Gülzâr-ı Hâcegân

Beri Gel Barışalım

Beri Gel Barışalım, Yad İsen Bilişelim - Nurten Özen

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Beri Gel Barışalım, Yad İsen Bilişelim

 

Bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden Yüce Rabbimize sonsuz hamdü senalar, O’nun Habibi Edibi’ne, aline, ashabına, etbaına, kıyamate kadar var olan dostlarına salatü selamlar olsun. Amin.

Bu yazımızda arabuluculuk ve barış içinde yaşamanın önemini paylaşacağız inşaallah. 

İnsanız, birlikte yaşıyoruz, her birimizi Rabbimiz farklı mizaçlarda halketmiş. Kur’an-ı Kerimi’nde bizleri kardeş ilan etmiş.Barış içinde yaşamamızdan razı olmuş. 

Müminler birbirinin kardeşidir. İki kardeşin arası açıldığında, diğer kardeşler onları barıştırmalıdır (Hucurat 10). Çünkü müslümanların birbirine küs durması dine zarar verir. Bu sebeple dargınları barıştırmak oruçtan, namazdan ve sadaka vermekten daha faziletli bir davranıştır (Ebu Davud, Edep, 50). 

Evet, iki insanın arasını bulmak başlıbaşına bir iyilik, bir hayırdır. İnsanlar arasında laf taşımayı günah ve çirkin bir davranış kabul eden dinimiz, dargınları barıştırmak düşüncesiyle laf taşımayı, hatta bu maksatla yalan söylemeyi mübah görmüştür. 

Ebu Eyyüb Ensari’nin (ra) rivayet ettiğine göre; Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Bir müslümanın, herhangi bir müslüman kardeşi ile üç günden fazla küs durması ve karşılaştıklarında berikinin yüzünü o tarafa, ötekinin bu tarafa çevirmesi helal değildir. Bu iki kişiden daha hayırlı olanı, karşı tarafa ilk önce selam verenidir.” (Tirmizi)

Hasan Basri’nin (ra) rivayetine göre; sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Birbirinize küsmeyiniz. Eğer küsmeniz kaçınılmaz ise bu dargınlık üç günden fazla sürmesin! Eğer iki müslüman birbiri ile dargınken ölürlerse cennette bir araya gelemezler.” 

Yine Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre; Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Her pazartesi ve perşembe günü cennetin kapıları açılır ve Allah’a ortak koşmamış her kulun günahları affedilir. Yalnız müslüman kardeşi ile dargın olanlar müstesna. Öyleleri ile ilgili olarak ‘Bu iki kişi barışıncaya kadar haklarında hiçbir işlem yapmayın!’ diye seslenilir. Birbirleri ile dargın olanların amelleri üç günden çok askıda kalıp işleme konmayınca reddedilir.”

Enes b. Malik’in (ra) rivayet ettiğine göre; sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Şu beş kimsenin kıldığı namaz kabul edilmez; a)Kocası kendisine dargın olan kadın b)Efendisinin yanından kaçan köle c)Müslüman kardeşi ile üç günden fazla küs duran kimse d)Devamlı içki içen kimse e)Kendisinden hoşlanmayan bir cemaate namaz kıldıran imam.” 

Dargınları barıştırmak yüce Rabbimizin emri, Sevgili Peygamberimiz’in kavlidir. Efendimiz ashabı arasında küs olanların olduğunu öğrendiği zaman: “Haydi gidelim, şunların arasını bulalım!” diyerek yanına bazı sahabileri alır, oraya gider ve dargınları barıştırırdı. (Buhari Ezan 48)

Dargınlığa Mahal Vermemeli

Dargınlığın önemli sebeplerinden biri, üçüncü şahısların söz taşımasıdır, yani koğuculuk yapmasıdır. Allahu Teala; dedikodu yapan laf taşıyan kimselere uyup onların ardından gitmeyi yasaklamıştır (Kalem 68/11). İnsanlar arasında laf taşıyanlar kabirde azap göreceklerdir (Buhari, Vüdu, 55-56). 

Birbirine Darılmamalı

Efendimiz (sav): “Müminler, her parçası birbirine kenetlenmiş binalar gibi birbirine tutkun olmalıdır. Çünkü onlar birbirini sevmekte, birbirine acımakta bir vücuda benzerler. Şeytan; müslümanların kendisine tapmasından ümidini kesmiştir, ama onları birbirine düşürmekten ümidini kesmemiştir, bu sebeple müslümanların arasını açmaya çalışacaktır.” buyuruyor. (Buhari, Edep, 27) 

Dargın iki kişi karşılaştığında biri selam verir diğeri de alırsa ikisi de sevap kazanır. Kendisine selam verilen kimse selamı almazsa, küs olmanın günahını üstlenmeye devam eder; selamı veren ise sorumluluktan kurtulur. (Ebu Davud, Edep, 47) 

Din kardeşine bir yıl küs duran, onun kanını dökmüş gibi günaha girer. (Ebu Davud, Edeb, 47)

Bütün bu öğrendiklerimizi ancak gönüllere tasarruf eden mürşidi kamiller vasıtasıyla hayata geçirebiliriz. Bunun için buyuruyorlar ki: “Mürşidi olmayanın müşkülü çoktur.” Öyle ifade edilir ki tasavvufun ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir. 

İlk bakışta incitmemek zor gözükse de asıl zor olan incinmemektir. Aşırı alınganlık biraz da kibirdendir. İnsan nefsin kırılmasıyla kalbin kırılmasını karıştırır. 

Hâce Hazretleri de: “İncinmeyin! İncinirseniz ne in kalır ne de cin!” buyurur. İbrahim Hakkı hazretleri de: “Cihan bağında ey akıl, budur makbulu ins’ü cin, Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin.” Alvarlı M. Lutfi hazretleri de yine bu gerçeğe dikkat çekmişler: “Aşık der inci tenden, İncinme incitenden, Kemalde noksan imiş, İncinen incitenden…”

Görüldüğü gibi yol bir, yordam bir. Bütün dostlar bize aynı tenbihi buyurmuşlar.Ezcümle Yunus Emremiz: “Beri gel barışalım, yad isen bilişelim. Atımız eğerlendi, göçtük elhamdulillah.” buyurmuyor mu? 

Evet, hepimiz bir gün buradan göçüp gideceğiz, kalan kimse yok şu alemde. Baki kalan hoş bir seda imiş. Hâce Hazretleri: “Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.” buyurur. Görüldüğü gibi sevilmenin yolu sevmekten geçiyor. Birbirini Allah (cc) için sevenlere müjdeler var, küsenlere değil.

Rabbim bizi sevsin, bizi sevindirsin, bizi dostlarına sevdirsin. Gerçek kardeşliğe erdirsin…Amin.

 

Yazar: Nurten Özen

 

Pazar, 01 Ekim 2017 19:33

AŞK YOLCULUĞU

Aşk Yolculuğu

Aşk Yolculuğu - Gönül Pınarından

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Aşk Yolculuğu

 

Hamd olsun alemlerin Rabbine! Gönülleri sevgiyle rızıklandırana… Dostluk gibi bir erdemi gönüllere nakşedene… Aranıp da bulunamayacak güzellikleri coşku dolu gizli yüreklerin avucuna koyan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam olsun Sahibimiz, Efendimiz, Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafa (sav) Hazretleri’ne.

Her yolculuğun bir anlamı vardır ve yolculuklar niyetlerle anlam kazanır. İnsana çok zor gelir yolcu olmak. İnsan hep kalıcı olmanın, hep bir şeylerin sahibi olmanın derdindedir. Yolculuklar insana yokluk duygusunu hatırlatır. Sahibi olduğunu zannettiği şeyler yanında olmaz artık. Aileni bırakıp çıkmışsın yola; evin, işin, arkadaşların hepsi geride kalmıştır… Yolculuk insanı yalnızlaştırır… Hele gönüldeki yalnızlık... 

İbn Ömer (ra) anlatıyor: Rasulullah (sav) omuzumdan tutarak şöyle buyurdu: “Dünyada bir garip yabancı gibi hatta bir yolcu gibi ol! Kendini kabir halkından biri gibi kabul et.” (Tirmizî, Zühd, 25)

İnsanoğlu dünya hayatına bir yolculukla başladı. İnsanın yolculuğu bu dünyada bitmez. Bu seyir her daim devam etmektedir. Nereden başlayıp nereye gider bu yolculuk?

Bu yola çıkarken her şeye rağmen dünya hayatının inişli-çıkışlı, sarp ve dar sokaklarını, kimi zaman hüznü, kimi zaman kederini-tasasını, derdini sevgiyle aşmaktadır. Bu yolculukta iyilik ve güzellik adına ne varsa bunun lezzetini her daim yaşayan, yaşatan bir kervandadır insan. Bu yolculukta aslında hedefimiz, varacağımız nokta ahirettir. Bu yolculuk O’na doğru, Hakk’a doğru yol almaktır. Bu dünya sanki bir ağaç altında gölgelenmek gibi… O yolculukta ağacın altında sadece dinlenmek… Yıllandıkça dallaşan, bir çiçek misali sulandıkça yeşeren, bir sevda misali… Zamanın ve mekanın şartlarına dahi aldırış etmeden… 

Bir sevdadır aslında ahiret. Bu dünya yolculuğunda bizim için bir sancaktır, hasrettir. O sancağı ve hasreti dengeli tutmaktır insanın görevi. O hasreti nakış nakış, sevgisini ince ince dokuyan öpülesi ellerin, iyilik neferlerinin yüreğinden kopup gururla taşıdığı bir sancaktır ahiret yolculuğu. 

Bizim yolculuğumuzda ise hayat köprüsünden geçerken zoru yaşamanın sevincini hatırlatan bir şey olur ahiret düşüncesi. İşte insan bu aşk ile, bu sevda ile yürüdüğü bu yolda ne varsa O‘nun bilmeli. Konakladığı her yerde… ağaçta-toprakta, kalemde-kâğıtta, güneşte-ayda, dağda-taşta, ekmekte-aşta… O’nun varlığını hissetmeli insan. Bu heyecanla, bu dünya dengesinde hedefini iyi belirlemeli. 

Cenabı Hak sevgi dolu iki gönlü bu heyecanla bir araya getirdi. İşte bu heyecandan, bu sevgiden evlilik-mutluluk meyvesi çocuk oluştu. Anne o meyveyi dünyaya getirene kadar bu yüzden sabrediyor. İşte o özlem annede gayret, sabır oluşturuyor. Anne biliyor ki bu sancılar özlemin sona ereceğinin işaretidir. Ve biliyor ki saatler-günler hasretle geçse dahi vuslat var. O yüzden sabrediyor. 

Bu dünyada sevgi yolculuğunun meyvesi olan o çocuk ise 9 ay sabrediyor. Yaradanı onu orada muhafaza ediyor. Hepimizin asıl yolculuğu orada başlıyor. İnsan sabrederken hisseder ki o sabırdan, o hasretten mutlak bir murada varırım. Bu yüzden insan bu yolculuğa çıkıyor. O murada varmak için…

Burası bir buluşma, bir randevu yeri aslında. Cenabı Hak kendisiyle buluşmayı, tanışmayı burada, bu yolculukta bize gösteriyor. İmanla, sevgiyle buluşturuyor. Yolu imandan geçen, yolu dostluktan-insanlıktan geçen, yolu sevgiden-aşktan geçen... İşte bu güzellikleri harmanlarsa insan hedefe varır inşaallah. 

Her ne kadar bu dünyaya gelme sebebimiz anne babalarımız olsalar da asıl sebebi bilmemiz gerek ki o Efendimiz’dir (sav). O’nun hürmetine en değerli varlık eşref-i mahluk olduk.

İnsanın niyeti güzel olunca, Allah’ın kulu olduğunu iyice anlaması kolaylaşıyor. Bu yolda üzerine düşen vazifenin ne olduğunu gönlü ve aklıyla düşünebiliyor. Ama bu insanın ilerlemesi, yol alması için, hedefine varması için bir kılavuz olması lazım yoksa bu yolculuğun meşakkatine sabredemez. Cenabı Hak (cc) bile Cenabı Peygamberi bir yolculuğa, miraca çıkarırken Hz. Cebrail’i (as) gönderdi. Onunla bu kutlu yola çıktı Efendimiz. Belli bir noktaya geldiklerinde Cebrail (as) oradan öteye gidemedi. 

Şimdi bizler bu hadiseden ders alacak olursak bu dünya yolculuğunda tek başımıza hiçbir hedefe varamayacağımızı anlamamız lazım. Normal bir yolculuğa çıkacağımız zaman bile yanımızda mutlaka bize eşlik eden bir yakınımız oluyor. 

Dünyaya gelirken tek başımıza geldik belki ama hiç yalnız olmadık. Anne-babalarımızın varlıklarında başlayan yolculuğumuzda Hakk’a varmak için, Hakk’la buluşmak için bu yolun bizden önceki yolcularına tabi olmamız lazım; çünkü yolculukta ne yapmamız gerek, usuller neler onlar bize öğretiyorlar. Cenabı Hakk’ı burada bulmamızı, onu tanımamızı tarif ediyorlar. Bizi hiç kendi başımıza bırakmıyorlar. 

Şimdi yukarda anne-baba örneğini verdik, bizi dünyaya getiriyorlar bizim için her türlü cefaya katlanıyorlar ama belli bir noktadan sonra artık bizi bize bırakıyorlar. Vefat ettiğimizde, yolculuğun dünya süreci bittiğinde bizim için çok ağlıyorlar, kabre kadar getiriyorlar. Bizi kabre koyana kadar… Sonra bir saat dahi başımızda zor bekliyorlar. Bizim orada, yanımızda ve başımızda kalacak olan şey ne? Salih amelimiz değil mi? İşte salih ameli bize öğretecek olan insanı kamil yoldaki asıl rehberimizdir. 

Ömür bitiyor kardeşler, onun için Allah’ı tanıtan-sevdiren kervanlara bir an önce katılmamız lazım. Dünya çok kısadır. Hâce Hazretleri buyuruyor ki: “Dünya üç gün: Biri doğduğun gün, biri doyduğun gün, biri öldüğün gün.” Bu hayat nasıl olsa sona erecek, biz o sevginin faydasını bu yolculuk bitince daha çok göreceğiz. İnsanı kamiller bir insanı severse sevdiklerini yalnız bırakmazlar. Ne dünyada ne kabirde ne de ahirette… Bunu hayatlarımızda çok açık ve net görebiliyoruz. Sevdikleri ahirete intikal ettikten sonra da onlara karşı çok vefalı olurlar. 

Hakikati yaşayanların olduğu yerde sıkıntı olmaz. Kimi seversen olunla olursun “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Ne bu dünyada sıkıntı çekersin ne de kıyamette... Burada onlarla haşir-neşir olan ahirette onlarla haşrolur. Hâce Hazretleri buyuruyorlar: “Neyi seversen osun, değerin sevdiğin şey kadardır.” 

Peki, kim bu insanlar? Allah’ın dostları… Burayı çok iyi düşünüp tefekkür edelim. Allah’ın dostları ne demek? Yani Hakk’a (cc) yakın olmuş, kendini sevdirmiş. Sevenlerden iken sevilenlerden olmuş. 

Hak dostlarından, bu yolculuğun kılavuzlarından Şahı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: “Allah bir kulu severse, onu sevdiğine gönderir. Terbiye ettirir, kendine yakışacak şekilde onu edeplendirir ve nihayet onu sever. Sana müjdeler olsun; eğer seni böyle bir rehbere gönderdiyse haberin olsun Allah seni seviyor demektir.” İşte kişi usulüne göre bu yola devam ettiği zaman matluba ulaşır. Matluba ulaşmanın en büyük vasıtası onun dostlarından geçer. Bir sanatın ustası, o sanatın inceliklerini iyi bilir. İnsanı kamiller, Allah Teala’nın sevgili kullarını yetiştirme sanatında ustalaşmışlardır. Bu sanatın inceliklerini bilirler.

Bu sanat nasıl olur? Akıl bunu idrak etmekten uzaktır; çünkü bu sanat, bizim bildiğimiz sanat değildir. Ancak bu sanatkarların yanında terbiye olmuş kişileri görünce -anlamak değil- sadece fark edebiliyoruz. Ana, baba, öğretmen… daha ziyade insanın dış görünüşünü terbiye etmeye uğraşırlar, içine çok tesir edemezler. Allah dostları ise insanın batınını, ruh yapısını terbiye ediyorlar. Manevi hastalıklarını tedavi edip iyileştiriyorlar. İnsan bu dünyaya gelip Allah’ın dostlarını kendine kılavuz olarak seçti mi artık bu insan dünyadaki en büyük bir servete sahip demektir. 

Bu yolculuk aşk yolculuğudur. Vuslata erdiğimizde asıl yaşanacakların yeni başladığını görürüz. İnsanın varış zannettiği şey, yeni başlangıcıdır aslında. Bütün peygamberler bu aşk yolculuğundan geçmiş, insanlara da bu aşk yolunu açmışlardır. Hz. Adem’in yeryüzüne inişi, Hz. İbrahim’in ateşe gidişi, Hz. İsmail’in kurban oluşu, Hz. Yakub’un ağlayışı, Hz. Yusuf ‘un köle oluşu… bu aşk yolunun yaşam görüntüleri, cilveleridir. Peygamber Efendimizin (sav) küçük yaşta ailesini kaybedişi, çok sevdiği memleketinden çıkarılıp hicret edişi… bu aşk yolunun yaşanmasıdır. Hz. Ebubekirler, Hz. Aliler, bütün ashabı kiram… Sonraki dönemlerde Şahı Nakşibendler, Abdulkadir Geylaniler, Mevlanalar… Hep bu aşk yolunun talebeleridir.

 

Yazar: Gönül Pınarından

 

Refah Seviyesi Yükseldikçe Toplumdaki Fıska, Toplumdaki Günaha Rağbet Hızla Büyüyor - Yakub Haşimi Hocaefendi

Sayı : 115 - Temmuz 2017

 

Refah Seviyesi Yükseldikçe Toplumdaki Fıska, Toplumdaki Günaha Rağbet Hızla Büyüyor

 

Belli ayeti kerimelerden de anlaşıldığı üzere toplumda refah seviyesi yükseldikçe, insanların imkânları genişledikçe, insanlar dünyevi olarak rahatladıkça, elleri bollaştıkça, her şeye rahat ulaşabilme imkânına kavuştukça fısk da o oranda toplumda artıyor. Günah oranı, azgınlık, isyan -bunu nasıl değerlendirirseniz- yükseliyor. Refah seviyesinde günahlar da yükselişe geçiyor. 

Bunu günümüz toplumunda çok net bir şekilde müşahede edebiliyoruz. İnsanlarda çok geniş imkânlar var bugün. Adam oturduğu yerden elindeki gelişmiş telefonuyla belki dünyanın en uzak ülkesiyle ticaret yapıyor, mal alışverişi yapıyor, sipariş veriyor, en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor, bankalar üzerinden transfer yoluyla parasını yatırıyor. Oradan gelen malını kontrol ediyor, ona göre karşı tarafa para aktarılıyor… Artık her şey çok gelişmiş. Bakıyorsun adam çok küçük bir şey imal ediyor; imal ettiği şey çok basit, misal bir liralık bir şey. Ama o bir liralık şeyin piyasadaki değeri çok yüksek. Bir liraya ürettiği malı on liraya, on beş liraya satabiliyor, müşteri bulabiliyor. Bu da bir anda o insanı müthiş zenginleştiriyor. Emeksiz bir kazanç… O şekilde elde ettiği parayı düşün ki götürüyor herhangi bir bankadan belli geceliklerle repoya koyuyor, bir de oradan üstüne geliyor; adam bir anda hiç hak etmediği bir sermayeye, bir servete kavuşuyor. Her şey bu kadar gelişmiş. 

Böyle olunca da adamın içindeki arzu ateşi alevleniyor; ailesiyle yetinmez oluyor, haram ona cazip gelmeye başlıyor. Gidiyor mesela Türki Cumhuriyetlerden birinde sözde imam nikâhıyla bir eş ediniyor kendine... Bakın bu işin zahir şeklinin dini kalıplara uygun olması sizi yanıltmasın, bu fuhuştur. Ve bunun daha tehlikelisi adam bu fuhşu Allah adına yapıyor, İslam’ı kullanarak yapıyor: “Ben nikâh kıydım.” diyor. O da meselenin ne kadar yanlış olduğunu biliyor ama kendini avutma; seni, beni, karşı tarafı sözde ikna etmek için bu tip yollara başvuruyor. 

Televizyon kanalizasyonlarına çıkan hocalardan birine bunu soruyorlar, soruyorlar, böyle bir nikâh caiz midir? Adam ikinci bir evlilik yapmak istiyor, eşine hiç danışmadan, eşiyle konuşmadan; eşinden, herkesten gizli böyle bir imam nikâhı yapsa o kadınla da birlikte olabilir mi? Hoca da diyor ki dinen bunun bir mahsuru yok, olur. Dinen caizdir diyor… Ama zahiren eşi duysa belki onu boşar diyor. 

Bu meselenin İslam toplumunda nasıl karşılanacağı, nasıl bir örneklik teşkil edeceği, ne tür yanlışlara sebebiyet vereceği, önceki devamlı nikahı altında olan eşinin veya ondan olan çocuklarının dinden nefret etme, dini inkar etme, onları küfre sevk etme durumu… bunların hiçbirini o hoca düşünmüyor, kalkıp diyor ki bu dinen caizdir, olabilir, dini açıdan bir şey diyemeyiz. Zaten adam meselenin dini boyutunu soruyor, dünyevi boyutunu göze almış. Buna biz de cevaz veriyoruz, caizdir diyoruz; hadi bakalım fuhuş meşrulaşıyor. Hoca dörde kadar alabilir, diyor. Adam bu sefer her gittiği yerde bir tane imam nikahı kıyıyor. “Dört tane hocadan müsaade, dört de ben eklesem kim ne soracak ki ?” demeye başlıyor. Refah seviyesi yükseldikçe toplumdaki fıska, toplumdaki günaha rağbet hızla büyüyor. 

Mesela oruç tutmama hastalığı… Özellikle daha büyük şehirlerde -belki Erzurum’da çok göremeyebiliriz, olsa da açıktan yenilmiyor- daha karışık toplumlarda hiç mazeretsiz oruç tutmama yaygınlaşmış… Ayriyeten bu artık oruç tutanlarda da Ramazanın genel eğlencesi haline gelmiş ki beş vakit farz namazları kılmayıp teravih kılma… Bayanında erkeğinde teravih nostaljiye dönüşmüş. Camiye gelme, camide teravih kılma hoşa gidiyor. Adam oruç tutuyor, namaz kılmıyor. Vakit namazlarını kılmıyor, teravihe geliyor… Bunlar ilginç şeyler. 

Şimdi buna da tabi biz cevaz buluyoruz: “Hiç olmazsa! Canım hiç olmazsa adam teravihe geliyor…” Adam demiş ya oruç tutmuyoruz, sahura da kalkmayıp külliyen kâfir mi olalım?.. Hiç olmazsa teravih kılıyor… Her şeyin kılıfı hazır. 

Şimdi haberlerde okuyoruz evli bir kişi zihinsel ve bedensel özürlü bir bayanla zina yapıyor. Bu nasıl bir vicdan? Şimdi gitsen sorsan bu şerefsize ben Müslümanım diyecek. Ama o sakat insanın o halinden istifade etmeye kalkacak… Adalet olmayan bir yerde ne istikametten söz edebilirsiniz, ne hidayetten söz edebilirsiniz ne şundan ne bundan. Hiçbir şeyin bir değeri olmaz. Adalet olması lazım. Adalet Allah’ın, azze ve celle, kibriyasını, azametini yeryüzünde yaygınlaştıran ve insanlara bildiren en önemli özelliktir. Adalet olmadan insanlar Hakk’ın büyüklüğünü anlayamazlar. 

Ama adalet olsa ve bu kişiler cezalandırılsa içinde bu tip arzusu olan bütün insanlar arzularını bastıracaklar, cesaret edemeyecekler. Buna verilecek ceza sadece bir zina suçuna verilen ceza da olmamalı. Caydırıcı olması açısından çok daha farklı cezalar da verilebilir. 

İnsan bu yüzden zahir batın dengesini bir seviyede götürmeye çalışmalıdır. Dünyevi olarak ne kadar kendini geliştiriyorsa, ilerliyorsa takvasını da o nispette ileriye taşımalıdır. Allah korkusunu, Allah sevgisini, Allah’ın emrine imtisali, bağlanmayı o denli ileriye taşımalı ki bu tip dünyevi tehlikelerden kendini koruyabilsin. 

İnsanlar birbirlerine bakarak hareket ettiklerinden bu haller yaygınlaşıyor. Yani bakıyor ki şu yapmış ona bir şey olmamış ben de yaparım diyor. Hani eskiden şöyle bir mantık vardı ya ölüp de geri gelen var mı canım, kim ölmüş de geri gelmiş? Şimdi bu anlayış günah açısından yaygınlaşmış. Filanca günah işlemiş bir şey olmuş mu, yok. Demek ki adam hayatını yaşıyor. Öyleyse ben de yapayım… 

Allah’a tevekkül, meseleleri Allah’a teslim etme güzel bir şey ama bununla birlikte adalet de lazım. Dünyadaki huzuru, dünyadaki dengeyi, istikameti muhafaza adına dünyada adalet lazım. 

Yeryüzünde yaşanan bazı hadiseler bu fırsatçıların ekmeğine yağ sürüyor ve inancı zayıflatma adına bunu kullanıyorlar. Ateistler, darwinciler, siyonistler şunu söylüyorlar: “-Haşa- Mademki Allah var diyorsunuz, niye Allah kendi mülkünü, yeryüzünü böyle fesada veriyor? Bu insanlar O’nun kulu değil mi? Madem O yaratmış niye bunları böyle helak ediyor, zulümle öldürüyor? Niye birini birine üstün kılıyor? Birisi Afrika’da içmeye su bulamazken, yiyecek bir lokma ekmeği yokken, öbür tarafta batıda her türlü imkâna sahipler, her türlü silahı icat edebiliyorlar, her istediği yeri işgal edebiliyorlar. Niye ona azdıracak kadar veriyor, bunu da ezdirecek duruma getiriyor, muhtaç ediyor?” Bu fırsatçılar bunları kullanıyorlar. 

Bu sefer insan düşündükçe zerre imanı varsa da bakıyorsun o da uçuyor. Haklı buluyor onu. Diyor ki bu mantıklı. Allah varsa niye bunlara izin veriyor? Adalet olmayınca imanı da muhafaza edemiyoruz. 

Bu adalet tabii sadece bir devletin işi için geçerli değil. İnanan insanlar için de dünya için de adalet birimi oluşturmalıdır. Hazreti Ömer’in ifadesiyle: “Fırat’ın kenarındaki koyunu kurt kapsa Allah onu Ömer’den sorar diye korkarım…” Bu anlayışın tüm İslâm âleminde oturması, yerleşmesi lazım. 

Bugün bu kadar Müslümanın gözü önünde birçok İslam ülkesi payimal edilmişken bakın şimdi gündemde Katar var… Herkes oturuyor. Herkesin korkusu, ben sesimi çıkarırsam Katar’ın yerine ben geçebilirim. Katar’ı bırakır, bana yönelebilirler. Ama bugün yönelmedilerse yarın sana da yönelecekler, sen de nasibini alacaksın. 

Böyle bir hikâye, darbımesel anlatılır… Bir yerde kâfir askerleri kalabalık bir Müslüman grubunu esir almışlar… Kâfirler Müslümanları tek tek çağırıyor, yanlarına getiriyor orada öldürüyorlar. Müslümanlardan birisi bakmış biri gitti öldü, ikincisi gitti öldü, üçüncüsü öldü… Giden ölüyor. Yanındakilere demiş ki: “Öyle de öleceğiz, böyle de. Gelin tek gitmeyelim toplu gidelim, birden bunlara saldıralım, belki silahlarını alır biz onları öldürürüz, hepimiz kurtuluruz. Yoksa zaten öleceğiz, bir şey değişmeyecek. Ha böyle sıradan öleceğiz ha öyle hücumda öleceğiz.” Olur mu, başarabilir miyiz, bir deneyelim kaybedecek bir şeyimiz yok, demişler… Sıradakini çağırınca bu sefer hep birlikte gitmişler. Hepsi gidince kâfirler korkmuş. Heyecanlanıp korkunca akılları karışmış. Bunlar bir hücumda hemen ellerindeki silahlarını almışlar. Hepsinin işini bitirmişler, hayatları kurtulmuş. 

Şimdi dünya böyle seyrediyor, netice değişmeyecek. Dün Irak’tı, bugün Katar, yarın başka biri… Terazinin bir kefesinde sözde İran, bir kefede Katar, karşıda Suudi Arabistan… Bir taşla birkaç kuş birden vurmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar seyrediyor. Kimse rahatını kaybetmek istemiyor. Kimse içinde bulunduğu günah ortamından, günah âleminden sıyrılmak istemiyor. Herkes aslında hayatından memnun. Cenabı Hak da bakıyor, bizim gönlümüze göre lütfediyor. Bakıyor biz memnunuz, lisanı halimizle istiyoruz; O da bize merhamet etmiyor…

Dışarıdakileri hadi şöyle bir kenara koyalım iç muhasebeye döndüğümüzde, Müslümanların ortamına baktığımızda biz zina yapmıyoruz, biz fuhuş yapmıyoruz, biz böyle günahlar yapmıyoruz ama bizim de bize göre günahlarımız var. Bizde kibir var. Allah’ın hiç sevmediği, hasım olarak gördüğü bir sıfat var bizde: kibir… Ben bakıyorum misal bir arkadaşım imam… O hocamı kale almıyorum. “Ben şeyhim canım, o ne ki! O sıradan bir imam benle muhatap olabilir mi? Benim dengim mi?” Ben de karşımda benim gibi birini arıyorum, bana denk olsun. Kimsin sen ya hu?.. 

O insanda Hakk’ın sırrı gizli, Hakk’ın tecellisi gizli. Belki gönlüne Cenabı Hakk’ı almış, senin yanına Hak’la gelip gidiyor. Sen bir gafletini düşün… Onu muhatap almıyoruz, bunu muhatap almıyoruz, ona tepeden bakıyoruz, ona dilimizin ucuyla bakıyoruz… 

Bizi de bu berbat ediyor… Kibrimiz, gururumuz, enemiz, egomuz… Ben zenginim o fakir. Ben okumuşum o cahil. Ben amirim o memur… Ben hiçim o her şey diyebiliyorsak rıza kapısı bize açılır. Hiçbir şey olduğunu anlayanı hakikat yolunda bir şeyci yapıyorlar. Ben bir şeyciyim diyeni o şeyiyle bırakıyorlar, ona dokunmuyorlar. Kervan gelip gidiyor, o yolda kalıyor. 

Hiçliğimizi idrak edelim. Biz bir insanla karşı karşıya geldik mi Hakla karşı karşıyayız diye düşünelim. Hak bize onun penceresinden konuşuyor, onun cephesinden bize yansıyor. Hazreti Bestami buyuruyor ki bir gün yolda gidiyordum, hava yağmurluydu. Afedersiniz, yağmurdan ıslanmış bir köpeği gördüm… Ben yağmurda çok ıslanmayayım diye koşuyordum, köpek koştuğumu görünce o da benim peşime koşmaya başladı. Üstü ıslak, fıkhen köpeklerin necis olma durumundan dolayı eteklerim ona sürünecek diye çok üzüldüm, eteklerimi topladım, köpeğe sürünmesin diye. Nereden peşime takıldı diye içimden düşünürken köpek karşıma lisanı haliyle geçti bana dedi ki: “Ey Bayezid! Benden bir sana şey sıçrasa, bana dokunsan eteklerini bir kova su ile yıkarsın ama kalbindeki şu nefis, şu gurur, şu kibir… Dünyanın deryalarını toplasan belki de yıkayamazsın…” Ben yere yığıldım buyuruyor Bayezid-i Bestami. Köpek beni irşat etti. 

Şahı Nakşebendi öyle buyuruyor, uyuzlu bir köpeği aldım, tedavi ettim, yaralarına merhem yaptım… Şahı Nakşebendi (ksa) üç sene hayvanları tedavi etmiştir… Köpeğin yaralarına merhem yaptım kaşıntısı geçti, iyleşti, derisi toparladı, tüyleri çıkmaya başladı ve keyiflendi. Bir yaz sıcağıydı dışarı çıktı, toprağın üstüne yatıp sağa sola dönmeye, gerneşmeye, kendini kaşımaya başladı. Ayaklarını semaya kaldırdı, sesler çıkarıyordu. Ben de başucuna oturdum dedim ki: “Ya Rabbi! Bu köpek ellerini sana açtı. Senin rahmet kapına ellerini açtı. Belki de bana dua ediyor. Beni bu köpeğe bağışla.” Köpek hav hav diyordu bana Hay Hay geliyordu. Bende eğer şimdi bir şey varsa o köpeğin duası bereketine… O köpeğin duası bende bir şeyler oluşturduysa oluşturdu buyuruyor. 

Akşam bir sahur programında gördüm adam bir camide şadırvanda abdest alıyor. Bir kedicik gelmiş demek ki susamış adama bakıyor. Adam onun o halini gördü. Musluktan ellerini dolduruyor, kedi avucunun içinden su içiyor. Adamın avucundaki su bitince kedi bekliyor doldursun diye. Adam musluktan dolduruyor, getiriyor kediye içiriyor... Adam bütün Ramazan’ın sermayesini topladı... 

Biz birbirimize bakamıyoruz, birbirimizi muhatap kabul edemiyoruz, toplumda kendimize muhatap bulamıyoruz… Bak bin beş yüz senedir Ebu Hureyre diyoruz, hiç kimse ismini, cismini bilmez. Şeref levhası gibidir o sıfat Hazreti Ebu Hureyre’de. Hir, kedi demektir Arapça’da. Hureyre – kedicik… Kediler babası buyurmuş ona Rasulullah, ne şeref! 

Bir gün cübbesinin üzerinde kedi uyumuş, tam namaz vakti camiye gelecek bakmış kedi cübbenin üstünde uyuyor. Kıyamamış, uyandırmıyor; cübbesinin eteğini kesmiş, yarım cübbeyle namaza gelmiş. Cenabı Peygamber görünce ne olduğunu sormuş. O demiş Ya Rasulallah kedi uyudu, kıyamadım uyandırmaya aklıma geldi ki orayı keseyim, kedi rahatsız olmasın, kestim cübbemi… Efendimiz ona ondan sonra “Eba Hir” buyurmuş. Ey kedilerin babası! Belki mahşerde de Cenabı Hak onu öyle çağıracak. Hiç utanmamış bu isimden Ebu Hureyre, beni hayvanlara baba yaptı diye… Şeref olarak bunu taşımış ve adeta belki bütün ashaba bunu ilan etmiş, bundan sonra benim adım bu. Bana Ebu Hureyre deyin. Bütün kaynaklarda da böyle geçiyor. 

Ebu Turab diyor Cenabı Peygamber İmam Ali’ye… Ey toprağın babası! Unvan oluyor bu Hazreti Ali için, toprak gibi olduğunu, toprak gibi mahviyet sahibi olduğunu buyuruyor Cenabı Peygamber. 

Bir yerde bir cihada giderlerken orduyla konaklıyorlar. Askerler istirahat ederlerken Hazreti Ali kalkıyor, kendi komutasındaki askerleri dolaşıyor. Bakıyor ki bazılarının üzeri açık, malzemeleri eksik. Kimine kendi battaniyesini, kimine sarığını, kimine cübbesini örtüyor, kendi açıkta kalıyor. Gece ayaz, soğuk, üşüyor; toprağı eşeliyor, tabi oralar çöl, kumu eşiliyor, mezar gibi içine giriyor, üstünü kumla örtüyor, üşümemek için. Geceyi öyle geçirirken Cenabı Peygamber de gece kontrole çıkmış. O da Hazreti Ali efendimizi arıyor. Ararken bakıyor ki Ali efendimiz toprağın içinde… Ali efendimiz, Efendimiz’i görünce hürmeten birden yerinden kalkıyor. Kalkarken üstünden topraklar dökülüyor. Mezardan çıkar gibi sanki mahşere kalkıyor. Efendimiz o manzarayı görünce çok duygulanıyor, toprağın içine niye girdiğini anlıyor çünkü bakıyor ki üstünde bir şey yok; cübbesi yok, sarık yok, elinde battaniyesi yok bir şey yok ve ona Ebu Turab buyuruyor, topraklar üstünden akarken. Sen toprağın babasısın yani toprak gibi olmuşsun. Ona böyle buyururken Âlemlerin Efendisi bize işittiriyor, toprak gibi olun buyuruyor. Ali’yi sevmek bu, Hureyre’yi sevmek bu, kedilere baba olmak kedilere kardeş olmak… 

Daha önce de ifade edilmişti; “يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَاباً ” buyuruyor Cenabı Hak. Orada öyle diyeceğiz ama iş işten geçmiş. Orada bir anlamı olmuyor. Toprak olsaydık keşke… Toprak olsaydık, bizde güzel şeyler biterdi; gül biterdi, lale biterdi, sümbül biterdi. Toprak olsaydık insan olurdu bizden. Kedi olsaydık diyeceğiz belki, kedinin bir mesuliyeti yok. Yer geldi mi kedi ile de hem hal olacağız. Haşa huzurunuzdan köpek ile de hem hal olacağız yer geldi mi topraklaşacağız, bizden istenilen bu. 

Büyüklerimiz öyle buyurmuşlar; toprak olduk da olduk demeye haya ediyoruz, olduk diyemiyoruz. Tabi onu halimiz söylemeli… 

Güneş gibi şefkatli, 

Yer gibi tevazulu 

Su gibi sehavetli 

Merhametle dolu ol.

 

Gökçek gerek dervişin 

Sanı yoksula baya 

Suçluların suçundan 

Geçip hoşgörülü ol. 

diyor Hulusi Efendi.

 

Kasım 2017 1

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

 

Gülzâr-ı Hâcegan Dergisi'nin KASIM 2017 sayısı çıktı.

 

HÂCE HAZRETLERİ’NİN (ksa) “NASIL NAMAZ KILIYORUZ?” Başlıklı sohbetlerinde:

Geçmiş zamanlarda Sultanahmet civarındayım, bir yere gidiyorum. Birisi beni böyle sakallı görünce durdurdu. Baktım Arap kıyafetleri içinde Arap bir insan. Bana önce İngilizce bilip bilmediğimi sordu, İngilizce bilmiyorum, dedim. Arapça biliyor musun dedi, çat pat biliyorum dedim. Ayasofya, Sultanahmet Cami, Topkapı Sarayı nerelerde, bunların yerlerini bana gösterebilir misin, deyince anladım ki bu bir turist, oraları ziyaret edecek… Nerelisin diye sordum ona, Suriyeliyim dedi. Suriyeliyim deyince daha da sıcak geldi bana, hemen sınır komşumuz… Orada bir banka oturduk. Dedim ki ben size arkadaş/yardımcı olabilirim, buraları size gezdirebilirim. Öyle deyince bu sefer bana dedi ki siz namaz kılıyor musunuz, namaz kılanlardan mısınız? Dedim ki ben size yardımcı olacağım müzeleri, camileri göstereceğim. Bunun benim namaz kılmamla kılmamamla nasıl bir alakası, bağı var? Dedi ki siz bana arkadaşlık teklif ettiniz, dediniz ki arkadaş olalım; arkadaş arkadaşın dini üzeredir, Allah Rasulü böyle buyuruyor, bu hadisi şerif. Ben de o yüzden soruyorum ki namazınız var mı? Madem arkadaş olacağız sen samimi bir Müslüman mısın, sen namaz kılıyor musun? Sende namaz yoksa beni etkileyebilirsin, senin halin bana bulaşabilir… 

Çok duygulandım… Dedim ki ben ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyorum, böyle bir şeyi soranı ilk defa görüyorum. Allah kabul ederse namaz kılmaya çalışıyorum, sen de dua et, inşaallah devamlı olsun. Neyse onunla ahbap olduk. Suriye’de bir lisede edebiyat öğretmeniymiş ama oldukça dinine düşkün, dinibütün bir insan, ciddi bir İslami eğitim görmüş. Bir arkadaşımı aradım arabasıyla geldi, buna yardımcı olduk, dolaştırdık. Namaz vakitlerinde farklı bir camide namaz kılıyoruz… O da bizi sevdi... 

Hadisenin üstünden yaklaşık otuz, otuz beş sene geçti, o sorusunu unutmadık. İlk tanıştığı kişiye arkadaş olabilmek için “Sen namaz kılanlardan mısın?” dedi. Yani o cesareti de hoşuma gitti. Türkiye’ye ilk gelen bir insan ama arkadaş olacağı kişiyi seçmeye çalışıyor. İstiyor ki Müslümanlardan olsun…

Sual: Efendim, bizim çevremizde de Müslüman olduğu halde namazlarını aksatan, kılmayan kişiler var. Bunları da dışlamak uygun bir davranış olmasa gerek, değil mi?

Cevap: Elbette. Belli haller müstesna insanın insanı dışlaması kadar çirkin bir şey olmaz. Her insanın eksikleri, noksanları olabilir. Cenabı Peygamberimiz buyuruyor ki: “İki mümin iki el gibidir. Birbirini yıkar.” Sağ el sol eli, sol el sağ eli yıkar. Yani yıkamadan maksat, birbirlerini temizlerler. Birbirlerindeki eksikliği, yanlışlığı, bozukluğu giderirler. Müminler birbirlerine böyledirler. O yüzden dışlamak uygun bir şey değildir. 

İnsanın dünyadaki yaşantısının temel ögelerinden birisi de budur; kazanmak. Mesela siz niçin bu üniversite branşını okumuşsunuz; kendinizce hayatınızla ilgili bir hesap yapmışsınız, ben bu branşı okursam şöyle şöyle iş kurarım, böyle böyle bir yere girerim, böyle bir kazancım olur, demişsiniz. Yani hayatta bütün planlarınız kazanma üzerinedir; felsefe budur. 

Din için de bu böyledir. İnsanlar arasındaki ilişki de gerek bu ilişkiler İslami ilişkiler olsun, gerekse batıl ilişkiler olsun. Yani bir sosyalistle de arkadaş olsan onun sana yaklaşımı seni kazanmak üzeredir: “Ben bunu sosyalist, komünist yapabilir miyim?” Bir PKK’lı ile tanışsan onun bütün arzusu seni PKK’ya kazanmaktır ki batıl bir dava… 

Kaldı ki bir Müslüman bunu herkesten daha ziyade düşünmelidir. Yani ben bu kardeşimi İslam’a kazandırabilir miyim, namaza alıştırabilir miyim? Ahlakını güzelleştirebilir miyim? Bunun hayatında belli çirkinlikler varsa -afedersiniz- içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu varsa onu bunlardan uzaklaştırabilir miyim? İnsanlığa, topluma, kendi ailesine, kendisine faydalı bir hale getirebilir miyim?.. İşte kazanma duygusu budur. Bu duygu her Müslüman’ın içinde vardır. O yüzden kimseyi dışlamamalıdır. 

Misal bir ağaca bakım yaparsın, ilgilenirsin, çapalarsın, sularsın, gübrelersin ama bir türlü meyve vermez. Umduğunu bulamazsın. Belki ağaç olarak miadını doldurmuştur, kurumuştur. Ne yaparsın o zaman, onu keser taze bir fidan dikersin. Şimdi bir insana da emek verip arkadaşlık yapıp eğer onu faydalı bir hale getiremezsen; sen ondan zarar görüyorsan o zaman ilişkini bitirirsin. Sen ondan uzaklaşırsın, ne halin varsa gör dersin. Ama bu belli bir gayretin, belli bir emeğin neticesi olur. 

Yoksa sırf bu adam namaz kılmıyor diye onu dışlamak uygun olmaz. Böyle olsa bugün Müslüman toplumlarda belki nice insanlar o toplumun içinde olmayabilirlerdi. Çünkü hepimiz böyle çekirdekten namaza başlamış insanlar değiliz. Hepimiz sonradan belki bir arkadaş vesilesiyle namaza alıştırılmışız, davet edilmişiz, bizi böyle meclislere götürmüşler, bu sohbetlere gele gide temiz insanlarla arkadaşlık yapmışız. O insanlardan gerçekten dürüstlük, adalet, doğruluk, vefakârlık, fedakârlık görmüşüz, cezbetmiş bizi bu; demişiz ki insanlık bu, Müslümanlık bu. Ben de böyle olayım... Allah’ın da hidayeti, yardımı olmuş bakmışız ki namaza başlamışız, temiz bir insan, topluma faydalı bir insan olmuşuz. Her birimiz belki böyle kazanılmışız. 

Belki ailemizden de çok fazla bir şey görmedik. Hatta böyle olduk diye belki ailelerimizle mücadele etmek zorunda kaldık. Ailelerimiz de çok fazla Müslüman olmamızı istemediler çünkü toplumumuzda bazen İslam yanlış anlaşılmış. Hele hele Türkiye’de son yaşanılan 15 Temmuz hadisesinden sonra bu olaylar Müslümanları bir fikir istifhamına itmiş. İslam’a biraz soğuk bakıyorlar. Acaba bunlar bir örgüt mü? Bunlar bir çete mi, bunlar devleti mi ele geçirecekler? Samimi bir Müslümanın böyle bir derdi yok, samimi bir Müslümanın tek gayesi vardır: Muhabbetullah ve marifetullah…

 

Netice-i Meram bölümünde Abdülkadir Visâlî; “Hz. Şahı Nakşibend ve Nakşibendilik-1” ve Andelib; “İslam Gönüllere Nakış Nakış İşlenir” başlıklı makalelerini okuyucularımızla paylaşıyorlar.

DERGİMİZİN DİĞER YAZILARI İSE ŞÖYLE:

 

Sâlik-i İrfan - Ebu Hureyre Haretleri'ne Neden Saldırılır?

Tamer Doymuş- De ki Hiç Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur Mu?

Veysel Özsalman - Samimiyet

İrfan Aydın - Neden Suriye?

Yusuf Fuad - Günahlardan İstiğfar

Yusuf-i Kenan - Arkadaş, Yolumuzu Aydınlatan Kandil Gibidir

Yusuf Kenan Kartal - İnandığı Gibi Yaşamayan Yaşadığı Gibi İnanır

Şeb-i Vuslat - Dil ve Afetleri ''Halkın Yersiz Soruları''

Mine Şimşek - el-ESMAÜ'L-HÜSNA

Gönül Pınarından - Teslimiyet ve Güven: Hz. İbrahim - Hz. Meryem (1)

 

Rabbimiz Celle ve Âlâ cümlesinden razı olsun, ümmet-i Muhammed’i müstefid kılsın. Âmin…

“Mü'minin Hayatı Ta’lim, Tatbik Ve Tebliğden İbarettir” anlayışıyla hizmetine devam eden Gülzâr-ı Hâcegân Dergisi’nin bir sonraki sayısında buluşmak üzere Allah'a emanet olun...

 

Pazar, 01 Ekim 2017 00:38

Ekim 2017 Mukaddime

Ekim 2017

Sayı: 118 - Ekim 2017

 

Dergimizin kıymetli okuyucuları,

Bu ayki dergimizde, okulların açılması ve yeni eğitim öğretim yılına başlangıç olması hasebiyle ana konu olarak eğitimi seçtik.

Malumunuzdur ki, insan doğumundan itibaren her aşamada eğitime muhtaçtır. Bunu ilk yıllarda aile sağlar. Daha sonraki dönemlerde eğitim ihtiyaçlarını okullar, medreseler ve meslek kuruluşları sağlar. Ülkemizde Cumhuriyetten bugüne eğitimi birleştirdikleri için hepsini Milli Eğitim’e bağlı okullar sağlamaktadır ve bir müstakil bakanlığı vardır. Bunun içindir ki, eğitim her dönemde siyasi iktidar hangi görüştense o görüşe göre şekillendirilmiştir. İki binli yılların başına kadar genel olarak laik anlayışlı iktidarlar ülkeyi yönettiği için, müslümanlar olarak çok fazla bir beklentimiz olmuyordu. 

Ancak iki bin iki yılından itibaren İslami duyarlılığı olan bir iktidar devleti yönettiği için ve liderinin “hedefimiz dindar gençlik yetiştirmek” hitabını duyunca oldukça ümitlenmiştik. 

Fakat on beş yıl sonra gördük ki, birçok konuda muvaffakiyet gösteren hükümet eğitim konusunda bazı hususlar hariç çok fazla bir istikrar gösteremedi. Sürekli deneme yanılmalarla çocuklarımızın eğitimini istenildiği düzeye getiremediler. Aradan on beş sene geçtiği halde halen daha okul kitapları saçma ve içinde şirk barındıran ifadelerle, Kur’an’ın hakikatlerinden tamamen uzak bilgiler çocuklarımızın körpe dimağlarına enjekte edilmeye devam edildi.

Sınav sistemleri yap-boza dönüştürüldü. Okulların başladığı ve hazırlıkların ona göre yapıldığı sınav sistemleri bir anda değiştirildi ve yerine konulacak şey daha anlatılamadan çocuklarımızın önüne getirildi. Dolayısıyla da başarılı olabilecek öğrenci sistemi anlayamadığı için başarısız oldu.

Nihayetinde de gençlerimiz ne istedikleri gibi bir eğitim alabildiler ne de maneviyatları yüksek olarak yetişebildiler. Bilemiyoruz ki, acaba devlet adamlarımız daha ne zamana kadar çocuklarımızı kendi anlayışlarına kurban etme huylarından vazgeçecekler. 

İşte bu noktada islami hassasiyeti yüksek olan halkımızda çocuklarını ahlaklı ve devletine hizmet edebilecek kıvamda yetiştirebilmek için alternatifler aramaya başlıyor ve bunun neticesi de her zaman doğru şekilde sonuçlanmayabiliyor. Halis bir niyetle başlayan çaba hüsrana dönüşebiliyor.

Bakınız işler o kadar çığırından çıkıyor ki, bizler Türkiye’li müslümanlar olarak, ekser çoğunluğumuz çocuklarımızı ehli sünnet anlayışı ile yetiştirmeye çalışırken, müsteşrik beslemesi adamlar her türlü sapık akideyi gençliğimiz dimağlarına zerkedebiliyorlar. Bunlarla ehli sünnet alimlerimiz mücadele ederken, Diyanetten sorumlu başbakan yardımcısı ehli sünnet mezheblerine saldırabiliyor. “Allah (cc) bize hesap gününde hanefimisin, şafiimisin diye sormayacak, Peygamberimizin, dört halifenin mezhebi mi vardı?” gibi sözlerle ehli sünnetin kalesi olan ülkemizdeki müslümanları rencide edebiliyor.

Peki bütün bunlar olurken ehli sünnet camiası olarak bizlerde desek ki, mademki bizlerin görüşlerini fuzuli görüyorsunuz. Şunu unutmayın ki, bizler Hanefiyiz, şafiiyiz, hanbeliyiz, malikiyiz, Şia veya selefi veya vahabi değiliz ve olmayacağız da. İslam’ın binbeşyüzyıllık geleneğine baktığımızda Efendimizin sünnetine, sahabe efendilerimizin tecrübelerine, Ehli beytin yoluna en uygun yaşantının bu dört mezhebin anlayışına uygun yaşamak olduğuna gönülden inanıyoruz. Sizler böyle sürekli başkalarına şirin görünmek için bizleri yok görmeye devam ederseniz, o zaman destek içinde başkalarına gitmeniz gerekir desek ve bunu da uygulasak, o zaman sizler hangi şii’den, partiyi ve dolayısıyla oy vermeyi şirk kabul eden selefilerden, ağzınızla kuş tutsanız size destek vermeyecek alevilerden ve laiklerden mi destek alacaksınız?

Bunun içindir ki, güç zehirlenmesi hastalığına düşerek bastığınız dalı kesmeyin ve bu şekilde sizi uyaran kitleleri de azımsamayın. Son referandumda sizi kıl payı laiklerin elinden kurtaran kim bir düşünün. Zira kalbler Allah’ın (cc) kudret parmakları arasındadır. Bir çevirirse kimse bunun önüne geçemez. 

Sonuç olarak bizler bunları onbeş yıldır destek verdiğimiz siz devlet büyüklerimize dost tavsiyesi olarak hatırlatıyoruz. Bizim büyüklerimiz en zor istibdat dönemlerinde dahi basiret, feraset ve cesaretleriyle yine bu ülkeye yön vermişlerdir. 

Yazımızı sonlandırırken İslam’ın hakikatlerini haykıran her kim olursa bilinsin ki, biz Hâcegân cemaati olarak onların yanındayız. Allah’ın (cc) emirlerini ve Efendimiz’in hadisi şeriflerini delil olarak alan ve gençliğimizin ahlakı bozulmasın diye anne-babalara nasihat eden İHSAN ŞENOCAK hocamıza en güçlü bir şekilde destek verdiğimizi buradan bildiriyoruz. Hiç kimse kendi nefsi yaşantısını İslam diye yutturamaz. Kur’an-ı Kerim gayet sarihtir. O’nun tefsiri ve pratiği sadedinde sünneti seniyye sahihtir. Yeniden din uydurmaya ihtiyaç yoktur. Birilerinin gazına gelip İhsan hocamız ve onun gibilerine saldıranlar olacaktır. Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. İslamın hakikatine gönül vermiş gençlerimiz bunları kabul edip yaşayarak muannitlere gereken dersi vereceklerdir. Muhakkakki, “Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Selam ve dua ile Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

gh logo           rahiask gri         rahiask logo             google play

Top
bursa escort , escort bursa , izmit escort , van escort