidin dışına kadar eşlik etmiştir hanımına. Bu esnada iki sahabi de oradan geçmektedir. Peygamber’i (sav) görürler, yanında bir hanım vardır… Ancak hanım nikâb içerisinde olduğu için tanınmamaktadır. Sahabelerin gönüllerinden ne geçer ne geçmez bilinmez ama hızla yüzlerini çevirir ve görmezlikten gelerek yollarına devam etmek isterler.
Zan, gerçeğe dayanmayan, kesinliği ispatlanmamış ihtimaller üzerine hüküm vermektir. Sû-i zan (kötü zannetmek) ise insanın, birisi hakkında kesin bir bilgiye dayanmadığı halde kötü düşüncelere sahip olmasına denir. Kötü zan, şeytan tarafından insanın içine atılmış bir düşüncedir ve sözlerin en yalanıdır.
İmam-ı Şafii Hazretleri bu hadiseyi yorumlarken “Eğer o iki sahabinin aklından ‘Acaba Peygamber bir kadınla mı dolaşıyor?’ diye geçseydi, kâfir olurlardı” hükmünü vermiştir. Karşılarındaki bir Peygamberdir. Canlarını, mallarını, dünya ve ukbâlarını teslim ettikleri Peygamber… Ama “Şeytan da insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşmaktadır.” Yani insanların zaaflarından yararlanarak kalplerine vesvese vermekte ve onları sû-i zanna sürüklemektedir…
Demek ki Peygamber (sav) hakkında ufacık bir sû-i zanda bile bulunmak haramdır. Yalnızca Peygamberler değil, onların varisleri olan evliyaullah için de aynı şey söz konusudur.
Ancak buradan ‘başkaları için sû-i zan edilebilir’ diye bir anlam çıkarılmamalıdır. Allah Rasûlü (sav) "Sû-i zandan çekininiz. Çünkü sû-i zan sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Birbirinizin özel hayatını araştırmayınız. Menfaatte bencillik yapmayınız. Hasetleşmeyiniz. Birbirinize nefret etmeyiniz. Birbirinize arka dönmeyiniz. Ey Allah'ın kulları! Hepiniz kardeşler olunuz."(4) buyurmaktadır. Peki, bu nasıl olacak? Gerekirse kulaklarımızı tıkayacağız ama Müslüman kardeşimiz hakkındaki olumsuz sözlere kulak vermeyeceğiz; gözlerimizi yumacağız ama kardeşimizin olumsuz yönlerini araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacağız. İnsanlar hakkında onların bir sözüne, bir haline, bir hareketine dayanarak peşin hüküm vermeyecek, sû-i zanda bulunup gönlümüzü kirletmeyeceğiz.
Örneğin telefonda konuşurken, olur ya, birden ses kesiliverir ve telefon kapanır. Bizi hemen bir zan kaplar: ‘Acaba telefonu bilerek mi kapattı? Yoksa benimle konuşmak istemiyor mu?’ Hâlbuki kontörünün veya şarjının bitebileceği ihtimali de diğer vardır. Biz bardağın hep boş tarafını görmeyi tercih ederiz. Kardeşimiz için hüsnü zanda bulunmak esasında hiç de zor değildir. Ama hadiste belirtiyor ya; ‘Şeytan, insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.’ İşte şeytan için bir fırsat çıkmıştır ve insanın zayıf bir anını yakalamıştır. Sonra verip veriştirmeye başlarız… Unutulmamalıdır ki takva ve güzel ahlak sahibi olmamız, haram kılınmış şeylerden yalnızca fiiliyatta kaçınmakla değil, onları gönlümüzden bile geçirmemekle mümkündür.
Kimsenin hakkında kötü düşünmeyeceğimiz gibi, kimsenin de bizim hakkımızda kötü düşünmesine fırsat vermeyeceğiz. Kötü ve şüpheli düşüncelere sevk edici fiillerden uzak duracağız. Peygamber (sav) de öyle yapmamış mıdır? Hanımı Hz. Safiyye’yi yolcularken yanlarından gelip geçen sahabelere içlerinden bir şey geçebilir endişesiyle 'olduğunuz yerde kalın' diye emrediyor ve sonra da Safiyye annemizin yüzünü açarak 'Bakın, bu benim hanımım Safiyye'dir' yani ‘bir başkası değildir’ diyor ve böylece sû-i zan kapısını kapatıyor.
İşte biz de bu anlayıştan hareketle söz ve davranışlarımızın sağa sola çekilip yanlış yorumlanmasına meydan vermemeli, insanları zan altında bırakmamalıyız. Ve unutmamalıyız ki, günaha girmemekle mükellef olduğumuz kadar başkalarını da günaha sokmamakla mükellefiz.
1-Buhârî, İ’tikâf 11; Müslim, Selâm 23-25
2-İbn-i Mace
3- Feyzü’l-Kadir
4-Sahih-i Müslim
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2009 NİSAN SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR
CENNETE ADANAN ÇOCUK
Ümmü Süleym (ra) Resulullah (sav) Efendimiz’in süt halasıdır. Meşhur sahâbî Enes İbn-i Malik’in annesi... Evlenirken eşinden istediği mehir “İslâm” olan, evliliği iman kurtaran bir hanım sahâbî... Büyük sahâbîler arasına katılan, Uhud’da sevgili Peygamberimiz’i korumak için kendi vücudunu oklara siper eden bir Peygamber aşığını, ‘Ebû Talhâ el-Ensari’yi’ İslam safına kazandıran bir dava eri.
Mâlik İbni Nadr onun ‘saadetten nasibi olmayan’ ilk eşidir. Hanımının Müslüman olmasını, oğlu Enes’e de bunu telkin etmesini hazmedemeyerek onları terk eden, terk ederken de yolda düşmanı tarafından öldürülen bir müşriktir.
Eşi kendilerini terk ederken peşinden gitmeyecek kadar onur sahibi, imanını duygularına galip tutan “Bize Allah ve Resulü yeter” diyebilen cennetlik bir hanım sahâbîdir Ümmü Süleym (ra).
Ümmü Süleym'in cennetlik olduğunu ifade eden Hadis-i Şerif, onun ne seçkin bir peygamber aşığı olduğunu göstermeye kâfidir. Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki, "Cennette önümde bir ayak sesi işittim. Bir de baktım ki Rumeysa (Ümmü Süleym)" (Buhari ve Müslim)
Fahr-i Kâinat Efendimiz evinde kaylûle (öğle uykusu) yaparken gül kokulu ter damlalarını, inci tanelerini toplar edasıyla toplayarak parfüm yapan, su içtiği kırbanın uç kısmını onun mübarek ağzı değdi diye kesip saklayan, özel dostluğuna talip olan bahtiyar bir kadın.
Eşi Ebû Talhâ oruçlu iken üzülmesin diye iftarını bitirinceye kadar çocuğunun öldüğünü gizleyen, sabır ve metanet sahibi, takdire rıza gösteren bir anne...
Yine, Hz. Peygamber’in (sav) Medine'ye hicret ettiği ilk günlerdi. Bütün Ensâr kendisine hizmet edebilmek için adeta yarışıyorlardı. Hz. Enes b. Mâlik'in annesi Ümmü Süleym’in ise bu hizmet yarışında yapabilecek veya verebilecek hiçbir şeyi yoktu.
O da biricik yavrusu Enes'in elinden tutup onu Resul-i Zîşan Efendimiz’in huzuruna getirip teslim etti. Henüz dokuz yaşındadır Enes. Tıpkı Hz. Meryem misali… O’nu da anne ve babası vakfedip Allah’a adamışlardı. Ümmü Süleym de getirip yavrusunu teslim ediyor Allah’ın elçisine. Ve “ Ya Resulallah bu evladım vakıftır! Allah ve Resulüne vakfediyorum. Sizin hizmetinizde bulunsun sizin yaranınız olsun! Ashabınız olsun, ahbabınız olsun! Evladınız olsun sizin...” diyor, yavrusunu veriyor bir ‘anne’.
O insanlar bin yıllık bir cahiliye devri yaşamışlardı. Küfür ve zulüm üzere İslam’dan bî-haber bir hayat sürmüşlerdi. Ne ilah biliyorlardı ne de Peygamber… Ne Hak biliyorlardı ne de vakıf. Hak güneşi, kâinatın güneşi doğdu ve uyandılar. Allah’ı, Resulünü tanıdılar. Sonra bin yıllık şirklerini, küfürlerini, putlarını bıraktılar. Öyle bizim bildiğimiz kadar da belki çok şey bilmiyorlardı din adına. Ama “Rengi ne renk olsun diye ayakkabımızın bağını bile getirip O’na soruyorduk” buyuruyor Hz. Selman (ra). Her şeylerini Peygamber Efendimiz’e (sav) danışıyorlardı. Onlar Peygamberinin ümmiliğine varis idiler. Bir tek cümle biliyorlardı “La ilahe illallah, Muhammedü’r Resulüllah”. Ama bunda samimi idiler. Hayat mihengi olan bu cümle için onlar canlarını veriyorlardı.
Enes b. Mâlik’i adıyor anası. Hiçbir şey bilmeyen anası… Cahiliyye devrinden gelmiş, “şehadet” getirip Müslüman olmuş, gönlünü fahri kâinata bağlamış bir kadın... Adadığı sadece oğlu değil. Tüm varlığını, her şeyini adamış. Sanki bunun bir göstergesi olarak ilk taksidi gibi oğlunu getirip teslim ediyor gönül verdiği dava uğruna.
Bugün çokbilmiş analar babalar! Bu kadar evladımızdan acaba kaçını adayabildik Allah’a? “Ya Rabbi! Şu evlatlarımdan bir tanesi de senin. Senin yoluna adıyorum, sana adıyorum Ya Rabbi. Senin rızan üzere yetiştireceğim.” Kaçı için dedik, hangilerine böyle bir nişan koyabildik acaba?
Oysa bizler, daha şimdiden mesleklerini bile tayin eder olduk çocuklarımızın. Daha ilkokulu bitirir bitirmez kurslar aramaya başladık. Hangi kursa versem de çocuğumun şu özelliği gelişse, bu özelliği değişse… Şimdiden bir meslek biçtik çocuğumuza, ilerde yüksek kariyer sahibi olsun diye. Ama Allah’a adayamadık bir tanesini, Peygamberine adayamadık. İmam-Hatip liselerinde okuyanımız varsa da gidip aldık zamanında, katsayı problemi var, üniversiteyi kazanıp iş güç sahibi olamaz, ekmek kazanamaz diye. ‘Rezzak’ isminden de şüpheye düştük. “ Nasîbuke yusîbuke ve lev kâne tahte’l cibâl” Oysaki dağların altında da olsa nasibimiz gelip bizi bulurdu. Kayanın içinde yaşayan kurdun rızkını temin eden, bizi ana karnında bile yalnız bırakmayan Rabbimiz evlatlarımızı da unutacak değildi…
Enes’ini getirip teslim etmişti annesi… Dokuz yaşındaydı o kutlu sahabe, Hâne-i Saâdete girdiğinde. Ölmeden önce cennete girdi. “Resulullah'ın hizmetçisi" olma şerefine erişti.
Bu adayış karşısında Ümmü Süleym’e bakarak, Enes için: "Allah'ım! Malını ve evladını mübarek kıl, ömrünü uzun eyle. Günahlarını affeyle..." diye dua buyurdu Hz. Peygamber (sav). (Tirmizi) Enes (ra), bu duanın bereketiyle sekseni aşkın evlat ve torun gördü. Malı çoğaldıkça çoğaldı. Yüz üç sene gibi uzun bir ömür sürdü. O kadar çok mala sahip olmasına rağmen gayet mütevazı bir hayat yaşadı. Elinde tutan kimselerden olmadı, fakir ve yoksullara, İslam Ordusu’na dağıttı. İlim tahsil eden talebelerin ihtiyaçlarını bizzat kendisi karşıladı.
Enes b. Mâlik öyle herhangi bir sahâbî gibi de değildir. İslam ahlakının, İslam hukuk ve nizamının temel taşlarındandır. Annesinin, elini tutarak Peygamber’in huzuruna getirdiği ve hizmetine hîbe ettiği o zeki ve kabiliyetli çocuk, pek az insana nasip olan bu bahtiyarlığı en iyi şekilde değerlendirmiş ve elde ettiği sayısız faziletlerin yanı sıra, en çok hadis rivayet eden yedi sahabeden birisi olmuştu.
Peygamber’le (sav) arasında, otururken ikisinin de dizleri birbirine değecek kadar bir dostluk ve beraberlik gelişen Hz. Enes b. Mâlik, insan eğitiminde çok önemli bir ölçü olan Efendimiz’in (sav) nezih ahlakından bir bölümünü şöyle nakleder bize:"On yıl hizmet-i alîlerinde bulundum. Bu müddet içerisinde beni ne dövdü, ne de azarladı. Bir defa olsun ‘Bunu niye yaptın veya neden yapmadın?’ diye yüzünü ekşitmedi. O, insanların en güzel huylusu ve en merhametlisiydi."
Hz. Enes İbni Malik (ra) yıllarca beraber olduğu öğrencilerine sohbetlerinde Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz ile aralarında geçen hatıralarını tatlı tatlı anlatmış ve o günleri tekrar yaşarcasına bir heyecan ve zevkle ders yapmıştır. Hayatında O’na hizmeti cana minnet bildiği gibi, vefatından sonra da O sevgiliden bahsetmek her zaman en büyük mutluluk olmuştur onun için…
Allah şefaatlerine nâil eylesin.
GÜLZÂR-I HÂCEGÂN DERGİSİ'NİN 2009 MART SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR



